meursault samsa
@meursault samsa

Puanlar ve değerlendirmeler

Bu okurun kitap puanları ve yazılı değerlendirmeleri.

Ölen Hayvan
8/1004.01.2016

Baskı: Ölen Hayvan

itap bir röportaj şeklinde. Aslında değil de. Şöyle ki kitabın başından itibaren kendisine sorulan bir soruya cevap veren bir adam varmışçasına akıyor hikaye ve zaten kitabın sonunda da anlatıcının gerçekten biriyle konuştuğunu görmüş oluyorsunuz. Tabii soruyu soranın kim olduğunu ve ne sorduğunu bilmediğinizden kendinizi rahatlıkla onun yerine koyabiliyor ve anlatıcı karşınıza oturmuş da direkt size anlatıyormuş gibi bir hava yakalıyorsunuz. Elbette her kitap okuyucuyu karşısına alır özünde ama çok azı bunu bu kadar açıkça yapar. 70 yaşındaki bir profesörün cinselliğe, kadınlara, hayata, yaşlılığa bakışını ve tanıştığı kadınlar arasında en unutulmaz olanının hikayesini dinliyorsunuz kendi ağzından. Kitapta bölüm ayrımı olmasa da ben üç bölüme ayırdım kitabı kendimce. İlki, bu unutulmaz kızla tanıştığı bölüm ki kitabın en zevkli yeri buraları. Erotik, heyecanlı, kışkırtıcı ve merak uyandırıcı. Sonrasında biraz daha geçmişe gidiyoruz ve dönemin cinsel devrimine bu devrim sırasında anlatıcının aldığı konuma dolaylı yoldan tanık oluyoruz. Üçüncü bölümde ise günümüze geliyor ve o unutulmaz kızla şu anki durumlarını dinliyoruz anlatıcıdan. Anlatıcının kızla arasındaki ilişkiyi yorumlayıcı, farkındalığı çok hoş gerçekten. Bir arkadaşımın şiddetli tavsiyesi üzerine okudum kitabı ve kendi mevcut ilişkime dair sahip olduğun kaygıların ve çıkarımların çok benzerlerine anlatıcının da sahip olduğunu gördüm ki zaten bu yüzden tavsiye edilmişti bu kitap bana. Tabii bu kitapta 62 yaşında bir adamla (yanlışım yoksa 24' tü) 24 yaşında bir kadının ilişkisi söz konusu, bizdeki durum biraz daha basit.Yine de anlatıcının özellikle ölüm ve yaşlılık üzerine yaptığı yorumlar ile sonrasında da bir sürü kadınla ilişki yaşamış olmasına rağmen 24 yaşındaki bu kadının üzerindeki muazzam etkisinin sebeplerini çözümleyişi tarafımca hayranlıkla karşılandı.

Hassas Ten
3/1028.12.2015

Baskı: Hassas Ten

Yazıcı Bartleby
7/1023.11.2015

Baskı: Kâtip Bartleby

Nereden başlayacağım, nasıl yazacağım bilmiyorum. Hayvan gibi kitap yapmışlar. Şimdi öncelikle Kafka' nın Dönüşüm' üne gidiyoruz. Samsa bir sabah bunaltıcı düşlerden uyanıyordu, kendini yatağında dev bir böceğe dönüşmüş olarak buluyordu filan filan. En büyük kaygılarından biri işe gidememek oluyordu hatta. Sonrasında da ''acaba Samsa sistemin içerisinde bir böceğe mi dönüştü, bütün insanlar bir böcekti de Samsa, Kafka' nın bize bunu anlatmak için seçtiği bir kurban mıydı; yoksa Samsa sistemin dışına çıkmaya karar verdiği için mi toplum onu bir böcek olarak mı görmeye başladı'' gibi bir tartışmaya neden olmuştu. İşte bu kitap Kafka' nın Dönüşüm' ünden çok daha önce yazılıyor. Hikaye kısmını bir kenara bırakalım, o oldu, bu geldi, bu gitti diye bakınca kitaba, ortalama bir kitap diye yorumlarsınız zaten kitabı. Bir adam var, garip bir adam, şu oluyor, bu oluyor filan filan... Biz şimdi özellikle şakirtlerin çok sevdiği o kelimeyi kullanarak dalalım kitaba; altta yatan ''mana'' Orada bir hikmet var arkadaşlar. Şaka lan şaka yok hikmet filan. Birazcık kitap okumayı bilen biriyseniz zaten az çok her şeyi görürsünüz, kitapta anlatılmak istenen meseleyi kavrarsınız. Geçen bir panele katıldım, noktaları birleştirelim mottosuyla düzenlenmişti. Şimdi biz de noktaları birleştireceğiz burada; 1. nokta: Mekan Wall Street. Basit bir google aramasıyla görebileceğiniz üzere paranın kalbi mekan. 2. nokta: Anlatıcı bir avukat. Paranın kalbinin olduğu yerde para kazanma amacıyla bir iş yeri 'işleten' ve görevi adaletin sağlanmasına yardımcı olmak olan bir adam. 3. nokta: Bartleby yapmamayı ''tercih eden'' bir adam. 4. nokta: Anlatıcı, yani avukatın son cümlesi; ah insanlık. 5. Yalnızlık teması. Bu tema kitapta hayvan gibi var hem de. Kitabı uzun uzun inceleyip yorumlayıp sistem eleştirisine odaklanıp da o sistemin yarattığı en önemli hastalığı es geçmek bana ilginç geliyor. Avukat, yanına bir katip alıyor. Halihazırda zaten 3 kişinin işveren pozisyonunda bir avukat var ortada. Bu üç kişinin her birinin kendine özgü özellikleri var ancak (yalnızlık burada başlıyor bence daha hikayenin başında) bu özellikler sadece işverenin işi ile ilgili olarak ele alınıp değerlendiriliyor. Kitap boyunca aslında ne kadar sağ duyulu ve vicdanlı davrandığını sıklıkla göreceğimiz avukat bile senelerdir yanında çalışanların kişiliklerini, sadece iş yerine olan artı ve eksileri ile ele alıyor. Sisteme bakar mısın, düzene bakar mısın? Çarklar dönsün de nasıl dönerse dönsün. Mesele çarkın dönmesi ve kişilerin duyguları, karakterleri vs. çarkların dönüşünü sağlamak için kullanılıyor. Örneğin iki yardımcının birinin öğleden önce birinin öğleden sonra uyumsuz tavırlara bürünmesi iş yerindeki düzeni aksatmadığından sorun teşkil etmiyor. E ulan adamın iş yeri tabii ki oranın menfaatlerini düşünüp ona göre yorumlayacak diyenler için diyorum ki Bartleby' i hiç mi anlamadınız siz? Zaten sizin gibi düşünenlere düşüncelerini sorgulatmak için Bartleby' i o büroya sokuyor yazarımız. Bak buradan özel mülkiyetin gerekliliği sorgusuna kadar gider bu olay. Bartleby büroya geliyor, ilk başta oldukça da çalışkan bir adam izlenimi yaratıyor. Sonra hiçbir iş yapmamaya başlıyor. İş yapmıyor ama maddi manevi bir zararı yok. Yani belki en fazla bir masa kaplıyor hepsi o. Evinizin bodrumuna girip de oraya yavrulayan bir kedi size na kadar zarar veriyorsa Bartleby de en fazla o kadar zararlı çevresine. Ama o kediyi oradan atmak isteyen sayısız teyze dolu bu ülkede, bu dünyada. Yine de iş arkadaşlarının ve büro sahibinin Bartleby' iyi istememesi elbette anlaşılabilir bir durum yalnız büroya gelen diğer insanlara ne oluyor da onlar da sürekli avukatımızı sıkıştırıp o adamı neden barındırdığını sorguluyorlar? İşte orası tam bir Dönüşüm hikayesi ya da ''Boyalı Kuş'' metaforu sanki. Sistem bu, böyle çalışıyor, müthiş işliyor. Başka bir makinede bir çark dönmüyorsa, diğer bir makinenin çarkı, kendini o dönmeyen çarktan da sorumlu hissediyor. Belki kendisinin neden sürekli dönmek zorunda olduğunu sorgulamaktan korktuğundan dönmeyen çark görmek istemiyor. Bakın sistem dediğiniz şey biziz sadece. Kız arkadaşınla sokakta öpüşemezsin, ben de öpüşmem ama İstanbul, Eskişehir, İzmir gibi kentlerin barlar sokağında öpüşürüm, hiçbir şey de olmaz. Neden? Çünkü mesele eylem değil, diğer insanların buna tepkileri. İşte sistem bu. Tüm bunların kitapla ne alakası var? Çok alakası var. Bartleby bu. Bartleby sokakta öpüşen çift, Bartleby cami önünde içki içen adam, Bartleby kimseye zararı olmadığı halde, o kimseler tarafından inşa edilmiş maddi ve manevi değerlere saldıran bir savaşçı. Her ne kadar Bartleby eylemsizlikle özleştirilmişse de aslında o büroya girmesi bir eylemdir, o bürodan çıkmaması da bir eylemdir. Bir insan kendisine ait olmayan bir yerden neden gitmez? Mesele gitmemesi değil, 2 polis çağırırsın gelir alırlar zaten. Şimdi çok uçuk bir şey söyleyeceğim, kitaptaki asıl karakter Bartleby değil, asıl hikaye avukatın kendisi. Bir süre sonra bürodaki insanlar da tercih lafını kullanmaya başlıyorlar kitapta. Çünkü hiç tercih etmemişler. Yaşamak için para kazanmak gerek denmiş onlara, hepimize dendiği gibi onlar da kazanmamayı tercih etmemişler. Şimdi götten uydurduğum en uç cümleyi yazacağım; Bartleby belki de gerçekte hiç olmayan bir karakter, Bartleby avukatın insan yanının bir simgesi. Sistemin içindeki yerinin sorguluyor avukatımız, insan yalnızlığıyla yüzleşiyor, herkesin ne kadar yalnız olduğunu görüyor, özgür iradenle seçtiğini sandığın şeylerin aslında belki de sana seçmen için sunulan şeyler olabileceğini görüyor, tüm çabasın rağmen sistem onun insanlığını korumasına izin vermiyor, ve sonunda insanlığının ölümünü görüp ah insanlık diye bitiriyor. Tamam bu çok uçuk bir yorumdu biliyorum ama kitap kıyısından köşesinden buna da dokunuyor işte. Biraz insan olun diyor kitap. Gidin büroda oturun hiçbir iş yapmayın demiyor, ama bürodaki etraftaki hayatlara biraz dokunun ve kendi hayatınıza da dokunulmasına izin verin diyor. Ya da demiyor da keşke bu mümkün olsaydı diyor. ''Varolmanın Dayanılmaz Hafifliği'' diyor. Varız, yalnızız ve yalnız olarak göçüp gideceğiz diyor. Sevgililer, evlilikler, aşklar, dostluklar bu yalnızlığı yok edemeyecek diyor. Sistem bizden önce olduğu gibi bizden sonra da devam edecek diyor. Evrenin bize ''sen mi büyüksün, ben büyüğüm ben, evet ben, gözümde pul kadar değerin yok'' dediğini söylüyor. Katip Bartleby geldi, iyi çalıştı, sonra hiçbir şey yapmamaya başladı ve sonra da yok olup gitti. Bir halt değişmedi, sadece avukatımız insanlığın ölümünün ne kadar sıradan, ne kadar kolay, ne kadar basit olduğunu gördü. Para, ev, araba, ofis, dostlar, arkadaşlar.... hepsinin anlamsızlığını gördü, varolmanın dayanılmaz hafifliğini kavradı. Evet dünyada iz bırakmak, evet insanlığa yardımcı olmak filan filan. Bartleby tüm bunları yapmış bir adam bakınca. Peki bunlar Bartleby' nin umurunda mı? Bence umursamamayı tercih ederdi. Sevişmek, içmek, aşk farkında olsanız da olmasanız da çoğunlukla avuntudan ibarettir aslında, kendi çaresiz yalnızlığınız karşısında.

Hah
6/1020.11.2015

Baskı: Hah

Yeni neslin umut vaat eden yazarlarından. Romanını görene kadar ne çok övmek ne de çok yermek istiyorum kendisini. Bu yazarın ikinci kitabı, ilkini bulmak pek de kolay değil zaten. Önce nesnel bilgi; 80 sayfalık, kaybetmek temalı bir öykü kitabı bu. Babanın ölümünün ardından hissedilenlere ilişkin, babaya ilişkin bölük pörçük ama aslında -benim anladığım o yani- tek bir öykü var kitapta. Kitabı bir barda okumaya başlamıştım ki ilk sayfanın ortalarında bu kitap bu ortamı aşar deyip bıraktım. Aslında başlangıcıyla oldukça heyecanlandırdı beni kitap ancak yer yer o heyecanımı depreştirse de çoğunlukla oflamalarla sürdü kendisiyle olan birlikteliğimiz.Kitap aynı hikayeyi farklı yaklaşımlarla anlattığı kadar farklı bakış açılarıyla da anlatıyor aynı zamanda. Bir bütünlük kurmak gerçekten zor bu yüzden. Nasıl tarif etsem, sanki iki farklı kitap yazılırken sayfalar bir rüzgarla dağılmış, sonra karışık olarak toplanmış ve basılmış gibi. Bu bir eleştiri mi yoksa övgü mü inanın ben de bilmiyorum. Önce şunu söyleyeyim pek çoğunuzun bayıldığı benimse çok yapay bulduğum popüler türk yazarların-özellikle yeraltı edebiyatı denen türde- kitaplarının yanında dimdik duran bir kitap bu. Üslubu bambaşka ki zaten bu yüzden bir üsluptan bahsedebiliyoruz. İlk başlarda farklılaşmak uğruna zorlama gibi geliyor ama bir şekilde üstelik o karmakarışıklığa rağmen size bu üslubu kabul ettiriyor Birgül Oğuz. ''Ya şiir gibi öykü yazıyor ya da öykü gibi şiir'' demişti bir ekşi sözlük yazarı bu kadın için. Ben biraz yamultuyorum o ifadeyi; şiir gibi öykü yazdığı bölümlere kıyasla öykü yazdığı bölümler çok daha şiirseldi. Kitabın son bölümünde, diğer bölümlere kıyasla kafiye arayışından ve ünlemlerden vazgeçip uzun cümlelere başlıyor Birgül Oğuz ve ben buraları çok sevdim işte. Bir adamın bir yere gitmesi defalarca anlatılmıştır önemli olan bunu nasıl anlattığındır. Birgül Oğuz bu kitapta tam olmasa da gelecekte bir adamın bir yerden bir yere gidişini çok farklı bir şekilde anlatabileceği izlenimi uyandırdı bende. Mesela bir bölüm var kitapta. Ölen babasının devlet dairesindeki ölüm işlemlerini yaptıracak kızımız. Yani şöyle düşünün; bir saat önce ölen bir adam aslında devlet için hala hayatta olan bir adamdır. Emekli maaşının yatma günü ayın ikisi diyelim, ayın birinde ölen adamın maaşı ayın ikisinde yatacaktır. Ancak belli işlemler sonunda, belki bilgisayar programındaki bir değişiklik, belki bir evraktaki düzeltmeden sonra o adam devlet için de ölmüş olacak ve artık o maaş yatmayacaktır. Biliyorum harika bir örnek verdim ama bana bu örneği verdirten Birgül Oğuz işte. Babasının cesedini(ölümüne ilişkin evrakları yani) çantasında taşıyışını bir anlatışı var ki işte kurgu bu, yaratıcılık bu diyorsun. Yine kitabın başlarında bir cenaze evi anlatımı var ki adeta o evde taziyeye gelenlerden biri oluyorsunuz. Ama aldanmayın bu kadar övdüğüme, kitapta öyle sayfalar var ki on kere okuyorsun, eviriyorsun çeviriyorsun yine de bir anlam veremiyorsun. Cümle güzel tamam ama bir önceki ve bir sonraki cümle ile bir türlü bağlantısını kuramıyorsun. Bu kadar kapalı anlatım bana göre fazla ya da ben yetersizimdir belki bilmiyorum. Kitabı çok sevdiğim bir yönetmenin filmlerine benzettim. Kendisi muazzam şeyler yakalar, ama bunları aktarırken illa ki gereğinden fazla karmaşıklaştırır olayı ve bir yerden sonra siz ya anlattıkları düşündüğümden çok daha fazla ya da düşündüklerimden çok daha az ama asla düşündüklerim değil hissine kapılırsınız. Yönetmenin adı bana kalsın. Bu kitap da tam olarak bu hissi uyandırdı bende. Bir de kitapta italik halde yazılmış cümleler var ki bunlar kimi zaman bir şiirden, kimi zaman bir şarkıdan, kimi zaman da benim de nereden olduğunu internetten aramaktan sıkıldığım için öğrenemediğim alıntılar. Tek bir alıntı ekleyeceğim çünkü cidden çok sevdim o benzetmeyi. Bir de kitapla ve üslupla ilgili bir fikriniz olsun diye alıntılar bölümüne değil ama buraya rastgele seçtiğim paragrafını ekliyorum; Akşam kapıya dayandığında, tak tak, göz kapaklarımdaki tozu silkeleyip kim o? Derdim. o zaman kapıdan baba girerdi. Dünyanın uğultusu girerdi. Kapkara ve kocaman türbinlerin uğultusu, asitli sıvaların fokurtusu, eğe ve çekicin sesi, yanmış yağ ve polyesterin kokusu girerdi. Ayaklarını sürüyerek girerdi. Tanıyarak büyürdüm. Sofraya tuzkarabiberekmek götürürdüm.

Yanlış Numara
7/1021.10.2015

Baskı: Yanlış Numara

Connelly kitaplarının yarıdan fazlası Harry Bosch serisidir. Harry Bosch benim en sevdiğim roman karakterlerinden biri ve ben bu yazarın kitaplarını yazarın kendisinden daha çok yaratığı karakter Harry Bosch' a duyduğum hayranlık yüzünden okuyorum. Bu kitapta ise Harry Bosch yok hatta başka bir polis de yok. Bu kitabın kahramanı bir bilim adamı. Fazla spoiler vermemek için çok kısaca konuyu özetleyip başka bir iki şey söyleyeceğim. Adamımız sevgilisinden ayrılır, evini değiştirir ve yeni bir telefon hattı bağlatır. Burası klasik hikaye. Adamın bu yeni telefonunu daha önce bir fahişe kullanmıştır. Dolayısıyla telefon sürekli değişik erkeklerce aranmakta ve Lilly adındaki fahişeye mesajlar bırakılmaktadır. Adamımız Henry ise geçmişinde yaşadığı bir olay nedeniyle, aslında hiç de gerek yokken Lilly isimli kadının kim olduğunu merak eder ve kadının peşine düşer. Sonrası olaylar, olaylar... Michael Connelly kitabı yazarken küçük detaylara önem veren bir yazar. İlk başta bunu detaycılığına bağlıyordum ama şu an bunu detaycılığını okura göstermeye çalışmasına bağlıyorum ve ben bunu çok seviyorum. Birçok polisiyede bu söylediğime benzer şey vardır ama burada bahsettiğim biraz farklı. Şöyle ki hemen hemen her polisiyede ilk başta öylesine yazılmış gibi görünen bir detayın kitabın finalinde çok önemli bir ipucu olduğunu görürsünüz. Connelly' de de bu var tabii ama bunun yanında, final ile hiçbir ilişkisi olmayan bir detay da kitap boyunca ara sıra karşınıza geliyor ve siz de ''aa evet ya böyleydi'' gibi bir his uyandırıyor. Bu sayede hem hikayeye daha çok giriyorsunuz hem de karakterleri daha çok benimsiyorsunuz. Hatta bana göre Connelly' nin başarısı karakteri okuyucuya çok sevdirebilmesinde gizli. Okuyucu karakteri sevip içselleştirince kendini olaya, dolayısıyla kitaba tam manasıyla kaptırıyor ve kitabın etkisi artıyor. Kitap boyunca aklınıza gelebilecek hemen hemen her boşluk Connelly' nin detaylardaki başarısıyla kitabın finalinde dolduruluyor. Ama bu zaten pek çok polisiye yazarının yapabildiği bir şey, hatta yapamıyorsa yazmasın daha iyi derim. Kitabın finaline doğru gereksiz bir bölüm var. Zaten her şey belli olduktan sonra gereksiz aksiyonu sevmiyorum ben. Ama zaten 10 sayfalık bir şey bu kısım. Gerçi orada bile bir detay var ve angarya gibi görünen o 10 sayfayı anlamlı hale getiriyor. Yine de finali daha iyi olabilirdi, hemen hemen her aksiyon romanı gibi birazcık oldu bittiye gelmiş gibi göründü bana. Connelly benim en sevdiğim polisiye yazarı ama bunu diğer polisiye yazarlarından çok farklı şeyler yazmasına değil, Harry Bosch gibi bir karakter yaratmış olmasına borçlu. Okumasanız bir şey kaybetmezsiniz, ama okursanız da bitene kadar elinizden düşmez kitap. Bu bağlamda bir polisiyeden beklenen şeyi veriyor ve başarılı görünüyor bana.

Aylak Adam
9/1004.09.2015

Baskı: Aylak Adam

Üslup, tespitler, karakter, anlatılan hikaye, kurgu vs. vs. bir kitap için aklınıza gelebilecek tüm ögeler ülke standartlarının çok üzerinde. Albert Camus' nün Yabancı' sında hayran olduğum Meursault karakterine benzer düşüncelere sahip bir adam C. ve bir varoluş sorgusu/sorunu var kitapta; ne var ki Meursault' nun o düşüncelerinin nasıl şekillendiğini bilmiyoruz ve dahası Meursault' nun bir kavgası yok hayatla ya da kendisiyle, C. ise hem kendisiyle hem de hayatla kavgalı bir adam. Issız Adam diye bir film vardı, onunla bağlantılı demeyeceğim, başka bir şey anlatmak için andım bu, bence kötü, filmi. Filmi izleyen her iki erkekten biri ''aynı beni anlatıyor'' demişti. Şimdi o erkeklerin hemen hepsi evli. Bu kitabı da okuyanlar benzer şeyleri söylüyorlar, oysaki C. aynı sizi anlatıyor olsaydı bu kitap olmazdı. Daldan dala atlayıp gidiyorum ama söylemeden geçemiyorum bunları; Orhan Pamuk çok zeki bir yazardır. Okuyucunun bu zaafını alıp neredeyse tüm kitaplarının teması yapmıştır, yani ''başkası olma isteği'', bir karakterde kendini bulma, kendini başka türlü yaşama isteği... C. farklı, Meursault farklı, çünkü insanlar çok aynı; ve hepsinin kendini farklı ve özel sanması, belki de onların en benzeyen tarafları. C' nin hayranlık uyandıran yanları var, çok güçlü olduğu yanları var ama bir o kadar da acınası yanları var. Çok güzel bir inceleme ekli zaten bu kitapla ilgili. Sanırım bir edebiyat öğrencisi/mezunu tarafından eklenmiş akademik bir inceleme o. Orada yazanları tekrar etmek istemediğimden farklı yerlerden yaklaşmaya çalışıyorum kitaba. C.' nin iletişim konusundaki sıkıntıları, tedirginlikleri, takıntıları; dilin, iletişim konusunda yetersiz bir araç olduğu fikri üzerine yazılmış Kalecinin Penaltı Anındaki Endişesi kitabının karakteri Bloch' u anımsattı bana. İlişkilere bakış açısı konusunda da yine Meursault' ya hiç benzemeyen bir adam C. Meursault, önemsiz buluyor, bir korkusu endişesi yok, kaygısı yok; C. ise tam tersi, aynılaşmaktan korkuyor, kaygı duyuyor. Meursault' nun toplumdan farklı olmak gibi bir çabası yok, C.' nin var. C. başta babası olmak üzere birilerine, bir şeylere benzememek üzerine bir hayat kuruyor ve tam bu noktada benim için bir şeylere benziyor aslında. Çünkü herkesin farklı olmaya çalıştığı bir dünyada farklı olmaya çalışmak, seni aynılaştırır. Bu bakımdan C., ilşkiler üzerine yaptığı tespitleri bir kenara koyarsam, benim açımdan öykünülecek, örnek alınacak bir karakter filan değil, çok sevilecek bir karakter de değil, ama Meursault, o gerçekten çok zeki, çok güçlü. Hayatımda kendimden başka olmak istediğim iki adam varsa biri Meursault' tur, diğeri de Holden, ne var ki ikisi de benden çok daha cesur olduklarından ve ben asla o kadar cesur olamayacağımdan hiç denemedim onlara benzemeyi. Diğer yandan bir şeylere benzememe çabası da yaşantını kendin için olmaktan çıkartıp başkaları içine dönüştüren bir durum bence. Bu paragraftaki tedirginlik ve sorgulama neredeyse Aylak Adam' ın, yani C.' nin düşünce dünyasının bir yansıması işte. Kitapta bu anlatılıyor şu anlatılıyor demek anlamsız, arka kapaktaki tanırım yazısı zaten çok güzel özetliyor kitabı. En sevdiğim kısım ise Yusuf Atılgan' ın ilişkiler üzerine muazzam tespitleriydi. Kitap benim için türk Edebiyat Tarihi' nin en iyi 10 kitabından biri ve değişeceğini de sanmıyorum, bir başyapıt. Alıntılar bölümüne eklediklerimden sanırım 1 2 tanesi daha önce eklenmiş. Gerçi pek çok alıntı da daha önce eklenmiş buna dikkat edip ekleneni tekrar eklemek istemezdim ancak kitapların altını çizmeyi sevmediğim ve kitaplarımda sadece kül, şarap, gözyaşı ya da kahve izi bırakmayı sevdiğimden altı çizili cümlelerimi bu sitede(neokurda var burada yok alıntılar bölümü) alıntılar bölümünde topluyorum.

Hayat Yollarında
7/1031.08.2015

Baskı: Hayat Yollarında

Bu adamın bir kitabını okuyup bırakırım diyordum ama sürekli yollarımız kesişiyor kendisiyle. Bursalılar bilir, Nilüfer' in meşhur caddesinde yürürken belediyenin cadde üzerine koyduğu bir kitap dolabında gördüm bu kitabı, yanımda kitap da olmadığından alıp okumaya başladım. Çok kısa bir şeyden bahsedip kitaba geçeceğim; Nilüfer CHP' de ancak bu kitap dolabının övgüsü CHP' ye değil. Nilüfer zengin bir semt, yaşayan insanlar zengin dolayısıyla çocukları da iyi eğitim alabiliyolar haliyle ve okumayı seviyorlar. Ekmek kavgası gibi bir kavgaları olmadığından Maslow piramidi daha üst sıralarındaki ihtiyaçlarını gidermeye zaman ayırabiliyorlar. Yoksa aynı kitap dolaplarından diğer ilçelerde de var ne var ki içlerinde ya kitap yok ya da çok vasıfsız kitaplar var. Bazı yerlerde dolap bile yerinde yok o ayrı. Panait İstrati hayatını önce komünizme sonra da ''sınıflara özgü bir ahlak anlayışı olmadığından dolayı'' hümanizme adamış bir adam. Hümanizm kelimesini bildiğini anlamda kullanıyorum, insan sevgisi deyip geçin tarihsel kökenini boş verin. Diğer kitapları da elbette otobiyografik ama bu kitap ta bir kurgu filan da yok, tamamen olanı biteni anlatıyor yazar. Ben bir yol hikayesi ummuştum kitaba başlarken ancak 3 bölümden oluşan kitabın sadece son bölümü bir yol hikayesi. İlk iki bölüm ise yazarın çocukluk yıllarında yaşadığı sefaleti, çalıştığı iş yerini, orada başına gelenleri ve yazarlığa -en azından altyapı olarak- ilk adımlarını atışını anlatıyor.Kitabın 3. bölümü, yazarın İtalya' da geçen kısa süreli sefalet hayatına ışık tutuyor ki bu bölüm bana fazlasıyla Knut Hamsun' un Açlık kitabını anımsattı. İlk iki bölümde kendi çocukluğunu anlatan yazar bir anlamda Romanya' nın fakir bölgelerinin yaşantısını da gözler önüne seriyor. Okuduğum kitaplarda gördüm ki sefaletin, acının, dramın ve dolayısıyla kötülüğün kültürel bir farkı yok, her yerde aynı bunlar. Ama diğer yandan öyle bir çocukluk geçirmiş bir adamın bir sokak serserisi, sistem safrası olmak yerine bir yazar olmayı seçmesi, materyalist ögelerle açıklanamıyor benim nazarımda. İşte burada artık kader diyorsun, Tanrı iradesi diyorsun ister istemez. Okurken oldukça keyif aldım. Panait İstrati, fazlasıyla realistlist bir yazar, her şeyi olduğu gibi aktarıyor ancak bunu yaparken kendi düşüncelerini, analizlerini de satır aralarına yediriyor. Panait İstrati okumayı düşünen biri için bu kitap okuduğum diğer 2 İstrati kitabına kıyasla iyi bir başlangıç kitabı olur bence.

Beyaz Geceler
5/1031.08.2015

Baskı: Beyaz Geceler

Kitabı Elif önermişti sanırım o yüzden pek sallayamayacağım kitaba. Ama bir numara yok kitapta. Zaten Dostoyevski' nin çaylaklık dönemlerine ait bir hikaye bu. Bir adam var, kıyıda köşede kalmış bir adam ama herkes gibi söyleyecek bir şeyleri var onun da ve bunları söyleyecek hatunu bulunca da başlıyor konuşmaya. Hatuna cümlelerden başka verebilecek bir şeyi olmadığından konuştukça konuşuyor ki bu bağlamda kendime çok yakın hissettim bu karakteri. Para, araba, popülarite, yakışıklılık vs. yoksa, olanlardan gidersin hatuna. Sonuçta tüm ilişkiler karşılıklı faydacılık üzerine kurulur. İşte adamımız da konuşabilen biri ki sonuçta Dostoyevski konuşturuyor adamı, kız da etkileniyor haliyle ve iletişimde kalıyor adamımızla. Adam anlatıyor kız dinliyor, kız çok güzel olduğundan adam kadar güzel konuşmasına gerek kalmıyor haliyle adamı kendine bağlamak için ki adam zaten kadına hasret o da ayrı konu. Hikaye bundan ibaret, bu iki genç insanın birbirleriyle tanışıp buluşmaları ve aralarında geçen konuşmalarından. Tıpkı Kürk Mantolu Madonna' da olduğu gibi bunda da kimilerine göre muazzam bir aşk anlatılıyor olabilir, oysaki hikaye basit her zamanki gibi. Pek fazla seçeneği olmayan bir adamın güzel bir kadına karşı duyduğu hayranlığı -mecburen- fedakarlıkla göstermesinden ibaret o tutkulu aşk denilen şey iki kitapta da. Kürk Mantolu Madonna da benzersiz bir üslup ve dil kullanımı var ki zaten o kitabı özel yapan o yoksa hikayesinde bir numara yok. -SPOİLER- Bu iki aşık(!) insandan birisinin elinde bir seçenek daha olduğundan ve dahası o seçeneğin elinde cümlelerden daha fazlası bulunduğundan tercih edilen de o oluyor tabii tıpkı gerçek hayatta olduğu ve olması gerektiği gibi. -SPOİLER- Vasat altı bir hikayeydi bana göre. Ne anlatılan aşk hikayesinde, ne karakterlerde ne de üslupta övgüye değer çok bir şey yok. Basit bir hikaye. Tabii şunu da unutmamak gerek, Dostoyevski standartları için basit diyorum. Yoksa karakterlerin ruh hallerinin yansıtılmaları, hikayedeki gerçekçilik övgüye fazlasıyla layık ancak Dostoyevski gibi bir adamı övmek için doğru kitap bu değil. Bundan çok daha üst seviyede işler yapmış bir yazar Dostoyevski.

Bir Çift Yürek
5/1006.08.2015

Baskı: Bir Çift Yürek

Benzer türde yazılmış sayısız kitap arasından -kızılderililere tutkun biri olarak, benim gözümde- Aborjinler sayesinde sıyrılan, şu an ilk okuduğum andaki kadar etkilenecek bir kitap olmadığını düşünsem de yine de her zaman iyi ki okumuşum diye anacağımı düşündüğüm, hissettiğim bir kitap. Aborjinleri çıkart, yerine bir bilge koy mesela kitabın etkisi yarı yarıya hatta belki de daha fazla azalır hatta -hadi birilerini kızdırmak uğruna olsa da söyleyeyim- Simyacı 'balonu' gibi bir yeri olurdu muhtemelen benim gözümde; ama aborjinler, anlatılan tüm o olağanüstü hikayeleri fazlasıyla inanılır ve gerçekçi kıldı. Cem Yılmaz' ın deyimiyle 'sevgi içimzde' tarzı kitaplardan nefret ediyorum çünkü yine Cem Yılmaz' ın dediği gibi 'kdv de içinde' oluyor o kitapların. Bu kitapta ise kdv yine sevginin içinde ama bu kez 'sevgi' çok somut şekilde ortaya konuyor Aborjinler sayesinde.

Uşak
7/1023.06.2015

Baskı: Uşak

Panait İstrati eskiden komünistmiş, daha önce okuduğum İş Bulma İdarehanesi kitabında kendisinin komünizme olan inancını yitirişini özetleyen çok güzel bir paragraf vardı, alıntılar bölümüne de eklemiştim onu. İki kitapta da ana karakter aynı ki muhtemelen diğer kitaplarında da böyledir bu durum. Adrien zaten yazarımızın tam olarak kendisi. Hani kendisini bir karakterin arkasına gizleyerek bir şeyler söylemiyor İstrati, birebir kendi düşüncelerini Adrien' ın ağzından okuyucuyla paylaşıyor. Otobiyografik ögeler taşıyan bir roman zaten fazlasıyla. Adrien' ın daha önceden tanıdığı bir kadının -eski komşuları- konağında uşak olarak çalışırken başından geçenleri, o kadına olan aşkını/hayranlığını anlatıyor ve bunu yaparken de arka planda işçi sınıfıyla burjuvalar arasındaki ilişkilere değiniyor. Yaşadıkları küçük kasabanın ekonomisinin can damarı olan bir liman var. Bu limandaki işçilerin isyanı ve isyanın sonuçları, Adrien' ın, dolayısıyla yazarın ilişkilere, kadınlara bakış açısıyla birlikte işlediği asıl konuyu oluşturuyor. Panait İsrati' ye karşı en büyük eleştirim fikirlerini fazla iddialı savunması ve diğer görüşlere hep en olumsuz yerlerinden yaklaşması. Dolayısıyla zaman zaman roman kurgusunun dışına çıkıp gerek karakterler aracılığıyla gerekse de -çok nadiren olsa da- direkt okuyucuyla konuşmaya başlıyor ve kendi fikirlerini bir anlamda okuyucuya; aşılamaya çalışıyor, hatta ötesinde dayatıyor. Tabii bu bilinçli bir tercih. Kitabın önsözünde de bunu açıkça dile getiriyor zaten kendisi. Bu beni şu yüzden biraz rahatsız etti ama, Varlık Yayınları' nın cep boy serilerini okumayı çok seviyorum ben, kendimi nedense kitaba daha kolay kaptırıyorum. Hikayenin içerisine girmişken yazarın hikayeyi bir kenara bırakıp direkt bana bir şeyler söylemesi, içine girdiğim dünyadan beni kovması gibi geliyor bana. Haliyle bu sebepten bozuluyorum biraz yazara. İkinci eleştirim; yazarla arkadaşlık/sevgi/dostluk/aşk kavramlarına bakış açımız çok farklı. Bana göre tamamen karşılıklı faydacılık meselesidir tüm bu kavramlar, yazar ise bu kavramları kutsallaştırıyor, dolayısıyla çok ayrı düşüyoruz kendisiyle bu konuda. Bir üçüncü eleştiri de İş Bulma İdarehanesi' ni okuyan, ^feminist^ arkadaşımdan geldi; ''güzel kitap ama kadınlara bakış açısını beğenmedim.'' Kadınları cinsel bir obje olarak ele alıyor İstrati(tam olarak böyle değil aslında da detaya girersem çok uzayacak) Bu bir iki eleştirinin dışında kolay okunan, dertli toplu, söyleyecek ciddi şeyleri olan, perde arkasında birçok konuya ustalıkla değinen güzel bir kitaptı Uşak. Altı çizilesi -ki kitap yanımda olmadığından şu an ekleyemiyorum o bölümleri alıntılara- tespitler, eleştiriler var gerçekten de. İş Bulma İdarehanesi' nden de daha keyifle okudum ben bu kitabı. Kitapta bir de türk karakter var ki aklıma direkt bu karikatür geldi; http://karikaturistan.com/wp-content/uploads/2012/02/umut-sarikaya-rick-skati.jpg

Baskı: Çavdar Tarlasında Çocuklar

Üslübüna hayranım öyle ki daha ilk birkaç cümlede ''budur be'' dedirtmişti bana. Yatılı okuldan atılan -muhtemelen zengin- bir veletin eve dönüş hikayesi bu. Hikayede çok bir numara yok zaten, ama üslup bambaşka. Bir ergenin -ki rocker ergen kızlar(17-20 arası) hep favorim olmuştur- hayatı, insanları yorumlayışını okuyorsunuz. Tabii sanmayın ki ergen diyerek karakteri aşağılıyorum. Aksine Holden fazlasıyla övgüye değer bir karakter. Bu adamı ergen bunalımı bunlar ya diye yorumlayan ebeveynler gördükçe o ergenlerin nasıl olup da birer seri katile dönüşmediklerine gerçekten şaşıyorum. Bir ailenin çocuğunu anlayamadığı dönem normal bir dönemdir ama anlamadığı halde anladığını sandığı dönem, işte tehlikeli olan odur. Holden' ın söyleyecek bir şeyleri var, ve söyleyecek şeyi olduğunu iddia eden, bu yüzden dinlenilmeyi bekleyen onca 'olgun' insandan çok daha ciddi şeyler söylüyor Holden. Ve bunu Salinger' ın benzersiz sıradışı üslubuyla yapıyor/yaşıyor. Salinger benim dürüst yazarlar kategorime dahil bir adam. Vıcık vıcık, içi boş sevgi cümlelerine, edebi bir kriter sanılan anlamsız benzetmelere zerre yer yok Salinger' da; sorgulama var, çırılçıplak bir gerçeklik var... haliyle mecburen de sert oluyor böyle olunca. Sert bir yazar Salinger ve sert bir kitap bu kitap ama aynı zamanda da komik. Hani neden bu kadar önemli bu kitap diye düşündüğümde bu üç unsuru veriyorum kendime cevap olarak; çok gerçek, çok sert ama aynı zamanda komik. Kitabın ana kahramanı Holden' dır ama bence asıl kahraman Phoebe isimli küçük kız kardeştir. --spoiler-- hayvanat bahçesine gitmelerini anlatan pasajı tekrar tekrar okuyabilirim. --spoiler-- John Lennon' u öldüren Mark David Chapman' ın cebinden bu kitabın çıktığı rivayet olunur. Şu ana adını hatırlayamadığım bir Mel Gibson filminde de geçer bu kitap. Eğer ''tüh sana o diziyi mi izliyorsun'' demeyecekseniz, Güneşi Beklerken isimli dizinin de bir sahnesinde elemanın bir bu kitabı okuyordu. Dip Not: Vallahi annem izliyor, denk geldi de baktım. :)

Vahşi Oğlanlar
2/1011.06.2015

Baskı: Vahşi Oğlanlar

Bir halta benzemeyen saçmalık. Oha çok abarttım. Ama kitap yazıyorsan oturursun adam gibi yazarsın. Uyuşturucu kullanıp kendinden geçtiğinde gördüğün hayalleri benim için ilgi çekici hale getiremedikten sonra bir anlamı yok ne gördüğünün. Herkes uyuşturucu kullanabilir ve herkes de benzer etkileri yaşar sonrasında. Farkı yaratan o benzer etkileri kendine has bir üslupla ilgi çekici bir hale getirip karşı tarafa sunmaktır. Doğru yaparsan Hendrix olursun, yapamazsan Syd olur gidersin bugün sadece haline acırlar. Kitap o kadar kopuk ki birbirinden, yani bırakın bölümler arası geçişleri, paragraftan paragrafa geçerken dünya değişiyor adeta. Ben seni anlayacağım diye götümü yırtacağıma kimsenin okumadığı ama okuduğunu iddia ettiği Oğuz Atay' ı anlamak için yırtarım daha iyi. Adam kes yapıştırla kitap yazmış resmen. Muhtemelen ayrı zamanlarda yazılan metinlerin kolajından ibaret kitap. Aslında hikaye ilgi çekici ama hikayeye bir türlü veremiyorsunuz kendinizi sorun o. Bir çete var, çete üyelerinin tamamı genç gaylerden oluşuyor. Bunların yaşayışlarını, cinsel hayatlarını ve dünyadan aldıkları intikamı okuyorsunuz ya da okumaya çalışıyorsunuz. Çünkü o kadar karmaşık ki neyin ne olduğunu anlayana kadar zaten kitabın yarısı bitiyor. İlk okuduğunuzda güzel gelen ama kitabın sonuna kadar sürekli kendini tekrar eden seks pasajları. Bence hiçbir yaratıcılığı yok. Başta var tabii, devamında sürekli tekrardan ibaret olduğu için yok diyorum. Dediğim gibi ilk iki üç pasaj güzel, ilgi çekici, sert, rahatsız edici ama sonra hep aynı, dolayısıyla sıkıcı. Zaten kitabın bana kalırsa en can alıcı yeri o seks ayinleri ya da ayin gibi anlatılan seks sahneleri. Gel gelelim 30 kere aynı şeyi okuyunca bıkkınlık veriyor artık. Sürekli birbirini beceren genç erkeklerin hikayelerini okumaktan rahatsız olmadım, sürekli aynı şeyi okumaktan rahatsız oldum sadece. Tamam, ilk anal seks anlatısı muazzam, ilgi çekici, kışkırtıcı; ama sonrası hep tekrar. Ya aslında 2 yıldızlık kitap değil, bu fazlasıyla duygusal ve subjektif bir değerlendirme. Ben kitabı okurken sıkılmaktan dolayı sinirlendiğim hatta iki kez kitabı -yırtılsın diye hatta- duvara fırlattığım için 2 verdim yoksa objektif bir değerlendirmeyle 4 5 alır yani. Yine de tek kelime ile tarif edersem sıkıcı. Hem zor olduğu için, hem tekrarlardan ibaret olduğu için hem de bu kadar yorulmaya karşılık sana bir şey vermediği için sıkıcı. Orhan Pamuk da sıkar adamı ama sana bir şey verir, Oğuz Atay bıktırır adamı, lanet ettirir ama sana bir şey verir. Bu da sıkıp bıktırıyor ama bir şey vermiyor sonunda. Twitterda tartışma çıkmasın diye birine veremediğim cevabı buradan vereyim. Çünkü türkler asla laf yemez hele ki karşı cinsin olduğu ortamda. On cevap o yazar, on cevap diğeri yazar ve sonra ikisi de diğerine lafı koyduğunu anlatır durur. Neyse bu kitap aynı zamanda bir uyuşturucu güzellemesidir. Twiterda biri ''eroin kötüdür diyenlerin amk. Denedin mi ki kötü olduğunu biliyorsun'' yazmıştı. Ulan ibne lafını hakaret olarak kullanıyorsun, götünü mü verdin ki kötü olduğunu iddia ediyorsun o halde dememiştim mesela. Çünkü cevap olarak sen verdin demek ki oradan biliyorsun filan yazardı muhtemelen. Türkler internette anket kaybetmez, türkler internette laf yemez ha bir de türk erkekleri sosyal paylaşım sitelerinde çok saygılı, cinselliği aşmış, kadın erkek eşitliğine yürekten inanan adamlardır. Bitti. Bir arkadaşın dayısı var. Delinin teki, bence keşfedilememiş bir cevher, türk Burroughs. Bir facebook iletileri var aynı bu kitap gibi. Adamın siyasi bir cümleyi erotizmle bitiriyor mesela. Sonuna da hahahalit yazarak adeta kendi imzasını çakıyor. Postmodern bir edebiyatçı kendisi bana kalırsa, sadece toplum henüz onu anlayabilecek düzeyde değil. Bonzai kullanıyor mu bilemem ama kırmızı Tuborg ve tombul şişe Efes ki ikisi de berbat biralardır adamın vazgeçilmezleri. O adamın söyledikleri ne kadar kayda değerse bu yazar da öyle işte. Bir farkla, bu yazar bizim abinin daha bir mürekkep yalamış hali olduğundan gördüklerini o abiye kıyasla daha güzel anlatabiliyor hepsi bu, ama yazar olmaya yetecek kadar güzel anlatamıyor bana göre. Bu kez bitti. Not: Şarkısı da var; https://www.youtube.com/watch?v=33ujfNFyetw

Bir Gençlik
7/1011.05.2015

Baskı: Bir Gençlik

Modiano türkler Ermenileri katletti dediği için Nobel alan bir yazar, Yoksa bir halt yazdığı yok, durun lan o başkaydı, pardon. Modiano Fransız bir yazar. Nobel alması bazıları için sürpriz oldu bir tane çekik gözlü vardı o alır diyorlardı. Neyse Engin Ardıç' ın yine o her zamanki laubali üslubuyla yazdığı bir Modiano yazısı var, onu bir okuyun önce, güzel yazı ve güzel bir Modiano portresi. Enginciğimin söylediği gibi türk okurunun seveceği bir yazar Modiano, incecik kitaplar, kısa cümleler, akıcı anlatım... Bu da öyle işte. Benim okuduğum 2. Modiano kitabı bu ki bir bilemediniz iki tane daha okur sonra da Modiano ile vedalaşırım sanıyorum. Engin' in dediğini göre her kitapta aynı şeyi anlatıyormuş Modiano. Aynı konuyu işliyor yazmış da olabilir, günahını almayayım şimdi Engin' in zira almakla bitmez onunkiler. Okuduğum iki kitaba göre Modiano' nun teması yalnızlık, kahramanları yalnız gençler, üslubu hüzün. Adam çok hüzünlü yazıyor, ama bakın acıklı yazmıyor ya da dram yazmıyor. Normal bir hikaye yazıyor yalnız çok hüzünlü yazıyor. Kitap 30 küsür yaşlarındaki bir çiftin hayatını bize sunarak başlıyor sonra bir anda bunların geçmişine gidiyoruz, tanışmalarına ve gençlik maceralarına. Kitap bu iki karakterimizin gençlik anılarından ibaret. Ayrı ayrı başlıyor hikayeleri ve kısa sürede yolları kesişiyor ki kitabın başından anladığımıza göre yolları bir daha da ayrılmıyor. Korkmayın, spoiler vermedim. O. Henry hikayesi değil ki bu sonunda şapkadan tavşan çıksın. Hikayenin başı ya da sonu önemli değil, üslup önemli arada yaşanan olaylar önemli. Modiano çok usta bir yazar, hele onunla beraber başka bir kitabı okuyorsanız Modiano ile okuduğunuz diğer yazarın(tabii Modiano kadar usta bir yazar olmaması kaydıyla) konudan konuya geçişleri arasındaki farkı görüp Modiano' yu takdir edebilir ya da Modiano' nun yaptığını normal addedip diğer yazarı tenkit edebilirsiniz. Kitap bana göre müthiş şiirsel bir paragraflar bitiyor ki o da şu; Bir şey -daha sonraları bunun düpedüz kendi gençliği olduğunu düşünmüştü- o zamana kadar kendisine yük olmuş olan bir şey, benliğinden kopup gidiyordu: yardan kopan bir kaya parçasının yavaş yavaş denize doğru yuvarlanarak bir köpük fışkırması içinde suda kaybolması gibi... Bu paragraf -ki finaldir kendisi- neden bu kadar hoşuma gitti? Çünkü kitabın işlediği konulardan biri de gençlerin masumiyeti. Bunun kaybolduğu anın tarif edilişi bu güzel paragraf. Şimdi kitapta 2 genç karakter var sonuç olarak ve bunların masumiyetleri, aşkları, maceraları hüzünlü bir üslupla bize aktarılıyor. Mesela kızımız adamın birine oral seks yaparken oğlumuz onu dışarıda kafede, ki Modiano' nun kafe seçimleri -tasvirleri- muazzamdır, bekliyor. Tabii kızımız da gidip ona az önce oral yaptım diye anlatmıyor. Sonrasında anlatmış mıdır bilmiyorum, bence 7 8 sene sonra anlatmış olabilir. Demek istediğim her bok karşı taraf anlatılmaz, Modiano böyle demek istememiş olabilir, ben işime geldiğinden böyle anladım ama ben sevdim o pasajı. Neyse işte bence okuyun ama eğer tek bir Modiano okuyacaksanız En Uzağından Unutuşun' u okuyun. İsmi yeter, oluk oluk hüzün akıyor kitabın isminden.

Sonsuz Sıkıntı
5/1011.05.2015

Baskı: Sonsuz Sıkıntı

Üç bölümden oluşan öykü kitabı. İlk bölüm 5 6 sayfalık, ikinci bölüm 1 2 sayfalık, son bölüm ise 10 15 sayfalık hikayelerden oluşuyor. En baştan söyleyeyim sevmedim kitabı, gayet vasat buldum. Altay Öktem ile tanışmamış, karşılıklı oturmamış olsaydım kitaba baya gömerdim ama şu an yapamıyorum. Çekindiğimden değil de tanıdığın, gördüğün insanın hakkında o kadar kolay atıp tutamıyorsun. Çünkü biliyorsun ki senden daha fazla okumuş bir adam, senden daha fazla edebi çevresi var, senden daha kültürlü, konuya senden daha hakim filan filan. Yani adama ayıp olmasın korkusu değil bu, sonrasında kendimi ayıplanacak duruma düşürmeme korkusu. Neden beğenmedim? Hikayeler çok sürükleyici, polisiye okur gibi kaptırıyorsunuz kendinizi hikayenin akışına, yani 2 sayfalık bir hikayede bile daha 3. 4. cümlede büyük bir meraka kapılıp adeta içmeye başlıyorsunuz cümleleri. Ne var ki o büyük merak çok küçük bir sona bağlanıyor. Ben bu hissi Grange' ın Taş Meclis isimli kitabında hissetmiştim. Bunda neredeyse her hikayede o hisse kapıldım ve açıkçası buna sinirlendim gitgide. Altay Öktem' e 2 soru sormuştum; İlki kendisini bir şair olarak mı yoksa yazar olarak mı gördüğüne ilişkindi. Şair diye cevapladı, çok netti cevabı. İkincisi ise Marquez' den alıntılayarak sorduğum ''her yazar son kitabının en iyi kitabı olduğunu düşünür'' der Marquez, siz de son kitabınız için bunu der misiniz diye sordum. Evet bu son kitabım (O Adam Babamdı) en içime sinen kitabım oldu dedi. Buradan yola çıkarak Sonsuz Sıkıntı kitabı için yaratıcılığın ustalıkla değil de acemilikle harmanlanmış hali diyebilirim. Oldukça karanlık hikayeler ama finalleri hayal kırıklığı. Bunun dışında bir eleştirim de diyaloglara ilişkin. Başka kitabını okumadım o yüzden genel değil de bu kitap özelinde diyorum ki diyalogları yazma konusunda sıkıntılı bir yazar Altay Öktem. İyi yanları yok mu kitabın? Elbette var. Başta da dediğim gibi müthiş bir merak duygusu var her hikayede. Üstelik her hikaye sonunda hayal kırıklığına uğramama rağmen yeni hikayede yine de aynı merak duygusunun beni sarmasına engel olamadım. Bunun dışında finalini beğendiğim hikayeler vardı. Kitabın son bölümündeki uzun hikayelerde çok çekici, kışkırtıcı pasajlar vardı. 13 yaşında bir kıza tecavüz eden adamın ağzından yazılan bir hikaye vardı ki erotizmle, şiirsellikle, dram muazzam harmanlanmıştı. Favorim de Ayna isimli o bir sayfalık hikaye oldu zaten. Bunu çok seksi bir kızla paylaştım, o hikayedeki erotik unsurların beni cezbettiğini düşünüp hikayeye sadece güzel demekle yetindi, bense hikayeyi mükemmel buldum. Bir de bıçaklı bir sevişme sahnesi tasviri vardı başka bir hikayede ki bunu da o seksi kızla deneriz bir ara diye umuyorum.

Çat!
7/1011.05.2015

Baskı: Çat!

Nick Hornby çok kolay okunan, okuyan hemen hemen herkesin çok seveceği ama benim nazarımda asla sıradan sıfatıyla nitelendirilemeyecek bir yazar. Çok muzır, çok zeki biri. Gerçek bir erkek yazarı. Cinsiyetçi bir söylem oldu evet ama zaten ben cinsiyetçi söylemlere karşı değilim. Aslında kitaba başlarken kendisiyle aynı yaştaki kız arkadaşı hamile kalan 16 yaşında bir çocuğun nasıl olgunlaştığını, nasıl değiştiğini okuyacağımı sanıyordum ama daha kitabın ortalarına gelmeden Nick Hornby ''beni hiç mi tanımıyorsun sen'' dedi karakteri ve dolayısıyla hikayeye verdiği yönle. 16 yaşındaki zeki dostumuz olgunlaşıp büyük bir adama, bir karaktere dönüşmedi; aksine, tam olarak kendisinden bekleneni yapıp kaçmayı seçti ve Nick Hornby’ nin eğlenceli üslubuyla tüm sorunlar, çok keyifle okunan bir macera haline geldi. Her yazar az çok karakterler üzerinden kendini, hayata bakışını filan anlatır sanıyorum. Ben, Nick Hornby ile çok benzer bir açıdan bakıyorum ilişkilere ve hayata, ama Nick Hornby’ nin kendisi de karakterleri de benden çok daha başarılı ve cesur insanlar. Bu kitaptaki Sam’ in cesaretine yine hayran kaldım, işleri eline yüzüne bulaştırmak konusunda onunla kapışabilirim ama o benden çok daha güçlü ve cesur duruyor olaylar karşısında. Karakterin ve dolayısıyla Nick Hornby’ nin ilişkilere, sekse, aşka bakış açısı benim savunduğum pek çok şeye delil olarak gösterilebilecek nitelikte olduğundan zaten bir Nick Hornby kitabını sevmemem mümkün değil diye düşünüyorum. Üzerine bir de gerçekten çok muzır, çok eğlenceli bir üslup eklenince keyifle okunan bir kitap çıkıyor ortaya. Yine de okuduğum en iyi Nick Hornby kitabı diyemem. Nick Horbny, öykündüğüm Mansur Forutan, Kanat Atkaya gibi adamların da sevdiği bir yazar, kitaplarını -eğlenceli bulmakla beraber- biraz basit olarak görsem de sanırım ben yine de devam edeceğim bu adamı okumaya. Zaten bu adama yapabileceğim tek eleştiri basit bir üslubu olduğu ama aynı zamanda çok eğlenceli, yaratıcı ve kesinlikle sıradışı.

Dublörün Dilemması
4/1018.03.2015

Baskı: Dublörün Dilemması

Çok sevilen bir kitaptır ne var ki ben hiç sevmedim. Neden? Çünkü ben ekşici piçim. Hiçbir şeyi beğenmemeye and içmiş bir insanım. En azından bazıları benim için bunları söyledi. Özgün ama gelişimi imkansız gibi duran bir tarzı var. Ne yaparsa yapsın bir süre sonra illa kendisini tekrar eder ki ben bunu henüz kitabın yarısı bitmemişken hissettim. Bakış açısı yer yer çok güzel, ifade ediş tarzı yine yer yer çok hoş olsa da bir yerden sonra bu hoşluk sıkıcı bir hale gelmeye başlıyor. Her şeyi benzetme üzerinden anlatmasından gerçekten çok sıkıldım. Kitap güzel aslında ama o kadar övüldü anlatıldı ki ''bu mu lan peh'' dedirtti bana. Bak şimdi; mesela biri ''bana kitap öner'' dese, çok güzel göğüsleri olmadığı sürece kolay kolay kitap önermem. Okur, anlamaz, gelir ''güzel değilmiş'' der ve ben de Rouqentin misali çatalı gözüne batırmak isterim, ama göğüsleri güzelse çatal ile ilgili fantazim aklım gelmeyeceğinden kitap önerebilirim tabii(Off neyse ki bir şekilde yine göğüslere getirdim konuyu, bir an çok korktum gelmeyecek diye) Yabancı kitabını beğenmemiş bir adam için kitabı anlamamışsın diyebilirsin hatta bana sorarsan demelisin de zaten. Yeni Hayat' ı ya da Tutunamayanları beğenmeyenler için de bunu söyleyebilirsin mesela ama Dublörün Dilemması' nı beğenmeyen için bunu söyleyemezsin. Beğenmemişse sadece beğenmemiştir işte. Kitap zeki bir yazarın elinden çıkmış ama Bukowski okurken ya da Nick Hornby okurken hissedilen ''dumanlı kafayla yazmış abi çok doğal lan'' hissi Murat Menteş' in bu kitabında hissedilmiyor. Her zaman bu hissi hissetmek zorunda değilsin elbette lakin kitap biraz da bu hissi uyandırmak için yazılmış izlenimi uyandırdı bende. Şimdi en büyük eleştirimi yapacağım; Azıcık ona kendimi göstereyim, dur bu eksik kalmasın azıcık da bu tarafa yaranayım, biraz da şundan ekleyeyim kafasıyla yazılmış bir kitap sanki. Bakın ben istesem edebiyat parçalayabilirim, bakın ben solculuktan anlarım, bilimsel bilgilerimi duysanız poponuz tavana vurur, ben sanattan anlarım, derdi bana aşkı da yine bana sorun, din mi dediniz? doğru adrestesiniz, ahh lirik anlatım benim işim... Şimdi ben Murat Menteş azıcık ondan azıcık bundan almış demiyorum kesinlikle. Bir intihal ithamım kesinlikle söz konusu bile olamaz lakin biraz İhsan Oktay, biraz Bukowski, biraz o, biraz bu işte karşınızda özgün tarzıyla bendeniz Murat Menteş... Yemez abi ama aynen devam kitap cidden iyi kitap yine de. Yalnız köşe yazılarını okurken, bu kitabı okuduğum sırada aldığım keyiften çok daha fazlasını alıyorsam ikinci bir kitabını almak yerine hergün Yeni Şafak alırım daha iyi. Edit: Ya şu iyi kurgu mevzusuna da bir gireceğim. Sadece bu kitap için değil zaman zaman benim de yediğim bir halt olmakla birlikte her aksiyon romanına ''çok iyi kurgusu var hocam ya'' deniyor. Nedir iyi kurgu bir anlatın ne olur? Ben kısa bir fıkra ile anlatmaya çalışayım tepkimi; Boğaza 3. köprü için ihale açılmış. Amerikalılar demiş ki; ''biz iki kıtadan köprüyü yapmaya başlarız. Tam ortada en fazla 20 cm bir farkla iki ucu birleştiririz. O fark da zaten fark edilmez.'' Japonlar demiş ki; ''biz de iki kıtadan köprüyü yapmaya başlarız. Tam ortada en fazla 10 cm bir farkla iki ucu birleştiririz. O fark da zaten fark edilmez. Çinliler demiş ki; ''biz de iki kıtadan köprüyü yapmaya başlarız. Sonrasında ortada iki uc birleşti, birleşti; birleşmezse 1 değil 2 köprünüz olur.'' Sadece bu kitap için demiyorum bu tarz pek çok kitapta yazar iki köprüyü ortada birleştirdi diye ''çok iyi kurgu ya'' oluyor. Yok bir de birleştiremeseydi...

Baskı: Toza Sor (Arthur Bandini, #3)

Malumunuz filmi de var ve Collin Farrell oynuyor iyi de oynuyor ama asıl olay Camilla' yı oynayan Salma Hayek. Yine malumunuz üzere afet-i azam kendisi. Film, kitap kadar iyi değildi bana göre. Kitap nasıldı, eh işte. Yeraltı edebiyatının hayranları kabul etmese de -ki büyüyünce ederler- yeniliğe kapalı, sürekli kendini tekrar eden ve bir iki örneği hariç vasat bir yazın türüdür yeraltı edebiyatı. Fante ne kadar yeraltı sayılır bilmem sonuçta gereksiz yere sağa sola sıçmıyor ya da birileriyle sikişmiyor ama işte bunları yapmadığı için ben Fante' yi ayırıyorum onlardan ve biraz daha üst bir seviyeye koyuyorum. Bunları yapan Bukowski' yi de severim ayrıca. Çünkü en azından taklit değildir, orijinaldir. Bu kitaba gelirsek, yazar olmak isteyen genç Bandini' nin sefalet hayatına tanık oluyoruz. Tamam bu çok klişe ama Fante' ı ayıran üslubu. Üslup çok önemli bir mevzu edebiyatta. Fante' ın cümleleri akıp gidiyor zihninizde. Ve bu durum kitap boyunca hiç sekteye uğramıyor. Hiçbir yere takılıp başa dönme gereği duymuyorsunuz, hiçbir yerde heyecanınız artmıyor ama azalmıyor da. Ben zaten tek karakter üzerinden giden, o karakterin kahvesini, sigarasını, içkisini, hatununu anlatan kitapları severim, her erkek sever. Dolayısıyla bu kitabı da sevdim çünkü tam olarak bunu anlatıyor ama hepsi o kadar. Başka derdi yok kitabın. Al otobüste eve giderken oku, kuyrukta sıra beklerken oku vs. vs. Peki al Orhan Pamuk' u kuyrukta sıra beklerken oku? Yemez. Bir abim var, harika bir sahaftır. Ona dedim ki bir gün ya otobüste kitap okusana gelip giderken senelerdir bir şey okuduğun yok, o da dedi ki ''otobüste okuyup da anlayabileceğin kitabı okusan ne olur okumasan ne olur'' Kitap okumayı pek sevmeyen biriyseniz alın okuyun bunu, keyifli, akıcı, anlaşılır, özendirici... e haliyle başarılı; ama daha fazlası da değil. Biraz daha içeriğe değinmek gerekirse eğer yine üslubu sayesinde karakterin neyi neden yaptığını açık açık anlatmasa da yazar siz çok iyi anlıyor, hissediyorsunuz. An geliyor helal lan diyor, an geliyor salak mısın ya diye sitem ediyorsunuz. Karakterle bu kadar yakın bağ kurabilince de ister istemez aynı sizi anlatıyor oluyor yazar. Ama anlatmıyor tabii. Aynı bizi anlatsaydı, o; Fante olmazdı. Bandini, hiçbir kızla ilşki yaşamamış karşı cinse aç bir karakter. Zaten nasıl iletişim kuracağını da pek bilemiyor. Kendi olmaktan çok kendine biçtiği rolü oynamaya kalkıyor ama sonrasında ilk aşkın da verdiği gazla duygular önüne geçiyor mantığın ve kendisini fena halde Camilla' ya kaptırıyor. Burayı gerçekçi bulsam da biraz fazla dramatik buldum, gerek yokmuş bence bu kadarına ama tam bundan şikayetçi olacağım anda küçük bir paragrafla hayranlığımı kazandı Fante. Spoiler geliyor; 147. sayfada Bandini, Camilla' nın dolabın içinde ot çektiğini biliyor ve tam kapıyı açacakken vazgeçiyor. Onu kendi haline bırakmanın daha doğru olacağına karar veriyor. Spoiler bitti. Benim için bu çok önemli bir şey. Robotum Ama Sorun Değil filmini anımsattı bu küçük paragraf. İkisi arasındaki ilişkilerde tek hoşuma gitmeyen yan Bandini' nin fazla fedakar tavırlarıydı(bu da Türev filmini anımsattı, -Sammy, Zagor oluyor haliyle- ey başını usul usul yürü şimdi) ki bunu da ilk aşk acemiliğine verebilirim. Onun dışında muazzam bir ilişkileri var. Bir hatun var, acayip seksi bir şey ona diyorum bazen, ben ilişkilere karşıyım, senin de kimle ne yaptığın umurumda değil ama bana ayırdığın zamanlar gerçek olsun yeter diye, kızıyor tabii, sevsen böyle düşünmezsin diyor. Farklı düşünsem, hissetsem bile sana yansıtmaya hakkım yok, senin içinden gelene saygı duymam gerek diyorum. Bandini böyle söylemiyor, bir adım daha ileri gidip böyle yaşıyor. Sakın tam da beni anlatıyor olmasın Fante? :) Beat kuşağının doğumundan 20 30 yıl önce o kuşağın izlerini taşıyan bir kitap yazmak ise başlı başına bir yıldız zaten. Ben bu kitabı kendi türünde değerlendirecek olsam 8-9 yıldız verirdim ama dediğim gibi, bunlar hafif siklet kitaplar ve diğer kitaplara haksızlık olur bunlara kusursuz demek. Kendi türünün en iyi örneklerinden biri, o yüzden 7 yıldız.

Baskı: Herkes Herkesle Dostmuş Gibi...

Barış Bıçakçı' nın ilk romanı. Genelde övülmüş ama ben beğenmedim. İlk başlarda daha önce karşılaşmadığınız bir post modern roman örneği sanıyorsunuz kitabı ama alakası yok. Kısa kısa hikayeleri sadece başlıklarla ayırmadan anlatmış yazar ki bence bunda hiçbir enteresanlık yok. Ben başlarda karakterlerin bir şekilde ortak noktaları olacağını, sürekli değişen öznelerin aynı olayın parçaları olduğunu sanmıştım ama öyle değil. Çok daha basit bir durum var. Bir adamın hikayesi anlatılırken bir yerde kesiliyor hikaye ve o adamın yanından geçtiği bir kadının hikayesi başlıyor örneğin. Bunları ayrı ayrı başlıklarda anlatmakla, başlık kullanmadan paragraf başında yeni birinin hikayesine başlamanın bence hiçbir farkı yok. Çok fazla hikaye var üstelik, dolayısıyla hiçbir karaktere tam olarak bağlanamıyorsunuz. Kitabın arka kapağında değil ama bir tanıtım yazısında(belki önceki baskıların arka kapağında da bu vardır) Sait Faik' in öyküleriyle benzerlikle olduğundan bahsedilmiş. Benim de aklıma tam olarak bu geldi okurken. Kitabın bir şanssızlığı da kitabı Modiano' nun Bir Gençlik kitabıyla birlikte okumam oldu. Bir Modiano kitabının daha 3. sayfasında Modiano' nun neden Nobel aldığıyla ilgili ipuçlarına rastlıyorsunuz. Adam inanılmaz özgün, daha 3. sayfada hüzne boğuyor sizi ama bunu hiç de hüzünlü şeyler anlatmadan yapıyor. İşte böyle kendine has bir üslubun yanında bu kitabı okuyunca üslubunu yetersiz hatta yapmacık buluyorsun. Karakteristik bir ilk roman olmuş. Yazar ne biliyorsa, neye sahipse hepsini dökmek istemiş. Bunu Murat Menteş kadar acemice yapmamış ama, çok daha özenli davranmış. Yine de bu konuda beni rahatsız eden bir detayı atlayamacağım. Bilmem kimin tablosuna benzetmiş bir şeyi. Ne alaka ya? Kitabın orasında durup kimmiş bu ressam tabloları nasılmış moduna neden sokuyorsun ki beni? Ben sevmiyorum bunu. Ben de bir yazı yazarak araya hiç bilmediğiniz şarkı isimleri koyarım, bu marifet değil. Belki de yazar gerçekten daha uygun bir benzetme bulamadığından yazmış bunu ama kitabın bir ilk roman olduğunu, yazarın kitap boyunca takındığı tavrı ve kendince müthiş olan klişe finalini(tam bir ilk roman finali işte) düşününce bana bariz şekilde ilk roman heyecanı ve şovu için yapılmış gibi geliyor o ressam atfı. İtiraf edeyim kitabı sevmediğimden biraz zorlama bir eleştiri yaptım bu paragrafta. Bir de hikayeler çok kısa olmasına rağmen kendi içlerinde bile yer yer kopukluklar var ama tabii kitabı sevemeyip konsantre olamadığımdan muhtemelen bana öyle gelmiştir, çok bir şey diyemem o yüzden. Ayrıca bazı hikayeler müthiş çarpıcıyken bazıları umurunuzda bile olmayacak şeyler. Ankaralı olsam, Ankara' yı sevsem belki daha çok severdim bu kitabı ama ben bu tarz yazarlardan sıkıldım. İlla bu tarz okuyacaksanız en krallarını okuyun bari de boşa zaman kaybetmeyin, kendime de söylüyorum tabii bunu. Kötü yazar, kötü kitap / iyi yazar, iyi kitap deyip de genelleyemem, öyle objektif bir tahlil yapacak donanıma da sahip değilim. Benim nazarımda kötü kitap, kötü yazar ama bunu söylerken Hasan Ali Toptaş' ı bir kriter olarak alıyorum ben mesela. Piyasada yazarım diye dolanan boş beleş adamların yanında da bir derdi olan, ne söylediğini bilen bir kitap ve yazar var karşınızda. Kenan Yarar’ ın Penguen’ deki köşesinde karanlık hikayeleri olurdu. Şimdi Hilal’ i çiziyor sanırım da o zamanlar her hafta farklı bir tema işlerdi. Taksim de takılan insanların kafasından oklar çıkarmış, hepsinin hayatını 3 4 cümle ile özetlemiş ve sonunda da bu bu insanlar birbirlerini bir daha hiç görmeden ölecekler demişti. Öyle kalmıştım o gerçekle yüzleşince. Garip gelmişti. Her gün yanından geçip gittiğimiz, hiç dokunmadığımız hayatlar... Bazen güzel bir kalça, bazen hoş bir koku, bazen başka yere bakmak sonucu gerçekleşen bir çarpışma gibi tesadüfi nedenlere dayanan tanışıklıklarla bambaşka yöne doğru kırılan hayatlar. İşte o değmeden geçtiğimiz insanların hikayesi bu kitap ama gel gelelim ben Kenan Yarar’ ın o bir sayfalık çizimini bu kitaptan çok daha yaratıcı ve yıkıcı bulmuştum. Kenan Yarar’ ı okuyun müthiş çizer.

Baskı: Ölü Zaman Gezginleri

İki kitap bir arada aslında. Yoklar Fısıltısı Hasan Ali Toptaş' ın 2. öykü kitabı. İlkini bulmak biraz zor zaten. Kitapla ilgili tek bir eleştirim var. Yoklar Fısıltısı ile değil de Ölü Zaman Gezginleri ile başlıyor kitap, keşke yazılma tarihlerine göre sıralansaydı. Evet tek eleştirim bu. Onun dışında sayfalarca överim bu kitabı ve son cümlem de ''şimdi öykülerin içeriğine geçebilirim'' olur. Deli-dahi bir yazar benim için Hasan Ali Toptaş ve muazzam bir birikimi var. Öyle çekmiş şarabı yazmış kitabı değil Hasan Ali Toptaş kitapları. Evet kurgular manyakça ve bu bir zekanın ürünü ama o cümleler; onlar birikim, onlar emek. 13 yaşında Orhan Kemal, Yaşar Kemal gibi isimleri çoktan yemiş yutmuş bir adamdan bahsediyoruz, salt yetenek deyip geçemeyiz yani. İki kitap da 8 öyküden oluşuyor. Yoklar Fısıltısı' nın öyküleri biraz daha kolay. Hatta yakın bir arkadaşımın benden daha objektif olan yorumu üzerine biraz amatörce, tabii ki Hasan Ali Toptaş kriterine göre. Ölü Zaman Gezginleri ise hayli yorucu. Sakin kafayla, sindire sindire ve neredeyse her cümleye hayranlık duya duya okunuyor Ölü Zaman Gezginleri. Hasan Ali Toptaş tek bir cümleyi bile öylesine yazmıyor. Sanki boşluğu yazdığı cümlelerle özenle dolduruyor ve cümleler değil, boşluğu doldurduğu cümlelerden artakalan boşluk öykü oluyor bir bakıma. Konunun etrafından dolaşan bir örnek olacak ama Schumacher' i anmak istediğimden vereceğim yine de bu örneği; Schumacher havaalanına yetişmek zorunda ve taksiye biniyor. Taksiciden arabayı kendisinin kullanmasına izin vermesini istiyor. Taksici de kabul ediyor. Sonunda 100 dolar bahşiş veriyor hatta. Bu olay haber oluyor ve haberin içinde taksicinin Schumacher ile ilgili şu yorumu yer alıyor; ''o kadar yumuşak kullanıyor ki sanki hiçbir viraj yokmuş da düz yolda gidiyormuşuz gibi hissettim.'' İşte Hasan Ali Toptaş da tıpkı Schumacher oluyor bu öykülerde, sizse onun yanında oturan adam. O kadar yumuşak dönüyor ki virajları siz daha nasıl olduğunu anlamadan bambaşka yollarda buluyorsunuz kendiniz. Hayal-gerçek, gerçek-rüya, rüya-hayal kenarlarından oluşan bir üçgenin içinde dolanıp duruyorsunuz sanki ama bir kenardan diğer kenara geçerken o keskin virajları nasıl döndüğünüzü anlamıyorsunuz. Hasan Ali Toptaş çok büyük bir yazar benim için. Hatta bundan sonra yazmasın da mümkünse çünkü ben üzerine çıkabileceğini sanmıyorum. Aksine, tekrara düşüp eleştiriler almaya başlayacağını düşünüyorum. Çıtayı çok yukarılara çekmiş durumda çünkü. Heba, Gölgesizler' in yanında biraz zayıf duruyor mesela ya da Yoklar Fısıltısı enfes bir öykü kitabı ama Ölü Zamanın Gezginleri ile kıyaslandığında o kadar da iyi görünmüyor. Yani ben Yoklar Fısıltısı' nı yazsam hayatımın en güzel işini yaptım derim, Hasan Ali Toptaş yazınca ise sıradan bir iş oluyor o kitap benim gözümde. Bir efsaneyi daha anarak bitireyim. Majesteleri der ki; ''herkes bir gün Michael Jordan olmak istiyor oysaki ben her gün Michael Jordan olmak zorundayım'' Evet sayın Toptaş, siz de her kitabınızda Hasan Ali Toptaş olmak zorundasınız artık. Saygılar. (Yazanın kişisel notu) Schumacher! Eski günlerdeki gibi yine; her turda hep daha iyiye... Bir tur daha şampiyon!

Baskı: Bana Hayatı Yaşanır Kılan Bazı Şeyler

Açılış müthişti ama sonra 50. sayfaya kadar küfrederek geldim. Karakter derinlikten yoksun, zorlama; olaylar fazla uc ve üslup fazla yapmacık, kurmaca. 50' den sonra bunlar tamamen yok olmadı ama bir hayli azaldı. Belki de aynı kaldı da artık beni rahatsız etmez oldu. Hala klişeleşmiş film repliklerine benzer, hatta düpedüz araklama cümleler olsa da hayran kaldığım cümleler, benzetmeler gelmeye başladı. Örneğin 82. sayfadaki şu kısma eridim adeta; ''...ve birden düşüncelerim devası ses dalgalarına dönüştü, düşüncelerim zihnimin içinde kendilerini haykırmaya başladılar, seslerini mağara duvarlarından yansıtan yarasalar misali. Size zihnimdeki seslerin çok yükseldiğini ve kendimi duyabilmek için bağırmak zorunda kaldığımı anlatmaya çalışıyorum.'' Aynı sayfanın başında da çok erotik bulduğum bir cümle vardı. Bir kızın belinden aşağı doğru süzülen bir ter damlası olmak istiyordu kahramanımız. Gerçi bunu bir kıza söylediğimde aramızdaki tüm erotizm yok oldu demek ki o kadar da erotik değilmiş herkes için. Bir durum anlatılırken tek cümlelik flashbackler de bence iyiydi. Ama kitap vaat ettiğini vermekten çok uzaktı genel olarak. Şimdi ben kitabın arka kapağından ve kitapla ilgili okuduğum bir tanıtım/inceleme yazısından yeni nesil Bukowski bekliyordum. Evet Bukowski olacağım diye her cümleyi bel altına indirmeye kasan, vajina etrafında dolaştıkça, alkolü, uyuşturucuyu ^övdükçe^ yeraltı edebiyatının seçkin örneklerinden birini yaratacağını sanan çok adam gördüm ve buna benzer bir şeyler bekliyordum bu kitapta da ama en azından karakter ve hikayenin daha sağlam olacağını ummuştum. Ne var ki karakteri sağlam yapabilme uğruna sınırları zorladıkça karakterin içi tamamen boşalmış ve kötü bir kuklaya, hatta adeta bir parodiye dönmüş karakter. Kitap kısa kısa bölümlere ayrılmış. Dolayısıyla genelde -sırayla olmak üzere- birkaç sayfa yazarın çocukluğuna, birkaç sayfa kafasının içine, birkaç sayfa günümüze konuk olup duruyoruz. Bu git- geller arasında bence ciddi bir tempo farkı var. Kahramanın şimdiki zamandaki halini okurken keyif alıyorsunuz ama çocukluk hikayelerini bazısını hüzünlü değil aşırı saçma, bazısını ise olmaması gerektiği kadar fazla dramatik buluyorsunuz. Kafasının içi ise en sıkılacağınız yer aslında. Her karakterin kafasının içi biraz sıkıcıdır gerçi ama bu kadar kolay okunan bir kitapta bile okuyucuyu sıkabilmek ciddi bir başarısızlıktır. Bu kısa bölümlerden bazıları ise gerçekten muazzam; hele bir 103 sayfada başlayıp 106' da biten bölüm vardı ki -yine yazar birazcık fazla uzatmış ve zorlamış olsa da- Aronofsky bir filmine koysa efsane sahne olabilir yani, o derece. Bir dövüp bir seviyorum kitabı ama şimdi sağlam vuracağım; koskoca kitapta bir tane elle tutulur karakter yok. Hepsi maket, üflesen yıkılacak. Hatta birazcık derinliği olduğu iddia edilebilecek tek karakter Letch. Esas oğlan tam bir facia. Her türlü klişeyi bünyesinde barındırıyor. Kitap boyunca sürekli ana karakterin geçmişine gidip duruyoruz buna rağmen karikatürize bir karakterden öteye geçemiyor kendisi. İşte bunlar hep yeraltı edebiyatı. İnternette dolu bunlardan. Kötü bir Bukowski kopyası bile değil, düpedüz çakması hepsi. Yani sıçmak ve orospu(taşak da çok moda bu sıralar) kelimelerini kullanınca yeraltı edebiyatı yaptıklarını sanıp sürekli sağa sola sıçıyorlar yazılarında. Sayelerinde yeraltı dünyası koca bir bok çukuruna dönmek üzere. Sizin tanrınız olan Bukowski' nin kitaplarında adı geçen yazarlardan kaç tanesini okudunuz acaba siz? Benim taptığım adamdan bir alıntı yaparak bitiriyorum; ''13 yaşıma geldiğimde Balcaz, Hemingway okuyordum çünkü Orhan Kemal' leri, Yaşar Kemal' leri hatmetmiştim'' Yazmak yetenekle alakalıdır ama işlenmemiş yetenek bir halta yaramaz. Ne der PSV altyapısı; ''Çalışmak yeteneği yener, eğer yetenek çalışmazsa!'' Not: Avi Pardo, biz yeraltı edebiyatını seninle sevdik ama artık şu basit hataları yapma; traş değil, tıraş mesela.

Baskı: En Uzağından Unutuşun

Kitabı nasıl aldığım kısmı da bence çok güzel ama onu anlatıp uzatmak istemiyorum. Modiano Nobel' i aldı, pek çok kişi için de sürpriz oldu bu ne var ki Barbaros Altuğ, Nobel' in Modiano' ya verilebileceğini söylemişti. Nobel' in ardından haliyle kitapları satılmaya başladı. İlk baskısı 1998 yılında yapılan bu kitabın ikinci baskısı 16 yıl sonra, 2014' te geldi. Kitabın ismiyle hoş bir ironi olmuş bu durum. Modiano kitapları pek çok kitapçının vitrinini süslüyor şu sıralar. E ödüllerin de böyle hoş bir yanı var gerçekten. Söylemek isteidğim bir iki şey daha var ama kitaba geçiyorum ben artık, onları bırakıp; Künye kısmından sonra gelen sayfada, ''Peter Handke için'' notuyla Handke' ye adanmış kitap ki bu da tebessüm yarattı yüzümde. 2014 Nobel adaylarından biri de -ve benim kazanmasını çok istediğim adamdı ayrıca- Peter Handke' ydi çünkü. Bir sayfa daha geçtiğimizde ise kitaba adını veren dizeyi ve sahibinin adını görüyoruz; ''En uzağından unutuşun'' - Stefan George ve sonrasındaki sayfada kitap başlıyor, ama ne başlamak. Belki Nobel' in etkisiyle(benim çok önemsediğim bir ödüldür, siyasi yönü umurumda değildir ve Elif Şafak gibi birine vermedikleri sürece de bu düşüncem değişmeyecektir) abartıyorumdur ama Modiano üslup denen şeyin ne olduğunu gösteriyor ve somut olarak örnekleyemesem de daha birkaç cümlede sizi bir hüzün denizinin derinliklerine doğru çekiyor. Uzun süreden beri hikayeyi, olan biteni bir kenara bırakarak sadece üslup yüzünden böyle bir hisse kapılmamıştım ben bir kitapta. Sadece hüzün anlamında demiyorum bunu; coşku, sevinç, heyecan vb. başka bir duygunun beni böylesine sarmaladığını hissetmemiştim, hikayeden bağımsız olarak salt üslupla. İlk 2-3 sayfayı geçtiğimde nedenini bilmediğim şekilde hüzünlendim ve durgunlaştım. Hatta az önce Modiano ve hüzün kelimelerini aratıp ''Nobel bu yıl melankoliye gitti'' gibi bir habere rastlayınca da kitabı bu kadar doğru anladığımı kendime ispat edip ayrıca mutlu oldum. Bu kitabı tek kelime ile anlat derseniz, ''hüzün'' derim, daha güzel tanımlayan bir kelime daha olamaz. Modiano' nun diğer kitaplarında da aynı şey var mıdır bilmiyorum ama az önce bahsettiğim haberi göz önüne alırsak sanırım varmış. Ama Modiano hüznü anlatmıyor, her ne anlatıyorsa bunu çok hüzünlü anlatıyor sadece. Ve bu övgülerin asıl nedenine gelirsek, Modiano' nun anlattığı şeyi nasıl o kadar hüzünlü anlatabildiğini size somut olarak gösteremiyor, sadece üslup diyebiliyorum. Kesinlikle vıcık vıcık bir dram yok kitapta, hatta bence hiç dram yok; ama muazzam bir hüzün var işte. Daha ismiyle başlıyor hüzün ve son noktaya kadar hiç eksilmeden, ama hiç de artmadan devam ediyor ve bir film için mi yoksa bir kitap için mi söylediğimi anımsayamadığım o benzetmenin aynısını yine söyletiyor bana; güzel bir espressonun damağımda bıraktığı o buruk ama lezzetli tadın bir benzerini bıraktı ruhumda.

Baskı: Ölüm Bir Varmış Bir Yokmuş

Saramago' nun okuduğum ilk kitabı Körlük' tü. İbrahim Abi evden getirmişti oku diye. Oldukça sevmiştim kitabı. Başlarda neden doğru düzgün paragraf olmadığını anlayamamıştım ama sonra yazarın, okuyucunun, tıpkı kitaptaki karakterler gibi bir belirsizliğin, karmaşanın içine girmesini istediği için bunu yaptığını düşünmüştüm. Sonrasında bunun benim hayalperestliğimin ve Saramago' nun tarzına ilişkin olan bu duruma gereksiz anlam yüklememin bir sonucu olduğunu anladım. Böyle yazıyor bu adam, yapacak bir şey yok. Bu kitap Saramago' nun en iyi kitabı değil, anlatılan hikaye çok iyi olsa da anlatılış tarzını çok sevmedim diyebilirim hatta. Ama iyi kitap. Çelişkili cümleler kuruyor olsam da aslında söylemek istediğim Saramago' nun hata yaparak, yanlış yaparak güzel bir hikayeyi kötü bir tarzla anlattığı değil, benim kötü olarak adlandırdığım tarzı bilerek isteyerek tercih ettiği. Karışık gelse de az sonra netleşecek söylemek istediklerim. Adam çok ciddi, çok gergin, çok hüzünlü bir hikayeyi; bir dolu siyasi göndermeyle ve mizahi hatta absürd bir dille gayriciddi, yumuşak ve trajikomik bir hale getiriyor. Kitap aslında iç içe geçmiş iki kitap gibi; ilk bölümde toplumsal bir mesele söz konusu, ikinci bölümde ise fazlasıyla kişisel. İlk bölümden ikinci bölüme -ki kitapta öyle somut bir bölüm ayrımı yok- çok klas geçiyor adam ve küçücük bir final cümlesiyle benim ikiye ayırdığım hikayeleri öyle güzel bütünlüyor ki, budur be diyerek kapatıp sertçe vuruyorsun koltuğa kitabı. Adını sanını bilmediğimiz bir ülkede kimse ölmemeye başlıyor, ama hiç kimse ölmüyor. Vücudun ortadan ikiye de ayrılsa yine de ölmüyorsun. İlk başta ölümsüzlük herkese güzel geliyor ama sonra işler çığırından çıkıyor. Ölümsüzlük sadece o ülke sınırlarında geçerli. Sınırı bir adım geçtiğinde ölüm yine mesaiye başlıyor. Sonrasında ise benim ikinci bölüm olarak adlandırdığım bölüme geçiyorsunuz. Ölümün gözünden bakıyorsunuz dünyaya ve ölümün, öldürmeyi unuttuğu bir adamın gözünden ölüme ya da hayata. Saramago yine ahlaki ve siyasi bir sorgu anaforuna alıp oradan oraya savuruyor sizi. Saramago ne yazsa okunur diyebilirim sanırım artık gönül rahatlığıyla.

ÖncekiSayfa 1 / 8Sonraki