meursault samsa
@meursault samsa

Puanlar ve değerlendirmeler

Bu okurun kitap puanları ve yazılı değerlendirmeleri.

Havuz Başı
5/1027.05.2014

Baskı: Havuz Başı

Sevmedim. Havuz Başı, Çatışma, Su Basması, Mektup. Bu dört öykü tamam yalnız diğer öyküleri ben yazsam ve bir siteye koysam bir Allah' ın kulu da gelip altına çok güzel yazmışsın demez, bu kadar da iddialıyım ama Sait Faik yazınca kimse bir şey anlamasa bile olsun lan Sait Faik sonuçta diye öyküyü övmeye kalkıyor. Sait Faik' in türk Edebiyatı' na katkılarını sırf iki üç güzel kıza şekil olsun diye wikiden filan araklayıp yazacak değilim, oralarda yazıyor girin okuyun. O katkıyı bu hikayelerle yapmışsa eğer, keşke ben o dönemde yaşasaydım diyorum, kim bilir ne katkılar yapardım türk Edebiyatı' na. Bir tane hikaye var mesela 10 kadın ve 10 erkeği bir çiftlik evinde bir araya getiriyor, hah dedim türkiye' nin Sade' ını buldum, şimdi müthiş bir ahlaki sorgulama le karşılaşacağım ama nerede... Gereksiz bir sürü ayrıntıdan sonra cüzamdan gitti bizimkiler. Son derece sıradan ve basit hikayeler. Bana hiçbir şey vermedi, hiç de keyif almadım okurken. Dil sade, karakterler sade, her şey sade zaten. Paragrafın başında yazdığım 4 hikayeye gelirsek onlar gerçekten muazzam işte, öyle bir hikayeyi ben yazamam. Onun dışında kitaptaki her hikayeyi yazarım. Tabii kitapları yazıldıkları döneme, o dönemin şartlarına göre de değerlendirmek gerek kaldı ki öykü yazmak roman yazmaktan da daha zordur. Sonunda okuyucuyu ters köşeye yatıramazsanız ne yazarsanız yazın pek de kıymeti olmayacaktır okuyucunun gözünde. Hatta tüm öykü zaten son paragraf için okunur bir bakıma. Ya da ben öykü deyince O. Henry' i hatırladığımdan böyle sanıyor da olabilirim. Sevmeme nedenim hikayelerin sonunda neden Sunay Akın gibi otların arasından kaplan çıkarmadı bu diye düşünmem değil elbette. Marquez seven biri olarak, hayatımın en iyi kitaplarından biri olduğunu düşündüğüm ve son kelimesi 'bok' olan Albay' a Mektup Yok isimli öyküye hayran bir olarak, bir hikayenin sonunda bir şey olmadı diye hikayeyi kötülemem. Anlatım olarak da ilgimi çekmedi öyküler. Dört muazzam öykü hariç diğer öykülerin ne sonunda ne de anlatımında benim açımdan ilgi çekici hiçbir şey yoktu. Müzik konuşmaktan nefret ederim, bana müzikle ilgili bir şey söylenmesinden de ama bir cümle söyleyip geçeceğim; gitarı bulmak demek dünyanın en iyi gitaristi olmak demek değildir. Gitarda bir tekniği yaratmak demek de o teknikte en iyi olduğunuzu göstermez ama yaratımınızla elbetteki saygı duyulan biri olursunuz her zaman o ayrı. Chuck Berry' den daha iyi gitar çalan sayısız adam vardır ama bu sayısız adamın gitar çalma nedeni Chuck Berry' dir. Aslında söylemek istediğim isim Chuck değildi de işte yurdumun yağız rockcılarıyla sidik yarıştırmak istemediğim için Chuck dedim. Sait Faik öykücülüğüyle bir çığır açmış olabilir, bu öyküler de o dönem için muazzam eserler olabilirler belki ama örneğin Simitle Çay(tam sizlik bu öykü) isimli öykü biraz kitap okumuş herkes tarafından yazılabilir.

Günlerin Köpüğü
7/1027.05.2014

Baskı: Günlerin Köpüğü

Son dönemlerde fazla popüler olan bir kitaptı. Sanırım bir köşe yazarı bahsetmiş filan olmalı- Benim almak istediğim kitaplar listemdeydi. kitabın bir arkadaşımda olduğunu öğrendim, sağ olsun getirdi de okudum. Birazcık abartıldığı kanaatindeyim. Uğultulu Tepeler, bu kitaptan çok daha üst bir seviyede bana göre. Yalnız bu kitaptaki bazı göndermeler, imgeler, metaforlar muhteşemdi. Kitabın son 50 60 sayfasına kadar olan bölümü sıkıcı geldi fakat sonradan ortaya çıkan müthiş trajedi, karakterlerin değişimi, ortamın değişimi filan derken çok iyi bir kitap okuduğumu anladım. Yazar tam bir jazz ve Duke Ellington hayranı. Kitap da bir jazz kitabı aslında. 2 günde yazıldığını düşünürsek fazlasıyla spontane ve doğaçlama diyebiliriz örneğin. Kitabın geneline yayılan absürdlük kimilerince kitabın şahaser olarak adlandırılmasına neden olsa da benim hoşuma gitmedi. Marquez' in Yüzyıllık Yalnızlık kitabında da gerçeküstü olarak addedilebilecek pek çok unsur mevcut olsa da hepsi bir yerden sonra çok doğal ve gerçek geliyordu -ki bu yüzden büyülü gerçekçiliğin üstadı deniyor bu adama- ve sıkmıyordu sizi, aksine hikayeyi zenginleştiriyor, hikayenin sizi daha da sarmasına neden oluyordu; bu kitaptan ise o tadı alamadım ben. O gerçeküstülük kitaptan uzaklaştırdı beni. --spoiler-- Cenaze töreninin öncesi ve sonrasındaki diyaloglar muhteşemdi. Kitabın bitirilişi -son cümle- gördüğüm en iyi son cümlelerden biriydi. Silahların, insan ısısıyla/kanıyla/vücuduyla üretildiği bölüm muhteşemdi. --spoiler--

Güneş Ülkesi
7/1027.05.2014

Baskı: Güneş Ülkesi

En bilinen ütopyalardan biri. Campanella, özel mülkiyetin olmadığı bir devlet düzeni tasarlar. Gelgelelim özel mülkiyetin neden olmaması gerektiğini öyle garip şekilde açıklar ki özel mülkiyete olan sempatiniz artar neredeyse. Bir de burada da din adamları olmazsa olmazdır ve kadın erkek arasında eşitlikten tam olarak söz etmek mümkün değildir. Ama en büyük eleştirim bireylerin tamamen devlet düzeni için var olmasıdır. Campenalla' ya göre doğru işleyen bir devlet düzeninde bireyler de zaten mutludur ki bunu söylerken bireylerin tüm duygularını yok saymakta daha doğrusu bu duyguları da devlet eliyle kontrol etmekte, daha da doğrusu iyi bir düzen içinde zaten bireylerin başka türlü şeyler hissetmeyeceğini savunmaktadır. Ben buna kesinlikle katılmıyorum. Benim çok sevdiğim, çok tuttuğum bir ütopya değildir lakin yazıldığı dönem ve yazarının yaşadıkları göz önüne alındığında son derece önemli bir eserdir.

Gülden Kale Düştü
7/1027.05.2014

Baskı: Gülden Kale Düştü

Çok farklı bir şey denemiş yazar. Ortada harika bir kitap yok belki ama bu zamana kadar görmediğim orjinal bir fikir var. Zamanında büyük tartışmalara neden olmuş bir kitaptı isminden dolayı. Ben hatırlamasam da sözlüklerde filan gördüğüm kadarıyla sabah programlarında bile tartışılmış, bu da kitap için büyük bir reklam olmuş haliyle. Tartışmaların sebebi; yazarın boşandığı ya da boşanmak üzere olduğu eşinin, kitapta bahsedilen olayların, özel hayatıyla ilgili olduğunu iddia etmesiymiş. İşin magazinsel yönünü bir kenara koyup kitaba dönersek başta da dediğim gibi mükemmel bir kitap yok belki karşınızda ama çok değişik bir kitap fikri var. Tabii insan, keşke böyle orjinal bir fikrin sonucunda ortaya daha güçlü bir eser çıksaydı diyor ister istemez. Peki ne bu orjinal fikir? Söylersem spoiler olur ama sadece şu kadarından bahsedeyim: Kitabın adı; Gülden Kale Düştü Kitapta hem gülden yapılmış bir kale figürü var hem de kitabın ana karakterlerinden birinin ismi Gülden soyadı Kale. Peki Gülden Kale ya da gülden kale düştü mü? yoksa düş müydü?

Gölgesizler
9/1027.05.2014

Baskı: Gölgesizler

Bu kitaba inceleme yazacağım da nasıl yazacağım? En iyisi Hasan Ali Toptaş' ı karşıma alıp konuşmak sanırım; Orhan Pamuk' tan sonra bir türk yazar daha Nobel alırsa bu sen olacaksın yüksek ihtimalle abi. Sana bazı sorularım var yalnız: Ya sen nasıl bir adamsın? Derdin ne? Amacın ne? O nasıl bir kurgu, o nasıl bir kitap birader? Bir insan öyle bir kurgu yapıp, öyle karakterler yaratıp; sisteme, düzene alttan üsten kombine yumruklarla ama aynı zamanda hiç de hissettirmeden dalıp tüm bunların üzerine her cümleyi biçip tartıp böyle bir kitabı nasıl yazar? Sen nasıl bir zekasın, nasıl bir manyaksın ey sayın Toptaş? Bak Heba kitabın rafta ama daha cesaret edip de kapağını açamadım. Hayır her şey bir yana; böyle ağır bir kitap yazıyorsun, o kitabı yazarken o deli-dahi kurgunun altına giriyorsun, bir de bunun üzerine her cümlede beni orada oraya nasıl atıyorsun? Bir insan bir tane dahi olsa koca kitapta öylesine bir cümle yazmaz mı yahu? Ben bir şeyler yazarım, bundan sonra da yazacağım ama öyle içimi dökeyim diye yazmam. Ukalayımdır da sonuna kadar; ben klavyenin başına geçtim mi yazmaya başlarım, ilham filan hikaye. Beğenirler beğenmezler umrumda değil ama ben yazdığım şeylerin, iyi yazdığı iddia edilen pek çok kişinin yazdığı şeylere kıyasla çok daha iyi olduğunu biliyorum. İnsanların beğenmesinden önce kendi istediğim tarzda yazmayı, yazabilmeyi önemsiyorum. Bunu tam olarak yaptığım söylenemez. Ben okuyucuyu esir alıp ama aynı zamanda da zerre umursamayıp bir şeyler yazmak istiyorum. Ona tanrıyı oynamayayım, hangi cümlede ne düşüneceğine o karar versin ama içten içe de onunla alay edeyim ne kadar özgür bırakırsam bırakayım yine de benim tutsağım olsun istiyorum; dahası özgür olduğuna da sonuna kadar inansın istiyorum çünkü bir insanı tutsak etmenin en iyi yolunun onun kendisini özgür sanması olduğuna inanıyorum. Yalnız abi, ben bir sayfalık metinde, üstelik tek amacım buyken dahi bu amacı gerçekleştirmekte zorlanırken ve çoğu zaman da başarısız olurken; sen, koca bir kitapta bunu nasıl yapıyorsun? Üstelik bunu yaparken böyle manyak bir kurgunun altına nasıl giriyorsun? Bir an bile beni kendi halime bırakmıyor ama elimi tutmayı da reddedip istediğini düşün, istediğin gibi yorumla demeyi nasıl beceriyorsun? Son bir şey daha; ''KAR NEDEN YAĞAR KAR!!?'' Ekşisözlükte şöyle bir entry var mesela; iç ses gibi ama değil, dış ses gibi ama değil... Peki ama ''KAR NEDEN YAĞAR KAR!!?''

Baskı: Genç Werther'in Acıları

Okurken bir ara 'ya şu kız şu adama bir kez baksın artık ne olur' dediğim muhteşem kitap ama ağır bir eser aynı zamanda. Mesela Cezmi Ersöz' ün Şizofren Aşka Mektup kitabına bayılır pek çok kişi(ben sevmem) ama bu kitabı okusalar sevmezler kanımca, ağır gelir. Oysaki benim gözümde Cezmi Ersöz' ün o kitabına kıyasla kat be kat kuvvetli bir eserdir bu.

Factotum
7/1027.05.2014

Baskı: Factotum

Kitapla aynı adı taşıyan filmi de var. Kitap, hiç değiştirilmeden olduğu gibi -elbette bazı yerleri kesilerek- filme uyarlanmış. Matt Dillon harika bir Bukowski performansı sergiliyor. Bukowski' nin kendisi de bu kadar olurdu yani en fazla. Benim asıl ilgimi çeken ise Lili Taylor oldu. Kitabı okurken kafamda tasarladığım Jan' in aynısını gördüm ekranda. filmin değerlendirmesine filan girmeye gerek yok. öyle çok övülecek bir film yok elbette ortada ama Bukowski' yi sevenler mutlaka izlemeli diyebilirim. Kitap Bukowski kitabı işte. Yiyor, içiyor, işlerden kovuluyor. Yiyor derken sadece yemek değil ama hatun da yiyor bol miktarda. Hatta Bukowski' nin en çok hatun götürdüğü kitap bu olabilir. Yine de en sevdiğim Bukowski kitabı diyemem. Bir kere gereksiz uzun, ama tabii Bukowski' nin o özgün üslubu ve Avi Pardo' nun muazzam çevirisiyle bir şekilde okutuyor kendisini kitap. Avi Pardo demişken; bir kitabı orjinal dilinden okuduysanız bile yine de varsa Ahmet Cemal çevirisini de okuyun gibi bir şey okumuştum bir yerlerde. Şimdi ben Avi Pardo için diyorum bunu. Bukowski' yi orjinal dilinden okusanız dahi yine de bir de Avi Pardo' dan okuyun. Okuduğum ilk Bukowski kitabı olsa da en sevdiğim Bukowski kitapları arasında ilk 3' e giremez. Gel gelelim bu kitabın kötü olduğu anlamına gelmiyor. Ne beklediğinizle alakalı bir durum bu. Tek karakter üzerinden ilerleyen, o karakterin içtiği kahveleri, biraları, şarapları, puroları ve yediği hatunları anlatan kitapları hep sevmişimdir. Ama diğer Bukowski kitaplarını okuduktan sonra gördüm ki bu adamın nasıl bir yazar olduğunu anlamak için ve bu adamın kitaplarından keyif almak için bu kitap gerekmediği kadar uzun. Öykülerinden oluşan kitapları ya da Kaptan Yemeğe Çıktı Ve Tayfalar Gemiyi Ele Geçirdi isimli veda busesi kafi gelir kendisini okumanın keyfine varmak için. Son olarak; güzel içiyor lan adam.

Dinle Küçük Adam
7/1027.05.2014

Baskı: Dinle Küçük Adam

Kırık bir adamın yazdığı kitap. Kitabı değil adamı inceleyeceğiz de inceleyeceğiz derken öyle uzun uzun anlatamam girin wikipediadan, ekşiden filan okuyun. Tabii ben oradan okumadım, benimkisi genel kültür de sizde yoktur, siz girin okuyun. Okuyunca vereceğiniz tepki; adam tam bir pislik çıktı Rıza Baba! Şimdi zor bir çocukluk geçiriyor bu meymenetsiz adam. E kırık bir adam oluyor haliyle. Orgon diye bir enerji bulduğunu iddia ediyor, bunun her derde deva olduğunu söylüyor ve bunu parayla filan satmaya kalkıyor. Haliyle Amerika' dan kovuyorlar bunu, hatta her yerden kovuyorlar. Vay efendim siz minisiz kovan diyerekten siz beni anlamadınız, ben bütün insanlığı kurtaracaktım, ben mesihtim ulan babında bu kitabı yazıyor. İçini döküyor kısaca bu kitapla. Önce yayınlamıyor ama arkadaşları çok iyi kitap oğlum bu, yayınla bunu filan diye ısrar edince fikri değişiyor da yayımlıyor. Bu adam sevişmeli, öpüşmeli, cinsellikli filan bir adam, siz bunu okumayın, boşverin. Dinle küçük adam derken, oradaki küçük adam hepinizsiniz. Sensin, senin sevgilin, baban, bindiğin dolmuşun şoförü filan. Size diyor yani, yoksa bana bir şey dediği yok adamın. Devleti siz var ediyorsunuz, sonrasında sanki varlığınızı ona borçluymuşsunuz gibi davranıyorsunuz diyor özetle. Ama bunu benim gibi kibarca söylemiyor. Malsın lan sen diyor. Az kalıbının adamı ol diyor, küçük, ezik bir şeysin diyor. Bana değil tabii, size. Ya aslında orgon olayına girmeseymiş baya sempati duyulacak bir adammış kendisi. Sevişmeli, öpüşmeli düşünce tarzı tam benlik. Siz okumayın bu kitabı adam size mal diyor sonuçta ki mal en naif tabiri gerisini sen düşün. Çevirisi çok güzel olmuş, sanki kötü olsa anlayacaksınız da ama olsun yine de güzel olmuş diye yazın siz her kitabın altına, getirisi var bu kalıbın, entel bir hava yaratıp hatun düşürmenize yardımcı olur. Aslında psikanalizmin babası sayılabilecek Freud' u bile etkilemiş, onun devrim niteliğindeki görüşlerini dahi bir adım öteye taşımış bir adam Reich. Tam bir tabu savaşçısı, o kesin de işte delilik ile dahilik arasındaki ince çizgide gidip gelen bir adam belli ki. Bu kitap, bu deli-dahi adamın insanlık ile ilgili tüm sitemlerinin bir özeti niteliğinde, lan aynı ben dedirten yerleri var gerçekten.Eminim aynı seni de anlatıyordur :) Neyse bak şimdi adam ne diyor; Sanki ''kişisel özgürlük'' ve ''kişisel büyüklük'' sana hiçbir şey demiyor ve ''ulusal özgürlük'' ve ''devlet çıkarları'', kemik gördüğüne sevinen bir köpek gibi senin ağzının sularını akıtıyor. Yalnız Riech! İnsanı aşağılamak için bir daha hayvanları kullanırsan külahları değişiriz ona göre! Hayvanı kullanmadığı bir alıntı daha ekleyeyim; Duvarları tezekle yoğurulmuş, kireç badanalı evinde yaşayıp duruyorsun. Ama öte yandan, ''kültür sarayı'' na bakıp övünüyorsun. Bir alıntı daha: Senin masken düştü. Senin kaygını biliyoruz: ''ahlak ve kamu düzeni'' Aslında sen otellerde hizmet eden kadınların bacaklarına çimdik atmak için can atıyorsun. Ama dediğim gibi okumayın, sonuçta sevişmeli bir adam ve size mal diyor.

Fırtınalı Yıllar
5/1027.05.2014

Baskı: Fırtınalı Yıllar

Kitap o dönem yaşananları merak edenler için sadece bir giriş kitabı niteliğinde. Bu kitabı okuyup sağda solda solculuk oynamayın Allah muhafaza bilen birine denk gelirsiniz de sonra kırmızının tonlarından renk beğenirsiniz yüzünüz için. Ben geldim oradan biliyorum. Kitaptaki bilgiler çok yüzeysel. Açıkçası okumadan öne bir Deniz Gezmiş biyografisi bekliyordum ama alakası yok. Yine de kitabı eleştirecek halim yok elbette bilgiler yüzeysel diye. Sonuçta adam da size 68 kuşağının gelmişini, geçmişini bu kitapta bulabilirsiniz demiyor zaten. Demesine demiyor da sen kitabın kapağına kocaman DENİZ yazarsan kitabı alan insanlar da o kitaptan, Superman' in Kripton' dan nasıl geldiğini anlatmasını beklerler haklı olarak. Üstelik Türkiye' de olan bitenden daha çok Fransa' da olan biteni okuyoruz. Aslında bu da mantıklı, sonuçta türkiyedeki olayların fitilini ateşleyen(şu deyimi kullanacağım hiç aklıma gelmezdi, fitil deince hep başka şey geliyor aklıma, çocukluk travması lan :( ) unsurların neler olduğunu anlatmaya çalışıyor yazar ne var ki 3-4 cümle önceki eleştiri yinelenmek durumunda kalıyor burada. Kitabın adında DENİZ niye var o halde? ''Ticari kaygılarla var çünkü'' cevabı kaçınılmaz oluyor işte bu durumda. Bu kitabın kapağında DENİZ yazmasa daha az kişiye ulaşırdı kitap muhtemelen. Bu eleştiri mi derseniz aslında değil, sadece tespit. Doğu Perinçek' in bir teorisi olabilir emin değilim ama Deniz' in aslında sağcılar tarafından abartılan bir adam olduğunu söyler teori. Çünkü Deniz bir kaybedendir aslında. Henüz 20' li yaşlarının başında idam edilmiştir, hayalindeki hiçbir şeyi gerçekleştirememiştir. Bugün ondan ilham alıp devrimcilik oynayan ya da gerçekten devrimci olan 10 öğrenci varsa, devrimcilik oynamaması ya da devrimci olmaması için oğullarını, kızlarını uyaran 100 aile vardır. Özcan Deniz' in Kubrick' e selam çaktığı gibi selam çakıyorum şimdi Yılmaz Erdoğan ve rahmetli Nejat Uygur' a: ''Olaylara garışma, garışma olaylara'' Kitabı okuyunca 20' li yaşlarının başında öldürülen adamlar için üzülüyorsunuz elbette ama kitap onların öldürülmesinin haklı nedenlere dayanıp dayanmadığı konusunda size pek de bir şey vermiyor. Dediğim gibi sanki 68 olayları ve bunların türkiyeye yansımaları konusuna bir giriş niteliğinde kitap.

Baskı: Ferrari'sini Satan Bilge

Gereksiz, saçma sapan bir kitap. Okuduğumu utandığım kitaplardan biridir. Mademki mutluluğun formülü belli şunları tek bir kitapta toplayın da insanlık kurtulsun. Bu kişisel gelişim kitapları, yazarlarına Ferrari aldırmaktan ya da sırlarını(The Secret) paylaşmayı vaat eden yazarları daha Güçlü(The Power) kılmaktan başka bir işe yaramıyor o kitaplar. Kaldı ki sizler zaten gerçekten doğru düzgün kitaplar okuyan insanlarsanız, böyle kitaplara ihtiyaç duymazsınız. Kendinizi çoktan keşfetmişsinizdir çünkü, kendinize göre bir yaşam gayesi mutlak belirlemişsinizdir. Daha uzununu daha önce yazmıştım, o yüzden tekrar yazmıyor ve linki bırakıyorum; http://www.fenayazarim.com/2013/05/28/yeni-hayat/

Baskı: Dr. Jekyll ve Mr. Hyde

1886 yılında yazılmış bir kitap. Bu perspektiften bakılıp değerlendirildiğinde övgüyü fazlasıyla hak ediyor. Bilim kurgu/fantastik türü romanların ilk örneklerinden biri diye biliyorum. Kitap için kişinin içerisinde hep var olan iyinin ve kötünün çatışmasını anlatmaktadır da denir. Hayır lan anlatmıyor gibi bir iddiada bulunmayacağım elbette ama ben öyle bir şey anlamadım şahsen. Bal gibi fantastik ve de basit bir kurgu var kitapta; ama önemli işte kitap yine de. Tolkien dede 1892 doğumlu(korkam lan ezbere bilmiyorum wikiden baktım şimdi) Bu roman o doğmadan yazılıyor işte. Tolkien' e fantastik kurgunun yaratıcısı derler ki ondan önce de yine bir dede var aslında yazan. Bu Tolkien, Lewis filan hep ona özeniyor aslında. Neyse işte önemli yani kitap. Türünün ilk örneklerinden dedik zaten daha en başta. Ama ben öyle sağda solda övüldüğü kadar yoğun bir içeriğe sahip olduğunu düşünmüyorum. Son bir şey daha; babacım gencecik yaşta ölmüşsün mekanın cennet olsun ama Define Adası nere, bu kitap nere. Nasıl bir kafa yapın var senin?

Baskı: Dorian Gray'in Portresi

Oscar Wilde ki kendisi şu dünyada hayranlık duyduğum, tanışmak isteyeceğim ender adamlardan biridir, kişiliği bana her zaman gerçeküstü gelmiştir, gerçek bir karakterden ziyade bir film karakteridir sanki. Bu kadar alaycı, bu kadar küstah, bu kadar zeki... Feminen tavrını da düşünürsek evet; Jack Sparrow... Pardon, pardon... Kaptan Jack Sparrow! Cidden hoş bir kitap yalnız dil fazla ağdalı, gereksiz ağdalı(bunu da Cem Yılmaz' dan duymuştum, ağdalı dil) Okuduğum kitaplar içinde gördüğüm en sıkıcı karakterlerden biri bu kitapta; Basil Hallward. Yani neredeyse Sartre' nin Bulantı kitabında kütüphanede takılan gereksiz şahsiyet kadar ya da Kürk Mantolu Madonna' nın sünepesi Raif Bey kadar sıkıcı. Olsun; tüm zamanların en renkli karakterlerinden biri de yine bu kitapta çünkü; Lord Henry. Kendisi azılı bir hedonizm temsilcisi hatta hedonizmin ta kendisi. Adam size en ters gelecek kavramı bile o kadar güzel savunuyor ki sadece saygı duyabiliyorsunuz kendisine. Bu Lord Henry şeytanın sağ kolu gibi bir şey, ağaçtaki yılan, kadın olsa adı Lilith olurdu muhtemelen. Lilith demişken ne seksi hatundur o be, neyse. Dorian Grey de yakışıklı bir eleman. Bu şeytanla bir tanışıyor, sonra seyrele eğlenceyi. O günah senin bu günah benim diyerek altını üstüne getiriyor dünyanın. Gerçi kitapta tam olarak böyle demiyor ama siz bana güvenin, aslında böyle. Haz veren ne kadar günah varsa hepsini işliyor Dorian. Ne diyordu Woody Allen? ''Şu hayatta hoşuma giden ne varsa ya ahlak dışı, ya yasa dışı ya da şişmanlatır.'' Dorian da ahlak dışı her haltı yiyor ve Lord Henry' nin muhteşem bakış açıları sayesinde zerre pişmanlık duymuyor. Dahası zaten hiçbir olumsuzlukla da karşılaşmıyor. Portre kısmına gelince; ya şu sıkıcı bir karakter var dedim ya, işte o ressam. Bizim Dorian o kadar yakışıklı ki ressam etkileniyor ve onun bir tablosunu yapıyor daha kitabın başında. Dorian' a hediye ediyor tabloyu. Dorian' ın yediği her haltın bedelini bu tablo ödüyor işte kitap boyunca. Kitabın sonunda da Dorian ''I see death people'' diyor bir bakıma.

Değişim
9/1027.05.2014

Baskı: Dönüşüm

Ben, bu kitapta daha çok bireyin kendine yabancılaşmasının anlatıldığını düşünüyorum. Sonra zaman geçip düşündükçe Kafka' nın sağlam bir kapitalizm eleştirisi yaptığı fikrine vardım. Elbette bir yabancılaşmanın anlatıldığı çok açık kitapta ancak bu, sistemin bir yansıması sadece yoksa kendi kendine ortaya çıkan bir durum değil. Samsa' nın ilk endişelendiği şey işe gidememek oluyor. O durumdayken bile patronu ile yaptığı konuşmada her şey normalmiş gibi davranıyor. Benim anladığım kadarıyla Samsa toplumun kendisine yüklediği misyonun altında eziliyor. Toplum onu öyle bir hale getiriyor, kendisine o kadar yabancılaştırıyor ki bir böceğe dönüştüğü için değil de işe gidemeyip para kazanamayacağı ve ailesinin ihtiyaçlarını karşılayamayacağı için endişeleniyor. Bir birey olarak kendi isteklerini, ihtiyaçlarını, hazlarını unutuyor. Kendisine o kadar yabancılaşıyor ki böceğe dönüşmesi onun işe gitmesine engel olmayacak olsa, bu dönüşümü fazla sorun etmeden -belki de hiç- yaşamına devam edecek neredeyse Samsa. Dönüşüm sonucu Samsa bazı fonksiyonlarını yerine getirememeye başlıyor. Dolayısıyla ailesinden aldığı tepki görüntüsündeki iğrençlik değil, sadece ama sadece ailesi için artık bir kazanç değil aksine bir külfet nedeni olması. Yani Samsa böcek olmamış olsa, sadece işsiz bir genç olsa ailesi yine onu sevmeyecek hatta neredeyse yine onun ölmesini isteyecek, ama genel ahlak anlayışı buna el vermeyeceğinden buradaki dönüşüm yani fiziksel görünüm sadece ailenin düşüncesini ahlaki açıdan da destekleyen bir neden oluyor hepsi bu. Dönüşüm filan olmuyor da aslında. Samsa bir sabah uyandığında kendisi olmadığını fark ediyor bir bakıma ve bu farkındalık etrafındakileri endişelendiriyor, kızdırıyor. Düzenin kendisini dönüştürdüğü ''şey'' i fark edince Samsa, düzene karşı çıkıyor. Bunu bilinçli bir şekilde yapmıyor elbette, üzerindeki baskı o kadar fazla ki bu baskıyı fark ettiği anda artık onu taşıyacak gücü kendisinde bulamıyor. Bırakın işe gitmeyi, odasından bile çıkamıyor, insanlığını yitiriyor ve artık topluma(aile) faydası olmadığından, toplum(aile) için bir külfet olduğundan yok edilmesi gereken bir şey oluyor Samsa, bir böcek oluyor. Bu kitabı Bordo Siyah Yayınlarından Evrim Tevfik Güney çevirisiyle okumuştum. Facebook sayesinde de kendisiyle tanışma şansım oldu. Sorduğum her soruya da uzun uzun cevaplar verdi sağolsun. Tekrardan teşekkürler abi.

Don Quijote
7/1027.05.2014

Baskı: Don Kişot

Uzun süre önce okuduğum, okurken hikayenin çok uzamasından sıkıldığım ama finalini okuduğumda bir anda kendimi garip düşünceler içinde bulup duygulandığım dünya edebiyat tarihinde çok önemli yer tutan bir kitaptır.1600' lü yılların başlarında yazılıyor kitap. Puşkin, Yüzbaşının Kızını 1800' lerde yazıyor ve kendisi Rus edebiyatının kurucularından kabul ediliyorsa Cervantes' in bundan 200 yıl önce böyle bir kitap yazmasının ne kadar değerli olduğunu takdir edersiniz sanırım. Spoiler olacak ama kitaptaki hikaye hakkında bilgisi olmayan yok denecek kadar azdır diye düşünüyorum. Kitabı şu an tam olarak anımsayamasam da kahramanımız, kitabın sonunda bitkin bir halde yatağında yatarken etrafındakilere, yani tüm serüven boyunca ondan vazgeçmesini isteyenlere hatta onu vazgeçirmek için türlü yollar deneyenlere, yaptıklarının delilik olduğunu, aklının şimdi başına geldiğini söylüyor. Yaşadığı onca hayal kırıklığına, başına gelen onca kötü şeylere rağmen vazgeçmeyen adam, şimdi üzerine hiçbir baskı yokken, hatta arkadaşları -sırf o üzülmesin diye de olsa- anlatacağı her şeye inanacakken vazgeçiyor. Bunun iki nedeni olabilir bana göre; ya gerçekten pişman olmuş, ömrünü boşa harcadığını kabul etmiştir kendisi ya da yel değirmenleriyle savaşına kıyasla çok daha cesurca bir şey yapıp gerçekten kahramanlık mertebesine yükselmiştir, zira kendisi bir kaybedendir ve sırf ondan ilham alan insanlar hayal kırıklığına uğramasın, inandıkları değerler uğruna savaşmaktan vazgeçmesin diye kendini deli olmakla itham etmiştir. Şerefli bir şekilde kaybettim demek yerine, hiç savaşmadım hepsi delilikti demeyi seçmiştir. İşte bana göre Don Kişot ya da aslında orjinal telaffuzuyla Don Kihote yel değirmenleriyle savaştığı için değil, ''bir kahraman vardı, sonunda yenildi'' diye anılmak yerine ''kendini kahraman zanneden bir adam vardı, zavallı'' diye anılmayı seçtiği için bir kahramandır. Başkalarının mücadelesini, kendisininkinin üzerinde tutmuştur çünkü; düzene ''biz bir kahramanı yok ettik'' dedirtmemiştir, bunun yerine kahraman olmamayı seçmiştir. Asıl kahramanlık budur işte.

Pogo
2/1027.05.2014

Baskı: Pogo

Kitabı paramparça edeceğim şimdi; tek kelime ile tanımlayamam o yüzden 2 kelime kullanacağım; berbat ötesi. İsme bakıyoruz; Pogo. Yayınevine bakıyoruz; Stüdyoimge. Vaadine bakıyoruz; iki punkın yaşamından bir kesit. Ne kadar havalı, ne kadar marjinal değil mi? Peki sonuç ne? Üniversitede olup, rahat bir ailede yetişip de ergenlikten çıkamamış bir ''türk'' kezbanı. İsmi Kezban olan arkadaşım da var, çok da severim kızı ama bu da yeni neslin ürettiği müthiş bir tanımlama şimdi, inkar edemem. Yerine ne kullanırsan kullan olmuyor. Satır aralarında eroin kötüdür mesajı, lan sen punk değil misin? Neyin kaygısı bu ablacım? Hangi punk s.kler bunu. Yok sxe (Straight Edge) ise ana karakterin, o zaman da ona göre yazarsın kitabı. Hiçbir tutarlılığı yok karakterlerin ve kitabın, punk ile de alakası yok. İki tane kaşarın(seviştikleri için değil, başkalarına zarar verdikleri için kullanıyorum bu hakareti) kezbanlıklarından ibaret kitap, ama asıl sıkıcı olan çok hazırlıksız bir kitap oluşu. Bir kere punk üzerine kitap yazarken Offs'İ'piring yazmak nedir lan? Daha sözde hayranı olduğun grubun adını yazamıyorsun. Dikkat, foruma yazmıyorsun, kitap yazıyorsun, kitap! Kitapta en sık kullanılan kelime Allah' tan ve neyse ki olabilir. Sanırım yazarımıza geri dönüp tekrar yazmak zor geldiğinden olası kurgu hatalarını bu iki kelimeyle bertaraf etmeyi seçmiş; Kaçacak yerimiz kalmayınca camdan atladık, Allah' tan altımızda kum varmış, arabaya bindik, neyse ki anahtarlar üzerindeydi... gibi mesela. Hadi bunu yok saydım diyelim, yahu ana karakterin sürekli ''buna şaşırmadı beni yeteri kadar tanıyordu'', ''bu yaptığım onları şaşırtmadı hep çılgın biri olmuştum çünkü'', ''benden bunu bekliyordu sonuçta çılgın biriydim''... Tamam anladık, çok çılgınsın ama madem bu kadar güveniyorsun karakterin çılgınlığına o zaman bırak da biz de görelim onun ne olup ne olmadığını. Kitap, yazarın hayatından kesitleri içeriyor mu bilmiyorum ama dilerim ki böyle bir iddiası yoktur kendisinin. Gözümde iyice düşecektir o zaman ama eğer punksa bunu dert etmeyecektir :) Ben hayatımda önemsiz birini hiç tanımadım. Kimle tanıştıysam çok önemli biri olarak anlattı her zaman kendisini, tanıdığım her erkeğin müthiş bir aşk hikayesi, harika bir kız arkadaşı illa ki olmuş. Tabii bir de süper güçlü arkadaşları... Bu çok enteresan mesela, bir ortamda -hele ki kız da varsa- biri bir şey derse bir başka erkek hemen görür ve arttırır teklifi. Teklif çok yükselirse bu kez devreye hayali arkadaşlar girer; -Geçen yarım şişe votka içtim yarım saatte. +Ben de yapmıştım onu ya 2 sene önce %Bizim bir arkadaş var 10 dakikada bir ufak içiyor, sonra da kalkıp yürüyerek gidiyor ya adam İşte tam da bu kafada yazarımız ya da karakterimiz. Biz çok çılgınız, bir süperiz vs. vs. 2 bel altı cümle kurunca üslup yeraltı edebiyatı üslubu olmaya yetiyorsa benim itirazım yok o zaman ama yine de arkadaşına ''onunla s.kişmem'' diyen kızın birkaç sayfa sonra sevgilisine köftehor demesi bana çok komik geliyor. Köftehor ne lan? Ayrıca amerikan filmlerinden aşırılma replikler de yine çok eğreti durmuş; ''Neden danışmaya sormuyorsunuz? Eminim size yardımcı olurlar.'' Doktor diyor bunu yalnız :) Hadi her şeyi geçtim ya sözde punk üzerine bir roman yazıyorsun bari fanzinden bahset, araya bir yere, karakterin ağzından çıkacak bir söze fanzin kelimesini sıkıştır ya da punk ideolojisinden bahset. Kızların fahişelik yaptıklarında giydiği kıyafetlerin tasviri, günlük kıyafetlerinin tasvirinden daha başarılı mesela. Yahu punk kültüründe kıyafetin önemini nasıl göz ardı edersin? Kitabın punk kültürüne yaklaştığı tek bir yer var; ''Hiçbir şeyi değiştirecek gücüm olmasa da benim yaşantıma saldırıda bulunacak herkese; beni değiştirmeye çalışacak herkese, haddini bildirebilirim. En azından öfkem buna yeter'' Ama akabinde gelen replikler ise yine bomboş. Herkesin söyleyip yazacağı klişeler.Dünyada savaşlar var bla bla bla. He savaş var diye eroin vurun diyor değil mi punk? Yeri gelmişken punk nedir ne değildir diye uzun uzun anlatırım ama gerek yok. Nasıl olsa ilgilenmeyen bunları bile okumaz, ilgilenen kendi tanımına uymuyorsa üzerine düşünmez ve reddeder. Çok eleştiremem bunu ben de böyleyimdir sonuçta, ama şöyle bir farkım olduğunu iddia edebilirim ki; ben yeteri kadar bilgi sahibi olmadığım konularda iddialaşmam ama gördüğüm insanların çoğu hele ki ortamda karşı cins de varsa sonuna kadar iddialaşır. Şimdi ben ne dersem diyeyim, bu kültürle haşır neşir olmuş herkes kendi tanımını yapacak, ''en doğrusunu ben biliyorum'' diyecek dolayısıyla uzatmıyorum ve bu kitap bir punk kitabı değil diyorum. Varsın yazarımız öyle olduğunu iddia etsin. Ama ne punk bu kitaptaki gibi bir şeydir ne de pogo. Bir efsaneyle bitirelim bunu ve biraz da övmeye başlayalım kitabı; Bir punk grubunun esas oğlanı ile gazeteci yolda yürüyerek söyleşi yapıyorlarmış. Gazeteci ''punk tam olarak nedir?'' demiş. Adamımız çöp tenekesine tekme atmış ve ''punk budur'' demiş. Gazetecimiz de tenekeye bir tekme atmış ve ''budur yani öyle mi?'' demiş. Esas oğlan cevap vermiş; ''Hayır, o modayı takip etmektir.'' Punk müthiş bir alt kültürdür. Ve pek çok al kültürün de oluşmasını sağlamıştır. Yozlaşabilir, değişebilir ama tıpkı rock gibi gözardı edilemeyecek bir kültürdür. Soyut, somut pek çok iz bırakmıştır. Bizim ülkemizde alt kültürler pek yok, hiç yok. Her alt kültürümüz ithal. Dolayısıyla da daha yerleşemeden değişip saçma sapan bir hale geliyor. Rock da böyle, punk da böyle henüz gelmemiş olsa da 4 gözle gelmesini beklediğim hipster da böyle(bunların hatunları müthiş oluyor) Bir tek apaçi kültürü var yerleşen çünkü o öz be öz türk icadı işte. Gülüyoruz filan ama en köklü alt kültür o lan. Lanet olsun böyle kültüre o ayrı. Övgüye gelirsek, bir kadın yazarın böyle bir kitap yazması çok hoş. Kitap sürükleyici. Tüm o eleştirdiğim noktalara rağmen 2 seksi kızın erkeklerle ve hayatla olan ilişkilerine tanık olmak hoş. İstanbul sokaklarını, İzmir koylarını okumak hoş. Sevişme sahneleri biraz daha detaylı anlatılmalıydı ama yine de hoş. Bir dönem sahafta takılırken bir kızın sorduğu bir kitaptı bu ve oradan öğrendim ben de bu kitabın varlığını. Kız da birinden duymuş muhtemelen. E benim seveceğim tarzda bir kızdı. Bu kitabın okur kitlesini(kızları yani) kilolu olmadığı sürece ben severim zaten. Ama gördüm ki rahat okunması, yer yer ayarı tutturamasa da kadın bir yazardan çıkma bel altı dili ve bir iki seksi sahnesi dışında hiçbir halt yok kitapta. Kızların cinselliklerini özgürce yaşamaları tamam ama şu nasıl bir bakış açısıdır lan mesela; ''Madem karını bu kadar çok seviyorsun ya da değer veriyorsun, ne diye elin orospusuyla fingirdeşmeye kalkarsın be adam!'' (İçindeki kezbana dur diyeydin bu bir, orada anlatım bozukluğu var, ya da bağlacından sonra dolaylı tümleç eksik bu da iki) Bir punkın böyle bir bakış açısı olmaz, olur da o zaman evlilik dışı ilişkiyi tamamen reddeder ama siz reddetmeyip yaşıyor, yalnız başkasının yaşamasına sırf evli diye karşı çıkıyorsunuz. Yani kendi ahlaki normlarınızı başkasına dayatıyorsunuz ki bu olmaz. Nick Honby' nin herhangi bir kitabı gerek karakterlerin derinliği, tutarlılığı, gerek yazarın doğal üslubu, gerekse de hikayelerin güzelliği bakımından paramparça eder mesela bu kitabı. Gidin onu okuyun. Şunu da eklemem gerek; şu benim gibi yaşamayan herkes salak ve mutsuzdur tribi de bir bitsin artık. Bir insan evinden işe, işinden eve yaşayarak da çok mutlu olabilir. İlla ki otostop çekip şehir şehir gezmesine gerek yok. Önemli olan, o insana içinde bulunduğu şartlardan başka şartlarda yaşamanın da mümkün olduğunu, ve onun en iyi zannettiği şartların aslında ona öğretilen(tabii öyleyse) şeyler olduğunu anlatabilmektir. Bunu yaparsın ama sonucunda adam kendi iradesiyle yine memuriyeti(mesela) seçerse kimse bir şey diyemez.

Bülbülü Öldürmek
8/1026.05.2014

Baskı: Bülbülü Öldürmek

Şeker Portakalı, Pal Sokağı Çocukları, Charlie' nin Çikolata Fabrikası, Boyalı Kuş ve Bülbülü öldürmek hatırladığım kadarıyla çocukların dünyasını anlatan 5 kitaptı okuduklarım arasında. Bunlar arasında bir çocuğun dünyasını, bakış açısını, hayatı algılayışını en iyi anlatan kitap budur bana göre. İşlenen hikaye zaten çok güzel bir de bunu küçücük bir çocuğun gözlerinden anlatması olayı daha ilginç kılmış. Bunu yaparken de gerçekten o çocuk olmuş yazar.

Bulantı
8/1026.05.2014

Baskı: Bulantı

Açık ara okuduğum en sıkıcı kitaplardan biri olabilecekken yazılış tarzıyla nispeten yırtan bir kitap. Nedir o yazılış tarzı? Tek karakter üzerinden yazılan bir hikaye. Anlatıcı merkezde ve onun başından geçen somut olaylar anlatılıyor. Geçtiği sokaklar, içtiği, yediği, yattığı filan. Burası önemli bak, somut olaylar anlatılmasa; bilinç akışı adı verilen o sıkıcı teknikle yazılsa kafayı duvarlara vururdum bu kitabı okurken. Pınar Kür' ün Asılacak Kadın isimli bir kitabı var, okurken bir beddualar ettim ki Ulu Odin' in Darth Vader' e ettiği beddualar solda sıfır kalır. Selahattin Hilav gibi bir usta çevirmiş Allah' tan yoksa bu kitap başka bir yayınevinden çıksaydı ziyan olurdu. Şu kitabın çevirisine Can Yayınları kaç para istese analarının ak sütü gibi helaldir ayrıca. Antoine Roquentin isimli birinin günlüğünü okuyorsunuz aslında. Konuya çok değinmiyorum zira zaten pek önemi de yok. Canı çok sıkılan bir adam bu Roquentin. Karıya kıza gitse belki düzelirdi ama Sartre hiç o taraklarda bezi yokmuş gibi davranıyor. Simone De Beauvoir(Bunu bakmadan yazabiliyorum. Bir erkek bir bunu bir de Nietzsche' yi bakmadan yazabiliyorsa net abazandır. Kendimden biliyorum) ile yaşadıklarını da biliriz Sartre ya neyse. Adamın can sıkıntısı sizin bildiğiniz tarzda tribal bir enfeksiyon değil elbette. Bizim Roqu, hayatın anlamsızlığını net şekilde gören dahası günlüğüne yazdıklarıyla da bunu size de yer yer gösteren bir adamdır. E hayatın anlamsızlığını, dahası gereksizliğini fark eden bu adam haliyle hayata karşı bir iğrenme duymaya başlar. İşte bulantı meselesi özetle budur aslında. Ya tamam da kitap tam olarak ne anlatıyor diyenler olabilir. Ben okuduktan sonra uzun süre dedim çünkü. Varoluşçuluk nedir diye merak edip bir şeyler okuyorsun, bekliyorsun ki masa nedir sorusunun cevapları gibi cevaplarla karşılaşasın ama nerede... Şimdi Antoine Roquentin için hayatın anlamsız olduğunu bir anlayalım önce. Adam olan biten her şeyin boş olduğunu söylüyor. Yalnız hiççilikten bahsetmiyoruz burada, ondan bahsettiğini savunanlar da var da bence bahsetmiyor. Evet her şey anlamsız ama her şey var olduğu için anlamsız diyor Antoine Roquentin. Antoine Roquentin varız diyor yani ama bunun için sebep yok diyor. Elim burada ama sebepsiz yere burada, kolum burada ama sebepsiz yere burada, bacağım burada ama sebepsiz yere burada... (neyse uzuvlara devam etmeyeyim daha fazla) diyor. Dikkat et şimdi vitesi 2' ye alacağız çünkü(ehliyetim de yok bu arada ama korkma araba da kullanamıyorum zaten); Hangi kaynağa gidersen git varoluşçuluğu araştırırken Sartre' a illa ki denk gelecek ve onun; ''varlık özden önce gelir.'' sözüne rastlayacaksın. Anladın mı sözü? Anlamadın tabii. Tanrı beni yaratmadı benim varlığım özümden de önce vardı diyor kafir! Varlığım vardı ama özümü ben oluştururum diyor. Benim yaptığım her eylem her seçim beni oluşturur özgür irademle diyor. Yemin ederim yazarken yoruluyorum okurken ne çektim sen düşün. Ulan Camus' u bu yüzden daha çok sevdim işte hep. Tertemiz pırıl pırıl anlatıyor ne anlatıyorsa Yabancı kitabında. Üstelik bir de hatun götürüyordu Meursault. Roquentin' in ise mastürbasyon yapmaya mecali yok bana sorarsanız. Bizim Roqu bir cisme tekme mi atıyordu yoksa ona benzer bir şey oluyordu tam hatırlamıyorum ama sonrasında yok efendim niye oraya gitti de buraya gitmedi diye düşünüp duruyordu. Roqu kendi de dahil olmak üzere her şeyin neden orada, öyle olduğunu sorgulamaya başlıyor. Ama bir yandan da varoluşuna bir anlam arıyor tabii bulamıyor, yalnız sorumluluk duygusunu da hissediyor. Çünkü o var, varlığının etkileri var ama nedeni yok. Nasıl bulanmasın lan adamın midesi, beyni? Burayı cidden dikkatli oku yalnız: Sartre' a göre insan olan biten her şeyden sorumludur. İnsanı yaptıklarıyla kendi özünü oluşturur. İnsanın varolması için hiçbir neden yoktur ama insan vardır ve bu düşüncenin altında ezilir insan. Varlığına anlam yüklemeye çalışır, ama böyle bir anlam yoktur. Anlamsız şekilde varolan insanın bu anlamsızlığı fark etmesini anlatır işte bu kitap özetle. Kitap neden önemlidir? Çünkü varoluşçuluk düşüncesini bir hikayenin içine bu kadar güzel yedirebilen dahası, varoluşçuluğu bu kadar kapsamlı şekilde anlatabilen ilk ve belki de tek romandır.

Bu Bir Pipo Değildir
8/1026.05.2014

Baskı: Bu Bir Pipo Değildir

8 yıldız verdim ama kitabı sevdiğimden değil, zira anlamadım bile. Peki neden 8 yıldız? Bir kere bu kitabı çevirmek yürek ister. Öyle bir dil kullanmış ki Faulkner, bir yerden artık dildeki kelimeler yetmemiş kendisi sözcük türetmiş. Modernist yazarların en babalarındandır kendisi ne var ki bana fazla geldi. Beynimi allak bullak etti incecik kitap. 10 yıldız verecektim ama anlamadığım bir kitap için bu çok mantıksız olur diye düşünüp vazgeçtim. Anlaşılmayacak bir kitap yazabilirsiniz elbette ama bu şekilde yazamazsınız işte. Ben henüz bu kitap seviyesinde değilmişim onu da anladım ayrıca. Bu da bu kitapla ilgili okuduğum en derli toplu yorumdur; https://eksisozluk.com/entry/9592067

Boyalı Kuş
7/1026.05.2014

Baskı: Boyalı Kuş

Kitaba adını veren boyalı kuşun hikayesinin anlatıldığı bölüm ve oradaki metafor kitabın en güzel yeridir belki de. Oda Kitabevi' nin sahibi İbrahim abinin yorumlarına kulak verecek olursak ''bu kitabı beğendim diye bu adamın diğer kitaplarını da bulmaya uğraşma. en güzelini okudun işte zaten o kitapta da çok bir şey yok, sadece boyalı kuş metaforunu çok severim ben.'' Otobiyografik öğeler içerdiği varsayılır ancak kesin bir delil ya da açıklama yok bununla ilgili bildiğim kadarıyla.

Bir De Baktım Yoksun
8/1026.05.2014

Baskı: Bir De Baktım Yoksun

4-5 hikayeden oluşan bir kitaptı diye anımsıyorum. Son hikaye baya baya ağlattı beni. Bir adamın, ölen babasının ardından hissetiklerini -hatırladığım kadarıyla- bilinç akışı tekniğiyle aktarılmasından oluşan bir bölümdü son bölüm. Dağıtmıştı beni fazlasıyla. Bir de ismi kendisininkiyle aynı olan bir kızla tanışan erkeğin, o kızla yaşadığı kısa süreli ilişkiyi anlattığı hikayeyi çok sevmiştim. Hem aralarında geçenler, hem mekanlar, hem de birlikte yaptıkları çok öykünülecek şeylerdi bana göre. Yine hayatım boyunca gördüğüm en güzel 2 tablodan biriyle de bu kitaptaki bir hikaye sayesinde tanıştım. Nighthawks! Edward Hopper tarafından çizilmiş, gelecekte gerçek boyutuyla evimin duvarını süsleyeceğini umduğum bir tablo. Söz konusu tablodan öykülenerek yapılmış bir albüm bile vardır ki albümü yapan da Tom Waits' dir. Daha başka bir şey demeye gerek var mı?

Bir Avuç Kum
8/1026.05.2014

Baskı: Bir Avuç Kum

Wilbur Smith' in okuduğum tek kitabı. Fazlasıyla iyi bir kitap ama zaten polisiye/macera konusunda, Michael Connelly' nin hayran olduğum Harry Bosch karakteri yüzünden yeterince zaman harcadığımdan polisiyelere pek fazla zaman harcamamak için Wilbur Smith' in 2. bir kitabını okumadım ama sanırım okuyacağım. Kitap gerçekten çok iyi. Wilbur Smith belli ki çok kaliteli bir yazar. Tasarlanan zekice cinayetlerin ardındaki sırrı çözmeye çalışan cesur, güçlü, karizmatik bir karakter yaratıp onu pek çok entrikanın içine bırakmak elbette ki iyi bir macera romanı yaratmak için fazlasıyla yeterlidir; ancak Wilbur Smith klasik yöntemin dışına çıkmış ve bana sorarsanız Oscar alabilecek kadar güzel bir film için gerekli senaryoyu yazmış. Kitap ne anlatıyor peki? Yazacaklarım kitabın ilk sayflarında gerçekleşen olaylar, yine de spoiler sayılabilir; Biri oto tamircisi, biri eski bir asker olan 2 karakter var kitapta. Oto tamircisi, ordunun perte çıkardığı eski araçları (tank/jeep arası bir şey bunlar, toma olabilir :) ) almak için açık arttırmaya katılıyor. Burada kendisinin tek rakibi olarak 2. ana karakter, yani eski asker çıkıyor karşısına. Tamircimiz, kimsenin almayı düşünmeyeceğini sandığı araçlara sahip olamıyor ve tahmin ettiğiniz üzere eski askerimiz araçları satın alıyor. Sonrasında bizim tamircimize bir iş teklif ediyor. Bu araçları onarıp boyamasını ve yeni gibi yapmasını istiyor. Peki sebep ne? Çünkü kendisi de bu araçları, o teknolojiye henüz sahip olmayan birilerine satacak; kanlı bir iç savaşın hüküm sürdüğü Etiyopya' daki büyük aşiretlerden birinin liderine. Tamircimiz işi kabul ediyor, araçları satılacak duruma getiriyor ki karşılığında 2 tarafta çok iyi para kazanacak; ama bu kolay işi zorlaştıracak ve asıl hikayeyi başlatacak bir şart geliyor araçları satın alacak müşteriden: Araçların teslimatını siz yapacaksınız, yoksa alışverişi unutun! Birbirlerinden hemen hemen her yönleriyle farklı iki kahramınımızın tek bir ortak noktası, tek bir ihtiyaçları var belki de; para! Dolayısıyla birbiriyle hiç uyuşmayan bu iki adam kendilerini bilmedikleri bir kültürün, tahmin edemeyecekleri tehlikelerin ve tarafı olmadıkları bir savaşın içerisinde buluyorlar. Tüm bunların üzerine bir de yeni bir sorun çıkıyor karşılarına; çok güzel bir kadın! İşte böylesine dopdolu bir kitap var karşınızda.

Baskı: Benim Hüzünlü Orospularım

Okuduğum Marquez kitapları içerisinde en az beğendiğim buydu sanırım. Şimdi Marquez kitaplarının genel teması yalnızlıktır, bu nedenle de benim en sevdiğim Marquez kitabı, Albaya Mektup Yok' tur. Yüzyıllık Yalnızlık' tan bile öndedir o kitap benim için. Yalnızlığın bu kadar güzel anlatıldığı başka bir kitap bilmiyorum ben çünkü. Bu kitapta ise yine konu yalnızlık, tabii bir de aşk teması var. Kitabın adına bakınca birçok kadın hikayesi okuyacağınızı sanıyorsunuz belki ama kitapta 14 yaşında bir kızın, 90 yaşındaki bir adama hissettirdiklerini okuyorsunuz sadece. Benim için ne kada çok kadın o kadar çok göğüs ve dolayısıyla o kadar iyi kitaptır. Sırf bu nedenle bu kitaba iğrenç diyebilirim mesela. Şaka lan şaka korkmayın. Göğüsleri severim de o kadar da değil. Büyülü gerçekçilik neydi? Büyülü gerçekçilik emekti. Yok geyik yapmıyorum bence gerçekten fazlasıyla emek gerektiren bir iş o tarzda kitap yazmak. Yıllarca aralıksız yağmur yağdıracaksın; güzel, saf bir kızı gökyüzüne uçuracaksın, adamın birine durmaksızın yemek yedireceksin ve tüm bunları okuyan okuyucuya bir kez bile 'dur lan ne oluyor, nasıl ya, fantastik mi bu kitap şimdi, hayal mi yoksa bu' gibi şeyleri düşündürtmeyeceksin. Bu kitapta ise büyülü gerçekçilikle ilgili bir şey bana göre yok. Kitabı okurken bir süre her şey hayal filan mı acaba diye düşündüm ama değil yahu sahici bir aşk hikayesi anlatıyor Marquez kitapta. Tamam, bunu, o nefret ettiğim vıcık vıcık aşk hikayeleri tarzında yapmıyor ama yine de aşk hikayesi anlatıyor. Hiç sevmem aşk hikayelerini. 14' lük çıtırı bulmuşken sevişeceksin dedecim ne aşkı!!! Kitap da anlamsız geçişler de var ya da bana anlamsız gelmiş de olabilir artık bilmiyorum, benim kafa 14' lük çıtırda kalmıştı çünkü. En sevdiğim yanı ise Marquez' in her zaman yaptığı gibi yalnızlığı yine muhteşem anlatmasıydı, bu kez bir de yaşlılığı anlatıyor Marquez bu kitapta ve baya da fena anlatıyor. Alıntılayabilirdim ekşisözlükten filan ama yapmayacağım, merak eden girip okusun bu kitaptaki yaşlılığın anlatımını. Muazzam gerçekten. Tek bir alıntıyla bitirelim. Şimdi ben dedeye kızıyorum ya hani 14' lük çıtırı bulmuşsun yesene be dedecim diye ki yerinde ben olsam hiç affetmezdim mesela, dede de yaşlılığın verdiği bunaklıkla bana şöyle diyor; ''seks, insanın aşkı bulamadığında elinde kalan bir tesellidir." Bunak işte. Edit: Büyülü gerçekçilik diye bir şey yok mu demişim, votka içerken mi yazmışım anlamadım. Dalıyordu bir ara hayal alemine hatunların arasına lan. Neyse okuduysanız ve güzel de bir kızsanız bana bir hatırlatın oraları.

Barbarları Beklerken
7/1026.05.2014

Baskı: Barbarları Beklerken

Hayali bir imparatorlukta yaşanan olaylar bir yargıcın gözünden anlatılmaktadır. Olayların geçtiği coğrafya hayali olsa da aslında dünyanın her yerinde olan ya da en azından olması muhtemel bir yerdir. Her ülkenin tarihinde, sınırlarının bir bölümünde olan ya da olmaya devam eden bir dram anlatılmaktadır bir bakıma.

ÖncekiSayfa 5 / 8Sonraki