meursault samsa
@meursault samsa

Puanlar ve değerlendirmeler

Bu okurun kitap puanları ve yazılı değerlendirmeleri.

Taş Meclisi
4/1027.05.2014

Baskı: Taş Meclisi

Bu tarz kitapların hepsi sadece sonu için okunur. Cümleleri yutarcasına geçersiniz, tuğla gibi kitap 2 günde biter ve aslında siz kitap okumuş olmazsınız. Elbette kelime haznenize katkıları olur bu tarz kitapların ama onun dışında size pek de bir şey katmazlar. Hal böyleyken bu tarz bir kitabı kurtarabilecek, övülmesini sağlayacak en önemli şey kitabın finalidir ve ne yazık ki bu kitabın finali tam bir fiyasko.

Suç ve Ceza
10/1027.05.2014

Baskı: Suç ve Ceza

Hukuk fakültesi 1. sınıfta hocalarımızın hemen hepsi bu kitabı okumamızı tavsiye etti bize. Başka kitaplar da önerdiler ama hepsi Suç Ve Ceza konusunda hemfikirdi. Okuduğumda çok etkilemedi beni. Yani güzel bir hikayeydi, sürükleyiciydi ve zaten kitap okumayı seven biri olduğumdan Dostoyevski' nin o kimi zaman uzun cümlelerini sevmiştim. Bir iki tespiti de çok iyiydi ama daha fazlasını vermemişti bana kitap. Oysaki tüm zamanların en önemli kitaplarından biri ve tüm zamanların en önemli yazarlarından birini okuyorsam daha farklı şeyler anlamam, hissetmem gerek diye düşünmüştüm. Kitabı bir daha okumayı da düşünmedim. Okumuş ve anlamıştım. Anlamadığım cümle, olay kalmamıştı kitapta. Bir süre sonra neden bu kadar önemli bu yazar ve bu kitap sorularını sormayı da bıraktım zaten. Zaman geçti, dersler, sınavlar vs derken hukukun doğuş nedeninin, hukuktaki tüm tartışmalı konularının genel hatlarıyla bu kitapta yer aldığını fark etmeye başladım. Dostoyevski, ahlak nedir? Hukukta vicdana yer var mıdır? Evrensel ahlaktan söz edilebilir mi? cezanın amacı nedir? Suçun unsurları nelerdir? Hakkaniyet nedir? vb. pek çok karmaşık kavramı bu kitabında farklı bakış açılarıyla değerlendirmiş dahası bunu muhteşem bir hikayenin içine yedirerek bir roman yaratmış ve tüm bu karmaşık, felsefik sorulara cevap arayıp o muhteşem kurguyu yaparken bir de üzerine edebi değerlerden ödün vermemiş ve bana göre -başka pek çok insana göre de- dünyanın en büyük romanlarından birini yaratmıştı. Hayatımda okuduğum ve sanırım okuyabileceğim en iyi romandır suç ve ceza. Çünkü 5-6 sene geçmesine rağmen hala üzerine düşündürüp kendinden bahsettirebiliyor. Dahası her kitap zaman geçtikçe yavaş yavaş etkisini yitirir oysa suç ve ceza zamanla daha çok etkiliyor beni tekrar okumadığım halde üstelik. Hukuk bilgim arttıkça, yasaların, hukukun nasıl var olduğuyla ilgili bilgiler edindikçe suç ve cezadan yeni anlamlar çıkarıyor, yeni noktalar keşfediyorum. sırf bu bile onun ne kadar yoğun bir içeriğe sahip olduğunun bir kanıtı aslında. Dünyanın gelmiş geçmiş ve gelecek en büyük yazarlarından biri tarafından yazılan; tarihin yazılmış ve yazılabilecek en iyi romanlarından birisidir. Ayrıca bir kitap sitesinde bu yorumuma bir eleştiri geldi: ''Okumamışsın anlaşılan vaktiyle anlatılırdı hocası öğrencisine 20 gün süre vermiş okuması için hocası sorduğunda 20. Günde ne anlam çıkardığını öğrencinin cevabı şu olmuş olay moskovada geçmiş.'' Sallamadım bu eleştiriyi ama başka mecralarda cevabını verdim, burada da vereyim; anlatılırdı dediği şey bir Woody Allen esprisidir. Espriye konu kitap Suç ve Ceza değil, Savaş ve Barış' tır. Olay Moskova' da geçiyor dememiştir, olay Rusya' da geçiyor demiştir. Kaldı ki Suç ve Ceza' daki mekan moskoca değil, St. Pettersburg' dur.

Son Kuşlar
6/1027.05.2014

Baskı: Son Kuşlar

Havuz Başı diye bir öykü kitabı var Sait Faik' in. İşte o kitapla beraber aynı kitapta yer alıyordu bu kitap. Tekerleme gibi oldu farkındayım da yani iki kitabın birleşmesinden oluşan kitabı okudum. Havuz Başı için 4 hikaye hariç çok sıradan, vasat bir kitap demişim, bu kitap için de benzer şeyleri söylerim ne var ki bu kitabın hikayeleri ve dili biraz daha sardı beni. İki kitap arasında sadece 1 sene var gerçi, Son Kuşlar 1952, Havuz Başı ise 1951' de yayınlanmış. Bu yayım tarihlerine 1 dakika kadar önce wikiden baktım. İsteseydim buradaki bazı kullanıcıların yaptığı gibi 5 dakika önce wikiden okuduğum bir şeyi gelip yazar sonra bir de utanmadan bir yerlerde okumuştum zamanında ya oradan aklımda kalmış derdim. Tabii bunu yapacak olsam en azından wikideki cümleleri aynen olduğu gibi almazdım ki bari yediğim halt hemen anlaşılmasın. Böylelerini Bermuda Şeytan Üçgenine atmak lazım. Sözlükten çalınan entrymi gördüm de wikiden yazdığımı çalacak insanlar olabileceğini düşünmemiştim. Her neyse ne diyordum; kitap. Çok sevdiğim bir abimin söylediğine göre bu yazarın ilk öyküleri güzelmiş. Sarnıç, Semaver filan. Yine de bu iki vasat kitaptan sonra bir Sait Faik daha okuyacağımı hiç sanmıyorum, ama Havuz Başı için dediğim gibi kitapları dönemin şartlarına göre değerlendirmek gerekir. Kanımca bu kitaplar bugün yazılsa basmaya bile değmez bana göre, ama o dönem yokmuş işte böyle hikayeler. Yine o çok sevgili abiciğimin tanımına göre ''o zamana kadar yazılan hikayeler hep padişahım çok yaşa türünde. Bu adam ise ateş yakamayan bir adamın hikayesini yazmış mesela'' Bu bağlamda düşünüldüğünde elbette çığır açan bir yazar denebilir Sait Faik' e. Yeni bir öykü akımı başlatmış. Abi söyleyene kadar fark edemediğim ama ondan duyduktan sonra rahatlıkla fark ettiğim bir de detay var; Sait Faik' in eşcinsel eğilimleri olduğu hatta bazı kaynaklara göre de direkt gay olduğu bilinirmiş. Metinlerinin altında da bu eğilimi fark edilebilirmiş. Bu açıklamadan sonra kitabın devamını okurken adaleli erkek kollarından filan bahsettiği bölümleri başka gözle okudum haliyle. Oğlum kızlar çok güzel lan, niye gay oluyorsunuz ki ya :(

Baskı: Son Çakal (Harry Bosch, #4)

Michael Connelly' nin Harry Bosch serisindeki manevi yönü en ön planda olan kitabı belki de. Gerçi hepsini okumadım tabii ama yanlış anımsamıyorsam 3 ya da 4 Harry Bosch kitabı okudum hepsinde Harry başkalarının sorunlarını çözmeye uğraşırken kendisini de sorunun bir parçası haline getirirdi. Bu kitapta ise Harry kendisi için bir şeyler yapıyor, gerçeği arıyor. Serinin başka bir kitabını yorumlarken yazmıştım, Harry benim çok sevdiğim bir karakter, bir derinliği var. Jazz sevmesi, kaliteli biralar içmesi, saksafon sesini dünyanın en güzel sesi olarak nitelendirmesi, sisteme karşı tavrı... Tam bir tutunamayan Harry. Yine de hiç şikayetçi değil bundan; aksine kendi isteğiyle oluşan bir durum bu. Dolayısıyla benim gözümde sisteme uyup 'kazanan' diye nitelendirilen biri olmak yerine topluam göre 'kaybeden' olmayı tercih eden ama benim gözümde -muhtemelen kendisi için de öyledir- gerçek bir kazanan kendisi. Harry Bosch serisinin daha iyi kitapları var, dahası dünyada Michael Connelly' e kıyasla bu tarz kitapları yazmakta daha usta yazarlar da var; ne var ki ben hiçbirinin karakterini Harry Bosch kadar sevmedim. Ben bu serinin kitapları okurken bir polisiyeden ziyade Harry Bosch' un biyografisini okuyormuşum gibi düşünüyorum ve bundan çok keyif alıyorum.

Baskı: Sokrates'in Savunması

En baştan söyleyeyim; bir kere iyi bir savunma olsa zaten öldürmezlerdi, demek ki kötü savunma. Şimdi Sokrates bir kafir. Toplumun çoğunluğunun inandığı değerlere inanmıyor dahası bunları yüksek sesle sık sık dile getiriyor. Aslında yaptığı da hakaret filan değil hani; demokrasinin olmazsa olmazı olan eleştiri ve sorgulama. O sırada bir de geçiş dönemi yaşıyor Atina, yönetim değişiyor, demokrasiye geçiliyor filan. Düşün şimdi; böyle bir süreçte bir adam her haltı sorguluyor, tehlikenin farkında mısın? İnsanları bilinçlendiriyor lan! E bir de bunu tam geçiş süreci içerisinde yapıyor. Yani yerleşik düzende yapmış olsa sistem bir şekilde onu afaroz eder de daha hiçbir şey tam oturmamışken kurulmakta olan sistemi kökten değiştirebilecek haltlar karıştırıyor kafir. Atina' da ileri demokrasi olmasa da yine de demokrasi var o sırada. Düğün dernek kuruluyor gel diyorlar baba sen suçlusun. Socrates geliyor haliyle, başlıyor savunmaya. Savunma dediğimde klasik soru cevap işte, basit sorular, basit cevaplar. Sıkıcı diyaloglardı cidden. Diyorlar ki insanlara kötülük yapıyorsun, bizimki de diyor ki e bundan sana ne? gelsin kötülük yaptıklarım şikayetçi olsun. Ama tabii fayda etmiyor. Niye? Çünkü devletin toplumu korumak gibi bir görevi var! Vatanını milletini çok seven bu yönetici tayfası devleti oluşturan bireylerin aptal oldukları için kendilerine zarar verenleri fark edemeyeceklerine, dolayısıyla onlar adına bu işi kendilerinin yapmaları gerektiğine inanıyorlar; ama asıl mesele bu değil aslında. Bu zurnalar gerçek bir bilgenin varlığını kabul edemiyorlar özünde ve dahası asıl amaç da Socrates' i öldürmek değil. Onun yalvarmasınıi af dilemesini sağlamak. Zaten mahkemenin bir yerinde hakim bozuntusu diyor neden ailen gelip yalvarmıyor diye. Adalat anlayışına bak! Lan lavuk, ailesinin tavrına göre mi cezada indirime gideceksin yoksa işlenen ya da işlenmeyen suça göre mi? Kravat takıp gelse iyi hal indirimi verecek demek ki? Ulan ben onu bir tek geri kalmış dünya ülkelerinde olur sanıyordum. Hani kıza tecavüz edersin de mahkemede sessiz durursun diye iyi hal indirimi alırsın ya da 14 yaşındaki kızın rızası vardır diye cezada indirim veririsn filan. Bunlar taş devrinde belki olmuştur, bir daha da olmaz zaten diyorum ki Sokrates' e de aynı muamele yapılmış. Zaten bence tecavüzde kaızın göğüslerine de bakılmalı. ben göğüsleri güzel kıza tecavüz ederim çünkü, hakkımdır. Dekoltesi de varsa üzerine kıza ceza isterim, ben böyleyim. Ne diyorduk ha Sokrat! Şimdi bakıyorlar ki bu adamın af dileyeceği filan yok dahası mahkemede tek tek üstelik de herkesin anlayabileceği kadar basit cümlelerle yedi cihana suçsuz olduğunu kabul ettiriyor bu adam. Şimdi günümüz yasalarına göre düşünme, ''kanunlara doğru oldukları için uyulmaz kanun oldukları için uyulur'' diye güzel bir söz vardır hukukta. Atina kanunlarına göre Sokrates' in eylemleri, ölüm cezasını gerektiren şeylerse Sokrat öldürülür, çok net. Ama adam 30 oy farkıyla ölüme gönderiliyor. Gönderilirken de lan sadece %20 oranda lehine karar alabilmiş adamın bile cezasını para cezasına çevirdiniz minvalinde bir şeyler diyor . Sokrates' i ise %40 lehine oya rağmen ölüme gönderiyor lavuklar. Sadece bu bile zaten adil bir yargılama olmadığının kanıtıdır. İşin ilginç yanı, bu adamların dertlerinden biri de Sokraters' in geleneklere, teamüllere karşı çıkması. Ulan siz adamı öldürmek için kendi teamüllerinizi kendiniz yıktınız be! Tanrılara karşı geliyor denen Sokrates ise tek tanrı inancına inanıyordu. Benim anladığım kadarıyla Cumalara gitse en önde saf tutacak kadar da inançlı bir adam kendisi. Tabii işin enteresanı şu; cemaat yayınevlerinden okursanız Sokrates' i n ALLAH ALLAH nidaları attığını görebilirsiniz. Utanmasalar infazdan önce iki rekat namaz kıldı yazacak adamlar. Neyse bir incelememizin daha sonuna gelirken Sokrates' in kısa boylu, şişman bir adam olduğunu ve karıyla kızla işi olamayacağından mecburen kendini felsefeye vurduğunu da belirtmek isterim.

Baskı: Şizofren Aşka Mektup

Benim okuduğum 13. baskısıydı ki eminim bundan sonra da basılmıştır. Öncelikle şunu belirteyim, Türkiye gibi bir ülkede Cezmi Ersöz gibi popüler kültüre hizmet etmeyi amaçlamadığına inandığım bir adamın 13. baskıya ulaşması mutluluk verici ve bir teşekkürü hak ediyor Cezmi Ersöz. Şimdi eleştiriye geçebilirim sanırım; Kitap konusunda oldukça ukala biriyimdir, bir iki özel insan hariç kimsenin kitap önerilerini ciddiye almam. Yine ciddiye almayacağım bir arkadaşım tarafından önerildi bu kitap ama şans eseri önerildikten bir gün sonra sürekli kitap aldığım kitapçıda gördüm ve aldım 2. el ama orjinal kitabı. Cezmi Ersöz' ün o melankolik, o karamsar üslubunu sevmeyen biri olmama rağmen başlarda sevdim kitabı. Bir iki cümlenin altını bile çizdim hatta ama sonra kitap kendini tekrar etmeye başladı. O sevmediğimi belirttiğim Cezmi Ersöz tarzı sıktı beni. gereksiz yere uzun gibi geldi kitap. Sanki 150 değil de 50 sayfa olsa çok daha fazla beğenebilirdim bu kitabı. Aşkı fazlaca yücelten bir kitap ki bir de bunu karamsar bir üslupla yapması iyice canımı sıktı benim. Dolayısıyla fazlaca overrated bir kitap benim görüşüme göre. Hitap ettiği kitle tartışmasız orta yaş kadınlar ve 17-20 yaş arası gençler. Tüm bunları kitabı küçümsemek için yazmıyorum. Elbetteki keşke herkes Dostoyevski (ama iyi çevirilerden) okusa ama Türkiye gibi kitap okuma oranının çok düşük olduğu, metroda cafede kitap okuyanlara entel gözükmek, hava atmak amaçlı bu eylemi yapıyor yorumlarıyla yaklaşıldığı bir ülkede bu kadar gence kitabını okutmayı başarmak ve üstelik bunu yaparken kendi tarzının dışına çıkmamak yani bir anlamda ticari kaygıdan arınmak bence takdire şayan bir iş.

Simyacı
3/1027.05.2014

Baskı: Simyacı

Okuduğum en kötü kitaplardan biri. Bir daha asla Coelho okumam. Baştan sona Yahudi mistizmi. Tüm zamanların en büyük afyonu olan dinin modern zamanımızdaki bir yansımasıdır Coelho ve kitapları. Kaderini sev, şükret vs. vs. vs. gibi mutluluk vaatleri. Ve modern insanın en büyük hastalığı olan tatminsizlik ve mutsuzluk için biçilmiş kaftan Coelho. Bunu seven benim sevdiğim kitapları mümkünse sevmesin, tam tersi için de aynı temennim geçerli. Bunun bir alt seviyesi kişisel gelişim zırvaları işte. İnsanlığın daha materyalist şeylere ihtiyacı var. Her şey bir yana cidden o kadar mutsuz ki insanlar onlara mutluluk vaat eden her şey çok satıyor. İnsanlar, ne kadar mutlu olduklarını göstermek için sosyal paylaşım sitelerinde birbirleriyle yarışıyorlar. Çok zavallıca.

Satranç
7/1027.05.2014

Baskı: Satranç

İyi kitap, sürükleyici ve zaten incecik olduğundan 1-2 saatte okunur; ama beklentim çok daha fazlaydı. Bir Dönüşüm, bir Yabancı, bir Kırmızı Pazartesi gibi ince olmasına rağmen içerik olarak çok yoğun bir kitap bekliyordum, pek öyle çıkmadı.

Baskı: Sahici Aşklar Külliyatı

Cem Mumcu çok enteresan bir adam. Kendisine büyük bir hayranlığım yok ama kendisine büyük bir hayranlık duyulması için pek çok şeye sahip aslında. Yazar, çizer, fotoğrafçı, şair, pskolog vs. vs. ve OkuyanUs Yayınlarının da kurucusu. Üstelik onunla iletişim kuran insanların söylediklerine göre samimi, sempatik, yardımsever... ama bir şey eksik işte, tanımlayamasam da eksik benim için bir şey. Cem Mumcu' nun umurunda mı, elbette ki değildir ama benim için etiketlerinin adamı olamıyor bir türlü. Kitaba gelirsek Cem Mumcu' nın 1001 İnsan Masalı adını verdiği bir serisi/projesi var. Kimisi öykülerden, kimisi anılardan, kimisi ise romanlardan olacak ve insan hikayelerini anlatacak 1001 tane eser verecek Cem Mumcu bu seri/proje kapsamında. Bu kitapta da 40 küsür kısa hikaye olması lazım. İçlerinden bazılarına hayran kaldım. Kambur isimli bir hikaye var ki anlatmaya kelimeler yetmez. Yine bu kitapta mıydı yoksa bir barın masasında unuttuğum ve bulana haram ettiğim Muallakta, Araf’ta ve Düşlerde kitabında mıydı diye emin olamadığım ve başlığını da hatırlamadığım ama çok beğendiğim bir hikayesi daha vardı. Sevgilisinin evine giden bir gencin, sevgilisiyle yiyişirken -hatta seks de yapıyorlardı sanırım- o sırada diğer odada olan, sevgilisinin ev arkadaşını hayal etmesini anlatan bir hikayeydi. Aldatmak ya da sadakat olabilir hikayenin ismi. Sadece bu iki hikaye değil tabii ki, adamın o kadar çok etiketi olunca yazabileceği hikaye çeşitliliği ve değinebileceği konu sayısı da hayli fazla oluyor haliyle. Daha çok genci yiyiştirmesi dileğiyle...

Robinson Crusoe
8/1027.05.2014

Baskı: Robinson Crusoe

Çok ama çok iyi bir kitap.İlk okuduğumda sevmiştim kitabı ama kitabın değerini şimdi şimdi anlıyorum. Okuduğunuzda üzerine pek düşünmeyeceğiniz, sürükleyici bir macera romanı hissine kapılabilirsiniz en başta tıpkı benim kapıldığım gibi, ama üzerine biraz düşünürseniz ne kadar dolu bir eser olduğunu anlarsınız. Tek başına adada kalan bir adamın hayatta kalmak için vahşileri öldürmesi, sonrasında yaptığının ne kadar doğru olup olmadığı konusunda kendisiyle tartışması, kendisini sorgulaması; diğer yandan inanca bakış açısı, tanrı sorgulaması, ve aslında biraz mecburiyetten tanrıya inanması, ona dua etmesi... Üzerinden çok zaman geçti, toparlayıp da yazıya aktaramıyorum tam olarak ama yazarın, benzer bir olayı -kitaptaki kadar uzun sürmemiş olsa da- yaşamış bir adamdan etkilenerek kitabı yazmış olmasına ilişkin anlatılan bir rivayete ve gazeteci olması sebebiyle de muhtemelen o adamın yaşadığı olayları araştırmış olma ihtimaline dayanarak ben, yazarın; ''şu adamın başımdan geçenleri anatayım, çok sürekleyici olur'' diye düşünmek yerine, tek başına adada kaldığı süre boyunca acaba ne yaptı, neler düşündü diye merak etmesi sebebiyle bu kitabı yazdığını düşünüyorum. Kaldı ki her ne kadar henüz okumamış olsam da isminden anlaşıldığı kadarıarıyla ^Robinson Crusoe’ nun Yaşamı ve Olağanüstü Serüvenleri Boyunca Ciddi Düşünceleri^ kitabı da benim söylediklerimi destekliyor sanki. Evet güzel, sürükleyici bir roman ama ötesinde siyasi ve felsefik izler taşıyan bir kitap Robenson Crusoe.

Baskı: Puslu Kıtalar Atlası

Aslında biraz uzun bir şeyler yazmak istiyordum bu kitapla ilgili ama şöyle neler denmiş diye bir bakarken eksisözlükte kitap üzerine müthiş bir değerlendirmeye rastladım ve keyifle okudum. O linki verdim yazının sonunda isteyen girip bolca da spoiler içeren o incelemeyi bir okusun. Çok iyi bir kitap. Bir kere karşınızda felsefeci bir yazar olduğunu unutmayın. Bu yüzden okurken pürdikkat okumanız gerekiyor. Evet, harika kurgulanmış sürükleyici bir hikaye var karşınızda ama yine de kendinizi hikayeye kaptırıp es geçmeyin bazı detayları, cümleleri. Bunu söylüyorum ama eminim ki sayısız detayı atlamışımdır okurken. Kitabın kurgusu harika, karakterleri enteresan, üslubu bambaşka ama çok keyifli, mekan ise zaten İstanbul olduğundan fazlasıyla ilgi çekici. Her yönüyle dört dörtlük bir kitap. Tüm bunların üzerine bir de bu kitabın, yazarın ilk romanı olması eklenince artık kitabı övecek cümleleri yazmayı mecalim kalmıyor haliyle. Üzerinde ne kadar çalıştı bilemem ama kesinlikle büyük bir emek sonucu yazıldığına eminim. Kurgusuyla, üslubuyla, felsefik yanıyla edebiyat tarihimizin en başka kitaplarından biri kesinlikle. Tek bir eksisi var bence; bu kitap başka dile çevrilemez, çevrilse de bu tadı asla vermez :) neden 5 değil de 4 yıldız verdiğime gelince; ben kitapta henüz anlamadığım pek çok yer olduğunu düşünüyorum. Onları anlamadan 5 vermek istemedim. https://eksisozluk.com/entry/970193

Prens
7/1027.05.2014

Baskı: Prens

Ezberci sistem işte. Sınavda sorusu gelirdi de, ''mutlak monarşici lan bu adam'' diyerek mutlak monarşinin ne olduğuna ilişkin kafamda yer etmiş tüm ezberleri, uzun cümlelerin içerisine yedirerek dökerdim kağıda. Kalırdım haliyle, hoca haklıymış yani. Beni üzen kalmam değil, Karl Marx kim sorusuna ''Che Guaveracı'' cevabını verene kızın geçmesidir ya neyse. Ezberci sistem işte. Kitap, elbetteki okuması keyifli bir kitap değil. Nihayetinde bir inceleme ve bir ders kitabını okumaktan hallice bir his bu kitabı okumak. Neyse ki incecik bir kitap. Machiavelli(Ah hatun milleti nelere kadirsin! Nietzsche yetmezmiş gibi şu adamın adını hiçbir yere bakmadan yazmayı bile öğrendim sayende) dönemin şartlarını göz önüne alarak İtalya' nın kurtuluşu için güçlü bir siyasi otoritenin varlığını öngörüyor. Bu siyasi otoritenin kurulabilmesi için de hükümdarda olması gereken özellikler kendince özetliyor işte bu kitapta. Okuyup anlayacağına inansam bizim başbakan bu kitaptan öykünmüş derdim ama hiç sanmıyorum ki öyle bir şey olsun. Gerçi danışmanı filan okuyup yol haritasını buna göre çizmiş olabilir. Machiavelli diyor ki özetle; hükümdar acımasız olmalı, gerektiğinde zor kullanmaktan kaçınmamalı, etrafındaki insanların onu sevdiklerine güvenerek hareket etmemeli, etrafındaki insanlar üzerine korku duygusu yaratabilmeli. Bir hükümdar gerektiğinde yalan söylemeli, yeter ki bunu ülke çıkar için yapmış olsun, hükümdar, ülkenin çıkarları için birilerini kullanmaktan kaçınmamalı vs vs. diyor. Yalnız unutulmamalı ki tüm bunları ^mevcut durumdaki^ İtalya' nın kurtuluşu için söylüyor ve dahası burada bir ütopyadan bahsediyor. Onun kafasındaki hükümdar zaten yaptığı her şeyi ülkenin çıkarlarını gözeterek yapıyor. Yani adam öyle bir bunalmış ki İtalya' nın mevcut durumundan, bu adamlar ancak kötekten anlarlar, amaca giden her yol da mübahtır, şimdi seçime demokrasi filan dersek işler iyice sarpa sarar bu İtalya yok olur gider hal buyken gelsin biri de bizi kurtarsın diyor. Örnek verelim; Hitler stratejik hata yapmayıp biraz daha ağırdan alsaydı, tüm Avrupa kıtasını Almanların egemenliğine sokacaktı neredeyse. Seçimle göreve geldi ama iktidarını Machiavelli' nin önerdiği pek çok metotla güçlendirdi ve işe de yaradı. Bu mantıkla bakıldığında Machiavelli' nin aslında ne kadar doğru tespitler yaptığı, güçlü ve kalıcı bir liderlik için ne kadar doğru bir yol haritası çizdiği rahatlıkla anlaşılabilir.

Baskı: Porsuk Ağacı Cinayeti

Okuduğum ikinci ve son Agatha Christie kitabı. :) İlk okuduğum On Küçük Zenci' ydi ve oldukça beğenmiştim ama bu kitabı çok vasat buldum, dolayısıyla bir daha da Agatha Christie okumadım. Günümüzde yazılan hemen hemen tüm polisiye kitapların gerilim ve aksiyon dozu bu kitaptan yüksektir.

Baskı: Kediler Güzel Uyanır

Fil Mezarlığı ve Bilgi Çağı öyküleri beni en fazla etkileyen öyküler oldu. Kısa ama çok kısa hikayelerden oluşan bu kitabı bir günde hatta 2 saat içinde filan bitirebilirsiniz. İlla ki kendi yaşamınızdaki pişmanlıkları, boşlukları, güzellikleri, hüzünleri anlatan yerler yakalarsınız bazı öykülerde ve tekrar okursunuz onları. Sonra tekrar ve tekrar ve tekrar... ama hayat o öykülerdeki kadar güzel değildir, oysaki hüzünler bile güzeldi okurken, öykülerde. Yekta Kopan' a sitem etmek istersiniz benim etkilendiğim öyküden etkilenirseniz eğer; senin gazına geldim ama yine hayal kırıklığı yaşadım dersiniz. Yazma abi, inandırma bizi insanların hepsinin senin kadar naif olabileceğine, olaylara senin kadar ince bakabileceğine dersiniz. Hayatın gerçeklerine döner ve Yekta Kopan' a sağlam bir küfredersiniz ama eminim bir süre sonra bu kez hayatın gerçeklerinden bu kitaptaki o sevdiğiniz bir iki öyküye kaçar ve Yekta Kopan' a teşekkür edersiniz. Öyle bir kitap işte. çok iyi değil, çok edebi değil; ama sıcacık bir kitap.

Nü Peride
8/1027.05.2014

Baskı: Nü Peride

Birkaç saat içinde bitirilebilecek harika bir kitap dahası bir ilk kitap ki bu yazarı daha çok övmemizi gerekli kılıyor. Kurgusuyla, anlatımıyla, birbirinden farklı hikayelerin okuyucuyu yormadan birbirine harmanlanmasıyla takdire şayan. Yalnız kitabın sonunda manzume şeklinde yazılmış bölüm her ne kadar güzel olsa da bu kitabın son cümlesi bu olmalıydı; --spoiler-- Değer miydi bir elmaya? --spoiler--

Muhteşem Gatsby
7/1027.05.2014

Baskı: Muhteşem Gatsby

Sağda solda bulabileceğiniz geçen yüzyılın en iyi 100 romanı, tüm zamanların en iyi 50 romanı, galaksinin en iyi zilyon romanı listelerinde hep ilk sıralarda yer alan lakin orada olmasını gerektirecek hiçbir özelliğe sahip olmayan bir roman. Kitabın giriş cümlesi de yine en iyi giriş cümlesine sahip romanlar listelerinde sıklıkla yer alır. İşte o giriş cümlesi(Can Yücel çevirisi ile) ----alıntı---- Toy çağımda bir öğüt vermişti babam, hala küpedir kulağıma. ''Ne zaman'' demişti, ''birini tenkide davranacak olsan, hatırdan çıkarma, herkes senin imkanlarında gelmemiştir dünyaya!'' ----alıntı---- Giriş cümlesi fena değil ama asıl sen çıkışa bak ---çıkış alıntısı--- Kaçırdık o vakit elimizden onu, ama ziyanı yok, yarın daha hızlı koşacak, kollarımızı daha ilerlere uzatacağız... Ve bir sabah, aydınlıklar içinde... O ümitlerdir ki şimdi sefer etmekteyiz, biz o akıntıya karşı giden tekneler, durmadan geriye, geçmişe çarpılıp atılsak da ne gam... ---çıkış alıntısı--- Benim için bitirilişi, başlangıcından daha iyi bir kitaptır ama tabii bunda Can Yücel katkısını unutmamak gerek. Çok karışık gidiyorum toparlamaya çalışıp Can Yücel ile bitireceğim her şeyi. Şimdi öncelikle ben kitabı çok beğenmedim, bunun sebebi ise kitabın övüle övüle bitirilememesi. Bir numara yok bu kitapta, tıpkı daha önce övülen pek çok kitapta da olduğu gibi. Bir Amerikalı için bu kitap çok özel olabilir, ama benim için değil. Hani Can Yücel çevirisi ve eski bir baskı olmasa elimden çıkarırım hiç düşünmeden. Çok kısaca özetlemek gerekirse zamanında aşkına karşılık bulamamış daha doğrusu bulmuş da imkansızlıklar yüzünden hatunu kapamamış bir adamın ''benim olacak hatun binicem üzerine vurucam kırbacı'' mottosuyla gerek şansının yardımı, gerek pragmatist tavırlarının sonunda emeline ulaştığını sanması lakin kırbacın bir tarafında patlamasının hüzünlü hikayesidir kitap. Caz Çağı denen bir şey var, partiler, eğlence filan. Bizim ''Lale Devri'' gibi düşünün. Vur patlasın çal oynasınla birlikte ahlaki çöküş de had safhada. Kime neye göre ahlak derseniz cevabım yok ama. İşte o dönemi mükemmel şekilde yansıtığı söylenir bu kitabın, lakin dönemi bilmediğimden yansıtıp yansıtamadığı konusunda çok atıp tutamam, yine de muhtemelen yansıtıyordur; aksi halde bu kadar övülmezdi bu kitap. Kitapta bazı simgeler varmış anlatmayacağım şimdi girin wikiden bakın ama simge isteyen gitsin Orhan Pamuk okusun. 3-5 simge için bu kitaba efsane muamelesi yapılacaksa Mahsun Kırmızıgül de Türkiye' nin Kubrick' i olur o zaman. Kitap, bir döneme ışık tutması, şık final paragrafı ve kadın karakterinin gerçekçi analizleri dışında çok övgüye değecek bir şeye sahip değil benim bakış açıma göre. Yine de pek çok büyük yazarın ilham aldığı kitaplardan biri olarak gösterilir o ayrı ama bunu da her zaman verdiğim milli örnekle açıklayabilirim. Jimi Hendrix gitarda bir çığır açmıştır lakin sonrasında gitarı onun eline verecek bir sürü gitarist çıkmıştır, tabii ergen rockerlar bunu kabul etmeyeceğinden hiç tartışmaya girmeyeceğim bu konuda. En birinci Hendrix, kafasına da jiletle kesik atıp içine ot koyuyormuş hatta. Yazıldığı dönem ilgi görmemesi, yazarın ölümünden sonra ünlenmesi, bir döneme ışık tutması, yazarın hayatına ilişkin izler taşıması vs. filan derken baya efsane bir kitap olmuş sonunda. Gelelim Can Yücel' e. Şimdi bir kitabın Can Yücel çevirisini okuyorsanız bilmeniz gereken ilk şey şudur; Can Yücel kitabı çevirmez, kitabı yeniden yazar. İnanın abartmıyorum ve bu yorumumu destekleyen, en bilinen örneği vereyim; Orijinal cümle: To be or not to be - Çevirisi: Olmak ya da olmamak - Can Yücel çevirisi: Bir ihtimal daha var o da ölmek mi dersin Öyle kalırsınız işte, Can Yücel bu boru değil. Bu fazlasıyla subjektif çeviri için eleştiriler aldığında ise rivayete göre Shakespeare Türkçe bilse böyle söylerdi savunmasını yapmış bir adam. Yani Can Yücel' in hiçbir çevirisi için en iyi çeviri bu çeviridir denemez, lakin en orijinali kesinlikle odur işte. Şimdi yukarıdaki alıntılardan 2.' ye bir bakın lütfen. Bu kitabı Can Yücel çevirdiği için o kadar şiirsel bir finalle bitiyor kitap, orijinali nasıldı bilemem.

Momo
8/1027.05.2014

Baskı: Momo

Öncelikle çocuk kitabı. Büyükler filan okusun tamam da yine de çocuk kitabı, ama çok güzel bir çocuk kitabı. Okurken yer yer çok sıkıldım, yine de değindiği muazzam noktaların ve değinme şeklinin hatırına yok sayabilirim o sıkıcı kısımları. Neydi mesela sıkıcı gelen? Momo, Hora Usta' nın evine gidiyor, burada zaman çiçeğini görüyor filan. Bir sayfada geçilecek bir şey ama zamanın ne kadar değerli ve önemli bir şey olduğunu anlatmak için anlamsız, gereksiz tasvirler okumaya başlıyoruz. Şöyle güzel çiçek, böyle güzel çiçek vs. vs. Ya tamam değerli işte anladık! Hikaye ve karakterler benim çok umrumda değiller, benim için Momo hayranlık duyulacak biri filan değil zira fazlasıyla gerçeküstü ama kitapta hayranlık duyulacak müthiş yerler var tabii. Her şey bir yana distopya kabul edilebilecek öğelere sahip kitap. Hani bir 1984 kadar yoğun olmasa da yer yer muazzam bir modern zaman/düzen eleştirisi var kitapta. Zaten bana tavsiye eden İbrahim Abi de bu yüzden tavsiye etmişti. Duman Adamlar! Kim onlar? Aslında her şey. Facebook mesela, twitter mesela... Sosyalleşmek adı altında aslında senin arkadaşlarına ayıracağın zamanını, senin gerçek yaşamını çalıp da seni bir sanallığa mahkum eden her şey bir duman adam. Yorumlarda bir kişi kapitalizm eleştirisine, Serap Hanım da modern zaman insanının hız tutkusuna değinmiş. Benzer şeyleri tekrar etmeden iki yoruma da katıldığımı belirtip geçiyorum buraları. Sadece şunu söyleyeyim; İstanbul' da insanlar metro beklerken bile aceleyle bekliyorlar. O nasıl oluyor demeyin, bakın anlarsınız. Hiçbir şey yapmıyorlar, sadece bekliyorlar ama o sırada bile telaşlılar; sakin olamıyorlar bir türlü. İşte duman adamlar da bize bunu yapıyor. Bana yapıyorlar yani de sizi bilemem; ben mesela, cumartesi akşamı evde olduğumda bir şeyleri kaçırıyormuşum gibi geliyor, kendimi dışarı atmak istiyorum. Yok öyle barda hatunla tanışmak için filan değil, yani olsa güzel olur da ben asosyal biriyimdir, bara gider sote bir yere geçer müzik dinler, içerim, bazen kitap okurum filan. Cidden lan ben barda da okuyorum. Ama yine merak etmeyin, kızlar etkilensin diye okumuyorum. Yani yine etkilenseler güzel olur da daha bir kez bize bir kız ''aaaa kiap okuyan erkek, çok tatlı yerim'' demedi, Keşke deseydi, ama demedi, Neyse Momo diyorduk... Kitabın modern zaman insanına, yaşayışına yaptığı eleştiriler muazzam; bunu seneler önceden bu kadar net görebilen yazarın ileri görüşlülüğü muazzam, gönül istiyor ki biraz daha bilimsel temalı bir 'zaman' romanı olsaydı lakin Hawking bile zamanı anlatabilmek için kitap yazdığında pek anlaşılır olamazken, sürükleyici bir kurgunun içerisinde modern zamanların eleştirisini yapıp da bir de bunu sağlam bir bilimsel zemine oturtmanın yapılabilirliği olsa ben yapar ve alınmadık ödül de bırakmazdım, çok net. Ben demiştim ki bir süre önce yazdığım bir yazıda; ''yalnızlık, seçilebilir olduğu sürece sevilen, mecbur kalınıldığı sürece ise nefret edilen bir durumdur.'' Hani 'yalnızlık da yalnızlık, huzur da huzur'' diyorsunuz ya arada, alın size yalnız bir Momo... Geberiyor yalnızlıktan, hiç de mutlu olmuyor, aksine birilerine ihtiyaç duyuyor ve Duman Adamlara pazarlık moduna giriyor. Git filme, Cast Away... Tom Hanks adada yalnızken, bir topa kaş göz çizip onunla konuşuyor. Kolay mı lan öyle yalnızlık. Kimin sözü bilmiyorum da yalnızlığı beceremediğimiz için acı çekmeye mahkumuz gibi bir şey demiş bir abi. Dünyada tek kalan ve gitar benim yaşam biçimim diyen bir gitarist, dünyada tek kalırsa bir gitar değil de bir insan dilerdi mesela, çok net. O yüzden bu yalnızlık romantikliğine de bir son versin artık insanoğlu. İnanın bu devirde bile yalnızlıktan kolay şey yok aslında. Ama sizler yalnızlığı, popülariteye giden yolda bir araç olarak kullanıyorsunuz. Twitterdan yalnızlık ve huzur yazınca sonuç şu oluyor; ya yalnız değilsin, ya huzurlu değilsin. Yalnızlık paylaşılmaz, paylaşılsa yalnızlık olmaz. Momo da yalnız olmuyor, olamıyor. Olamadığı için kahramanlığa soyunuyor. Bu uzun paragrafı sadece size sitem olsun diye yazmadım, kitapla çok alakalı aslında bu yazdıklarım. Kitap diyor ki; Modern dünya düzeni sizi sürekli bir karmaşanın, kalabalığın içerisine çekiyor olsa da aslında gün be gün yalnızlaştırıyor sizi. Sizin yalnızlık ve huzur demenize hiç gerek yok o yüzden, bu sistem içinde zaten yalnızsınız çünkü. Kalabalık içindeki yalnızlık klişesi buraya cuk diye oturuyor mesela. Bu arada, kitapta Duman Adamla berberin arasında geçen diyalog kitabın özü bir bakıma, rakamları es geçerek orayı dikkatlice bir okuyun derim. Genel bir iki şeyle bitireyim; vermek istediği mesajı çok net şekilde veren, bu kadar net bir mesaj kaygısına rağmen -gereksiz tasvirleri saymazsam- sürükleyici hikayesi sayesinde sizi içine çekerek kendini rahat rahat okutan bir kitap. Muhtemelen bundan 3-4 sene önce okusam hayatımın en iyi kitaplarından biri filan derdim ama bana farkında olmadığım pek de bir şey vermedi kitap. Yine de iyi kitap, sevdim.

Baskı: Martı Jonathan Livingston

Yine fazlasıyla abartıldığını düşündüğüm kitaplardan biridir. Kötü mü? Asla, ama bu kadar övülecek, herkese tavsiye edilecek bir tarafı da yok, daha doğrusu bu kitaba kıyasla çok daha iyi kitaplar var bundan önce okunması, tavsiye edilmesi gereken. Şahsen bana benim bilmediğim, fark edemediğim hiçbir şeyi söylememiştir bu kitap; ama tekrar belirtiyorum iyi kitaptır. Sadece bu kadar abartıldığı için benim gözümde biraz değersizleşti.

Orhan Pamuk`u Okumak
7/1027.05.2014

Baskı: Orhan Pamuk`u Okumak

Elbette sürükleyici bir kitap filan değil, okurken sıkılacaksınız büyük ihtimalle, akademik bir kitap sonuçta ama Orhan Pamuk' ui postmoder edebiyatı ve özellikle Yeni Hayat kitabını anlamak için mutlaka okumanız gerekli. Türkiye' de bildiğim kadarıyla bir yazar üzerine çalışma yapan akademisyen çok az var hatta belki de hiç yok. Yıldız Ecevit bu bakımdan çölde bir vaha aslında. Türk okuyucusuna postmodern edebiyatın ne olduğunu anlatmanın derdine düşmüş; Oğuz Atay, Yusuf Atılgan, Orhan Pamuk, Hasan Ali Toptaş gibi aslında çok okunan, sözde çok sevilen, gerçekte ise pek çok insanın anlamadığına emin olduğum yazarları okuyuculara anlatmayı misyon edinmiş biridir. Ne var ki Oğuz Atay hayranı olduğunu söyleyen, Tutunamayanlar kitabı ile hayatının değiştiğini iddia eden pek çok kişinin Yıldız Ecevit' in adını bile duymadığına tanık oldum.

Baskı: Önce Çocuklar ve Kadınlar

Sunay Akın' ın saçma sapan G. Bell hikayesinden sonra artık yazdığı her hikayeye şüphe ile bakmaya başladım, dolayısıyla etkisini yitirdi bende anlattıkları. Şiirlerini çok severim ama onun dışında herhangi bir kitabını okur muyum artık bilmiyorum. Bu kitapta da yine şaşırtan bir sürü hikaye var lakin dediğim gibi inandırıcılığı kalmadı bende Sunay Akın' ın.

Olasılıksız
7/1027.05.2014

Baskı: Olasılıksız

Türünün en iyi örneklerinden biri. Detayların üzerinde çok durmadan, okuyucusunu sıkmadan okuyucunun direkt olaya konsantre olmasını sağlıyor yazar. Hikaye çok sürükleyici, dolayısıyla okumaya pek hevesli biri olmasanız bile bir yerden sonra kitabı elinizden bırakamıyorsunuz. Bu açıdan bakıldığında da kitap, tanıtım kısmında vaat ettiği her şeyi sunuyor okuyucuya. Gerçekten elinizden bırakamıyor, gerçekten birilerine önermek için bitirmeyi beklemiyorsunuz. Piyasaya bir hareketlilik getirdiği de açık; 2003 yılında ölen Ken Grimwood' un 1976 yılında yazdığı Kayboluş isimli kitabı ülkemizde bazı okuyucular tarafından ''Olasılıksız' ın çakması'' diye nitelendirilmiş olsa da yine de oldukça sattı mesela bu kitap sayesinde. İşte tüm o furyayı başlatması, beyaz kapağını siyah illüstrasyonların süslediği kitapların çok satmasını(tabii daha öncesinde böyle kapakların yapılmasını) sağlaması ve pek çok kitapçının yüzünü güldürmesi bakımından takdire şayan bir kitap. Yine de ne kadar zorlarsanız zorlayın daha fazlasını yazamazsınız işte. Üzerinden bir sene geçtikten sonra bu kitapla ilgili sadece şöyle bir cümle kurabilirsiniz; ''sürükleyici bir kitaptı, elimden bırakamamıştım, bir adam vardı, her şeyi tahmin ediyordu, sonra işte.. şey oluyordu.. şimdi tam hatırlayamıyorum ama çok sürükleyici ya...'' Bu bir eleştiri değil, bir tespit. Eleştirecek olsam 7 yıldız vermezdim sonuçta. Dediğim gibi türünün en iyi örneklerinden biri ama sadece o kadar.

Baskı: Kalecinin Penaltı Anındaki Endişesi

Ben sonundan başlayayım; kitabın son cümlesi bu zamana kadar okuduğum kitaplar içerisindeki en iyi son cümlelerden biri. Bir ''Günlerin Köpüğü'' nün bitiriliş şeklini çok sevmiş ve unutamamıştım, bir de bu kitabınkini. Kitap incecik olmasına rağmen çok yorucu. Hatta ''Bu Bir Pipo Değildir'' i saymazsam(o apayrı bir şey çünkü), ''Yeni Hayat'' ve ''Gölgesizler'' kitaplarıyla birlikte okuduğum en zor kitaplardan biriydi. Öyle müzik eşliğinde filan okunmuyor yani kitap dahası sessizce, sakince okuduğunuzda da çok yoruluyorsunuz çünkü kendinizi ana karakter gibi hissediyorsunuz bir süre sonra ve kitapta olup biten her şeyi, yani ana karakterin dikkat ettiği her ayrıntıya sanki direkt siz dikkat ediyormuşsunuz gibi bir his yaşıyorsunuz ki kitabı okuduğunuzda tam olarak ne demek istediğimi, bu kadar ayrıntının sizin nasıl yorduğunu hatta pek şiddetli olmayan baş ağrısına bile mazur bırakabileceğini göreceksiniz. Bir dönem benim düşündüğüm şeyin bire bir aynısını kitapta görmek de enteresan geldi ki belki siz de yaşamışsınızdır bunu: Penaltıyı sağıma atacak, dolayısıyla ben de sağıma atlayayım. Ama ya o, onun sağıma atacağını düşündüğümü düşünürse, bu durumda soluma atarsa?. Peki ya bunu da düşündüyse ve tekrar sağıma atmaya karar verirse?... Böyle muhteşem bir kitap yazıp da o kitaba bu ismi vermek büyük bir şansızlık aslında. Hata demiyorum çünkü kitabın isminin ne kadar iyi olduğunu kitabı okuyunca fark edebilirsiniz ancak. Kitabın adı, onun futbol üzerine yazılmış bir kitap olduğunun sanılmasına neden oluyor. Bana göre nesneleri fiyat etiketleriyle tanımlayan adamdan bahsedilen kısım kitabın özeti bir bakıma. En kısa tanımla; mükemmel bir kitap.

Baskı: Kadınlığımın Hikayesi

Feminizm belasını başımıza saran ablalar listesinin üst sıralarında yer alır kendisi. Hadi bunu mazur gördük diyelim Sarte gibi bir adamla sevişmesini nasıl mazur görebilirim ey sevgili okur. Tamam, kendisi bir Catalina Otalvaro değil elbet lakin diğer taraftaki adam da Sartre be abilerim, ablalarım. Buna rağmen her topal satıcının bir kör alıcısı olur misali yaşamları boyunca sürekli başka insanlarla da birlikte oluyor bu ikisi. Sartre bu konuda bildiğim kadarıyla çok daha aktif, Simone kadınlık içgüdüsüyle olsa gerek biriyle yatmak için bedenden daha fazlasını ararken Sartre aynı benim gibi bir çift güzel göğüse tav olan bir adam bu kitaptan okuduklarım kadarıyla. Şimdi bu kitabı bana öneren hatta oku diye veren Simge gelse ve bu yorumları görse kalbine iner Allah muhafaza. Sartre ile sevgili olan bir kadından beklenedeği üzere kendisi varoluşçu. Varoluşçuluk nedir kısmını az çok Bulantı kitabının altında anlatmaya çalıştım bir de burada anlatamam çünkü çok yorucu. Özetle kadın doğulmaz, kadın olunur diyor Simone de Bieuvoir(Daha önce de belirttiğim üzere bu ismi ve Nietzsche' yi bakmadan yazabilen erkek abazandır, kendimden biliyorum) Ablanın dili ağır sayılabilecek cinsten, eserini de öyle zevkle filan okumuyorsunuz haliyle. Bir otobiyografi olarak nitelendirilebilir kitap. Simone de Beauvoir' in hayatının belli dönemlerinden özetler var kitapta. Tek keyif alarak okunan yeri Sartre ile arasındaki ilişkinin anlatıldığı bölümlerdi benim açımdan. Sarte ile birlikteyken başkaları da sürekli var oluyor aslında ve bu bir aldatma şeklinde değil. Yalan yok yani ilşkilerinde. İki taraf da birbirine karşı çok dürüst. Birbirlerine duydukları müthiş saygıya hayran olmamak elde değil. Dahası aralarındaki şey bir duygusal ilişkiden çok daha ötesi bence. Harika iki dostlar ve ikisi de birbirlerinin entellektüel birikimlerine o kadar saygı duyuyorlar ki aslında ikisi de birbirlerinin hayranılar. Dolayısıyla bu çiften öykünüp de benzer bir ilişki kurma hayalini kuran erkeklere diyorum ki; beyler ne biz Sartre kadar hayranlık uyandırabilecek adamlar olabiliriz ne de karşımıza Simone de Beauvoir kadar birikimli, cesur, zeki kızlar çıkar. Sartre ve Simone birbirini seven çiften çok daha fazlası, onlar bedenlerinden ziyade birbirlerinin beyinlerine aşıklar ki Sarte' ın tipini düşününce buna da çok şaşırmamak gerek bana kalırsa. Kapak fotoğrafı çok acayip ayrıca. Eski türk filmlerinin Alman mürebbiyesi görünümündeki Simone de Beauvoir nerede, bu kapaktaki sarışın hatun nerede... Edit: Bu önemli. Kitap elimde olmadığından bakıp yazamıyorum lakin sanki bir yerlerde Simone de Beauvoir, Sartre' ın hiçbir zaman varoluşçu olduğunu iddia etmediğini söylüyordu. Böyle bir şeye rastlayan varsa ve kızsa mesaj atsın bana.

Kabil
8/1027.05.2014

Baskı: Kabil

Jose Saramago' nun veda busesi. Saramago' yu övmeye anlatmaya gerek yok zaten. Kitap yaratılış mitine bambaşka bir bakış açısı getiriyor. Bunun benzeri şeyler yazılmış olabilir elbette ama böyle bir üslupla yazılmadı işte. Sanki polisiye bir roman okuyormuşsunuz gibi hissedebilirsiniz kendinizi. Nasıl olduğunu tam olarak açıklayamasam da kitap çok sürükleyici ve aynı zamanda da masal havasında. Lilith ile olan bölümler ise ayrıca bir değinmek gerek. Erotizm had safhada lakin yüksek sesle toplum içinde de okusanız kimse size ''ne yapıyorsun sen!'' demez sessizce durup dinlerler okuduklarınızı. Öyle güzel yazmış işte Saramago. Tabii siz yine de yüksek sesle okumayın oraları :)

ÖncekiSayfa 3 / 7Sonraki