
Puanlar ve değerlendirmeler
Bu okurun kitap puanları ve yazılı değerlendirmeleri.
Baskı: Onurlu Bir Aşk (Kayıp Lordlar Serisi #3)
Leydi Kiri, Damian Mackenzie sayesinde kaçakçıların elinden kurtulmasının ardından, bu büyüleyici adamı daha yakından tanımak için gizlice evden kaçar. Niyeti, Mackenzie’nin sahip olduğu kumarhanede yapılan yılın son maskeli balosuna katılmaktır. Tabi balo ona umduğundan fazlasını verir. Kendini, kraliyeti hedef alan bir komplonun merkezinde bulmasının yanı sıra, konumundaki hiçbir leydinin yapmayacağı şeyi yaparak bizzat vatan hainlerini yakalamayı amaçlayan takıma katılır. Bu kişiler elbette önceki kitaplardan hatırladığımız Lord Kirkland, polis memuru Rob Carmichael, Damian Mackenzie ve seride ilk defa karşımıza çıkan Cassie Fox’tur. Diğer tarihi aşk romanlarından daha farklı bir kitaptı olaylar açısından. Özellikle bir şeyler karıştırdığını bildiğimiz ama tam da içine giremediğimiz karakterleri bu kitapta iş üzerindeyken okuyoruz. Cassie adlı karakter en fazla merakımı uyandıran kişi oldu. Geçmişi, neden ajan olduğu tam bir sır, e bunlarda artık bir sonraki kitapta açığa çıkacak. Mac, bir piç olarak sadece abisi tarafından değer gördüğü için, kendini Kiri’den aşağı gördüğü için ki aslında bakarsanız o zamanki sosyal şartlara göre aralarında bayağı uçurum var. Bu yüzden ondan uzak durmaya çalışsa da, Kiri’nin inatçı baştan çıkarmalarına dayanamıyor elbette. Kiri her ne kadar bunun sadece yüzeysel bir ilişki olduğunu söylese de, aslında kalbinden geçenler tam tersidir. İşte kitapta eksik bulduğum bir kısım vardı o da buydu. Kiri’nin duygularının daha fazla detaylandırılmasını isterdim. Kitapta yer alan, gerçekten de yaşamış olan Prenses Charlotte’yi okumak da güzeldi. Hem ana karakterlerin arasında geçenlerin seyrini okumak hem de komploculara adım adım yaklaşmak kitabı oldukça sürükleyici bulmama neden oldu. Yan karakterler hiç de sönük değillerdi bana göre yazarın ikisini ortaya çıkarıp diğerlerini ayrıntı olarak vermemesi hoş olmuş. Sıradaki kitap Kayıp Lord’lardan Lord Wyndham’ın. Kendisi uzun yıllardan beri Fransa’da tutsak. Dört kitaptır onun hakkında beklentilerim git gide arttı. Seriyi eksiklerini bulsanız da seveceğinizi düşünüyorum. http://dilarabook.blogspot.com.tr/2017/03/onurlu-bir-ask-kayp-lordlar-serisi-3.html
Baskı: Haz Şövalyesi (All The King's Man#2)
All the Kings Men serisinin ikinci kitabı kısa sürede bitirmeme neden olacak kadar akıcı, eğlenceli ve heyecanlı bir tarihi aşk romanıydı. Leydi Isabel Hume, elinde kalan en iyi seçenek olması sonucu siyasi bir evlilik yapmaya karar verir. Kral Henry'nin ona seçtiği Fransız bir asilzade ile evlenerek ülkesine ve kralına olan sadakatini kanıtlayacaktır. Yüzyıl Savaşları sürerken gittiği Normandiya da, kralın askerlerinden Sör Stephen Carleton ile karşılaşması ise işlerini duygusal açıdan oldukça zorlayacaktır. Stephen, ilk kitabın kahramanı William FitzAlan'ın kardeşi. Kendisi henüz bir çocukken seriye giriş yapmıştı. Yıllar sonra ise onu kralın en güvendiği adamlarından biri olarak buluyoruz. Bir hayli çapkın, yakışıklı ve evlilikten köşe bucak kaçar halde tabi ki. Ava giden avlanır mı dersiniz, yasak olan cezbedicidir mi bilmiyorum ama her iki sözden de bir parça bulabilirsiniz. Kitap geniş bir zaman diliminde ve mekanda geçiyor. Üstelik ilk kitapta yer alan müzisyen Robert, William ve Jamie'de bu kitapta yer alıyorlar. Onların olduğu sahneleri okumak bayağı keyifli oldu benim için. Savaş, vatan hainleri ve casusluğun bolca bulunduğu bir kitaptı. Kesinlikle ilkinden daha çok beğendim. Ortaçağ kitaplarını ayrı bir seviyorum. Hele bir de içinde gerçekten yaşamış karakterlerde varsa. Baştan söyleyeyim okurken bolca nefret kusacağınız karakterler mevcut. Yoksa zevki kalmazdı : )))
Baskı: Beni Öptüğün Gece (Smythe-Smith Quartet, #2)
Tarihi aşk romanı severler için özellikle Bridgerton serisi dahil olmak üzere Julia Quinn ile tanışmamışsanız çok şey kaçırıyorsunuz derim. Gerçi Epsilon sağolsun bu yazarın kitaplarının birçoğunun baskısını bulmakta sıkıntı çekebilirsiniz. Ama geç olsun güç olmasın yazarın Bridgerton serisi haricinde çıkarılan üç serisi daha var. Beni Öptüğün Gece bu serilerden Smythe-Smith Quartet 'in ikinci kitabı. İlkini almadan ve okumadan ikinciye başlamazdım normalde lakin Julia bu efendim, dayanamadım. Yıllar önce sarhoşken yaptığı bir düello da en yakın arkadaşlarından birini ölümle burun buruna getiren Daniel Smythe-Smith, arkadaşının babasının öfkeli tehditleri yüzünden ülkeyi terk etmek zorunda kalır. Eve dönebileceğine dair bir mektup alana kadar Avrupa'da sürekli hareket halinde olmuş, bir yandan onu kovalayanlardan kaçarken, bir yandan da sarhoşken yaptığı hata yüzünden vicdan azabıyla boğuşmaktadır. Seneler sonra evine dönüşü, Bridgerton serisinde de bahsi geçen o müthiş müzikal gecelerden birine denk gelir. Fakat piyanonun başındaki güzel kadın gelenek olduğu üzere kesinlikle onun ailesinden biri değildir. Bu gizemli kişi Daniel'in kuzenlerinin mürebbiyesi Anne'dir. Oldukça gizemli geçmişi ve büyüleyici görüntüsü ile kaçan kovalanır misali başlayan ilişkileri kısa sürede şeklini değiştirecektir. En azından kalben. Bu yazarın kalemini özlemişim gerçekten. Kitap beni genel anlamda ters köşe yaptı. Konuyu okuduktan sonra daha dram ağırlıklı bir şey bekliyordum ama sayfaları çevirirken gülmeme engel olamadım. Oldukça eğlenceli ve sürükleyiciydi. Anne ve Daniel birbirlerine çok yakıştı özellikle yan karakterler Frances, Harriet ve Elizabeth'in geçtiği sahneler ayrı bir keyifliydi. Eksik bulduğum tek nokta, Daniel'in aile ilişkilerini neredeyse hiç okumamış olmam. Ki nasıl bir durumda olduğu düşünülürse ve kendisi ana karakterlerden biri olduğu için. Bunun dışında hiçbir sıkıntım yok bir Julia sever olarak oldukça eğlendiğim ve keyif aldığım bir roman oldu. Kapağı da zaten çok güzel, orjinal resmi kullanmışlar umarım da böyle devam ederler.
Baskı: Asil Bir Kadın (Kayıp Lordlar Serisi #2)
Kayıp Lordlar serisinin ikinci kitabı, Binbaşı Randall ve benim tahminlerimde yanılmamaktan mutluluk duyduğum dul ebe Julia’nın hikayesiydi. İlk kitaptan karakterlerimizin tanışıklığı vardı ama birbirlerine karşı bayağı soğuk davranıyorlardı. Öğreniyoruz ki, durum tam tersi. Şunu söylemeliyim ki bu kitaba b a y ı l d ı m . İlk kitap bende bir nebze olsun hayal kırıklığına neden olmuştu. Bu kitapta ilk kitabı aratmayacak bir biçimde olaylı ama kitaba genel olarak yayılmış bir şekilde. Julia’yı ilk kitaptan hatırlıyorsunuzdur. Geçmişinin bulanıklığı ve Londra’ya geldiğindeki tavırlarından sonra bende bayağı merak uyandırmıştı ki uyandırmakla da haklıymış. Başına gelenler ile en üzüldüğüm ama sonra yaptıkları ile takdir ettiğim bir karakter oldu. Ve Randall’ı d peygamber sabrından ötürü tebrik ediyorum her ne kadar kendisi bayağı değişik sinirlendirecek bir karakter gibi gözükse de ne kadar şefkatli olduğunu bu kitapta kanıtladı. Bu serinin kadınları bana kendilerini bayağı bir sevdirdiler. Özellikle üçüncü kitabın kahramanlarının geçtiği sahneleri okumak ayrı bir keyifli oldu. Randall ve Julia’nın karşılaşmalarından sonraki bölümleri okumam bir günümü aldı. Yan karakterler ve Benjamin’de dahil olmak üzere tanıştığımız pek çok karakter var. Çoğunu sevdim ama Julia’nın eski kocası hakkındaki şeyleri okurken bayağı sinirlendiğim kim olsa aynı şeyi düşünür zaten pislik adam. Tarihi aşk romanları sevenlere ilaç gibi gelecek bir yazar diye düşünüyorum gerçi ben seriye sonradan başladım ama olsun geç olsun güç olmasın derler.
Baskı: Sensiz Olamam (Kayıp Lordlar Serisi #1)
Mariah Clarke, dolunayın tepede olduğu bir vakitte akıntıya kapılmış bir adamı sudan çıkarır ve evine götürür. Gizemli ve bir hayli de yakışıklı bu kişi geçmişine dair hiçbir şey hatırlamamaktadır. Mariah, adama adının Adam(bilmeyenler için biz deki Adem’in İngilizce karşılığı) olduğunu ve kendisinin onun karısı olduğunu söyler. Babası yaşadığı evi bir kumarda kazanmıştır ve evin eski sahibi ise kadını onunla evlenmesi için sürekli rahatsız etmektedir. Babasının kısa süre önce öldüğünü haber alması nedeniyle böyle bir şey yapan Mariah, bir yanıyla bu gizemli yabancının bir an önce kim olduğunu hatırlamasını umut etse de, ona aşık olmaktan da kendini alamaz. Sensiz Olamam, Kayıp Lordlar Dizisi’nin ilk kitabı. Yazar ile de ilk defa tanışıyorum. Serinin ülkemizde çıkan diğer kitaplarına da sahibim bekletmeden onları da okuyacağım bu yüzden. Kullanılan dil beni sıkmadı, kitabın baskısında bazı kelimeler hatalı yazılsa da genel olarak okumamı engelleyen bir sorunla karşılaşmadım. Hayal kırıklığına uğradığım tek nokta kitabın belirli bir yerinden sonraki olayların fazlaca hızlı anlatılmış olmasıydı. Karakterlerin geçmişlerine ait kişilerin birbirleri ardına ortaya çıkmasını geçtim özellikle bu duruma verilen tepkilerin çok yetersiz olduğunu düşünüyorum. Okurken ben heyecanlandım karakterler benim kadar heyecanlanmadı diyebilirim. Serinin diğer kitaplarının kahramanlarından bazıları Randall, Kirkland ve Masterson özellikle Adam geçmişini hatırlarken onların da bulunduğu anılar ile bende bayağı bir merak uyandırdılar. Julia karakterini de sevdim, kendisi Mariah’ın en yakın arkadaşı diyebileceğim biri fakat bağların daha üzerinde durulur bir şekilde anlatılmasını dilerdim.
Baskı: İskoçyalı'nın Dokunuşu (Highlander, #3)
Circenn, ölümsüz perilere ait yadigarları korumak ile görevlidir. Bu yadigarlardan bir şişe kaybolur. Tabi öncesinde lanetlenmiştir. Lanet, şişeye dokunan ilk insanla beraber yadigarı da onun yanına getirecektir. Tabi Circenn’in hesaba katmadığı şey, bu kişinin 21. Yüzyıldan bir kadın olmasıdır. Lisa, babasının ölümüne ve annesinin de sakatlanmasına neden olan kazadan sonra tüm hayatını bir de üstüne kanser olan annesine bakmaya adamıştır. Çalıştığı müzede temizlediği odalardan birinde dokunduğu şey, onu 14. Yüzyılın başlarına, tehlikeli bir İskoç beyinin kucağına bırakır. Zamanda yolculuk, e doğal olarak paranormal yaratıklar, İskoçya, İskoç beyleri, Robert Bruce ve İngiltere ile sürmekte olan savaş söz konusu olunca haliyle beklentim de yüksek oldu. KMM’nin kalemi çok mu değişken, ne oldu ne bitti bilmiyorum ama bazı sahneler oldukça akıcıyken bazı sahneler bir o kadar yavaş ilerliyordu. Başlarda bazı kısımlar sanki İskoçya tarihi ansiklopedi okuyor hissi uyandırdı bende. Kitabı beğenmedin mi derseniz beğendim ama eksik buldum. Bu tarz romanlar yurt dışında çok varsa da bizim ülkemiz de bir elin parmağını geçmiyor sanırım. Kayırmamın nedeni de bu olabilir. Adam Black karakterine bayıldım. İlk kitapta hiç sevmemiştim kendilerini ama bu kitaptan sonra fikirlerim tamamıyla değişti. Bir de serinin altıncı kitabı ona ait. Ömrüm yeterse onun çevrildiğini görebilirim belki kim bilir. Gerçi bu kitap 2014 yılında çevrilmiş ülkemize, serinin kitapları 3-4 yılda çevrilecekse daha çook işimiz var. Circenn’in sırları, Lisa’nın kalmak istemesine rağmen annesine olan özlemi ve bu düşüncelerinden dolayı aldığı kararlar aslında beni pek rahatsız etti diyemem. Ama kitabın sonlarına doğru olan gidişatı pek beğenmedim. Oldu bitti ve yanına toz pembe süsler eklenmiş gibi bir şey oldu.
Baskı: Yenilmez Savaşcı (Highlander, #2)
İskoçya ve mitoloji dediğiniz de ben de akan sular durur. Nitekim bu kitap için de aynı şey geçerli. Serinin ilk kitabı Sisli Dağların Ötesinde’ye nazaran bu kitabı daha çok beğendim. Gerek çevirisi, gerek ilk kitapta eksik bulduğum şeyler ile bu kitapta karşılaşmadım. İlk kitaptan tanıdığımız ve hakkında neredeyse hiçbir bilgiye sahip olmadığımız Grimm, aslında bir Berserker’dir. Yani çok kuvvetli bir savaşçı, Odin tarafından güçleri bahşedilmiş ve anladığım kadarıyla neredeyse öldürülemez bir ırka mensup. Dalkeit kalesinde yaşarken, Gibraltar St. Clair’den bir mektup alır. Jillian için gel, yazan tek şeydir. Tabi kahramanımız bu notu alır almaz hemen yola koyulur. Kimdir bu Jillian, neyin nesidir derseniz okudukça bir bir açığa çıkıyor her şey. Grimm’in geçmişi, nasıl Berserker olduğu ve en önemlisi Jillian ile ne yaşadığı. Jillian sevdiğim bir kadın kahraman oldu. Ne istediğini bilen, karşısındaki engel, yani Grimm ne kadar sinir bozucu ve zorlu olursa olsun yolundan şaşmayan bir karakter. İlk kitapta içine giremediğim bir şeyler vardı, sevmiştim ama eksik bulmuştum. Bu kitapta öyle bir sorunla karşılaşmadım. Her ne kadar Grimm, yani asıl adıyla Gavrael davranışlarıysa sizi çıldırtacak olsa da yine de kendince mantıklı davranıyor ve sevdiği kadını korumaya çalışıyor. Bir de sırrını söyleyemedi gitti yani neredeyse Jillian hariç herkes biliyor bu sırrı ama kendisi hala söylememekle kararlıydı. Kapak ve basıma gelecek olursam oldukça beğendiğimi söyleyebilirim. Genel olarak Epsilon’un bu tarzını seviyorum. Bir de 3. Kitaptan sonra uzun bir süre yeni kitap çıkmamış, seri toplam sekiz kitap, biz de daha üçüncü kitaptan sonrasının olmadığını varsayarsak yine bir seriyi beklerken yaşlanacağız gibi gözüküyor.
Baskı: Artık Benimsin (MacLean Curse Serisi #1)
MacLean ailesinden Callum’un ölümü üzerine MacLean ve Kincaid aileleri arasındaki kan davası yeniden alevlenir. İskoçya’nın bu iki hırçın ailesinin kinlerinin önüne geçebilmek için yapılabilecek tek şey ise Fiona MacLean’a göre, bir Kincaid ile evlenmesidir. Bunun için ideal adayı ise eskiden aşık olduğu fakat daha sonra öğrendiği şey ile ayrıldığı Jack Kincaid’dir. Kitabın konusu ve giriş bölümü bana epey eğlenceli bir hikaye izlenimini vermişti. Teknik olarak öyle oldu da, bir oturuşta bitirdim diyebilirim. Fiona’nın ağabeyleri favori karakterlerim oldu neredeyse, birbirleriyle atışmaları, genel olarak oldukları sahneleri okumak benim için çok keyifliydi. Fiona ise kitapta sıkça vurgulandığı gibi inatçı bir MacLean kadını. O yüzyılın şartlarını da dikkate alırsak oldukça tehlikeli işler yaptı kitap boyunca. Jack ise, sevdiği kadın tarafından basit bir gerekçe ile terk edilmesinden sonra hovarda yaşamına atılır ve bu durum uzun yıllar boyu, karanlık bir ormanda yaptığı yolculuğa kadar da tüm hızıyla devam eder. Güzel bir konusu ve karakterleri olmasına rağmen kitabın çok hızlı ilerlediğini düşünüyorum. Olaylar var, geçmişte yaşanan bir şeyler var ama hepsi çok yüzeysel bir biçimde yer bulmuşlar kitapta. Olayların akışı ve diyaloglar yönünden bir sıkıntım yok oldukça eğlenceliydi ama detaylandırmalar çok yetersiz kalmış. Karakterlerin aşkı bile çok hızlı anlatılmış. Ne ara ne oldu ne bitti demeden kitabın sonuna geldim. Bu yazardan beklentim oldukça yüksekti. Lisa Kleypas, Sabrina Jeffries veya Anna Campbell gibi bir anlatım bekliyordum. Aslında öyle bir anlatımı da var denebilir fakat saydığım yazarların anlatımı ile karakterlere tam olarak hakim olabiliyorsunuz. Belki de çok beklentim olduğu için hayal kırıklığına uğradım ya da eksiklikleri gözümde büyütüyorum. Yine de, özellikle yazarın Sen Kimseyi Sevemezsin adlı kitabı çok beğenilmiş özellikle o başta olmak üzere kalan üç kitabını da okuyacağım.
Baskı: Arzu Şövalyesi (All the King's Men, #1)
William FitzAlan, savaştaki galibiyetinin ödülü olarak sınır kalelerinden birine sahip olur. Tabi gelenler bununla sınırlı kalmaz, kalenin leydisi, öldürülen isyancılardan biri olan Rayburn’un karısı hakkında iki seçeneği vardır. Ya onunla evlenecek ya da kadın kuleye kapatılacaktır. Onunla evlenmek üzere kaleye doğru yola çıktığında kendisini bekleyen asıl sürprizden tamamıyla habersizdir. Catherine ise, kocasına ihanet ederek onu ifşa etmiştir. Kocasının gelip onu ihaneti yüzünden öldüreceğinden endişelenirken kalenin kapılarının ardındaki yabancı ona iki seçenek sunar. Ya onunla evlenecektir ya da hayatının sonuna kadar oğlundan ayrı kalarak kuleye hapsedilecektir. Ortaçağ kitaplarını oldukça seviyorum. Bu kitabın yazıldığı dönemde ise bir isyan söz konusu. Karakterlerimiz de bu isyanın tam ortasında. Aslında kitabı beğendiğimi söyleyebilirim ama tatmin edici bulmadım. Karakterlerin içine tam giremedim, bazı olaylar çok hızlı bazı olaylar çok yavaş gelişti diye düşünüyorum. Okurken bu eksikliği kesinlikle hissettim. Kitap All the King's Men serisinin ilk kitabı. İkinci kitap ise William’ın kardeşi Stephen’a ait. Onun başına gelecekleri merakla bekliyor olacağım kitapta sevdiğim karakterlerden biri oldu. Sizi yormayan bir kitap arıyor iseniz Arzu Şövalyesi seçenekleriniz arasında olmalı en azından yazarı denemek açısından. Ben Koruyucu kitabını beğenmiştim aslında, umarım bu kitapta şikayet ettiğim şeyler ile ikinci kitapta karşılaşmam. Aslında bayağı umut edici bir yazar özellikle seçtiği konular ile. Kitap sürekli bir aksiyona sahipti olaylar durmuyordu, bu sayede okurken sıkılmadım . Ama o olaylar olurken karakterlerin anlatımının yukarıda da dediğim gibi eksik kaldığını düşünüyorum.
Baskı: Geceyarısı Tutkusu (Tuzak Üçlemesi, #3)
Tuzak üçlemesinin son kitabı Geceyarısı Tutkusu, serideki ikiz kız kardeşlerden ilk kitabın kahramanı Violet'ın en yakın arkadaşı Eliza ve yine ilk kitaptan tanıştığımız Violet'ın kocası Adrian'ın kardeşi Christopher, namıdiğer Kit'in hikayesiydi. Diğer kitaplarda tanık olduğumuz üzere Eliza kültürlü ama sosyetenin en silik üyelerinden biridir. Teyzesi ölüp mirası da ona kalınca, genç kadın Violet'ın da ısrarıyla bu paranın bir kısmını değişimi için kullanmaya karar verir. Bu değişimden sorumlu kişi ise Kit olacaktır. Sosyetenin içinde olmasa da Eliza için uygun kocanın kim olacağı hakkında yol gösterecek olması bir yana, kadını adeta baştan yaratarak diğer insanların onu fark etmesini ve böylece evlenebileceği uygun koca adayını bulmasını sağlayacaktır. Buraya kadar her şey aslında biraz klişe gelebilir. Öyle de, gerçi ben klişeleri okumayı severim tabi güzel bir şekilde yazılırlarsa. Aslında kitap çok çok kötüydü gibi bir yorum yapmayacağım ama diğer iki kitabın farklı ve eğlenceli konularından sonra bu kitap bana yazarın zaten yazılması gerekiyordu o yüzden yazdım temalı bir çalışması izlemini uyandırdı. Yani ben olabilecek şeyleri tahmin ettim, bu yüzden biraz sıkıldım okurken. Gerçi sayfaları çevirmekte zorlanmadım, yazarın kalemi güzel ne de olsa üstelik çeviri de de takıldığım bir nokta olmadı. Belki beklentim yüksek olmasından belki de çok fazla tarihi aşk romanı okuyan biri olmamdan kaynaklı kitap bana yeterli gelmedi. Kit ve Eliza'dan beklentim çok daha yüksekti. Bağımsız okunabilecek bir kitap. Yine de Kollarımdaki Yabancı ile Gül ve Diken'i görürseniz almanızı tavsiye ederim onları çok beğenmiştim.
Baskı: Kefensizler Mezarlığı
Dört astronomi öğrencisi Harran’daki terk edilmiş bir eve gittiklerinde, hayatlarının tümüyle değişeceğinden habersizlerdir. Mete, Günay, Mustafa ve Mehtap adlı arkadaşlar ile başlıyor her şey. Mete ve Günay, hani şu korku filmlerinde alt kattan gelen sesi duymalarına rağmen oraya giden tiplerden. Deli cesaretliler mi desem ne desem bilemiyorum onlar için. Mustafa ve Mehtap ise kurunun yanında yanan yaşlar oldular. Bu arkadaşlar evde buldukları günlüğü okumaya başlıyorlar, kitabın çoğunluğu zaten bu günlükte yazanlar. Terk edilmiş evin kenarında, sadece geceleri beliren Kefensizler Mezarlığı’nın gizemini, günlüğün sahibinin başına neler geldiğini ve aynı zamanda kahramanlarımızın başına neler geleceğini merakla bekliyor oluyorsunuz okurken. Açıkça söylemek gerekirse, kitabın sonunda ne olacağına dair bütün tahminlerim yerle bir oldu. Yazarın kalemiyle ilk defa tanıştım, oldukça sade bir anlatımı var. Bu yüzden okurken zorlanmıyorsunuz. Ayrıca bayağı gerildiğimi itiraf etmeliyim, zaten bu tarz şeyleri okumak ve izlemek beni bayağı korkutur. Son zamanlarda paranormal yerlere gidilen videolara merak sarmıştım bu kitapta üzerine tuz ve karabiber oldu. Korku romanlarını beğeniyorsanız ya da bir arayış içerisindeyseniz hayal kırıklığına uğrayacağınızı düşünmüyorum.
Baskı: Milyoner (Billionaire Boys Club, #1)
Kafamı dağıtmaya çok ihtiyacım olduğu bir dönemde Milyoner’i okudum. Hem kafam dağıldı hem uykusuz kaldım. Bir kitaba başladığım zaman eğer seversem sonunu getirmeden kapağı kapamayı pek sevmiyorum huyum kurusun. Normal hayatla da bu sayede bağlantım bayağı kesiliyor : ) Milyoner, Billionaire Boys Club serisinin ilk kitabı. Hepsi birbirlerinden zengin, birbirlerinden güçlü, birbirlerinden farklı altı yakın arkadaşın arasından ilk kitap, Logan’ın hikayesi. Ki bunlar toplanırken öyle sıradan şeylerden bahsetmiyorlar arkadaşlar bayağı piyasayı ele geçirmişler. Logan, batmakta olan işletmeleri satın alıp onları mükemmel hale getirir. Yine satın aldığı Bahamalar’da bir oteldeyken kasırga yüzünden ada tahliye edilir. O ve adadaki otelde kalan bir müşteri asansör de mahsur kalırlar. Bu müşteri ise, radyoda bedava bir tatil hakkı kazanan Brontë Dawson’dur. Bir de üstelik, kimse de onları aramak için gelmeyince, yardım gelene kadar birbirlerinden ayrılmamaktan başka çareleri kalmaz. Ben özellikle kasırga yüzünden adada mahsur kalma fikrini bayağı beğendim. Brontë aslında sevdiğim bir karakter oldu, hele tatile birlikte geldiği arkadaşı Sharon’un saçını başını yolsa gözümde bayağı bir yükselirdi. O kadına gerçekten sinir oldumi ki kendisi kitapta çok da fazla gözükmüyor. Gözükmesin zaten bir de gözükseydi sinir hastası ederdi beni . Neyse, bu önemsiz karakter hakkındaki düşüncelerimi bir kenara bırakırsak, beni bir de sinir eden Logan’dı. Hayır anladım, kadınlar hep sana paran için yaklaşıyor, gözleri seni değil cüzdanını görüyor ama Brontë’un senin bırak zenginliğini, iş adamı olduğundan bile haberi yoktu be Logan, niye gerçeği söylemiyorsun onun yerine şüpheleniyorsun kızdan. Ada da geçen bölümleri çok beğendim. Logan’ın Brontë’nin her felsefi sözüne Platon’dan mı diyerek karşılık vermesi ki Brontë felsefe mezunu bu arada, aralarındaki kıvılcımın yangına dönüşmesi. Koca adada bir tek onlar kaldı sonuçta : ) )Günümüz aşk romanlarını çok fazla okumuyorum ya da sevmiyorum da diyebilirim diğer favori türlerime nazaran ama Milyoner beğendiğim bir kitap oldu. Özellikle Hunter’ın Brontë’ye sorular sorarken ki tavrından sonra onun kitabını da merakla bekliyor olacağım.
Baskı: Şehvetin Esiri (Notorious, #4)
Tutku Mevsimi’nden hatırlayacağınız Raven, Amerika’lı korsan Nicholas Sabine’in üvey kız kardeşiydi. Annesi, Raven’ın babası ile birlikte olup hamile kaldığında apar topar Batı Hint Adaları’na sürgün ediliyordu, kızını da orada doğuruyordu. Annesinin ölümünden sonra büyükbabasının çağrısı ile İngiltere’ye dönüp annesine verdiği sözü yerine getirecekti. Yani, unvan sahibi biriyle evlenmek. Tam da bu gerçekleşecekken ve yine 2. Kitaptan tanıdığımız Halford Dükü ile evleneceği sabah, takıntılı eski taliplerinden biri olan Sean Lasetter tarafından kaçırılır. İtibarı yok olduğunda, Sean’ın ağabeyi Kell ona evlenme teklifi eder. Evlenmelerinin ardındaki gerçek nedeni ise kimsenin bilmemesi için anlaşırlar. Şehvetin Esiri, Notorious serisinin 4. Kitabı. İlk bölüm, Raven’ın kaçırılması ile başlıyor. Sonrasında olanlar ise bayağı hareketli şeyler. Kitap, büyük ölçüde beklentimi karşılasa da yine de erkek karaktere, diğer kitaptaki karakterler gibi adapte olamadım. Kell, babası soylu bir İngiliz olsa da, İrlanda’lı olan annesi yüzünden toplum tarafından pek sevilmeyen biri. Bir de, İngiltere’nin gözde mekanlarından Altın Post adlı bir kumarhanenin sahibi. Amcasını da öldürdüğüne dair dedikoduları da sayarsak, Raven’ın istediği bir kocanın özelliklerini taşımasa da, aralarındaki ilişki yavaş yavaş duygusal bir boyut kazanmaya başlıyor. Kell, aslında yaptıklarıyla bayağı gözdeniz olabilecek bir karakter fakat çeviriden mi desem bilemiyorum ama bir türlü yakalayamadım gitti o karakteri. Gerçi çeviriyi de bahane etmek olmaz, gözüme batan bir hatası yoktu ve akıcıydı. Halford Dükü, 2. Kitapta yer alan Nicholas’ın karısı Aurora’nın eski sözlüsü gibi bir şeydi. O kitapta ben kendisini bayağı berbat biri olarak düşünmüştüm ama bu kitabı okuyunca işler değişti. Ve bir de Sean var… Aslında, kendisini hiç sevmesem de küçüklüğünde yaşadıkları yüzünden ne desem bilmiyorum.
Baskı: Asla Bir İskoçyalı Sevme (The Mccabe Trilogy #3)
Kitap, The Mccabe Trilogy serisinin 3. Ve son kitabı. İlk olarak şunu söyleyebilirim, diğer kitaplara nazaran son kitap beklentilerimi daha çok karşıladı. Her şeyden biraz vardı. Bazı kısımların daha da detaylandırılmasını isterdim, mesela savaş sahneleri, Caelen’in Rionna’ya hemen bayrakları indirmemesi gibi. Ki, çoğu erkek karakter gibi Caelen’in kadınlardan uzak durmasının ve bağlanmak istememesinin sebebi saçma sapan şeylerden değil. İlk kitaplardan da hatırlayacağınız üzere Caelen’in sevdiği kadının ihaneti sonucu babası ve Ewan’ın karısı öldürülüyordu. Ayrıca, klanları da saldırı sonrası uzun süre toparlanamıyordu. İlk önce Ewan, sonra Alaric ile evlenmesi ayarlanan ama bir türlü evlenemeyen Rionna McDonald, bu kitapta Caelen ile evleniyor. Ona bayağı bir üzüldüm, kızı resmen bütün kardeşlere pazarlamaya kalktı babası ki, ikinci kitapta ki yaptığı şeyler sonrası ondan nefret etmeyen çıkmayacaktır herhalde. Nihayetinde Caelen sayesinde onu uzunca bir süre görmüyoruz. Evlenmeleri sonrasında Caelen artık McDonald klanının lideri oluyor. Kapılarının dibine gelmiş bir savaş, boş kilerler ve sadakatini sunmayı reddeden klan erkekleri birleşince işi bayağı zor gözüküyor tabi. Kitapta sevdiğim şeylerden biri iki karakterinde davranışlarından ödün vermemesi ve diğerinin isteklerini olabildiğince yerine getirmeye çabalamasıydı. Aslında, detaylandırılmasını istediğim bir kısmı saymazsak ilişkilerinin işleyişini beğendiğim söylenebilir. Yan karakterler ise dozunda kullanılmış. Seri, benim gözümde dört dörtlük olmasa da yine de okuduğuma pişman değilim. Yazarın Epsilon Yayınları’ndan çıkan Breathless serisi hakkında çok da iyi yorumlar duyduğum söylenemez. Listemdeki kitaplara da öncelik tanıdığım için, şimdilik kendisinin kalemine veda edeceğim. Seri, baskısı bitmiş, Koridor Yayınları da tarihi aşk romanı basmayı bıraktığı için zor bulabileceğiniz bir seri bu yüzden eğer sağda solda ucuza görürseniz almadan geçmemenizi tavsiye ediyorum.
Baskı: Çilek Mevsimi
Çilek Mevsimi hakkında büyük övgüler duyduğum bir kitaptı. Kitabın kalınlığı gözümü biraz korkutsa da hangi ara başladım, hangi ara yarına geldim, hangi ara bitirdim anlamadım. Kalemi oldukça akıcı bir yazar. Geçmiş ve şimdiki zaman arasındaki olay atlamaları büyük ölçüde heyecanı dorukta tutuyor ki ben Yağız’ın geçmişini oldukça merak ediyordum. Mira ve Yağız, Mira’nın Toz Pembe adlı kafesindeki karşılaşmaları sonrasında birbirlerine görünmez bağlar ile bağlanmışlardır. Yağız, geçmişi yüzünden sevdiği kadına bağlanmak istemese de nihayetinde duygularına karşı koyamıyor. Asıl hikayeleri bu değil tabi ki. Yağız, Mira’yı terk etmek zorunda kalıyor, asıl olaylar ise o geri döndüğünde başlıyor. Tabi aylar öncesinde terk ettiği kadın, oldukça değişmiş bir halde karşısına çıkıyor. Geçmişte yaşanan olaylar ve kitabın şimdiki zamanında yaşananlar ilmek gibi birbirlerine bağlanmış ve bütünlüğünü tamamlamışlar bence. Belki de kronolojik sırayla yer verilseydi o kadar da heyecanlı olmazdı. Yağız… Bu adam hakkında ben ne söylesem az. Okuyup kendiniz görün. Demir’den sonra Yağız gibi bir erkeği okumak ilaç gibi geliyor insana. Adı geçmişken, hala kendilerinin yaptığını unutamadım. Burcu ve o da kitapta yer alan karakterlerden ki kitapta karakterlerimizin aile üyeleri sıkça karşımıza çıkıyorlar. Her birini ayrı ayrı sevdim. Özellikle Yağız’ın arkadaşları Sidar ve Kuzgun ise kitabın artılarından tabi : ) Kuzgun’un bir kitabı olacak mı çok merak ediyorum, umarım olur. Erim’in anlatıldığı sahnelerde tutup onu mıncırasım geldi. Ve o çilekli tartın ad geçtiği her sayfa… Şeytan diyor kitabın arkasında yer alan tarifi kalk yap ama üşeniyorum maalesef. Türk yazarların yazdığı aşk romanlarının güzel bir örneği Çilek Mevsimi. Kalp kırıklığı, özlem, tutku ve en önemlisi aşkın her sayfada karşımıza çıktığı bir kitap.
Baskı: Serserim Benim (Bachelor Chronicles, #2)
Serserim Benim, Bachelor serisinin ikinci kitabıymış fakat ilk kitaptaki karakterlerin bu kitapta olmadığını öğrendiğimde okumaya karar verdim. Öncelikle, kapak beni benden aldı söylemeden geçemeyeceğim işte tarihi aşk romanlarında böyle şeyler görmek istiyorum ben : )) Miranda’nın hayatı Oxley kontu ile nişanlıyken gittiği bir opera da, Deli Lord Jack Tremont’un onu metresiyle karıştırıp öpmesiyle altüst olur. Miranda yerle bir olan itibari yüzünden ailesi tarafından akrabalarının yanına gönderilir. Onlar ölünce de, babasının şehre geri dönmemesine dair itirazlarının neden olduğunu öğrenince de, kimliğini değiştirerek bir kızlar okulunda öğretmenlik yapmaya başlar. Verdiği ders görgüdür ki genç kadının ilk elden tecrübe ettiği gibi bir leydinin hayatı saniyeler içinde tepetaklak olabilir. Jack, kitabın başlarında vurdumduymaz, sarhoş, kumarbaz, tam bir sorunlu tip olarak karşımıza çıkıyor. Aslında, oldukça sarhoş olmasından dolayı kadının suratını hatırlamıyor fakat öpüşünü de hiç unutmuyor. Vicdan azabı ve akrabasından birinin ölümü üzerine Londra’dan uzaktaki bir malikaneye yaşamaya geliyor, ki burada bayağı işler dönüyor. En ufak bir şey tahmin etmenize neden olabilir ama orada saklı kalan bayağı da bir sır var. Tabi ikisinin de yeni kurdukları hayatlar fırtına yüzünden karşılaştıkları zaman tepetaklak oluyor. Miranda onu hatırlarken, Jack hatırlamıyor. Tabi bu birbirlerine aşık olmamalarına da engel olmuyor tabi. Genç kadın onun hiç de değişmediğini düşünse de başlarda sonradan gördüğümüz üzere bayağı değişmiş. Hem mizacı hem yaptıklarıyla tabi. Kitapta en beğendiğim ve okunmasına özellikle katkı sağlayan şey Miranda’nın öğrencileri oldu bana göre, oldukça kahkaha attıracak planlar yapıyorlar. Miranda ile beraber evlerine dönüş yapan üç kız öğrenci oluyorlar kendileri. Kitap aslında oldukça durağan olmasına rağmen son birkaç bölüm aksiyon ve diğer her şey yüksek seyirde ilerliyor. Bence, yazar tarihi aşk romanları okuyucularının bir şans vermesi gereken biri.
Baskı: Unutulmaz Gece (Fairleigh Sisters #2)
Serinin ilk kitabı Unutulmaz Öpücük benim daha çok beğendiğim bir kitap oldu. Özellikle peş peşe okuduğum için biraz sönük kaldı sanki. Neyse ki kitap yine güzeldi bu yüzden merakla üçüncü ve sanırsam son kitabı bekliyor olacağım. Fairleigh kardeşlerinin en küçüğü Carlotta, yani Lottie, takdim edileceği balonun gecesinde bir skandala imza atar. En yakın arkadaşından yanlarındaki malikanede, Kanlı Marki’nin yaşadığını öğrenir, bir bakış atmayacağından zarar gelmeyeceğini düşünür ve tabi ki işler hiç de umduğu gibi gitmez. Üstelik Hayden, itibarını lekeleyecek bir şey yapmadığını savunur ve kızla evlenmeyi reddeder. İlk kitapta benim kalbimi fetheden Sterling ise onu düelloya davet ettiğinde, Lottie’nin, markiyi evlenmeye ikna etmekten başka şansı kalmamıştır çünkü adam en yakın arkadaşlarından birini düello da öldürmüştür ve ayrıca herkes onun karısının katili olduğunu düşünüyordur. İlk kitapta aşk ve tutkuyu çok yoğun bir şekilde hissetmiştim. Ama bu kitapta biraz daha içsel hesaplaşmalar vardı. Lottie benim sevdiğim bir karakter olsa da tam anlamıyla karakterlerin içine girebilmiş değilim gibi hissediyorum. Hayden’ın kızı Allegra da benim oldukça sevdiğim bir karakter oldu huyuyla adeta küçük Lottie. Ayrıca Hayden’ın geçmişi de bayağı acı dolu ona bayağı ki maalesef Sterling’den bir tık daha fazla üzülmüş olabilirim. Kitabı sevdim, maalesef ilk kitaptaki tadı alamasam da yine de bir çırpıda okumamı sağlayacak kadar akıcıydı.
Baskı: Unutulmaz Öpücük (Fairleigh Sisters #1)
Teresa Medeiros’un ilk olarak Güllerin fısıltısı kitabını okumuştum. Ve bu kitabı okuduğumu yazarın adı tanıdık gelince hatırladım. Elimdeki kitaplar bitince onu yeniden okuyacağım, çünkü bir olay haricinde hiçbir şeyi hatırlamıyorum. Kitap başlarda biraz içine girmesi zor bir dile sahip gibiydi ya da kafam dolu olduğu için ben anlamadım ama birkaç sayfa sonrası satırlar su gibi aktı. Oluşturulan karakter profilleri çok hoşuma gitti. Özellikle Lottie, kiliselerdeki melek heykellerini andıran güzel bir çocuk ama içinden okuduğu türlü türlü romanlar sayesinde cinayet senaryoları türeyip duruyor. Bu kitapta özellikle ona bayıldım ki sırada onun kitabını okuyacağım. Laura’nın, vasisinin ölümünden sonra, oğlunun gelip evi ondan almasından önce, sayılı günleri vardır. Eğer Laura 21. Yaş gününe kadar evlenirse vasiyet gereği ev onun üzerine olacaktır. Tek sorun, evleneceği erkeği bir türlü bulamamasıdır. Ta ki, evlerinin ardındaki karanlık ormanda baygın bir adamı bulana kadar. Tabi bu adam aslında Laura’nın görmeden nefret ettiği, çocukken bu malikaneden götürüldükten sonra bir daha geri gelmeyen Devonbrooke Dükü Sterling Harlow’un ta kendisidir. Gerçi karakterlerimiz bunun uzun süre farkında olmayacaklardır çünkü Sterling aldığı darbeden dolayı hafızasını kaybetmiştir. Karakterlerin hepsine ayrı ayrı bayıldığım nadir kitaplardan biri. Sterling burada başı çekiyor. Lottie’nin Sterling için düşündüğü cinayet yöntemleri beni okurken bayağı eğlendirdi ki bu girişimler düşünmek ile kalmıyor. Laura’nın çaresizlikten dolayı yaptığı şeyi de anlayabiliyorum aslında ona da kızamadım o yüzden. Takıldığım tek şey Diana ve Thane çiftinin fazla detaylandırılmamış olması ki kitabın en başından onların arasında geçmişte bir şeyler olduğunu hissedebiliyordunuz. Hatta yazar bu ilişkiyi öyle sonlara atmıştı ki kitap bitmek üzereyken acaba bunların da mı kitabı var diye araştırmıştım.
Baskı: Sürgün (The Mccabe Trilogy,# 2)
Sürgün, McCabe üçlemesinin ikinci kitabı. İlki İskoçyalı’nın Kollarında ikincisi ise Asla Bir İskoçyalı Sevme. Diğer kitabı yıllar önce okumuştum Koridor yayınları sağolsun kitabın baskısı bittiği gibi daha da çıkarmadı ki benim kitabın çıktığından bile haberim yoktu yazarın çevrilmiş kitaplarına baktığımda görmüştüm. Sahaflarda bulması da zor ben sonuncusunu Ukitap’tan satın aldım bunu ise sahafta buldum. Konusuna kısaca değinecek olursam McDonald klanına evlilik hazırlığı için giden Alaric McCabe yolda pusuya düşürülür ve klanından sürgün edilmiş Keeley tarafından bulunarak tedavi edilir. Tabi McCabe kardeşlerinden ikisi gecenin bir vakti kızın başına karabasan gibi dikilip onu evinden kaçırırlar. Kardeşini öldürmeye çalışmadığı anlaşılınca, Ewan’ın karısı Mairin için klanda kalması istenir. İlk kitaptaki karakterlerimiz bu kitapta bol bol varlar anlayacağınız. Karşılığında ise dışlanmayacağı bir halkı olacaktır. İkinci kitabı ilkinden kesinlikle daha çok sevdim. Alaric’in aşkını kitabın başından beri hissediyorsunuz ve cidden onlarınki de bayağı imkansızdı tabi sonunda kardeşlerden biri olaya el atınca sorun çözülmüş oldu. Keeley’e bayağı üzüldüm neyse yapan da bayağı ağır bir ceza aldı o döneme göre. Duyguları bu kitapta daha bir hissettim. Kapağa da bayıldım çeviriye de yalnız benim aklıma takılan tek şey Keeley’in Alaric’e sürekli asker diye hitap etmesi oldu.
Baskı: Tutku Mevsimi (Notorious, #2)
Normalde kitabı biraz yavaş okumaya çalışacaktım ama dayanamadım yarısını okumuştum zaten kalan kısımları da birkaç saate okudum. Karakterlerimiz bayağı olaylı bir karşılaşma sonrası ki bu karşılaşma kadın kahramanımız Aurora’nın erkek kahramanımız Nicholas Sabine’i dövülürken görüp olaya müdahale etmesini içeriyor, Aurora gördüğü adamı aklından bir türlü çıkaramaz ve olaylar sonucunda çok zengin olan Nicolas’tan bir evlilik teklifi alır. Nicholas çok yakında idam edilecektir ve kız kardeşi için bir hamiye ihtiyaç duymaktadır bunun karşılığında kendisi ise bir dul olarak hem zengin hem de özgür olacaktır. Aurora teklifi hem Nicholas’ın çaresiz durumu hem de kendi babasının onu zorla bir başkasıyla nişanlandırması dolayısıyla kabul eder. Tutkulu bir gece sonrasında Nicholas idam edilir, Aurora ise yanına kocasının kız kardeşi Raven’ı alarak İngiltere’ye doğru Karayip adalarından kalbi yaralı bir şekilde yola çıkar. Tabi tahmin edebileceğiniz üzere Nicholas idamdan son anda kaçarak gizlenir. Tutku Mevsimi Notorious serisinin ikinci kitabı. Ben 3. Kitabı bu kitaptan önce okumuştum keşke bekleseydim zira oradaki karakter erkek karakterimizin kuzeni aşık hallerine bu kitaptan sonra tanık olup kötü kadın kahkahası atmak isterdim. Ben okuduklarımdan oldukça tatmin oldum ve inanır mısınız ki Nicholas da bir kusur bulamıyorum. Benim için asıl çıldırtıcı olan Aurora’ydı. Anladık kalbini kaptırmak istemiyorsun aşırı duygulardan korkuyorsunda insan bu kadar süründürülmez ki canım hele Nicholas’cığımı. Ayrıca Ahlaksız Teklif yani ilk kitaptaki çiftimizi burada kısa süreliğine görmüş olduk dilerim 4. Ve 5. Kitapta da yer alıyorlardır.
Baskı: Kalp Hırsızı
Virginia Henley’in tarzını genel olarak beğeniyorum tarihi aşk romanlarını okurken ara sıra bu tarz bir yazımı da okumak iyi oluyor. Kitapta adı geçen bir sürü kişi gerçekten de yaşamış kişiler. Örneğin Robert Bruce, John De Warenne, Edward Plantagenet, Elizabeth DeBurg gibi. DeWarenne serisinin ilk kitabı Lynx de Warenne ikincisi de kız kardeşi Marjory’nin ki bu kitabın sonuna geldiğimizde onun hikayesinin merakla çevrilmesini beklemeye başladım umarım ki çevrilir çünkü kendisi okuyanların en çok merak edeceği karakter olacak bence. İngiltere ve İskoçya arasındaki savaşın kızıştığı dönemlerde Lynx kralın emriyle Dumfries kalesini işgal eder. Kalenin kahyası halk gibi genel olarak düşmanca bir tavır sergilemek yerine kalenin yeni efendisine saygı ile davranır bu da gözüne girmesine neden olur. Tabi ikinci neden ise Jock Leslie’nin geniş ailesidir. Lynx her şeyden önce bir çocuk özlemi çekmektedir bunun içinde Leslie’nin son bekar kızı Jane’e yıldırım bir birliktelik teklif eder. Bir yıl ve bir gün sonra çocukları olmazsa ayrılacaklardır fakat olur ise onunla hemen evleneceğine dair söz verir. Tabi karakterlerimiz bu karardan çok daha öncesinde karşılaşmışlardır. Kitabın olay örgüsü hakkında fazla bir şey demek istemiyorum bayağı yoğun şeyler ve fazlaca karakter var. Kitap vakit geçirirken değil de tam anlamıyla odaklanılırsa anlaşılabilecek bir dile sahip. Oldukça fazla tarihi detaya sahip ve çıkan savaşlar ve özellikle William Wallace isyanı derken karakterlerimiz ne zaman bir araya gelseler hadi oldu olacak desek ayrılmak zorunda kalıyorlar. Benim tek dileğim ikinci kitabın yani Marjory’nin kitabının bir an önce çevrilmesi. Kendisi bu kitapta bir dul olarak karşımıza çıkıyor ve Jane’in de bir leydi olarak yerini bulabilmesi için ona oldukça yardımcı oluyor tabi asıl şaşıracağınız yer ise onun sevgilisi ve benim çenemi tutamayıp yazmaya devam edip tüm kitabı anlatırsam sonlara doğru yaptığı şey. Evet Marjory’i ne kadar çok merak ettiğimi anlayabilmişsinizdir kitap yerine onu konuşuyorum ama farklı bir bakış açısı arıyorsanız tarihi detaylar sizi tatmin edebilir.
Baskı: Şeytanın Kolyesi (Kolye Üçlemesi, #2)
Şeytan’ın Kolyesi, Kolye üçlemesinin ikinci kitabı. Tabi ben bilmeyerek aldım okudum ve üçlemenin özellikle son kitabını büyük bir merakla bekliyor olacağımın garantisini verebilirim. Ben tarihi aşk romanlarının hafif dilini genelde pek sevmem ama kitapta beni rahatsız eden bir şey olmadı. Türe yeni başlayanların fazla zorlanmayacağını düşünüyorum tabi öncelikle Gelinin Kolyesi’ni alıp okuyun oranın kahramanları burada da gözüküyor ilki okusam o sahneler daha zevkli olurdu benim için. Serinin geçmiş karakterlerinin farklı kitaplarda gözükmelerini seviyorum. Grace, Harmon Jeffries’i idamından kaçırdıktan sonra yaptığı bir gemi yolculuğu sırasında Ethan Sharpe tarafından alıkoyulur. Kadının Jeffries’in kaçışında parmağı olduğunu biliyor ama kızı olduğunu bilmiyor tabi biz kitabın başlarında bu durumu öğreniyoruz. Grace, annesi başka bir adamla evli olmasına rağmen farklı bir adamın Harmon Jeffries’in kızı. Yasal bir korsan olan Ethan Sharpe sizi tam anlamıyla sinir edebilecek bir karakter. Gerçi mürettebatının ölümünden sorumlu tuttuğu adamın kızı ile bağının olmasını istemiyor bir nebze anlayabiliyorum ama o da bayağı tutarsız davranıyor bir öyle bir böyle mesafeni koyacaksan tam koy bari. Olaylar olaylar… Kitapta karakterlerimizin başına bir sürü şey geliyor, hareketi durmuyor ben sadece biraz daha karakterlerin duygularının da ön plana çıkmasını tercih ederdim.
Baskı: Asla Unutulmaz
Asla Unutulmaz benim için oldukça güzel bir başlangıç oldu Mary Balogh kitaplarına. Konusu oldukça değişik ve hoştu. Çiftimiz yılbaşını ailelerinin yanlarında kutladıktan sonra eve dönüş yolunda bir kaza yapıyorlar neticesinde Frances’in arabası bozuluyor artan fırtınanın şiddeti ile bir handa konaklamaları gerekiyor ve olaylar gelişiyor. Frances arabasını sollayarak kaza yapmasına sebep olan kişinin bir vikont olduğundan habersiz tabi. Kadın karakterimiz ise Fransızca ve müzik öğretmeni. O dönemler için kesinlikle uygunsuz bir ikili. Ama çok da güzel yakıştılar birbirlerine. Karakterlerimizin arasına geçmiş, saklanan sırlar, gizli korkular derken bir sürü şey giriyor. Açıkçası Lucius bayağı peşinden koştu Frances’in. Tabi kadına diyor gel her şeyi bırak benimle Londra’ya gel. Reddedilince sinirleniyor birde. Sonuçta evlilik teklifi etmiyorsun Lucius’cuğum iki gün sonra sen sıkılınca ne olacak. Kısacası kitabı beğendim. Tarihi aşk romanı sevenler için değerlendirilmesi gereken yazarlardan biri diye düşünüyorum umarım diğer kitaplarında fikrim değişmez. Simply serisinin ilk kitabı Asla Unutulmaz. Maalesef devamı gelmeyen seriler kervanında yer alan şanssızlardan biri. Ben çeviriyi çok beğendim tabi bu historical türünü gerçekten çok ama çok iyi anlatan bir kapak ile! Cidden kapaklarda tişörtlü kadınlar hiç sevmiyorum tarihi aşk romanlarında. Serinin devamında yanılmıyorsam Frances’in diğer öğretmen arkadaşları yer alıyor. Onları ve Bath şehrindeki kızlar okulunu gerçekten çok sevdim. Bir umut devamı gelirse içine girilebilecek güzel bir ortam.