Puanlar ve değerlendirmeler
Bu okurun kitap puanları ve yazılı değerlendirmeleri.
Baskı: Beyaz Helsinki (Dedektif Kari Vaara, #3)
Yorumun aslı: http://kordugumhayaller.blogspot.com/2013/05/beyaz-helsinki-helsinki-white-by-james.html Yok arkadaş yok, bana böyle sert polisiyeler yaramıyor. Okurken tipten tipe giriyor, okuduktan sonra ise "nasıl yane?" diyerek şöyle bir kalıyorum! Bu kitapta da aynen böyle oldu. Gerçi bunun nedeni serinin 3. kitabını okumuş olmam olabilir ama okurken de diğerlerinin eksikliğini pek hissetmemiştim O.o Kitaba ilk başladığımda gayet iyi gidiyorduk. Kari ve eşini, yaşadıklarını, kızlarını ve önceki kitaplarda neler olduğunu okurken diğer kitapları okumasam da bir sorun olmadı bu bağlamda. Çünkü yazar daha öncekileri çok detay vermese de bilmemiz gereken bilgileri bize gayet güzel bir şekilde açıklamış. Özellikle bunu kitabın akışını bozmadan yapmasını sevdim. Yani okurken kopmuyorsunuz olaydan, sadece geçmişi düşünüp şimdiye geliyor ve olaya bağlıyorsunuz bu bilgileri. Ama gelgelelim kitap ilerledikçe sevdiklerim bile sıkmaya başladı beni. Ve tabi yazar da anlatımını sertleştirdi biraz. Başlarda daha çok olaydan bahsettiği için alışkın olduğum bir anlatımlaydı. Ve tabi polislik olayları da hafif bir düzeydeydi. Ama ilerledikçe kitabımızın konusunu oluşturan olaya geldik. Bundan sonra ise kitap biraz kafamı karıştırmaya ve kahramanımız Kari'nin hem işinin hem de aile hayatının birbirine girmesiyle de beni zorlayıp sıkmaya başladı. Zorladı çünkü, daha teknik terimler kullanıldı hem de bolca. Tamam, polislik yapıyorlar ama bu kadar silah, tekne vb. konularda teknik bilgileri bize bu kadar yüklemeleri gerekmezdi. Açıkçası benim çok da ilgi alanım olmadığı için hem de bu kısımlar yazılırken uzun tutulduğu için okurken sıkıldım ve yoruldum. Kafamı karıştıran kısımlar ise, olayların çok hızlı ve birden gerçekleşmesi oldu. Gerçi aile hayatında olacakların gidişatını yazar bize iyi bir şekilde ve tahmin etmemiz, kendimizi hazırlamamız için yavaş bir şekilde veriyor. Ama bunu diğer konularda pek yapamıyor ne yazık ki. Çünkü okurken -çok zorlu olan bir görev de bile- olayların hemen halledilmesi olsun, aile-iş arasındaki ya da sahnelerin arasındaki geçişler olsun çok hızlı bir şekilde olması beni hem afallattı hem yordu. Belki de bunun sebebi okuduğum kitaplarda genelde böyle bir olay olduğunda o konu üzerinde fazlaca durması, enine boyuna düşünmesi ve bize de tahmin etmek için seçenekler bırakmasıydı. Ama bu kitapta yazarımız bunu yapmak yerine gayet hızlı bir hayat tarzını benimsemiş. Kim bilir, belki de seriyi ilk kitaptan okusaydım bu kadar yadırgamazdım :D Kitabımız, Kari Vaara'nın Finlandiya'nın meşhur bir meydanında amiri Jyri ile buluşması ve bu buluşmadan sonra görev değişikliği ile hayatının değişmesi sonucu başlıyor. Ama asıl değişim, Kari'nin tam da mutlu olacağı zamanlar -kızı yeni doğmuştur- beyninde bir tümör olduğunu öğrenmesi ve daha sonra ameliyat olması ile değişir. Çünkü ameliyat olduktan sonra, ameliyat sonucu oluşan bir takım sorunlar nedeniyle eskisi gibi değildir. Eskisi gibi olmaması yeni görevinde işe yarasa da aile hayatını gün geçtikçe mahvetmektedir. Üstüne bir de ülkeyi karıştıran bir cinayetin patlak vermesiyle işler iyice karışır. Ahh, bir de Moreau denen gizemli birinin ortaya çıkması her şeyi daha da karıştırır. Üstelik dost mu düşmen mı olduğu da belli değildir ama onda bir iş olduğu açıktır. Peki sizce kahramanımız Kari tüm bu dertlerin üstesinden gelebilecek mi? Her şeyi düzeltmek mümkün mü yoksa bir yerden düzeltirken bir yerden de batmak kanunun bir parçası mı?? Tüm cevaplar ve serinin devamı için kitabımızı okumanız gerekmektedir ;) Son olarak şunu diyebilirim ki, kitabımız tüm bu sayfalar boyunca ciddi, kafa karıştırıcı ya da sıkıcı değildi. Okurken yer yer güldüm de oldu -özellikle başlardaki bir raporu okurken krize girdiğimi itiraf ediyorum. Uzun süre etkisinden çıkamadım :D Ve okurken yer yer de ağladığım ve üzüntü yaşadığım sahnelerde vardı. Aslında bunun olacağını düşünmezdim. Çünkü üzüldüğüm karakteri çok tanımıyordum ama yazar bana onu kısa sürede sevdirdi. Ölünce de gerçekten üzüntü duydum :( Bir başka üzüldüğüm nokta ise, gerçekleşmesinin iyi mi yoksa kötü mü olduğuna karar veremediğim bir noktaydı. Ama bir sonraki kitapta o konuda neler olacağını merak etmiyorum da değilim :) Sonuç olarak, çok farklı ve garip bir anlatımı olan, orta şeker denebilecek tarzda şaşırtıcı bir kitaptı. Ama ne yazık ki kendileriyle uyuşamadık.
Baskı: Tatlı Bela (Beautiful, #1)
Yorumun aslı: http://kordugumhayaller.blogspot.com/2013/04/tatli-bela-beautiful-disaster-by-jamie.html Okuma hızımı uzun bir aradan sonra tavan yaptıran ve okurken bana saatlerin nasıl geçtiğini farkettirmeyen çok güzel bir kitaptı. Ayrıca bana iki konuda bir ilki yaşattı. Birincisi, bu türde yani New Adult türünde okuduğum ilk kitaptı. İkincisi ise, şey ona daha sonra döneriz ;) Ve kızlar, abartmıyorum, okuduktan sonra kesinlikle siz de bir Travis isteyeceksiniz. Çünkü o tanıdığınız en aşık olunası nadir gerçek Bad Boys'lardan :D Kitabı ilk okurken olayların hızı ve her şeyin çok çabuk bir şekilde olması beni çok afallaştı başta. Hatta alışana kadar sevmek ve sevmemek arasında yalapalım uzun süre. Ama temposuna alıştıktan sonra -ki alışmasanız bile- kitap sizi içine çekiyor. Hele 200-250 sayfası neydi öyle! O.O Resmen soluksuz okuyorsunuz. Çünkü olaylar hem keyif verici hem hızlı hem de oldukça meraklandırıcı bir şekilde geçiyor :) Ki ben de bir elime aldım gece, hani biraz bakayım devamını yarın okurum dedim. Sonra bir ara saate baktım, sabah 5 olmuş :D Zaman nasıl aktı, ne zaman o kadar oldu, ben ne zaman bu kadar okudum?? diye bir afalladım. Daha sonra da yarın da geç kalkmayayım diye hemen olduğum yerde bıraktım. Bıraktım ama uyuyana kadar aklım kitapta kaldı kesinlikle! Kitabımız bizi şaşırtıcı bir şekilde karşılıyor. Ve yine aynı şaşırtıcılıkla uzun süre devam ediyor. Şaşırtıcı çünkü, olaya pat! diye dalmaları anlarım ama bu tip, sanki seriymiş de bizi 2.-3. kitabın başından karşılıyormuş havaları biraz farklı bir hava veriyor. Ama dediğim gibi alışınca seviyorsunuz. Ve de okudukça artık YA dünyasındaki gibi çocuksu ve yavaşlıkların olmadığını hem de yetişkin serilerde olan o ağırbaşlılığın olmadığını görüyorsunuz. Yani karşınızda cidden şu Amerikan Gençliği olarak bahsedilen ve dizilerde sıkça izlediğimiz gençliği ve bence asıl gerçekliği görüyoruz. Ki ben bu gençliği oldukça sevdiğimi söylebilirim ;) Kızımız bazı nedenlerden dolayı evi Las Vegas'tan -ahh, yeri hep ayrıdır buranın bende <3 - ayrılıp uzaklara Eastern Üniversitesi'ne gelmiştir. Neyse ki yalnız değildir. En iyi arkadaşı America da onunla beraberdir. Ve birbirirlerine verdikleri söz sayesinde genelde birlikte takılırlar. Yine böyle bir takılma sonucu, America'nın erkek arkadaşı Shepley ile birlikte bir bodrumda yasal olmayan bir dövüşü izlemeye gelirler. Kızımız gibi biri için orada bulunması gariptir. Çünkü kendisi sıradan, derslerine çalışan ve kimseye bulaşmayan ortalama bir tip olarak gözükmektedir. Ki bu gerçek hali midir acaba?? Okuyun görün ;) Daha sonra ise yaşananlarla birden kızımız ilk defa bu dövüşte gördüğü, Shepley'nin kuzeni, Travis -"Kuduz İt"- Maddox'la tanışır. Ve bundan sonra hiçbir şey aynı olmaz :D Tanışmalarının hızlı olması kadar ondan sonra yaşananlar da bizim için hem çok hızlı hem de çok olaylı bir şekilde geçer. Kızımız bazı nedenlerden America'yla Travis ve Shepley'in yanına taşınır. Daha sonra yine okuduğunuz da öğreneceğiniz bazı nedenlerden 1 ay boyunca Travis'lerde yaşamak zorunda kalır. Ahhh, hem de nasıl yaşar. O kişi ben olmalıydım ya.... *.* Neyse, devam edersek, salyalarımı silip ve kalp erimemi düzelttikten sonra tabi ki ;) Bundan sonrasında, yani 1 ay geçip de kızımız yurda geri döndükten ve daha sonra sabırsızlandığımız şeyler gerçekleştikten sonra kitabımızın temposu düşmüyor ama verdiği hissiyattan mi desem olayların farklı bir akışta olmasından mı desem bir süre okuma hızınızı düşürüyor. Böyle ortalarda bir yer ve beni geren ama olsa mı olmasa mı bir türlü karar veremediğim bir yer. Ama ondan sonra kitabımız kendini toparlıyor ve alışkın olduğumuz temposuna geri dönüyor. En sonunda da sizi kalbiniz de bir sonraki kitabı bir an önce okumak için bir sızı ile bırakıyor. Yani benim gibi "nerde bunun devamı yazar?? Burada kesme, yooo, yapma bunu bana. Ben bir bu kadar daha okurum, hatta iki katı da okurum. Yeter ki beni böyle bırakmasın Travisss" tarzında söylemlerle kalıyorsunuz :D Bir de kitabın sonunda bir olay beni neredeyse kalpten götürecekti! Tüm olaylar içinde hiçbir şeyde bu kadar üzülmemiş ve korkmamıştım :( Kitapta beni rahatsız eden, yazarın bazı yerlere tekrar geri dönüp açıklamaması ya da aslında affedilmeyecek bazı olayları en azından hafifletici bir neden bile vermeden, lafını etmeden kapaması oldu. Tamam, ikinci kitapta bunların birçoğunun nedenini Travis'in gözünden okurken görüyormuşuz da bazı şeyler Abby ile alakalıydı. Yani bu kitapta halledilecek şeylerdi. Yine de sanmayın ki bu sizi etkiliyor. Hayır, zira kitabı okurken aklınıza bile gelmiyor bu kısımlar. Ancak kitap bittikten sonra, her şeyin üzerine düşünürken aklınıza gelen bir kısım oluyor ve aslında oralar da hallolsa daha iyi olurmuş kitap diyorsunuz :) Bir de takıldığım diğer şey -neden takıldım bilinmez- keşke, kitabın kaçıncı bölüm olduğunu belirten yazı stili ile bölüm adının yazı stili birbirleriyle değişseydi. O şekilde daha göze hitap eder ve daha hoş dururdu sanki :D Kitabı her sayfasında bir atak bekleyerek, korkuyla ve çoğunlukla Travis'e lanet ederek okudum. Tabi, kikirik kızlar gibi sırıtmaktan da geri kalmadım ;) Yani okurken binbir ruh haline büründüm. İçindeki en kötü karakteri bile bir şekilde sevdim. Çünkü yazarımız karakterleri bence oldukça güzel ve baş rolleri de dolu dolu bir şekilde yazmış :) Üstelik kitabı benim gözümde ayıran bir nokta ve bana bir ilki yaşatan nokta: Travis'in -sonlara yaklaşırken- affetmeyeceğim bir hata yapması, ki ben bu hatadan sonra o karakteri silerim. Ne yaparsa yapsın daha benim için bitmiştir normalde o karakter. Ama kitap o kadar iyiydi ki bir süre sonra yaptığı şeyi unuttum hem de bitirdiğimde Travis... diye diye aşkımdan öldüm. Üstelik yaptığı hatayı düzeltmeyi bırak bir özür bile dilemeden yaptı bunu! O.O Waaauuuvv *.* Biliyorum siz şimdi merak ettiniz tüm bu anlattıklarımı :) Ama emin olun bu kadar uzun bir yazı bile yetersiz kitap için. Çünkü o kadar dolu ki, ne anlatsam boş. Siz en iyisi en yakın kitabevine gidin, bu kitabı edinin. Yalnız baştan anlaşalım, kitap bittikten sonra Traviissss... diye gezmek yok! Zira çok talibi var, dahasına kıskançlıktan çatlatmayın beni ya XD
Baskı: Büyü Ustası (Study, #2)
Yorumun aslı: http://kordugumhayaller.blogspot.com/2013/04/buyu-ustasi-magic-study-by-maria-v.html Açıkçası kitaba başlarken daha önce duyduklarım ile çok bir şey beklemiyordum. Ki ilk başlarda da duyduklarımı desteklercesine olaysız -bana göre biraz sıkıcı- geçiyordu. Ama o ilk birkaç sayfadan sonra yazar sizi tekrar kendine bağlamaya başlıyor. Bazen durup durup, sevsem mi sevmesem mi diye düşünseniz de yeniliklere alıştıktan sonra ilk kitap kadar keyif alıyor ve bir çırpıda bitiriyorsunuz :) Kitabımızın pat! diye yolculuk anıyla başlaması açıkçası biraz beni şaşırttı. Hem de merak uyandırdı. Çünkü ilk başlarda hep, hani bir tanıtım yazısı olur ya, işte o tip bir yazıyla Sitia'yı tanıyacağımızı düşünmüştüm. Ama tabi ki öyle olmadı. Daha biz burası neresi ya da nereye gidiyorlar diyemeden kendimizi Yelena'nın soyu Zaltana arasında buluyoruz. Ama bu karşılaşma hiç de beklediğimiz tarzda çıkmıyor. Açıkçası aileyi çok sevmedim. Bunun nedeni bir önceki kitapta edindiği yeni ailesini, yani Valek'M ve Güç İkizleri'ni aşırı aşırı sevip özlemem olabilir. Neyse ki yazar bizim bu durumda olabileceğimizi düşünmüş olamalı ki, orada bizi çok uzun tutmuyor. Biraz ailesini tanıdıktan sonra -okuyucalara süpriz- abisiyle büyü eğitimi için Büyücüler Hisarı'na doğru yola çıkıyor kızımız. Buraya kadar bir dinlenmişsinizdir umarım çünkü yazar bizi buradan sonra dur durak bilmez bir gizemin ve maceranın içine çekiyor. Zira kızımızın abisiyle olan problemeleri yetmezmiş gibi önce yolda kendisini kaçırmaya çalışanlar oluyor. Ve Hisar'a getirildikten sonra hain olmadığı anlaşılınca o kişi sorun olmuyor -şimdilik- Ama yine de kızımız bundan sonra huzur bulamıyor. Çünkü bu seferde önce büyüleriyle kötülüğe yol açan korkunç bir katil ortaya çıkıyor. Bu yetmezmiş gibi bir de büyük dört büyücüden birinin öğrencisi olması diğerlerinin onu dışlamasına ve yalnızlığa itiyor. Belki de bunlar arasında güzel olan tek şey Ixia heyetinin, Sitia ile bir anlaşma yapmak için Hisar'ı ziyarete gelmesi. Hayır, güzel olan Ixia'nın gelmesi değil. Güzel olan o heyetle birlikte gelenler. Evet! Valek'M ve Güç İkizleri'nden bahsediyorum. Eee, kadro tamamlandığına göre olaylar birbirine dolanmaya başlayabilir. Ve tam da öyle oluyor zaten. Önce katil Yelena'yı istediğine dair bir not bırakıyor, kızımız da bunu çözmeye çalışırken başka düğümler oluşuyor. Ahh, bir de Valek'in aslında burada olduğu bilinmemeli. Ve ve... heyet ile gelmemesi gereken bir kişi de geliyor. Peki sizce Yelena tüm bunlardan kurtulabilecek ve düğümleri açıp ruhları huzura kavuşturabilecek mi?? Peki ya kendi ruhu huzur bulabilecek mi?? Valek'in üzerinde yürüdüğü ince ip kopmadan tüm her şey çözüme kavuşabilecek mi ve son olarak kızımızın her şey bittikten sonra vereceği son karar ne olacak: gidecek mi yoksa kalacak mı??? Tüm soruların yanıtları, çok daha fazlası ve erinilesi kapağı için Büyü Ustası'nı alıp okumalısınız ;) Kitabın başları ve aralarda yer alan bazı kısımlar bana normalde sıkıcı gelirdi. Ama o kısımlar bize Sitia, kızımızın abisi ve Yelena'nın alışmasıyla ilgili merak edilenlerle kendini okutturuyor. Yani baştan vermiş olsaydı bize bilgileri muhtemelen bu yerleri okurken -yani kitabın durulduğu yerleri- sıkılabilirdik ama yazar bize bilgileri sindire sindire ve her seferinde bir sonraki soruyu merak ettircek bir şekilde verdiği için sıkılmadan okuyorsunuz. Tabi bunda yazarın bizi bilinmeyen terimler vs. çok kullanmayarak yormaması da var. Hem dili de gayet iyi. Yani okurken sıkılmazsınız. Ya da belki de kitapta Valek'M ve Güç İkizleri'nin gelişlerine -bir gün geleceklerini bildiğim için- o kadar odaklanmıştım ki ve öncesinde de olan olaylar gizem kısmında merakımı arttırmıştı ki okurken sıkılma şansım da olmamıştır. Hangisi bilemem ama kesinlikle keyif aldım :D Kitapta en sevdiğim yer -daha doğrusu ikinci en sevdiğim yer, Güç İkizleri ile uzun bir aradan sonra ilk kez karşılaşmamız oldu. Sanki yıllarca görüşmediğim dostlarımı görmüş gibi gözlerim doldu o an itiraf etmem gerekirse :) En sevdiğim yer ise -sizin de tahmin ettiğiniz gibi, Valek ve Yelena'nın birbirlerine kavuştukları ve hasret giderdikleri o sahneler oldu. Bütün bu sahneleri okurken nasıl kalbim durmadı zaten şaşırıyorum :D Ki bu karşılaşmalardan sonra da kitap bana bir çırpıda bitti gibi geldi nedense O.o :D Benim için kitapta rahatsız edici şeyler, başta ilk kitabın havasından çok farklı yerlere kayması oldu. Belki de bunda Sitia'nın iklimi gibi yani sıcak ve aydınlık bir yer olması nedendi. Ama alışana kadar isyan etmediğimi söyleyemem. Bir diğer nokta ise artık kanıksanan bir şekilde, bazı yerlerin başka sevdiğim bir kitabı hatırlatmasıydı. Normalde bundan rahatsız olmam ama bu kısımlarda yazar başka şeylerin anımsatmasını yapmak yerine daha orjinal ve güzel parçalar çıkarabilirdi. Yani elindekinin kıymetini bilmemiş gibi geldi ve bu da hoşuma gitmedi :( Bunlar dışında da pek beni rahatsız eden bir kısım yoktu kitapta :) Ahhh, kitabın sonları... O kadar keyif vericiydi ki, okurken kahkaha atmamak elde değildi çoğu zaman. Sadece bu da değil, tüm olaylardan sonra daha sayfa kaldığını görünce -hem de baya sayfa- "bu kadın daha ne yazacak ki?" desem de yazar sonunda bize gayet güzel şeyler sunmuş ve son kitap için bizi merak, heyecan, umutlar ve tahminler içinde bırakmış. Bize de bundan sonrası için sabırsızlıkla son kitabı beklemek kalmış...
Baskı: Gölgelerin Yolu ( Gece Meleği Üçlemesi # 1)
Yorumun aslı: http://kordugumhayaller.blogspot.com/2013/04/2-gun-golgelerin-yolu-way-of-shadows-by.html İtiraf etmeliyim kitabın ilk sayfalarında resmen lanetler yağdırdım. "Nasıl bir kitap bu, zaten küçük puntolu ve kalın, bir sayfa 10 sayfa gibi ya.." diyerek her seferinde sinirden kudurdum. Çoğu yerde kitabı kapattım ve okuduklarımı sindirmek için bekledim. Ama ne zamanki o baş sayfaları geçtim ve kitap rayına oturdu, inanın bana mest oldum okurken. Çok çok iyiydi gerçekten. Eğer okuyorsanız sizden ricam o sayfalarda dayanın, emin olun kitabın ilerisinde pişman olmayacaksınız :) Kitabın başlarında daha ne oluyor demeden olaya pat! diye, hiçbir açıklama ya da bilgilendirme olmadan dalıyoruz. Ve ilk 100 -tam kaç sayfa kestiremiyorum ama yaklaşık 100- sayfa boyunca kitap işledikleri ile o kadar ağır ve bize kitabı okudukça bilgi verdiği için o kadar karışık ki, dediğim gibi lanet ediyorsuz. Ama ne zamanki hikayenin temposuna alışıyor, kitapta kendi rayına oturuyor, işte o zaman okumak bir keyif oluyor. Okurken uykunuzdan bertaraf ediyor ve daha sonra neler olacağının merakı ve pat! diye gerçekleşen ölüm, macera, aksiyon, olaylar vs. nedeniyle elinizden bırakamıyorsunuz. ;) Kitabı tam üç günde gece 4'e kadar okuyarak bitirdim. Aslında daha erken de bitebilirdi ama o kadar olay var ki, dinlenme aralığı brakmam gerekti kendime :D Tamam, biraz nefes alalım en iyisi. Şimdi de kitabımızın konusuna bakalım biraz da. Yalnız kitabımız o kadar dolu ki, spoiler olmaması için size buzdağının küçük bir kısmından bahsedeceğim ;) Yani gönül rahatlığı ile okuyabilirsiniz: Kitabımız diğer okuduğum kitaplara göre işlenişi bakımından oldukça değişik ve güzel bir kitaptı. İlk olarak Azoth adlı bir çocuğun yaşadığı korkunç olaylar zinciri ile başlıyor hikaye. Ve olaya ilerdikçe bir sürü kişi dahil oluyor. Çoklu -bayağı bir çoklu O.O bakış açısı olduğu için de bu kişilerden kim önemli, olaylar nereye varacak ya da bu kadar kişiyi nasıl aklımda tutacağım diyerek uzun bir süre hem siz hem de kitabımız yalpalıyor. Ki bence asıl yalpalama sebebi kitabın, bize karakterlerin küçüklüğünden itibaren okutmasıydı. Yazar asıl olaya girmek için ya da gizeme girmek için buralarda ne yapacağını bilememiş sanki :) Ama ne zamanki asıl olayların başlayacağı zamana, karakterlerin uygun yaşlarına geliyoruz işte o zaman kitabımız tam bir akışa, dzgünlüğe kavuşuyor. Bu sayede biz de rahat bir nefes alıyoruz. Ki bu son rahat nefesimiz oluyor. Zira yazar bundan sonra dur durak bilmeden bizi olaylar silselesine tabi tutuyor. Nereye sürükleyeceğini, daha sonra neler olacağını bırak bir sonraki satırda neyle karşıya karşıya geleceğimiz bile kesin değil bu kitapta O.O Tamam bazen yalpalıdığını ve inişleri-çıkışları olduğunu kabul ediyorum bu kısımlarda bile ama inanın, kitabın sonlarına doğru anlamsız gelen o parçalar birer birer puzzle'da yerlerine oturuyorlar :) Azoth henüz 11 yaşlarında bir çocuktur. Yaşadığı kent ise acımasızlıklarla doludur. Bu acımasızlıklar içinde Azoth da sokakta yaşayan ve yeri yurdu olmayan ama kendi içinde örgütlenen çocuklar topluluğunun parçasıdır. Yani bir lonca üyesidir. Belki de en kötülerden birinin hem de. Çünkü başındaki çocuklardan Sıçan lakaplı kendisinden yaşça büyük çocuğun hem sapkın hem de korkunç eğilimleri vardır ve lonca başkanıdır. Tabi bir de en yakın arkadaşları Jarl ve kendisinden oldukça küçük, lakabının hakkını veren güzeller güzeli Taşbebek vardır. Bir gün yine lonca haracı için para ararken hayalindeki kahramanı ve olmak istediği kişi Durzo Blint yani suikastçıların en iyisiyle karşılaşır. Hoş bir karşılaşma değildir bu. Ama belki de ileride olacaklar için bir şanstır. O günkü karşılaşmadan sonra ise başına gelmeyen kalmaz. Ve gelişen olaylarla yıllardır hayalini kurduğu bir şekilde büyük sıikastçi Durzo Blint'in çırağı olur. Olur ama bedeli ağır olmuştur. Durzo'nun çırağı olduktan sonra kitap bir süre daha kendi zamanında ilerliyor. Daha sonra ise belli yaş aralıklarında önemli bölümleri göstererek asıl zamana geçiş yapıyor. Bu kısımdan sonra ise hikaye doğal akışına dönüyor :) Azoth artık gitmiştir, gelişen olaylarla yerine Kylar doğmuştur. Ve Kylar, Durzo'nun çırağı olarak gerçekten iyi iş çıkarmaktadır. Ama size bahsetmediğim ve okuduğunuzda karşılaşacağınız bir sürü karakterinde olduğu kaderin iplerinin birbirine bağlanması sonucunda belki de her şeyin ve herkesin sonunu getirebilecek bir savaş patlak verir. Ki biz adım adım o savaşı okuyoruz, nasıl bir hareketin kar tanesi gibi yuvarlanarak kocaman bir kartopuna dönüştüğünü soluksuz bir şekilde okuyoruz. Peki sizce kahramnlarımızdan biri olan Azoth'un -ya da Kylar mı demeliyim?- bu savaştaki ve kaderdeki rolü ne? Kaderin ipleri birbirine dolanırken usta ve çırak karşı karşıya gelmeye mahkum mu? Peki ya eski dostlar, geçmiş yaşamlar hep pişmanlık olarak mı kalacak? Tüm çabalar bir hiç için mi, kader engellenemez mi? Bu sorular ve inanın daha fazla, daha fazla şey için bu kitabı okumalısınız ;) Kitap ilk başlardaki acemliklerinde sizi şaşırtmaya çalışsa da dikkatli olursanız olayları tahmin edebiliyordunuz. Bu da o bölümlerde sıkılma nedenlerimden biriydi. Tabi bir de düşünceler değil de olaylara odaklı olması hem kafa karıştırıcı hem de oldukça yorucuydu. Bir de okurken sürekli bana ney tadı verdiğini -yani neye benzediğini- hep hatırlamaya çalışmaktan kafayı yemiştim. Ama sonunda kitabın neye benzediğini bulmamdan mı yoksa temposuna alışmamdan mı yoksa tüm bunlara iyi tarafında denk gelmemden mi bilinmez keyif almaya başladım. Okudukça da soluksuz devam etti bu. Siz de zaten okuyunca göreceksiniz ama ben size bir yardım olsun diye neye benzediğini söyleceğim ;) Kitabımız hem birçok özelliğiyle Taht Oyunları (Game of Thrones) gibi hem de seks yerine vahşet, macera ve savaşlara daha ağırlık vermesiyle ondan oldukça farklı. Tamam ben GOT kitabını okumadım ama dizisini bildiğim bunu söylebiliyorum. Üstelik kitabını okumuş birinden de aynı cümleyi duydum ;) Kısacası tüm Taht Oyunları (Game of Thrones) severlerin okumaktan zevk alacağı ve seveceği bir kitap olduğunu rahatlıkla söylüyorum :D Kitabın ilk başlarının çok sert olması, daha sonraki sahnelerde bu yumaşasa da yine de barındırdığı bazı özellikleri dikkate alarak bir yetişkin kitabı olduğunu söylemeliyim. Tabi sadece ilk başlarda olsa tamam ama daha sonraki sahnelerde de bu sert kısımları yer yer görüyoruz. Çünkü yaşanılan yer berbat ve her türlü pisliğin olduğu yerler. Yine de ilerledikçe gördüklerimiz, ilk başlarda yaşadıklarımıza kıyasla bana göre hiç bir şey. Son olarak bunları söyleyeyim de okuyacaklar da bunu dikkate alarak okusun lütfen :D Ahh, söyleceğim söyleceğim unuttum. Yazarımız Brent Weeks tam bir George R. R. Martin hayranı. Ki onunla ilk tanıştığında da heyecandan dili tutulmuş, o derece ;) Ki sizde okuduğunuzda yazarımızın bu hayranlığını kavrayacaksınız :) Yine de yanlış anlaşılmasın, yazar onun gibi acımasız ve benzer şeyleri var ama bunlar sadece dış hatlar. Ve okurken rahatsız olmuyor ya da taklit olarak görmüyorsunuz. Yani en azından bu benim için böyle :D
Baskı: Silüet (Nightshade, #1)
Yorumun aslı için: http://kordugumhayaller.blogspot.com/2013/03/2-gun-siluet-nightshade-by-andrea.html Kitap bence kötü değildi ama çok da abartılacak kadar güzel değildi. Boş bir zamanda okunacak hoş bir kitaptı. Ve eğer yazar, kitaptaki bazı dikkat çekici ve güzel şeyleri kullanmayı bilseydi, bence, çok çok da güzel bir kitap olabilirdi. Yani bu haliyle de iyi ama daha da iyi bir kitap olabilirdi bence. Bir de, kaç kitaptır rast gelmekten bıktım ama, o son ne öyle! Gene yarım bırakılmış ve bir sonraki kitaba merak uyandırılmıştı :D Biraz da kitabımızın konusunda bahsedelim biz en iyisi: Kitabımız, damdan düşer gibi, tam da bir olayın ortasında başlıyor. Alfa kurt kızımız Cayla, yabancı birini kurallara ayrıkırı olmasına karşın kurtarıyor. Ve hiçbir şey olmamış gibi onu bu yasak mülke geldiği aracına bırakarak işine geri dönüyor. Daha sonra ise aynı çocuğu okulunda görmesi ve çocuğun onun ne olduğu ayırdına varması ile kızımız için zaten stresli olan hayat bir de tehlikeli bir hal alıyor. Stresli çünkü, kızımız kısa bir zaman sonra Samhain'de karşı Gardiyanlar grubunun alfası Ren *.* ile evlenecek ve gençlerden yeni bir sürü kuracaklar. Bu karar onlar doğduğundan beri verilmiş bir karar. Ve Ren'in hali ve şöhreti de eklenince işe, kızımızın Alfa içgüdülerini de unutmamak gerek, kızımızın için bu evlilik oldukça stresli ve kafa karışıklığı dolu bir konu oluyor. Tabi tek sorun bu da değil. Yöneticileri olan Bekçiler grubu için Samhain ve bu birleşme çok önemli. Bu yüzden bizimkilerin üstündeki baskı da oldukça artıyor. Ne kadar çok sorun ve ne kadar karışıklık var değil mi?? Bunlara bir de tehlike kısmını ekleyeylim hadi! Bu kısımda da kızımızın okuluna gelen yabancı yani Shay meselesi var. Bir sebeple ikili yakınlaşmak zorunda kalıyor ve daha sonra aralarında bir şey başlıyor. Ki bu yasak kesinlikle! Kızımız Ren'e ait sonuçta. Ama öyleyse neden Bekçiler hem kurallara uymasını hem de Shay'a bakıcılık etmesini istiyor olabilirler ki?? Peki ya Calla, iki kişi arasında kimi seçecek?? Ve verdiği kararın sonuçlarına katlanabilecek mi?? Tabi bir de sürülerden gizlenen gerçekler var. Pek bu gerçekleri öğrenmek neye mal olacak?? Hepsi ve daha fazlası için kitabımızı alıp okumalısınız ;) Aslında kitaba ilk başladığımda şaşkına döndüm. Çünkü hem olayın içine pat! diye daldırdı bizi yazar hem de o kadar terim vardı ve biz ne olduğunu zerre anlayamıyorduk. Neyseki kitap ilerledikçe yazar bize bilinmeyenleri açıkladı da kafamdaki bilinmezler yerine oturdu. Ama bu yeterli geldi mi bana? Tabiki de hayır! Çünkü yazar bize oldukça bilgi verse de bir o kadar da karanlıkta bıraktığı bilgiler var. Yani bizi hem sonu hem de bilmediklerimizle merakta bir şekilde bırakarak kitabı bitirmiş. Rahatsız olduğum kısımlar, birçok yerde olayların çok hızı geçilmesiydi. Bu yüzden kimi zaman dönüp tekrar okuyarak ne olduğunu anlamaya çalıştım. Hele iki şeye çok çok kızdım. Birincisi bu kadar katı olan kuralları kızımızın çok çabuk ve -gönülsüz gibi gözükse de- neredeyse hiç düşünmeden ihlal etmesi. Ki böylece herkesi tehlikeye attı! =/ İkicisi de kızımızın önünde başka seçenek olmasına rağmen hiç tereddütsüz birini dönüştürmesi ve hadi bunu kabul ettik de o dönüşümün bu kadar hızlı ve baştan savma olması neydi anlayamadım doğrusu. Bu kadar olumsuzlukla bahsetsem de kitapta sevdiğim yerler de yok değildi. Bunlardan biri Silüet ve Mahkum grubunun birleşmesinden sonra yaşanan sahnelerdi. Gerçi içinde Ren olduktan sonra sıcak bakılmayacak olay yok -ki buradan da Team Ren olduğumu anlamışsınızdır- Gerçekten yani, kim Ren gibi biri duruken gidip de Shay gibi birini tercih eder ki?? O.O Sinir oluyorum böyle tavırlara ve sırf kızımızın kimi seçeceğini bulmak için de spoiler yemeye hazırım. O derece! :D Neyse konuya dönersek... ;) Çok güldüğüm sahnelerden biri, Mason hakkındaki gerçekti. Daha doğrusu olayı Calla'nın çakmaması. Ben başta bir şeylerden şüphelendim ama direk söylenene kadar kızımızın durumu çakmaması beni oldukça güldürdü :) Bir de Shay ve Calla'nın her buluşmalarında yaşadığım o diken üstü durumunu sevdim. Sürekli "aha, şimdi biri gelip onları yakalayacak, foyaları ortaya çıkacak!" diye gerim gerim gerildim. Sevdim çünkü kitapta bu ve birkaç sahne dışında pek aksiyona raslayamadım açıkçası. Tabi son sahneleri ayrı tutuyorum. Zira o kısımlarda çok olmasa da kitap geneline göre gerçekten iyi bir aksiyon sahnesi olmuş. Hele de Bekçiler'den birinin onları kapana sıkıştırdığı düşünülürse! Sonuçsa... şey, onu da söylemek olmaz. Alıp kendiniz görün de ben de sizi bu heyecandan mahrum bırakmayayım ;) Son olarak, değişik ve iyi olmasına rağmen boş bir zamanda okunacak bir kitap olduğunu söyleyebilirim. Keşke yazar daha sert ve kararlı bir şekilde yazaydı karakterleri....
Baskı: Aşkın Kollarında (American Heiresses, #2)
Yorumun aslı: http://kordugumhayaller.blogspot.com/... Kitabımız gerçekten güzeldi. Tabi sizlerde benim gibi söz konusu historicallar olunca kendimize çektirdiğimiz o acı verici olayları kanıksamaya başladıysanız :D Zira artık ben okuduklarımdan çok az olsa da artık alıştım gibi. Ama itiraf edeyim bitirince kitabı fırlatmıştım. Çünkü dayanamıyorum bu durumlara. Ama onun öncesinde yaşananlar kesinlikle güzeldi. O yere kadar insan yavaş yavaş bir eriyor... :) Hangi yer mi?? Okuyun öğrenin ;) Şimdi de kitabımızın konusundan bahsedelim bir ara verip: Kitabımız, serinin ilk kitabındaki kızımız Sophia'nın kızkardeşi Clara'nın İngiltere'ye soylu birini bularak evlenmesi amacıyla gelişini ve başından geçenleri anlatıyor. En başta, bu kitaptaki yakışıklımız Seger ve Clara hakkında merak uyandırıcı bir sayfayı okuyoruz. Daha sonra ise yazar yakışıklımızdan bir bölüm veriyor ve bizi bugüne, yani Clara'nın katılacağı davet için refakatçisiyle davetiyesini aradığı zamana götürüyor. Bu önemli, çünkü davette prens de olacak ve kızımızın Londra sosyetesine katılıp katılamayacağını onaylayacak. Malum kızımız Amerikan geldi, o çooook soylu İngiliz sosyetesine uygun mu değil mi bir bakılsın ama değil mi?? :P Neyse, sonuçta bir davetiye buluyorlar ama yanlış yerin davetiyesi çıkmasın mı bu da??! O.o Çok çok yanlış bir yer hem de! :D Ama iyi tarafından bakalım, kızımız orada kalbini yakışıklımız Seger'e kaptırıyor. Hele ki ne kaptırma :) Yakışıklımız Seger'in hasretine dayanamayıp katılmaması gereken bu baloya tekrar katılıyor sırf bu yüzden. Ve katıldığına da değiyor. Çünkü Seger'in ilgisini kesin bir şekilde üstüne alıyor. Bundan sonrası ablamız Sophia'nın yardımıyla uzun bir görüşme ve tanışma sürecine giriyor. Yalnız ortada bir sorun var, hatta iki, yok yok üç. Evet, evet, üç sorun var. Bunlardan biri yakışıklımız Seger ünvanlı biri olsa da yaşadığı bazı olaylar nedeniyle artık sosyetenin arasında değil. Bir diğer sorun/sorunlar ise Amerikalılardan nefret eden üvey annesi olacak uyuz mu uyuz kadın ve onun o gereksiz yeğeni. Peki sizce çiftimiz tüm bu zorlukları aşıp evlenebilecek mi??? Evlenseler bile -historical bu rahat durur mu yazarlar!!!- tüm olumsuzluklara rağmen huzura ve mutluluğa kavuşabilecekler mi?? Tüm bu soruların cevapları ve daha fazlası için kitabı almalı ve okumalısınız... ;) Karaktere geçelim birazda: Kızımız Clara; kendilerini çok çok sevdim. O döneme göre gerçekten kıpır kıpır, cesur ve net bir kızdı. Milletin ne diyeceğine umursamadan ya da sevdiğini bir şeye zorlamadan sevdi. Ve güzelliğinin yanında bu davranışları da artı olarak Seger'den bu güzel hislerinin karşılık bulmasını sağladı :) Çok acılar çekti ve bunlara değdi. Kitabın sonunda beni halini merak eder bir şekilde bıraktı. Bir sonraki kitabını merak ediyorum artık ;) Yakışıklımız Seger; kendilerini başlarda çok sevdim. Hatta uzunca bir süre :) Ama ne zaman hendekten atladılar adam beni deli etmeye başladı. O kadar hata yaptı ki en sonunda ofsaytı yedi benden uyuz -.- Gözünün önündekini göremedi. Uyuz adam, sana oyun oynayanların gerçek yüzlerini nasıl bilmezsin bunca yıldır da sana en başından beri açık ve net olan güzeller güzeli Clara'ya güvenmez ve üzersin?? Tüm bu sebeplerle yazarımızın kızımızla aralarında kitabın ortalarında aralarının bozuk olduğunu varsayıyorum. Zira yakışıklımızı sonlara doğru kızımıza karşı çok gaddarlık yaptı :( Bu türü çok iyi bilmem ama bu türde okuduklarıma bakarak tüm bu olayların normal olduğunu düşünüyorum. Aralarında geçenler ve Seger'in -her ne kadar sonradan sıksa da- daha önce yaşadığı aşk ile ilgili hisleri çok güzeldi. Yazar hem karakteri hem de ilişkileri iyi incelemişti. Olayların hızlı olması beni rahatsız etmedi, zira karakterlerimizde enerjikti. Benim için en büyük eksiyi, Seger'in sonradan beni sinir edecek birine dönüşmesi ve kızımızı çok üzmesi aldı. Dediğim gibi, gözünün önünde dönenleri başkası demese anlamaması beni oldukça sinirlendirdi. Tabi bir de sonun çok çabuk bitmesi var. Ama düşününce, devam kitabı olacağı için sanırım yazar olacakları oraya saklamış...
Baskı: Sisli Dağların Ötesinde (Highlander, #1)
Kesinlikle okunmalı! Ve yorumu da yakında =)
Baskı: Kan Ateşi (Ateş, #2)
Yorumun aslı için: http://kordugumhayaller.blogspot.com/2012/10/kan-atesi-blood-fever-by-karen-marie.html Serinin 2. Kitabını daha çok sevdim ben. Bol bol aksiyon, macera, gizem ve romantik bölümler vardı. Tabi yanlış anlama olmasın, Barrons’un romantik anlayışına göre bir romantiklik vardı. Ama olsun bana yetti. Ne de olsa o, her haliyle karizma ;) İlk kitap heyecanlı bir şekilde bitmişti. İkinci kitap ise bizi merakta bırakırcasına, normal bir gün ile başlıyor –Mac ne kadar normal bir gün yaşayabilirse işte. Ama yanlış anlaşılmasın sonradan olan olaylarla sıkılmaya vakit bile kalmıyor. O kadar dolu dolu maceralarla geçiyor ki! Okurken başka bir şey olmaz artık diyemiyor insan çünkü son ana dek hatta kitabın sonunda bile kızımıza bir rahat yüzü yok. Ya sürekli başına bir bela geliyor ya Barrons ondan bir şey yapmasını istiyor ya V’lane rahat bırakmıyor ya da Lord Master’ın adamları onu arıyor ya da avcılardan endişeli ya da…. Ahh, ben şuncağız şeyleri yazarken bile yoruldum ama yazar inananın hiç yorulmuyor. Barrons’u bu kitapta daha çok sevdim. Mac’a karşı daha iyiydi. Onun hakkında birçok şey öğrendik. Bol bol güldü bu kitapta. Ama ben en çok kıskanç hallerine bayıldım. Tüm bu olanlara ve bilgilere rağmen hâlâ gizemli yakışıklı klansmanını sonuna kadar koruyor. Kitap boyunca Barrons’un “ne” veya “kim” olduğunu kendinize bolca sorsanız da cevap alamıyorsunuz. Hele tahmin yapmayı hiç denemeyin. Zira kendisi tüm haşmetiyle ve her seferinde tüm tahminlerinizi yerle bir ediyor. Benim buna rağmen bir iki tahminim var ama ben de saklı. Eğer olur ki, hani mucize eseri ne olduğunu öğrenirsek o zaman ben de kendi yorumumu bildiririm. V’lane. Onu da unutmamak lazım. Bu kitapta bir iki sefer çıksa da karşımıza onlarda da işe yaradı. Kızımızın hayatını kurtardı her ne kadar bu çıkarı için gözükse de bence kızımıza boş değil. Tabi kibirli prens bunu tam kabul etmiyor ama bir şeyler çıtlatıyor kızımıza. Onu seviyorum desem olmaz sevmiyorum desem olmaz ortası desen hiç olmaz. Onun hakkında ne düşüneceğimi tam bilmiyorum. Bence Mac de benimle aynı fikirde. Çünkü birinci kitaptan sona onun hakkında çok olmasa da yeterli bir iki bilgi öğreniyoruz. Fiona konusunda haklı çıktım. Pis kocakarı ne olacak. Başına gelenleri hak etti. Kendi kuyusunu kendi kazdı. Kızımızı az kalsın öldürüyordu. Neyse ki V’lane vardı. Ama bu onu kurtarmaya yetmedi. Artık fazla olmaya başladı zaten. Yedi tekmeyi eyvallah :) Daha önce yaşlı kadın olarak söz ettiğim kişinin kim olduğunu öğreniyoruz, Rowena. Onun hakkında da doğru bilmişim. Kendisi sidhe kahinlerinin başı –gerçi o söylemedi ama biz anladık. Ama çarpık bir anlayışı var. Kısacası Fiona’dan sonra sevmediğim ve sevmeyeceğim bir diğer karakter. Yeni sevimli bir karakter ile tanıştık. Kendisi Dani ve genç bir sidhe kahini. Herkesin ona büyük gibi davranması istese de çocukça şeyler yapıyor. Yine de siz bunları dediğime bakmayın kendisi tam tamına 47 fae öldürmüş. Çok hareketli ve kendine özgü güçleri olan biri. Ben sevdim ama kendisini sadece 2 kere görüyoruz. İlk kitapta ne kadar düşman gittiyse merak etmeyin, bu kitapta yerine bir o kadar da kişi geliyor. Kızımız ve Barrons’un başı her zamanki gibi beladan kurtulmuyor. Tabi tek sorun canavarlar değil. Bir ara kızımızın babası geliyor ve bir dedektifin ölümü konusunda karakola alınıyor. Bu kızın çilesi hiç bitmiyor. Hatta bir ara öldü sanılan bir düşman kızımızı kaçırıyor ve ölümden kıl payı kurtuluyor. Kurtulmak için yaptığı şey ise kırk yıl düşünsem bu kız bunu yapar demeyeceğim bir şey! Tam bundan ilginci olmaz derken o da ne? Lord Master kızımızın kılına zarar vermeden onu bırakıyor hem de onun kendisi için düşündüğünden de büyük bir tehdit olduğunu gördükten sonra! Peki niçin? Sadece Barrons “kız benimle kalıyor” dedi diye. Bir afalladınız değil mi? Bunlar daha hiçbir şey. Siz bir de kitabın sonunu okuyun da görün. Kitapta sinir olduğum o gelecekten geçmişe karışma işi bu kitapta yoktu ya da vardı ama beni rahatsız etmedi. Bunun düzelmesine sevindim çünkü ilk kitapta beni biraz soğutmuştu. Bunun dışında kızımızın yaşadığı o kadar olaya rağmen hala salak olmasına, gözünün tam önündekini görememesine ve bunun yüzünden sadece kendini değil, sevgili Barrons’u da tehlikeye atmasına sinir oluyorum. Tamam, ilk kitaptaki kadar saf ve salak değil ama hala sinirime dokunuyor. Kendini kaybetsin, siyah olsun demiyorum, sadece biraz şu gökkuşağı renklerini azaltsın yeter. Sonuçta tüm renklerden vazgeçerse karşısında savaştıklarından ya da sevmediğim uyuz ihtiyar Rowena’dan bir farkı kalmaz. Kitabı şiddetle okumanızı öneriyorum. Gerçekten çok güzeldi.
Baskı: Karanlık Ateş (Ateş, #1)
Puan: 6.30 Yorumun aslı için: http://kordugumhayaller.blogspot.com/2012/10/karanlik-ates-darkfever-by-karen-marie.html Kitap daha önce okuyup beğendiğim bir kitaptı. Genelde kapaklara çok takılmam ama bu serisinin kapaklarını sevdim. Bu yüzden orijinal kapak çıkınca hemen iki kitabını da sipariş ettim. Daha önce okusam da sanki hiç okumamışım gibi. Hatırlamadığım öyle yerler var ki kendime kızdım ama neyse bunları değil de kitabı konuşalım :) Kitap okuduğum diğer bir çok seriye göre farklıydı çünkü bir günlük gibiydi ama aslında tam öyle değildi. Bazen geçmiş ve gelecek birbirine geçiyor, kızımız gelecekten daha önceki yaptıklarını yorumlayıp bilgilendiriyor bizi. Bu şekilde yazmak iyi ve kötü. Çünkü okurken ilerisi için bilgi almak heyecanlandırıyor ama okurken birden kesilmek bazı yerlerde gereksizdi. Aksiyon sahneleri bolca vardı ama beni sinir eden kısım –tabi son kısımlarda bir yer hariç- düşmanla yüz yüze gelip adam gibi kavgaların olmamasıydı. Daha çok yapacaklarını yaptılar ve ortamdan kaçtılar. Sanırım bunun nedeni kızımızın öyle bir duruma hazır olmaması ve daha birinci kitapta olmamızdı. Ama son kısımdaki yer ilerideki kitaplar için umut vericiydi. Küçük bir kasabada sakin ve huzurlu bir hayatı olan MacKayla’ya gelen bir telefonla tüm hayatı değişiyor. Çok sevdiği ve biricik kız kardeşi Alina öldürülmüştür ve ölmeden önce kızımıza bir mesaj bırakmıştır. Bu mesaj ve yaşadığı üzüntü kızımızı kız kardeşinin intikamı için Dublin’e getiriyor, öldürüldüğü yere. Hikaye zaten bundan sonra başlıyor. Kızımız Alina’nın intikamı ve garip mesajını araştırırken tüm dünyası ters düz oluyor, güvenli hayatı birden puf diye uçuşuyor. Çünkü Dublin’de aslında olmaması gereken, efsanevi kötü yaratıkların yaşadığını öğreniyor. Öğrenmekle kalsa iyi bir de öldürülmekten kıl payı kurtuluyor. Hepsi de ne için, yazılışını bile bilmediği “şi-sa-du” diye bir şey ve aslında görmemesi gereken yaratıklar için! Hiç mi iyi bir şey olmuyor derseniz hemen size var derim. Ben derim de Mac der mi orası meçhul! Çünkü ben sevsem de Mac pek “o”nu sevmiyor. Daha doğrusu sevmemek değil de güvenmiyor. O kim mi? Tabi ki de yakışıklı ve ultra gizemli, bask ve kelt soylarından gelme, kitapçısı olan ve bu tip ıvır zıvır dışında bir şeyini bilmediğimiz Jericho Barrons… Kendisi başta kızımızı bilmediği şeyler ve bu kötücül dünya konusunda uyarsa da Mac’in gitmeye niyeti olmadığını ve en önemlisi kızımızın kendi işine yaradığını görünce onu bırakmıyor. Yani hayır romantik bir prens değil! Peki ne derseniz, dedim ya daha önce ultra gizemli biri. Sözün kısası ben de bilmiyorum. Mac mi? Hele o hiç bilmiyor. Ben onu bu kadar yersem de arada, hani kırk yılda bir yapılan iyilikler gibi yaptığı şeyler oluyor –kızımızın hayatını kurtarmak gibi… Bir de V’lane var ki sormayın. İyi mi kötü mü kara veremiyor insan. Sanırım bunun nedeni bir fae olması ve bizden çoook farklı bir dünya bakışına sahip olması. Yaptığı tüm şeylere rağmen bir parça seviyorum onu. Mac seviyor mu derseniz, üzgünüm bunu da sevmiyor. Tüm fae’lerden nefret ediyor ve her ne kadar etrafında yakışıklılar olsa da kızımız da tık yok. Ki zaten bu tip şeyler için ayıracak vakti de yok. Malum, kızımız hayatta kalmaya çalışıyor. Bu kitapta en çok kime sinir oldum sorusunun yanıtı Mac’in karşısına sürekli çıkan ve onu olur olmaz şekillerle uyaran yaşlı bir teyze ve Fiona. Onlar da kim derseniz ben de hemen alın kitabı okuyun derim. Ve bu sefer ki yazımda çok bilgi vermediğimi biliyorum ama kitap o kadar dolu ki ne anlatayım şaştım. Yani evet, kitap okunması gereken bir kitap ve seri hem görsel hem de –edindiğim bilgilere göre- yaratılan dünyasıyla okunması gereken bir seri. Ki hali hazırda üç kitabı çevrildi. Orjinalinde ise seri bitti ve seride gözüken Dani isimli bir kızın hikayesini anlatan, devam tarzında yan serisi de var.
Baskı: Tanrı (Melez Sözleşmeleri, #3)
Melez Sözleşmeleri Serisi 3. kitabıdır. Kitap benim için hem muhteşem hem de berbattı. Berbattı, çünkü Seth konusunda yazar beni yaptıklarıyla oldukça şaşırttı ve sonuna kadar beslediğim ümitleri yıkarak ağlattı. Muhteşemdi, çünkü tarafsız bir şekilde bakarsak -ne yazık ki- yazar Aiden ve Alex konusunda döktürmüştü. Döktürmekle kalmamış kesinlikle okuyanları Aiden'e hayran bırakmıştı. Aiden ve Alex'i de bir kenara bırakırsak kitap bir önceki kitapların formatında ve gerçekten güzeldi. Ama işte tek sorun benim gibi Team Seth'cilere olanların olmasıydı :( Peki, biraz ara verelim ve kitabımızın konusuna dönelim: Kitabımız kızımız Alex'in gördüğü bir kabus ile başlıyor. Daha sonra ise okulda yaşadığı sorunlarla devam ediyor. Evet, kızımız sağ salim bir önceki kitaptaki karışıklıktan Seth ile kurtulmuş, kendi okuluna geri dönmüş ve dayısıyla sevdiceği Aiden'ın dönüşünü beklemektedir. Kızımızın tek sorunu Aiden'i beklemesi ya da öldürdüğü safkan değildir. Zira okuldaki herkes onun Apollyon olduğunun farkındadır ve şüphelendiği gizli bir tarikat onu giderek çembere almakta, uyanmadan onu yok etmenin peşindedir. Tüm bunların üstüne Seth'in garip davranışları, daha sonra -uyanışa az kalmışken- uzaklara gitmesi ve artık Aiden'le aralarındakinin kesinliğe varması sonucu işler daha da kızışır. Ama asıl kıyameti koparan, ağızlarınızın bir karış açık kalmasını sağlayan Seth faktörü, olaya Tanrıların dahil olması ve Alex'in geldiği soy oluyor! Yani "gel vatandaş, felaketlerden seç beğen al" kampanyası gibi olmuş :) Yazar bu faktörlerle bence hikayeyi diğer kitaplara göre çok başka yerlere taşımış oldu. Ve ben bu kitaptan sonra bir sonraki kitabı -hele o son, hele o son!- heyecanla bekliyorum :D Tek dileğim var, yazar Seth kısmında batırıp üzdüklerini umarım ki toparlar... Kitabımız ilk başlarda bizi biraz heyecan yaratsa da ortalarına doğru ve ortalarında uzunca bir süre duruluyor. O kısımlarda da heyecan var ama sonlara doğru yaşattıklarının yanında pek lafı olmaz gibi geliyor bana. O kısımlarda yazarımız daha çok Team Aiden'ları sevindirircesine bol bol Aiden-Alex sahnesi yazmış. Gerçi hakkını yemeyeyim, yazarımızdan Seth'M i uzaklara yollayana kadar güzel Alex-Seth sahneleri gördük ama bir Aiden-Alex sahneleri kadar olamadı işte. Aşk hayatlarını bir kenara bırakıp macera ve gizeme bakarsak. Onlar da gayet iyiydi. Ki yazar bizi daha ilk andan oldukça şaşırtıyor. Ve bu şaşırtma durumu kitap boyunca sık sık karşımıza çıkmaya devam ediyor. Macera kısımlarını sonlara doğru ara ara görsek de bir yerden sonra ipin ucu kopuyor ve işe tanrıların da dahil olmasıyla her şey daha hareketli bir hal alıyor. Gizem kısmı ise, sanırım ben bunu tek bir şeyde yaşadım o da kızımızın babası kısmında. Ki kendisi hala bir gizem. Zira onun hakkında yeterli bilgimiz olsa da onu bu kitapta görmüyoruz. Gelecek kitapta da görürsek üsteleneceği rolü merak ediyorum :) Ahh, neredeyse aklımdan çıkıyordu ki atlanmaması gereken bir kısım. Kitap çok ama çok komikti. Sık sık kahkaha atmak ve gülme krizlerine girmek mümkün. Yani bir an heyecanlı bir sahne ;) yaşarken bir anda da kahkalar atarsanız şaşırmayınız :D Şimdi de en önemli kısma geldik. Kitap boyunca komiklikler, heyecanlar ve bir ara Poseidon'u görmem bile -OMG! Poseidon *.*- kitabın benim için en büyük sorununu unutturmadı! O sorunun adı da Seth! Sevgili yazar, ne yaptın, nasıl yaptın, hiç mi acımadın diye sorarım ben buradan kendilerine??? İlk başta hele de bir önceki kitapta oysaki her şey ne kadar da güzeldi. İlk kitapta aşık olmuştum, bir önceki kitapta GEIST'e yaklaştık ve dedim bu kitapta da zirveyi görürüz ama nerde... Yaşadıklarımdan sonra kendime gelmem, o zirvelere yakın yerden yerin bilmem kaç kat altına düşüşümü atlatmam o kadar uzun sürdü ki okuyalı baya olmasına rağmen yorumunu yeni yazabildim. Neyse, daha fazla konuşursam içimi döküp spoiler'a girebilirim ;) Son olarak, kitabımızın bitişi ve uyanışın anlatıldığı kısımlar süperdi. Ben üstün körü bir uyanış beklerken yazarımız gayet güzel ve zihninizde bir film sahnesi canlandırırcasına size uyanışı anlatmış. Tabi bu kadarla kalır mı?? Asla! Artık gözlerinizi yuvalalarından mı fırlatır, sinirinizi mi zıplatır bilemem ama gayet şaşırtıcı bir şekilde kitaba son vermiş. Bize de bir dahaki kitaba kadar kudurmak kaldı yani O.O :D
Baskı: Odd Ve Ayaz Devleri
http://kordugumhayaller.blogspot.com/2013/02/odd-ve-ayaz-devleri-odd-and-frost.html İthaki Yayınları'ndan çıkan ve çocuklar için olan bu Neil Gaiman kitabını ben çok sevdim. Yazar komik ve eğlenceli bir şekilde anlatmıştı kitabı. Okurken hele daha başlarda çok güldürerek beni şaşırttı :) Biraz daha konuşmadan önce isterseniz konusundan bahsedeyim: Kitabımız Odd, ailesi ve hayatı hakkında bilgiler vererek başlıyor. Odd, babasını bir savaş seferinde kaybetmiş Vikingli bir çocuktur. Babasının kaybının ardından da annesi 2 yıl sonra çok çocuklu ayyaş bir adamla evlenir. Bu yüzden de Odd vaktinin çoğunu ormanda geçirir olmuştur. İlkbaharı sevmesinin nedeni belki de budur. Ama o kış ilkbahar gelmek bilmez. Ve Odd da diğer Vikinglilerle anlaşamadığı için ortak salondan kaçarak evinin yolunu tutar. Bir süre sonra gelişen şeylerle bir tilki, bir ayı ve bir kartal ile karşılaşır. Zaten asıl olay da bundan sonra başlar. Çünkü onlar sadece normal birer hayvan değillermiş. Meğer İskandinav mitholojisinin Tanrılarıymışlar. Yani Thor, Loki ve Odin'den başkası değiller. Ama bazı olaylar sebebiyle hayvana dönüştürülmüşler. Ve tanrılar şehri Asgard'ı kurtamak için yardıma ihtiyaçları varmış. Böylece dördü tanrılar şehri Asgard'a doğru bir maceraya çıkarlar ve Ayaz Devleri'ni kovarak ilkbaharı getirmeyi umarlar. Ah, unutmadan, size Odd'un bazı sebeplerden sakat olduğunu da söylemiş miydim?? Peki sizce tüm zorluklara rağmen Odd ve Tanrılar, Ayaz Devleri'ni kovup ilkbaharı getirebilecekler mi??? Bunun yanıtı ve daha fazlası için kesinlikle kitabı en kısa zamanda edinin derim ;) Kitabımız 8 bölümden oluşan oldukça kısa ama aşırıya kaçmadan tadında biten bir kitaptı. Sonunu ise oldukça beğendim :) Okurken yer yer Odd'un durumuna üzülsem de cesaretine, iyiliğine ve en çok da ne olursa olsun gülümsemesine hayran kaldım.... Kitabı okurken yeni bilgiler bulmak mümkün. Ve ben İskandinav mitholojisini bilmiyorum diye de korkmayın sakın. Çünkü yazar bilmeniz gerekenleri gayet iyi bir şekilde ve gereksiz bilgilerden arındırarak size veriyor. Okurken şaşkınlıktan gözlerimi fırlatan tek yer; Tanrı Freya'nın Odd'un bacağına yaptıkları oldu. Beni rahatsız etmedi ama tüm kitap boyunca sergilediği tutumu aniden, şak! diye değiştirince çok şaşırttı. Yazar hem Tolkien gibiydi hem de ondan tamamen ayrıydı. Ama bunda rahatsız edici hiçbir şey yoktu. Okurken tanıdık esen bir meltem gibiydi. Bu sebeple hoşuma gitti. Hem de yazarı da sevdim. Eh artık diğer kitaplarını okumak da şart oldu. Zira yazar okudukça okutturuyor kendini ;) Son olarak eğer hala okumadıysanız okumanızı tavsiye ediyorum. Zaten oldukça kısa ve eğlenceli bir hikayeydi. Eğer bir kitap okuyorsanız da araya sıkıştırıp kendinizi dinlendirebileceğiniz, bir oturuşta bitirilebilecek bir kitaptı.
Baskı: Doğaüstü (Paranormal, #2)
http://kordugumhayaller.blogspot.com/2012/09/dogaustu-supernaturally-by-kiersten.html Kitap, o çok özendiği normal lise hayatı için ruhunu dahi satmaya dünden razı olan ama kavuştuğu bu hayattın pek de umduğu gibi olmadığını gören kızımın yaşadığı zorluklarla başlıyor. Ama sakın sanmayın ki hep dırdır edip sıkıyor. Hayır, aksine sizi başta kandırsa da sonra hoooop tekrar bir aksiyona atıyor. Akabinde takip eden olaylarla sizi heyecanlandırıyor ama istediğiniz o maceraları ne yazık ki bulamıyorsunuz. Yani kitapta biraz ilerlemeden bulamıyorsunuz. Çünkü siz onlardan önce etraftaki garipliklere kafa yoruyorsunuz. “Bir şeyler oluyor, olacak, ne bu ya böyle, bana da söyleyin” diye sızlansanız da merakınızı uzunca bir süre gideremiyor ve kendinizi yediğinizle kalıyorsunuz. Neyse efendim, devam edersek. Kızımız UPTA’dan ayrılmıştı ama bir şekilde gelişen olaylar ve normalliğin pek de düşündüğü gibi olmaması sebebiyle işe tekrar başlıyor. Hem de yeni arkadaşlarından ve yeni sevgilisinden gizli! Sevgilisi olacak şahıs üniversiteye gittiğinden kızımız kendini iyice salıyor ve tehlikelere atılıyor. Yalnız da değil üstelik! Yanında tatlı ve şeker bir çocukla -tamam belki bir parça da kaçık olabilir ama konumuz bu değil- Tabi ki onun gözü kendisini ihmal eden, uzaklardaki su çocuktan başkasını görmüyor ama ilgisizlik de canına tak hani. Aaaa tabi kendinin ölümlü, sevgilisinin de ölümsüz olduğunu, aynı zamanda sevgilisinin laboratuvar asistanın da çok güzel bir ölümsüz olabileceğini öğrenmesinin de bunda katkısı olabilir. Sonuç olarak gizli gizli işler ve çılgınlıklar yapsa da yalancının mumu yatsıya kadar yanıyor. Bir gün bizim yakışıklı sevgili Lend ona sürpriz yapıp eve geliyor ama o da ne, kızımız UPTA görevinden dönüyor. Hem de gizemli çocuk Jack ile el ele bir geçit kapısından geçerek. Sonra akabinde ortalık karışıyor. Bizim salak kız her zamanki gibi yaşadıklarını ve bildikleririni saklıyor, bu yüzden tartışmalar oluyor, fasa fiso. En uyuz tarafı da bu kızın bencillikleri. Hiç mi hatalardan ders almazsın sen yani. İnsan hiç mi düşünmez ben bunu daha öncede denedim bak ne oldu diye. Neyse ki sonunda bizi daha fazla sinirlendirmeden ve bir parçada gelişen olaylarla gerçekleri görüyor. Herkesin maskesi düşüyor. Bildiklerini sevgilisine açıklıyor. Yani hemen hemen… Ama o zamana kadar da bizim kız her türlü yanlış şeyi yapıyor. Unutmadan size Unseeli Kraliçe’sini kızdırdığını ve nefret ettiği peri diyarına gittiğini söylemiş miydim? Peki ya birinci kitapta çok beklediğimiz “Evie aslında ne” sorunun cevabını bulduğumuzu? Söylemedim mi? Şeyyy, alın siz de okuyun canım her şeyi de ben diyemem ama değil mi? Hepinize keyifli okumalar ve umarım en kısa zamanda 3. Kitapta görüşmek üzere ;)
Baskı: Paranormal (Paranormal, #1)
http://kordugumhayaller.blogspot.com/2012/09/paranormal-paranormalcy-by-kiersten.html Daha ilk sayfalardan güldürmeye başlıyor. Gerçekten komik bir kitaptı. Kız desen hem bencil hem salak ama olsun bolca güldürüyor bence. Kitap kızımızın bir vampiri UPTA adı verilen ve tüm paranormal yaratıkları toplayan, insanlar için onları kontrol altına alan ve daha bir sürü faso fiso yapan bir yer için yakalamasıyla başlıyor. Ahhh gitti yakışıklı vampirim diye düşünmeyin sakın. Zira bu kitap evrenindeki paranormallerin bir çoğu öcü böcü, çirkin ve sizi öldürmek isteyen canavarlar. Mesela olmassa olmazımız vampirlerin sihirli kılıklarının altında zombilerden daha çirkin –zannımca- bir ceset olması gibi. Peki biz nerden biliyoruz bu sihirli kılıkların altını derseniz çok basit. Bizim deli kız Evie tüm paranormallerin sihirsiz gerçek halini görüyor. Eğlenceli di mi? Ama daha da eğlencelisi bizim kızımız ve daha sonrasında başına gelenler. Neler mi geliyor peki başına? Valla gelmeyen kalmıyor ki! Bir sürü şey oluyor. Gizemli bir yabancı karargaha sızıyor, etrafta biri paranormalleri öldürüyor, ex-aşkı kızımıza sadece onun göreceği büyülü şeyler yapıyor ve en güzeli tüm bu karmaşada kızımız aşık oluyor!! - zaten bu da olmazsa olmaz bir durumdur ama oğlan da cıx hani :) - Benim bu seri için de sevdiğim ve komik bulduğum şey küfür yerine “bip” kullanmaları oldu. Nedenini okuyunca öğrenirsiniz ve bence bu çok komik. Kitabın bazı yerleri oldu ki kahkaha attım. İşte o yerler de genelde “bip” muhabbetleri oldu :) Şaşırtıcı bulduğum şey Raquel’in iç çekişleri oldu. Evet, evet yanlış değil. Her iç çekişi paragraflık cümlelere denk kadının! Her ne kadar nasıl yaptığı anlamasam da okudukça canım çekmedi değil şu anlamlı iç çekişleri. Ben çeksem çeksem anca sıkıntıdan çekerim kadın kitabını yazmış oysaki… Yazar böylece hep okunan sıkıcı yan karakterler yerine farklı bir karakter yaratmış, iyi de olmuş hani. Bu kitapta en çok kimi sevdin derseniz tabi ki de deniz kızı Lish’i. Hem komik hem de lafını esirgemiyor ve kızımızın en iyi arkadaşı. Diğer karakterleri şöyle böyle sevdim. Aaaa yakışıklı gencimizi unutmayalım onu da sevdim, kızımız UPTA'da yalnızken ona iyi arkadaş oldu yoksa daha fazlası mı? Bilmem oku gör. Kitabı bazı yönlerden cesur buldum eklemeden olmaz. Mesela bir karakteri tanıtıp sana onu önemli gösterebiliyor ama sonra şak!...birden uff olabiliyor karakter. Ya da sana birinden bahsediyor umursamıyorsun ama ilerde o kişiyi sana hatırlatıyor önemliymişçesine. Tüm bu bağlamlarda bence güzel bir kitaptı. Uzun zamandır böyle başına oturup birkaç saatte bitireceğin genç işi bir kitap okumamıştım. İyi ki de okumuşum çünkü özellikle kitaplarımın çıkmasını beklerken iyi geldi. Kitabın eksi yanları yok mu derseniz de var yani. Kusursuz ne var ki sonuçta. Bunlardan biri bazen kitaptaki olayların çok hızlı gelişmesi ve sonuçlanması. Okurken bir kaç yerde heyecanlandırdı ama sonra hevesimi kursağımda bıraktı. Ya da kızımızın bir şeyi öğrenince onu bencilce kendine saklaması. Tamam al megafonunu bağır millete demiyorum ama ne olur yani bir bilene danışsan. Neyse, sinirlerime hakim oluyorum. Bunun dışında da pek beni rahatsız eden bir şey yoktu. Size de tavsiye ederim. Keyifli okumalar :)
Baskı: Obsidiyen (Lux, #1)
http://kordugumhayaller.blogspot.com/2012/12/obsidiyen-obsidian-by-jennifer-l.html Lux Serisi birinci kitaptır. Dikkat bu öküz hem kalbe hem akla zarar! Okuduktan sonra NASA'yla irtibatlaşıp gezegeni bulmak isteyebilirsiniz! Kitap bittikten sonra düşüncelerimi anlatmaya çalıştım ama hislerimin tarifi yok. Yeni bir sözcük ve kavram eklesek sözlüğe o bile yetersiz kalır arkadaş! Böyle, hani ilk kez aşık olmuş sersem genç kızlar vardır ya. Dünya etraflarında döner, her şey toz pembe olur. Hah işte ben ondan bile beterim ve Dünya'nın etrafımda dönmesini bırak kendi etrafında dönemeyecek kadar dondu her şey! Yahşuhlu öküzüm Deamon'Mun her haline ayrı bir kalp çarpıntısı yaşadım. Bir insan bir öküze aşık olabilir mi? Ben oldum. Hem de çok feci şekilde.... Şimdi siz "bu kız neler diyor, kimlerden bahsediyor, aha sonunda bir kitap kurdunu daha kaybettik iyi mi?" tarzında şeyler söylüyor olabilirsiniz. Bunu söyleyenleri biliyorum. Siz daha bu muhteşem kitabı okumayan kitap kurtlarısınız ve benim koleksiyonum nadide mi nadide, muhteşem mi muhteşem, öküz mü ÖKÜZ, hıyar mı HIYAR, seksi mi SEKSİ.... öhöm tamam toparlanıyorum. Evet, salyalarımı da sildim. Nerde kaldık, ah, evet, koleksiyonumun "yahşuhlu öküz" kategorisinden kıyyymetlimmmm, biricik aşkım Deamon'M ile tanışmamışsınızdır demektir. Ki kendisi öyle bildiğiniz erkeklere benzemez. Hoş böyle bir erkeği bileceğiniz de sanmam çünkü kendisi bir uzaylı. Evet, yanlış okumadın o bir uzaylı amma ne uzaylıııı *.* Bir bakışı önce yakıyor sonra küle çeviriyor. Durum vaziyet bu olunca kim takar uzaylı olmasını ya da tam bir öküz olmasını! Kitap, kızımızın taşınma sonrası yaşadığı o sevimsiz ruh haliyle başlıyor. Etrafta açılması gereken onlarca kutu ve güncellenmemiş bir blog da sizde aynı etkiyi yapar. Bunlar yetmezmiş gibi annesi de yemek yapacağım diye etrafı dağıtır ve yumurtaları yakar. Yine de tüm bunlara rağmen kızımız annesine kızamaz çünkü babası öldükten sonra dağılan annesi kendisini toparlamak ve kızıyla arasını eskisi gibi yapmak için çaba harcıyordur. Kitap boyunca annesi ile olan ilişkilerini sevdim. Annesi çok muzur ve kızını sürekli bir şeylere teşvik etse de Katy pek o tarafların insanı değil. Yani değildi. Ta ki sevgili öküz Deamon'la tanışıncaya kadar. Deamon ile karşılaşmalarına öyle bir dalmışım ki kız ne yaparsa ben de aynen tekrar ediyorum. Hem tekrar etmemek elde mi? Böyle bir ilk karşılaşma olabilir mi ki? Aklınızdaki tüm o efsanevi ve peri masalı karşılaşmalarını unutun. Daha önce böyle bir ilk karşılaşma yaşamamışsınızdır eminim. Sizinle bu karşılaşmayı paylaşmayacağım boşuna beklemeyin. Okuyun ve sonra bana "iyi ki yazmamış ya yoksa büyüsünü bozardı" diyerek bolca Deamon'lı dilekler yollayın. Seve seve, koşarak ve sekerek kabul ederim böyle dileği sevgili okuyucu O.O *.* Kızımızın hayatı bu karşılamadan sonra değişiyor zaten. Çünkü bu karşılaşmadan sonra yahşuhlu öküzümün kızkardeşi Dee ile tanışıyor, Siyah Giyen Adamlar vari insanlar görüyor, kasabalıların gözleri ona dikiliyor, bazen gördükleri yüzünden kendinden şüphe duyuyor, sessiz sakin Katy'nin yapmayacağı bir şekilde bir kıza haddini biliriyor ve okulda bayağı konuşuluyor, içindeki güçlü bir karakter uyanıyor ve belki de her ne kadar itiraf edemese de ilk aşkı ve getirdiği üzüntüleri yaşıyor. Fazla üzücü oldu sanki bu son durum. Merak etmeyin elbet rüzgar ters eser ve her şey düzelir. Hatta düzelmiş bile olabilir. Orasını keşfetmek size kalıyor. Şimdi şu uzaylı meselesine gelirsek. Katy'nin bunu öğrenene kadar haşatı çıkıyor resmen. Çünkü bizim sevimli Luxen ırkını öldürmek isteyen karşı gruptan bir Arum kızımızı fena hırpalıyor. Neyse ki Deamon'nun bir diğer kişiliği olan kahramanlık baş gösteriyor ve kızımızı kurtarıyor. Üstelik bu son değil. Biliyorum inanması zor ama Deamon'M benim ondan her şeyi bekleyin. Tahmin edilemez bir uzaylı o hem de hıyar olanından. Tabi Arum saldırıları bununla bitmiyor. Kitap bizi sonuna kadar bir diken üstünde tutuyor. Katy ve Deamon ateşle barut olunca yan yana geldiklerinle onlar bu fitili ateşlemezse evren ateşler misali olaylar oluyor. Bu olaylar sonucunda kızımız Deamon'nun uzaylı olduğunu öğreniyor. Kızımız bu durumu sakin karşılıyor yani hemen hemen. Dışarıdan pek belli etmese de içinde bazı şaşkınlıkları oluyor. Kitabı okuduğunda merak ettiğiniz bu uzaylı türünü daha iyi anlayacağınızdan sizden bu bilgileri mahrum bırakıyorum ;) Şimdi gelelim kitabımızın karakterlerine: Katy: kendisi bir blog sahibi ki bu özelliği onu bir kez daha sevmemi sağlıyor. Diğer sevme nedenlerim de hem düşünce tarzını beğenmem hem de hemen hemen her konuda samimi olması. Öyle diğer kızlar gibi sadece dış görünüşe aldanmıyor, anne babası gibi bir ilişki istediği için Deamon'a bile karşı koyabiliyor. En azından bir yere kadar. Ben olsam üstüne atlardım heralde daha ilk karşılaşmada :) Sonra kızımız böyle çok zorlu durumlarda bayılan baş karakterler gibi değil. Sonuna kadar dayanıyor. İçinde güçlü bir yan var. Karşısındaki iyi biri olduktan sonra türü umrunda değil ya da başkalarını düşünceleri. Kim ne derse desin ve ne olursa olsun Dee'ye asla sırtını dönmüyor. Hatta arkadaşı için hayatını tehlikeye atıyor. Deamon'M: ne desem yetersiz kalır. Zaten onu bir anlatmaya başlasam uzun olan yazım kendini aşıp Dünya'nın en uzun yazısı olur, sonsuzlukla buluşur. Bu yüzden size kısaca anatırsam. Kendilerini her görüşte aşkım diye bağrıma bassam da bir yerde öyle bir öfkelendiriyor ki damarlarım alev alıyor. Beyzbol sopası ile beynini dağıtmak ve adam etmek istiyorum. Nasıl olsa iyileşebileceği için öldürme korkum da yok. Tabi ben ona ne zaman kızsam, böyle pataklamak istesem hooop bir şey yapıyor ve bende tüm film kopuyor. Sonra tekrar sırıtıyorum ve erimeye devam ediyorum. Tamam, çok öküz ama kendi çapında da bir romantikliği var. Hıyar, öküz ve çok uyuz olabilir ama unutmayın ki yaşadıkları onu böyle biri yapmış. Tüm bu bileşimleri düşününce insan kendinden geçmiyor değil. Size bir uyarım var, olur ki onu bir yerde görürsünüz lütfen benimle irtibata geçiniz hemen! Aramıza girmeye çalışmanızı tavsiye etmem. Zira bu yahşuhlu öküzüm için seri katil bile olabilirim. Ve kurbanlarımı da Deamon'M hayranlarından seçerim ona göre! Dee: Deamon'nun kız kardeşi ve öküzümüze göre oldukça iyi biridir. Sevecen, güzel ve kendi türünden çok insanları seven bir kızdır. Katy ve o en iyi arkadaştır birbirleri için. Uzaylı gezegeninden gelen diğer üçüzlerden Adam ile çıkmaktadır. Onu sevmemek elde değildir. Ash: bu kız varya bu kız, bu uyuz sinir ve pislik insanı -pardon uzaylıyı elime verseler evire çevire meydan dayağı atarım. Gerçi bu her okuduğumda gözlerimden ateş fışkırmasına sebep olan kıza yüzü gene Deamon veriyor. Bu sebeple öfkem iki katı artıp Fantastic Dörtlü'nin Johhny'sinden daha fazla ısı yaydığıma eminim. Kızımızın bir ara ona haddini bildirmesi bile bana yetmiyor ya neyse... Diğer karakterlerde okurken arada karşımıza çıkan ve sevip sevmemin size kaldığı karakterlerdir. Ben yukarıda benim için önemli ya da uyuz olan karakterleri tanıttım. Gerisi tamamen sizin insiyatifinize kalmış. Kitaptaki keilme saçimleri ve atışmalar kitabı okumayı oldukça zevkli kılıyor. Kitabı okurken insan kendini sürekli sırıtırken buluyor. Gerçekten komik yerlerle dolu. Arada bazen duygulanıp ağlama noktasına ya da o üzüntüyü derinden hissedeceğiniz noktalara da geldiğiniz oluyor. Zaten bu iki hal durumunda değilseniz eminim bolca Deamon'a sövüp sayıyorsunuz demektir. Kitapta olumsuz olarak, bazı yerlerinde bana alacakaranlığı hatırlatması hoşuma gitmedi. Deamon'nun ruh halinin çok değişken olması da beni ayrı sinir etti. Hele kızımızla onca şey yaşadıktan sonra bunu krediye bağlaması ya da Ash'le çok samimi olup "hayır biz çıkmıyoruz" demesi beni deli etti. Kayışı kopardığım yer aslında şu yemekhanedeki rezil etme kısmı olabilirdi ama kızımız haddini bildirince benim için o nokta, yaşadıkları hızlı bir sahne sonrası bunu izi geçirmeye bağlaması oldu. Bir de sevgili blogger arkadaşımın dediği gibi son yerdeki karışılamada Arum öldürdüğü yer beni tatmin etmedi. Olayı daha iyi anlatabilirdi ya da olanları daha iyi bir şekilde açıklayabilirdi yazar hadi hiç olmadı bu gösteriyi yahuşuhlu uzaylımız yapsaydı belki gizeminden daha tatmin edici bulabilirdim. Bunlar dışında bir de en sonda hafif bir tatminsizlik yaşadım ama belki de böylesi daha iyi oldu. İkinci kitaba bizi keyifli bir kedi-fare oyunu bekliyor olabilir ;) Son olarak verdikleri yahşuhlumun bakış açısından bölümleri okurken kalbim nasıl dayandı hiç bilmiyorum. Ama bitirip devam edince ve böyle bir süprizle karşılaşınca halimi siz düşünün O.O <3 Bitirdikten sonra tek düşüncem, sıradaki kitabın bir an önce çıkması için Dünya'nın yarısını gözümü kırpmadan Arum'lara teslim edebileceğim oldu.
Baskı: Güzel Şeytan (Gods & Monsters #2)
http://kordugumhayaller.blogspot.com/2013/01/guzel-seytan-beautiful-evil-by-kelly.html Yunan Mitolojisi ile alakası olan kitapları okumayı seviyorum. Aynı zamanda içinde her tür fantastik yaratığı barındıran kitapları da okumayı seviyorum. Siz de seviyorsanız, bu kitap kesinlikle kaçmaz. Çünkü her ikisinden de parçalar bulunduran bu kitabı okurken hem oldukça eğlendim hem diğer kitabını şimdiden beklemeye başladım. Aslında elimde uzun kaldı çünkü tam da sınavlara denk geldi ama yılmadım ve günde birkaç sayfa da olsa okudum. Kitabı en heyecanlı yerleri bugün okuyarak da bitirdim :) Önce isterseniz diğer kitapta neler olduğunu bir hatırlayalım, daha sonra da bu kitapta neler olmuş ona bakalım: Önceki kitabımızda Ari isimli beyaz saçlı ve evlatlık olduğunu öğrendiğinden beri gerçek ailesini merak edip arayan kızımızla tanışmıştık. Hayatı, ailesiyle ilgili bilgi bulmak için New 2'ye gelmesiyle değişir. Çünkü burası normal değildir, hoş kendisi de değil! Ama cidden, buradaki 9 Novem ailesi doğaüstü güçlere sahip ve kasırgadan sonra yeni adını alan bu şehrin sahibi. Kızımız burada Sebastian diye biriyle ve yeni evi kabul edeceği dökük bir malikanede yeni dostlarla tanışır. Sonra ne mi olur??? Başı beladan kurtulmaz. Ve ikinci kitabı okumak için bizi heyecanda bırakır. İkinci kitaba geldiğimizde ise Ari'yi okul yaşamında zorluklarla uğrakla ve içini kemiren dertleriyle buluyoruz. "Violet ve babasını nasıl kurtaracak? Athena'nın diyarına nasıl ulaşacak? Hala hayattalar mı?" gibi sorularla kendini yese de bir yandan da daha da güçlenip sevdiklerini kurtarmaya çalışıyor. Üstelik bu kadar zorluğun üstüne bir de Sebastian ile aralarında benim sinir olduğum bir soğukluk mevcut. Bu soğukluk ve sorunlar bir süre daha devam ederken kızımz aklındaki soruların cevpları için işe koyuluyor. Önce zor da olsa sadece Novem'in başındakilerin girişine izni olan kütüphane için izin alıyor ve burada Athena konusunda bilgileri ve daha fazlasını buluyor. Sonra yazar da daha fazla dayanamıyor ve aşıkların arasındaki buzları yaaş yavaş çatlatıp kırmaya başlıyor. Kitapta sorunlar böylece çözülmeye ve yenileri için yer açmaya başlıyor. Zira bu sorunlardan sonra kızımız bir şekilde Athenanın diyarına gidiyor ve... Ne mi oluyor?? Bunun için kitabı almanızı öneririm ;) Önceki kitapta New 2'i ve içindeki yöneticileri tanımıştık. Bu sebeple kitabımız New 2'ye bolca yer vermişti. Bu kitapta da New 2'ye yer verse de asıl olarak Athena'yı daha yakından tanıyor, vaktimizin çoğunu Olimpos diyarında geçiriyor ve her şeyin neden bu hale geldiğini öğreniyoruz. Kitabın bu kısımlarını okumak bana Yunan Tanrıları'nı özletti. Arada Athena dışında üç tanrı ve tanrıça görsek de pasif kaldıkları için pek bir tatmin olamıyoruz. Yine de heyecanlanadım değil. Kitabımız bizi yer yer ataklarıyla heyecanlandırsa da ve kütüphane kısmıyla mest etse de son sayfalara kadar bize istediğimi vermiyor ne yazık ki :( Son kısma gelip de savaşı okumaya başladığınızda da bir solukta ve elinizden bırakmadan hikayeyi bitiriyorsunuz. Kitabı bitirdikten sonra da yüzünüzde sonu ve bir sonraki kitap için heyecanlı bir gülümseyiş beliriyor. Kitap bir YA kitabı olsa da yer yer kızımızın yaşadığı zorluklar ile çizgisinin biraz dışına çıkıyor. Sebastian ve Ari arasındaki dialogları okurken oldukça keyif alıyor ve gülüyoruz. Zaten kitapta yazar Athena, Ari ve Sebastian konusuna bayağı değiniyor ve onları yakından tanımamızı sağlıyor. Ama keşke diğer karakterler içinde aynı şeyi yapsaydı demekten kendinizi alamıyorsunuz. Tamam, diğerlerini de anlatıyor ve görüyoruz sıkça ama daha çok o anın içinde yaşıyorlar. Yazarımız nerden geldiklerini ve ileride ne olacakları hakkındaki bilgileri bizden saklıyor. Ve bazı karakterlere ise sadece göz ucuyla değiniyor. Göz ucuyla değinme demişken. Bu kitapta en çok kızımızın bir ara -Sebastian'la araları halen buzulken- yaptığı bir delilikle kendini kalabalık sokağa atması ve yabancı biri tarafından sarhoşlardan kurtarılması ve bu gizemli Mardi Gras maskeli yabancının ona selam vermesi ben de oldukça merak uyandırdı. Kitabın akışına kapılıp daha sonra unutsam da aklıma geldi şu an ve merak içindeyim. Acaba o yabancı kimdi?? Kitabın eksisi ve artısı var. Biliyorum, birçok seri kadar da heyecanlı değil ama kitap kendisi gibi çeşitli kitaplar arasında iyi bence. Çünkü böyle birçok türü karıştırıp yazılan kitaplar genelde iyi olsa da ve sevsem de bazen başımı ağrıtıyor ama bolluğu yüzünden vazgeçemiyorum. Bu kitapta içinde bolluğu barındırsa da size her şeyi vermiyor ve belli konuları alarak çok boğmuyor. Ama hala o çeşitliliği hissediyorsunuz. Ben bu yüzden seriyi okumaya devam edeceğim. Siz de hala okumadıysanız, bir şans verin derim :)
Baskı: İlk Buluşmada Asla Isırma
http://kordugumhayaller.blogspot.com/2012/12/ilk-bulusmada-asla-isirma-never-bite.html Açıkçası kitap hakkında ne hissedeceğimi tam olarak bilmiyorum ama zorlanarak okuduğum kitabın yanında peynir-ekmek gibi gitti bana. Ama alırken kapağına ve konusuna bakıp ne kadar güzel demiştim. Bu sebeple kitaptan çok şey bekleyip bulamadığımı söylemeliyim. Kitabın dışı gerçekten hem ilgi çekici hem de yeşil saç bakımından kızımızı yansıtan bir şekilde olmuş. Hem de iki kız bana geçmiş ve şimdinin yüzleşmesi gibi geldi. Ortadaki de bu ikilemde neyi bağlıyor acaba düşüne durun. Bu ayrıntılardan dolayı kapağını beğendiğimi belirtmem gerek. Konusuna gelirsek; Kira 16 yaşında vampire dönüşmüş bir teen(genç)tir. Vampire dönüştükten sonra bir takım olaylar sonucu Zach’i de kendi gibi vampir yapmıştır. Başta birlikte “sonsuza kadar mutlu” kitabını yazabileceklerini düşünse de daha sonraları içindeki bu düşünceler ölür ve Zach’den kaçmalar, köşe kapmacalar başlar. Aman efendim hiç olur mu ki başrol oyuncusu bir rahat nefes alsın, bir ohh çeksin. Bu seferde tarih şaşmadı ve kızımıza Zach yetmez gibi yeni bir dert de çıktı. Pardon bir mi dedim. Tam 4 dert çıktı. Gerçi bunun 3’üne can kurban birine de tırt ama…neyse. Tüm bu dertler bir sabah okulda bir ceset bulunması ile başladı ama bu öyle normal bir ceset değildi. Etrafta çok kan olan, pencereden düşen ve okulun popüler sporcusu olan bir ceset. Aynı zamanda bunun nedeninin bir vampir saldırısı olduğunu söylemiş miydim??? Tabi durum vaziyet böyle olunca ailede gözler kızımıza döner. Kira ise böyle bir şey yapmadığını iddaa etmektedir, gerçi onu haklı çıkaracak bir tanık da yoktur ama durun! En kötüsü de eğer suçsuz olduğunu ispatlayamazsa yeni vampir evebeynleri onu bir tabuta kapatıp serumlarla beslemekten bahsediyorlar. Hem de yüzyıllarca! Kızımızın halini siz düşünün şu durumda. Neyse ki elinde hiç yoktan iyidir 3 şüpheli var. Var olmasına var ama böyle yakışıklı katil şüphelilerine de can kurban arkadaş ya… Size katilin kim olduğunu söylemek isterdim ama kitap keyfinize kaçırmak istemem. Hem ben okurken hep herkeste bir açıklık aradım. O yüzden yakışıklılara çok doyamadım. Sizin ki can da benimki patlıcan mı? Alın okuyun öğrenin. Kitap tam bir YA kitabıydı. Dili ve olay örgüsü basitti, ayrıca karakterler de sizi yoracak düzeyde değildi. Başına oturduğunuzda birkaç saatte bitirebileceğiniz bir kitaptı. İçinde kızımızın tam bir teen olmasından dolayı bol bol komik sahneler de mevcuttu. Okurken bir ara kendimi tasasız ve basit bir dünyada hissettim. Bu sebeplerle kitabı bir sınav arasında bunalırsanız ya da bir kitap sizi boğarsa okumanızı tavsiye ederim Ama öyle çok büyük umutlar besleyip ahım şahım müthiş bir şey beklemeyin. Kitap sizi eğlendirir, kafanızı dağıtır ve birkaç saat rahatlatır ama bir Yüz Bin Krallık gibi başka diyarlara da götürmez. Tüm bunları dikkat alarak kitabı okursanız beğeneceğinize inanıyorum.
Baskı: Peri Ölüsü (Sookie Stackhouse, #9)
http://kordugumhayaller.blogspot.com/2012/12/peri-olusu-dead-and-gone-by-charlaine.html Serinin bu kitabını sevmedim arkadaş. Ne o öyle olaydan olaya atlama durumu. Oysaki ön okuma olarak okumuşken ve beklerken hayat daha güzeldi. Aslında kitabın bazı yerlerinde potansiyel vardı ama kadın kurgu ağını iyi kuramayınca ya da daldan dala konar gibi anlatınca olanlar oldu. Ben de hikaye koptu. Kitap, doğaüstüler dünyasının dönüşümlüleri olan kurtların ve kızımızın patronu Sam’in herkesin önünde değişerek kendilerini açık etmeleri ile bize merhaba diyor. Bundan sonra zaten karmaşa başlıyor. O kadar çok şey oluyor ki anlatsam gene başka şeyler eksik kalır. Sam’in annesini normal babası vurunca patron gidiyor ve bar kime kalıyor bilin? Tabiki de bizim kız Sookie’ye. Tabi dertler geldi mi hep peş peşe gelir misali Crystal’in cesedi barın arkasında bulunur. O kim miydi? Kızımızın hamile yengesi. Sonra bir de periler arasında bir savaş çıkıyor. O da dönüp dolaşıp kızımızı bulmuyor mu ohh, ne ala! Keşke bu kadarla yetinse bir de peri koruyucusu ve öz kuzeni Claudine öldürülüyor savaş sonunda. Hem de o da hamileyken. Ki Claudine'nin ölümü beni gerçekten üzen bir olaydı çünkü melek olmak istese de hamile olduğuna sevinmişti hatta küçük bir örgü bile yapıyordu ama Crystal konusunda bir şey hissetmedim. Ben yazarken bitip tükendim, siz de okurken. Şimdi durup düşününce hiç mi iyi şeyler olmadı diye sorduğunuzu duyar gibiyim. Oldu, oldu ama onlar da o kadar azdı ki! Ama bazı yerleri cidden güzeldi. O yerler için de alıp okumanız gerek, çünkü okuma şevki yaşatan ter yerler oralardı. Zira ben seriye olan inancımı koruyup diğer kitabı okuyacağım. Kitap sonundan okuduğum ön okumaya göre çiftimizi hiç de kolay şeyler beklemiyor. Çiftimiz kim mi, daha doğrusu kızımızın yeni sevdiceği? Aslında söylememeyi düşündüm ama kitabı okumak için bana bir neden ver diyenlere gelsin bu :) Sonunda Sookie ve Eric kavuşuyorlar. Ama hemen heyecanlanmayın. İşler bildiğiniz gibi değil…
Baskı: Özgürlüğün Elli Tonu (Fifty Shades, #3)
http://kordugumhayaller.blogspot.com/2012/12/ozgurlugun-elli-tonu-fifty-shades-freed.html Tamam serinin birinci kitabı orta halliydi ama ikincideki çıkışa ve çok iyi olmasına da böyle haksızlık yapılmaz ki! Yazar 3'ü hiç yazmasa ve ikinciyi birazcık uzatıp güzel bir son yapsa daha iyiymiş. Kitap baştan sona tam bir hayal kırıklığı oldu benim için. Kitap, çiftimizin balayında olduğu zamanda başlıyor. Ve uzun süre bu balayı sahneleri ile devam ediyor. Evlenmeyle kaçırdığımız birçok anıyı Ana'nın güneşlenme vb. durumlarda uyuklaması ve bu sırada geri dönüşler yaşaması ile elde ediyoruz. Balayıları ise yat gezisi yaparak Avrupa'yı dolaşmaları oluyor. Daha sonra balayı biter ve iş hayatları başlar. Gerçi Christian sık sık çalışmamasını istese de kızımız taviz vermez. Sonuç olarak hayat devam eder ama Christian'nın onun için ileriye dönük süprizleri vardır. Hem de kızımızın hiç hoşlanmayacağı şekilde. Uzun süre boyunca devam eden bu fazla mutluyuz tablosuna gölge takip edilmeleri ve hala açığa kavuşmamış sırlar yüzünden gölge düşer. Üstelik Ana'nın bir ara söz dinlemezliği yüzünden hayatının kurtulması da vardır. Bu gölgenin adı Jack Hyde'dır. Kitap boyunca yazar bize gizem uynadırmak ve neden yaptığını merak ettirmek istemiştir. Tamam, değişiklik ve heyecan yaratmak istemiş ama açıklamaları bana yetersiz geldi. Hele de anlamsızca takipler ve çoook iyi gibi korunan, şifresi olan bir daireye çıkması neydi öyle. Tüm bunların nedenini saymıyorum bile. Bunların hepsi bende hayal kırıklığı yarattı. Okurken çok kez keşke üçüncü kitabı yazmasaymış dedim. Bir başka sorunda Ana'nın hamile olması ile geliyor. Bay CEO bunu duyunca deliriyor ve hoopp soluğu Elena'da alıyor. Neymiş birden aydınlanma yaşamış ve konu kapanmış. Bu kadar şeyden sonra sonunda toparlar belki demedim değil. Son kısımları okurken iyi gidiyordu aslında. Kitap boyunca normal olayların (dans, sevgi gösterileri, konuşmalar...) sürekli kesilip yiyişmeleri sinir bozucuydu. Daldığın bir büyüyü bozuyorlardı. Son kısımda bu yoktu. Okurken zevk aldım bu yüzden...daha doğrusu alıyordum ki kadın kitabı pat! diye kesiverdi. Doğurmuş, ikinciye hamileymiş, oğlun ne kadar tatlıymış felan ama sadece bunlar. Hiç diğer karakterler hakkında bilgi yok. Hele ben en çok Mia Ve Ethan konusunu merak etmiştim. Kitap boyuncu bir iki parça bilgi aldığımız gibi sonunda da onlara ne olduğunu hiç bilmiyoruz. En sonunda Christian'ın bakış açısından iki bölüm var. Onlar eğlenceliydi ve kitap biter. Kitapta olaylar o kadar kesik kesikti ki insan kitaba dalamıyor bile. Sorunları desen evlilik öncesi de vardı ve birçoğu halledilmişti ama yazar evlendikten sonra o konuları tekrar tekrar deşerek oldukça sıkıyor. Madem böyle uzunca işleyecekti neden evlilik öncesi işlemedi ki! Sinir olduğum kısım -her zamanki gibi- haklı ya da haksız Ana'nın Christian karşısında kendini ezim ezim ezdirmesi oldu. O öyle yaptıkça ben de dişlerimi sıkıp kitabı fırlatmamak için kendimi tuttum. Keşke sık sık okuyup zevk aldığımız "iç ses ve tanrıça" yok denecek kadar az olmasaydı. Zira kitaba hem komiklik katıyordu hem de okuma isteğini arttırıyordu. Kitabın benim için tek iyi yanı sonunda tam bir aile olarak normal bir hayat sürdükleri bir günün anlatılmasıydı. Haa bir de bebeği Christian'nın da kabullenip sevdiği zamanlardı. Bir serinin daha sonuna geldik. Keşke adam gibi bitseydi de ikiyi aratmasaydı. Alıp almamak size kalmış ama bence ikinci kitabıyla hatırlamak daha mantıklı.
Baskı: Karanlığın Elli Tonu (Fifty Shades, #2)
http://kordugumhayaller.blogspot.com/2012/11/karanligin-elli-tonu-fifty-shades-of.html Dumanım tütüyor…. Keşke diğer kitabı da çıkmış olsaydı da elimin altında hemen devam etseydim. Birkaç gün nasıl bekleyeceğim şimdi. Evet, bu kitabı ilk kitaba göre daha sevilesi, güzel, romantik, komik ve daha keyif verici buldum. İlk kitapta saçımı başımı yolmuştum. Bunda yapmadım demiyorum ama daha azdı. Ana ile Christian arasında yaşananlar öyle güzeldi ki sinirlenecek ne vardı. Elena denen sokak faisesi kılıklı uyuz dışında :S Şimdi ayrıldıktan sonra neler oldu bir bakalım. Ama ondan önce ilk bölümü Christian’ın ağzından okuduğumuzu söyleyip bir güzel özendireyim okumayanları :) Neyse, kızımız ayrılınca işe gidip geliyor, normalce yaşıyor gibi görünse de içinde ne fırtınalar kopuyor. Depresyonda ve kilo veriyor –fifty’nin onu böyle gördüğü andaki tepkisini okusak yürek dayanmaz. Ama tabi bu fazla sürmüyor, çünkü yahşuhlumuz kızımızdan ayrı kalamıyor ve ikinci bir şans istiyor. Üstelik de Ana’nın istediği normal ilişki modunda ^.^ Daha ne olsun, di mi? Kızımızda fırsatı görüyor ve kabul ediyor. Ondan sonra her şey toz pembe geçmiyor ama ettikleri kavgalara göre gayet iyi bir ilişki yaşıyorlar. Gerçi o kavgalar daha çok birbirleriyle uzlaşma amaçlı ve benim oldukça hoşuma giden bir yön. Önceki kitapta çekingen olan kızımızın bu kitapta özgüveni yerine geliyor. Yani korktuğu fifty’sine kafa tutuyor ve ımm… daha seksi oluyor sanki. Tabi bunda, sevgili Christian’n da payı büyük. Ana’yı bir kez kaybetti ve ikincisine dayanamaz, bu yüzden bencilliği ve körlüğünü bir tarafa bırakıp kızımızı anlamaya, iyileşmeye başlıyor. Bunun en iyi kanıtı da bence “kalpler-çiçekler-tek diz üstü-hakim tarzı evlilik teklifi” Evet, doğru okudun. Evlenme teklif ediyor ama kızımızın cevabı dışında diğer ayrıntılar son kitaba kalıyor. Tabi kitabımız hep böyle lay-lay-lom hop-tiri-nay-nom havasında geçmiyor. Kitabın başlarından başlayıp büyük bölümüne yayılan bir sorunumuz var ki sormayın. Sevgili yakışıklı Hakim beyimizin kafayı sıyrık eski itaatkarı elinde silah sokaklarda ve kimse ne amacı var bilmiyor ama çiftimizi baya gerip korkutuyor. Sorun çözülüyor ama çözülme kısmı beni deli eden, kudurtan ve gözlerimden ateş saçtıran bir yer oldu. Konuya girip de tekrar sinirlenmeyeceğim. Tabi, tek sorun bu değil. Biz de sorun mu yok? Ana’n patronu Jack pisliğin teki çıkıyor. Kızımızın üvey babasına buradan selam çakıyorum, çünkü sayesinde Ana, Jack denen o pislikten kendini kurtarıyor. Bu kadarla kalsa gene iyi. Christian’n baş belası, yelloz pislik Elena cadısı kızımızı iki de bir “konuşmamız gerek, konuşalım” tarzı mesajlarla taciz ediyor. Ana hepsinde de reddediyor ve bunu Christian’a söylese de olayın çözülmesi skandal tarzda bir drama sahnesine kalıyor. Yani sonlara kadar bir çözüm beklemeyin. Gerekirse unutun kadını yoksa sinirden kanser olur çıkarsınız. Vakalar böyle ama asıl okunması gereken, okudukça okumanızı getiren bölümlere hiç girmiyorum. Orası sizin alıp okumanız ve kendi cennetinizi bulmanız gereken bir konu…öhömm. Kitapta çiftimiz dışında sürüsüyle insanı da okuyoruz. Kate ve Elliot çiftini sonlara kadar görmüyoruz, tatildeler malum. Kitabın sanırım ortalarında Kate’in kardeşi olan, başka bir yakışıklı geliyor. Onu da biri kapıyor ama söylemem. Okuyup bulun. Jose’yi de görüyoruz, unutmadan ;) Sonra bir ara bir davet oluyor. Bay ve bayan Grey çifti hayır için düzenliyor. Orada da Dr.Flynn ve yaşlı Travelyan çiftiyle tanışıyoruz.Hatta davette Ana öyle bir şey yapıyor ki, bir ara katıksız bir "OHA!" diyorum. Her zaman ki Ana işte. Bir dakika, bir dakika! Nasıl unuturum. Sanırım bir ara yakışıklımız ölüyordu. Gözleriniz pörtledi di mi? Biliyorum okuduğumda ben de öyle oldum. Hatta en sonunda okurken “kimi okuyoruz dediğiniz” bir kısım olacak. Yoksa o katilimiz mi? Tanıyor olabiliriz? Ayrıntılar kitaba ;) İç tanrıça gene kitabı keyiflendiren bir karakterdi. Bana Hilary Duffy'n bir zamanlar oynadığı "Lizzi Mcguire"ın iç sesini anımsatıyor. O da bunun gibi deliydi :) Ahhh…. Daha çok şey yazarım ama okuma isteğiniz kaçmasın. Bence yeterince şey okudunuz. Şimdi düşündüm de ilk kitapta böyle değildim. Okudum, bitti ve “ortalama bir kitap işte” demiştim. Şimdi ise ışıklar saçıyor gözlerim, ellerim son kitabı arıyor. Yani olur ki benim gibi ilk kitabı normal bulan ya da beğenmeyen olur. Bence ikincisini de bir okuyun daha sonra karar verin.
Baskı: Fifty Shades of Grey (Fifty Shades #1)
http://kordugumhayaller.blogspot.com/2012/09/grinin-elli-tonu-fifty-shades-of-grey.html Kendileri bir çok yerde yorumunu gördüğüm ve çoook satsafası yapılan bir serinin birinci kitabı olurlar. Peki nasıldı bu kadar reklamı yapılan, herkesin maçtaymışçasına coşarak anlattığı kitap derseniz hemen yanıtlayayım: Bana göre bir kere abartıldığı veya reklam edildiği kadar yoktu ama çook da kötü değildi hani. Okurken yer yer fanfiction olmasının etkilerini baya görüyor ve hissediyorsunuz. Eğer Bella’ya sinir oluyorsanız üzülerek söylüyorum ki bu kızımıza da sinir olacaksınız. Hem de neredeyse kitabın %90’ında bu durum böyle. Gerçi arada ataklar yapıyor hani içinde bir şeyler var ama sanki yazar onu belli bir kalıpta, Bella halinde bırakmak için uğraşmış ve susturmuş. Ahh, pardon susturamamış ve bu potansiyeli gerek içindeki tanrıça haline gerek bilinçaltı haline gerekse e-mail konuşmalarındaki haline bölerek kızımızı tatmin etmeye, onunla bir anlaşma yapmaya çalışmış. Zaten kızı biraz bile seviyorsam bu üç hali içindir bilesiniz :) Erkek karakterimize gelince. Sevdim ben bu yakışıklıyı. Zaten sevilmeyecek bir yanı da yok. Herifin Charlie Tango’su var daha ne olsun. -Offf…bize de bunun çeyreği gelmez elin uyduruk kızında neler var- Bizim yakışıklı bir çok özelliğiyle bize Edward’ı hatırlatsa da -piyano gibi- bence ondan daha sevilesi, paylaşmayan ve kararlı bir karaktere sahip kendileri. Bazen afallıyor ama boşa değil. Hayatı ve küçüklüğü çok zorlu geçmiş bu yakışıklımızın. Bu nedenle kızımızla yaşadığı çoğu olay onu geçmişine, acılarına götürüyor ki bunu fazlaca kızımız yapıyor. Okurken kıyamıyor, Ana’ya kızıyorum ama doğru da yapıyor. (İleri ki kitaplara şöyle bir bakınca öyle bir kanıyı vardım da ;) ) Kitap İngilizce haline göre daha anlaşılır olsa da bazı kelimeler keşke İngilizce kalsaydı diyorsunuz. Çünkü onların tüm havası İngilizce olarak var. Ama kitabın bu tip şeylerine bakmadan ve reklamlarını düşünmeden okursanız ortalama bir kitap olduğunu, boş zamanda okunup eğlenecek bir şey olduğunu anlıyorsunuz. (boş zaman derken mesela Anita’mın bir kitabını bitirip bir diğerinin çeviriden gelmesini beklemek gibi) Ben okurken en çok o mesajlardan keyif aldım birçoklarının da sevdiği gibi. Onun dışında da söylenecek pek fazla şey yok. Alıp almamak tamamen size kalmış hani.