adnantopcu
@adnantopcu

Puanlar ve değerlendirmeler

Bu okurun kitap puanları ve yazılı değerlendirmeleri.

Hababam Sınıfı
10/1005.02.2016

Baskı: Hababam Sınıfı

Ayça'nın kitaplarının arasında okumak istediğim onlarca kitap var ve onlardan biriydi Hababam Sınıfı. İlkgençlik yıllarımda kahkalarla sayısız kez; kitapların, edebiyatın dünyasına giriş yaptıktan sonra kahkahalar yerine hüzünlenerek izlediğim, hâlâ gözlerimin dolduğu bir film olmuştur benim için. Kitap yorumlarına baktığımda tesadüfen Rıfat Ilgaz'ın romanı yazma amacının, "Hababam Sınıfı'nı, ilkgençlik yıllarından sonra bir eğitim yergisidir. Mizah beyazdır, olumludur. Mizahta gülme ana öğe değildir. İsteyen ağlar, isteyen güler. Ben yergi yapıyorum, komedi bile düşünmüyorum. Hababam Sınıfı’nda üç şeyin yergisi yapışmıştır: Kopyanın, ezberin, uydurma saygının… Benim mizahım düşündürmeye dayanır. ‘Hababam Sınıfı’nda bize yakışmayan eğitimsel şeylerin yergisini yapıyorum.” sözlerinden etkilenip hemen başladım okumaya. Film, sulu şakaların, komik sahnelerinden ötürü kitabın önüne geçmiş ve filmin popülaritesi, döneminde Rıfat Ilgaz'ı bile gölgesinde bırakmış. Bense izleyiciye ders veren sahnelerinden etkilenmiştim ve bu yüzden romanı büyük keyifle okudum.

Devlet
10/1001.02.2016

Baskı: Devlet

Platon, Sokrates'in dialoglarından anlattığı Devlet'te, mutluluk ve iyilik üzerine kurulu ütopyasını anlatır. Kitabın neredeyse tamamı altı çizilecek cümlelerle dolu. Tekrar tekrar okunması gereken başucu kitabı.

Baskı: Sherlock Holmes - Kızıl Dosya

Sherlock Holmes öykülerinden sonra Kızıl Dosya'yı okumak benim için büyük şansızlıktı. Sherlock Holmes'ün ilk romanı olan Kızıl Dosya'da, daha sonraki öykü ve romanların da anlatıcısı olan arkadaşı Dr. John Watson'la tanışması, 221B'ye taşınmalarını ve Dr. Watson'a karmaşık gelen Enoch J. Drebber adlı adamın ölümü ve Holmes'ün olayı aydınlatması anlatılır. Belirli bir işi olmayan Holmes'ün, zeki ve olağanüstü gözlem yeteneği, Dr. Watson'u büyülenmişcesine etkiler ve sonraki tüm öykü ve romanlarda bunu sık sık dile getirir.

Baskı: Şeker Portakalı (Zeze, #1)

1996 yılında sınıf öğretmenimiz Seher Hoca ödev olarak verdiğinde yüzüne bakmayıp, özetini bile arkadaşımdan kopya çektiğim, geçtiğimiz gün geçmişin acısını çıkarırmışcasına bir solukta okuduğum, duygusal bir roman Şeker Portakalı. Yazarın (Jose Mauro De Vasconcelos) çocukluğunu anlattığı kitapta, romanın başkahramanı beş yaşındaki yoksul Zézé her şeyi sorgularayak öğrenen, akıllı ama talihsiz bir çocuktur. Kurduğu hayal dünyasında, şeker portakalı fidanıyla sıkı bir dostluk kurar. Ayrıntıya girip, okumayanların merakını gidermek istemiyorum. Kitabı bitirdikten sonra, Seher Hoca’nın imgesi gözlerimde canlandı. Çok garip ama yıllar önce okumamış olmama rağmen, öğretmenimin bize ne kadar değer verdiğini şimdi anlıyorum. Geçtiğimiz gün öğretmenler günüydü. Telefonunu, nerede olduğunu bilseydim bu anı paylaşıp ona en güzel hediyemi vermiş olurdum, diye düşünmeden edemedim. Zézé’nin -bence- yarım kalan serüveni, Güneşi Uyandıralım ve Delifişek romanlarında da devam ettiğini bilmek çok hoşuma gitti. İlk fırsatta onları da okuyup, sizlerle paylaşacağım.

Sis ve Gece
8/1030.01.2016

Baskı: Sis ve Gece

Ahmet Ümit yaşanmış, ders çıkarılması gereken olayları her romanında güzel bir kurgu ve akıcı bir dille anlatır. Sis ve Gece'de romanın başkahramanı MİT görevlisi Sedat, kendi aktarımıyla kaybolan sevgilisi Mine'yi arayışıyla çıkarırır okuyucuyu (arka planda MİT'in içindeki güç oyunlarını, yaşadığı yerin yozlaşını ve Türkiye’de yaşayan Rumların son temsilcilerinden olan Madam Eleni ve zeka özürlü kızı Maria'nın hikayesine de yer verdiği) trajik bir sonla biten, nefes kesen gerilim dolu yolculuğuna...

Anayurt Oteli
4/1026.01.2016

Baskı: Anayurt Oteli

Psikolojik sorunları olan Zebercet'in öyküsünü çok zorlanarak okudum. Zebercet, öncesinde okuduğum Ayfer Tunç'un Dünya Ağrısı'ndaki Mürşit'le kısmen benzerlikleri olan, Anadolu'da Anayurt Oteli'ni işleten bir karakter. Otele gelip bir gece konaklayan kadın bütün yaşamını değiştirir Zebercet'in ve içindeki tüm karanlıklar çıkıverir ortaya. Anlatılmak istenen çok güzel anlatışmış olsa da, hikayeye bir türlü odaklanamadığım için zor bitirdiğim bir kitap oldu.

Sultanı Öldürmek
8/1025.01.2016

Baskı: Sultanı Öldürmek

Tarih profesörü Müştak Serhazin ve biricik aşkı Nüzhet'in "şahane bir aşk için harcanan hayatını" anlatır, Ahmet Ümit, Sultanı Öldürmek'te. Psikojenik Füg, yani anlık unutma hastalığı olan Müştak Serhazin, yıllar önce kendisini kariyeri için terk eden meslektaşı Nüzhet'in yirmi yıl sonra telefon edip görüşmek için evine davet etmesiyle içindeki kor ateş yeniden alevlenir. Buluşacakları gün Nüzhet’in daha önce de buluştukları Şişli’nin Hanımefendi Sokağı’ndaki Sahtiyan Apartmanı’nda hastalığı nüks eder. Kendine gelmesiyle Nüzhet’in evine yönelir. Daireye ulaştığında kapıyı açık bulur ve içeri girer. Nüzhet’in boynunda bir eşi de kendisinde olan mektup açacağının saplandığını ve Nüzhet’in cansız bedeniyle karşılaşmasıyla şok geçirir. Romanın ilk sayfasında "Biri, sizi cinayet işlemekle suçladığında deliller bulur, tanıklar gösterir, bunun bir iftira olduğunu kanıtlamaya çalışırsınız, ama sizi itham eden kişi bizzat kendinizseniz, ne yaparsınız?” diyerek kendisini suçlar, katilin kendisi olduğuna inanır. Nüzhet’in tarihin dokunulmazlarına dokunmak istemesi, ve bunları dile getirmesinden dolayı, katil ya da katillerin hamasete kaçan "milliyetçiler" tarafından öldürüldüğü düşünülür. Ahmet Ümit'le özdeşleşen Başkomiser Nevzat ve ekibi bu defa arka planda cinayeti soruştururken, Nüzhet’in öldürülmesiyle katilin aranması, Fatih Sultan Mehmet’in İstanbul’u Fethi, taht kavgaları ve Ulu Hakan’ın ölümü de anlatılır. Yazar, "aydın vicdanı muhalif olur" sözünü tüm eserlerine yansıtır ve romanı Maraş Katliamı'nda öldürülen edebiyat öğretmenine ithaf eder.

Aylak Adam
6/1025.01.2016

Baskı: Aylak Adam

Sırf oradan oraya savrulmamak için tutunacak bir dal arar ya insan, iki bin on dört'ün başında tutunacak bir dal bulmuş, kısa bir süre de olsa ayakta kalmamı şağlamıştım. AylakAdam'ı okurken, sıradanlıktan kurtulmak isteyen, düşlerindeki kadını arayan, aylak olan Bay C.'nin öyküsü beni ciddi anlamda zorladıysa da, "İnsanın bir tutamağı olmalı. Dünyada hepimiz sallantılı, korkuluksuz bir köprüde yürür gibiyiz. Tutunacak bir şey olmadı mı insan yuvarlanır. Tramwaylardaki tutamaklar gibi. Uzanır tutunurlar. Kimi zenginliğine tutunur; kimi müdürlüğüne; kimi işine, sanatına. Çocuklarına tutunanlar vardır. Herkes kendi tutamağının en iyi, en yüksek olduğuna inanır. Gülünçlüğünü fark etmez. ... Ben, toplumdaki değerlerin ikiyüzlülüğünü, sahteliğini, gülünçlüğünü göreli beri, gülünç olmayan tek tutamağı arıyorum: Gerçek sevgiyi! Bir kadın. Birbirimize yeteceğimiz, benimle birlikte düşünen, duyan, seven bir kadın! ...Neden? Neden böylesiniz? Olanla yetinerek, aramadan, düşünmeden yaşanılsın diye yaratılmış bir dünyada yalnızdı." sözleri, bir dönem yoğun yaşadığım, hissettiğim düşünceler oluşu hikayenin tam içinde kalmamı sağladı.

Baskı: Bir Kadının Yaşamından Yirmi Dört Saat

Joseph Fouche biyografisiyle etkilenip, Satranç'la bıraktığı sarsıcı etkisi ile Stefan Zweig'in tüm eserlerini okumaya karar verdim. Fransa'nın Riviera kentinde bir pansiyonda geçen öyküde, tutkunun derinliğine inip bir kadının 24 saatini, savruluşunu anlatıyor. Mrs. C.'nin samimi itiraflarını okurken, tutkunun insanı nasıl derinden etkilediğini bir kez daha gördüm.

Denemeler
10/1021.01.2016

Baskı: Denemeler

Montaigne'nin Kendimi Anlamak ile başladığı ilk denemesinde, "Birçokları içip sarhoş oluyor diye, şarabı yasak etmek yanlıştır; fazla kaçırılan şeyler hep iyi şeylerdir. Kendinden sözetmenin kötü sayılması bence yalnız, halkın düşeceği kaba hatalardan ötürüdür. Bu türlü kurallar budalalara vurulan dizginlerdir: Ne azizler -ki kendilerinden pekâlâ sözederler- ne filozoflar, ne bilginler bu kuralları dinler; onlara hiç benzememekle beraber ben de bu kuralları dinlemiyorum. Onların ereği kendilerini anlatmak değildir, ama sırası gelince de kendilerini uluorta göstermekten çekinmezler." deyip başlar anlatmaya hayata ve insana dair tüm halleri. "Olgun bir okuyucu çok kez başkasının yazdıklarında yazarın düşünmediği güzellikler bulur, okuduklarına daha zengin anlamlar ve renkler kazandırır" diyen hümanist filozoftan zihnime çakılı kalıp derinlemesine düşünmemi sağlayacak olan sözleri kalır: "Başkalarının bilgisiyle bilgin olabilsek bile, ancak kendi aklımızla akıllı olabiliriz." "İki alış veriş, (dostluk ve aşk) raslantı ve başkalarına bağlıdır; biri aramakla bulunmaz kolay kolay, öteki yaşla solar gider. Onun için hayatımı doldurup doyuramazdı onlar. Üçüncü alış veriş, kitaplarla kurduğumuz ilişkidir ki daha sağlam ve daha çok bizimdir. Ötekilerin başka üstünlükleri vardır, ama bu üçüncüsü daha sürekli ve daha kolayca yararlıdır. Ömür boyu yanı başımda her yerde elimin altındadır. Kitaplar yaşlılığımda ve yalnızlığımda avuturlar beni. Sıkıntılı bir avâreliğin baskısından kurtarır, hoşlanmadığım kişilerin havasından dilediğim zaman ayırıverirler beni." "Hayatımız, der Pythagoras, Olimpiyat oyunlarında biriken büyük kalabalığa benzer: Kimileri oyunlarda ün kazanmak için bedenlerini işletir; kimileri para kazanmak için satılık mallar getirirler; kimileri de, en kötüleri değildir onlar, başka çıkar düşünmeden herşeyin niçin, nasıl yapıldığına bakar, kendi hayatlarını anlamak ve düzenlemek için, başkalarının hayatlarını seyrederler." "Bilinecek, bilinince de daha fazla hatırı sayılacak diye iyi adam olan, insanların kulağına gitmesi şartı ile iyilik eden kişi, kendisinden daha fazla yarar sağlanılacak biri değildir." "Yaptığı iyiliği başkaları duysun diye, kendisine daha fazla değer verilsin diye yapan, doğruluğu dillerde dolaşmak şartı ile doğru olan adamdan pek hayır gelmez." "Rahatsız, gözü doyaz, telaşlı bir zengin, düpedüz yoksul kişiden daha zavallı gelir bana." "Çocuğa, daha akıllı ve daha iyi olmasına yarayacak şeyleri ögrettikten sonra mantığın, fiziğin, geometrinin ne olduğunu anlatırım. Böylece kafası işlemeye başladıktan sonra seçeceği bilimin kolayca hakkından gelebilir."

Kurşun Ata Ata Biter
6/1019.01.2016

Baskı: Kurşun Ata Ata Biter

Güneydoğu sınırında kaçakçılık yapan üç arkadaşın öyküsü Kurşun Ata Ata Biter. Kaçakçılığın perde arkasında, üç arkadaşın dostluğunu, birbirlerine olan güvenini, çaresizce yazgılarını kabullenişini anlatır. Kitabı okurken aklıma Kadir İnanır'ın yasaklı Katırcılar filmi geldi. Kitap okuyan bir toplum olmadığımız için, keşke sosyal içerikli filmler yasaklanması yerine daha çok gösterilse; belki anlamaları çare olur bu sahipsiz, ölümle burun buruna yaşamak zorunda bırakılan kimselere...

Sineklerin Tanrısı
9/1019.01.2016

Baskı: Sineklerin Tanrısı

Edebiyatın, insanı daha iyi bir insan yapacağına olan inancımı iliklerime kadar hissettiren bir roman oldu, Sineklerin Tanrısı. Tıpkı Orwell'ın Hayvan Çiftliği'ndeki gibi, insanın yaradılışındaki kötülüğü, egonun insanı nasıl vahşileştirdiğini, atom savaşından kaçıp, uçaklarının düşürülmesiyle kaldıkları cennet adasını cehenneme çeviren on iki yaşlarındaki çocuklar üzerinden anlatır kitap. İnsanın doğuştan kötülüğünü düşündükçe öfkelensem de, eğitimle iyiliğin güzelliğin peşinden gideceği, umudum oluyor sakinleşmeme. Umut değil midir zaten yaşamı güzel kılan?...

Baskı: Sol Ayağım (Sol Ayağım, #1)

"Değeri" kaybetme korkusu ile ölçmek, oldum olası saçma ve samimiyetsiz gelmiştir bana. Bolluk içindeyken savurganlıktan uzak duran mütevazı insanlara hayranlığım artar içten içe. Sol Ayağım'ı okurken nedense bunları yazmak geldi içimden. Mevcut durumuna aldırmayan, sol ayağı ile kendi dünyasını yaratıp, "Asla diğer insanlar gibi olamayacaksam, en azından kendim gibi olacağım ve kendim gibi olmak için elimden geleni yapacağım." diyen, gerçek, olağanüstü bir cesaret öyküsü, Christy Brown'un hayatı. "Herkesin yapacak bir şeyi vardı, onları meşgul edecek, zihinlerini ve ellerini faal tutacak şeyler. Hayatlarını bir bütün kılacak ilgi alanları, faaliyetleri ve amaçları vardı; bütün bunlar enerjilerine doğal bir kaynak ve doğal bir ifade ortamı sağlıyordu. Benimse yalnızca sol ayağım vardı"

Kumral Ada Mavi Tuna
6/1008.01.2016

Baskı: Kumral Ada Mavi Tuna

Romanın başkahramanı Tuna'nın, bir salı sabahı evinden alınıp, iç savaş çıktığı, seferberliğin başladığı gerekçesiyle askeri birliğe götürülüşüyle başlıyor. İki farklı hikaye anlatılıyor. Yaşadıklarının bir kurgudan ibaret olduğunu düşünen, buna inan Tuna, kendi iç savaşını anlatırken; ikinci hikayede düşlerinde gördüğü çocukluğunun geçtiği yer Kuzguncuk'u ve o yıllardan kalan en büyük hediyesi Ada'ya duyduğu ölümsüz aşkı anlatır. Genel okuyucuların aksine ben iç savaşın anlatıldığı kısımları beğendim. Tuna'nın düşlerinden yola çıkarak anlatılan aşk hikayesi güzeldi ama büyük beklentiyle okuduğum için tatmin etmedi.

Demir Ökçe
10/1006.01.2016

Baskı: Demir Ökçe

Sosyalist düşüncelerle tanışmam yirmi bir-yirmi iki yaşıma rastlar... İlk tanışmayla ilgili o yıllardan aklımda kalansa, Özcan Abi'min hediye ettiği Jack London'un Demir Ökçe adlı başyapıtıydı. Kitap, sendika yöneticisi genç, zeki ve ileri görüşlü Ernest Everhard'ın politik mücadelesini, karısı Avis aktarır okuyucuya. Bu yüzden fazlasıyla hüzünlü gelmişti bana. Hiçbir şey anlamadan okuduğumu hatırlıyorum. Felsefe bilgisizliği, ilk kez duyduğum terimlerin çokça oluşu, zorlamıştı beni. Romanlarda, filmlerde olur ya hani... Zengin kızın, yoksul oğlana aşık oluşu falan; ilk okuduğumda Demir Ökçe'de hiçbir şey anlama rağmen, romanın başkahramanı Ernest'in, soylu ve zengin bir ailenin kızı olan Avis'i zekası ve düşünceleriyle etkilemesi kadar, Avis tarafından evlerine davet edilen Ernest'in, yemek boyunca sessiz kalıp, genç adama soru sorulduktan hemen sonra aristokratların arasındaki konuşmasını bugün bile hatırlayıp etkilenirim hâlâ: "Sizler çıkarcısınız. Her şeyi fizikötesi ile açıklayabilirsiniz. Ve sonuçta her metafizikçi bir başkasının hataya düştüğünü kanıtlar bu tatmin olma duygusu onlara yeter. Sizler düşünce dünyasının teröristlerisiniz. Gerçekte dünyayı yanlış tarafa yönlendiriyorsunuz. Hepiniz kendi oluşturduğunuz bir dünyada, hayal ve rüyalarınızdan gelen arzularla yaşıyorsunuz. Ancak yaşadığımız gerçek dünyayı hiç tanımıyorsunuz. Sizin bütün fikirlerinizin gerçek dünya ile bağlı, bu dünya ile sizin şaşkın ruhlarınız arasındaki zayıf bağ kadar kadardır ancak."

Dünya Ağrısı
7/1001.01.2016

Baskı: Dünya Ağrısı

Dünya Ağrısı'nda, babasının hastalığı üzerine İstanbul'u terk edip ailesinin yanına yerleşen roman başkahramanı Mürşit'in öyküsünü anlatır Ayfer Tunç. Babasının otelini zorunlu olarak işleten Mürşit'in geçmişte işlediği suç yüzünden vicdan azabından kurtulamaz ve yaşamı yaşamak için sürdürmeyi katlanır kılan tek yanı, otelinde kalan tek dostu Madenci ile yaptığı rakı sohbetleridir. Kitap arka planda Maraş Katliamı'ndan da bahseder ve okuyucunun içini acıtır. 2015'i Dünya Ağrısı ile kapatırken, 2016'dan tek dileğim barış çığlıklarına birilerinin kulak verip artık acıların, ölümlerin son bulması. Mutlu yıllar... "Gençliğini dolduran gelecek hayalinin gerçekleşeceği ülke hiç var olmamış. Var sanmıştı. Varmanın yıllarını alacağını ama sonunda hiçbir şey yapmasa bile varacağını sanmıştı. Yanıldığını anlaması için yaşlanması gerekti." "İnsanın yaşlandıkça kısalmasının kemiklerin kısalmasıyla ilgisi yok, yer çekimi denen şey dünyanın yorgunluğu aslında, bizi yere çeken şey dinmeyen bu yorgunluk."

Yaban
8/1029.12.2015

Baskı: Yaban

Yaban, Birinci Dünya Savaşı'ndan kolunu kaybeden romanın başkahramanı Ahmet Celal'in, gittiği Anadolu'da köylünün milli mücadeleye olan tavırlarını, köylünün durumunu anlatır. Ahmet Celal; karamsar, şehirli (bu yüzden köylülerle iletişim kurmakta güçlük çeker) ve köylünün gözünde "Yaban"dır.

Otomatik Portakal
7/1026.12.2015

Baskı: Otomatik Portakal

On beş yaşındaki Alex ve çetesinin uyguladığı şiddeti anlatan distopik roman, Otomatik Portakal. Ebeveynlerin ilgisizliğinin çocuklar üzerinde yarattığı olumsuz etkiyi çok güzel anlatmış, yazar. Kitap arka kapağında bunu "Tüm hayvanların en zekisi, iyiliğin ne demek olduğunu bilen insanoğluna sistematik bir baskı uygulayarak onu otomatik işleyen bir makine haline getirenlere kılıç kadar keskin olan kalemimle saldırmaktan başka hiçbir şey yapamıyorum…" diye özetlemiş. Dili -çeviriden kaynaklı mı anlamadım- garip ve komik geldi. Edebiyat severler için kısa sürede okunacak bir eser.

Kavim
8/1024.12.2015

Baskı: Kavim

İşlenen bir cinayetin perde arkasında, Suryanilik, Nusayrilik'le birlikte Başkomiser Nevzat'ın iç dünyasını anlatan olağanüstü eserdi, Kavim. Başkomiser Nevzat'ı en çok Çetin Tekindor'a yakıştırıyorum nedense. Bu sebeptendir ki Çetin Tekindor'la özdeşleşti bende. Adaletin, adaleti sağlamak adına şiddetle, cinayetle sağlanmayacağını neredeyse tüm eserlerinde anlatır yazar. Başkomiser Nevzat'ın iç konuşmaları, özel hayatı, insanı hüzünle karışık umutlu bir ruh haline sürüklüyor. "Haklısın Evgenia... Bu ülke çok acımasız, bu topraklar çok sert, bu toprakların insanları çok hoyrat, bu ülke gerçekten çok acımasız. Ama burası bizim ülkemiz Evgenia, burası bizim toprağımız, bizim vatanımız. Biz burasıyız Evgenia."

Baskı: Bangır Bangır Ferdi Çalıyor Evde...

Samimiyete olan açlığım öylesine büyüdü ki içimde, yanımda 1 kitap taşımadan yapamıyorum. Bangır Bangır Ferdi Çalıyor Evde'yi, hayatımın en güzel ve en önemli adımını atacağım an'a saatler kala okumaya başlamıştım. İyi ki de öyle yapmışım. Hepsi birbirinden sıcak, samimi öykülerdi. Emrah Serbes'in erkek çocuk hikayelerini yazdığı Erken Kaybedenler'le benzerlikler vardı yer yer ama Mahir Ünsal Eriş'in dili hüzünlü geldi bana.

Hikayem Paramparça
4/1021.12.2015

Baskı: Hikayem Paramparça

Emrah Serbes, Hikayem Paramparça'da "Bir öğretmen arkadaşım var, okullarını depreme dayanıklı hale getirmek için yıkıp yeniden yapacaklarmış. Öğrenciler müdürün kapısına dayanmış, 'Biz yıkalım hocam!' diye. İşte okul sevgisi... Okul böyle bir yer, orada öğretilen her şeyi nefret ederek öğrendik. Milli eğitim bakanı olsam, bütün iyi yazarları müfredattan çıkarırdım. Edebiyat hocası kazma olduktan sonra ders kitabına Sait Faik koymanın anlamı yok. İyi yazar veli yarısıdır zaten. Bir hadise olmadıktan sonra okula gelmesine gerek yoktur." diyor. Ebeveynler çocuklarını okula göndermekten daha fazlasını yapmalı; onlara edebiyat sevgisini aşılamalı. Önce kendilerinden başlayarak!

Son Hafriyat
8/1018.12.2015

Baskı: Son Hafriyat

Başkomiser Behzat Ç., "hayata karşı işlenen suçlar uzmanı." 2011 yılında Her Temas İz Bırakır'ı, inatla dizinin popülaritesinden uzak durduğum ama dizi sayesinde kitabını duyup bir solukta okuduğumu hatırlıyorum. Hızlı başladığım Başkomiser Nevzat serilerinden sonra polisiye anlamında hayal kırıklığına uğradıysam da, diziden devam ederek yanıldığımı anlamam uzun sürmemişti. Samimi diyaloglar, espriler, hatta Behzat Ç.'nin içtiği 216 sigaralar siniyor okuyucuya.

Kardeşimin Hikayesi
7/1018.12.2015

Baskı: Kardeşimin Hikayesi

Ruh halimi yansıtan kitapları okudukça etkisi uzun süre üstümde kalıyor. Kardeşimin Hikayesi'ni herkesten uzaklaştığım, kimseyle görüşmek istemediğim bir dömemde okumuştum. İnsanlardan kaçıp hayatın boşluğundan çıkan, kitaplarıyla ve köpeğiyle, nadiren görüştüğü kardeşiyle yarattığı dünyasında, Podima Köyü’nde kendi halinde yaşamayı sürdüren başkahraman Ahmet Arslan'ın hikayesi. Genç bir kadının öldürülmesiyle başlayıp, genç, güzel ve meraklı gazeteci kızın tanışmasına da vesile olur, cinayet. Sessiz, sakin olan köyde cinayet olayı sarsıcı etki yapmış, genç gazeteci de bunun üzerine (Ahmet Arslan'la genç kadını öldürülmeden önce son görenlerden olması ve kadının adamı evinde sık sık ziyaret etmesi, onunla vakit geçirmesi sebebiyle), adamla ropörtaj yapmak için evinde ziyaret eder. Adam, genç gazeteciye kısa sürede ilgi duyar ve öngörüleriyle cinayetin hikayesini anlatır. Kızı yakınında tutmak için kardeşinin hikayesini de anlatarak uzun süre yanında kalmasını sağlamıştır. Romanda, adamın okuduğu kitaplardan alıntıları, göndermeleri okuduklarımın arasında oluşu çok hoşuma gitti.

Baskı: Her Temas İz Bırakır - Behzat Ç. Bir Ankara Polisiyesi

Başkomiser Behzat Ç., "hayata karşı işlenen suçlar uzmanı." 2011 yılında Her Temas İz Bırakır'ı, inatla dizinin popülaritesinden uzak durduğum ama dizi sayesinde kitabını duyup bir solukta okuduğumu hatırlıyorum. Hızlı başladığım Başkomiser Nevzat serilerinden sonra polisiye anlamında hayal kırıklığına uğradıysam da, diziden devam ederek yanıldığımı anlamam uzun sürmemişti. Samimi diyaloglar, espriler, hatta Behzat Ç.'nin içtiği 216 sigaralar siniyor okuyucuya.

ÖncekiSayfa 3 / 5Sonraki