
Puanlar ve değerlendirmeler
Bu okurun kitap puanları ve yazılı değerlendirmeleri.
Baskı: İsyan Günlerinde Aşk
Ahmet Altan'ın İttihat ve Terakki dönemini anlattığı dörtlemenin ikinci kitabı İsyan Günlerinde Aşk. Eski bir köşkte ölü büyükleriyle konuşan Osman, 31 Mart Vakasının perde arkasında yaşananları okuyucuya aktarırken, sanki yüz yıl öncesini yaşıyormuş gibi hissediyorsunuz.
Baskı: Kılıç Yarası Gibi
Ahmet Ümit'in İttihat ve Terakki dönemini anlattığı son eserini büyük keyifle okumuş ve döneme ait eserlerden okuma listeme almıştım. Adını "Hakiki aşk kılıç yarası gibidir, yara kapansa da izi mutlaka kalır." cümlesinden alan romanda Ahmet Altan, Osmanlı'nın son döneminde yaşananları bir aşkın perde arkasından yansıtıyor.
Baskı: Mavi ve Kara
Adını çevirilerinden duyduğum Sabahattin Eyüboğlu'nun deneme kitabı Mavi ve Kara. 1950 ve 1960'lı yılların memleket meselelerini, en çok da Köy Enstitüleri'ni anlattığı denemeleriyle Mustafa Kemal'e ve İnönü'ye sahip çıkıyor Eyüboğlu.
Baskı: Tatlı Rüyalar
Eğlenceli ve akıcı olmasına rağmen sevemedim. Alper Kamu serisinden sonra hayal kırıklığı yarattı.
Baskı: Bizim Büyük Çaresizliğimiz
Düğün hazırlıkları telaşından mıdır bilmem, hikâyeye bir türlü odaklanamadım. Sonra bir kez daha okur muyum... emin değilim!
Baskı: Köprü
İdealist Vali Recep Yazıcıoğlu'nun hikâyesidir Köprü. Erzincan'da otuz yıldır yapıl(a)mayan bir köprünün, yöre halkının, terör sorunlarının, Başbağlar katliamının perde arkasında Vali'nin mücadelesi anlatılır. Vali Yazıcıoğlu, içki içmeyip içine saygı duyan, bürokratik engellere takılıp kalmayan, halkın haklı taleplerini kendi hayatından üstün görerek, tek tip görüşlere meydan okuması, böyle hizmet adamları da varmış dedirtti bana. Okuduğum ilk Ayşe Kulin romanı. Bir solukta okunabilecek bir eser olmasına rağmen beş güne yaymam tamamen benim yoğunluğumdan.
Baskı: Onca Yoksulluk Varken
Onca Yoksulluk Varken; fahişelerin terk edip eski, yaşlı bir fahişe olan Yahudi Madam Rosa'ya bıraktıkları çocukların öyküsünü küçük yaşta terk edilip on yaşındaki Müslüman Momo'dan anlatılan bir roman. Birinci ağızdan anlatılan öyküler beni fazlasıyla etkiliyor ve bu kadar acı bana fazla geliyor. Emrah Serbes'in Hikayem Paramparça kitabında "XX. yüzyılın en iyi romanı" yorumunu okuyunca romanın adından da etkilenip hemen okuma listeme almıştım. Gülcihan benden hızlı davranıp bir solukta okuyunca beklentim daha da artmış olacak ki öykü bittiğinde içimde bir şeylerin eksikliği kaldı.
Baskı: Aldatmak
Okumak için okuduğum bir roman olmasına rağmen, okurken hikâyenin içine dahil olduğum nadir romanlardan biri oldu Aldatmak. Hikâyede cinselliğin çok fazla dile getirilmesi, Aydan'ın cinsel hazları uğruna eşini aldattığı hissi uyandırdı bende nedense.
Baskı: Dört Mevsim Sonbahar
Baba, oğul, sevgili ilişkilerini sorguladığı ilginç bir "ilk" roman Dört Mevsim Sonbahar. İlginçliği romanın başkahramanı aynı zamanda romanın yazarı olduğu ve romana istediği gibi müdahale etmesi. Bu türde okuduğum bir ilk. Okurken zaman karmaşalığı yaratsada çok keyif aldım. Baba Çetin Altan'ın nasihat gibi önsözünün bir bölümünde "Küçükken, seni kucağımda balkona götürdüğümde, yıldızları tutacakmış gibi ellerini gökyüzüne uzattığında anlamıştım herşeyi." sözleri, Ahmet Altan'ın yazarlık başarısını özetliyor.
Baskı: Yüreğinin Götürdüğü Yere Git
Yaşlı bir kadının torununa yazıp göndermediği ya da gönderemediği mektuplardı, "yüreğinin götürdüğü yere git"; seksen yıllık yaşam deneyiminin torununa bırakılan mirası belkide... Kendi düşüncesini kitapların satır aralarında bulmak bir okur olarak çok etkiliyor beni. Kitabın bir bölümünde, "Anlayış, bilgiçliğin kibriyle değil, alçak gönüllülükle doğar. Yanlışlık yapmak doğaldır, ama bunlardan ders çıkarmadan ilerlemek bir yaşamın anlamını yitirmesine yol açar. İnsanın kendi iç dünyasına bakmak istemediği zaman bahaneler bulması dünyanın en kolay şeyidir. Dıştan bir suçlu her zaman vardır. Suçun -ya da daha iyisi sorumluluğun- yalnızca bize ait olduğunu kabullenmek çok cesaret ister." okurken bir kez daha anladım; sonunda "haklı" bile olsa, "ben sana demiştim"le kurulan her cümlenin hükmünü yitirdiğini...
Baskı: Bütün Şiirleri
İki saatte okunacak bu harika şiirleri okumak için ne kadar geç kalmışım. "Hürriyete Doğru"yu yeniyetmelik dönemimde Haluk Levent'in şarkısıyla duymam ne büyük kayıp.
Baskı: Şiirler, 5: Memleketimden İnsan Manzaraları
Nâzım Hikmet, Haydarpaşa tren garından roman tadında şiirleriyle Anadolu'ya yolculuğa çıkarıyor. Anadolu Sürat Katarı'nda başlayan hikâye karakterlerin birinci ağzından anlatıldığı için okurken işçisiyle işçi, mahkûmuyla mahkûm, çocuğuyla çocuk oluyorsunuz.
Baskı: Zulmün Artsın
Yaşar Kemal'in "tehlikeli konuları" anlatıp yargılandığı, röportaj ve yazılarının derlendiği bir kitap Zulmün Artsın. Demokratikleşme ve Kürt sorunun çözümüne ilişkin yorumları, analizleri çok net bir şekilde ifade etmiş. Özellikle Kürt sorunuyla ilgili gözlemleri kafamdaki birçok soru işaretini ortadan kaldırdı. Barışı savunup "Kürtlere ana dilde eğitim hakkı verilirse, iş bölünmeye kadar gider" düşüncesinde olan, sürece kuşkuyla yaklaşanlar kesinlikle okumalı.
Baskı: Eskici ve Oğulları
Bir ailenin dramını, yaşam mücadelesini anlatır Eskici ve Oğulları. Kitap ilerledikçe Gazap Üzümleri'ni yeniden okuyorum hissine kapıldım.
Baskı: Utopia
Paperback (edit) Review Korkunç bir darbe girişiminden sonra psikolojik olarak zor günler geçirdiğimiz günlerde başladım Thomas More'un Ütopya'sını okumaya. More, tıpkı Platon'un Devlet eserindeki gibi diyaloglarla anlatıyor ütopik devlet düzenini. Maceraperest Rapheal Hythloday, gezintileri sonucunda kaybolup kendini ütopya adasında bulur ve beş yıl yaşadığı kibirden, kıskançlıktan, hırstan yoksun insanlardan kurulu adadan Avrupa'ya geri dönerek yaşadıklarını anlatır. Farklı görüşlere, farklı dinlere saygının olduğu, insanların güven ve refah içinde yaşadığı ütopya adasının bize çok uzak oluşu, kitap biterken canımı sıkıyor.
Baskı: Paris ve Londra'da Beş Parasız
George Orwell, Paris ve Londra'daki yoksul insanların hayatlarını anlattığı bu eserinde, aynı sektörde çalıştığımdan özellikle Paris'te restoranlarda çalışan işçileri anlattığı bölümü okurken, kendi yaşadıklarım gözlerimde canlandı. "Meteliksiz kalmanın bana kesinlikle öğrettiği bir iki şeyi gösterebilirim. Bir daha hiçbir zaman berduşların sarhoş birer ahlaksız olduğunu düşünmeyeceğim, bir peni verdim diye bir dilencinin bana minnet duymasını beklemeyeceğim, işsizler uyuşuksa buna şaşmayacağım,…, sokakta birisinin uzattığı el ilanını geri çevirmeyeceğim, şık bir restoranda yediğim yemekten tat almayacağım. Bu bir başlangıç."
Baskı: Acımak
Reşat Nuri, tıpkı Çalıkuşu'ndaki gibi okuyucu önlenemez bir kedere mahkum ediyor. Duygu yüklü bir başka roman, Acımak. Ailesini uçuruma sürüklediğine inandığı babası yüzünden acıma duygusundan yoksun öğretmen Zehra, babasının ağır hastalığı üzerine yollara düşer ve son ana kadar babasından nefret eder. Babasının bıraktığı günlük, genç kadının önyargısını altüst eder.
Baskı: Çalıkuşu
Reşat Nuri, "Kâmran, ben, seni sevmesini, senden ayrıldıktan sonra öğrendim. Hatta yaptığım tecrübelerle, başkalarını sevmekle sanma sakın. Gönlümün içindeki derin, hazin, ümitsiz hayalini sevmekle." sözleriyle özetliyor Feride ile Kâmran'ın aşkını. Okuyucuya bolca hüzün ve tutkunun heyacanını yaşaması kalıyor.
Baskı: Böyle Buyurdu Zerdüşt
Beklediğimden de ağır geldi eser. Anlamakta zorlandığımdan, üç aylık bir dönemde okumak zorunda kaldım. Felsefi notları şiirsel bir dil ve aforizmalarla "üstinsan" kavramını anlattığı, tekrar tekrar okunması gereken bir eser. Bir bölümde, "Bir zamanlar Tanrı'ya isyan, en büyük günahtı. Fakat Tanrı öldü ve onunla birlikte bu günahlar da öldü. Şimdi en korkunç şey, yaşama karşı günah işlemek ve 'bilinmesi mümkün olmayanı' yaşama amacından üstün tutmaktır." diyor Nietzsche. Bilinmesi mümkün olmayanı, korkularıyla yaşama amacının üstünde tutmak, korkunç olduğu kadar, samimiyetsiz ve anlamsız da; çünkü korku samimiyetten uzaklaştırır, vicdan "iyiliğe" giden yolu yakınlaştırır.
Baskı: Yakıcı Sır
Günübirlik heyecan arayan bir adam, çoçugunu ilgisiz bırakan bir kadın ve sevgiyi, şefkati arayan bir çocuk... Yakıcı Sır, tatil için gittiği yerde evli kadını elde etmek isteyen bir adamın öyküsünü, çoçuğun gözünden nasıl göründüğünü, annelik ve kadınlık arasında kalan kadını akıcı ve sade bir dille anlatıyor. Anlatım, analizler Stefan Zweig'in okuduğum diğer öykülerindeki gibi çok iyi, ancak konu için aynı şeyi düşünmüyorum.
Baskı: Gece Uçuşu
Sevdiğim yazarların bütün eserlerini okuma takıntım olduğu günden beri, Saint Exupery'nin Gece Uçuşu aklıma geldikçe kendime kızar dururum. Yazarın Küçük Prens'inden öyle etkilenmiştim ki, Gece Uçuşu'na büyük beklenti yükledim ve belki de bu yüzden beklediğim gibi bulamadığım bir eserdi. Yazarın kendi hayatının sonunu öyküde okumaksa, benim için fazlasıyla şaşırtıcı oldu!
Baskı: Bilinmeyen Bir Kadının Mektubu
Aşk gerçekleştiğinde tutkunun bittiğine inanan ben, Bilinmeyen Bir Kadının Mektubu'nu okurken bir kez daha anladım. On üç yaşında bir kızın, bir yazara olan aşkını, acılarını, "Sana, beni asla tanımamış olan sana" cümlesiyle başlayan mektupla anlattığı öykü, tam anlamıyla Zweig klasiğiydi.
Baskı: Bir Hayat Bir Hayata Değer
Ahmet Altan, edebiyatın, sanatın ve sanatçıların eserlerini, aşklarını, ölümlerini, iç dünyalarını, kendisinin üzerinde bıraktığı etkileri, çok uzun zamandır bitmesini istemediğim birbirinden güzel denemeleri yazmış "Bir Hayat Bir Hayata Değer"de. Kamelyalı Kadınlar, Cami Işıklarına Bakan Çocuk, Hep Aynı Kadını Sevmek İsterim Ben, denemeleri beni çok etkileyenlerdi. Sevdiğim yazarların hayatlarını, nelerden etkilendiği, neleri okuduklarını hep merak etmişimdir. Kitap bittiğinde geniş bir okuma listesine sahip olduğum için kendimi şanslı hissediyorum.
Baskı: Fahrenheit 451
Okuduğun distopik romanlardan sonra keyif almanın kendimce ironik kaçtığını düşünmeme, bıraktığı etki psikolojimi yerlebir etmesine rağmen, salt karakterlerle empati kurmamı sağladığı için okumaktan keyif alıyorum. Otomatik Portakal ve Bin Dokuz Yüz Seksen Dört için de aynı duyguları hissetmiştim. Fahrenheit 451'de, romanın başkahramanı iftaiyeci Guy Muntog, yıllarca kitap yakan, niye, neden yaktığını sorgulamayan, işinde başarılı (!) ve çevresince sevilen bir adam. Geçmişini sorgulayan, sorular soran genç kız Clarisse McClellan'la tanıştıktan sonra, hayatı tamamen değişir Bay Muntog'un. Clarisse, "İtfaiyecilerin uzun zaman önce kitapları yakmadığı ve ateşleri söndürdüğü doğru mu?" diye sorar Bay Muntog'a; "Ateşi söndürmek mi? Kim söyledi bunu sana?" sorusuna karşılık, Clarisse'nin "Yaktığın kitapları hiç okumadın mı?" karşı sorusu, Bay Muntog'u düşünmeye, düşündükçe de sorular sormaya, sorgulamaya başlar ve karanlık geçmişinin sancıları hayatını altüst eder. Tv'nin yaygınlaştırılıp, kültürün içinin boşaltıldığını ve edebiyatı bitirdiğini iddia eder, yazar. Haklıdır da. ''...Eğer dünya kitap okumayanlarla, öğrenmeyenlerle, bilgisizlerle dolmaya başlarsa, kitapları yakmak zorunda kalmazsınız, değil mi? Eğer dünyanın geniş ekranı basketbolla ve futbolla dolar ve MTV içinde boğulursa, gazyağını ateşlemek veya okuyucuyu avlamak için Beatty’lere gerek kalmaz.” Umudun hayatı güzel kıldığı için belki de... İki yıl önce, dünya insanların okumadığı kitaplar yüzünden vicdanlarını sızlattığı zaman güzel olacak, diye bir not yazmıştım. Bugünse, edebiyatın hayatı katlanır kılan tek şey olduğunu...