
Puanlar ve değerlendirmeler
Bu okurun kitap puanları ve yazılı değerlendirmeleri.
Baskı: Tenimdeki İmza
3 sayfa okuyup devamını getirebilen varsa tebrikler.
Baskı: Mathilda
Zayıf bir kurgusu olsa da, eksikleri olduğunu düşünsem de bir şekilde beni etkilemeyi başardı. Yazar kendi içindeki çalkantıları - olaylar değil karakterlerin ruh hali- bizlere anlatmış gibi hayatına göz atınca bu kanıya vardım. Bir yandan gerçekten kapağındaki karalığın hakkını veriyor. İçim karardı, ruhum bunaldı okurken. Eski zamanların diyaloglarına bir türlü alışamadım, birbirleri ile konuşmaya başlamadan önce izin istiyorlar ve buna benzer şeyler bana garip geliyor hala. Tabi ki yazıldığı tarih göze alınınca bu çok doğal.
Baskı: Harry Potter ve Ateş Kadehi (Harry Potter, #4)
İlk üç kitabına göre daha az beğenmiş olsam da okunması kolay bir dili olduğu için çok da sıkılmadım. Özellikle son bölümlerde tempo artınca okuması daha da keyifli oluyor. Bu kitabın serideki asıl özelliği -spoiler olmasın- gerçekleşen bir olay ile serinin gidişatına bambaşka bir yön hazırlamış olması bana kalırsa.
Baskı: Harry Potter ve Azkaban Tutsağı (Harry Potter, #3)
Muazzamdı, serinin şu ana kadar okuduğum en iyi kitabıydı. Geçmişle olan bağlantıları, karakterlerin derinlikleri, kitaba serpiştirilmiş ince detayları, bulmaca çözer gibi yerine oturan taşları okudukça kendimden geçtim sahiden. Çok akıcıydı, Rowling'in hayal gücüne hayran olmamak elde değil. Black ve Lupin iyi işlenmiş, sevdiğim iki karakter oldu. Dumbledore ise başlı başına bir bilge olduğunu bir kere daha kanıtladı, belki de onu en iyi büyücü konumuna koyan yeteneklerinden çok bu unsurdur. Snape'in de kendine özgü olan havasına alıştım ki aralarında husumet neymiş biraz daha öğrenmiş oluyoruz.
Baskı: Harry Potter ve Sırlar Odası (Harry Potter, #2)
Başları ne kadar sıkıcıysa devam ettikçe, sırlar oluşup açığa çıkmaya başladıkça da bir o kadar akıcı devam etti. Dobby her ne kadar fiziksel olarak çirkin bir cinmiş gibi anlatılsa da okurken "Gel sana bir sarılayım." diye düşünüp durdum. Çok tatlıydı benim gözümde, hırpalanıp durmasına da sinir oldum. Serinin diğer kitaplarını okudukça Voldemort'a üzülecekmişim gibi bir his var içimde. Zaten genellikle hikâyelerin kötülerini onaylamasam da içlerindeki karanlığı anlayabiliyorum, hiçbir kötü saf kötülük ile doğmaz. Ama Dumbledore'un da dediği gibi "Kim olduğumuzu gösteren şey seçimlerimizdir."
Baskı: Harry Potter ve Felsefe Taşı (Harry Potter, #1)
Ne denilebilir ki yeterli olsun? Gerçek bir efsane. İnsanlar neden kitaplara sığınır, dünyayı arkasında bırakır başlı başına bir kanıt.
Baskı: Benim Balığım Yaşayacak
Tıpkı bir hız trenine binmişim gibi hissettirdi bu kitap bana. Bazı yerlerde çok hızlı gittim, bazı yerlerde yavaşladım, bir çok duygu karmaşası yaşadım. İçinde Japonya kültürüne dair bir çok yararlı bilgi olan bir kurguydu. Geçmiş, gelecek ve şimdiyi içinde barındıran, kuantum'dan Zen'e, Budizm geleneklerinden insanın hayatına dair çıkarabilecek derslere kadar çeşitli konuları barındıran bir kitaptı. Bir kere daha savaştan nefret etmeme neden oldu ve kamikaze pilotu olan dayısının günlüğünü okurken gözyaşlarımı tutamadım, Nao'nun ve ailesinin içinde bulunduğu o sessiz çaresizliği okurken de ağlamış olabilirim. Ruth'un bölümleri ise daha durgundu. Kısacası, içinden çıkamadığım karmaşık hisler içindeydim kapağını kapattığım zaman.
Baskı: Fareler ve İnsanlar
Kısacıktı, tek nefes çekene kadar içime, bitivermiş. Lennie'ye ve onun masum hayallerine üzülmeden edemedim. Buruk bıraktı beni.
Baskı: Momo
Asla sadece bir çocuk kitabı olmayacak, büyülü bir anlatıma sahip, su gibi akıp giden, anlamlı bir eser.
Baskı: Düşman
Ne denir bilmem, 10 sayfa okuyup yerine koydum. Yetti bana o kadarı.
Baskı: Suç ve Ceza
Sorgulatıyor, düşündürüyor, yaşatıyor. Daha önce bu kadar karmaşık ve de bariz bir karakter okumamıştım. Çocukken kısaltılmış versiyonunu okuyup çok etkilenmiştim. Şimdi tekrar okuduktan sonra insan diyor ki Dostoyevski, sen bir numarasın. Raskolnikov ile beraber hummalı bir hastalığa yakalanmışım gibi içselleştirdim kitabı, tabi ki bunun sebebi yazarın ustalığı.
Baskı: Dracula
Vampirlere ait olan tüm bilgilerin atası. Zaman zaman temposuz olduğu için sıkıldım, ama yazıldığı tarihi göz önüne alınca korkutucu iyi.
Baskı: Son Ada
Son zamanlarda okuduğum, izlediğim çoğu şey bana Sineklerin Tanrısı'nı hatırlatıyor. Daha politik ve yalın hâli sadece. Belki de dönüp dolaşıp vardığım nokta aynı olduğu içindir. İnsanın aç, aciz, vahşi, zayıf ve korkak oluşu. O adada neler döndüğünü ve nasıl hissettirdiğini bizden başka kim daha iyi bilebilir ki? O adada yaşıyoruz neticede...
Baskı: Dr. Jekyll ve Mr. Hyde'ın Tuhaf Hikayesi
Bknz: İçimizdeki Şeytan Hepimiz kendini Dr Jekyll olarak tanıtıp, içinde Hyde saklayan kişilerle karşılaşıyoruz yaşamımızda. Bir parça da kendimizde "saklı".
Baskı: Aşk Peşinde Bir Yıl
Kurgusu fena değildi. Ara vererek okudum çünkü bazı kısımlar çok yavaş ilerledi. Karakterlere ısınamadım ne yazık ki. Özellikle Brett baş karakterken içimde hiçbir duygu uyandırmadı. Nefret bile etmiyorum, nötr bir karakter benim gözümde. Aşık oldu ama gerçek aşkı da hissedemedim. Tüm karakter tanıtımları hızlı hızlı gerçekleşti, herkes birbirini önceden tanıyormuş gibi bir anda can ciğer kuzu sarması oldular. Brett'in, her ne kadar sonradan mirasın kendisi için bir önemi kalmadığını söylese de, çok zorlama geldi bana yaptıkları. Dediğim gibi daha gerçekçi, yüzeysel olmayan karakterlerle bu kurgu biraz da içine tempo katılarak daha iyi bir hale gelebilirdi. Yine de fazla bir beklenti içine girmeden, kafa dağıtmak için rahatlıkla okunabilir ki dram yoğun olsa da bu türdeki kitapların sonları az çok tahmin edilebilir.
Baskı: Zaman Makinesi
Zamanının çok ötesinde. Binlerce yıllar sonrasında okuyoruz ve mantıksız gelen hiçbir şey yok. Öngörüleri ile günümüzde devam eden konuları, bakış açılarını, gelişmeleri konu alan kitaplar okudum ama bu kitap öncü gibi öncü sahiden de. İlk yayımlandığı zaman okuyan insanlar ne düşünmüştür kim bilir, öğrenmek isterdim. Büyük ihtimalle atölyesinde düş gördüğünü düşünmüşlerdir.
Baskı: Fahrenheit 451
Çarpıcıydı. Gerilim tırmandı da en yükseğe ulaşamadan kitap bitti sanki. Kitap okumayan bir toplumun ekranlara hapsolacağını ön görmüş Bradbury. Okumamak için yasağa ihtiyaç duyulduğunu düşünerek yanılmış sadece. Not: Çevirisini pek beğenmedim. İngilizce okumanızı tavsiye ederim.
Baskı: Uzaktan Kumandalı Kız
Yazarın öykülerinin olduğu derleme kitabı okumayı isterdim. Yazara dair edindiğim ilk bilgiler, kitabın önsözünde ve ilk sayfadaki yazar tanıtım bölümündeydi. Daha önce hiçbir öyküsünü okumadım. Bu nedenle dili farklı geldi sanıyorum ki. Bir oturuşta bitecek bir kitap ama öyle olmaması gerektiği kanaatindeyim. Keşke daha ayrıntılı, daha uzun okuyabilseydik bu kitabı. Çabucak sistemin içine girdik, çabucak olaylar gelişti ve hemen de bitti. Bu yüzden sanki yarım kalmış bir kitap okumuşum da devamını bekliyormuşum gibi hissettim, benimseyemedim. Konusuna gelecek olursak, yazıldığı tarihi değil de geleceği öngörebilen ve de yazdıklarındaki haklılık payını günümüze kadar korumayı başaran yazarlara saygım sonsuz. Tabi ki günümüzde reklam yasağı yok, bundan bahsetmiyorum. Aksine reklam bolluğu var, reklamların içinde yüzüyoruz. Değişmeyen tek durum insanların çılgınlar gibi tüketmeye ve tüketim temsilcisine ihtiyaç duymaları. Şimdiyi ele alalım, yapılan reklamlar sonucu biz de kendimizin bir profilini oluşturmuyor muyuz sanal alem, sosyal medya vasıtası ile? Yazarın bile nefret ettiği Burke karakteri gibi çıldırıp, saplanıp kendine belki de çevresine zarar veren yok mu? Bağ kurduğumuz zaman olta atılan insanların farkına varabiliyoruz, tıpkı Burke gibi, gerçek bile olmayan Delphi gibi. Yani kısacası, daha detaylı izlemek istediğim bir Black Mirror bölümü gibiydi. Diğer öykülerini de okuyup yazarın dilini özümsemem ile sevebileceğimi düşünüyorum.
Baskı: Amok Koşucusu
Zweig, insanların yoğun duygularla boğuştuğu taraflarını çok iyi incelemiş, ölümüne bakılırsa kendi de bizzat yoğun duygular içinde savrulup durmuş bir yazar bana göre. Şimdiye kadar okuduğum Zweig karakterlerinin hepsi bazı kötü duyguların kurbanı olmuş, bazı duyguları o kadar aşırı hissetmişler ki artık içinde oldukları deri bile o hislerden oluşmuş ve bu duygular ile hayatlarına yön vermiş karakterler. Benim ilgimi çeken tarafı da bu psikolojik boyutun kısacık bir öykü içinde anlatılmadaki ustalığı. Okudukça yazarın yazım tarzına, analizlerine ve belki de kendi zihnine daha da alışmış bir şekilde buluyorum kendimi. O an Zweig ne hissettirmek istemişse onu hissediyorum. Gerçekten çarpıcı bir yazar.
Baskı: Lacivert
Tek tip karakterler, tek tip konuşmalar, sıkıcı bir kurgu. Her yer buna benzeyen kitaplar ile dolu. İlgimi çeken olay Fırat ve Cesur arasındaki trajik durumdu. Bu olay üzerinden çok daha farklı bir kurgu çıkabilirdi. Çok güzel bir kitap olma potansiyeli varken ne yazık ki sığ bir şekilde işlenen karakterler dolayısıyla pek severek okuyamadım.
Baskı: Bir Çift Yürek
İki puanı aborjinlerin yaşam tarzlarını ilginç bulduğum için verdim. Baştan aşağı ticaret kokan bir kitap. Yazar olmayanlar neden kitap yazmamalı, buna dair güzel bir örnek. Sıkıldım, bunaldım, daraldım okurken. İnsan kitap okudukça bazı kitapların yarım kalması gerektiğini, vaktini harcayamayacağını kavrıyor. Sanırım yıllar sonra yazan kişi, yazar demek istemiyorum, itiraf etmiş tamamen kurgu olduğunu. Aborjin arkadaşları kendileri üzerinden para kazanması hakkında ne düşünüyorlar bir de bununla ilgili bir kitap yazsın, şanı yürüsün.
Baskı: Yüzyıllık Yalnızlık
Kitap hakkında ne düşüneceğime bir türlü karar veremedim, bitirdikten sonra kitaba dair düşünmem gerekti. Her şeyden önce, belki de aralıklı okuduğum için, okurken sıkılmadım. Yazarın kullandığı dili, kelimeleri, olayları sunuşunu tartışmaya gerek yok. Ailede neredeyse toplam 3 isim ve onlarca karakter var, hepsi de birbiriyle bağlantılı ve kenara atılmayacak karakterler. Okurken karıştırmamak için çabaladım, bir süre sonra da alıştım ama karakterlere bir türlü ısınamadım. Hepsinin iyi kurgulanmış bir hikayede, kopuk kopuk hayatlarına şahit oldum ama hikaye beni içine çekemedi. Son 100 sayfada ise tamamen koptum ve artık tamamen bitirmeye odaklandım çünkü nasıl başladıysa öyle biteceğini biliyordum. Ağzımı açık bırakan tüm o akrabaların birbirlerinden üremesi ve de bazı tuhaf olaylar oldu, domuz kuyruğu, Güzel Remedious'un uçup yok olması, Ursula'nın kör olması ve kimsenin anlamaması ve aynı zamanda bir çok jenerasyon devirip öyle can vermesi gibi. Muz fabrikası, Liberaller ve Muhafazakarların savaşı, öldürülüp vagona tıkılan cesetler ve yıllar sonra bunların serapmış gibi davranılması, hiç var olmamış olduğunun düşünülmesi de bana düşünecek yeni konular vermiş oldu, kitabın sevdiğim tarafları da sıkıldığım ve anlamsız bulduğum tarafları da var. Yine de ilk okuduğum Marquez kitabı olduğu için ve okuduğum tuhaf kitaplardan biri olduğu için, abartıldığını düşünsem de, büyük resme bakarsam kitabı sevdiğimi söyleyebilirim.
Baskı: Oyunbaz (Jan Forstner, #2)
Wulf Dorn sonlarıyla şaşırtmaya devam ediyor. Aklımda çok bariz olup elenenler dışında 3 kişi vardı, hiçbiri çıkmadı. Hem de neredeyse kesinlikle emindim. Okuması çok kolay, sade dildeki diline alıştım artık yazarın, böyle olunca daha da akıcı oluyor kitapları. İnsan zihninde olup bitenler beni her zaman şaşırtmıştır, şaşırtmaya da devam edecek. Bizim algıladığımızdan çok daha öte insanın kafasının içinde olup bitenler. Bu bir yandan korkutucu bir yandan da ilgi çekici benim için. Böyle merak uyandıran bir kurgu ile birleşince de kapıldığım bir kitap oldu. Jan'a üzülmeden yapamıyorum. Adamın başına bir sene arayla, çocukluk travmalarından bahsetmiyorum bile, gelmeyen kalmadı. Wulf Dorn'un kitaplarından güzel film çıkar. Kim bilir, ilerde izleriz.