
Puanlar ve değerlendirmeler
Bu okurun kitap puanları ve yazılı değerlendirmeleri.
Baskı: Kendime Yeni Bir Ben Lazım
Yazarın Ne Yaparsan Yap Aşk İle Yap kitabını da okumuştum. Dil olarak, karakterler olarak hiçbir gelişim göremedim. İnanılmaz yapmacık gelen karakterler ve her şeyin, herkesin müthiş olduğu, sorunların şak diye çözüldüğü, tahmin edilebilir bir sonu ve olay akışı olan inanılmaz sıkıcı bir kitaptı. Verdiğim yıldızları da yazarın kitap boyunca San Francisco rehberliği yapmasına verdim.
Baskı: Ne Yaparsan Yap Aşk ile Yap
Kitabı bitirdikten sonraki ve 250. sayfadan önceki görüşlerim apayrı gerçekten. Gerçekten başlarda çok sıkıldım, karakterlerden bir ikisi hariç çoğu gerçekçi gelmedi. Elimde süründü diyebilirim. Kitapları yarıda bırakmaktan hiç hoşlanmadığım için devam etmek adına çok çaba sarf ettim ve sonradan her şey değişmeye başladı. Öncelikle gerçekten Oliver karakterine hiç ama hiç ısınamadım ve Torin'in garip halleri kitaba devam etmemi sağlayan tek unsurdu ve kitapta en sevdiğim karakterde, Woody ile beraber, oydu diyebilirim. Birden tempoya girdiği için son 150 sayfasını hızlıca bitirdim ve son 5 sayfasında da derin bir oh çektim gerçekten. Bazı yerlerde güldüm, bazı yerlerde ağladım ama bu çok normal çünkü Sineklerin Tanrısı'nda bile ağlamış biri insan olarak en ufak kaybedişte sulu gözlü biri olup çıkıyorum. En başından beri Oliver'ı itici bulan biri olarak, (ki adamın bir tane bile yanlış hareketi yoktu sadece çok yapmacık bir karakterdi) sonlarda Elsie'nin yapması gerektiğini düşündüğüm şeyi yapması kitaba biraz daha ısınmamı sağladı. Ayrıca gerçekten çok eğlenceli yapılacaklar listesi oluşturmuş yazar. Bazılarını yapmak istiyorum. Yani genel olarak yer yer sıkıldığım, yer yer de tempo kazandığı için severek okuduğum bir kitap oldu. Çerezlik olarak güzel bir kitaptı.
Baskı: Zamanla Randevu
Birden düşük bir puan olsa verirdim. Kitap yarım bırakmayı sevmem ama devam edemedim.
Baskı: Cesur Yeni Dünya
Kitabı henüz bitirdim ve bunun üzerine 1984'ü yeniden okumak harika olacak. Özgür irade, seçimler, mutluluk, inanç, istikrar, uygarlık ve ilkellik ve bir çok konuya değinen yazarın kurduğu bu dünyanın bu kadar detaylı tasarlanması ve müthiş bir incelikle kaleme alması beni hayrete düşürdü. Huxley'in sonradan eklemesine de katılıyorum. Başka bir dünya da eklenebilirmiş ama iyi ki eklememiş. 1932'de basılmış bir kitabın halen bize yabancı gelmeyen çıkarımlar içermesi ise düşündürücü.
Baskı: Otomatik Portakal
İyiliğin içten gelmesi gereken bir eylem olduğunu filan, dayatma ile işe yaramayacağını anlatıyordu kitap kısaca söylemek gerekirse. Tecavüz, kesiş, dövüş hatta cinayet kısımlarını şiddet meyillisi olan Alex'in gözünden basitmiş gibi okumak midemi bulandırdı ve çok rahatsız etti. Tıpkı tedavi sonrasındaki Alex gibi filan. Konusu kendine has bile olsa çok daha iyi bir şekilde işlenebilirdi diye düşünüyorum ve çok daha anlamlı çıkarımlar yapılabilirdi. Beklediğimden çok daha aşağı kaldı o nedenle. Belki de çok yüksek bir beklenti ile okuduğum içindir. Aynı zamanda sonlarda İş İşleri Bakanı'nın Alex'i hastanede ziyaret edişi çok fazla anlam taşıyor aslında. Genel olarak Burgess'in dilini beğendim, kitap çok çabuk bitiyor zaten ve nasıl geçtiğini anlamıyorsunuz ama dediğim gibi, çok daha iyi bir şekilde bitebilirdi, çok daha anlamlı bir yere varabilirdi kitap. Tek tabanca Alex kankamız içinse ne düşüneceğimi bilemiyorum. Kendisinden iğrendim. Ayrıca çeviri de iyiydi ama nedense, Burgess'in kendine has dilinden olacak, sanki orijinal metni okusam daha da iğrenecekmişim gibi hissettim okurken.
Baskı: Kuzuların Sessizliği
Filmini ve dizisini izledikten sonra bu kurguya hayran kalmamak elde değildi. Filmi kitabı okumadan önce izlediğimden dolayı olayların nasıl gelişeceğini biliyordum ve yine de, Thomas Harris'in karakterlerlerini büyük bir merakla okumaktan kendimi alamadım.
Baskı: Aylardan Aşk (Sancaktarlar Serisi #1)
Kopuk ve uzatılmış, klişe ve tahmin edilebilir bir kitaptı. Beğendiğimi söyleyemem.
Baskı: Ben, Earl ve Ölen Kız
''Herkes tarafından merakla beklenen kitap bu muydu?'' dedirtti. Komik olması gereken kısımlar vardı da benim mi haberim yoktu? Klişe olmasın, hayat dersi içermesin ve gerçekçi olabilsin diye kasıntı ve samimiyetsiz bir kitap ortaya çıkmış. Tüm kitap boyunca küfredip, sonra ''aman bu kitap zaten en başından yazılmaması gerekiyordu.'' havasında olan birinin günlüğünü okumuş gibi hissettim. Keşke film kariyerine devam etseydin de kitap yazmasaydın Greg.
Baskı: Uyumsuz Bir Genç Kızın Anatomisi
İtiraf etmeliyim ki hayatın içinde çok sulu gözlü bir insan değilim ama kitabı bağlanarak okuduğum an her şey beni çok kolay etkileyebilecek boyuta gelebilir. Başlarda gelmedi. Kitap inanılmaz bir derecede sıkıcı ve sıradan başladı. Karakterimizin çatışmaları arttıkça kitap yavaş yavaş akmaya başladı ve kitap bittiğinde, etrafımda peçete yığınları ile öylece oturduğumu fark ettim. Yazarın dili gündelikti. Anika sanki size sesleniyormuş gibiydi ve yazarın başta yazdığı not ile kitabın sonunu birleştirince sular seller gibi ağladım.
Baskı: Bane Günlükleri
Magnus Bane, Clare'in yazdığı en iyi karakter olmaya aday. Komik, umursamaz ve iyi kalpli bir Aşağı Dünyalı. Alec ile olan son kısımlar harikaydı. (Alec'in merdivenden düşmesine abartısız ve kesintisiz beş dakika gülmüşümdür.) Will Herondale ve Tessa'nın oğlu James'in( isminin buna benzer bir şey olacağını biliyordum) anlatıldığı kısımda çok yoğun hisler içindeydim. Özellikle Will'in ''Bence Sessiz Kardeşler'i çağıralım.'' demesi ve bunu hevesle söylemesi. Ahh çok feci duygular içinde kaldım o kısımda. Alec ve Bane ayrıldıktan sonra, Magnus'un aldığı mesajlar da çok güzeldi. Ara ara sıkıldığım yerler olsa da, Magnus Bane'i okumak ve tüm o dünyalar, o çağlar arasında bağ kurmak çok güzeldi.
Baskı: Mekanik Prenses (Cehennem Makineleri, #3)
Bittikten sonra Cennet Ateşi Şehri'nin sonlarını tekrar okudum ve çok yoğun duygular boğazımda düğümlendi. Bir bakmışım, gözyaşları süzülüyor. Jem'in Church'ü kaçırdığı yer. Karakterlerin bağlantıları. Herondale'lerin yıldızı. JEM JEM JEM diye etrafta geziyorum. Yanımdakiler ''gerçek hayata dön'' deyince de alınıyorum. '' Tüm hikayeler gerçektir.'' diyorum ama anlamıyorlar tabi. Jem'in William'ın öleceği zaman gelip keman çalması. Deli gibi ağladım. Gerçekten Cassandra Clare'in kitaplarını okumaktan çok yutuyorum.
Baskı: Mekanik Prens (Cehennem Makineleri, #2)
İlk kitaptan çok daha iyiydi. Bir çok sır döküldü. Jem'in tabiriyle duvarlar yıkıldı. Tessa duygularına karar veremeyip iki tarafı da ateşlere sürüklediğinin farkında mısın acaba? Bu kız daha 16 yaşında bunu da unutmamak lazım tabi. Will'e ve boşa geçen 5 yılına çok üzüldüm. O davranışlarının nedenleri ortaya çıkınca yüreğim burkuldu ve Jem. Ah, ona bir şey olmayacağını biliyorum çünkü Ölümcül Oyuncaklar serisini okudum ama bir tarafım onun için endişelenip duruyor. Henry'ye de ayrı bir sevgi besliyorum. ♥ Ayrıca karakter gelişimi olarak en çok şaşırdığım diğer kişi de Gideon oldu. Lightwood'lara karşı inandığı şeyi savunması sayesinde ona da sempati beslemeye başladım.
Baskı: Mekanik Melek (Cehennem Makineleri, #1)
Clare'in akıcı olmayan bir kitabı var mı acaba? Kendime kitabı okurken sıkıldım derken bir bakmışım kitap bitmiş. Şöyle ki Cehennem Makineleri serisine Ölümcül Oyuncakları bitirdikten sonra başlamak gibi bir hata yaptım. Tabi ki ayrı ayrı da okunabilir ama iki seri arasındaki bağlar çok güçlü bence ki ben kitaplardeki eski ve yeni karakterlerinde bağlarını okumaya ve nostaljik hisler yaşamaya bayılırım. Duygularım çok daha yoğun olurdu diye düşünüyorum, o yüzden kendi açımdan söylecek olursam bu bir hataydı. Magnus ve Camille'i okurken içim çok garip oldu. Ölümcül Oyuncaklar'da bahsi geçen olaylar netleşecek ve bu yaşanılanların verdiği hissiyatı daha kalıcı ve gerçek kılıyor. ( Magnus'un siyah saç ve mavi göz sevdiğini söylediği kısma ayrıca dikkat çekmek istiyorum.) William Herondale ve James Carstairs. Yani, Will ve Jem. Will hakkında ne hissedeceğimi bilmiyorum. Sakladığı şeyler var ve kendisini olmadığı biri gibi gösteriyor. Yorumlara baktığımda Will'in daha çok sevildiğini gördüm ama ben, en azından ilk kitaptan sonra, Jem'i çok sevdim. Ayrıca Henry karakterindeki şapşallığı da severek okudum. Tessa hakkında da ne düşündüğümden emin değilim. Diğer kitaplardan sonra belli bir görüşüm olur sanırım.
Baskı: Cennet Ateşi Şehri (Ölümcül Oyuncaklar #6)
Gözyaşları içinde bu seriye veda ediyorum. Üçüncü kitaptan sonra iyi olmayacağını düşündüğüm için hevesim kırılmıştı ama son kitabın son sayfalarını okuyunca iyi ki devam etmişim dedim. Devasa bir duygu yoğunluğu ile bitirdim seriyi. Boşlukta süzülüyormuşum gibi hissettim sonrasında. Gerçekten eğlenceli, akıcı, dramatik, aksiyon dolu ve romantik bir kitaptı. İçine fantastik ve mitolojik ögeler de girince tadından yenmeyen bir okuma serüveni oldu. İz bırakan serilerden biri oldu aynı zamanda benim için. Clare, yazmayı biliyor.
Baskı: Kayıp Ruhlar Şehri (Ölümcül Oyuncaklar, #5)
Gerçek Jace'i o kadar özledim ki başlarda çok sıkıldım. Tabi sonradan her şey tempo kazanmaya başladı. SPOILER Sebastian sen tam bir pisliksin ama kötü karakterlerden tamamen nefret etmek benim için, nedense, hep çok güç oluyor. "Canavarlar canavar olarak mı doğar yoksa yaratılırlar mı?" Bu soruyu kendime sorup duruyorum. Ne Valentine ne de Sebastian'dan tamamıyla nefret edemiyorum. Yine de bu yaptıkları kötülüklerden yüzde yüz nefret ettiğim gerçeğini değiştirmiyor. Ve Jace'in kendisi gibi olmadığı zaman hiç çekilmediğini farkettim. Dramasını bile çekmeye razıyım ama Sebastian ile can ciğer kuzu sarması Jace'e dayanamadım. Ayrıca Simon,Magnus ve diğerleri Jace ve Clary'yi kurtarmak için kafa patlatırken, Clary'nin diğer tarafta gülüp eğlenmesine de çok sinir oldum. Jace'in Demir Kız Kardeş tarafından yaralanıp kendine geldiği zamandan sonra her şey hızla gelişmeye başladı ve Simon ile Izzy'nin çok feci beraber olmasını istiyorum. Magnus'un Alec'i terk ettiği sahnede kalbim kırıldı. :( SPOILER
Baskı: Düşmüş Melekler Şehri (Ölümcül Oyuncaklar, #4)
Üçüncü kitaba kıyasla daha az aksiyonluydu. Son 4 sayfada kaç kere ''ne oluyor be?'' dediğimi sayamadım. Simon ve Izzy'nin başından beri beraber olmasını istiyorum. Jordan da ortaya çıktığına göre bunun için hiçbir engel yok. Alec'in attığı triplere bayıldım. Bu çocuk Gölge Avcıları içinde nasıl hayatta kalmış yahu? Bilgi almak için kızı bıraktı, ne bilgi aldı ne kız kaldı. Diğer kitaplarla kıyaslama yaparsam sonlara doğru yükselen temponun dışında Jace ve Clary'nin dramasını okudum neredeyse. Simon'ın cidden sevdiğim bir karakter olması sebebiyle rahatça okudum ama Jace ve Clary'nin şu dramasına dayanamadım bir ara. Hele sonlarda ne oldu öyle ya?
Baskı: Camlar Şehri (Ölümcül Oyuncaklar, #3)
Daha zirveye çıkabilir mi bu seri merak ediyorum doğrusu. Çok akıcıydı, çok fazla şey oldu ve bir çok olay da sona bağlandı ama tabi ki kötülüğün tohumu Sebastian ölmedi. En başından beri Jace ve Clary'nin kardeş olmasına inanmadığım gibi buna da inanmıyorum. SPOILER Alec herkes içinde Magnus'u öptü ve ''EVET'' diye bağırasım geldi. Savaşın ortasında ''niye cevaplarıma geri dönmedin?'' diyebilecek tek kişi Alec'ti ve öyle de oldu. O sahnede anlamsızca güldüm. Kötü adamlara karşı beslediğim sempati normal değil, yine de Valentine'a üzüldüm. Başına ne geldiyse haketti ama yine de, bilmiyorum, özellikle Jace'i öldürdükten sonra saçlarını falan okşaması beni etkiledi herhalde. Çok kolay yönlendirilebilecek bir insanım galiba. Beni öldürseler de saçlarımı okşuyorlarsa sorun yok demektir. Ve en çok üzüldüğüm yer, Max. Zaten, bir savaşta kurban olmazsa garip olurdu. Bu üzülmeme engel olmadı ne yazık ki. Sen tam bir iblissin Sebastian ya da Jonathan ya da her neysen ama Isabelle'i öldürdüğünü sanman her şeyi değiştirdi. Ve Clary'nin annesi Jocelyn ile Luke'un karşılıklı bir sevgi taşımaları beni mutlu etti. Simon ise bu kitapta en olgun davranan kişiydi, sonuçta daha 16 yaşında, ve her zaman ki gibi kalbimi fethetti. Simon ve Isabelle'i shipliyorum. Son olarak Jace ve Clary'nin kardeş saçmalığı çözüldüğü için gerçekten büyük bir rahatlama duydum ve evet, Clary gerçek abin sandığın kişiyi öptün ama gerçek abini de öptün. Rüya içinde rüya gibi. Clare, lütfen artık sevenleri rahat bırak. SPOILER Dördüncü kitaba başlayacağım, bakalım Valentine'in miras bıraktığı kötülüğü kim sürdürecek?
Baskı: Küller Şehri (Ölümcül Oyuncaklar, #2)
Olaylar ilerledikçe şaşkına dönmeye devam ediyorum. Spoiler vermeden nasıl yazabilirim emin değilim. Kesinlikle çok akıcıydı ve ilerledikçe daha da iyi gitmeye başlıyor. Kaçınılmaz savaş öncesi ön-savaş gerçekleşti ama iki taraf da bir şey elde edemedi. Ve karakterleri cidden çok sevdim. Simon, Alec, Magnus. Jace zaten doğal sarı saçlı, kabalık ve doğruluk abidesi. Onu sevmemek mümkün değil gibiydi. SPOILER Hele ki Simon'a kendi kanını içirdikten sonra. Clary'nin kendine has güçleri de ortaya çıkıyor. Alec'e Korkusuz mühürü yapıldığı sahne çok güzeldi. Utangaç olduğu için soğuk duran Alec karakterini gerçekten çok sevdim ve şu Sorgucu ölürken ne söyledi Jace'e, onu deli gibi merak ediyorum ve Simon'a bir şey olacak diye ödüm kopuyor. Vampire dönüştükten sonra bir de Valentine tarafından ele geçirildi. Ne çektin be Simon? Isabelle ile Simon'ı shipleyen tek ben değilim, biliyorum, hissediyorum. Jace'in Clary ile olan ilişkisiyse saçma sapan bir hal aldı. Kesinlikle Valentine'ın oğlu olduğuna inanmıyorum. Luke da sevdiğim karakterler arasına girdi bu arada. SPOILER Üçüncü kitaba direk geçiş yapmayı planlıyorum çünkü neler olacağı tam bir muamma ve ben çok heyecanlıyım. *-*
Baskı: Kemikler Şehri (Ölümcül Oyuncaklar, #1)
Nerdeyse 600 sayfalık bir kitabı iki günde okutacak kadar sürükleyiciydi. Anlam veremediğim bir şekilde Alec'i çok sevdim. Jade - ya da her kimse artık- ve Clary'nin durumu çok karmaşık oldu. Simon'ın sıçan olduğu sahne çok komik ve eğlenceliydi. Luke'un hikayeyi kendi ağzıyla anlattığı yerden itibaren o kadar fazla şey oldu ki zönk diye kaldım. Eğer filmi olmasaydı filmi yapılsın derdim ama bir yandan da kitapların film yapılmasını istemiyorum. Filmin güzel olmasını umarak, izledikten sonra heyecanla ikinci kitaba başlayacağım.
Baskı: Kırık Dökük
Vasat bir kitaptı. Karakterler çok rahatsız ediciydi. Kitap hiç ilerlemedi. Kitabın başlarında bir mektup olayı vardı. Sırf onun için devam ettim ama o da vasat çıktı.
Baskı: Karanlığın İçinden (The Darkest Minds, #1,5, #2,5, #3,5)
Yazarın kitap içinde bıraktığı ufak notu paylaşayım, belki seriye başlamadan önce gören biri olur ve kitabı o şekilde okur. Kitabın içinde üç tane kısa öykü var ve bu öyküler serinin asıl kitaplarından sonra birer birer okunulması için yazılmış. Yani 1,5 - 2,5 ve 3,5 olarak üç öykü barındırıyor. Ben bu notu üç kitabı da okuduktan sonra gördüğüm için bir şey kaçırdım diye üzüldüm başta ama , ilk öykünün sonunun nasıl biteceğini önceden bilmek dışında, pek bir şey farkediyormuş gibi gelmedi. Kitaba dönecek olursak, Bracken'ın diline sonradan ısındığım ya da karakterleri benimsediğimden olsa gerek, okudukça okuyasım geldi ve kitap bitince boşlukta kaldım öylece. Diğer kitaplara göre durgun kalan öyküler olsa da Ruby dışında birilerinin dilinden okumak ve o dünyada neler olup bittiğini farklı bakış açıları ile görmek inanılmaz güzeldi. Sadece Cole ve Gabe olayını nasıl atlatırım bilmiyorum. Her şey iyi hoş ama yine de yüreğim buruk. Ayrıca sonradan Clancy'ye ne olduğunu da merak ediyorum. Belki onun da çevrilmemiş kısa bir öyküsü vardır. Umarım vardır. Seri bitti ama hiç bitsin istemedim. Üzerime yığılan duygu çığı ile kaldım gerçekten. Üzgün yine de umut dolu hissediyorum. O çocukların duygularını ve mücadelelerini okumak harikaydı.
Baskı: Ateş Çemberi (The Darkest Minds, #3)
Diğer iki kitabın yanında parlıyor bu kitap adeta. Bittikten sonra kabullenemediğim ve sevindiğim olaylar ile doluydu zihnim. Gözlerim dolu ve buruk bir şekilde kaldım. Bu seriyi sevdim, bunu açıkca söyleyebilirim ama Ateş Çemberi'ni okumak bu fikri daha da kesinleştirdi benim açımdan. Bracken'ın yazdığı en iyi kitaptı bence. Eklemeden geçemeyeceğim Clancy'den bir türlü nefret edemedim. Ve Parodi Yayınları tarafından farklı kapaklar ile tekrar basılacakmış. Bir parçam onları alamayacağım diye kırıldı şu an.
Baskı: Buz Kapanı (The Darkest Minds, #2)
İlk kitapta daha çok karakterlerin üzerinden olaylar gelişiyor gibiydi. Bu kitapta ise olaylar sonucu ordan oraya savrulan karakterleri okuyoruz. İlk kitabından daha iyiydi. Çünkü Ruby, ara sıra 'bu işi halledeceğim, artık yetti'' diye düşünüp hiçbir şeyi halledemese de, daha büyümüş ve aklı başında hareket ediyordu. Liam'ın Maviler Kampı'ndaki hali beni çok üzdü, en sevdiğim karakter olduğundan dolayı yüksek ihtimal, neyse ki çabuk toparladı. Karanlık Zihinler kitabında, yazardan kaynaklı olduğunu düşündüğüm eksik parçalar biraz daha azdı bu kitapta. Daha fazla aksiyon sahneleri vardı. Kitabı daha heyecanlı yapanın da o sahneler olduğunu düşünüyorum. Ruby'nin başı beladan kurtulmadı, hepsini de atlattı zar zor da olsa. Ekibini de sevmiştim. Vida olsun, Jude olsun. Clancy'yi ise iki kitapta da ''sen ne ayaksın?'' diye diye okudum. Yine de Grisha serisindeki Karanlıklar Efendisi tadı alıyorum ondan mantıksız da olsa, sadece Karanlıklar Efendisi bir çocuk değildi. Sanki bir tarafı iyi ama o tarafını içinde bulunduğu sistem yüzünden unutmuş gibi, unutmak zorunda bırakılmış ve bunun farkında değil gibi ya da tamamen pisliğin teki de olabilir, bilemiyorum. Son 10 sayfada olanları sindirmek için bekliyorum, hemen ardından üçüncü kitaba geçeceğim. İkinci kitap çok daha iyi yazıldığı için üçüncüsünden de beklentim yükseldi.
Baskı: Kuşlar Öterken
Başlarda yazarın kurgusunu, olayları anlamakta, yani kitabı okumakta zorlandım. Sonradan olaylar kendiliğinden ortaya çıkmaya başladı. Yalnız şöyle bir sorun var, ne gerildim ne ürperdim ne de ''vay canına'' dediğim bir kısım vardı. Jake'in başından geçen şeyler aslında trajik ama o trajediyi Jake'in dilinden okurken bir türlü hissedemedim. Tamam, kendi geçmişinden kaçıyor falan filan ama sanki Jake bu kötü olayların hepsini başkası yaşamış, kendisi hissetmemiş gibi anlatıyor. Ayrıca o son hiç olmamış. Gerçekten hiç. O kadar ödül aldığını görünce beklentim mi yükseldi yoksa gerçekten kötünün iyisi, sıradan bir kitap mı emin değilim. Tek emin olduğum, yazar kuzuları seviyor. Okumasam da olurmuş.