
Puanlar ve değerlendirmeler
Bu okurun kitap puanları ve yazılı değerlendirmeleri.
Baskı: Lacivert
Tek tip karakterler, tek tip konuşmalar, sıkıcı bir kurgu. Her yer buna benzeyen kitaplar ile dolu. İlgimi çeken olay Fırat ve Cesur arasındaki trajik durumdu. Bu olay üzerinden çok daha farklı bir kurgu çıkabilirdi. Çok güzel bir kitap olma potansiyeli varken ne yazık ki sığ bir şekilde işlenen karakterler dolayısıyla pek severek okuyamadım.
Baskı: Bir Çift Yürek
İki puanı aborjinlerin yaşam tarzlarını ilginç bulduğum için verdim. Baştan aşağı ticaret kokan bir kitap. Yazar olmayanlar neden kitap yazmamalı, buna dair güzel bir örnek. Sıkıldım, bunaldım, daraldım okurken. İnsan kitap okudukça bazı kitapların yarım kalması gerektiğini, vaktini harcayamayacağını kavrıyor. Sanırım yıllar sonra yazan kişi, yazar demek istemiyorum, itiraf etmiş tamamen kurgu olduğunu. Aborjin arkadaşları kendileri üzerinden para kazanması hakkında ne düşünüyorlar bir de bununla ilgili bir kitap yazsın, şanı yürüsün.
Baskı: Yüzyıllık Yalnızlık
Kitap hakkında ne düşüneceğime bir türlü karar veremedim, bitirdikten sonra kitaba dair düşünmem gerekti. Her şeyden önce, belki de aralıklı okuduğum için, okurken sıkılmadım. Yazarın kullandığı dili, kelimeleri, olayları sunuşunu tartışmaya gerek yok. Ailede neredeyse toplam 3 isim ve onlarca karakter var, hepsi de birbiriyle bağlantılı ve kenara atılmayacak karakterler. Okurken karıştırmamak için çabaladım, bir süre sonra da alıştım ama karakterlere bir türlü ısınamadım. Hepsinin iyi kurgulanmış bir hikayede, kopuk kopuk hayatlarına şahit oldum ama hikaye beni içine çekemedi. Son 100 sayfada ise tamamen koptum ve artık tamamen bitirmeye odaklandım çünkü nasıl başladıysa öyle biteceğini biliyordum. Ağzımı açık bırakan tüm o akrabaların birbirlerinden üremesi ve de bazı tuhaf olaylar oldu, domuz kuyruğu, Güzel Remedious'un uçup yok olması, Ursula'nın kör olması ve kimsenin anlamaması ve aynı zamanda bir çok jenerasyon devirip öyle can vermesi gibi. Muz fabrikası, Liberaller ve Muhafazakarların savaşı, öldürülüp vagona tıkılan cesetler ve yıllar sonra bunların serapmış gibi davranılması, hiç var olmamış olduğunun düşünülmesi de bana düşünecek yeni konular vermiş oldu, kitabın sevdiğim tarafları da sıkıldığım ve anlamsız bulduğum tarafları da var. Yine de ilk okuduğum Marquez kitabı olduğu için ve okuduğum tuhaf kitaplardan biri olduğu için, abartıldığını düşünsem de, büyük resme bakarsam kitabı sevdiğimi söyleyebilirim.
Baskı: Oyunbaz (Jan Forstner, #2)
Wulf Dorn sonlarıyla şaşırtmaya devam ediyor. Aklımda çok bariz olup elenenler dışında 3 kişi vardı, hiçbiri çıkmadı. Hem de neredeyse kesinlikle emindim. Okuması çok kolay, sade dildeki diline alıştım artık yazarın, böyle olunca daha da akıcı oluyor kitapları. İnsan zihninde olup bitenler beni her zaman şaşırtmıştır, şaşırtmaya da devam edecek. Bizim algıladığımızdan çok daha öte insanın kafasının içinde olup bitenler. Bu bir yandan korkutucu bir yandan da ilgi çekici benim için. Böyle merak uyandıran bir kurgu ile birleşince de kapıldığım bir kitap oldu. Jan'a üzülmeden yapamıyorum. Adamın başına bir sene arayla, çocukluk travmalarından bahsetmiyorum bile, gelmeyen kalmadı. Wulf Dorn'un kitaplarından güzel film çıkar. Kim bilir, ilerde izleriz.
Baskı: Şizofren (Jan Forstner, #1)
İkinci Dorn kitabım. Psikiyatrist kadar başarılıydı. Merak ettim, gerildim. Yine sürükleyici ve hızlı okunur bir dili ve konusu vardı. Okurken film izliyormuş gibi hissediyor insan kendini. Yalnız yazarın mantığını az çok tanıdıktan sonra kitaptaki hamleleri çözüyorsunuz yavaş yavaş. Yazar taktiğini değiştirmezse bir süre sonra kendini tekrara düşüyor. Oyunbaz kitabına başlayacağım, umarım çözdüğümü düşündüğüm olay akışını değiştirir bu kitapta.
Baskı: Beyaz Diş
Çok iyiydi. Duygudan duyguya sürüklendim tam anlamıyla. Jack London insanoğlunun her yüzünü göstermiş gerek Beauty Smith, gerek Scott ile. Emek ve sevgi vererek Beyaz Diş'in sevgiden korkmamasını sağladı Weedon Scott, vahşetin içinden gelen bir kurt olsa bile.
Baskı: Yeraltından Notlar
"Kolay elde edilmiş bir saadet mi, yoksa insanı yücelten ıstırap mı daha iyidir?" Bu, açık bir algıyla okuduğum ilk Dostoyevsky kitabım. En doğru zamanı bulmuşum diyorum kendime. Tabi zamanın çokluğuyla değil, hissiyat çokluğuyla ilgili bir durumdan bahsediyorum. Herkesin ara ara indiği bir yeraltı vardır sanırım, selam olsun oradan seslenenlere.
Baskı: Not: Seni Hala Seviyorum (To All the Boys I've Loved Before #2)
Tam bir fiyaskoydu benim gözümde. Sanırım bu kadar yüzeysel bir dille, birbirini tekrar eden yazım tarzı ile yazılmış, kendi etrafında dönen konuları okumak için 12 yaşında olmam gerekiyor. Çok kötüydü.
Baskı: Beni Asla Bırakma
Daha önce yazarın bir kısa öyküsünü okumuştum ve daha çok geleneksel bir öyküydü. Beni Asla Bırakma'yı da hakkında hiçbir fikrim yokken aldım ve öyküsü gibi olacağını düşünürken beni çokça yanılttı. Dili çok sade, okunması çok kolay, yormayan bir kitaptı. Etkilendim. Ne kadar farklı bir dünya okumuş olsak da yazar bu dünyanın detayları yerine karakterlerin iç dünyasını yazmayı ve yansıtmayı tercih etmiş. Bu sebeple, bilim kurgu kitabı okuyormuş hissi vermedi. Çok dokunaklı bir konuydu, hüzne boğulmadım ya da ağlamadım ama yüreğim ince ince sızlamadı da değil. Yazarı çok başarılı buldum, önyargımı paramparça etti.
Baskı: Vahşetin Çağrısı
Yaklaşık 100 sayfalık bir kitap ama çok az ile çok fazla duygu hissettiren bir eserdi. London'ın kurtlar üzerinden yaptığı göndermeler çok iyiydi. Dili de oldukça akıcıydı. Sopalar ile, dayak ile ilkelliğini bulan Buck'ı ve diğer köpekleri okurken sıkılmadım.
Baskı: Sevgili Bay Daniels
Akıcıydı, bir solukta bitti. Shakespeare'den alıntılar olması harikaydı. İçinde çok fazla travma, suçluluk duygusu, gözyaşı ve acı bulunduran bir kitaptı. Karakterlerden sevmediğim kimse olmadı diyebilirim. Herkes kendi içinde acı çekiyordu, kendi savaşlarını veriyorlardı. Bunun yanında baş karakterlerin acılarını birbirleriyle paylaşmaları çok güzeldi. Romantik bir kitap olmasına rağmen sadece aşk değil, umut, birlikte ve güçlü kalma kavramlarını da işlemiş ve yazarın karakterlerin duygularını iyi aktardığını düşünüyorum. Çok hızlı okunan, ara ara duygulandığınız, kafa dağıtıcı, hoş bir kitaptı. Nefesimi kesmedi ama sıkmadı da. Ne eksik ne fazla.
Baskı: Bir Gün
Dili çok akıcıydı, bir günde bitti ve kitabı okurken, buruk bir hüzün bulutu etrafında olduğumu hissettim. Sonlara doğru tüm o eğlenceler hayal kırıklığına, hırslar başarısızlığa, eğlenceli tensel aşklar yalnızlığa ve güzellik artık yaş almaya dönüşürken birbirlerine geç kalan ve birbirlerini bir türlü fark etmeyen bu iki insanın hikayesinin bu şekilde bitmiş olması beni çok etkiledi. Almak isteyen bu kitaptan çok güzel dersler de çıkarabilir, iki tane gerçekçi karakter okuduk bana kalırsa. Hata yapan gerçek insanları okuduk.
Baskı: Feniçka
Bazı kitapların daha uzun olmasını dilerseniz ya, son sayfayı çevirdiğimde içimde böyle bir his oluştu. Feniçka ve Max arasındaki diyalogları zevkle takip ettim. Feniçka üzerinden, tüm zamanların bir numaralı döngüsü ve paranoyaklığı anlatılmış, kadına uygulanan toplumsal baskı. Okurken hissediliyor gayet net bir biçimde. Sadece sonu birden bitti, biraz daha uzatılsa çok daha iyi olurdu.
Baskı: Martı Jonathan Livingston
Kısacık bir kitap zaten, içinde resimler de vardı. 10 dakikada bitirilecek bir kitap. Çok zamanımı almadığı için okuduğuma değmedi diyemem. Bu tarz kitapların kişisel gelişimden farkı sanırım bir öykü üzerinden "yapabilirsin, edebilirsin" mesajı vermesi. 5 adımda nasıl uçulur adlı bir kişisel gelişim kitabı olsa bu kadar abartılır mıydı bilmem ama gerçekten yüzeysel buldum. Farklı olanlar acı çeker, Martımız pek pişmeden öğretmen oluverdi sanki ve okuyanların da, en azından benim, bilmediği bir şey söylemiyor. Etkileyici bulmadım o yüzden. Belki küçükken okusam ya da Yeşilçam'da birlikteliği sağlayıp tüm esnafla dans eden Ayşecik gibi bir zihne sahip olsam sevebilirdim.
Baskı: Psikiyatrist
Tahmin yürüttüğünüz zaman rahatlıkla bulabilirsiniz aslında özellikle psikoloji ile haşır neşir olanlar ve buna benzer bir çok film izlemiş ya da kitap okumuş olanlar. Yine de kitap kendini okutuyor. Pek gerilim romanı seven biri olmasam da film gibi akan kitapları okumayı seviyorum. Her bölüm sonrası "şimdi ne olacak?" demekten kendimi alamadığım bir film gibi ama aynı zamanda da sayfalarını çevirdiğin bir kitap. İkisi bir arada, daha ne beklenebilir? Belki daha farklı bir son? Özellikle Chris konusunda o kadar emindim ki başka bir olay olsun istiyordum içten içe. Mark karakterini de sevdim gerçekten. Yazarın dili de zorlayıcı değildi, hemen okunup bitecek bir akıcılığa sahipti ki öyle de oldu.
Baskı: Yolum Aşka Düştü (Sancaktarlar Serisi #3)
Meral Kır'ın ilk okuduğum kitabı Aylardan Aşk'tı. Kitabı pek beğenememiştim. Klişe ve uzatılmış olduğunu düşünmüştüm. Kütüphanede serinin 3. kitabının olduğunu gördüm ve bir şans daha vereyim dedim. Öncelik olarak beğenmediğim kısımlar hakkında görüşlerimi belirtecek olursam, Ahmet ile Sena'nın 20 küsür yılda pek yakın olmayıp bir anda birbirlerinin hayatlarına dahil olmalarını garipsedim. Kitapta eksik hissettiğim ilk nokta buydu. Sonrasında Sena'nın karakterine pek ısınamadım. Yalnız yaşamış, etrafında insanlar olsa da yalnızlığa mahkum olan ve acı çeken bir insan. Hayatı boyunca iyi bir kariyer için çabalamış ve bir eğitimci olmuş. Kitapta bir iki kısımda öğrencileri ve odasını paylaştığı meslektaşlarına söylediği sözler inanılmaz rahatsız edici ve gerçek dışı geldi. O sözler bir eğitimcinin söyleceği sözler kesinlikle olamaz. Hele ki yüksek lisans yapıp kariyerinde ilerlemiş bir insanın ofisini paylaştığı insanlara ''fosil'', ''yakışıklılarla günümü gün ederim'' tarzı söylediği anlamsız şeyleri kitapta hiçbir yere oturtamadım. Saçma ve sahte geldi. İkinci olarak Sancaktar Ailesi'nin varlıklı ve güçlü olduğundan bahsediliyor. Varlıklı ve güçlü soyadlarına sahip ailelerin erkek fertlerinin ''benimsin'' mesajları vermeleri artık klişenin de klişesi oldu. Ahmet'in de bu tutumunu beğenemedim. Diğer bir görüşümse, Sena'nın kitapta hep güçlü ve karakterli bir insan olarak gösterilip sonra nişanlısını aldatması oldu. İki anlamsız cümle söyleyip her şey bitmişti ayağına yatılması, aşkının peşinden gitmek diye belirtilen yerler bana göre Sena'nın Onur'a ihanetiydi. Kişisel olarak, bunu aşk ya da karakter meselesi olarak algılayamam. Bu benim gözümde insan dışı bir olay o yüzden Sena ve Ahmet'e daha da önyargılı yaklaştım. Ana karakterlere ön yargılı yaklaşınca kitaba da o şekilde yaklaşıyorsunuz malesef. İmla hataları vardı, bu kitaplar hiç mi gözden geçirilmiyor acaba? Ve son olarak da Onur'un Yandere hislerini tüm ilişki boyunca saklayıp sonda ortaya çıkarması mantıksız geldi. Bu denli bozuklukları olan insanlar kendilerini çabuk belli ederler diye düşünüyorum. Beğendiğim kısımlara gelecek olursak, yazarın sadece aşk yazmaması ve bir cinayet ile aşkı birleştirmesi güzeldi. Aylardan Aşk kitabında da böyleydi. Tahmin ediyorum ki diğer kitaplarda da böyle. Olayları çözmek istemeden, akışına bırakarak okuduğum için katilin kim olduğunu ve gelişmeleri öğrenince şaşırdım çünkü böyle bir gelişme beklemiyordum. Bu da kitabın sıkıcı olmamasını sağladı benim açımdan. Şunu da söylemeden geçemeyeceğim, yazar inanılmaz seviye atlamış. Hele ki ilk kitabı ile karşılaştırdığım zaman. Hissedilen boşluklar daha az, dil daha güzeldi kesinlikle. Okurken pek de sıkılmadım bu sebeple. Genel olarak, kötü değildi ama çok iyi de değildi.
Baskı: Martı
Çok kısaydı, pek tadına varamadım. Okuduğum ilk Çehov kitabıydı, diğer kitaplarıyla karşılaştırmam güç bu yüzden ama çok daha güzel kitapları olduğunu okumuştum. Eskiye karşı savaş verenin kaybedişini, mutsuzluğu anlatan orta bir kitaptı.
Baskı: Fangirl
Üst üste okuduğum Rowell kitaplarından sonra yazar hakkında emin olduğum tek bir şey var o da, ne kadar eksik kalan kısımlar olsa da bu kitapların kendini okutan bir havası ve karakterlere dair insanın içini ısıtacak, yüzde tebessüm bırakacak detaylar olması. Gerçekten sanırım sıkılmaya başlıyorum dediğim bölümlere geçiyorum ama bir bakmışım aslında sıkılmıyorum. Bad boy, asarım keserim, benimsin, öylesin böylesin tarzında kitaplardan o kadar çok bunalmışım ki Levi gibi bir karakter okuyunca içim rahat etti, mutlu mesut bir şekilde okudum onun insanî hâllerini. İki kardeş arasında, kardeşlerle anne arasında ve kardeşlerle baba arasındaki kısımları da okurken etkilendim diyebilirim. Yalnızca Nick, Cath'in Simon ve Baz'a duyduğu sevgi biraz içimde pasif kaldı. Güzeldi, yer yer gülümsetti, biraz sıkılmış olsam bile kesinlikle okuduğum için pişman değilim, belki ilerde tekrar okuyabilirim.
Baskı: Eleanor & Park
Gerçekçiliği, masumluğu ile beni benden alan bir kitap oldu. Çok akıcı ve sade bir dili var zaten hemen bitti o yüzden. Karakterlerin kendine has özellikleri olmasını çok seviyorum kitaplarda. İki karakter de kendi hayatlarında kabul edilmeme hissi ile debeleniyordu. Aile ilişkilerini de buruk bir şekilde okudum. Kırdığım bir puan, sonunun tam olarak ''son'' gibi olmaması ve havada kalmasından. Keşke bu şekilde bitmeseydi.
Baskı: Aşk Her Şeyi Affeder Mi?
Öncelikle Demir, Burcu'yu görür görmez bir takım yakıştırmalar yaptı, sonra tekrar karşılaştı, hemen öptü, sonra da aşık oldu. ''Yanıyorum, tutuşuyorum.'' dedi, sevişti, aşık oldu. Bu mu yani? Bakireliğini bozdu diye erkeklik gururlarına girdi falan. Kadının masumluğunu vurgulama düşüncesi içinde bakire yakıştırmaları, kızaran yanaklar, ''makyaja ihtiyacı yok'' diye belirtmeler. Türk yazarlar aşk kitabı yazarken bir insanın aşık olduğunu bu şekilde yansıtıyor çoğunlukla. Tüm kitap erkek karakterin ''Öyle yapacaksın, böyle duracaksın.'' söylemlerinden ibaret. Tartışma ortasında kadına zarar vermek, hırpalamak isteyen Demir Aras sonra konuşmayı bile doğru düzgün beceremeden Burcu'yu öpüyor ve neymiş? Aşıkmış. Aşık olmak bu mu, sevgi bu mu? ''Öldürürüm sana benim gibi delice arzulayanı.'' Gerçekten mi? Kadınlara bir eşya gibi davranan da kendine aşık diyor. Bu kitapları okuyan gençler de özeniyor böyle şeylere. Yazık gerçekten. İnanılmaz samimiyetsiz tepkiler, konuşmalar bana kalırsa. Aynı zamanda son derece anlamsız. Vee sonrasında yaşanılanlar da hiç şaşırtmadı açıkçası... Gerçekten karakterler hiç gerçekçi değildi, hiçbir şekilde bana aşık olduklarını hissettiremediler. Bu şekilde hem kadını, hem de erkeği küçülten kitaplar okumaktan sıkıldım açıkçası.
Baskı: Marslı
Okurken bazı yerlerde eğlendim, bazı yerlerde sıkıldım. Öncelikle matematikler içinde oldukça bunaldım. Mark'ın kendine has bir karakter olması da hoştu ve kitabı okunur kıldı ama ''çok iyi, 2014 bombası'' gibi değenlendirmelerin de ne kadar abartılmış olduğunu, kitabın da genel olarak ne kadar da sıradan olduğunu görmüş oldum aynı zamanda. Mark'ın her sayfa yaptığı hesaplardan çok duygu durumunu, Mars'ta kalmış bir insanın düşüncelerini okumayı diledim ve de bana göre kitabı en çekilmez yapan taraf Mars'ta her şeyin kusursuz gitmesi. Çıkan sıkıntıların hissettirmesi gereken telaşı, paniği hiç hissedemedim. Zira dünyanın en soğuk kanlı insanı bile panik yapar böylesi görülmemiş bir durumda. Tamam anladık, Mark espirili bir kişilik ama bambaşka bir gezegende ölmekten bahsediyoruz burda. Bunlar dışında Tayfa ile Mark arasındaki bağ güzeldi. Bir çok şey tahmin edilebilirdi ve kesinlikle filmi kitaptan daha güzeldi. (Bu her filme nasip olmaz.)
Baskı: Dava
Okuduğum üçüncü Kafka kitabı ve hâlâ en sevdiğim kitabı Dönüşüm. Bir türlü akmadı, sanırım Franz Kafka herkesin sevebileceği bir yazar değil. Çeviriden mi yoksa Kafka'nın kendi dilinden mi kaynaklandığını bilmediğim bir uzamışlık vardı. Kitaba dair etkilendiğim tek kısım Rahip ile K arasında geçen Bekçi hikayesiydi. Eski zamanlarda yazılan diyalogları da tuhaf bulmamak elde değil. Acaba eksik kalan kısımları tamamlasaydı yine aynı düşünür müydüm, emin değilim. Sonuç olarak, vermek istediği mesajları aldık ama bitirirken de canım çıktı.