
Puanlar ve değerlendirmeler
Bu okurun kitap puanları ve yazılı değerlendirmeleri.
Baskı: Gölge Boksörü
Berlin'in karanlık, soğuk, kirli mekanları, şizofrenik denecek ölçüde ayrıntılı anlatımlar, iki farklı zaman ekseninde ilerleyen olay örgüsü, delilik sınırlarında gezen roman kahramanları. Muhakkak beğeneni vardır. Bana hitap etmedi.
Baskı: Tehlikeli Rüyalar Görme Yılı
Kitabın bazı bölümlerinde Žižek'in biraz kafası karışık ve hiperaktif olduğunu düşünmeden edemedim. İlginç fikirlerle dolu bir kitap.
Baskı: Utopia
Bir klasik, başucu kitabı. İş Kültür Yayınları baskısında Mina Urgan'ın incelemesi, Utopia'dan daha fazla yer tutuyor. İlaveten, okuyucunun feraseti ile ilgili bir endişe mi var ki, eserin incelemesi eserden önceki sayfalara yerleştirilmiş?
Baskı: Capital in the Twenty-First Century
Belki 21. yüzyılın das Kapital'i değil, ancak pek çok bakımdan önemli ve okunması gereken bir kitap. Çok uzun yıllar boyunca tartışılacaktır. Kitapla ilgili değerlendirmelerimi blog'umda ayrıntılı bir şekilde yazdım: 21. Yüzyılda Sermaye ve “Pikettymania” Hakkında bir Değerlendirme-1 http://sosyonomi.org/wp/?p=5404 21. Yüzyılda Sermaye ve “Pikettymania” Hakkında bir Değerlendirme-2 http://sosyonomi.org/wp/?p=5424 21. Yüzyılda Sermaye ve “Pikettymania” Hakkında bir Değerlendirme-3 http://sosyonomi.org/wp/?p=5436
Baskı: Açlık Oyunları (Açlık Oyunları, #1)
Düşünce parlak, ancak yeni değil: Romanın önsözünde de belirtildiği üzere eski efsanelerden ve Roma dönemi "eğlencelerinden" esinlenilmiş. Dahası, 13 bölge (kavim) düşüncesinin de Judaik kaynakları var. O halde bu romanı öncelikle kurgusuyla değil, anlatımı ile değerlendirmek gerekiyor. Çocuk ve gençlerin hayatta kalabilmek için vahşet dolu bir ortama mahkum edilmesi nasıl anlatılabilirdi? Sanırım Collins'in soğuk ve duygusuz üslubuyla değil. Ne yazık ki, çağımızın anlayışı bu: Bir kahraman (sen, ben,...) var ve kurgulanan (yaşanan) ortam ne olursa olsun, kahramanımız bütün olayların merkezi; geri kalan herkes ancak kahramanımızın deneyimleri ile temas edebildiği ölçüde anlamlı ve önemli. Örneğin bu romanda tek bir kahraman var: Katniss Everdeen. Onun dışındaki herkes ikincil. Annesi, kız kardeşi, Gale, Peeta, 12. bölge halkını oluşturan insanlar, Capitol'dekiler, arenada savaştığı rakipleri, ... Collins'in anlatımı tamamen Katniss'e odaklı. Diğer insanlar sadece Katniss'le ilişkilerinin biçimine göre "iyi" veya "kötü". Örneğin, Rue... Onun trajedisine bile sadece Katniss'in hissettikleri ölçeğinde yaklaşabiliyoruz. Bu tarz bir anlatım, olayların merkezindeki insan hariç herkesi nesnelere dönüştürüyor - ki 21. yüzyıl Amerikan anlayışı budur. Örneğin Cato'nun vahşetine öfkeleniyoruz; çünkü o bir canavar! Katniss'in vahşetine sadece sempati ile yaklaşıyoruz; çünkü o bir kahraman. Rue'ya yaşadığı trajedi için üzülmüyoruz; sadece Katniss üzüldüğü için üzülüyoruz. Romanın anlatımı gibi, kurgusu da sorunlu. Bir merkez var: Capitol. Bir de merkezin sömürdükleri: 12 işçi bölgesi. Sömürenle, sömürülenin asimetrik ve adaletsiz ilişkisi dışında hangi toplumsal düzlemlerin olduğuna dair bir bilgi yok. Capitol'de ve bölgelerde yaşayanlar eşit mi? Yoksa onlar arasında da derin ve uzlaşmaz eşitsizlikler ve çelişkiler var mı, bilmiyoruz. Sömürenlerin genel bir adı var: Capitol'dekiler! Oysa romanı okurken anlıyoruz ki, Capitol'de yaşayanlar arasında da eşitsiz ilişkiler var. Bu durumda akla şu soru geliyor: Collins'in kurgu dünyasında sorun yazarın anlattığı gibi Capitol-12 bölge eşitsizliği mi, yoksa sistem yaşadıkları bölgelerden bağımsız olarak global bir eşitsizliğe mi dayalı. Yazarın bakış açısından bu sorunun cevabı şu: Çok ve iyi tüketebildikleri için Capitol'dekiler bir yanda, çok ve iyi tüketemedikleri için işçi bölgelerindekiler diğer yanda. İşte romanın yazıldığı 21. yüzyılın başındaki anlayış sorunu, tam da burada düğümleniyor: "Eşitlik, aslında bir tüketim sorunudur". Collins, çağının bir yazarı olarak kendi kurgu dünyasına bu gözle bakıyor. Bence Açlık Oyunları, sıradan bir gençlik romanı değil, 21. yüzyılın başında yaşayan insanın kendisini, toplumu, eşitsizliği, adaletsizliği nasıl gördüğünü, nasıl kurguladığını ve bu perspektiften kendisini ve ilişkilerini nasıl tarif ettiğini anlatan bir yetişkin romanı.
Baskı: Büyük Açık Kıyamet Çarkının İçinde
Mükemmel bir sunuş yazısı, bir finans kitabında şimdiye kadar okuduğum en güzel önsöz ve soluksuz okunan 300'ü aşkın sayfa. Bu kitap sadece 2008 büyük krizine neden olan konut piyasasının çöküş öyküsünü anlatmıyor, aynı zamanda finans dünyasının trilyonlarca dolarlık bir ahmaklık denizinde yüzdüğünü apaçık gözler önüne seriyor. Kitap sıradan ve sıkıcı bir finans kitabı olmanın ötesinde, bütün piyasaya ve akıl almaz boyutlardaki ahmaklığa karşı pozisyon tutan ve tuttukları pozisyonun psikolojik ağırlığını senelerce taşımak zorunda kalan üç küçük fonun yöneticilerinin 2005-2008 dönemindeki yaşamlarına odaklanıyor. Bu insanların kişilik özellikleri, zaafları ve üstün yönleri, ilişki kurdukları diğer kurumlardaki meslektaşlarının ve fon müşterilerinin öngörüsüzlüğü - daha ileri giderek aptallığı - etrafında şekillenen örgü, adım adım yaklaşan krizin yarattığı gerilim ve nihayetinde kriz patlak verdikten sonra ortaya çıkan olağanüstü boyutlardaki zararlar... Bu zararların, bizzat krize yol açan politikaları uygulayanlar eliyle "kamulaştırılması" ve trilyonlarca dolarlık bahis oynayarak kurumlarını ve müşterilerini batıranların milyonlarca dolarlık maaşlarla "ödüllendirilmesi" ... 2008 kriziyle beraber "en kötünün" geride kaldığını düşünenler bu kitabı muhakkak okumalı. Okumalı ki, "daha kötünün", "çok daha kötünün" gelmekte olduğunu görebilsinler ...
Baskı: İki Dünya Savaşıyor
Poul Anderson'ın bilim kurgu anlayışı bana çok uzak.
Baskı: Why Nations Fail
Francis Fukuyama 1989 yılında "Tarihin Sonu mu?" başlıklı bir makale yazmış, 1992 yılında bu makaleyi genişleterek kitap haline getirmişti. Fukuyama'ya göre o yıllarda sadece soğuk savaşın değil, tarihin de sonu gelmiş, insanlığın ideolojik evrimi nihayet tamamlanmış ve Batı tarzı liberal demokrasi, insan uygarlığının nihai yönetim tarzı haline gelmişti. Bu kadar iddialı ve iddialı olduğu ölçüde fos çıkan bir makale ancak çok uzun sürmüş bir dönemin en sonunda yazılabilirdi. Öyle de oldu. 1990 yılında Japon borsasının çöküşü ile uzun bir deflasyon dönemi başladı. 90'lar biterken Uzak Asya kaplanları çöktü. Bir kaç sene sonra kriz Brezilya, Arjantin ve Türkiye'ye sıçradı. 2000'lerin başında önce teknoloji balonu patladı, ardından 2001 yılında ABD'nin ikiz kuleleri vuruldu. 2002 yılında Bush-Cheney-Rumsfeld rejimi "şer cephesine karşı önleyici savaş" stratejisini devreye soktu. 2007 yılında yeni bir kriz dalgası daha geldi: ABD'de eşik-altı mortgage piyasası çöktü; banka ve şirket iflasları birbirini izledi. Piyasanın "görünmez elinin" işleri düzeltemeyeceği anlaşılınca bankaların toksik varlıkları kamuya devredildi, banka/şirket kurtarmalarına, kendi ayakları üzerinde duramayan piyasalara kredi pompalanmaya başlandı. 2010 yılında Arap Baharı olarak isimlendirilen isyan dalgasında rejimler birer birer çökmeye başladı. Aynı yıl Avrupa borç krizi patladı. İflas etme sırası devletlere gelmişti. Batmanın eşiğine gelen Yunanistan'da devlet borçları silindi, İtalya, İspanya oksijen çadırına alındı. İflas eden devletlerin kurtarılmasına karşı Avrupa'nın zengin kuzeyinden itirazlar yükseldi. 2014 yılına gelindiğinde Avrupa Parlamentosu'ndaki sandalyelerin üçte biri aşırı sağcı/ırkçı/göçmen ve AB karşıtı partilerin eline geçmişti. Aynı günlerde Irak'ın en büyük kentleri birer birer kurşun bile atmadan IŞİD'in eline geçiyordu. Fukuyama'nın fos çıkan öngörüsü, bugün gülümseme ve alayla anılıyor. Fukuyama'nın, Tarihin Sonu'nu yazdığı 1990 yılından günümüze pek çok kitap yayınlandı. Uygarlıklar neden çöker? Son üç yüzyıldır dünyaya niçin Batı hükmediyor? Acaba bu dönemin de sonuna mı gelindi? Batı Uygarlığı bir çöküşün eşiğinde mi? gibi sorular sorulmaya, Edward Gibbon'ın Roma'nın Gerileyiş ve Çöküş Tarihi kitapları yeniden okunmaya başlandı. Why Nations Fail, Fukuyama'nın "tarihin sonu geldi" kitabı ile başlayan "hmm acaba henüz gelmedi mi? bir şeyler de ters gidiyor ama..." olarak devam eden serinin, "yok, yok biz doğru yoldayız" anafikirli son kitabı. Why Nations Fail? (Uluslar Niçin Başarısız Olurlar?) Türkçe'ye Ulusların Düşüşü olarak çevrildi; hatalıdır çünkü düşüş (fall) başka bir şeydir, başarısızlık (fail) başka. Bu kitabın uluslarla da bir ilgisi yok. (Ulusun tanımı, oluşumu, tarihte modern ulusların ortaya çıkışı ve gelişimi ile ilgili geniş bir külliyat var. O kitapların okunmasını tavsiye ederim.) Sanırım kitabın yazarları Adam Smith'in Ulusların Zenginliği'ne gönderme yapmak istemiş. Bu kitapta uluslar değil, ekonomik-siyasal sistemler konu ediliyor. Dahası, "ulusların" niçin değil, nasıl düştüğü anlatılıyor. Niçin düştükleri sorusuna yazarların cevabı ise ayrıca sorunlu. Yaklaşık 500 sayfalık kitap 15 bölümden oluşuyor. Bu 15 bölümün 14'ü atlanarak, sadece 15. bölüm okunabilir ve yazarların ne demek istediği kolayca anlaşılabilir. Yazarların bu kitaba kendilerinden kattıkları tek unsur, "extractive and inclusive economic, political inclusions" (Türkçe'ye nasıl çevrildi bilmiyorum, Türkçe'de bu kavramları tam karşılayan sözcükler yok. Belki "dışlayıcı/sömürücü ve kapsayıcı/kapsamlı ekonomik, siyasi kurumlar" olarak çevrilebilir.) Yazarlar okuyucuyu bıktırma pahasına, her bir kaç sayfada bir bu kavramları tekrarlıyorlar. Zaten bu tekrarlar haricindeki tüm paragraflar, tarihsel bilgilerden ibaret. Hangi kurumların "extractive", hangi kurumların "inclusive" olduğu tarif edilmemiş. Böylece belirsiz kalan kavramların etrafında, tarihin o döneminden bu dönemine atlayarak neyin extractive, neyin inclusive olduğunu (daha doğrusu yazarların bu tanımları neye göre yaptığını) okuyorsunuz. Tabi bütün bu tarihsel atlamalar içinde 18. yüzyıl İngiltere'si ile 19. yüzyıl Kongo'sunu, 15. yüzyıl İnka imparatorluğu ile 20. yüzyıl Amerika'sını karşılaştıran yazarların hangi metodolojiyi izlediklerini bir türlü kavrayamıyorsunuz. Extractive ekonomik kurumların her zaman extractive siyasi kurumlar yarattığını (ama bazen de yaratmadığını), inclusive ekonomik kurumların ise inclusive politik kurumlar yarattığını (ama bunun her zaman böyle olmadığını, zaten bu konuda bir tarihsel zorunluluk da bulunmadığını) okuyor, her seferinde kafanız karışmış bir halde bir sonraki bölüme geçiyorsunuz. Kitapta yazarların titizlikle dile getirmekten kaçındıkları bazı kavramlar var: Sınıf, devrim, emperyalizm. Sınıflar yerine sürekli elitlere vurgu yapılıyor. Yazarlar sizi, tarihin aslında elitler arasındaki çekişme/uzlaşma dinamiği ile oluştuğuna ikna etmeye çalışıyorlar. Elitler birbirlerini tepelemeye kalkarsa extractive, açgözlülüklerini sınırlayıp işbirliği yaparlarsa inclusive yapılar oluşuyor. Kitabın alt başlığında vurgulanan refahın ve yoksulluğun gerisinde elitler arasındaki bu çekişme/uzlaşma dinamiği olduğunu öğreniyorsunuz. Elbette sınıflar olmayınca, Marx ve Weber'i anmaya da gerek kalmıyor. Devrim sözcüğü ise mecbur kalınmadıkça hiç telaffuz edilmiyor. Yazarlar Fransız Devrimi'ne başka bir isim bulamadıkları için mecburen "Fransız devriminden" bahsediyorlar. Bolşevik Devrimi dört yerde anılırken, İngiltere'deki Glorius Revolution (Muhteşem Devrim) her 5-6 sayfada bir karşınıza çıkıyor. Tarihte bunların dışında devrim yok! Peki ne var? Açıkça ifade edilmese de Sosyal Darwinizm var: Birbirinden izole olmuş genlerin mutasyona uğrayarak farklı evrim çizgileri izlemesi gibi, benzer iki toplum da farklı kurumlar geliştirerek farklı yollardan evriliyor. (S. 431) Sonuçta birinin yolu yoksulluğa, diğerinin yolu refaha çıkıyor ! Sömürgecilikten sıkça bahsediliyor. Emperyalizmin ise adı bile anılmıyor. Böylece sömürgeciliğin ortadan kalkmaya başladığı 19. yüzyıldan itibaren "ulusların" eşit bir şekilde yarıştığı gibi bir izlenime kapılıyorsunuz. Sıkça gönderme yapılan kavramlardan biri de Creative Destruction (yaratıcı yıkıcılık). Sıkça gönderme yapılmasına rağmen, bu kavramın kitapta doğru kullanıldığından emin değilim. Sanki bu kavrama bambaşka anlamlar yüklenmiş gibi. Kitapta gönderme yapılan bir başka kavram Iron Law of Oligarchy (Oligarşinin Demir Kanunu). Kongo'da, Rodezya'da, Güney Afrika'da bu kanunun nasıl işlediğini okuyorsunuz. Günümüzde nasıl işlediğini merak ediyorsanız başka kitaplar okumanız gerekiyor. Extractive kurumları olan toplumların buluş yapamayacağını okurken, Nazi Almanya'sında ve Sovyet Rusya'sında bunca bilim insanının nasıl çıktığını, günümüz teknolojisinin alt yapısını oluşturan pek çok buluşun bu toplumlarda nasıl yapıldığını sormadan edemiyorsunuz. Irak'ın ve Afganistan'ın neo-con saldırganlığı ile değil kendi başarısızlıkları ile yoksullaştığını, Küba ve Chavez Venezuela'sının başarısız toplumlar olduğunu ve bu kafayla sonsuza kadar da başarısız kalacaklarını, yoksulluk ve açlıkla boğuşan ülkelerle dayanışmanın (kitapta yardım olarak zikrediliyor) yararsızlığını, Çin'in büyümesinin sürdürülemez olduğunu (tersinden okursanız inclusive kurumları olduğu için ABD, İngiltere, Avustralya, Kanada gibi ülkelerin ise sonsuza kadar büyüyeceğini) öğreniyorsunuz. Öğrendikleriniz bunlardan mı ibaret? Elbette hayır, mesela ben Zibabwe'de düzenlenen bir piyango çekilişinde büyük ikramiyenin devlet başkanı Mugambe'ye isabet ettiğini bilmiyordum. Hani derler ya: "Zimbabwe'de bile olmaz". Meğerse olurmuş. (Seçimlere hile karıştırmak extractive kurumlara sahip ülkelere özgü ise, George W. Bush 2004 seçimlerini nasıl kazandı diye sormadan edemedim.) Kitabı bitirdiğimde yazarların mesela İskandinav ülkelerini neden hiç zikretmediklerini merak ettim. Acaba modellerine uymadığı için mi? Peki ya Türkiye? Tarihinin muhtelif dönemlerinde inclusive/extractive sınıflandırmalarının hangisine dahil olurdu acaba?
Baskı: Otomatik Piyano
Otomatik Piyano Kurt Vonnegut'ın ilk romanı olmasına rağmen son derece başarılı. 1952 yılında, henüz 30 yaşındayken yazdığı bu romanda Vonnegut ne kadar iyi bir yazar olduğunu fazlasıyla kanıtlıyor. Kurgusu, dili ve ana karakterleriyle çarpıcı bir roman. Vonnegut, bilim kurgunun geleneksel kaygılarından oldukça uzak bir yazar. Otomatik Portakal da bilinmeyen bir gelecekte yaşanan olayları anlatmasına rağmen, sanki 1950'lerin Amerikasını anlatır gibi. Romanda tartışma konusu olan "ileri teknoloji" hiç de ileri değil. Pek çok makine elektronik olmaktan ziyade mekanik. Olayların geçtiği Amerika ise geleceğin değil, 1950'lerin Amerikası. Bu anlamda Vonnegut sanki bilim kurguyu, yaşadığı çağa yönelik bir eleştiri yapmak için sadece bir araç olarak kullanıyor gibi. (Nitekim daha sonraki romanlarında, her zaman küçük bir doz olarak bilim kurgusal unsurlar kullansa da, bilim kurgudan gitgide uzaklaştı.) Otomatik Portakal pek çok ilginç fikirle dolu, güzel bir roman.
Baskı: Daha Nereye Kadar?
Bir kitabı okuyucusu için değerli kılan unsurların hepsini barındıran, zihin ve ufuk açıcı mükemmel bir kitap. 2005 yılının sonunda yayınlanan, makale ve söyleşilerden oluşan bu kitapta ifade edilen görüşlerin tümü, aradan on yıla yakın bir süre geçmiş olmasına rağmen güncel ve bu kitabı okumamış olanlar, bu kitabı tam da bugünlerde okumalı. Eğitim sisteminden, ulusal ekonomilerin çöküşüne, insan haklarından etnik milliyetçiliğe, modernizmden reel kapitalizmin çalışma sistemine, reel sosyalizmin başarısızlığından savaşlara pek çok konuda özgün, çarpıcı yazılar okuyucuyu daha fazla okumaya, araştırmaya ve düşünmeye teşvik ediyor. Kitaba içindekiler, dizin ve kaynakça eklenmemiş. Özellikle bir kaynakça eklenmiş olsaydı, bu kitapta referans verilen kaynakların derli toplu araştırılması ve okunması bakımından yararlı olurdu. Ancak gene de bu eksiklik dipnotlarla önemli ölçüde giderilmiş. Üç gün içinde dikkatle ve notlar alarak okuyup bitirdiğim, beni daha fazla araştırma ve okumaya teşvik eden bu kitabı herkese tavsiye ederim.
Baskı: Locarno Dilencisi
Bu kitapta Kleist bize bir takım öyküler anlatıyor. Öykücülük tekniği kullanmadan, hatta bir paragraf düzeni bile oluşturmadan yapıyor bunu: İlginç tesadüfler, beklenmedik dramlar, biraz doğaüstü ve mistisizm... Kitaptaki öykülerin her birinde Kleist'ın sıkıntılı ruh halini belirgin bir şekilde görmek mümkün. Öykülerin hepsi "kötü sonla" bitmiyor. Bazı öykülerde kahramanlar beklentilerine ulaşıyorlar, ancak genel olarak öykülerin çoğuna karamsarlık hakim. Kitabın başına Stefan Zweig'ın bir önsözü eklenmiş. Zweig, Kleist'a övgüler düzüyor. Bu övgüler, Kleist'ın sanatına değil, umutsuzluğuna yönelik olsa gerek. Nitekim her iki yazar da aynı trajik sonla veda etmişler dünyaya. Kleist'ın öykücülüğü başlıklı ikinci yazının yazarı belirtilmemiş. (Can Yayınları'nda nadir gördüğümüz özensizliklerden biri) Bu yazıda sözü edilen öykülerin çoğu da bu kitapta yok. (İkinci özensizlik) Özetle, bu kitabı okumamış olmak büyük bir kayıp değil.
Baskı: Parçacık Fiziği, En Küçüğü Keşfetme Macerası
Parçacık Fiziği'ni herkesin anlayacağı bir dille anlatan çok hoş bir kitap. Kitapta kullanılan dil sadece basit değil, aynı zamanda oldukça eğlenceli. Kaynakçasıyla beraber 143 sayfalık kitap kolayca okunuyor. Ancak bu, elbette kitabı okuyup bitirdiğinizde parçacık fiziğiyle ilgili her şeyi öğreneceğiniz anlamına gelmiyor. Ek okumalar yapmanız gerekiyor. Kitabın bir kaç eksikliğine de değinmek gerekirse: 1) Kitapta müthiş eğlenceli ve sade bir dille anlatılanlar, resim, görsel ve tablolarla desteklenebilirdi. 2) Benim okuduğum 2011 baskısı (2. Baskı) pek çok redaksiyon hatası içeriyordu. İlk baskı için kabul edilebilir olsa da, ikinci baskıda düzeltilmelerini beklerdim. 3) Bazı diyagramların (S.74-75'deki Feynman diyagramları) hatalı olduğunu zannediyorum. Her şeye rağmen, herkesin anlayabileceği bir dille yazdığı için kitabın yazarı Sezen Sekmen'i ve popüler bilim konusunda bu kitapları yayımlayan (ve etiket fiyatını düşük tutarak herkesin okumasına açan) ODTÜ'yü yürekten tebrik etmek gerekiyor. Gerisi okuyucunun ilgi ve çabasına kalıyor.
Baskı: Julius Caesar
Eğilip yıkanalım. Gelecek nice çağlarda, Daha doğmamış devletler, bilinmedik dillerde Oynanacak yaşadığımız bu yüce oyun! Stoop, then, and wash. How many ages hence Shall this our lofty scene be acted over In states unborn and accents yet unknown! Kaç kez akacak dünya sahnelerinde kanı, Şimdi Pompeius heykelinin ayakucunda, Bir toz yığınından farksız yatan Caesar'ın! How many times shall Caesar bleed in sport, That now on Pompey's basis lies along No worthier than the dust! Her seferinde de anılacak adlarımız bizim Yurtlarına özgürlük getirmiş insanlar diye. So oft as that shall be, So often shall the knot of us be call'd The men that gave their country liberty.
Baskı: Karamazov Kardeşler
İçinde gereksiz tek bir bölüm, paragraf, cümle ya da sözcük bulunmayan, olağanüstü bir roman - bir başyapıt. Dostoyevski roman yazımı konusunda çıtayı öylesine yükseğe çekiyor ki belki de bu çıta yüzyıllar boyunca aşılamayacak.
Baskı: Bizim Bir Haziranımız
Toplam 29 makale ve 27 Mayıs 2013 ile 11 Mart 2014 arasındaki kronolojiden oluşan kitap Gezi Direnişi ile ilgili yayımlanan en iyi kitaplardan biri. Sol,sosyalist, anarşist, feminist, ulusalcı bakış açılarından yazılan makalelerin ortalama uzunluğu 10-35 sayfa. Kitap için seçilen alt başlık (Haziran Ayaklanması Üzerine Notlar) yazarların Gezi'yi nasıl gördüklerini göstermesi bakımından çarpıcı. Kitabın en önemli eksikliği, bir dizin eklenmemiş olması. Makalelerin sırasının da doğru seçilmediğini düşünüyorum. İlk 200-250 sayfada yer alan makaleleri okumak güç ve bu makalelerde kullanılan dili fazlasıyla karmaşık buldum. Örneğin: "Yeni kamusal alanda heteretopyalar gibi başka özgürlükler alanı kuran performatif yeni alternatif modlar, yaratımsal yeni görünümler (aspect creative) ve normatif belirlenimi olmayan bu yeni subjektif kırılmalar belirleyen bu sosyal hareketleri kontrol toplumuna karşı yeni bir aspect (bakış) olarak ele almalıyız" (Sayfa 55) Bir okuyucu için, kitabın ilk sayfalarında böyle bir dille karşılaşmak oldukça hayal kırıcı. Kitapta en az yer ayrılan bölüm "Gezide kadın olmak". 8 sayfalık kısa bir makaleyle Gezi'ye bakmak 480 sayfalık bir kitap için yeterli değil. "Bizim Bir Hziranımız"ı Taksim ve Gezi Parkı çevresine sınırlamak da yeterli değil; bu kitapta da direnişin İstanbul (hatta Taksim)dışındaki boyutları ile ilgili yorum ve değerlendirme yok. Gezi'ye küresel düzeyde bakmak başlığı altında iki makale var. Bu makalelerden biri Anglosakson bakışı, diğeri Ortadoğu isyanlarını konu ediyor. Diğer bazı makalelerde Gezi'nin diğer kitlesel protesto, isyan, protesto ve işgallerle ilişkisine (kısaca) değinilse de, bu konunun yeterince irdelendiğini düşünmüyorum. Taraftarlık, mekan, tarihsellik, ekoloji, medya/sosyal medya, siyasal kavramlar gibi olgular ve "Gezi'nin şiirselliği" iyi işlenmiş. Kitapta ileri sürülen fikirlere katılmama hakkımı saklı tutarak, (en azından 2014 yazına kadar) Gezi'yle ilgili yayımlanan en kapsamlı fikirlerin ileri sürüldüğü,okumaya değer bir kitap olduğunu söyleyebilirim.
Baskı: Dünyaya Orman Denir
Ursula Le Guin bilim kurgunun en özgün yazarlarından biri. Le Guin'i diğer tüm bilim kurgu yazarlarından farklı kılan bir takım özellikleri var: Kadınca bir sezgi, ahlaki kaygılar, çevre duyarlılığı, farklılıklara saygı, otoriteye ve yerleşik düzene tepki ve daha pek çok özellik. Le Guin bu özelliklerini müthiş bir hayal gücüyle harmanlıyor ve yazdığı bütün eserlerde, bilim kurgunun fantazya ile karışmış müthiş lezzetli ürünlerini ortaya çıkartıyor. 1976 yılında yazdığı bu roman bir Mülksüzler, ya da bir Karanlığın Sol Eli değil. Romanda anlatılan öykü, 1970'lerin başlarındaki Vietnam Savaşı'nı, ya da Amerika kıtasının kolonileştirildiği dönemde Beyaz Adam/Kızılderili çelişkisini çağrıştırıyor. Bir tarafta gezegenin ormanlarını keresteye dönüştürmeye çalışan insanlar, diğer tarafta boyları bir metre kadar, yeşil tüylerle kaplı bir tür hominid olan Athsheliler var. İnsanlar, tıpkı bugün olduğu gibi, saldırgan, çıkarcı ve doğaya karşı duyarsız. 18. yüzyıl köleciliğine benzer biçimde Athshelileri köleleştiriyor ve ağaçları kesme işinde çalıştırıyorlar. Athsheliler ise anaerkil denebilecek eşitlikçi bir toplum düzenine sahip ve ormanla iç içe yaşıyorlar. İnsanlardan farklı olarak düşler görüyor, dünya zamanla rüya zamanı beraber yaşıyorlar. Düş görmek onlar için uyanık oldukları zamanda yaşadıklarından farklı bir deneyim değil. Bu nedenle de insanların deli olduklarını düşünüyorlar, çünkü insanlar düş görebilmek için zehir (marijuhana) almak zorunda ve bu zehir onları hasta ediyor. Bu şekilde kurguladığı dünyada insanlar Athshelilere "öldürmeyi" öğretiyor. Olayların akışı da bu "öldürme" sorunsalı etrafında gelişiyor. Roman, şiddet düşkünü bir tür kovboy olan Davidson'un düşünceleri ile başlıyor. Daha ilk sayfada Davidson'un doğayı, evcilleştirilmeyi bekleyen bir vahşi çevre olarak gördüğünü öğreniyoruz. Davidson'un zihninde sadece doğa değil, yerliler ve kadınlar da evcilleştirilmeyi bekleyen "vahşiler". Le Guin Davidson'un karşısına bir biyolog olan Lyubov'u koyuyor. Böylece bir iyi-kötü çelişkisi yaratıyor. Romanın Athsheli kahramanı olan Selver ise iyi-kötü çelişkisinde iyiden kötüye dönüşen bir figür olarak kurgulanıyor. Ama Davidson'dan farklı olarak Selver kendi kötülüğünün farkında ve bu kötülüğü iradi bir tercih olarak değil, bir zorunluluk, doğal bir sürecin kaçınılmaz sonucu olarak görüyor. Böylece Le Guin kötülüğü, iki farklı türdeki roman kahramanlarının kişiliğinde sorguluyor. 2009 yılında çevrilen Avatar, Ursula Le Guin'in bu romanından esinlenerek çekilmiş. Söylemeye gerek yok; Avatar, Le Guin'in romanının çok kötü bir kopyası. Dünyaya Orman Denir, bilim kurgu türü ile tanışıklığı olmayan bir okur için iyi bir başlangıç romanı değil. Bu romanda bilim kurgu unsurlarından daha fazlası var. Bilim kurgu tutkunları için ise muhakkak okunması gereken bir roman; hem bilim kurgunun ilgi alanının nerelere uzandığını görmek için, hem de bilim kurguya bir kadın gözüyle nasıl bakıldığını kavramak için. Hele ki bu romanın yazarı bir de Ursula le Guin'se...
Baskı: Oğlumun Öyküsü
Nadine Gordimer, 1991 yılında Nobel Edebiyat ödülüne "layık görülen" bir yazar. Nobel edebiyat ödüllerinin "hedef seçilen" ülke yazarlarına verilmesi ise bilinmeyen bir gerçek değil. Gordimer'in tam da Güney Afrika'da 50 yıla yakın süren ırkçı/faşist Apartheid rejiminin, uluslararası kamuoyunun hedefine konduğu bir dönemde bu ödülü alması elbette manidar. Nitekim, bu ödülle dikkat çekilen Apartheid rejimi üç sene sonra tarihe karıştı, bir kaç sene sonra da Güney Afrika uluslararası yatırım çevrelerine açılarak, finans piyasalarında üzerine en çok spekülasyon yapılan ülkelerden biri oldu. Ancak bu gerçek, Gordimer'in bir yazar olarak değerini düşürmemeli. Roman okumak (pek çoğu) hayali kahramanların dünyasında gezinmek gibidir. Romanı okuduğunuz bir kaç gün boyunca başka coğrafyalara gider, tanımadığınız, bilmediğiniz kültürlerle temas kurar, bazen isimleri bile size yabancı gelen insanların dünyasında yaşarsınız. Sonra roman biter; elbette sizin bu birkaç günlük seyahatiniz de... İyi bir roman, okuyup bitirdiğinizde sevdiğiniz bir mekandan, dostlarınızdan, içinde kaybolup gittiğiniz bir ilişkiler/olaylar zincirinden koptuğunuz duygusu yaratır. Gordimer'in 1990 yılında yazdığı Oğlumun Öyküsü iyi bir roman. Apartheid dönemi Güney Afrika'sında geçiyor. Romanda ırkçı rejime karşı yürütülen mücadele içinde savrulan insan yaşamları konu ediliyor: Erdemlerle zaafların iç içe olduğu, insanların beklenmedik zamanlarda beklenmedik davranışlarda bulunduğu, acının, sevincin, aşkın ve mücadelenin at başı gittiği bir dünyanın öyküsü. Gordimer, bir taraftan bir aşk ilişkisinin etrafında bir ailenin hikayesini anlatırken, diğer taraftan ırkçı rejim dönemi Güney Afrikasının resmini çiziyor. Bir kaç gün içinde keyifle okunup bitirilecek güzel bir roman.
Baskı: Kıyamet Kitabı
Her ne kadar ilk bilim kurgu romanı kabul edilen Frankenstein'i bir kadın yazmış olsa da, bilim-kurgu türü içinde kadınların oranı azdır. Connie Willis, en tanınmış kadın bilim-kurgu yazarı Ursula Le Guin'den farklı. Kıyamet Kitabı'nda Le Guin romanlarındaki sosyalist, feminist, anarşist unsurlar yok. Ancak çok da kadınca bazı unsurlar var; empati, duyarlılık ve yoğun duygulanım gibi. Kıyamet Kitabı'na yönelik eleştirilerin başında bilim-kurgusal ögelerin zayıflığı geliyor. Bu eleştiriler çok da haksız değil. Zaman makinesi dışında dikkati çeken bir bilim-kurgu ögesi yok bile denebilir. Willis 21. yüzyılın ortasında teknoloji kullanma konusunda son derece yetersiz bir toplum hayal ediyor. Bu yetersizlik öyle boyutlarda ki, zamanda yolculuk yapan tarihçiyi doğru zamana göndermeyi bile beceremiyorlar. Bilim kurgu romanlarının pek çoğunda, konusu zaman yolculuğu olanların ise tamamında ana-kahraman erkektir. Kıyamet Kitabı'nın ana kahramanı Kivrin bir kadın ve zamanda yolculuğu da o yapıyor. Kivrin zamanda geriye gittikten sonra olayların akışı birbiriyle 700 yıl ayrılmış iki zaman kesitinde gerçekleşiyor. Willis bu iki zaman kesitini karşılaştırıyor ve aslında teknolojik-bilimsel gelişme bir tarafa bırakılırsa ne kadar az şeyin değişmiş olduğuna dikkat çekiyor. Willis 700 yıl gerideki ve ilerideki insanları da karşılaştırıyor. Bu insanlar arasında paralellikler kuruyor. Örneğin Lady Imeyne ile Mrs. Gaddson, Profesör Dunworthy ile Rahip Roche birbirine çok benzer iki tip olarak karşımıza çıkıyor. İlk yüz sayfayı okumak zor. Bu sayfalarda Willis yirmiden fazla karakter yaratıyor, bu karakterleri bir olay örgüsü içinde birbirine bağlıyor. (Karakter sayısı romanın devamında daha da artıyor.) Olay örgüsü kurulurken kitabı okumak güçleşiyor. Ancak kurgu tamamlandıktan sonra çok keyifli bir okuma başlıyor. Kitabın yarısını geçtiğinizde artık bambaşka bir dünyada yaşamaya başlıyorsunuz. Willis Ortaçağ insanlarını o kadar hoş bir duygusallıkla tasvir ediyor ki, onlara - hem de tarihin büyük bir felaket döneminde - yaşayıp gitmiş "cesetler" olarak değil, sıcacık insanlar olarak bakmaya başlıyorsunuz. Böylece Willis, sizi bilim-kurgunun soğuk ve duygusuz dünyasından alıyor, sıcacık ve kadınca bir duygusallığın içine taşıyor. Romanın kurgusunda pek çok çelişki ve saçmalık bulabilirsiniz. Örneğin 2054'ün dünyasında grip salgınına neden olan virüsün kaynağı, ya da Kivrin'in neden yanlış zamana gönderildiği ile ilgili açıklamalar sizi tatmin etmeyebilir. (Beni etmedi.) Willis'in aşırı detaycı tasvirleri, romanın anafikrini oluşturmak üzere kahramanlara söylettiği bazı sözlerin aşırı ve abartılı tekrarını ("tuvalet kağıdı tükenmek üzere") sıkıcı ve gereksiz bulabilirsiniz. Ancak bunlar bile kitabın değerini düşürmüyor. Ben şöyle diyorum: 580 sayfalık bir kitabı, uykusuz kalma pahasına, gözümden uyku akarak sabahlara kadar okuyup iki günde bitirdiysem, o kitap çok iyi bir kitaptır.
Baskı: Makinelerin Alacakaranlığı
Anarko-primitivist John Zerzan'ın makalelerinden oluşan kitapta dilin, ailenin, evcilleştirmenin, işbölümü ve katmanlaşmanın, kadının ve doğanın tahakküm altına alınmasının tarihi üzerine fikirler ileri sürülüyor. Zerzan makalelerinde, ele aldığı konuyla ilgili sadece kendi görüşlerini paylaşmıyor; aynı zamanda pek çok alıntı ile başka yazarların, araştırmacıların, düşünürlerin de fikirlerini aktarıyor. Bu fikirlerin bir kısmını eleştiriyor, bir kısmını da kendi düşüncelerini pekiştirmek için kullanıyor. Zerzan'a göre insanın doğasına yabancılaşması tarım toplumuna geçişle başlıyor. Semboller, ritüeller, dolayımsız ilişkiden uzaklaşma, dil ve uygarlık, insanı bugünlere kadar getiriyor. Yıkıcılığın, yabancılaşmanın uygarlığın doğasında olduğunu ileri sürüyor. Bugün ulaşılan aşamada uygarlık, Zerzan'a göre sağlığı da içine alacak şekilde geniş bir tehditler bütünü oluşturmaktadır. Moderniteye karşı çıktığı ölçüde post-modernliğe de karşı çıkıyor. Post-modernliği, modernitenin sinik, evcil, totaliterleştirici başka bir biçimi olarak görüyor. Bazı bölümlerini okumak güç ve yorucu olsa da, pek çok çarpıcı fikirle dolu olan kitaptan kısacık bir alıntı: "Eko-öldürücü olması yanı sıra, muazzam ölçüde insanlıktan çıkarıcı da olan büyüyen krizin derinliği, bizzat uygarlığın belli başlı kurumlarından kaynaklanır... Aydınlanmanın ve modernitenin gözden düşmüş vaatleri, uygarlık olarak bilinen vahim hatanın doruğunu temsil ediyorlar... Uygarlığın çöküşü şayet başlamışsa bu, hüküm süren totalitenin yaygın bir reddi ya da terk edilmesi için gerekçe olabilir. Aslında, bu totalitenin esnemezliği ya da reddi, hızlı şekilde açığa çıkabilecek eşi benzeri görülmemiş kültürel bir değişimin zeminini hazırlayabilir."
Baskı: Sineklerin Tanrısı
Semboller ve mecazlarla dolu olağanüstü etkileyici ve sarsıcı bir roman, bir başyapıt. 1954 yılında yazılan, Türkçeye çevirisi ancak 25 yıl sonra yapılan, ilk baskısının üzerinde 60 yıl geçmiş olmasına rağmen güncelliğini hiç yitirmeyen bu romanı hala okumamış olan varsa muhakkak okusun. Roman, devam eden bir savaş esnasında uçakları saldırıya uğradığı için ıssız bir adaya düşen, yaşları 6 ila 12 arasında değişen bir grup çocuğun öyküsünü anlatıyor. Romanda 5 ana karakter var: Ralph: Çocukların içinde yaşı en büyük olan, liderlik özelliklerine de sahip zeki, sağduyulu ve güzel bir çocuk. Demokratik bir yönetimi, sağduyuyu, adadan kurtulma umudunu simgeliyor. Jack: Ralph'la aynı yaşta, bir Katolik kilise korosunun şefi. Zorbalığı, güce dayalı bir liderliği, insanın en ilkel duygusu olan kan akıtma tutkusunu ve ilkel duygulara esareti simgeliyor. Domuzcuk: Şişman olduğu için bu isimle anılan, gerçek ismi romanda hiç zikredilmeyen çocuk. İleri derecede miyop olduğu için gözlük takıyor, astım hastası, aşağı sınıflardan gelen insanların şivesi ile konuşuyor. Aklı, mantığı, rasyonal düşünceyi simgeliyor. Simon: İçine kapanık, diğerleriyle iletişim kurma zorluğu çeken bir çocuk. Mistik düşünceyi, bilinmeyene ve gizeme duyulan ilgiyi simgeliyor. Romanın konu bütünlüğüne aykırı gibi duran bir olaya, adaya paraşütüyle düşen bir adamın ölümüne tanıklık eden tek çocuk. Romana adını veren "sineklerin tanrısı", onun tek başına yaşadığı bir ilüzyonda zikrediliyor. Roger: Şiddet yüklü, öldürmeye meyilli bir çocuk. Tipik bir tetikçi. Romanın ilk bölümlerinde meyve ağaçları ile dolu bir adaya düşen çocuklar doyasıya yemenin, yüzmenin, oyunlar oynamanın tadını çıkartıyorlar. Bu adadan kurtulmaları için tek yolun adadaki varlıklarını haber veren bir ateş yakmak olduğunu sadece Ralph ve Domuzcuk fark ediyor. Ralph ile Jack arasındaki rekabet de böylece başlıyor. Ralph'in aksine Jack, avlanmaları gerektiğini, et yemek için adadaki domuzları öldürmeleri gerektiğini telkin ediyor. Başlarda Ralph'in sözünü dinleyen çocuklar, zamanla avlanmanın, kan dökmenin, et yemenin, şölenler düzenlemenin cazibesine kapılıyorlar. Onları demokratik bir liderlikle yönetmeye çalışan Ralph'ten uzaklaşıyor, aralarında mantık ve sağduyuyu temsil eden tek çocuk olan Domuzcuk'la alay ediyorlar. Tipik bir zorba olan Jack'a yöneliyor, kendilerine şatafatlı törenler, avlanmanın heyecanı ve et yemenin zevkini vaat eden despotu, kurtulma umutlarına tercih ediyorlar. Romanın akışı içinde bazı çocuklar ölüyor, ya da öldürülüyorlar. Bu ölümler de birer sembol. William Golding, küçük bir adada, bir grup çocuğun etrafında geçen olaylarla modern topluma ayna tutuyor. Et yemek ve vahşetin hazzını tatmak için özsaygıdan, insani değerlerden ve kurtulma umudundan vazgeçen bu küçük ada toplumunun, romanın yazıldığı 1954'den 60 sene sonra, içinde yaşadığımız toplumun küçük bir örneği olduğunu fark edip de sarsılmamak mümkün mü?
Baskı: Ambulansla Dünya Turu
Güzel, hoş, eğlenceli ... Özellikle 2-3 saatlik uçak seyahatlerinde okumak için birebir. İçinde marxist diyalektik bile var: Diyal-ektik patates bitti. Patates bit-ti, pire oldu. Bunun gibi Ya da buna benzer... Ya da Ya Y... Düdük takıntısı neydi anlayamadım. Anlayamadığım için düdük takıntısına takıldım. Bir de çığıt. Çığıt ne yahu? Bart... Çığıt ne? Beş yıldız (On üzerinden), takipteyiz.
Baskı: Karar Anı
İlk yarısı 3-0, ikinci yarısı 3-3 bitmiş, uzatmalarda önce 5-3 daha sonra son bir kaç dakikada atılan iki golle 5-5 tamamlanmış, penaltı atışlarının ilk beşinde eşitliğin değişmediği, sonraki penaltılarda nihayet kalecilerin kullandığı penaltı atışlarından birinin kaçmasıyla tur atlayanın belirlendiği bir final maçı düşünün. Varsayalım ki, bu final maçını izledikten sonra tribünleri terk eden seyircilerin beyinlerini inceliyor ve bu incelemeniz sonucunda da bazı genel davranış kuralları türetmeye çalışıyorsunuz. Acaba türettiğiniz kurallar bütün zamanlar ve bütün coğrafyalar için geçerli olabilir mi? Bir kitap eleştirisi için fazla mı acımasız bir giriş oldu? Eğer bir kitabı normal okuma süreleriniz içinde bitiremiyorsanız ya okuma tekniklerinizle ilgili bir sorun vardır, ya da kitapta. Bu kitabı dört ay önce okumaya başladım. Önceleri çok iyi gidiyordu. Beynin yapısı, nöroloji, davranışçı finans, ... Sonra kitap gitgide sıkıcı bir hal almaya başladı. Okuduğum her yeni bölümde kitaba verdiğim not daha da düştü. Benim okuma tekniğimle ilgili sorunlar olabileceğini peşinen kabul ediyorum. Peki ya kitapla ilgili sorunlar? 1) Toplam 23 bölümden oluşan kitabın ilk 8-10 bölümünü geçtikten sonra kendinizi sürekli bir tekrarın içinde buluyorsunuz. 2) Kitapta ileri sürülen fikirlere dayanak olarak verilen deneylerde söz konusu olan parasal miktarlar 5-10 dolar düzeyinde; deneylerden çıkan sonuçları teorize etmek ve fikri kuvvetlendirmek için örnek seçilen gerçek yatırım çevrelerinde yer alan insanların kazançları ise milyon dolarlar düzeyinde. 3) En basit mantık yürütmelerle çıkartılabilecek sonuçlara ulaşmak için sayfalarca okumak zorunda kalıyorsunuz. Örneğin: Sabah seansında zarar eden floor trader'lar, öğleden sonra daha riskli işlemler yapıyorlar. Güzel ... Bir kaç sayfa sonra: Sabah seansında iyi kazanç elde eden floor trader'lar da daha riskli işlem yapıyorlar. Bilin bakalım niye; sayfalarca gerekçelendirmeler, kocaman kocaman yargılar ve nihayet filanca ünlü yatırım gurusundan yatırım tavsiyeleri: 'Zarar etmekten korkamazsınız. Bu işte başarılı olan insanlar, para kaybetmeyi göze alan kişilerdir.' Nasıl? Beğendiniz mi? 4) Sürekli tekrarlar halinde sizi servet yapmaya götürecek yatırım tavsiyeleri. (Bu bölümlerde beynin MR görüntüleri yok; sadece sonucu, 'bakın filanca nasıl büyük servet yapmış'a gelen örnekler var. 5) Bir 'uzman' gözünden paranızı finans piyasalarında sınamıyorsanız hastalıklı bir insan olabileceğinize dair bilimsel (!) çıkarsamalar. İlginç bir şekilde paranızı finans piyasalarında sınarken ölçüyü kaçırıyorsanız da hastalıklı olduğunuza dair fikirler. Ölçü nedir? Oldukça öznel bazı değerlendirme kriterleri, ama nesnel bir cevap yok. 6) Birbiriyle çelişen pek çok fikir: Kazancın üzerinde oturup mülti-milyoner olmuş cahil bir köylüyü mü örnek almalısınız, yoksa kazancın üzerinde oturup parasının %90'ını kaybetmiş bir Cisco çalışanı, eğitimli Amerikalı'yı mı? Ana fikir: Kazancınızı doğru zamanda realize edin. (Doğru zaman ne? Cevap: Filan yatırım gurusu diyor ki ....) Tabi bütün bu söz kalabalığı içinde gözden kaçırılmaması gereken bir ipucu var: Kitabın yazıldığı tarih... Orijinal Birinci Baskı 9 Temmuz 2007'de yayınlandığına göre, kitabın yazıldığı tarih 2006'nın son ayları ile 2007'nin başı olsa gerek. Yani, eşik-altı mortgage piyasası çöküşünün, Lehman'ın batışının, 2008 krizinin hemen öncesi... İşte tam da bu nedenle, Karar Anı kitabının, normal süresi 3-3, uzatması 5-5 bitmiş, penaltı atışlarında iş kalecilerin atışına kalmış bir maçın hemen ardından yapılmış bir 'davranışçı finans' gözlemi ve bu gözlemlere bakarak çıkartılmış kocaman kocaman sonuçlar olduğunu söylersek kitaba hiç de haksızlık etmiş olmayız. (On yıllar sürmüş bir boğa piyasasının zirvesine yetiştirilmiş ticari bir ürün.) Ama haksızlık etmememiz gereken bir insan var: O da kitabın çevirmeni Canan Feyyat. Çok düzgün bir Türkçe'yle bu son derece sıkıcı ve okuması güç kitabı en azından 4 ay boyunca 'boğuşulabilir' hale getiren Feyyat'ı tebrik etmek gerekiyor. Özetle ... İyi bir çeviri, ufak-tefek hatalara rağmen iyi bir baskı, ilk 5-6 bölümünden sonra sıkıcı, sıradan, demode bir 'yatırım' kitabı.