Neva
@Neva

Puanlar ve değerlendirmeler

Bu okurun kitap puanları ve yazılı değerlendirmeleri.

Can Dostum
6/1013.12.2013

Baskı: Can Dostum

Kitabı bitirdiğimde bloguma koşup sıcağı sıcağına yorum yapmak istemiştim bir heves, çünkü kitabı bitirdiğimde aklımda köpeğin tavırları üzerine 'Ay canımmm' gibisinden bir gülümseme; dostluk, aile bağları üzerine sıcacık duygular dolmuştu içime... O kapak kapandığından içim tatlı bir buruklukla dolu doluydu, çünkü çok enteresan bir kitaptı bu. Ama olmadı... Şu an bu yazımı yazarken bir türlü kafamı toplayamıyorum, itiraf ediyorum. Kitaptan bana yağmurlu bir havada elimde çayım sobanın kenarına oturmuşum gibi gelen o sıcacık duyguları satırlara aktaramayacağımdan da korkuyorum bu yüzden. Cümlelerimi toparlayamazsam hoş görün olur mu? Önce kitabın kapağına vuruldum ben, öyle şapşal bakışlı bir köpek vardı ki kapakta, sevmemek mümkün değildi onu. Ve bir itiraf daha spoiler hiç sevmeyen ben, arka kapak yazısını bile okumadan başladım kitaba, sonra reenkarnasyon olayı olunca 5 sn ağzım :O şeklinde açık kalmışım, sonradan arkadaşım söyledi :) Kitap farklı demiştim değil mi? Peki neden? Öncelikle bu kitap bir köpeğin ağzından anlatılıyor, yani 4 ayağımızın üzerinde, onun gözlerinden bakıyoruz hayata... Köpeğimiz önce bir sokak köpeği olarak geliyor dünyaya, sonra bir çok başka hayat yaşıyor... Başlarda bunu merak ediyorsunuz, sonra köpeğin o saf, o şaşkın, o tatlı mı tatlı bakış açısına kaptırıyorsunuz ki kendinizi, ana konuyu zihninizde çözümlenmek üzere bir kenara kaldırabiliyorsunuz... Özellikle diğer hayvanlara bakış açısı dikkat kahkaha sebebi olabilir! :) Okurken üzgünüm ama Bruce'cuğum aklıma hiç sen gelmedin, o sevimli köpekten dinledim ben o hikayeyi... Öylesine inandım, öylesine gerçek geldi. Zaten yazar önceki hayatında bir köpek olabilir mi düşüncesi okuyanların çoğunun aklına gelmiştir eminim. :) Acaba? Sonra o asıl amaç... Hani köpeğimizi tüm köpeklerin gittiği cennetten alıkoyan o amaç... Öyle naif, öyle tatlı ki... Köpeği olanlar ve köpek almayı düşünenler, hatta köpeklere karşı önyargıları olanlar, bence bu kitaba bir şans verin!..http://benherneysemo.blogspot.com/2013/07/okk-5blog-tur-can-dostum-w-bruce.html

Şahane Gelin
10/1013.12.2013

Baskı: Zoraki Koca Şahane Gelin 1

Osman iş için gittiği doğuda karda kışta alkollüyken genç bir kıza çarpıp onu hastanelik etmiş olabilirdi. Tamam, kendini suçsuz görmüyordu zaten. Ama kızın babasının bölge savcısıyla falan da bir olup adamı hapse attırmakla tehdit ederek kızını Osman'a yamamasına ne demeliydi? Osman mecburiyetten bunu kabul etti, karısını hastanede gördüğünde eli yüzü şiş ve morluk içinde çirkin mi çirkin biriydi. Babasının onu böyle evlendirmeye çalışması normaldi. Hele de Osman'ın çok zengin olduğu da düşünülürse, bundan iyisi olamazdı... Dönüş yolunda yüzüne bile bakmadığı karısının bütün ilgiyi üstüne çektiğini gören Osman, Gülay'ın yüzüne baktığında şoka uğrar. Nerede hastanedeki kız, nerede bu uzun boylu, dünya güzeli, doğal kızıl saçlı afet... Osman ister istemez kızdan etkilense de kendisine yapılana inanılmaz öfkelidir... Olaylar böyle devam eder gider... Osman, bir Fatih Hoca klasiği olarak uzun boylu, esmer, yapılı ve zengin biri. Gülay ise doğal kızıl saçları ve kusursuz fiziğiyle tam bir afet. Ama onu çekici kılan görüntüsü değil, efendi, dingin ve sabırlı biri Gülay. Kimseyi kırmak istemeyen, Osman'a hak veren ve onun herkesin içinde kendini rezil etmesine de göz yumacak kadar kocasını yücelten bir kadın... Yani sevilesi... Osman'a ilk sayfalarda hak vermekle birlikte, bazı yerlerde inanılmaz odunlaştığını da itiraf etmek lazım... http://benherneysemo.blogspot.com/2013/01/zoraki-koca-sahane-gelin-1-fatih-murat.html

Baskı: Özgürlüğün Elli Tonu (Fifty Shades, #3)

Bu seri çok konuşuldu. Şöhretini çok da fazla hak ettiğini düşünmüyorum. Bundan daha az satan ama daha harika kitaplar okudum çünkü. Her şeye rağmen kitap hakkında söylenen olumlu veya olumsuz her yorumdan bağımsız ele alındığında güzel bir seriydi... İlk kitabın tüm özentiliğine rağmen, kendine bir yol çizebildi iyi veya kötü. Mükemmel erkek + ona sahip olarak umutları tazeleyen sıradan genç kız + cinsellik + kadınların anaçlığına hitap edecek şekilde şefkat gerektiren, iç acıtan sorunlar tarifiyle fırınlanan ve üstün pazarlama ve reklam stratejileriyle güzelce kabartılan kitap, tatmamız için sunuldu. Ve "end of the story"... Gerçi beyaz perdeye aktarılacak olan üçleme bir süre daha konuşulacak gibi... 3. Kitapta Christian yine oldukça korumacı, Ana yine Christian'a koşulsuz şartsız aşık... Çoğu yorumda 3. kitabın gereksiz olduğu, boşuna kitabın uzatıldığıyla ilgili yorumlar okumuştum. Evet, çok fazla laf salatası vardı. Gerçi yazarın 3 kitabında da gereksiz tekrarlar çok fazla... Bu kitap 704 sayfa olmamalıydı bence, gereğinden uzundu. 3. kitapla ilgili sevdiğim şey ise yan karakterlere ve yan olaylara daha fazla yer verilmesiydi tabi ki. 2.kitap o kadar 2 kişilikti ki yer yer bunaltmıştı. Onda ise Christian'ın asıl sorununa inen ve çözüm aranan nispeten daha psikolojik kısımları sevmiştim. Bu kitap ise aksiyon yaratalım işe heyecan girsin, diğer kitaplarda yoktu, ayrıca diğer karakterlere de biraz yer verelim, 2 kitaptır çok boşladık, ayıp oldu; bir de fanları tatmin edelim hayatları kesin bir sona bağlansın, muallakta kalmasın düşünceleriyle yazılmıştı... Yine de gereksiz yerler atıldığında çiftin biraz daha dışa açıldıkları bir kitaptı. O nedenle de olumlu buldum. Giriş, gelişme ve sonuç olarak devam etti kitaplar... Ana kendini bayağı aştı 3. kitapta. Christian ise yer yer beni çok kızdırdı. Hatta yine "Ana'nın yerinde olsam ben seni çoktan terk etmiştim aslanııııııım." dediğim yerler oldu. İşin içine Bayan Robinson girdi mi ben Ana'dan da çok geriliyorum, o yüzden çekip gidesim geliyor :) Ana yine sabrının karşılığını gördü, ne diyeyim... Hele sondaki aile tablosu beklediğim bir şey olsa da yine de beni şaşırttı... Bir seri daha böyle bitti... Hiç fena değildi... http://benherneysemo.blogspot.com/2013/02/ozgurlugun-elli-tonu-el-james.html

Obsidiyen (Lux, #1)
10/1013.12.2013

Baskı: Obsidiyen (Lux, #1)

Vampir, Kurt Adam, Zombi, Melek derken aramıza uzaylılar da katıldı, yer açın canlarım. Biz hep onları eciş bücüş, dünyayı ele geçirmeye çalışan yapışkan ve istilacı yaratıklar olarak tanırdık ama Deamon tüm ön yargıları kırdı... :) Kat, annesiyle yeni bir kasabaya taşındığında tek yapmak istediği kitap blogunu yazmak ve bahçeye çiçek ekmekti. Kimseyle kaynaşma gibi bir niyeti yoktu... Zaten hiçbir zaman çok girişken biri olamamıştı... Ama annesi onu komşuları olan 2 kardeşle tanışmak konusunda cesaretlendirdi. Kat "Market yolu" sorma bahanesine sığındı, kapıyı çaldı ve hiçbir şey eskisi gibi olmadı artık... (vay be ne dramatize ettim:) Kapıyı açan asık suratlı ama yakışıklı mı yakışıklı; dağınık simsiyah saçlarına ve kopkoyu yemyeşil gözlerine bittiğim Daemon'du. Daemon daha ilk dakikadan Kat'i terslemeye ve aşağılamaya başladı. İkiz kardeşi Dee ise Daemon'un tüm engelleme çabalarına rağmen Kat'in en yakın arkadaşı oldu... Ama bu ikizler Lux adlı gezegenleri yok olunca Dünya'ya yerleşen Luxen adında ışık varlıklarıydılar. Karakterler: Kat'e sevdiklerim kısmında değineceğimden kendisini atlıyorum. Daemon, seksi uzaylımız. Seksi olduğu kadar da bir ÖKÜZ kendisi. Kitabı okumadan önceki yorumlarda Öküz dendikçe, bu çocuk ne yapıyor da Öküz demiş kızımız buna diye merak ediyordum, şimdi bakıyorum da gerçekten Öküz!!! Kızımıza karşı sürekli kırıcı ve alaycı davranıyor ısrarla. En büyük öküzlüğüyse: "Artık neredeyse hiç parlamıyorsun." repliğini kullandığı kısımdı. Dee, Daemon'un dünya tatlısı ikizi. Kat'den çok farklı olarak neşe dolu bir kız ve Kat'in en iyi arkadaşı. Sevilesi karakterlerden. Ash, kardeşleri ve Matthew'u şimdilik sevemedim. Simon ise elleri dost canlısı arkadaş, başına gelenleri hak etti bence... Sevdiklerim: İkilinin her saniye atışmaları beni benden aldı. Kitap boyunca tebessüm etmenizi sağlayacak hoş didişmelerdi bunlar. Birbirlerinde hoşlanmadıklarını her dk söylemelerine rağmen sürekli birlikte olmalarıysa daha da hoştu. Kat'in kitap blogger'ı olması tabi ki. Ki ilk sayfada beni yakalayan bir şeydi bu. Eminim çoğumuz onda kendimizi gördük. Blogunun başına geçip yorum yazılmadığı için insanlar berbat, takipçisi arttığı için insanlar harika diye değerlendirme yapması gibi... :) Sıradan esas kız gibi dursa da oldukça zeki ve eğlenceliydi. Daemon'un laf sokmalarına çok yerinde karşılıklar verebiliyordu ki bu Daemon'un bile hoşuna gidiyor :) Daemon'un kızımızı arka sıradan sürekli kalemle dürtmesi... :) Öldüm bittim orada... Karkuşu'nun hikayesi ve karakterlerimizin daha sonra bu hikaye üzerinden yaptıkları sohbet. Daemon'un sırrı açığa çıkma tehlikesine rağmen kızımızı hep koruması, kurtarması... Kitabın sonunda kısa bir olayların Damon'u gözünden verildiği bir bölüm bulunması... Sevmediklerim: Kat'in çok sık da olmasa dudağını ısırması. Son okuduğum bir kaç kitaptan sonra bu dudak ısırma işi aldı yürüdü, bir seksepalite simgesi oluverdi, bu da benim hoşuma gitmedi... Luxenlerimizin kendilerini gizleme ve bahane bulma konusundaki acemilikleri. Başka gezegenden dünyamıza gelmişsiniz, kimliğiniz saklı kalmalı diyorsunuz ama çok ihtiyatsız davranıyorsunuz bu konuda. Suyun altında 10 dk kalmalar, hızlı hareket etmeler, zayıf bahaneler. Daha ilk dakikadan bizde bir tuhaflık var dedirttiniz resmen. Daemon'un Kat'e Kedicik demesi hoştu ama bu aralar birkaç kitapta daha karşıma çıkan bir hitap olduğu için nedense biraz soğudum bu laftan. Ash karakteri ve karanlık varlıklar olan Arumlar tabi ki. Arum'lar ışık varlıkları olan Luxen'lerin en büyük düşmanları... Buldukları yerlerde öldürmek istiyorlar Luxenciklerimizi. Savunma Dairesi olayı. Bence bunun altından bir şeyler çıkabilir ilerleyen kitaplarda. http://benherneysemo.blogspot.com/2013/02/obsidiyen-jennifer-l-armentrout-lux-1.html

Yağmurla Gelen
6/1013.12.2013

Baskı: Yağmurla Gelen

Desire sadece biraz yağmur yağsın istemişti... Londra'da hava bu kadar yapış yapış ve pis olacağına keşke 200 yıl öncesi Londra'sı gibi tertemiz olsaydı ya da Desire o dönemlerde yaşasaydı!.. Hem bu beton yığınları yerine emindi ki o zamanlar her yer yemyeşildi... Tüm bunlar bu bunaltan sıcakta ufak ve serinletici birer hayaldi sadece. Bunların gerçek olabileceğini ve kırmızı bir ışık görüşünü kısıtladığında kendini 200 yıl önceki Londra'da bulacağını nereden bilebilirdi ki? Üstelik kendini bulan asık suratlı Lord gayet normal olan günlük giyisilerini yadırgayıp kendisini neredeyse çıplaklıkla suçladığında ne yapabilirdi? Ah en azından artık yağmur yağıyordu, şükürler olsun! Desire bir yandan geleceğe dönmenin yollarını ararken bir yandan kendini bulan Lord Colin'in kardeşi Eloise'e de çok bağlanır. Aslında tabi lordun kendisine de :) Gelecekten geldiğini bilen tek kişi de Eloise'dir. Tabi işler bunla da kalmaz iyice sarpa sarar... Desire yukarıda bahsettiğim ele avuca sığmaz ve içinden geldiği gibi davranan mizacıyla o döneme göre fazla laubali görünür, küfürlü konuşması ve yol yordam bilememesiyle de hiç de olumlu karşılanmaz... Colin ise esas oğlan olmasına rağmen tam bir kapalı kutuydu kitap boyunca. Karakterin derinine hiç ama hiç inmedik ve ben bunu sevmedim. Kitap Desire ve Eloise'i o kadar derin işlemişti ki bu kitap ikisinin aşk romanı olabilirdi. Ayrıca Colin'le ilgili sevemediğim bir şey de kızımız için hiç mücadele etmemiş olması. Yani yazar onu bir testten geçirmedi, kızımızı kucağına atıverdi direk... Kısaca esas oğlanımız hakkında konuşmaya değerdi ve ben onu tanımak isterdim. Eloise, Colin'in kız kardeşi. Desire'a ilk günden bağlanıyor ve ikili hemencecik kaynaşıyorlar. Eloise'ı tanımlayacak 2 kelime tatlı ve patavatsız olabilir ancak. Eloise'ın abisinin yanında söyleyebildiği çoğu şeyi patavatsızlığına vermeye çalıştım ama şu günlerde bile aile yanında söylemede tereddüt edilecek şeylerdi. Bu nedenle bu kitabın gerçekçiliğini bir nebze de olsa sarsan bir durumdu. Buradan konu açılmışken geçiş yaparsak kitap oldukça cesur ve eğlenceli. Diyaloglar genelde esprili, bu nedenle pek sıkmıyor ama çoğu şey döneme göre kesinlikle abartılı ve cüretkar kalıyor. Bunlara örnek de Eloise'ın konuşmaları verilebilir. Ayrıca kitapta sevmediğim şeylerden biri de tekrara fazla düşmekti. Kitapta bazı sahneler çok tekrara düştü, başta beni biraz kastı ama kitap ilerledikçe bu tekrar sayısı azaldı ve daha düzgün bir hal aldı. Örneğin bir sahne hem kızımız, hem oğlumuz gözünden tekrar tekrar anlatıldı, bu kısımlarda duygu ve düşüncelere daha derinlemesine yer verilse belki amacına ulaşabilirdi ama aynı diyalogları tekrar okumuş gibi olunca, başlarda biraz sıktı. http://benherneysemo.blogspot.com/2013/02/yagmurlar-gelen-rita-hunter.html

Oblomov
9/1013.12.2013

Baskı: Oblomov

Toplum uyuşmuşluğunu ve tembelliğini (sadece fiziksel değil) gözler önüne seren çarpıcı eser... http://benherneysemo.blogspot.com/2013/02/oblomov-goncarov-ksa-ksa-7.html

Baskı: Zehir Ustası (Study, #1)

"Sistematik bir şekilde koridor boyunca uzanan diğer odalarda da göz gezdirdim ve Valek'in ne bulursa toplayan bir tip olduğuna giderek daha fazla ikna oldum. Suikastçi denildiğinde aklıma hep az eşyayla oradan oraya seyahat eden, bir yerde asla uzun süre kalmayan gece yaratıkları gelirdi. Oysa Valek'in suiti odalarını yıllarca topladıkları ıvır zıvırla dolduran yaşlı bir çiftin evini andırıyordu..." ^^ http://benherneysemo.blogspot.com/2013/02/zehir-ustas-maria-v-snyder.html

Tepeden Tırnağa
1/1011.12.2013

Baskı: Tepeden Tırnağa

Tepeden Tırnağa (Saçmalık) Evet, yazı başlığında kitap ismine eklemeyi ben yaptım. Çünkü son zamanlarda ve hatta son yıllarda okuduğum en saçma kitaptı... Yarım bırakmak istedim ama hiç huyum olmadığı için kendimi zorlaya zorlaya bitirdim. Harcadığım vakte ve nakte de acımaktayım... Sözde biraz polisiye katılmış bir erotik romance bu. Ama ne romans var ne de polisiye. Duygular bile yok! İnanılmaz tensel ve ruhsuz bir romandı. Sadizmin dibine vurmuştu. Yazarın anlatımını hiç sevmedim. Bir kere anlatım karmakarışık. Bir geçmiş, bir günümüz, bir Franny, bir Nora... En can alıcı yerde kesilip başka şeyden bahsediliyor falan... Bir de karakterler koşarken yanlarından geçen arabanın lastiğindeki çamurdan, gelen geçen insanlara kadar boğucu bir ayrıntı kalabalığı var. Bunlar çıkarıldığı takdirde kitabın 200 sayfa kalacağı kanaatindeyim... Ayrıca kitabın orijinal basım yılı 1995'miş. Bunu da kendimce bu türün popülaritesinden sonra ısıtıp önümüze konulmuş bir kitap olarak gördüm ve daha da mutsuz oldum... http://benherneysemo.blogspot.com/2012/12/laura-reese-tepeden-trnaga-sacmalk.html

Baskı: Fareli Köyün Kavalcısı ve Saz Arkadaşları

Uyku Kaçıran Masallar serisinin ilk kitabı Fareli Köyün Kavalcısı ve Saz Arkadaşları... Benim hiç kalkmadan kısacık sürede bitirdiğim, okurken kahkahalar attığım, abartmıyorum gözümden yaş gelen kitap. Bildiğimiz bol prensli, bol prensesli masallar biraz Türk çeşnisiyle karıştırılıp, az da absürdleştirilirse ne olur efendim, işte bu kitap olur. Benim favorimdir, dibine kadar güldüğümdür... Arka kapağına bakın, anlayacaksınız:

Baskı: Fareli Köyün Kavalcısı ve Saz Arkadaşları-Uyku Kaçıran Masallar 1

Uyku Kaçıran Masallar serisinin ilk kitabı Fareli Köyün Kavalcısı ve Saz Arkadaşları... Benim hiç kalkmadan kısacık sürede bitirdiğim, okurken kahkahalar attığım, abartmıyorum gözümden yaş gelen kitap. Bildiğimiz bol prensli, bol prensesli masallar biraz Türk çeşnisiyle karıştırılıp, az da absürdleştirilirse ne olur efendim, işte bu kitap olur. Benim favorimdir, dibine kadar güldüğümdür... Arka kapağına bakın, anlayacaksınız:

Baskı: Durun! Siz Evlenemezsiniz

'Durun Siz Evlenemezsiniz' ise sanki milletin ilişkisinin ortasına lök! diye girmiş de onları izliyormuşuz gibi bir his verir size. Erkek nasıldır, kadın nasıldır, bu ikisi bir araya gelince ne olur ? Ama öyle yok 'Erkekler Marstan Kadınlar Venüsten' tarzında değildir, gayet bizden diyaloglardır! Yine mizahi bir dille, hoş bir anlatımla, severek okuduklarımdan...

Baskı: Türkleri Anlama Kılavuzu

Zekinin kitapları Türk insanını anlatır... Mizahi tarzda... Türkleri Anlama Kılavuzu 1 ve 2 de maddeler halinde Türk insanının alışkanlıkları anlatılır ve siz okurken "Hakkaten he!" dersiniz. Ben kitap boyunca demiştim bu lafı :) Zaten kitap kapakları da böyle dantelli, kapanmış fala yüzük konmalı falan bizdendir yani... "Yuh bu da mı var? Bunu bile düşünmüş, yazmış adam kitaba" dersiniz bir de... Zeki'nin yine bizle ilgili çok komik ve gerçek tespitleriyle dolu eğlenceli bir kitap :)

Baskı: Türkleri Anlama Kılavuzu 2

Zekinin kitapları Türk insanını anlatır... Mizahi tarzda... Türkleri Anlama Kılavuzu 1 ve 2 de maddeler halinde Türk insanının alışkanlıkları anlatılır ve siz okurken "Hakkaten he!" dersiniz. Ben kitap boyunca demiştim bu lafı :) Zaten kitap kapakları da böyle dantelli, kapanmış fala yüzük konmalı falan bizdendir yani... "Yuh bu da mı var? Bunu bile düşünmüş, yazmış adam kitaba" dersiniz bir de... Zeki'nin yine bizle ilgili çok komik ve gerçek tespitleriyle dolu eğlenceli bir kitap :)

Baskı: Bu İşte Bir Yalnızlık Var

Tuna Kiremitçi'yi düşündüğümde benim de zihnimde böyle puslu bir görüntü canlanır. Yazarın kitaplarını okurken görünürde her şeyi anlatıyordur; olayları, duyguları, düşünceleri... Ama okuma süreci boyunca 'yazar benden bir şey saklıyor' düşüncesinden hiç kurtulamam... Anlattıklarının sesi o kadar yüksektir ki, geride saklananların sesini asla duyamazsınız; orda olduklarını hisseder, huzursuzca kıpırdanırsınız... Ve aslında anlatılanları puslu görürsünüz... Bu İşte Bir Yalnızlık Var'ı arkadaşımdan alıp okumuştum. Bu kitaptaki melankoliyi elle tutabilirsiniz. O derece cisme bürünmüştü. Kitap yalnız yaşayan bir adamı ve komşuları olan bir çifti anlatıyor. Herhangi bir olay yok. Oldukça tekdüze ve bu nedenle biraz da sıkıcı. Ve yine son namına bir şey yoktu.

Baskı: Git Kendini Çok Sevdirmeden

Tuna Kiremitçi'yi düşündüğümde benim de zihnimde böyle puslu bir görüntü canlanır. Yazarın kitaplarını okurken görünürde her şeyi anlatıyordur; olayları, duyguları, düşünceleri... Ama okuma süreci boyunca 'yazar benden bir şey saklıyor' düşüncesinden hiç kurtulamam... Anlattıklarının sesi o kadar yüksektir ki, geride saklananların sesini asla duyamazsınız; orda olduklarını hisseder, huzursuzca kıpırdanırsınız... Ve aslında anlatılanları puslu görürsünüz... İlk Tuna Kiremitçi kitabımı aldığımda 13 yaşındaydım. Birikmiş harçlıklarımla 2 kitap almıştım o gün. Kapağını çok beğenmiş, isminden de etkilenip almıştım sanırım. Kitapta bir bölüm Arda'nın gençliği, abisiyle İstanbul'a geldiğinde yaşadıkları; bir bölüm de Arda'nın boşanmış hali anlatılıyor... Bölümler arası geçişlerle 2 ayrı Arda tanıyorsunuz aslında. Hikaye genç Arda için kendini ve kadın-erkek ilişkilerini keşfettiği bir geçiş dönemi. Diğer Arda içinse yaşanmışlıkların yorgunluğuyla anne kucağında geçirilen bir nevi nekahat dönemi. Geceleri annesiyle televizyondaki eski filmleri izlemelerinden çok etkilenmiştim, çünkü annemle biz de yaparız bazen bunu... Ve sonuç olarak 2 Arda'nın ne kadar farklı, çok az da aynı olduğunu görüyorsunuz... Kitapta Bu İşte Bir Yalnızlık Var'daki gibi melankolik bir hava hakim. O yaşın bakış açısıyla kitaptan etkilenmiştim, evet. Yer yer şaşırmış, bazı şeyleri Arda'yla keşfetmiştim. Şimdi okusam ne hissederim, bilemiyorum. Kitap pek tatmin edici bir sonla bitmiyor. Gerçi diğer kitaba göre bir nebze daha 'son' diyebiliriz buna. Kitabı bitirince birine vermiştim, hatırlamıyorum; bir daha da geri dönmedi. Yıllar sonra bir sahafta çok uygun fiyata rastlamış, içimde ukde kalmasın diye yeniden kütüphaneme kazandırmıştım.

Sıdıka
8/1011.12.2013

Baskı: Sıdıka

İlkokul yıllarımdaki idolümdür Sıdıka benim... Sabahları tekrarının verildiği zamanlar televizyon başında hipnotize olmuşcasına izler, tüm dış uyaranlara kapatırdım kendimi. O yıllardan beri, hala hayalini kurarım; biri kapıyı çalıyor, posta gelmiş. İçinde Sıdıka'nın tüm bölümleri olan DVDler... Ah, ahhh... Çünkü ne kadar arasam da 1-2 bölüm ve birkaç video dışında bulamadım Sıdıka'nın 97 yılı bölümlerini.. Sıdıka ilk söylediği kelime "viyadük" olacak kadar enteresan, inanılmaz bir zeka ve potansiyel saklayan bir kız. Ama okuması engellenmiş, çılgın annesi, doğu sporlarıyla kafayı bozmuş yarım akıllı ağabeyi, içkici+baskıcı babası ve ev dolusu evcil hayvanla aynı eve kapanmış kalmıştır. Ailesi onu tam bir ev kızı olarak yetiştirmeyi, hayattan izole etmeyi görev saymışlardı kendilerine... Hayırlı bir kısmetle baş göz etmek gerekliydi onu, Sıdıka'nın neyin hayalini kurduğu pek de önemli değildi. İşte tüm bu harcanmasına inat Sıdıka hafif çatlaklığa vurup işi, yine de tüm entellektüelliğiyle konuşurdu. İzlerken de okurken de hep kara mizah olarak gördüm ben Sıdıka'yı... Çok da sevdim... Hatta günlük tutmaya bile ondan özenip başladım, hala da karalama da olsa devam ederim... :) Bu kitap aslında 3 ayrı bölümden oluşuyordu. İlk kısım benim kitabı okuma amacımı da içeren Sıdıka'ydı tabi ki. Yine onla güldüm, yine üzüldüm... Sıdıka çok sevgi dolu bir kız bence... Her şeye rağmen hayata olumlu bakabilen, elindekileri kabullenmiş ve onlarla olumlu bir şeyler yapmaya, bir şeyler üzerinde etkili olmaya çalışan biri... Küçükken hep kendimi onunla özdeşleştirmeye çalışır, bundan zevk alırdım... Diğer bölümde ise yazar geçmişinde kalan bir kadını anlatıyordu, onu küçük küçük öpücüklerle öptüğü için öpücük balığı sıfatı kullandığı ama kıymetini bilemediği kadını. Sıdıka'dan sonra bu kısım biraz insanın içine oturuyor tabi... Fabrıga ise yazarın dedesinin hikayesi. Çelik-demir Fabrıgası!nın dedesi ve ailesine etkileri. Bir şehre Fabrıga geldiğinde toplumdaki tepkiler. Bu kısım da kara mizah denecek türdendi. Bazen köylülerin şaşkınlıklarına gülseniz de bazen de anlatılanlar üzüyor. Özellikle sonu oldukça dokunaklıydı. Genel olarak beğendiğim bir eserdi. http://benherneysemo.blogspot.com/2012/12/sdka-atilla-atalay.html

Aşkın Sanal Halleri
4/1011.12.2013

Baskı: Aşkın Sanal Halleri

Günümüz aşkları... Bir o kadar kolay ve yavan... Bu sefer insanı hayattan değil, internetten soğutan, resmen internet kullanan (kim kullanmıyor ki?) sevgilinize/eşinize karşı paranoyak yapan hikayelerden oluşan bir kitaptı. Resmen kitap "Dünyanın binbir türlü hali var... Bak neler var, paranoyak olun... " diye sesleniyor gibi geldi bana... Kandırılanlar, aldatılanlar, aldatanlar, ohoo... Hakkını yemeyeyim o kadar hikayeden bir yada ikisi nispeten daha az mutsuz sonluydu... http://benherneysemo.blogspot.com/2012/11/canan-tan-ksa-ksa.html

Baskı: En Son Yürekler Ölür

Cana Tan'ın çoğu kitabındaki gibi bunda da yoğun bir karamsarlık seziyorum. İlk kitaplarda etkilese de gittikçe bunaltıcı bir hal almaya başlıyor... http://benherneysemo.blogspot.com/2012/11/canan-tan-ksa-ksa.html

Baskı: Yüreğim Seni Çok Sevdi

Cana Tan'ın çoğu kitabındaki gibi bunda da yoğun bir karamsarlık hakim olaylara. İlk kitaplarda etkilese de gittikçe bunaltıcı bir hal almaya başlıyor... http://benherneysemo.blogspot.com/2012/11/canan-tan-ksa-ksa.html

Eroinle Dans
4/1011.12.2013

Baskı: Eroinle Dans

Cana Tan'ın çoğu kitabında karamsarlık hakimdir. Sanırım içlerinde diğerlerine göre nispeten biraz daha olumlu bir sona kavuşanlardan... http://benherneysemo.blogspot.com/2012/11/canan-tan-ksa-ksa.html

Baskı: Gabriel'in Cehennemi (Gabriel's Inferno #1)

Harika ve içe işleyen bir aşk kitabıydı. Hem de tüm yazım yanlışları ve çevimenin kitabı mahvetmeye çalışma çabalarına rağmen... Gelelim bu sorunların bile mahvetmeyi başaramadığı o kitaba... Reklam amaçlı olsa bile Fifty Shades serisiyle karşılaştırılması beni üzdü. Bu kitaptaki o aşkın yanında Fifty Shades'teki sadece tensel bir ilişki kalıyor, üzgünüm... Ki bu kitapta karakterlerimiz sadece bir ilişki yaşıyor, o da kitabın sonunda... Ortak yön ararsak sadece uysal ve saf kızımız; zengin, yakışıklı, kibirli ama geçmişinden büyük bir yara taşıyan oğlumuz. Tek ortak nokta sanırım bu, ve bu ortaklığa uyan onlarca kitap sayılabilir... Gabriel'e kitap başında çok kızdım. Tam bir ZÜPPEydi çünkü. Marka merakı olan, sürekli kendini öven, ki bunu karşıdakini yerin dibine sokarak yapan bir züppe hem de. Ama olaylar çözüldükçe, Gabriel'in aslında nasıl bir 'Cehennem'de yaşadığını anlıyorsunuz... Birbirlerini eskiden tanıma olayları da kitabın duygu yükünü ve romantizmini arttıran harika bir ayrıntı. Ve Julia... Saf görünen kızımız da aslında Gabriel'den aşağı kalır bir cehennemden çıkmış değil. Gabriel geçmişten beri kendisini sürgün ettiği cehennemde Julia'nın yardımıyla bağışlanma arayacak. Julia ise o gerizekalı Simon'la yaşadıklarına rağmen gerçek aşkı yeniden bulacak ve kendini sevmeyi yeniden öğrenecek. Geçmişin hayaletleri ve şeytanlarıyla yüzleşemeden bir araya gelemeyecekler... Julia'nın dua ettiği enteresan tanrılar da gülümseten kısımlardandı. Örnek: "Ah, köpeklerin yaşayamayacağı pahalı dairelerin tanrıları, ne olur, beni rahat bıraksın..." Kitaptaki Dante&Beatrice aşkına atıf ise kitabın edebi değerini arttıran bir özellik, benim de keyif aldığım bir yandı. Ah, Gabriel'in o sözü: 'Yarın cennetten kovuluyorum, Beatrice. Tek umudumuz, daha sonra senin beni bulman. Beni cehennemde ara.' Son sözüm: Her şeye rağmen yine de tavsiye edilir, hem de nasıl...

Beni Uzaklarda Arama
8/1011.12.2013

Baskı: Beni Uzaklarda Arama

orijinal adıyla When Harry Met Sally filmine ufak bir selam yollamış When Harry Met Molly'yi bir solukta okudum... :) Konusu gerçekten bir Historical Romance'e göre uçtu ve değişikti diyebilirim. Değişik bir eğlence anlayışı olan Prens Regrent evlilikten köşe bucak kaçan 5 erkeği Ulaşılmaz Bekarlar ilan eder ve onları bir müsabakaya sokar. Erkekler ve metresleri bir eve doluşacak, belli yarışmalar ve kurallar çerçevesinde en iyi metresi seçeceklerdir. Kazanan 1 yıl evlenmeme hakkı kazanır, kaybeden ise kulübün seçeceği biriyle evlenecektir. Harry pek yaralı bir tip değil Historicallarda alışık olduğumuzun aksine. Çok eğlenceli, evlilikten ölümüne kaçan bir hovarda... Diğer yandan ise kitap kurdu, Jane Austen kitaplarını hatmetmiş, babasının işleri nedeniyle ve 13 yaşındayken Noel Balosundaki büyük suçu! nedeniyle şehirden uzakta kalmış, evde kalmanın eşiğindeki Molly ne yapabilirdi ki? Babasının yokluğunda onun yardımcısı Cedric'i kaçmaya ikna etti. Cedric'ten hoşlanmıyordu aslında. Büyük suça gelince Molly'nin 13 yaşında Noel balosunda okuduğu şiir hem Harry'nin hem de Molly'nin hayatını mahvetmiştir. Harry'nin abisi ile Molly'nin ablası evlidir bu arada. O şiir benim kahkaha attığım kısımdı :) Harry'nin metresi Fiona ile Cedric kaçınca birbirlerinden nefret eden Harry ve Molly kalırlar baş başa... Metressiz kalan Harry ve uygunsuz bir handa tek kalan Molly anlaşırlar ve Molly Harry'nin metresi rolünü kabul eder... Handa tek başına kalmanın iffetsiz olduğunu düşünen Molly metres rolü oynamayı ne sanıyordu acaba? Bir hafta metreslerle ve erkeklerle dolu bir evde bizim tebrücesiz ve flörtten anlamayan kızımız Molly ne yapar? Herhalde onu okuduğu kitaplardan falan bahsederken hayal edebilirsiniz :) Peki ben evin etrafında çırılçıplak koştuğunu söylesem? :) Kitapta çok sevdiğim bir diğer yan ise Molly'nin birbirlerini rakip gören, birbirlerinden nefret eden metreslerin arasındaki arkadaşlığı oluşturması ve görünenin altındaki sorunlarını ortaya çıkarması ve onları örgütleyebilmesiydi. Parayla tutulan bu kadınlar hayatlarının kontrolünü ele alabilecekler mi? İşte bu benim kitapta merakla ve severek okuduğum kısım... Konusu oldukça değişik, anlatımı çok ama çok eğlenceli bir kitaptı... Bir yanda yarışma diğer yanda hayatı boyunca birbirinden nefret eden çiftimizin birbirlerini keşfetme yolculukları. Ve verilen diğer mesajlar. Çok severek ve eğlenerek okudum...

Aşk Falcısı
5/1011.12.2013

Baskı: Aşk Falcısı

fazlaca takıntılı, artık yaşı da geçmeye başlamış ve Doug'la uzun bir ilişki yaşamış Sophie terk edilince ne yapabilirdi ki? Kabullenmektense erkeğini tekrar kazanmaya karar verdi... Çünkü kendi sözleriyle de yazarsak yaşı biraz daha geçerse kendiyle ilgili yazdığı senaryo şuydu: "Geçen gece Jane'e bebek baktım. İşte o zaman kafama dank etti. Benim geleceğim bu. Eğer şansım varsa o ve Jeremy garajlarının üstündeki odaya taşınmama izin verecekler, ben de garip Sophie teyze olacağım. Jane tatillerde çocuklarını beni yanaktan öpmeye zorlayacak. Tuhaf koktuğumdan şikayet edecekler. Cırtlak, korkunç bir kahkaha edineceğim, toplumdan uzak tutulanların kahkahasından. Çürüyen bir Muppet gibi, o fazla arkadaşça davranan, kız kurusu, tuhaf yaşlı kadınlardan biri olacağım. Sadece özel durumlarda garajdan çıkmama izin verecekler. " Kızımız öncelikle ufak planlarla başlar, çamaşırcıda Doug'un çoraplarının eşlerini almak gibi... Ancak çamaşırhaneye son gidişinde Doug'u göğüsleri kendinden yarım metre önden giden Melanie'yle görür... Anlar ki bu iş bu kadar ufak olaylarla kapanmayacaktır... Bu arada çalıştığı ufak kitapçı/araştırmacı dükkanda paranormal olayların kanıtlarını arayan, psişiklerin numaralarını söndürüveren Nick'le tanışır. Nick, kendini beğenmiş Doug yanında oldukça sönük kalan, sıradan biridir ama en azından dürüst bir erkektir. Kızımız bu görüşmelerde Melanie'yi nasıl Doug'dan uzak tutacağını anlar. Melanie falcılara inanmaktadır ve kızımız Nick'in yardımıyla en yakın zamanda olacak falcılar fuarına hazırlanır ve bir kündeye getirip Melanie'ye fal bakar. Bu arada mecburen Melanie'nin arkadaşına da fal bakar. Ona baktığı fal çıkınca kendini radyo programlarında bulur... Ünlü bir falcı olan Sophie, buna kesinlikle karşı çıkan ve kendini bu alanda eğiten Nick'e karşı nasıl davranacağını mı bilemesin, Doug'un sürekli kendini Melanie'yle tanıştırma isteklerini nasıl geri çevirsin? Böylece kızımız açmazlar içine girer... Bu arada kitapta geçen: "En azından bana Aşk Hüngürdeğim demiyor ya." ifadesine çok gülmüştüm. Çevirmenin bu kelimeyi nasıl bir kelimeden çevirdiğini de merak ediyorum :) Böyle bir hitap ayrılık sebebi olacak cinsten :) Sonrasını spoiler içermesin diye vermiyorum? Bakalım kızımız erkeğini kazanabilecek mi? Son sözü de falcılıkla ilgili Sophie'nin basın konuşması(!)ndan alıyorum:) "Bir çocuğunuz medyumluk kariyerim olduğunu biliyor, geleceği önceden görme falan filan. Oysa geleceği bilmeniz gerekmiyor. Üstünüze düşen tek şey, sizi gitmek istediğiniz yöne ve birlikte olmak istediğiniz insanlarla götüren seçimi yapmak..." Kitaba gelince, konu olarak güzel olsa da malesef ben Eileen ablamızın üslubunu pek beğenmedim. Evet ortada azıcık saf, olaylara en azından bize esprili gelecek şekilde yaklaşan bir karakter var. Ama yazarın kalemini zorlama buldum çünkü her satırda illa Sophie komik bir şey söylemeli veya komik bir şey yapmalı ittirmesi vardı. Bu da hem okuyuşumu yavaşlattı, akmadı kitap; hem de sıktı beni, kitaptan soğuttu...

Mutluluk
8/1011.12.2013

Baskı: Mutluluk

Ana tema olarak töre cinayetini ele alan bir kitap gibi görünse de bence her türlü soruna inceden değinmiş, güzelce işlenmiş bir kitaptı... Yine bir Zülfü Livaneli harikasıydı... Kitapta insanlara din istismarında bulunan şeyh(!)lerden aile planlamasına, aile içi şiddetten göç ve gecekondulaşmaya, Alevilikten ölüm oruçlarına kadar çok geniş bir yelpazede ele alınmıştı olaylar. Çok güzel yedirilmişti bu meseleler kitaba. Olayların doğal akışı içerisinde çok güzel verilmişti mesajlar çocukların televizyonla ilişkisine kadar... "Hadi bir sosyal mesaj vereyim." şeklinde zorlama değildi. Yine bambaşka kültürlerden, bambaşka yaşamlardan, bir arada düşünemeyeceğimiz insanlar bir araya geldi ve birbirlerinin "zehrini" aldılar. Zülfü Livaneli kitaplarının ana teması bu kitapta İrfan'ın annesinin dediği gibi :"İnsan insanın zehrini alır." sözüdür... Belki yazar sonunda herkesin kendi özgürlüğünü ele alması gibi bir mesaj vermek istese de sonunu sevemedim... Filmdeki sonu tercih ederim. Yine de kesinlikle okunması gerekenlerden, okunası... http://benherneysemo.blogspot.com/2012/10/mutluluk-zulfu-livaneli.html

ÖncekiSayfa 6 / 17Sonraki