Neva
@Neva

Puanlar ve değerlendirmeler

Bu okurun kitap puanları ve yazılı değerlendirmeleri.

Baskı: Limos - Mahşerin Dört Atlısı #2

Gerçekler seni özgür kılar... http://benherneysemo.blogspot.com.tr/2014/02/limos-larissa-ione-mahserin-dort-atls-2.html

Baskı: İlk Defa (Losing It, #1)

Çok hafif, yormadan okunacak tatlı bir kitap. Komik diyaloglarla dolu, bu da okuduğumuz aşk hikayesini daha eğlenceli kılıyor. Ayrıca inanılmaz akıcı, hızlıca ilerliyor. Çok kısa sürede bitiverdi :) http://benherneysemo.blogspot.com.tr/2014/02/ilk-defa-cora-carmack.html

Cüretkâr
8/1025.01.2014

Baskı: Cüretkâr

Baskı: Şahane Hatalar - Cumartesi

Amacınız edebi bir kitap okumaksa; hemen kitabın kapağını kapatıp, kitabı sakince yere bırakıp, uzaklaşın! Kitabın yazılış amacı halihazırda bir kurguyu okumak değil. Burada kitabı siz yazıyorsunuz. Her bölümün sonunda 2 ya da daha fazla seçeneğiniz var, kararınızı verip ilgili sayfaya gidiyor ve başınıza neler geleceğini siz seçiyorsunuz. Kararlarınız ve seçimleriniz bakalım sizi nereye götürecek? Serinin her kitabında bir tema var, burada ise temamız cumartesi akşamı dışarı çıkacaksınız. Önünüze bir randevu, 2 manyak arkadaş ve bolca parti olan çılgın bir gece var. Geceyi nasıl geçireceğiniz ve de nasıl sonlandıracağınız ise sizin elinizde. Bir bar köşesinde kaderinize ağlıyor da olabilirsiniz, harika bir randevuya da çıkabilirsiniz... Her bir karar sizi başka bir olayın içine çekecek... http://benherneysemo.blogspot.com/2014/01/sahane-hatalar-cumartesi-tara-mccarthy.html

Unutulmayan Aşk
3/1014.01.2014

Baskı: Unutulmayan Aşk

Charlotte Lamb'ı severim. Gözüm kapalı okuduğum yazarlardan biridir ancak bu kitabı hiç sevmedim. Belki daha ilk sayı olduğundandır bilemiyorum ama ciddi manada sevmedim. Neden? http://benherneysemo.blogspot.com/2014/01/unutulmayan-ask-charlotte-lamb-gelisim.html

Güzel Bir Yalan
8/1011.01.2014

Baskı: Güzel Bir Yalan

Tüm hayatınızın baştan sona bir yalan olduğunu öğrenirseniz ne yaparsınız? Parker üniversitenin kafesinde Garrett ve Milo'yla tanıştığında aslında Garrett'tan hoşlanmıştı. Ancak babasının, hayatının aşkı olan annesinin ölümünden sonra nasıl bir çöküntü yaşadığını, alkol batağına sürüklenip kızını yani Parker'ı bile umursamadığını gördüğü için bu kadar tutkulu bir aşktansa daha güvenli bir limana sığınmayı tercih etti. Bu kişi Milo'ydu. Milo Parker'a ondan hoşlandığını hemencecik belli etmişti, Parker'sa sadece arkadaşlığından hoşlandığı, yaralarını sarmak istediği Milo'yu seçti. Garrett en yakın dostu Milo'yla gittikleri kafede Parker'la tanıştığında, ilk görüşte etkilenmişti ondan. Ancak üvey baba dayağıyla büyümüş, küçüklüğünden beri istediği hiçbir şeye sahip olamamış çocukluk arkadaşı Milo'nun da ondan hoşlandığını görünce, arkadaşı için geri durdu. Üstelik Parker da Milo'dan hoşlanıyor gibi görünüyordu. Yıllar sonra Milo bir görevde öldü. Ölümünün şüpheli olduğunu düşünen Garrett gerçeği bulmak için yola düştü. Parker da ona eşlik etti... --- Eğer birinin hayatını ve duygularını kurtarabilmek için geçmişe dönme ve doğruları söyleme şansınız olsa... Yapabilir miydiniz? --- Gerçek içinde gerçek, yalan içinde yalan olan sır yumağı bir kitap. Harika bir aşk hikayesinin yanı sıra harika bir macera ve polisiye. İki türün de eşit bir şekilde ve iç içe anlatıldığı bir kitap... Bir yandan Garrett ve Parker arasındaki ifade edilmemiş duygular bir yanda Milo'nun ölümünün arkasındaki sır sonucu atıldıkları macera... İki türü de seven şahsım adına çok ama çok severek ve merakla okuduğum bir kitap oldu. Çoğu yerini de oldukça gerçekçi bulduğumu söylemeliyim. Kitapta aksayan tek yön, çeviriydi. İlk yüz sayfa oldukça göze batıyordu çevirideki bozukluklar, 100. sayfadan sonra kitabın çevirisi oldukça düzeldi. Çevirideki en büyük sıkıntının 'birebir çeviri' olduğunu düşünüyorum. Dilimizde olmayan deyimler ve kelime grupları dilimize uyarlanarak değil, olduğu gibi çevrildiği için göze hor görünüyor, ilk yüz sayfadaki çoğu yerde cümleler düşük... Ancak kitap sonrada kendini bu konuda oldukça düzeltiyor. Çeviri dışında konusunu ve anlatımını çok beğendiğim bir kitap oldu. Seriye devam etmek istiyorum. 4 ajan arkadaşın hikayelerinin anlatıldığı seride en çok merak ettiğim kişi bana Sherlock'taki gibi "Brany is the new sexy!" dedirten, bilgisayar kurdu Brady ^^ Kendisi 2. kitapta bizimle :) http://benherneysemo.blogspot.com/2014/01/guzel-bir-yalan-tesivec-atesle-oyun-1.html

Baskı: Tutkulu Notalar (Sinners on Tour #1)

Alışılmadık, bambaşka karakterlerden oluşan bir rock grubu hayal edin... Ve bu rock grubunun peşine takılmış otuzlu yaşlarında psikolog bir kadın... Myrna... Gruba bayıldım... Herkes başka telden, komik, arsız küçük çocuklar gibiler... Seri tüm grup üyelerinin birer kitabı olmak üzere 5 kitaptan oluşacak. İlk kitap grubun belki de en efendi şahsiyeti, sevgililerini asla aldatmayan, tek eşli, buna rağmen bu kadınları hep grubun solisti çekici Sed'e kaptırıp, dağılan grubun baş gitarist ve bestecisi Brian Sinclair hakkında. Bakmayın böyle dediğime, söz konusu müzik oldu mu onun parmakları gitar üzerinde dans eder ve o kadar usta çalar ki parmaklarını gitar telleri üzerinde görmek imkansızdır. Harika 'riff'ler yazar. Hatta bu meşhur rifflerini ilham aldığı kadın Myrna'nın vücuduna yazar kitapta... Sahnede göz kaleminden asla vazgeçmeyen bu ustanın lakabı da Üstad Sinclair'dir. Bir konser sonrası otelde insan cinselliği profesörü Myrna'yla tanışır grup. Myrna bir anda tüm grubun sempatisini kazanır. Ama gözü Brian'dadır. Brian'la yakınlaşan kızımız onlardan ayrılmak istemez ve grubun 3 ay sürecek turnesinde 'hayran kız davranışları' üzerine bir çalışma yapmak üzere grubun peşine takılır... Sonra olaylar olaylar... :) Kitabın anlatımı çok güzel. Akıcı ve su gibi. O nedenle çok kolay okunuyor ve okurken insanın ağzında çikolata yemiş hissi bırakıyor. Lisede sadece rock müzik dinlemiş, ve hala 'sadece rock dinlerim' şeklinde olmasa da çoğunlukla rock müzik dinlemeye devam eden biri olarak bir rock grubunun arka planını okumak çok keyifliydi. Kitabın orijinal adı gibi tam bir 'Backstage Pass' oldu benim için :) P.S:vet, kitap çok uç nokta, rahatsız edecek sahneler içeriyor ancak bu konudaki bir çok eleştiriyi de malesef haksız buluyorum ben. Bu kitabın ana karakterleri bir "ROCK GRUBU". Buradan çıkarım yapamıyorsanız kapak üstünde bir çok uyarı mevcut. Okuma yazma bilmeyenler içinse kapak resmi yeterince açıklayıcı... O nedenle bunların farkında olup, kitabı alıp okuyup sonra bu sahneleri eleştirenleri anlamıyorum - tabi ki bir kitabın eleştirilmesine lafım yok ama ne dediğimi eminim ki anladınız- Bu konularda hassasiyetiniz varsa, lütfen kitap seçerken dikkatli olunuz... http://benherneysemo.blogspot.com/2013/08/gunahkarlar-turnede-tutkulu-notalar.html

Lucian
7/1001.01.2014

Baskı: Lucian

"Ama çılgınca olan, yediğim, içtiğim veya çektiğim her şeyde, ilk defa yapıyormuşum gibi bir his oluyor. Tat alma duyum bir şey hatırlamıyor. Dokunma duyum da öyle. Birisi bana dokunduğunda..." derken Lucian, parmağının ucuyla yanağımı okşadı, "ben sana dokunduğumda tarifi olmayan şeyler hissediyorum. Sanki daha önce hiç kimseye dokunmamışım gibi." http://benherneysemo.blogspot.com/2013/12/lucian-isabel-abedi.html

Baskı: Ateşböceğinin Şarkısı (Ateşböceği Yolu, #2)

Kristin Hannah konu olarak belli bir çerçevede yazar. Aile-Dram türünün başarılı bir temsilcisidir ve aile/dostluk ilişkilerini ele alır. Ancak bu güne kadar devam kitabı yazmayan yazar sevilen kitabı Ateşböceği Yolu'nun devamını getirdi. İlk kitapta ömür boyu dost olan (bana göre öyle olmasa da) Tully&Kate'in hikayesi anlatılıyordu. Kitap aslında Kate'i odak almış, onun hayatına daha fazla yer vermişti. Kate'in perspektifindendi daha çok olaylar. Onun yaşadıklarına, hayatının gidişatına daha fazla şahit olduk. Bu kitapta ise daha çok öncesinde onun tarafından bakamadığımız Tully'i ele aldık."Tully ve Kate. Neredeyse 30 yıldır birbirlerinin en iyi arkadaşlarıydı ve Tully olmasa Johnny hayatının aşkını bulamayacaktı." Ateşböceği Yolu'nda akılda kalan çokça soru işareti vardı. Yazarın devam kitabı yazma ihtiyacını, okurken daha iyi anladım. İlk kitapta Tully'nin tarafında kalan boşluklar doldurulmuştu. -Gerçi ben yine sinir oluyorum kendisine o ayrı - Ben kitap boyu da bu yarım kalanları toplamaya odaklandım. Marah'ın peşinde sürüklenmek ilgi çekiciydi... Yine gençliğin dönemsel idollerine göz attık... Ve daha bir sürü şeye. Ve ilk kitabın belki de en merak ettiğim yarımlığı, Tully'nin annesi Cloud'ın hikayesi... http://benherneysemo.blogspot.com/2013/12/atesboceginin-sarks-kristin-hannah.html

Baskı: Ateşböceği Yolu (Ateşböceği Yolu, #1)

Kitap, Tully ve Kate’in neredeyse yarım asrı deviren arkadaşlığını konu alıyor. Kate ailesiyle sıradan bir hayat süren, dış görünüşüyle barışık olmadığı için pasif kalmış ama içten içe sevgi dolu bir kız. Tully ise zor bir hayat sürmüş. Önce hippi olan, sonra uyuşturucu bağımlısı olarak hayatına devam eden annesi, kızını büyükannesinin yanına bırakmış, ara ara hayatına olmadık yerlerden dalsa da asla Tully'e annelik yapmamış. Tully, büyükannesini ne kadar sevse de, annesi tarafından sevgi görmemeyi asla kabullenememiş. Sevgiye aç, ama nasıl sevileceğini bilmeyen, popüler; acılarını makyaj, iyi bir giyim ve soğuk görünüşle kapayan bir kız. Tully’nin yardıma muhtaç olduğu bir gece Kate’in ona yardım etmesiyle iki kızın arkadaşlığı başlar... 70’li 80’li 90’lı yılları birlikte geçirirler. Bu yıllara şahit olmak benim için ayrı bir zevkti, ilgiyle okudum. Bu yıllar inişli çıkışlıdır oldukça. Kitap ömür boyu dostluğu kon alıyor gibi lanse edilse de kişisel olarak ben bir dostluk görmedim. Bir nevi ihtiyaca bağlı bir bağımlılık gibiydi ilişkileri. Bir tarafta popüler olmayan ama ailesi tarafından ilgi ve sevgi gören, içindeki sevgiyi paylaşacak bir arkadaşı olmayan Kate, diğer tarafta popüler ama ailesinden ilgi ve sevgi görmeyen, terk edilmişlik ve değersizlik hisleriyle dolu Tully. Sanki bir kilit ve anahtar gibi birbirlerine uyuyorlar. Böyle durumdaki kişiler arkadaş olamaz dediğimden değil. Hayatları Tully’nin hainlikleri ve Kate'in yüce gönüllülüğüyle geçiyor. Kitap başında, Tully’e yaşadıkları nedeniyle sempati besleyip anlayış gösteriyorsunuz. Sevgisizliğini iş başarısı, zenginlik ve popülerlikle kapatmaya çalışmasına buruk bir gülümsemeyle bakıyorsunuz ancak yıllar geçtikçe ve yaptıklarını gördükçe o kendini beğenmiş, inatçı, geri adam atmayan bencilliğinde boğulmaya başlıyorsunuz... Dostuluk değil ama bir bağımlılık hikayesi bana göre... Kitabı sevmedim mi? Sevdim. Hele de normalde aile-dram sevmeyen, sıkılan biri olarak soluksuz okudum, merak ettim. Yeri geldi çıldırdım , isyan ettim, Tully'i öldürmek istedim, sevindim, üzüldüm ve etkilendim. Kristin Hannah sevenleri anladım... Türü sevmeyenler yaklaşmayabilir, anlarım; ama türü sevenler tanışmamışsa çok yazık. Bu türde sıkılmadan, severek okuduğum, nadir kitaplardan oldu. http://benherneysemo.blogspot.com/2013/12/atesbocegi-yolu-kristin-hannah-yorum.html

Baskı: Korsana Altın Yaraşır

Kitabın beni kendine çeken yanı tabi ki erkekimiz Trent'ti... :p Oğlumuz dibine kadar ısrarcı ve bir o kadar sahipleniciydi... Ah, ahh :) Tam benim tarzımdı yani... :p Esas kızımız Melly'le 3 yıl önce büyük bir aşk yaşayan oğlumuz ani bir kararla bu ilişkiyi bitirir ve zengin bir ailenin kızıyla (şımarığın teki) evlenir. Aaaa Trent o kadar övdüm seni, oldu mu :( Neysee evlendiği kızın babası ölünce şirket yönetimi Trent'e geçer. Zaten şirket batmak üzereyken Trentciğim adam etmiştir yeniden şirketi. Trent evlenip üstüne bir de şirketin başına geçince herkes onun para için kendini sattığını düşünmektedir. Melly bile! Güç ve para için değer miydi Trent? :( Türklerin bir lafı vardır canım: Parayla saadet olmaz... Kızımız tabi ki para için sevdiği adamın kendisini terk edip başkasıyla evlenmesi üzerine yıkılır. Gözden ırak olan gönülden de ırak olsun, heyhaaat! diyerek çöllere düşer. Pardon yurtdışına çıkar. :) 3 yıl sonra tam da Trent boşanmanın eşiğindeyken kızımız yurduna geri döner. Vay uyanık, o kadar yıkıldım, affetmem diyorsun ama adamın boşanacağını duydun da döndün hemen derler adama :) Kızımız bunu gayet bilinçdışı yapıyor tabi ama artniyetli günümdeyim sanırsam. Bu arada oğlumuz kızımızın bir üst katında oturmaktadır ve genç adam Melly'i kesinlikle geri istemektedir!! Oldu canım yanımda garnitür ve yeşillik de ister misin? Her şeye rağmen oğlumuzun alaycı, kadınını kesinlikle geri isteyen, kararlı hali benim onu sevmeme yetti bile. Kızımız da pek salakça davranmadı, yani her zaman davranmadı... Oğlumuzun kızımızı ikna çabasını anlatan hikayeyi zevkle okudum... :) http://benherneysemo.blogspot.com/2013/03/beyaz-cumartesi-hafta-1-korsana-altn.html

Baskı: Ölüm Patikası (David Raker, #2)

David Raker eşinin ölümünden sonra gazeteciliği bırakıp kayıp insanları arayan bir dedektif olmuştur. 6 aydır kayıp olan Megan Carver'ın ailesi kendisinden kızlarını bulmasını ister ve olaylar olaylar... Öncelikle kitabın polisiye yanı sıra gerilim yanı da var ve oldukça başarılı. Okurken bazı yerlerde cidden gerildim ve bu tempo hiç düşmedi. Dil ise oldukça erkeksi. Okurken araba modellerinin vurgulanmasından, net cümlelere kadar o erkeksi havayı hissediyorsunuz. Yazarın ve baş karakterimiz+anlatıcımız David Raker'ın erkek olduğu düşünülürse bu durum oldukça normal. Ben tarzını sevdim. David Raker İngiliz olmasına rağmen öyle Sherlock Holmes gibi bir bakışta olayları çözen bir dedektif değil. Yanılıyor, çabalıyor, düşse de kalkıyor ama ipin ucunu yakaladığında doğru veya yanlış asla bırakmıyor, her türlü tehlikeyi göze alarak sonuna kadar gitmeyi iyi biliyor... Çoğu polisiye kitaplarda dikkatinizi çekmiştir, anlatılanlar hep esas olay üzerinedir. Yani ortada bir cinayet varsa sanki tüm dünya ondan ibaretmiş gibi yazar açtığı pencereden sadece o manzarayı izlettirir. Kitaba başladığımda beni şaşkınlığa uğratan şeylerden biri de dedektifin geçmiş ve günümüz olarak hayatının en ufak ayrıntısına kadar anlatılmış olmasıydı. Bu beni şaşırttı. Bu şaşkınlığı üzerimden atınca bu kişilerin ve olayların tamamen birbirine karışacağını tahmin ettim. Öyle de oldu. Ama yine de yazar başlarda bunu hissettirmemişti ve bu hoşuma gitti... Dikkatimi çeken ve hoşuma giden şeylerden birinden daha bahsedecek olursam; bilirsiniz polisiye eserlerde suçluyu/katili bulursunuz ve en fazla 2-3 sayfa sonra kitap biter. Ya sonra? diye soramazsınız, sorsanız da cevabını alamazsınız... Amaaa burda değişik olarak kitabın onlarca sayfa öncesinde bulunuyor adamımız ve siz o aklınızda dönen soruların hepsinin cevabını almış bir şekilde kapatıyorsunuz kitabı. Bu hem hoşuma gitti, hem de gerçekçi geldi. Yakalanır yakalanmaz hemencecik öten suçlular genelde çabuk gözümden düşüyor :)Vay arkadaş bir yüzlerce sayfa seni aradık, merak ettik; sen ilk fırsatta hayat hikayeni anlatıyorsun. Sen miydin onca zaman merak ettiğimiz şahıs? diye hayıflanırım. Burada ise yakalandıktan sonradan sonuca kadar tüm cevapları aldık... Yine bu tarz kitaplarda hep tahminde bulunuruz. Adamımız kim? diye. Kitabın ortalarından sonra aklımda bir kaç şey oluşmuştu. Hepsi için geçerli nedenlerim + şüphe duymama neden olacak düşüncelerim vardı. Ki bu düşüncelerime uygun sonuçlara ulaşınca acayip şaşırdım ve bir yandan da sevindim :) Yine de beni şaşırtmayı başardı yani... http://benherneysemo.blogspot.com/2013/03/olum-patikas-tim-weaver-okk-1-blog-turu.html

Baskı: Kaçığın Kızı (The Madman's Daughter, #1)

Juliet 10 yaşındayken babası manyakça deneyler yapmakla suçlanmış ortadan yok olmuş, öldü sanıyor kızımız. Annesi de 6 yıl sonra ölünce el mahkum temizlikçiliğe başlıyor. Tesadüfen eski uşaklarının oğlu Montgomery'le karşılaşıyor ve babasının bir adada yaşadığını öğreniyor. Montgomery'nin peşine takılıp adaya gitmeye karar veriyor. Diyorum ya hep, baban seni istese ya seni de götürürdü ya kendi de gitmezdi, valla şarkı gibi oldu :D O yüzden işçisin sen işçi kal kızım! Ne işin var eski püskü gemilerde ıssız ada yollarında.. Yolda bir kazazede bulurlar. Yazııık, bir sandalda 20 gün aç susuz... Sahip çıkarlar adama. Adaya inerler ve kızımızın ayakları yere basar. Her iki manada da! Babasının düşündüğü gibi biri olamayacağını fark eder. Babası cani mi yoksa dahi mi? Montgomery'i mi seviyor, Edward'ı mı? Daha böyle nice çelişkiler. "Ay M. çok iyi bi çocuk hem geçmişlerimiz bir. Ay ama Edward'la da birbirimize çok benziyoruz, onu da seviyorum. Ama M.'i görünce elim ayağıma dolaşıyor ama Edward'ın bilmemnesi de aklımdan çıkmıyor. " Yıl ister 1895 olsun ister 2013. Liseli ergen tribi tarih tanımaz! Bu kadar yerden yere vurdum gibi oldu ama değil sadece Juliet'e kılım ben! Bir kere anlatım su gibi, dil süper. Aşk meşk meseleleriyle saçmalamasalar işin bilimsel ve gerilim kısımları süper. Ben okurken nasıl yazmış bu kitabı yıldızlı 5 vereceğim! diye söyleniyordum kendi kendime ama yarılara gelince bir şey fark ettim ki bu Dr. Moreau'nun Adası adlı romandan ki filmi de çekilmiş zamanında uyarlamaymış. Olaylar ve karakter isimleri temelde aynı olsa da bazı yerlerde değişiklikler yapılmış. Yazar o romanın hayranı mıydı da böyle bir kitap yazmayı istedi, yoksa aşkı yetersiz buldu modifiye etme gereği duydu bilmiyorum ama etmese daha iyiymiş. Montgomery'e aşığım evet, hele en sonda yaptığı hareket beni benden aldı! Ki ben Balthazar'ın sondaki konuşmaları ve davranışlarına içi dolu dolu olmuş bir insanım tabi ki destekleyeceğim, ama bunu anlatmak için için istesem de spoiler olur. İşte aşk kısımlarının çoğunda içim şişti malesef... Diğer kısımları soluksuz okudum! http://benherneysemo.blogspot.com/2013/04/okuyan-kzlar-kulubu-2-blog-turu-kacgn_13.html

Baskı: Kırık Kalpler Tamircisi

5 yaşından beri deli gibi kardeş isteyen Rebecca; bir kardeş alabilmek için kumbarasında para bile biriktirmişti. Ta ki kardeşin parayla alınacak bir şey olmadığını anlayacak yaşa gelene kadar... Artık 28 yaşında olan Rebecca, 10 yıl önce annesini kaybetmiştir, şimdi ise babası ölüm döşeğindedir. Üstüne hiç sevmediği bir işte çalışmakta, bir hukuk firmasında boşanma arifesindeki çiftlere danışmanlık yapmaktadır. Aslında bu işe devam etme nedeni ise tam olarak aşık olduğundan bile emin olmadığı sevgilisi ukala ve her şeyi ben bilirim havasındaki Michael'dır. Karakteri sevmediğim nasıl da belli :) Babası Rebecca'ya ölüm döşeğinde hayati bir sır verir ve kendisinden 2 yaş küçük bir üvey kız kardeşi olduğunu söyler... Rebecca onu yani Joy'u bulmaya karar verir ve olaylar olaylar... Rebecca New York'un keşmekeşinden sonra tatil cenneti, sessiz sakin ve candan dostluklar vaad eden Maine'e hayran kalır. Sanki New York cehennem, Maine de cennet gibi anlatılır hep... Ve Rebecca gitmekle kalmak arasında hep araftadır... Kitapta önce aile olmayla ilgili sorular soruyorsunuz: Biribirini hiç görmemiş 2 kişi kardeş olabilir mi? Kardeşlik içi doldurulması gereken bir kavram mıdır? Yoksa kardeşlik kelimesi bile belli bir bağı kurmakta yeterli midir? Bir erkek neden aldatır? sorusuyla ilişkilere geçiş yapıyorsunuz tabi. Neden sadık kalamaz insan karşıdakine? Bu onu sevmediği için midir? Peki bir kalpte 2 aşk yaşar mı? Rebecca hem Joy'la ilişkisini, hem babasının annesi ve Joy'un annesiyle olan ilişkisini, hem orada tanıştığı dul kadınların ilişki sorunlarını irdeleyerek cevaplar arar. Hem de kasabanın -kitap sadece onun için okunabilecek olan- yakışıklısı Theo ve New York'taki küstah sevgilisi Michael arasında kalarak kendine de sorular sorar... Bu kısımlarda çok güzel tespitler vardı, hoşuma gitti bir kısmı; bir yandan da bazı kısımları çok sıkıcı ve boştu... Daha dolu dolu olmasını beklerdim... Kitabın ilk yarısı sıkıntıdan öldürecek cinstendi. Rebecca sevilesi bir karakter değil. İşin peşini bırakmasa da sanki olayları da bala yani şansa çözüme kavuşturuyor gibi geliyor size, çünkü mantıksız düşünerek doğru sonuçlara ulaşıyor şaka gibi... İlk yarıdan sonra kitap gerçekten açıldı ve o kısımları sevdim ama sonlara doğru o kadar saçmaladı ki hızına ben bile yetişemedim... Kitapta sevdiğim şeylerden başlarsak Seinfeld'den bahsedilmesi derdim ilk olarak :) Seinfeld'e yapılan göndermeler, sempati oluşturdu. İlişkiler konusundaki tespitlerin bir kısmı çok hoşuma gitti Joy'un mesleği hayli ilginçti bu arada... Ki kendisi de ilginç bir karakterdi ve bence hiç irdelenmedi. Hep Rebecca'nın mantıksız ve yanlı düşünceleri vardı. Joy'un kişiliğini ve bakış açısını en güzel çözen kişi Theo'ydu tabi ki. Theo olmasa kitap hiç çekilmezmiş, onun sayesinde biraz daha bağlandım kitaba. İlişki danışmanı (!) Rebecca olsa da en mantıklı çıkarımları yapıp, en doğru düşünen ve uygulayan hep Theo'ydu... Ayrıca anlatım akıcı ve çeviri de güzeldi... Kitapta sevmediklerime gelirsem herhalde ilk sırada koca puntolarla MARKA TAKINTISI gelir. Bu nasıl bir marka deliliğidir sayın yazar? Çok ciddiyim, bir market katalogunda bu kadar marka ismi geçmiyor. Gittiği dükkanların isminden, sattığı ürünlerin markalarına kadar tüm ayrıntılar var. Eve önemli evrak gelmiş getiren kargo şirketinin adını bile sıkıştırmış araya... Olayın en heyecanlı yerini kesip aynı firmanın ürettiği 2 parfümü karşılaştırır mı bir insan koca bir paragraf? Hatta evi sildiği yer temizleyicisinin markasına, türüne kadar yazar mı? Onu bırakın, hatun annesinin ölümünü anlatacak; bilmemne isimli mağazadan bilmem ne marka bir ürün almış da bilmem ne model bir araba çarpmış annesine! Yok artık! İşte bu beni çok ama çok sinir etti ve okurken de yordu... Maine'de tanıştığı dul veya boşanma arifesindeki kadınların dertleri de bir zaman sonra sıktı çünkü çok fazla tekrara düştü ve kadınların bir türlü olayı idrak edememeleri, erkeklerden kopamamaları, sürekli ağlak bir şekilde erkeklere geri koşup kendilerini kullandırtmaları üzerine gidince olaylar, itici olmaya başladı... Joy ve kocası Harry'nin sorunları çok uzatıldı bence. Aynı şekilde Rebecca'nın Michael & Theo gelgitleri de anlatım olarak çok başarısızdı! O arada kalmışlığı hissettiremedi. Kitabın sonu nasıl saçma bağlandı öyle... Tüm kitap boyunca tek bir çatlak oluşmadı sorunları yıkma konusunda ama son 20 sayfa sanki peri elinde sihirli değneğiyle geldi de her şeyi düzeltti. Bilseydim ben de hazır bulmuşken baloya gitmek istediğimi söylerdim peri anneme. Arkadaşım Rebecca aynı Rebecca, Joy aynı Joy, geçmiş aynı geçmiş... Bu Joy kitap boyunca kendini açmıyordu da ne oldu da bir anda duygu nakli yaptırdı? Sonunu çok baştan savma, özensiz ve hızlı buldum... Kısacası zaten bu türü okumayı pek tercih etmeyen biri olarak bana ekstra bir şey katmadı ve türü okuma isteğimi de tetiklemedi... http://benherneysemo.blogspot.com/2013/04/krk-kalpler-tamircisi-melissa-senate.html

Baskı: Tanrıçanın Savaşı (Tanrıça, #2)

Bilirsiniz ilk kitapta Kate kızımızın Ölüler Diyarı Kraliçesi olabilmesi ve aşkı Henry'e kavuşabilmesi için bir dizi testi geçmesi gerekiyordu ve geçmişti de. Kraliçeliği ilan edilmeden 6 aylık tatilini Yunanistan'da geçiren Kate, Eden Köşküne geri döner ama olağanüstü bir hal vardır köşkte... Henry'le doğru dürüst hasret giderme bile yaşayamazlar... Zaten Henry de Kate'e soğuk davranmakta, onu uzakta tutmaktadır. Birisi (!) tanrıları öldürebilecek tek gücü Titanların Kralı Kronos'u uyandırmıştır ve Kronos Henry ve diğer konsey üyelerini alıkoyar... Kızımız aşkını ve diğer konsey üyelerini kurtarmak zorunda hisseder kendini ve en olmayacak kişiden yardım ister: Henry'nin kalbini kıran ama yine de onun tek aşkı olan kız kardeşi "Persephone" Kitaptaki Kronos'a karşı savaş, kitabın aksiyon yönünü oluşturmuş ve gerçekten güzel yerleri olan bir parça. Ancak bazı yerler çok basit geçilmiş, hatta kesilmiş de diyebiliriz. Bazı bölümler "Ne oldu, nasıl oldu yani şimdi?"serzenişlerimle bitti. "Tamam iyi/kötü son buldu da, nasıl oldu bu? Nasıl yapabildi bu bunu?" soruları döndü dolaştı. Kitabın duygusal ve psikolojik yanını ise bir cephede Kronos'la savaşmak zorunda olan Kate'in diğer cephede Henry ve ona olan hisleriyle savaşı oluşturuyordu... Kate Henry'i seviyor ama Henry neden ondan uzak duruyor? Kate'i sevmiyor mu? Yoksa Persephone? Onun bu açmazda rolü ne? Kate Henry'i kurtarabilir mi? Kurtarsa bile Henry bir gün onu Persephone'u sevdiği gibi sevebilir mi? Kate onunla sonsuza kadar Ölüler Diyarı'na hükmedebilir mi? İşte bu soruların uçuştuğu bir de duygusal yanı var kitabın ve ben bu kısımları çok sevdim... Etkili yazılmıştı... Tamam, sevdim ama çokça da söylendim! Hem de ne kötü kelimelerle! Ağzıma biber sürülecek cinsten... Bu serinin özelliği erkek karakterin çokça naif bir karakter olması. Alıştığımız güçlü kuvvetli, dışarıdan asarım keserim görünse de sevdiğini koruyan, asla bırakmayan, ukala ama çekici erkeklerden değil Henry... Naif bir karakter ama ilk kitapta onun bu yanının nedenlerini anlamış, hak vermiş, çok da sevmiştim kendisini... Amaaaaa 2. kitapta sana küfretmekten dilimde tüy bitti sevgili Henry! Kate sanki ne istediğini bilen ve sevdiğini sahiplenen bir erkekti de Henry artık erkeklere güveni kalmamış bir kadındı... Öyle çekti kendini ve kaçamak takıldı. Bazı yerlerde "Yuh artık oğlum ya! Okumayacağım seni! Ömrümden 10 yıl yedin! Erkek ol biraz, sahiplen şu kızı..." şeklinde çok verimli ve yapıcı etkileşimlerde bulundum Henry'le... Ne yapayım bazı yerlerde öyle doldum ki, gözlerim dolu dolu, "Yok artık young adult bir fantastikte de ağlamamalıyım." diye kendimi tuttum. Ben böyle sulu göz değilimdir de beni bu güzel havalar mahvetti, değil mi Orhan Velicim... Bahardandır, bahardan... Diğer tanrılara gelince... Mitolojiyi severim... Daha çok Mısır mitolojisini sevsem de Yunan mitolojisi de iyidir. Ama bu tanrıların hayatı tam magazin muhabirlerine göre... Şok, şok, şok! Flaş, flaş, flaş! Bu manşetler neon tabelalar gibi zihnimin gerisinde yanıp söndü bazı kısımları okurken :) Yazara bakarsak genç bir yazar olmasına rağmen Aimee Carter'ın kalemi cidden güzel, akıcı ve ben okurken keyif alıyorum. Kapak da orijinal kapak ve yine çok güzel, bölüm arası detayları yine etkileyici... Ve kitap nereye gittiğini ufaktan tahmin etmişsem de çok can alıcı bir yerde bitti...http://benherneysemo.blogspot.com/2013/05/tanrcann-savas-aimee-carter.html

Aşkın Büyüsü
4/1013.12.2013

Baskı: Aşkın Büyüsü

Başlarda beyaz dizilere benzetmiştim ama akıcı üslubuna rağmen her şey hızla gelişti, çok yüzeysel ve basit bir kitaptı. http://benherneysemo.blogspot.com/2013/05/askn-buyusu-patricia-k-azeltine.html

Yağmur Sonrası
9/1013.12.2013

Baskı: Yağmur Sonrası

Anne kızımız hemşirelik okulundan mezun, pırlanta gibi bir genç kız... Çocukluk arkadaşı ve en yakın arkadaşı bolca neşeli, çokça hoppa, kafasına göre yaşayan Kitty. Ve yine birlikte büyüdüğü ve nişanlanmaları ve aşk ve tutkuyla değil daha çok birbirlerini kanıksamaları ve buna doğal bir süreç olarak baktıkları Gerard... Gerard gerçekten sadık ve bağlı bir karakter. İlişkilerinde tutku olmassa da Gerard, Anne'i gerçekten seviyor bu belli. İşte kızımız çevresindekilerin aşk&tutku laflarını ilişkisinde görememeye başlar, savaş ortamıdır, işler karışıktır. Üstüne en yakın arkadaşı bencilin önde flama taşıyanı Kitty, Anne'in evlenip gitmesini kabullenemez ve orduya hemşire olarak yazılır. Anne de saf yavrum, hem Gerard'dan uzak kalıp ilişkileri hakkında düşünmek, hem vatana hizmet, hem de Kitty'i kollamak amaçlı bu maceraya katılır ve Bora Bora adasına giderler. Kızımız orda savaşın soğukluğunu, en yakın dostunun bitmek bilmeyen ihanetlerini, hemşire dostlarının candanlığını ve aşkın&tutkunun en güzel halini görür... Onun adı Westry'dir ve bir askerdir. Sanatla ilgili, düşünceli, tam bir aşık, aşkından hiç vazgeçmeyen ve dürüst, mert biri. Aşk o! Neyse ikili aşklarını gözlerden uzak bir bungalowda yaşarlar... Ama savaşmaları gereken bir çok cephe vardır. Üstüne de bir cinayete tanık olurlar ama konuşamazlar... Bu sır perdesi 70 yıl sonra aralanabilir mi? Biri çıkıp bana bu kitap aslında o dönemde yaşamış Anne Calloway'in günlüğüdür dese ona inanırım... Çünkü okurken bir çok duyguyu bir arada hissettiğim çok ama çok gerçek bir romandı... Savaşın insanların hayatını nasıl onarılamaz bir şekilde mahvettiği, en yakın dostun bile aslında nasıl insanın hayatını alt üst edebileceği ve aşkın tüm yapıcı ve yıkıcı halleri... Üstü açılmayan bir çok sırrı önceden keşfedebilirsiniz, tahmin edebilirsiniz ama kitabın gidişatını ve sonunu bence tahmin edemezsiniz, ben soluksuz okudum diyebilirim... Dili de çok akıcıydı, bir kaç saatte bitirilecek cinsten. Ve Mary... Yan hikayelerin en dokunaklısı... Mary, Anne'in adadaki hemşire arkadaşlarından. Acıklı bir hikayesi var ve üstü kapalı geçilse de ben çok merak ettim onun hikayesini. Umarım bir gün yazar onun hikayesini yazmaya karar verir... Kitap beni o kadar etkiledi ki yazmakta çok güçlük geçiyorum. Belki yarım yamalak, belki saçma sapan bir yorum oldu bilmiyorum ama kitabı çok ama çok sevdim... http://benherneysemo.blogspot.com/2013/05/okk-3-blog-tur-yagmur-sonras-sarah-jio.html

Baskı: Aşk Kokan Çiçekler (Chesapeake Shores #2)

Seri O'Brien kardeşleri anlatıyor. Büyük abla Abby'nin hikayesi ile Bree'nin hikayesinin o kadar ortak yanı vardı ki aynı hikayenin başka bir versiyonunu okuyor gibi oldum. Bree'nin hikayesini biraz daha fazla sevdim, ancak tekrar aynı kitabı okuyor gibi hissettiğim için rahatsız da hissettim. Bree; içine kapanık, kalem-kağıtla arası iyi, çiçek aranjmanları yapma konusunda yetenekli, kimseye kolayca açılamayan ama çok fazla yanlış yapmış biri... Jake ise dünya tatlısı ama biraz inatçı bir karakter, sürekli kaçıyor ve malesef büyük yaraları var, Bree tarafından açılmış. Jake, Will ve Marty'nin arkadaşlıklarını okumak çok keyifliydi... Kitapta 2 ayrı yan hikaye vardı, onları okumak da çok hoştu... Beni rahatsız eden tekrarlara gelince; yine bir kızımız doğduğu şehre zoraki nedenlerle geliyor, yine kalmak zorunda kalıyor, yine geldiği yerde onu yaralamış bir erkek var. Yine döndüğü yerde yıllar önceden bitmemiş ama aynı duyguları hissettiren, hala devam eden bir aşk var. Yine engeller sihirli değnek değmiş gibi kalkıyor... Yine insanlar kolayca değişiyor. Yine yan karakterler ilişkiyi kurtarmak adına destek veriyor, çabalıyor. Spoiler vermemek adına daha fazla devam etmiyorum... Kısaca serinin diğer kitabında yazar bunları yapmamalı diyorum. İlk bu kitabı okumuş olsam çok daha fazla beğenirdim diyor ve konuyu kapatıyorum... http://benherneysemo.blogspot.com/2013/06/okk-4-blog-tur-ask-kokan-cicekler_23.html

Baskı: Aşka Şans Ver (Chesapeake Shores #1)

Abby sayılarla arası iyi, biraz inatçı, çokça anaç ve ara bulucu bir karakter. Kocasından ayrılmış, finans sektöründe çalışıyor ve birbirinden tatlı 5 yaşında ikizleri var. Bir gün kızkardeşi Jess'ten yardım isteyen bir telefon alıyor ve Chesapeake'e dönüyor. Jess'in ne kadar gururlu ve yardım edilme kapalı olduğu düşünülürse Abby'nin neden koşa koşa kasabaya döndüğü anlaşılabilir... Abby kızkardeşine yardım ederken yıllar önce -15yıl- terk ettiği sevgilisi Trace'i de görür kasaba da. Trace de öyle bir erkek ki, tut kolundan nikah dairesine götür öyle aşık, öyle düşünceli, öyle aile babası... Abby de dönünce bu durumu görüp : 'Vay arkadaş, ben bu taş mahluku terk ettim ya kafamı hangi taşlara vurayım.' diye düşünmeli bence. Abby kızımız bir yandan Jess'in sorunlarıyla bir yandan Trace'le uğraşırken işin içine bambaşka yan olaylar da giriyor ve Chesapeake bildiğin Cennet Mahallesine dönüyor, tam curcuna... Yeminle şu seviyesiz benzetmeden sonra kendimden soğudum. Neyse, iyi niyetli, becerikli, anaç, sığınacak liman diye bir kadına da bu kadar yüklenmez arkadaşlar... Kitapta neyi sevdim? Tabi ki Trace'i... Yukarıda anlatılan nedenlerden ötürü... Chesapeake Kıyılarını... Öyle anlatılıyor ki her kısmı gökkuşağı gibi rengarenk, cennet gibi, sürekli serin hafif bir rüzgarın yüzünüzü yaladığı bir kasaba canlanıyor zihnimde... İkizleri.. Abby'nin ikizleri tam olay, öyle diyaloglar var ki büyümüş de küçülmüş gibiler... Trace'in 'istediğiniz kadar dondurma yeme' kuralını... Çok ihtiyacım var bebeğim... Jess'in psikolojisinin incelenişini... Kasabanın kalbinin attığı yer Sally'nin lokantası. Neyi sevmedim? Abby'in eski kocası Wes'i... Manipülatif yanı olan, insanın kendini sorgulamasına neden olan olumsuz karakterlerden... Muhtelif zamanlarda dövülesi... Olayların çözülme şeklini... Bir kitap engelli bir koşuysa; karakterler ya o engeli atlar aşar, ya da takılı düşer bilirsiniz... Ancak bu kitapta biri o engelleri tek tek kaldırdı sanki ortadan. Bu da beni oldukça rahatsız etti. 2. kitabı okuduğum için onda da aynı durum mevcut. Örnek vereyim, kasabada küçük daire lazımsa aniden önünden geçer bulursun, hop tam istediğin gibi kiralık daire. Büyük, Mick'in yaptığı, gözlerden uzak bir eve ihtiyaç olur, hop uçurum kenarında tam ihtiyaçlarına uygun bir ev çıkar. Biriyle yıllara dayanan bir husumetin, sorunun vardır, derindir; gider yüzüne alakasız 2 cümle kurarsın hoop tüm yanlışlarını anlayıp sana hak verip, daha iyi biri olur... Kişilerin aniden 180 derece dönme olayı var yani. Rahatsız olunmayacak gibi değil. Birilerinin sihirli değneği var da bizim mi haberimiz yok? Aşk olsun... Bu nedenle ben orta karar bir kitaptı diyorum. http://benherneysemo.blogspot.com/2013/06/aska-sans-ver-sherryl-woods.html

Nefretten Sonra
10/1013.12.2013

Baskı: Nefretten Sonra (Genişletilmiş 2. Baskı)

Fatih Hoca'nın ilk yazılan olmasada aslında basılmış ilk kitabı Nefretten Sonra. Yazar kalemini yine konuşturmuş. Akıcı, anlaşılır bir kalem. Kıyasıya bir mücadele... O mücadelenin yanında yan hikayelerdeki dostluk ve aile bağları... Yine güzel duygular oluşturuyor okurda, soluk aldırıyor... Ve diğer kitapların karakterleri Doğan -nam-ı diğer Dodo- , Tahir başta olmak üzere diğer esasoğlanlarımız... Onları da bu kitapta görmek yine çok güzel tabi ki. Zaten Fatih Hoca'nın tarzıdır bu, bence kitap başlarında bir uyarı olmalı: " Dikkat diğer kitap karakterlerinden biri karşısınıza çıkabilir!" :) Bence bunun olması çok hoş! Seviyorum bu durumu. Yine, yeniden severek okudum :) http://benherneysemo.blogspot.com/2013/07/nefretten-sonra-fatih-murat-arsal-yorum.html

Kış Sarayı
8/1013.12.2013

Baskı: Kış Sarayı

tarihi romanları severim ve buna üstüne Rus Sarayı'ndan bakıyor olmak oldukça hoşuma gitti. Ve kızımız... Her şeye evet der, yapar görünürken o nasıl bir güçtür... Konuya çok girip işi sulandırmak istemiyorum ama tabi ki kısaca bahsedeceğim... Kızımız aslen Polonyalı ama ciltçi olan babasının daha iyi para kazanabilmek için Rusya'ya gelmesiyle sarayın kitaplarını ciltlemeye başlıyor. Kraliçenin gözüne giriyor. Ancak kısa bir süre sonra baba ve anne ölünce kızımız Varvara yapayalnız kalıyor. Kraliçenin babasına verdiği söz üzerine de saraya alınıyor. Başlarda çok zor şartlarda yaşıyor ve kraliçenin kendini fark etmesi için öyle çaresiz ki... Kraliçenin aşığı onu fark edip kraliçenin huzuruna çıkıyor ve Varvara kraliçenin casusu oluyor. Öyle taktikler öğreniyor ki . Hikayenin öyle iç burkan bir yanı da var ki. Heyecanlanmamak ve o dünyadan korkmamak mümkün değil. İktidar ve güç takıntısının insana neler yapabileceği... Tabi bir de casusluk yaptığın kişiye duyduğun sadakat ve başkasına duyduğun dostluk hissinin karşı karşıya gelmesi... Benim bu kitap için kullanabileceğim yegane sözcük "Çarpıcı/Vurucu" olabilir ancak. Çarpıcı bir konu, çarpıcı karakterler, çarpıcı bir mekan, çarpıcı olaylar ve çarpıcı bir anlatım... Sanırım paranoyak oldum! :) http://benherneysemo.blogspot.com/2013/07/okk-6-blog-tur-ks-saray-eva-stachniak_25.html

ÖncekiSayfa 5 / 17Sonraki