
Puanlar ve değerlendirmeler
Bu okurun kitap puanları ve yazılı değerlendirmeleri.
Baskı: Bunu Herkes Bilir (Tarihte Yanlış Sorulara Doğru Cevaplar)
Kitabı Bengü Üçüncü yazmış (The Otantix). Kaynakça bölümü de muhtemelen babalar günü videosunda izleyicileri gezdirdiği Gürkan kütüphanesindeki kitap listesi olabilir, zaten ortalarda maç anlatmış olsa bile kimse fark etmez... En son Olmaz Öyle Saçma Tarih 31-Kölelik bölümü çıktı ve ESG, Gartner'ın Hype Cycle'ının da en dibine düşmüş oldu. OÖST serisi izlendiğinde kitaba gerek kalmıyor, herhangi bir şey cevaplanmıyor, havada bırakılıyor. Önceki Sultan'lı kitaplarına hiç yanaşmamak lazım. Zaten kendisi de o ima da buluyor (daha tekniktir, ağırdır minvalinde). Şeyma'yla arasında kalındığı takdirde alınabilir. Bengü'ye 4 yıldız.
Baskı: Ölü Zaman Gezginleri
Anadolu yazarı, halim selim bir adammış dediler. "Gölgesizler"i okuduk bir hevesle. Filmi keşke izlemeseydik diyorum şimdi. Belki de Candan Erçetin ve kendisini oynatmaları zorlamaydı, finali körelmiş gibiydi (Stephen King'i kendi filminde görünce bayıla bayıla izliyoruz ama). Neyse, ikinci olarak "Ölü Zaman Gezginleri"ne başladım hasbelkader. İlk hikayeler epey iyiydi, ters köşe finaller filan. Ama ortalarda, "hah şimdi bu var ya, hayali biri çıkacak" veya "sonunda anlatıcının, anlattığı kişinin ta kendisi olduğunu anlayacağız" türünde tahminler yürütürken buldum kendimi. İlerleyen aşamada bu iş otomatikleşmeye başladı, son hikayeleri de paragraf paragraf atlayarak bitirdim. Şimdilik yetti kanımca. Tekrarlayan "şaşırtıcı finalli" hikayelerdense tek parça roman tercih etmeli belki de...
Baskı: Eşikaltı Büyücüleri: Dehşet, Ölüm ve Seks Üçgeninde Reklam ve Propoganda
Tabi bazı eşikaltı mesajlar insanı alıp, lise divan edebiyatı derslerine götürüyor, “şair malihülya derken, aslında şunu demek istemiş” kafasına büründürüyor. Bazıları hocanın belirttiği gibi, billboard büyüklüğünde olunca istenen etkiyi veriyordur muhakkak. Çünkü çoğunlukla, “o da kelle miymiş yaa” veya “bu büllük mü şimdi” oluyor insan… (Vadaa’ları tenzih ederim, onlar bariz, belirgin). Lakin, parmağa değil, gösterdiği yere bakmak lazım. Birkaç kişiyi etkiliyorsan suçlusun ama kitleleri etkiliyorsan kahramansın. Hocanın “son söz”de değindiği üzere, bu “kahramanların” yaptıkları şeyler akıl almaz düzeyde. Dağıtımcı çocuk iyi söylemiş, “bunlar çok güçlü”. Biz ise azınlığız :-) Birkaç naçizane eleştirim olacak; bendeki 2014 baskısı 109 ve 110 nolu resimlerdeki adamın elinde, bomba patlatma mekanizması değil de basit bir deklanşör kablosu var bence. Mesajı etkilemiyor ama o kadar korkunçluk da yok neticede. Gelebilecek beylik eleştirilere hoca zaten cevap vermiş. Şu da gelebilir; son sayfada akademi personeliyle toplu fotoğraf kullanımı doğru olmuş mu bilemedim. Gerçi akademinin reklamı yapıldığından, başka çare yok gibi. Resim incelendiğinde, kadın personel önde, hocanın etrafında, erkekler arkada ve çoğunun da yüzleri görünmüyor. “X hocacılar”, ya da “x hoca cemaati” yakıştırması yapılabilir mazallah. Resim alttan kesildiğinden alttaki ellerin nerede olduğu görünmüyor, okuyucunun tamamlaması istenmiş sanki... Bir saniye… Duvardaki o şekiller… Şey değil mi o… Sevgiyle kalınız… :-)
Baskı: Atlıkarıncada Bir Tur Daha
Spiritüel arkadaşım, internette yayınladığı muhabbet programında bu kitabı "mutlaka ama mutlaka" diye tavsiye edince, aramaya koyuldum. Kitap o zamanlar piyasada yok. Ararken "ben kimim" sorusuyla da yüzleştim bir yandan... (Öfff, öyle iğrenç oldu ki o kadar olur...) Neyse, sahafa gittim, "bizde de yok ama buluruz" dediler :) Ben artık, PDF'ten çıktı felan beklerken, basbayaa kanlı-canlı kitap geldi. Bendeki baskının kapağında rahmetlinin çoraplı-sandaletli bir pozu var. Dooğru gittim bizim spiruya, "bana tavsiye ettiğin yazar bu mudur, sandalet içi çorap mıdır yani" diye çemkirdim. "Naaparsın, tipik İtalyan işte" demez mi... Eee spiritüellik işte... Kitap klasik başlıyor. Sanırım, "dünya malını satıp-savayım, şöyle bir Himalaya'lara doğru uzanayım da bilge desinler" tarzında yazılan tüm kitaplar böyle başlıyordur. İlginç bir nokta; hayranı olduğu Celaleddin Rumi'nin Afganistan'da doğduğunu söylemiş (ehh İran denmesinden iyidir). Reiki hakkındaki tespit ve düşüncelerine geldiğimde, birden bir ışık yandı bende. Gerçi, Tiziano amca bence, Tayland'daki "dışkı sevici" kampta kendisine, "sesini çıkarma, tekerleğe çomak sokma" dendiğinde aydınlanıyor ama olsun. Sonrasında, baktım kafamız birebir uyuşmaya başladı rahmetliyle... Her ne kadar kişilik ve yeteneklerini takdir etse de, bir gurunun oturup, insanların gelip ayaklarını öpmelerine ve yüz sürmelerine nasıl izin verdiğine anlam verememiş örneğin. Hele ki, "Enerji kelimesi sözlükten çıkartılsa, pek çok insan işsiz kalacak" dediği sayfada, iyiden iyiye kendimden geçip yükselmişim gibi hissettim... (Spiritüel arkadaşlara hediye olsun). Tabi insan şunu düşünmeden edemiyor; tüm o ayurveda "ilaçları"nı kullansaydı, daha mı uzun yaşardı, iyileşir miydi... Hep şu "keşke"ler vardır insan hayatında. Belki de ihtiyar, kulübedeki tüm o mum ayinleri sırasında bunları düşündü. Sona doğru biraz durağan ama okunası bir kitap. "Ben kimim"den ziyade, "onlar kim" sorusuna çok net yanıt alınabiliyor; onlar ki, insanları bir şeylere inandırıp paralarını alanlardır. İnsanlar da, -kimisi bonus olarak ayak ta öperek- yaratılan hayal dünyasına kuzu kuzu para veriyorsa, sistem olması gerektiği gibi işliyor demektir...
Baskı: Kara Kedinin Gölgesi
Netekim; yayın evlerinin, kitap fuarları öncesinde yazarlara baskı yaptığını, her ne kadar hiç bir yazar bunu kabul etmese de, biz kabul edelim. X yerdeki kitap fuarı yaklaşıyor diyelim, eee yazarın da imza günü yapması lazım, ne olacak, zoraki bir kitap çıkaracak elbette. Bu ticaretin bir gereğidir, goy goy'culuğun da alemi yok bence... Açıkçası, eşim fuarda kediler güzel uyanır'ı benim adıma imzalatınca, kendi adına da bu kitabı alıp imzalatmış. Neticede evde kedimiz de var... (Win/win). Haa bu arada, kediler güzel uyanır'ın "teklif" hikayesinde konu edilen, camdan tuhaf hediyeyi de sormasını istemiştim, yanıt -yazarın el yazısıyla- kocaman bir "bilmiyorum" olmuş... Ama bu kitabın da hakkını yemeyelim. Ne diyor yazar, "kestane" hikayesinde? "Sıcağı gördükçe ateşli bir sevişmeye hazırlanırcasına kabuklarını terk edip çıplak kalan kestaneler..." Keh keh, hayalimde canlandırdıkça epey güldüm buna. Ardından, "ileride sırf bu yüzden kitap müstehcen bulunur mu ki" diye bir düşünce geçti aklımdan. Bir süre boş boş baktım öyle...
Baskı: Kediler Güzel Uyanır
Güzel argümanlara rastlayınca içi ısınıyor okurun. "Pazar günü" hikayedsinde pide çektirmek demiş mesela. Biz öyle demezdik ama, aynı şeyler bizim de başımıza gelirdi, çocuğuz diye bizi en sona atarlardı pidecide. Şu "Teklif" hikayesindeki tuhaf camdan hediye neyse o açıklanmalı!.. Mumluk mudur, kağıt ağırlığı mıdır nedir o.. Ama ne derseniz deyin, yazarın "Hayır!", "Geometri" ve "Matruşka" hikayeleriyle yaptığı "combo", öyle böyle değil... Bir de R harfli ay argümanı var ki, her kitapta çıkar mı böylesi bilmiyorum... Ama yazarın sigara fetişi çok ön plana çıkmış. Sanki sigara olmayınca bunlar yaratılamayacakmış hissi oluşuyor ister istemez. Aman, sigarası da oluversin, bizi "Sid"siz bırakmasın yeter... (combo), sigaraŞu "Teklif"
Baskı: Filler Sultanı İle Kırmızı Sakallı Topal Karınca
Şimdi diyeceksin ki Yaşar Kemal'i sırf bu kitapla değerlendirmek olmaz. Çocuklar için bilgilendiricidir muhakkak. Karıncalara üreme organına elektrik vererek işkence yapıldığı anlatılmış mesela. "Şunun şunu şöyle yaptığıdır" kalıbı var bu kitapta da. Haine hayın denilmiş, böyle şivesel güzelliklerden mahrum bırakılmamış okur... Ha, ortaokuldan terk diye küçümsememeli, bir yanda da yer demir gök bakırlar, ince memedler var. Ama şunu diyeceğim, sanat müziğinin kraliçesidir bunlar deyip te, bir Gönül Yazar'ı, bir Muazzez Abacı'yı poh-pohladıkları gibi suni parlatma yapılmamalı yazara. Yurt dışında övgü ve ödüller mi almış? Ülkene doğru zamanda, doğru yerde, belli şeyler söyleyince alıyorsun zaten onları Orhan Pamuk gibi. Neyse, hepsini bu kitaba harcamayayım, diğer kitaplara da kalsın biraz eleştiri...
Baskı: Çocukluğun Soğuk Geceleri
İnternet'te aratınca, yazarın hep takma isimle, benzetmeyle bahsettiği kişilerin aslını astarını bulabiliyorsun ya, garip bir haz veriyor insana o... İşte bu kocası diyorsun, bu da o kolyeli, görgüsüz adam... En çok şu, akıl hastanesindeki doktorların güzel kızlardan faydalanma metoduna içerledim ben... Ya bu adamlar 6 yıl 10 yıl, Allah ne verdiyse okudular diye, düştükleri her yerden bir avuç toprakla mı kalkmak zorundalar?.. Kızlar da, sonradan yine onlara muhtaç olacaklar diye, doktorlar ne isterse yapıyorlar diyor yazar... Vaaay be, biz insanı sömüremeyen meslek sahibi olmuşuz ya, doktorlar ne yapsa bize de susup seyretmek düşer tabi... Bir de, yine akıl hastanesinde sebepsiz yere hasta döven hademeler vs. konusu var (onlar doktor değil ya, 8-10 yıl okumamışlar, ancak dövebiliyorlar, yazık be...). Yani, sanki bunlar kitaba döküldü diye, ayıplanacak, bu kötü muameleler son bulacak gibi geliyor ama son bulmuyor di mi... O hademeler o doktorları dövseler ya, bak düşündükçe çok sinirlendim yine, en iyisi konuyu kapatayım...
Baskı: Ninatta'nın Bileziği
Ahmet Ümit hep Sis ve Gece'deki "hatır rolü"yle aklıma gelir. Merdivenden inişi, bir de çıkışı vardır. Ama hep şöyle derim; ben oynasaydım aynen de onun gibi hareket ederdim. Kameraya bakasım gelirdi hep, gözlerimi kaçıracağım diye önümü görmez, neredeyse tökezlerdim. Bir İlyas Salman'ın kutudan çıkışı gibi olmazdı bakışlarım ve duruşum... Ninatta'nın Bileziğine gelince, evli-çoluklu-çocuklu erkeğe aşık olan genç kız, muhakkak, erkek yazarların fantezisidir derim ben. Nebleyim, insan ister öyle birini, zahmetsiz, beklentisiz, evli olduğunu biliyor, kabulleniyor, yazııık. Misal, Züğürt Ağa (İlyas Salman'dan, Şener Şen'e bağladıysam demek ki). "Her genç kızın gönlünde bir ağa vardır" der genç kızımız. Ağasını, şipidik terlikle görmek istemez, körüklü çizmesiyle hayal eder, öyle aksiyona girsin ister. Kapı aralığına çizmesini sıkıştırıp kapıyı açsın ister (terlikle yapılamaz çünkü) (o o sahne o filmde miydi yaa, karıştırmayalım?). Ha, ne diyorduk, bilezik, 7 tane olaydı iyiydi de, 12 olunca biraz üzdü, biz körüklü çizmeli okurları...
Baskı: Zaman Makineleri
Yıl sonunda İdefix\yazarlarımız sizin için seçtiler\İhsan Oktay listesinde "Zaman Makineleri"ni görünce hemen sipariş ettim. Malum, "Galiz Kahraman"da zaman yolculuğu da var... Allahtan kitap 404 sayfa, gerisi "Ek" (!) Eklere git-gel derken 195 günde 228 sayfa... Ağustos başında yine aynı mail gelmesin mi!.. Liste birebir aynı... Eee, "zaman yolculuğu" bu değil de nedir, a dostlar. Okudum bitti de, nasıl bitti... 404 sayfayı ancak okudum zaten, biraz da zorunlu ekleri. İhsan Bey'le de tanışma ve konuşma fırsatım oldu bu arada. Kitap listesi meselesini sordum. Bir süre düşündü, evet öyle bir liste istemişlerdi dedi. İdefix'in ciddiyetini övdü ama. Bu arada aynı liste yine geldi (Aralık 2014). Neb'leyim, yazar, alıntı yaptığı kitap/filmlerden daha fazla detay verseydi bu kadar sıkıcı olmazdı belki.
Baskı: Görme Biçimleri
Öncelikle "görünsün diye 1 verdim" diyerek başlayayım. Kitap küçük ama değerlendirilecek çok şeyi oldu benim için. Öncelikle fotoğrafçılık kursu hocamın tavsiyesi üzerine listeme yazmıştım. Hatta yardımcısının yayınladığı bir resme yorum yaparken bu kitaba atıfta bulunması da alma isteğimi pekiştirdi. Resim ne miydi? Bir cins-i latif gözü, makro çekilmiş, monokrom yapılmış vee, 90 derece döndürülmüş. Ortaya ne mi çıkmış, malum cinsel organı çağrıştıran bir obje... Lakin kitabı aldıktan sonra biraz hayal kırıklığına uğradım. Baskı tamamen siyah-beyaz, resimler kötü görünüyor (hocanın monokrom objeyi, kitapla ilişkilendirmesine şaşmamak gerek), yazı fontları komple bold. Neyse uzatmayayaım, internetten satın aldığım için önce firmanın satış mağazasına gittim (bir harfin İngilizce telaffuzu, sonra ampersand, tabi onu da "en" diye telaffuz ediyorsun, sonra yine bir harfin İngilizce telaffuzu olan firma). Kısa bir dirençle karşılaştım, internetten aldıysam orada yardımcı olamazlarmış. Ben de "iadeye değil, akıl danışmaya" geldim dedim. Yine yardımcı olamadılar, haa, şöyle oldular; o sırada kitap fuarı vardı ve bana Metis Yayınlarına gidip, stand sorumlusuyla görüşmemi tavsiye ettiler. Hayatımda hiç kitap fuarı stand sorumlusu görmediğim için herhalde üniversite öğrencisi bir arkadaşla muhatap olacağım diye beklerken, X Abi diye birini çağırdılar. Hakikaten stand sorumlusu oluyormuş fuarlarda!.. Sonuçta beklenen oldu, kitabın korsan olmadığı, tabi korsan lafını telaffuz etmiyoruz da, sanki edersek tüm fuar susup, bize kulak kesilecekmiş gibi geliyor insana, onun yerine "uygun olmayan baskı" falan diyoruz, neyse kitabın legal baskı olduğu, ilk baştan beri böyle basıldığı, "orijinalinin de böyle olduğu!" konusunda mümkün mertebe ilk ağızdan bilgi verilmiş oldu. Ama şöyle de eklendi; "bana sorarsanız, bu kitabın renki olması gerekirdi"... Eh, kitabı koltuğumun altına kıstırıp, uzaklaşmak kaldı bana da... Tabi, resimlerdeki, reklamlardaki subliminal mesajlardan bahsedilecek zannediyor insan. Nebleyim, görselin içine gizlenmiş "sex" yazısı göreceğiz, resmi ters çevirince "piiii, bu da neymiş böyle" feryadını basacağız diye koşullanıyorsun. Amma velakin, kitap 70'lerde basıldığı için bol bol rönesans yağlı boyalarını irdeliyoruz. Yazar kurnazlık edip, "bu kitabı tamamlamayı okurun kendisine bırakıyoruz" demiş zaten. Ha, bir de şu var; yine kitabın sonunda Metis'in, benzer konulu kitap reklamları var, onlardan biri de, "imgenin pornografisi". Hocanın aklı bunlara gitmiş olmasın... Bir de "natür-mort"a, "ölü doğa" dendiğini bu kitapta görüyoruz ve gülümsüyoruz ağlanacak cehaletimize...
Baskı: Aforizmalar
İyi bir plaj kitabı oldu. Sonrasında çantaya Nietzsche-Böyle Buyurdu Zerdüşt'ü attım. Aforizma okurken kendini kasmıyor insan, ne denirse "orrayt hacı" ya da bazen "as you wish, my master" deyip geçiyorsun...
Baskı: Dava
Dönüşüm, Amerika ve Şato'dan sonra cila olur diye düşündüm. Gerçi bir de "Aforizmalar" var sırada, hemen gevşememek lazım... Bitirdim. Bir alıntı: "Bekçinin, adamın daha sonra içeri girme olasılığını göz önünde bulundurmasına izin vererek görevinin dışına çıktığı bile söylenebilir". "Olasılığını göz önünde bulundurmasına izin vermek"te nedir artık... Klasik Kafka... Ama ne var ki, bir "Şato" değil...
Baskı: Death Note
Neymiş, manga/çizgi roman buraya eklenir miymiş?!.. İlk 4 sayıyı bir çırpıda okudum, kaldı 8 cilt. Daha zevkli ve çılgın olsun diye ara ara okuyayım diyorum (sabredebilirsem... 8.ciltte olan oğlum, sabretmenin mümkün olmayacağı kötü haberini verdi bile). Neyse, kitaplar bitsin de, anime dizisini de izleyeceğiz. Birazdan Thorgal'ı ekleyeceğim... Şimdi "L" düşünsün!.. Kıh kıh kıh...
Baskı: Thorgal Büyücünün Sırrı
Thorgal sevdamız, Tercüman Çocuk zamanından... Büyücünün Sırrı ilk macera, nasıl da beklerdik bir sonraki haftayı, ondan ötürü her türlü candır... Şimdi 33.albümü de bitirdik, malum Jolan'ın maceraları başladı. Arada Thorgal görünüyor ama, o da bize yeter...
Baskı: Peri Gazozu
Tacizci kahveci tutuklandığında kafasına taş atan, serbest bırakılınca, hiçbir şey olmamış gibi gidip kahvesine oturanlar... Evet Ercan Kesal, sen haklısın, artık bir daha o kahvenin kapısına uğramamaktır doğru olan...
Baskı: Çavdar Tarlasında Çocuklar
Serdar Turgut'un bahsi üzerine okudum. Şöyle yazmıştı; "ben onu Türkçe'ye 'gönülçelen' olarak çevirmişlerdir diye düşünmüştüm". Katılıyorum...
Baskı: Kürk Mantolu Madonna
Sunay Akın, Geyikli Park'ta "siz Ali Alı'yı, Sabahattin Ali olarak bilirsiniz" deyince, "Kürk Mantolu Madonna"yı okumak şart oldu. Beğendim ben...
Baskı: Geyikli Park
Gösterisi sonrasında kitabı imzalatma şansımız oldu. Lakin geyik bölümü, gösteride daha ayrıntılı ve etkileyiciydi ;-) Hakikaten, olimpiyat adaylığı gibi zamanlarda değil de, her daim bilinmeyen değerlerimizi bilsek, hatırlasak ya... Gerçi, önce şu "Turkey"den mi kurtulsak...
Baskı: Galiz Kahraman
İhsan Oktay, emeklilik günlerinin hakkını veriyor. Öyle ki, kitaptaki "giydirme" ve "geçirmeler", Yedinci Gün'den "yigirmi" kat daha beter. Yazar, yıllar yılı, "öykülerinizde kadına niçin yer verilmiyor" diye tutturanları da unutmamış; "Çünkü kadının, mükemmel olmaktan başka ne özelliği olabilir ki? (s.163)". Lakin, bir kaç sayfa sonra, bu mükemmel kadına dair tüm beklentiler alabora olmaktan da kurtulamıyor :) Öte yandan "Kahramanımız, çok iyi "resmedilmiş"; "Ne var ki, bu kadarını galiz bir kahramandan beklemek haksızlık olurdu. Çünkü Efendimiz'in ağırlığı, elbette ki brüttü (s176)". Aslen kitabın özü, başlangıç ve bitişinde saklı; başlangıç: ".rOB0t oLmadiğnı KanıdLA" (N.V.Google :) Bitiş: "Hüüüüüüüüüüüüüüüp! Jjjjjjjjjjjjjjjjt! Nah-ha!"... (Tekrarlayan küçük harfler, on beşer tane). Alınıp okunası, derhal filmi çekilesi...
Baskı: Bir Tatlı Telaş
(Kitaptan) Yarım yamalak ve kulaktan dolma ifadeler çabasızlık ve kaçınılmaz yüzeyselliğin ötesinde, bir sonuca ulaşmayı becerememişliği çağrıştırır. Yarım yamalaktaki yarım bir yetinmeden ziyade daha fazlasını isterken daha azına 'kalmışlığı' düşündürür. Yarım kalmış olana üzülüp yarım ile yetinene saygı hissederken, yarım yamalak olana karşı hafif öfkeli bir sevinç hissetmemizde bu arsızlığa olan tepkimizin etkisi de var. (Kafirun suresi) De ki: Ey inkârcılar! Ben sizin taptıklarınıza tapmam. Benim taptığıma da sizler tapmazsınız. Ben de sizin taptığınıza tapacak değilim. Benim taptığıma da sizler tapmıyorsunuz. Sizin dininiz size, benim dinim banadır. (Kitaptan) İçinde bulunulan zor an'dan geleceğe, bugünden yıllar ötesine kendimizi 'ışınlayıp' o 'zor an'ın çoktan geçip gitmiş olduğu bir an'dan bu güne baktığımızda, bugünkü durumu nasıl değerlendireceğimizi, duygu yükümüze 'kaç puan' vereceğimizi düşünmek şimdiki zor an'ın zorluğuna dayanmamıza olanak verebilir. Uzun cümle iyidir, ben de kullanırım. Bir de 'sıkı can' iyidir, kolay çıkmaz. Yazarı, Serdar Turgut'la Akşam'daki söyleşilerinden iyi biliyoruz. Serdar Turgut sevmişse, biz de severiz. İstanbul'da bahçeli ve parmaklıklı bir evi olduğunu, hatta bu evin 'şehir dışında' değil, yürüyüş yapan teyzelerin uzanıp sardunyalarını koparacak kadar, 'şehre epey de yakın' olduğunu gözümüze batırmalı mıydı? Bence batırmalıydı, Niçin? Şu cümlenin hatırına; genç bir baba, eşi ve oğluna nasihat ediyor; "siz siz olun, sakın ütopyanızı gerçekleştirmeyin"...
Baskı: Ölümsüz Kalp (Kayıp Gül, #2)
Okan Bayülgen'in bir programı vardı. Ortada, yüksekçe platformda, büyükçe bir masa, etrafına sunucu ve konukları konuşlanmış. Alt seviyede ve sürekli olarak masadakilerin neticelerini seyreden stüdyo seyircileri... Günlerden birinde program konukları mizahçılardı. Çağçağ, Ergün Gündüz, Erdil Yaşaroğlu, Atilla Atalay filan. Okan, Çağçağ'a anlatıyor; İtalya cumhurbaşkanı mı ne, kendisiyle en çok uğraşan mizahçıyı da ziyaretlerine beraberinde götürürmüş. "Bak gör, dalganı geçtiğin adam, nelerle uğraşıyor" gibisinden. Dedi ki, "bizim başbakan da seni gezdirse ya böyle"... Çağçağ, altta kalır mı; "ben dayanamam böyle bir şeye, piyufurrrt olurum"... Piyufurrrt'u da yanaklarını şişire şişire, ellerini oynatarak baya iyi yaptı. Ki,o zamanlar "oha falan oldum yani" lafı da daha icat olmamış, hatta belki o programdan sonra çıkmıştır. Nereye geleceğim :) İşte kitabı okurken yanakların alacağı şekil... Küçük Prensmiş, Simyacıymış, Martıymış derken hadi birinci kitabı yedik. Bu kitaba da başladık. Zaten hangi karakterin, en sonda hangi karakterle aynı olacağı baştan belliydi. Neyse... Özellikle 1 puan verdim, o da "görünsün" diye. Piyufurrrt!...
Baskı: Fikir Nasıl Bulunur
"Satışın Küçük Kırmızı Kitabı"ndaki gibi "sert" emirler yoktu :) "Gidin öğle yemeğine kadar 3 tane fikir bulun" gibi daha masumane dilekler vardı (have to değil, must ve should). "Oturduğum yerden got gotlayayım, arada iki tane de aforizma sallayayım" türündeki bu kitaplar ardı ardına okunmuyor zaten. NLP serilerini o şekilde okuyup "aşırı doz" aldığım zamanlar olmuştu da tövbe etmiştim. Diyeceğim, araya kafa sakinleştirici bir şeyler sokmak lazım, Kayıp Gül 2'yi planlıyorum mesela. Anladığım kadarıyla reklamcı amcamız, yaşını başını almış, çizer arkadaşıyla bir olup deneyimlerini yazıya dökmüş. Öte yandan, hasta karısını bırakıp, genç bir hanımla evlenebilirdi, bir süre sonra ondan da ayrılabilirdi. Onu yapmak yerine şöyle bir telkinde bulunmuş; hayatımızda bulup bulacağımız en iyi "x+1" fikir, eşimiz ve x adet çocuğumuzdur...