
Puanlar ve değerlendirmeler
Bu okurun kitap puanları ve yazılı değerlendirmeleri.
Baskı: Deadpool: Wade Wilson'ın Savaşı
Bu cilt Deadpool’un çarpık düşünce yapısının harika bir örneği. Okurken bir taraftan Deadpool’un kendi ağzından anlattığı “gerçek” hikâyeye, bir taraftan da işin “öteki” yüzüne şâhit oluyoruz. Olaylar olmadık zamanlarda olmadık yerlere gidiyor, işin grafiksel boyutu bir anda şekil değiştiriyor, senaryo tahmin edemeyeceğiniz yönlere doğru kayıyor ve bu arada siz de bir taraftan kahkahalarınıza engel olmaya diğer taraftan da kitabı elinizde düzgünce tutabilmeye çalışıyorsunuz (özellikle de Wilson’ın “köken” hikâyesi sırasında). Şiddetle tavsiye edilir.
Baskı: Dresden Files 5: Death Masks
Harry Dresden maceralarına hızından (ve bahtsızlığından) hiçbir şey kaybetmeden, tam gaz devam ediyor. Bu kez karşımızda yepyeni bir düşman var: Denerianlar. Şeytanlarla işbirliği yapan düşmüş melekler olarak tanımlanan bu yeni rakipler kesinlikle ama kesinlikle çok güçlüler ve Harry'nin onlara karşı tek başına hiç şansı yok. Neyse ki daha önceki kitaplardan yakından tanıdığımız, eski bir dostu koşuyor yardımına: Michael. Üstelik o da yalnız değil. Shiro ve Sanya adında akıldan kolay kolay çıkmayacak, çok sevdiğim iki yeni karakter de tüm macera boyunca onlara yardım ediyor. Tabii Harry'nin tek sorunu sadece Denerianlar değil. Kızıl Meclis hala Beyaz Konsey'le savaş halinde ve vampirler Harry'yi hazırlıksız yakalamak için fırsat kolluyor. Kızıl Meclis'in önde gelen isimlerinden Ortega, Harry'yi ölümüne bir düelloya davet ediyor. Aksi takdirde tüm tanıdıklarını öldürecek. Murphy gizemli bir cinayeti çözmesi için büyücümüzden yardım istiyor. Centilmen Johny Marcone'un adamları bilinmeyen bir sebepten dolayı Harry'yi ölü istiyor. Bu esnada Hz. İsa'nın Kefen'i çalınır ve Peder Forthill'in bir dostu onu bulması için Harry'yi tutar. Kısacası her şey yine bir arapsaçı halinde... İşin içine Arşiv ve Kinsaid gibi iki sevilesi karakterin katılması, Susan'ın ortaya çıkması ve Thomas'ın yeniden boy göstermesi ile kitap iyice şenlikli bir hal alıyor. Arada bazı "eah," dedirten anlar var, bazı yerleri biraz fazla abartılı, bazı tavır ve davranışları da Harry'ye yakıştıramıyor insan. Ama genel olarak bakıldığında hızla ve keyifle okunan, güzel bir maceraydı. Sevenlerine tavsiye olunur.
Baskı: Alacakaranlık Nöbeti (Gece Nöbeti #3)
"Eğer bir entrika söz konusuysa suçlanacak tek kişi Gesar olabilir." Nöbet Serisi'nin üçüncü kitabı olan Alacakaranlık Nöbeti, kesinlikle en az ilk iki cilt kadar, hatta belki de onlardan bile daha iyi. İlk kitapta Aydınlık, ikincisinde de Karanlık Varlıkların bakış açısını konu alan yazar bu sefer olaylara bir de Diğerlerinin penceresinden bakmamızı sağlıyor. Ne mutlu ki tüm hikayeler Anton'un bakış açısından anlatılıyor, böylece ikinci kitabın başındaki gibi sıkıcı bir durumdan da kurtulmuş oluyoruz. Kitap hakkında söylenecek çok söz var. Örneğin Vitezslav, Edgar ve Kostya gibi tanıdık karakterlerin bize bol bol eşlik ettiği ya da tüm ipuçlarının her zamanki gibi son hikayede birbirine bağlandığı gibi şeyler. Ama ben sadece şunu söylemekle yetineceğim: Gesar, seni aşağılık herif... sana hayranım! Gesar her zamanki gibi bütün şovu çalıyor. Olmadık anlarda olmadık şekillerle karşımıza çıkması, her şeyi önceden planlaması, daha Anton sormadan bazı sorulara cevap vermesi, hatta yediği haltlarlı pişkin pişkin kabullenmesi... Ama en güzeli Zavulon'a sürekli laf çarptırıp durması! Dünya üzerindeki en güçlü iki büyücünün lise talebeleri gibi birbirlerine laf sokmasını izlemek apayrı bir keyif doğrusu. Tek şikayetim kitabın editörsel hatalarına. Kitabın bazı bölümlerinde noktalama ve tırnak işaretlerinin yerinde yeller esiyor. Tamam, yayınevinin seriyi hızlı bir şekilde dilimize kazandırma çabasını takdir ediyorum. Ama biraz daha özen gösterilerek bu hatadan kolaylıkla kurtulunabilir. Çünkü okurken feci tökezlemenize neden oluyor. Zaten bir puanını da o yüzden kırdım. Velhasılkelam, temposu önceki kitaplara nazaran biraz daha yavaş olmasına rağmen ben bu cildi de çok ama çok beğendim. Ellerine sağlık Sergey Lukyanenko, teşekkürler Pegasus.
Baskı: Newton's Cannon (Age of Unreason #1)
Oldukça farklı bir romandı. Alternatif tarih, steampunk ve fantastik edebiyat türlerini oldukça iyi bir şekilde karıştırıyor. İşin içine bir de hem tarihi hem de kurgusal karakterlerin bir arada yaşadığı bir dünya katılınca aldığınız keyif kat sayısı otomatikman yükseliyor. Kitap 18. yüzyılda geçiyor. Simya alanında büyük gelişmeler kaydedilmiş ve pek çok mucize hayat bulmuştur. Bununla birlikte insanoğlunun her buluşu gibi bu küçük mucizeler de savaşlarda üstünlük etmek için kullanılıyor. Fransa ve İngiltere yıllardır süren bir harbin ortasında. Bir tarafta 14. Louis, diğer tarafta Marlborough Dükü... Bunun yanı sıra büyü ve simya arasında da çetin bir savaş sürmekte. Hepsinin ortasındaysa buluşlarının kötüye kullanılmasından rahatsız olan Isaac Newton, büyük bir bilimadamı olmak isteyen Benjamin Franklin, kendisine biçilen 'ev hanımı' rolünden kaçan Adrienne ve daha pek çok sürpriz karakter. Tempoyu bir an olsun azaltmayan, okurun ilgisini devamlı ayakta tutan, oldukça iyi bir alt. tarih / fantastik edebiyatıydı. Umarım dilimize çevrilir.
Baskı: Batman: The Dark Knight Returns
Alternatif bir gelecekte, emekli olmuş bir Batman ve iyice yozlaşmış bir Gotham karşılıyor bizi bu ciltte. Ve de muazzam bir macera... 90'lı yıllarda Milliyet'in verdiği ekler sayesinde okumuş, ama henüz bir bücürük olduğumdan hikayeyi tam anlamıyla kavrayamamıştım. Şimdi, aradan geçen bunca yıl sonra, ne büyük bir şaheser olduğuna bir kez daha tanıklık etme fırsatı buldum. Tek kelimeyle muhteşemdi!
Baskı: Ruhun Uzun Karanlık Çay Saati
90'lı yılların sonunda Douglas Adams'ın neredeyse tüm kitaplarını okumuş olduğumu zannederek huzur içinde yaşıyordum. Ama sonra bir gün durumun pek de öyle olmadığını gördüm; radarımdan kaçan bir eseri daha vardı üstadın: Ruhun Uzun Karanlık Çay Saati. Sadece adı bile bu kitabı okumak için müthiş bir şevk duymama neden olmuştu. Ama heyhat! Baskısı çoooook uzun yıllar boyunca tükenmişti ve yıllarca aramama rağmen hiçbir yerde bulamadım kendisini. Ta ki Kabalcı, Sarmal baskısını yeniden yayınlamaya karar verene dek. Kitap çıkar çıkmaz ilk işim onu özel olarak bulup kendi ellerimle satın almak oldu. Okumaksa bugüne nasipmiş. Ama... ama, ama, ama... üzülerek belirtmeliyim ki benim için tam bir hayal kırıklığıydı. Bunun sebebiyse kesinlikle Adams değil, çeviri. Kitabın çevirisi berbat. Hatta berbattan da öte, korkunç. Kate yerine yazılan Kaleler mi istersiniz, "Uh-huh" kelimesinin "Hı-hı," yerine "Oh, ah" mı yazılmasını? Hadi bunları geçtim, cümlelerin çoğunun anlam bütünlüğü yok. Bu güya editörden geçmiş haliymiş, ama basbayağı çevirmenin ham çevirisi basılmış. Yanlış çeviriler, devrik cümleler, anlatım bozuklukları... hepsi gırla gidiyor. Ve bunun sonucunda ne oluyor biliyor musunuz? Douglas Adams'ın kelime oyunlarıyla yaptığı tüm o esprilerin hemen hemen hepsi güme gidiyor, sıradanlaşıyor ve kayboluyor. Hikaye güzel, ama çeviri kitabı katlediyor maalesef. Keşke Kabalcı basmadan önce bir elden geçireymiş şunu. Çok yazık...
Baskı: Batman: Kara Ayna
Aslında kitaba 7,5 puan vermek isterdim, ama sistem buna izin vermiyor ne yazık ki. Batman: Kara Ayna, 300 küsur sayfalık, dev bir Kara Şövalye ziyafeti. İçerisinde Detective Comics'in 871-881 arasındaki sayılarını içeriyor. Bu da her biri üçer bölümden oluşan 4-5 macera demek oluyor bizler için. Cilde adını veren Kara Ayna adlı macera gayet ilginç başlayıp beklenmedik bir şekilde sona eriyor ve benim adıma oldukça keyifli, hatta şaşırtıcıydı. Ondan sonraki iki macera için aynı şeyi söyleyemeyeceğim ne yazık ki. İlginç başlayıp Batman adına sönük bittikleri kanaatindeyim. Sonra Joker gelip çok kısa bir süreliğine de olsa ortalığı her zamanki gibi birbirine katıyor. Ama bu ciltte karşılaşacağınız en kötü karakter hiç beklemediğiniz, sizi şaşkına çevirecek biri. Son hikaye hepsinden de iyiydi diyerek spoiler vermekten kaçınmakla yetineceğim. İlk hikayede başlayan olayların taaa en sondaki maceraya bağlanmasıysa kesinlikle en keyifli anlardan biriydi. Gel gelelim bu hikayelerin geçtiği zaman aralığı Bruce Wayne'in ortalardan kaybolduğu ve yerine Dick Grayson'ın (ilk Robin) baktığı döneme denk geliyor. Grayson, Batman'lik konusunda ustasına nazaran biraz daha farklı davranıyor haliyle. Belki iş başındayken değil ama, olayı çözme ve düşünme aralarında farkı oldukça hissediyorsunuz. Çizimleri de genel anlamda beğensem de Batman ile Dick'in resmedilişini bir türlü sevemedim. Gordon olması gerektiği gibi görünüyor mesela. Gotham, Robin, Barbara, Alfred... Ama aynı şey Batman için geçerli değil. Kulakları çok kısa, yüzü bir tuhaf... Biliyorum, kulağa biraz mızıldanmak gibi geliyor; fakat çizgi-romanda konu kadar çizime de önem veririm ben. Yine de keyifle okuduğum, Batman'e doyduğum bir kitaptı. JBC Yayıncılık'a emekleri için teşekkürler.
Baskı: Elantris
Şunu baştan belirtmekte fayda var. Kitap alışılmış fantastik romanlardan çok daha farklı bir kurgu ve üsluba sahip. Sanderson ilk kitabı olmasına rağmen gayet iyi bir iş çıkarmış. Tamamen özgün, klasikleşmiş fantastik eserleri taklit etmeyen, kendi ırklarına ve büyü sistemine sahip bir evren yaratmış. Bununla da kalmamış bunların hepsini oldukça merak uyandıran bir kurguyla birleştirmeyi de başarmış. Her şeyden önce kitapta epik savaşlar, büyük kahramanlık destanları ve muhteşem kahramanlar yok. Bunun yerine bol bol akıl oyunu, politik entrikalar ve zeka kokan diyaloglar var. Bir de çözülmeyi bekleyen koca bir sır... Özgürlük için savaşmak yerine özgür kalabilmek için savaştan kaçınma, büyüyle harikalar yaratma yerine büyünün neden bozulduğunu ve onu yeniden nasıl kullanılabileceğini arama mücadelesine şahit oluyoruz kitap boyunca. Pek çok insanın kitabı uzun diyalogları, sıkıcı olması ve akıcı olmaması nedeniyle terk ettiğini görüyorum. Halbuki kitap tam aksine hem çok akıcı hem de gayet keyifli. Bütün mesele beklentide... Eğer büyücülerin birbirlerine ateş topları fırlattığı (Hayır Fizban, otur yerine!), palaların dans pistlerinde cirit attığı, destansı savaşlar içeren bir kitap beklentisiyle başlarsanız hayal kırıklığı elbette kaçınılmaz olacaktır. Ama şunu da unutmamak gerekiyor ki fantastik edebiyat dediğimiz şey sadece bunlarla sınırlı değil. Bunun en güzel örneği de tüm özgünlüğüyle Elantris. Kaldı ki bazı okurların anlamsız ve boş olarak addettiği uzun diyaloglar kitabın sonunda öyle bir detayı ortaya çıkarıyor ki resmen tokat yemiş gibi hissediyorsunuz. Satır aralarına gizlenmiş detaylar, karakterlerin karşılaştığı sorunlara getirilen mantıklı açıklamalar, şiddetle değil zekayla çözülen olaylar okurken insana inanılmaz bir keyif veriyor. Kitabın son 100 - 150 sayfasıysa adeta akıyor. Kitabın hiç mi kötü yönü yok peki? Tabii ki var. Daha önce de belirttiğim gibi, bu yazarın ilk kitabı ve zaman zaman bunu ister istemez hissediyorsunuz. Örneğin Prens Raoden'in Elantris'e kapatılması çok çabuk, sadece birkaç sayfada gerçekleşiyor. Bazı konular çok yüzeysel anlatılmış Bunun yanı sıra ufak tefek çeviri hataları da var. Fakat bunların hiçbiri okuma zevkini baltalayan unsurlar değil. Yarısını geçtikten sonra kitabı kesinlikle elinizden bırakamıyorsunuz çünkü. Eğer alışılmışın dışında ve iyi yazılmış bir fantastik kurgu arıyorsanız Elantris'e bir şans verin.
Baskı: Kırmızı Üniformalılar
Beklediğim kadar iyi değildi. Evet, Scalzi gerçekten de çok ilginç bir fikir yakalamış. Ben de kapaktaki kırmızı üniforma "nereden" tanıdık geliyor diyordum. Ama işte... çok daha iyi işlenebilirmiş kanımca. Kitabın benim için en büyük sorunu karakterlerinin inandırıcılıktan uzak olması. Biliyorum, biliyorum... bu bir macera/bilimkurgu romanı, fazla inandırıcılık beklememek gerek. Ama ortada inanılması kelimenin tam anlamıyla "imkansız" bir durum var ve kitaptaki her karakter bu gerçeği keşfettikten sonra, "Ya? Öyle mi? Eh, ne yapalım," diyerek her şeyi çok çabuk kabulleniyor. Sadece uzay gemisindekiler olsa neyse, Dünya'ya inip bu meseleyi normal insanlara anlatıklarında da durum böyle. O nedenle iyi başlayan, çok güzel bir yere bağlanan olaylar, her şey açığa çıktıktan sonra biraz sıkıcı hale geliyor. Bir de Rothfuss'un ballandıra ballandıra anlattığı kadar komik de değildi bence. Bir-iki yerde güldüm, doğru; fakat Yaşlı Adamın Savaşı kadar da güldürmedi. Ki Scalzi'nin en iyi kitabı benim gözümde hala odur. İsimlerin yarattığı karmaşayı da unutmayayım. Kitapta çok fazla karakter var ve yazar bazı yerlerde isimlerini bazı yerlerde soyadlarını kullandığından işler hepten sarpa sarıyor. Özellikle kitabın ortalarında kim kimdi, iyice karışıyor. Yine de temellerini dayandırdığı ilginç fikir için en az bir kere okunmayı hak ediyor. Kafanızı çok yormayacak, hafif bir şeyler okumak istediğinizde bakabilirsiniz.
Baskı: Amber Yıllıkları (Amber Yıllıkları #1,2,3)
İlk defa bir Zelazny kitabı okuyorum. Başlangıçta oldukça hevesliydim aslında, ama ilerledikçe şevkim biraz kayboldu. Yazarın oluşturduğu evren, gölgeler, koz kartları, modern dünya ile fantastik diyarları bir araya getirmesi ve bunun gibi unsurlar gerçekten de güzel... fakat ortada şöyle bir sorun var: biz bunların hepsini daha önce gördük. Kitabın yazıldığı yıllarda (1975) hepsinin muazzam yenilikler olduğunu tahmin etmek güç değil, ama maalesef tüm bu kavramlar günümüzde yaşını belli ediyor. Hele bir de sayfalarca ve sayfalarca süren savaş ya da yolculuk tasvirleri var ki beni canımdan bezdirdiler. Kitabın ikinci sorunuysa çok fazla karakter barındırması ve okuyucuya hepsini tanıyacak kadar fırsat vermemesi. Yazar tüm karakterleri ve olayları kendisi kadar iyi biliyormuşuz gibi davranıyor. Hâl böyle olunca sık sık geriye dönüp kim kimdi diye hatırlamaya çalışıyorsunuz. Yine de Corwin'in ve güvenilmez kardeşlerinin maceralarının kendince bir cazibesi olduğunu da kabul etmek gerek. En azından diğer kitaplarını da okuyacağımı söyleyebilirim.
Baskı: Harry Potter ve Melez Prens (Harry Potter, #6)
Seride sevmediğim iki kitaptan biri... Bu kez Harry biraz daha olgun çıkıyor karşımıza ama bu sefer de yaşanan olaylar hiç tatmin edici değil. Hani dilim varsa saçma diyeceğim ama... Özellikle sonu için.
Baskı: Time Of Contempt (Witcher Saga #4)
Daha çok Ciri, daha az Geralt... Genel itibariyle bakıldığında tam bir geçiş kitabı ToC. Bu kez serinin ikinci oyunu olan "Assassins of the King"e daha benzer bir atmosferle karşı karşıyayız. Politik oyunlar, entrikalar, krallar ve büyücüler arasındaki sessiz rekabet ve tüm bunlar karşısında tarafsızlığını korumaya çalışan Geralt. Sapkowski aksiyon sahneleri kadar entrika çevirmekte de ne kadar başarılı olduğunu iyice göstermeye başlıyor bu kitapla birlikte. Fakat bir yerden sonra o kadar çok kişi ve yer ismiyle karşı karşıya kalıyoruz ki bu durum feci bir kafa karışıklığına neden oluyor ve ipin ucunu ister istemez kaçırıyoruz. Sonra Geralt çıkıyor sahneye ve kurduğu cümlelerle, hareketleriyle ve tarafsızlığıyla bizi bizden alıveriyor. Fakat biz daha hevesimizi alamadan Ciri'ye geçiş yapıyoruz ve uzun bir müddet onunla devam ediyoruz yolculuğumuza. Kitabın en iyi kısımları kesinlikle Geralt'ın sahne aldığı yerler. Özellikle de Yennefer'la birlikte katıldığı bir ziyafet sırasında kurduğu cümleler ve hemen ardından gelişen olaylar kitabın tavan yaptığı kısımlar. Fakat dediğim gibi, Geralt'la fazla vakit geçiremiyoruz bu cildin sayfalarında. Ciri'nin başından geçenler her ne kadar ilginç olsa da bir yerden sonra sıkılmadan edemiyor insan.
Baskı: Baptism Of Fire (Witcher Saga #5)
Baptism Of Fire, tam da Time Of Contempt’in bittiği yerden, hatta biraz öncesinden başlıyor. Bir kez daha karizmatik Witcherımız Geralt’la birlikteyiz ve bu sefer bizi kitabın sonuna kadar yalnız bırakmıyor. Bir önceki kitabın bana göre en büyük sorunu son 100 küsur sayfada kendisini hiç göremememizdi, o yüzden bu iyi bir şey. En azından benim açımdan… Kitapta Geralt’ın A noktasından B noktasına (spoiler vermemek adına böyle yazdım, mazur görün) giderken yaşadıkları anlatılıyor. Yolculuğu sırasında ona daimi dostu Dandelion’ın yanı sıra Milva adında oldukça yetenekli bir okçu kadın, oyunlardan tanıdığımız ve görünce neşeli bir tezahürat atmama neden olan cüce Zoltan, esrarengiz bir hekim olan Regis başta olmak üzere pek çok yeni karakter eşlik ediyor. Sapkowski her zamanki gibi her karakteri kişilikli ve ilginç kılmayı başarmış. Özellikle Zoltan ve cüce arkadaşlarının Geralt ve diğerleriyle olan diyalogları beni oldukça güldürdü. Kitapta ayrılmaz ikili Zoltan ve Dandelion’un nasıl tanıştığını, Geralt’ın geçmişiyle ilgili ufak ama ilginç detayları, kadın büyücülerin meşhur ve gizli konseyinin nasıl kurulduğunu, Nilfgaard’ın ikinci istilası sırasında yaşananları ve daha pek çok şeyi okuma fırsatı buluyoruz. Arada Yennefer ve Ciri’yi de görüyoruz elbette, ama çok değil. Peki o zaman bu puan neden diyeceksiniz. Eh… öncelikle kitapta pek çok şey olmasına rağmen ana konuyu ilerletecek hiçbir şey yaşanmıyor. Evet, diyaloglar çok zekice ve eğlenceli yazılmış. Evet, Witcher dünyası hakkında yeni şeyler öğrenmek her zamanki gibi keyifli. Evet, karakterlerin hepsi birbirinden ilginç… ama dediğim gibi, kitapta ana konuyu ilerletecek hiç ama hiçbir şey yok. Çoğunlukla Geralt ve arkadaşlarının bir noktadan bir noktaya giderken konuştuklarını, bir yerde mola verip konuştuklarını, Nilfgaard ordularından saklanırken konuştuklarını… sonra hepsini baştan yaptıklarını okuyoruz. Bu durum kitabın üçte ikilik kısmı boyunca eğlenceliyken sonlara doğru, “E, yeter artık, nereye varacaklarsa varsınlar,” demenize neden oluyor. Ve kitap da tam oranın sınırına vardıkları bir anda, çoğu soruyu cevapsız bırakarak bitiveriyor. Anlayacağınız, tam bir geçiş kitabı. Okuması yine de keyifli, ama keşke ufak bir yol macerasından daha fazlasını içerseymiş demeden edemiyor insan.
Baskı: Mongoliad (2. Kitap)
Serinin ikinci cildi, bir bütün olarak ele alındığında ilkinin biraz gölgesinde kalıyor. Pek çok şey oluyor, pek çok macera yaşanıyor ama hiçbiri tatmin edici bir sonuca bağlanmıyor. Geçiş kitaplarının ortak kaderini yaşıyor kısacası... Bu ciltte ilk kitapta olmayan onlarca yeni karakterlerle de tanışıyoruz. Roma'da geçen Papalık seçimini konu alan bu bölümler ilk başta biraz sıkıcı ve gereksiz gibi geliyor insana. Ama daha sonradan tüm o karakterlerin gerçek olduğunu ve anlatılan esaretin, seçim anlaşmazlığının ve ittifakların gerçek olduğunu öğrenince işin rengi değişiyor. Bu kez daha saygılı ve de merakla yaklaşıyorsunuz konuya. Kardinal Fieschi son zamanlarda gördüğüm en başarılı kötü adamlardan biri ayrıca. Üçüncü kitapla birlikte bu özelliği iyice doruğa çıkıyor. Ganşuk'un hikayesiyse hala favorim. evet, Kalkan-Biraderleri de enteresan karakterler ama nedense bu genç Moğol'un yaşadıkları beni daha çok cezbediyor.
Baskı: Puslu Kıtalar Atlası
Kesinlikle çok beğendiğim bir eser oldu benim adıma Puslu Kıtalar Atlası. İçerdiği çeşit çeşit karakter, Osmanlı Dönemini başarıyla yansıtan anlatımı ve betimlemeleri, başta karışık görünse de okurken hayli keyif veren dili sayesinde tadı damağımda kaldı. Her yeni bölümü bir hayli geriden başlatıp bir karakteri bize uzun uzun tanıtmasını sevdim. Sonlara doğru tüm bu hikayelerin birbirine bağlanması ise ayrı bir enfesti. Anlattığı macera kadar içerdiği ince esprileri de çok sevdim. Takip etmeleri gereken adamı 'gözden kaçıran' kör dilenciler, bir muhasebeciye hesap hatası yaptığı için çıkışan bir başka kör dilenciye çok güldüm. Ama en çok da uçurumdan atılan devasa mermer zarların bile sebayü dü (3-2) gelmesine güldüm. Aralarda İhsan Oktay Anar'ın kendisini görmek de bayağı hoştu doğrusu. Kitabın sonuysa tam beklediğim gibi bitti ama buna üzüldüğümü söyleyemem. Bence olması gereken de buydu. Velhasılkelam gözlerimi üstadın sonraki kitaplarına dikmiş durumdayım.
Baskı: Gündüz Nöbeti (Nöbet Serisi #2)
Gündüz Nöbeti, Sergey Lukyanenko’nun kaleme aldığı Nöbet serisinin ikinci kitabı. Serinin ilk kitabı Gece Nöbeti’nin aksine, bu cildin sayfaları arasında yaşanan maceralara Karanlık Varlıklar’ın gözünden şahit oluyoruz. Kitap toplamda yine üç ayrı bölümden oluşuyor. İlk bölümde… şey, gelin ilk bölüm hiç yokmuş gibi davranalım. Çünkü ilk kitapta en çok nefret ettiğim karakterlerden biri olan Cadı Alisa ile baş başa bırakıyor sizi bu bölüm ve üzülerek söylemeliyim ki uzun zamandır okuduğum en sıkıcı hikâyeye sahip kendisi. Tamam, burada anlatılanlar kitabın ilerleyen bölümlerinde, özellikle de son kısımlarında oldukça önemli bir yere sahip. Ama yine de gereksiz yere uzatılmış gibi geldi bana. Çok daha kısa ve sade bir biçimde anlatılabilir, ufak bir ara bölüm gibi sunulabilirmiş. İkinci bölüm ise… Ah, ikinci bölüm! İddia ediyorum, şimdiye kadar okuduğum tüm Nöbet maceralarının arasında en iyisi bu bölümdü! Hikâye daha en başından itibaren sizi avcunun içine öyle bir alıyor ki kendinizi bir anda sayfaları hızlı hızlı tüketirken buluyorsunuz ve maceranın sonunu görene dek kitabı elinizden bırakmak istemiyorsunuz. İçerdiği gizem unsuru, Anton ve arkadaşlarının geri dönüşü, hikâyenin baş kahramanı… hepsi ama hepsi ustalıkla kaleme alınmış. Üçüncü ve son bölüm ise, Gece Nöbeti’nde olduğu gibi tüm bölümlerin birbirine bağlandığı ve her şeyin açıklığa kavuştuğu bir kapanış macerası. Yazarın bu özelliğini, yani kitabın başından itibaren anlattığı tüm açık uçları yine başarılı bir macera eşliğinde toparlama yöntemini gerçekten beğendiğimi söylemem gerek. Bu son hikâye de Nöbet serisine yakışır bir öyküydü. Son, son, son kısımlarda işi Hıristiyanlık öğelerine bağlamayıp durumu gereksiz yere aşırı dramatikleştirmeseymiş çok daha iyi olurmuş kanımca. Onun haricinde güzel bir ‘satranç’ oyunuydu. Üçüncü kitabı merakla bekliyorum. Şehir fantastiği ve az aksiyon bol entrika dolu maceraları sevenlere tavsiye olunur.
Baskı: Batman - Pelerinli Süvari'ye Ne Oldu?
Bu cildi iki aşamada değerlendirmek istiyorum. İlki cilde adını veren "Pelerinli Süvariye Ne Oldu?" adlı öykü. İki bölümden oluşan bu hikayeyi çok sevdim. Anlatım açısından Batman'i, azmini ve Gotham'la bütünlüğünü betimleme konusunda çok başarılıydı. Sonunu bağlayış şeklini de beğendim. Ama benim için asıl vurucu olan hemen emen her karakteri farklı çizimleriyle görmek oldu. Batman'in neredeyse her kostümünü görüyoruz mesela. Aynı şekilde Joker'i ve diğer karakterleri de hem Animated Series'deki, hem çizgi-romanlardaki hem de dizi-filmdeki halleriyle görebiliyoruz. Çizer gerçekten de çok başarılı bir iş çıkarmış. Diğer üç hikayeye gelirsek... Sihay-Beyaz Dünya fena değildi. İlginçti kabul, ama çok da iyi değildi. Poison Ivy öyküsünü oldukça sıkıcı buldum, belki de bilmediğim bir şey anlatmadığı içindir. Çizimleri de başarısızdı kanımca. Riddler öyküsü ise güzeldi, ama hiçbiri "Pelerinli Süvariye Ne Oldu"nun yanına yaklaşamıyor maalesef.
Baskı: Gece Nöbeti
Sergey Lukyanenko’nun kaleme aldığı Gece Nöbeti, bugüne dek okuduğum en orijinal kurgulardan birine sahip. Her şeyden önce bu bir şehir fantastiği, yani çoğu fantastik romanda karşılaştığımız kurtadamlar, vampirler, iblisler ve büyücüler gibi doğaüstü varlıklar günümüzde, şehirlerde, bizim aramızda yaşıyorlar. Kitapta bu varlıkları birer polis gibi izleyen iki gizli kurum var. Birincisi, Karanlık Varlıkları (kurtadamlar, kara büyücüler, vampirler) takip eden ve Antlaşma’nın dışına çıkmamalarını sağlamaya çalışan Gece Nöbeti. İkincisiyse, Aydınlık Varlıkları (ak büyücüler, şifacılar) kontrol eden ve yine Antlaşma’nın dışına çıkmadıklarından emin olan Gündüz Nöbeti. Yani her şey Antlaşma’da, bir tür ateşkeste bitiyor. Peki nedir bu Antlaşma? Basit olarak açıklamak gerekirse; eğer bir Karanlık Varlık güçlerini kullanarak normal bir insana kötülük ederse, bu durum Gece Nöbeti’ne olaya müdahale etme ve bir iyilik yapma hakkı kazandırıyor. Ne kadar adil, değil mi? Hiçte bile! Bir de madalyonun öteki tarafından bakın. Eğer bir Şifacı, güçlerini kullanıp ölüm döşeğinde olan bir insanı iyileştirerek kadere etki ederse bu da Gündüz Nöbeti’ne karışma hakkı ve eşit derecede bir kötülük yapma imkânı veriyor. Kısır döngü… Kitapla ilgili çok beğendiğim bir diğer hususta olayları bize sunuş şekli. Kitaptaki olaylara Anton adında, acemi bir Gece Nöbeti ajanının gözünden tanıklık ediyoruz. O da tıpkı okur gibi çoğu şeye yabancı ve maceraları, arkadaşlarıyla sohbetleri, patronuyla gerçekleştirdiği konuşmalar sırasında yeni yeni şeyler öğreniyor. Tabii onunla eş zamanlı olarak biz de bu dünya hakkında daha fazla bilgi sahibi olmaya başlıyoruz. Böylelikle “şu şudur, bu budur,” şeklindeki uzun ve boğucu bilgilendirme metinleri olmadan, macera içindeki konuşmalar sırasında pek çok şey öğreniyoruz. Hatta, dikkatli bir okursanız, satır aralarını da okuyup Anton’un gözünden kaçan pek çok küçük ayrıntıyı yakalayabiliyorsunuz. Ayrıca her hikâyenin (toplamda 3 ayrı bölümden oluşuyor ve son hikâyede hepsi birbirine bağlanıyor) kendi içinde bir gizeme sahip olması ve bunun ne olduğunu son ana kadar tahmin edememeniz de bir diğer güzel yanı. Kitabın aldığı olumsuz eleştiriler genelde içinde az aksiyon olması ve espri barındırmamasına yönelik. Ama ikisi de tam olarak doğru değil. Evet, hikayelerin büyük bir kısmı boyunca Anton’un kendi kendine konuşmasını ve olaylar üzerine kafa patlatmasını okuyoruz. Ama bu esnada da pek çok şey öğreniyor, pek çok ipucu yakalıyoruz. Ayrıca kitapta yeteri kadar aksiyon sahnesi olduğunu düşünüyorum. Bunun dışında gerçekten de çok zekice ve ince esprilere de sahip, birkaç yerde sesli güldüğümü rahatlıkla söyleyebilirim. Fakat ikisi de dozunda. Benim bu kitaptan beklentim yepyeni bir yazarın yepyeni bir kurgusuyla tanışmak ve Moskova’da geçen bir şehir fantastiği okumaktı. Bunu da fazlasıyla aldım.