
Puanlar ve değerlendirmeler
Bu okurun kitap puanları ve yazılı değerlendirmeleri.
Baskı: Baptism Of Fire (Witcher Saga #5)
Baptism Of Fire, tam da Time Of Contempt’in bittiği yerden, hatta biraz öncesinden başlıyor. Bir kez daha karizmatik Witcherımız Geralt’la birlikteyiz ve bu sefer bizi kitabın sonuna kadar yalnız bırakmıyor. Bir önceki kitabın bana göre en büyük sorunu son 100 küsur sayfada kendisini hiç göremememizdi, o yüzden bu iyi bir şey. En azından benim açımdan… Kitapta Geralt’ın A noktasından B noktasına (spoiler vermemek adına böyle yazdım, mazur görün) giderken yaşadıkları anlatılıyor. Yolculuğu sırasında ona daimi dostu Dandelion’ın yanı sıra Milva adında oldukça yetenekli bir okçu kadın, oyunlardan tanıdığımız ve görünce neşeli bir tezahürat atmama neden olan cüce Zoltan, esrarengiz bir hekim olan Regis başta olmak üzere pek çok yeni karakter eşlik ediyor. Sapkowski her zamanki gibi her karakteri kişilikli ve ilginç kılmayı başarmış. Özellikle Zoltan ve cüce arkadaşlarının Geralt ve diğerleriyle olan diyalogları beni oldukça güldürdü. Kitapta ayrılmaz ikili Zoltan ve Dandelion’un nasıl tanıştığını, Geralt’ın geçmişiyle ilgili ufak ama ilginç detayları, kadın büyücülerin meşhur ve gizli konseyinin nasıl kurulduğunu, Nilfgaard’ın ikinci istilası sırasında yaşananları ve daha pek çok şeyi okuma fırsatı buluyoruz. Arada Yennefer ve Ciri’yi de görüyoruz elbette, ama çok değil. Peki o zaman bu puan neden diyeceksiniz. Eh… öncelikle kitapta pek çok şey olmasına rağmen ana konuyu ilerletecek hiçbir şey yaşanmıyor. Evet, diyaloglar çok zekice ve eğlenceli yazılmış. Evet, Witcher dünyası hakkında yeni şeyler öğrenmek her zamanki gibi keyifli. Evet, karakterlerin hepsi birbirinden ilginç… ama dediğim gibi, kitapta ana konuyu ilerletecek hiç ama hiçbir şey yok. Çoğunlukla Geralt ve arkadaşlarının bir noktadan bir noktaya giderken konuştuklarını, bir yerde mola verip konuştuklarını, Nilfgaard ordularından saklanırken konuştuklarını… sonra hepsini baştan yaptıklarını okuyoruz. Bu durum kitabın üçte ikilik kısmı boyunca eğlenceliyken sonlara doğru, “E, yeter artık, nereye varacaklarsa varsınlar,” demenize neden oluyor. Ve kitap da tam oranın sınırına vardıkları bir anda, çoğu soruyu cevapsız bırakarak bitiveriyor. Anlayacağınız, tam bir geçiş kitabı. Okuması yine de keyifli, ama keşke ufak bir yol macerasından daha fazlasını içerseymiş demeden edemiyor insan.
Baskı: Mongoliad (2. Kitap)
Serinin ikinci cildi, bir bütün olarak ele alındığında ilkinin biraz gölgesinde kalıyor. Pek çok şey oluyor, pek çok macera yaşanıyor ama hiçbiri tatmin edici bir sonuca bağlanmıyor. Geçiş kitaplarının ortak kaderini yaşıyor kısacası... Bu ciltte ilk kitapta olmayan onlarca yeni karakterlerle de tanışıyoruz. Roma'da geçen Papalık seçimini konu alan bu bölümler ilk başta biraz sıkıcı ve gereksiz gibi geliyor insana. Ama daha sonradan tüm o karakterlerin gerçek olduğunu ve anlatılan esaretin, seçim anlaşmazlığının ve ittifakların gerçek olduğunu öğrenince işin rengi değişiyor. Bu kez daha saygılı ve de merakla yaklaşıyorsunuz konuya. Kardinal Fieschi son zamanlarda gördüğüm en başarılı kötü adamlardan biri ayrıca. Üçüncü kitapla birlikte bu özelliği iyice doruğa çıkıyor. Ganşuk'un hikayesiyse hala favorim. evet, Kalkan-Biraderleri de enteresan karakterler ama nedense bu genç Moğol'un yaşadıkları beni daha çok cezbediyor.
Baskı: Puslu Kıtalar Atlası
Kesinlikle çok beğendiğim bir eser oldu benim adıma Puslu Kıtalar Atlası. İçerdiği çeşit çeşit karakter, Osmanlı Dönemini başarıyla yansıtan anlatımı ve betimlemeleri, başta karışık görünse de okurken hayli keyif veren dili sayesinde tadı damağımda kaldı. Her yeni bölümü bir hayli geriden başlatıp bir karakteri bize uzun uzun tanıtmasını sevdim. Sonlara doğru tüm bu hikayelerin birbirine bağlanması ise ayrı bir enfesti. Anlattığı macera kadar içerdiği ince esprileri de çok sevdim. Takip etmeleri gereken adamı 'gözden kaçıran' kör dilenciler, bir muhasebeciye hesap hatası yaptığı için çıkışan bir başka kör dilenciye çok güldüm. Ama en çok da uçurumdan atılan devasa mermer zarların bile sebayü dü (3-2) gelmesine güldüm. Aralarda İhsan Oktay Anar'ın kendisini görmek de bayağı hoştu doğrusu. Kitabın sonuysa tam beklediğim gibi bitti ama buna üzüldüğümü söyleyemem. Bence olması gereken de buydu. Velhasılkelam gözlerimi üstadın sonraki kitaplarına dikmiş durumdayım.
Baskı: Gündüz Nöbeti (Nöbet Serisi #2)
Gündüz Nöbeti, Sergey Lukyanenko’nun kaleme aldığı Nöbet serisinin ikinci kitabı. Serinin ilk kitabı Gece Nöbeti’nin aksine, bu cildin sayfaları arasında yaşanan maceralara Karanlık Varlıklar’ın gözünden şahit oluyoruz. Kitap toplamda yine üç ayrı bölümden oluşuyor. İlk bölümde… şey, gelin ilk bölüm hiç yokmuş gibi davranalım. Çünkü ilk kitapta en çok nefret ettiğim karakterlerden biri olan Cadı Alisa ile baş başa bırakıyor sizi bu bölüm ve üzülerek söylemeliyim ki uzun zamandır okuduğum en sıkıcı hikâyeye sahip kendisi. Tamam, burada anlatılanlar kitabın ilerleyen bölümlerinde, özellikle de son kısımlarında oldukça önemli bir yere sahip. Ama yine de gereksiz yere uzatılmış gibi geldi bana. Çok daha kısa ve sade bir biçimde anlatılabilir, ufak bir ara bölüm gibi sunulabilirmiş. İkinci bölüm ise… Ah, ikinci bölüm! İddia ediyorum, şimdiye kadar okuduğum tüm Nöbet maceralarının arasında en iyisi bu bölümdü! Hikâye daha en başından itibaren sizi avcunun içine öyle bir alıyor ki kendinizi bir anda sayfaları hızlı hızlı tüketirken buluyorsunuz ve maceranın sonunu görene dek kitabı elinizden bırakmak istemiyorsunuz. İçerdiği gizem unsuru, Anton ve arkadaşlarının geri dönüşü, hikâyenin baş kahramanı… hepsi ama hepsi ustalıkla kaleme alınmış. Üçüncü ve son bölüm ise, Gece Nöbeti’nde olduğu gibi tüm bölümlerin birbirine bağlandığı ve her şeyin açıklığa kavuştuğu bir kapanış macerası. Yazarın bu özelliğini, yani kitabın başından itibaren anlattığı tüm açık uçları yine başarılı bir macera eşliğinde toparlama yöntemini gerçekten beğendiğimi söylemem gerek. Bu son hikâye de Nöbet serisine yakışır bir öyküydü. Son, son, son kısımlarda işi Hıristiyanlık öğelerine bağlamayıp durumu gereksiz yere aşırı dramatikleştirmeseymiş çok daha iyi olurmuş kanımca. Onun haricinde güzel bir ‘satranç’ oyunuydu. Üçüncü kitabı merakla bekliyorum. Şehir fantastiği ve az aksiyon bol entrika dolu maceraları sevenlere tavsiye olunur.
Baskı: Batman - Pelerinli Süvari'ye Ne Oldu?
Bu cildi iki aşamada değerlendirmek istiyorum. İlki cilde adını veren "Pelerinli Süvariye Ne Oldu?" adlı öykü. İki bölümden oluşan bu hikayeyi çok sevdim. Anlatım açısından Batman'i, azmini ve Gotham'la bütünlüğünü betimleme konusunda çok başarılıydı. Sonunu bağlayış şeklini de beğendim. Ama benim için asıl vurucu olan hemen emen her karakteri farklı çizimleriyle görmek oldu. Batman'in neredeyse her kostümünü görüyoruz mesela. Aynı şekilde Joker'i ve diğer karakterleri de hem Animated Series'deki, hem çizgi-romanlardaki hem de dizi-filmdeki halleriyle görebiliyoruz. Çizer gerçekten de çok başarılı bir iş çıkarmış. Diğer üç hikayeye gelirsek... Sihay-Beyaz Dünya fena değildi. İlginçti kabul, ama çok da iyi değildi. Poison Ivy öyküsünü oldukça sıkıcı buldum, belki de bilmediğim bir şey anlatmadığı içindir. Çizimleri de başarısızdı kanımca. Riddler öyküsü ise güzeldi, ama hiçbiri "Pelerinli Süvariye Ne Oldu"nun yanına yaklaşamıyor maalesef.
Baskı: Gece Nöbeti
Sergey Lukyanenko’nun kaleme aldığı Gece Nöbeti, bugüne dek okuduğum en orijinal kurgulardan birine sahip. Her şeyden önce bu bir şehir fantastiği, yani çoğu fantastik romanda karşılaştığımız kurtadamlar, vampirler, iblisler ve büyücüler gibi doğaüstü varlıklar günümüzde, şehirlerde, bizim aramızda yaşıyorlar. Kitapta bu varlıkları birer polis gibi izleyen iki gizli kurum var. Birincisi, Karanlık Varlıkları (kurtadamlar, kara büyücüler, vampirler) takip eden ve Antlaşma’nın dışına çıkmamalarını sağlamaya çalışan Gece Nöbeti. İkincisiyse, Aydınlık Varlıkları (ak büyücüler, şifacılar) kontrol eden ve yine Antlaşma’nın dışına çıkmadıklarından emin olan Gündüz Nöbeti. Yani her şey Antlaşma’da, bir tür ateşkeste bitiyor. Peki nedir bu Antlaşma? Basit olarak açıklamak gerekirse; eğer bir Karanlık Varlık güçlerini kullanarak normal bir insana kötülük ederse, bu durum Gece Nöbeti’ne olaya müdahale etme ve bir iyilik yapma hakkı kazandırıyor. Ne kadar adil, değil mi? Hiçte bile! Bir de madalyonun öteki tarafından bakın. Eğer bir Şifacı, güçlerini kullanıp ölüm döşeğinde olan bir insanı iyileştirerek kadere etki ederse bu da Gündüz Nöbeti’ne karışma hakkı ve eşit derecede bir kötülük yapma imkânı veriyor. Kısır döngü… Kitapla ilgili çok beğendiğim bir diğer hususta olayları bize sunuş şekli. Kitaptaki olaylara Anton adında, acemi bir Gece Nöbeti ajanının gözünden tanıklık ediyoruz. O da tıpkı okur gibi çoğu şeye yabancı ve maceraları, arkadaşlarıyla sohbetleri, patronuyla gerçekleştirdiği konuşmalar sırasında yeni yeni şeyler öğreniyor. Tabii onunla eş zamanlı olarak biz de bu dünya hakkında daha fazla bilgi sahibi olmaya başlıyoruz. Böylelikle “şu şudur, bu budur,” şeklindeki uzun ve boğucu bilgilendirme metinleri olmadan, macera içindeki konuşmalar sırasında pek çok şey öğreniyoruz. Hatta, dikkatli bir okursanız, satır aralarını da okuyup Anton’un gözünden kaçan pek çok küçük ayrıntıyı yakalayabiliyorsunuz. Ayrıca her hikâyenin (toplamda 3 ayrı bölümden oluşuyor ve son hikâyede hepsi birbirine bağlanıyor) kendi içinde bir gizeme sahip olması ve bunun ne olduğunu son ana kadar tahmin edememeniz de bir diğer güzel yanı. Kitabın aldığı olumsuz eleştiriler genelde içinde az aksiyon olması ve espri barındırmamasına yönelik. Ama ikisi de tam olarak doğru değil. Evet, hikayelerin büyük bir kısmı boyunca Anton’un kendi kendine konuşmasını ve olaylar üzerine kafa patlatmasını okuyoruz. Ama bu esnada da pek çok şey öğreniyor, pek çok ipucu yakalıyoruz. Ayrıca kitapta yeteri kadar aksiyon sahnesi olduğunu düşünüyorum. Bunun dışında gerçekten de çok zekice ve ince esprilere de sahip, birkaç yerde sesli güldüğümü rahatlıkla söyleyebilirim. Fakat ikisi de dozunda. Benim bu kitaptan beklentim yepyeni bir yazarın yepyeni bir kurgusuyla tanışmak ve Moskova’da geçen bir şehir fantastiği okumaktı. Bunu da fazlasıyla aldım.
Baskı: Zen In The Art Of Writing: Essays on Creativity
''Uzay yolculuklarına, panayır gösterilerine ve gorillere dair zevklerimi eleştiren birini asla dinlemedim. Buna kalkıştıkları zaman dinozorlarımı toplayıp odayı terk ettim.'' Bu kitap Ray Bradbury'nin orada burada yayınlanmış makalelerinin bir derlemesi. Her ne kadar ana teması yazma üzerine ipuçları olsa da daha çok Bradbury ile karşılıklı oturmuş, birer kahve içiyormuş gibi hissediyorsunuz kendinizi. Sayfalar ve sayfalar boyunca yaşadıklarını, yazmaya nasıl başladığını, nelerden ilham aldığını anlatıyor üstat ve bunu o kadar tatlı bir dille yapıyor ki yüzünüzden eksik olmayan bir tebessümle okuyorsunuz tümünü. Bittiğinde iyi yazmanın sırrını öğrenmiyorsunuz belki (öyle bir şey var mı sanki?) ama Bradbury'yi çooook daha yakından tanıma fırsatı ediniyor ve kendisine daha da saygı duymaya başlıyorsunuz.
Baskı: Şok Dalgası Süvarisi
Şok Dalgası Süvarisi bildiğimiz romanlardan biraz farklı. Bir maceradan ziyade bir fikir anlatıyor çünkü. Nick Haflinger uzun zamandır sistemden kaçan ve sürekli kimlik değiştirerek farklı hayatlar süren biri. Kimi zaman mütevazı bir rahip rolünü üstleniyor, kimi zamansa havalı bir iş adamı. Kitap Nick'in yakalanmasıyla ve bir tür sorgu odasında sorgulanmasıyla başlıyor. Gelişmiş bilgisayar teknolojisi sayesinde Nick'i hafızasında geriye döndürüyorlar ve geçmişini tekrar yaşamasını sağlarken bunca zamandır nasıl kaçtığını keşfetmeye çalışıyorlar. Kitabın en ilginç kısmı da burada ortaya çıkıyor. Yazar bu romanı 1975'te yazmasına rağmen ta o zamandan günümüzde kullanılan pek çok teknolojiyi inanılmaz bir isabetlilikle tahmin etmiş: internet, görüntülü telefon, solucan virüsler, 3D televizyon, cep telefonu ve daha neler neler. Okudukça şaşkınlığınıza şaşkınlık katılıyor. Neuromancer'dan 10 yıl kadar önce yazıldığını da hesaba katarsak cyberpunk türünün ilk atalarından biri olduğunu rahatlıkla söyleyebiliriz. Gelgelelim ne Nick'in başından geçen olaylar ne de bunca mucizevi teknolojik öngörü kitabı şahlandırmaya yetmiyor. Başta da belirttiğim gibi, bu bir fikir romanı ve yazar sayfalar boyunca baskıcı, sansürcü, yozlaşmış hükumetleri konu alıyor. Bu da sürekli olarak karakterler arasındaki uzun konuşmalar, konu arasındaki uzun metinler, araya eklenmiş haber metinleri (bunlardan bolca var) boyunca sürekli olarak bir eleştiri, bir fikir diktesi ile karşılaşmanıza neden oluyor ve çoğu zaman neden bahsedildiğini tam olarak kavrayamıyorsunuz. Bir de bazı şeyler hiçbir zaman tam olarak açıklanmıyor (4GH'ın açılımı nedir, bilen var mı?). Sanırım bunun nedeni kitabın aslında bir üçlemenin bağımsız devamı olması. Pek çok kaynakta kitabın üçlemeyle zayıf bir bağlantısı olduğu söyleniyor, belki de açıklanmayanlar birer göndermeden ibaret olabilir diye düşünmeme sebep oldu bu da. Bir de çeviri hataları var ki zaten anlaşılması zor olan konuyu iyice bulandırıyorlar. Gerçi 90'lı yıllarda kısıtlı araştırma imkanlarıyla bu kitabı çevirmek çok çok çok zor olmuştur. O yüzden fazla eleştirmek istemiyorum, ama uyarmadı da demeyin. Kısacası bitirdiğimde "İyi ki okumuşum, muhteşemdi!" de demedim, "Bu muydu yani? Tam bir vakit kaybı," da. Kitap bir şekilde kendini okutmayı başarıyor çünkü. Muğlak bir başlangıcı var ve biraz geç açılıyor ama her şeyi ustaca toparlamayı başarıyor. Yine de türün müdavimleri dışında herkese kolay kolay tavsiye edebileceğim bir eser değil.
Baskı: Oumpah-pah: Bütün Maceraları
Yıllaaaar yıllar önce şimdi adını unuttuğum bir çocuk dergisinin (Bando ya da Milliyet kardeş olabilir) verdiği ek sayesinde tanışmıştım Oumpah-pah'la. O zamanlar kahramanımızın adı Kalınbeden'di tabii. Asteriks'in yazarıyla çizerinin birlikte imza attıkları ilk çalışma. Ta o zamanlarda bile Asteriks'in espri anlayışına ve görsel kalitesine sahip bu çizgi-romanı çok sevmiştim. Ne yazık ki ilk macerası dışındaki kitaplarını okumak kısmet olmamıştı. Bugüne kadar... YKY sağ olsun, kızılderili dostumuzun şimdiye dek basılan tüm maceralarını, eskizlerini ve çalışma notlarını içeren bu tek cildi dilimize kazandırmış. Başından sonuna kadar yüzümde geniş bir sırıtışla okuduğum, kimi yerlerinde kahkaha attığım, bitirdiğimdeyse Şavaşavaların savaş çığlığını attığım (yak yak yak yak!) harika bir derleme. Goscinny ve Uderzo'nun tarzını seven herkese tavsiye olunur. Yak yak yak yak yak!!
Baskı: Silo - Wool 1
Silo gerçekten de çok başarılı bir kurguya sahip. Daha ilk sayfalarından itibaren sizi gizemlerle dolu, post-apokaliptik bir dünyaya bırakıyor ve her sayfasında ufacık bilgi kırıntıları vererek merakınızı körüklüyor. Kitapta ilerledikçe her sırra yavaş yavaş vakıf olmaya ve işin iç yüzünü kahramanlarımızla birlikte anlamaya başlıyoruz. Fakat o noktadan sonra roman bambaşka bir amaca odaklanıyor ve ilginizi canlı tutmayı başarıyor. Kitap her ne kadar Fallout evrenini andırsa da içinde değişim geçirmiş yaratıklar, zombiler gibi şeyler yok. Hatta aslına bakarsanız aksiyon sahneleri de çok fazla değil. Ama gerek karakterleri, gerek anlatımı, gerekse anlattığı dünya sebebiyle oldukça keyifli bir okuma sunuyor. Gönül rahatlığıyla tavsiye olunur.
Baskı: Assassin's Creed #1: Desmond
AC evreninin iki meşhur çizgi-roman serisinden biri nihayet Türkçe’de. Her ne kadar ilk ciltte olaylar oyunlara paralel gitse de (Desmond’un Abstergo macerasına yeniden şahit oluyoruz) dikkatli okurlar iki ufak değişikliği hemen fark edecektir: Subject 16 hâlâ hayatta ve Roma Dönemi’nde yaşayan Aquilus adlı yeni bir suikastçımız var. Zaten son sayfalara vardığınızda alternatif senaryo kokusunu buram buram alıyor ve heyecanlanmadan edemiyorsunuz. Üstelik ilerleyen sayılarda bizi çok daha fazla yeni karakterin beklediğini de size şimdiden çıtlatayım. Ne diyelim? Darısı The Fall’un başına…
Baskı: Assassin's Creed #2: Aquilus
Macera kaldığı yerden devam ediyor. Bu sefer Aquilus'u daha yakından görme ve Desmond'ın AC2 ile Brotherhood arasında yaşadığı bir olaya tanık olma fırsatımız oluyor. Görseller gerçekten başarılı, hikayesi de iyi ama sayfa sınırlamasına takılmışlar gibi geldi biraz. Daha fazla sayfadan oluşsaymış öykü de daha detaylı bir biçimde anlatılabilirmiş. Eh, çizgi-romanların genel sıkıntısı. Üçüncü cildi merakla bekliyorum.
Baskı: Magicka: The Ninth Element
Gayet eğlenceli bir kitaptı. Göndermeleriyle, oyun dünyasının kendine has esprileriyle ve absürt karakterleriyle beni bayağı güldürdü. Arada bir temponun düştüğü yerler de vardı gerçi, ama o kadarı da her yeşil cüppeli büyücüde olur :)
Baskı: Şehir ve Şehir
Şehir ve Şehir, tuhaf kurgu denen türün oldukça başarılı bir temsilcisi; çünkü kitabı tam olarak hiçbir türe sokamıyorsunuz. Ama yanlış anlaşılmasın, bu kesinlikle kötü bir şey değil. Tam tersine heyecan verici... Mieville, iç içe geçmiş iki şehir olgusunu gerçekten de çok başarılı bir şekilde işlemiş romanında. Yan yana yürüseler de birbirlerini görmemeyi "öğrenen," birbirlerinden kaçınan iki halk fikrini çok sevdim. Şehirlerin birbirinden farklı olması, arada yazarın sosyalist damarına da denk gelmemiz sevdiğim bir başka güzel ayrıntıydı. Ama favorim kesinlikle İhlal fikriydi. Kitap boyunca en çok merak ettiğim, hakkında daha çok şey öğrenmek istediğim, sonunda da bir nebze de olsa buna kavuştuğum İhlal, şüphesiz son zamanlarda okuduğum en çarpıcı kurgu öğelerinden biriydi. Eleştirimse cümle yapılarına, kurgunun sona bağlanış şekline ve biraz da editörsel kısıma. Mieville bu kitabında daha kısa ve kesik cümleler kurmuş. Türkçeye çevrildiğindeyse bu cümleler iyice kısalmış. Atıyorum, "I went to my house," cümlesi bizde direk olarak iki kelimelik, "Evime gittim," cümlesine dönüşüyor. Bu da kitabın telgraf havasına bürünmesine neden olmuş biraz. Bir de karakterler hiçbir cümlelerini tamamlamıyorlar. Çoğu 3 nokta ile bitiyor, aksi gibi sık sık soruya soruyla karşılık veriyorlar. Ama bir yerden sonra tıpkı şehirliler gibi bunu "görmemeye" başlıyorsunuz, çünkü konu feci ilgi çekici. Kurgunun da son 30-35 sayfada pat diye çözülmesi, okuyucuya hiç ipucu verilmemesi ve hep muallakta bırakılmak beni biraz üzdü açıkçası. Bir de çok fazla olamasa da tırnak işareti hataları mevcuttu ki zaten kısa olan diyalogları iyice anlaşılmaz hale getirmişler maalesef. Neyse ki bu durum 2 elin parmaklarını geçmiyor. Her şeye rağmen gayet güzel bir kitaptı Şehir ve Şehir. Sırf iç içe şehirler, görmeme ve İhlal kavramları için bile okunmayı hakkediyor.
Baskı: Mesihin Klonu
Sayfaların nasıl aktığını, zamanın nasıl geçtiğini bir türlü anlayamıyor, bazı yerlerde kalbinizin heyecandan küt küt atmasına mani olamıyorsunuz okurken. Hani bitmesini hiç istemediğiniz ama merakınıza yenik düşüp satırları gözlerinizle silip süpürmeye devam ettiğiniz kitaplar vardır ya… İşte Mesih’in Klonu’da kelimenin tam anlamıyla onlardan biri. Tarihin karanlıkta kalmış noktalarına mantıklı yaklaşımlar getiren, gelecekte geçen heyecan dolu bir macerayı bu varsayımlarla başarılı bir şekilde birleştiren bir roman Mesih’in Klonu. Bir yandan yeryüzüne tekrar dönüş yaptığı iddia edilen Mesih’in yaşadıklarına, bir yandan Cesur Kadaşman ile Murat Yenitürk adlı iki gencin maceralarına, bir yandan Mehdi’nin (a.s.) saf ve yalın gerçeği insanlara gösterme savaşına, diğer yandan da Hz. İsa’nın, 12 Havarinin, Magdalı Meryem’in ve hatta Tapınak Şövalyeleri’nin başından geçen olaylara şahit oluyoruz bölüm bölüm, sayfa sayfa, kelime kelime. Tüm bunlar büyük bir ustalıkla, tıpkı bir nakkaşın hünerli parmaklarıyla oluşturduğu bir nakış gibi işleniyor kitapta. Sizi temin ederim, bu eseri kütüphanenizdeki Da Vinci Şifresi tarzı kitaplarınızın yanına koymaktan gurur duyacaksınız.
Baskı: Mongoliad (1. Kitap)
Mongoliad özünde tarihi bir roman olsa da tıpkı fantastik bir roman kadar rahat ve akıcı bir biçimde okunuyor. Sayfalar boyunca kovalamacalara, entrikalara, kılıç dövüşlerine ve meydan muharebelerine tanık oluyoruz. Aslına bakarsanız fantastik romanlardan tek eksiği içinde büyü ya da olağanüstü yaratıkların bulunmaması. Ama bana sorarsanız bu onu çok daha ilginç ve etkileyici bir hâle getiriyor. Çünkü Yüzüklerin Efendisi’nde Sauron’un kötülüklerine ya da orkların insanlara yaptığı zulümlere tanık olurken aklınızın bir köşesinde tüm bunların birer kurmacadan ibaret olduğunu bilirsiniz. Fakat söz konusu Mongoliad olduğunda durum hiç de öyle değil. Moğolların savaş esirlerine yaptıkları işkencelere, öldürdükleri düşmanların sayısını belirlemek için cesetlerin kulaklarını kesmelerine, çaresiz kalan insanların çocuklarını kurtarmak için yaptıkları fedakarlıklara ve yerle bir edilen şehirlerin içler acısı durumlarına şahit oldukça tüm bunların bir zamanlar gerçekten de yaşandığını biliyor ve ürpermeden edemiyorsunuz. Zira Mongoliad gelmiş geçmiş en büyük canavarla yüzleştiriyor bizleri: insanoğluyla.
Baskı: Blood of Elves (Witcher Saga #3)
Okuduğum onca olumsuz yorumun ardından biraz endişeyle başlamıştım kitaba; ama sayfalar ilerledikçe o soru işaretleri kafamdan bir bir silindi, ben de kitabın içinde kaybolmaya başladım. Öncelikle "Bu kitapta Geralt yok!" diyenler ya kitabı doğru dürüst okumamışlar ya da yarım bırakmışlar. Çünkü son bölüm hariç tüm kitap boyunca beyaz saçlı Witcher'ımızı öyle ya da böyle görüyoruz. Evet, ilk bölümlerde bazen Ciri'nin bazen de Triss'in gözünden şahit oluyoruz yaptıklarına; fakat ilerleyen sayfalarda Geralt'ın tek başına hareket ettiği ve yaşadıklarını birinci elden gördüğümüz bölümler de var. Ayrıca onu başkasının gözünden görmek kitabı çirkinleştirmemiş, aksine Geralt'ın karizmasını iyice arttırmış. Çünkü ne zaman nereden çıkıp ne yapacağı belli olmuyor :) Kitap ayrıca Dandelion, Ciri ve Yennefer başta olmak üzere pek çok eski ve yeni yüze de ev sahipliği yapıyor. Hepsinin hakkında daha fazla şey öğreniyor ve hiçbirinin birbirleriyle zerre kadar benzerlik göstermediğini görüp yazara bir kez daha saygı duyuyoruz. Yine de itiraf etmem gerekir ki son bölümü biraz sıkıcıydı. Geralt'ın hiç görünmediği ve Ciri ile Yennefer arasında geçenleri konu alan bu 60 küsur sayfalık bölüm bazı güzel anlara sahip olsa da kitabın geri kalanının gölgesinde kalıyor.
Baskı: The Witcher: The Sword Of Destiny
Tek kelimeyle muhteşem bir kitaptı! İngilizlerin okuyamadıkları için yakınmasına, kitabı okumuş olanların da tercüme edilmediği için isyan etmesine şaşmamak gerek. Baştan sona kadar her öyküsü, her bölümü, her karakteriyle unutulmaz bir kitap oldu benim için. Bu seferki hikayeler Last Wish'e oranla çok daha uzun ve doyurucu. Öyküler boyunca hem Geralt hem de Dandelion ve Yennefer gibi yan karakterler hakkında daha çok şey öğreniyoruz. Bir taraftan da kolay kolay akıllardan çıkmayacak, hem tebessüm ettirip hem de yüreğimizi burkmayı başaran usta işi maceralara konuk oluyoruz elbette. "Favori hikayem şu," diyemeyeceğim çünkü hepsini eşit derecede sevdim. Limit Of Possibilities'deki karakter zenginliğini ve her birinin gerçekten de farklı kişiliklere sahip olmasını; A Shard Of Ice'ta Yennefer ile Geralt arasındaki ilişkiye daha yakından şahit olabilmeyi; Eternal Fire'ın karmaşık hikayesini ve güzel sonunu, A Little Sacrifice'ın olgunluğunu ve buruk sonunu fevkalade beğendim. The Sword of Destiny ile Something More ise hem içerdikleri sürprizler, hem de sağlam kurgularıyla beni benden aldı. Keşke dilimize de çevrilse de bu harika eseri her Witcher hayranı okuyabilse.
Baskı: Son Koloni (Yaşlı Adamın Savaşı, #3)
John Scalzi'nin adına yakışır derecede hem çok sürükleyici hem de çok eğlenceli bir kitaptı Son Koloni. John Perry'yi yeniden görmek, yaşanan olaylara onun gözlerinden şahit olmak ve en karamsar anda bile yapabildiği esprilere katıla katıla gülmek gerçekten de keyifliydi. Bununla birlikte gelişme bölümünde değinilip de sonradan hiçbir şeye bağlanmayan noktalar da vardı. Mesela kolonicilerin yerleştiği gezegenin yerel halkı kimdi, onlara ne oldu, neden bir daha gözükmediler... gibi. Büyük ihtimalle Zoe'nin Öyküsü'nün yazılmasının en büyük sebebi de bu kasıtlı ya da kasıtsız boşluk. Eğer serinin önceki kitaplarını okuduysanız seveceğinize emin olabilirsiniz. Okumadıysanız... Eh, daha ne bekliyorsunuz ki?
Baskı: Leviathan Uyanıyor (Enginlik Serisi #1)
Kalınlığıyla ters orantılı olarak biten kitaplardan Leviathan Uyanıyor. Birbirinden güzel hazırlanmış karakterleri, kitabın ortalarına kadar devam eden gizem örtüsü, yerinde esprileriyle Daha ilk sayfalarından sizi avucunun içine sımsıkı alıyor ve son sayfaya ulaşıncaya kadar da rahat bırakmıyor. Tek eksisi konunun bir noktada klişe bir unsura bağlanması. Yine de devamını merakla bekliyorum.
Baskı: Yaz Şövalyesi (Dresden Files, #4)
Biri Jim Butcher'a üçüncü kitapla ilgili eleştiri ve şikayetlerini iletmiş midir bilmem, fakat yazar serinin dördüncü kitabıyla ilk iki maceradaki o müthiş başarısını yeniden tekrar ediyor. Bu cildin sayfaları arasında neler yok ki? Heyecan, macera, karman çorman ama usta işi bir olay örgüsü ve tabii ki gür kahkahalar attıran espriler. Dönüşün muhteşem oldu Harry :)
Baskı: Cesur Yeni Dünya
İnsan okuduktan sonra bu kitabın 1930'larda yazıldığına inanamıyor. Müthiş bir hayal gücü, olağanüstü bir atmosfer ve çok sağlam bir kurgu. Distopya türündeki eserleri seven herkesin mutlaka okuması gereken bir şaheser.
Baskı: Korkunun Bütün Sesleri
Korkunun Bütün Sesleri, bilim-kurgu edebiyatının yedi ünlü yazarının birer çalışmasını içeren bir hikâye derlemesi. İçerisinde Isaac Asimov, Robert Heinlein gibi klasik bilim-kurgu ustalarının yanı sıra Harlan Ellison, J.G. Ballard gibi aykırı yazarları da barındırıyor. Böylece farklı tatları ve anlayışları da okuyucuya sunmayı amaçlıyor. Hikâyeleri seçerken türün "rahatsız edici" örneklerini ele almaya dikkat etmiş kitabı derleyenler. Burada rahatsız ediciden kastım kesinlikle kan ve şiddet gibi şeyler değil yalnız; okuru düşündüren, içinde yaşadığımız hayatı ve düzeni sorgulatan eserlerden bahsediyorum. Kısacası kitabın adını hakkeden, gayet yerinde seçimler… James G. Ballard’ın öyküsü olan "Bilinç Eşiğini Atlayan Adam" kitapta en çok sevdiğim iki hikâyeden biri. Tüketim toplumunun had sayfa ulaştığı bir gelecekte olanları konu alan bu kısa hikâye gerek işlenişi, gerek anlatımı gerekse çarpıcı sonuyla kesinlikle favorilerim arasında. Okuduktan sonra Ballard’ın daha fazla eserini arayacak gözleriniz. "Güç Duygusu" üstat Isaac Asimov’un kaleminden ve keskin zekasından kopup gelen bir başka başarılı hikâye. Asimov, çok basit ama bir o kadar da etkileyici bir konu seçmiş kendisine: matematiği unutan insanlar. Dört işlemin bile bilgisayarlar tarafından yapıldığı bir gelecekte geçen hikâyede çarpma ve bölme üzerine yapılan tartışmalar sizi hem şaşırtıyor hem de güldürüyor. Tahmin edilemeyen fakat feci derecede mantıklı sonuysa hikâyeye olan beğeninizi bir kat daha arttırıyor. Kitaptaki bir diğer favorim. Açılış öykümüz, kitaba adını veren "Korkunun Bütün Sesleri." Bilim-kurgunun asi çocuğu olarak lanse edilen Harlan Ellison’a ait. Oldukça çarpıcı bir karakterin yine bir o kadar çarpıcı olan hikâyesi anlatılıyor bu öyküde. Aynı zamanda Ellison’ın neden "asi" olarak tanımlandırıldığını görmek, farklı üslubunu tecrübe etmek için güzel bir fırsat sunuyor. Adına yakışır sonuyla oldukça iyi bir hikâye. Kitaptaki diğer çalışmalar; Gülümseme (Ray Bradbury), Maske (Stanislav Lem), Harrison Bergeron (Kurt Vonnegut Jr.) ve Dünyanın Yeşil Tepeleri (Robert A. Heinlein). Sonuç olarak genel itibariyle baktığımızda başarılı öykülerden oluşan bir derleme Korkunun Bütün Sesleri. Hikâyelerin hepsinin çarpıcı, rahatsız edici ve düşündüren bir sona sahip olması ayrı bir artı. Bilim-kurguya başlamayı düşünen ya da türe aç olanlar için tavsiye edebileceğim bir derleme.
Baskı: Wolverine - İhtiyar Logan
Okuduğum en etkileyici Wolverine macerasıydı. Distopik bir dünyada geçen, biraz kara Kule'yi biraz da İyi, Kötü ve Çirkin'i andıran enfes bir serüven.