
Puanlar ve değerlendirmeler
Bu okurun kitap puanları ve yazılı değerlendirmeleri.
Baskı: Döner Ayna
Geç kalınmış bir Halide Edip Adıvar tanışması ancak diğer kitaplarına büyük bir zevkle yönelmenin hazzını da tattıran bir okuma oldu benim için . Kimi yazarların tek kitabı yeter, diğerlerine el sürmek istemezssiniz oysa Döner Ayna ne kadar Halide Edip Adıvar kitabı varsa okumak hissi uyandırıyor insanda. Hanife'nin masalımsı hikayesi ile başlayan , zorlama olduğu belli olsa da , iyi ki böyle olmuş be, dedirten sonuna kadar bir çırpıda okunan enfes bir kitap. Yazarın İçinde bulunduğu dönemi yansıtan bu hayat hikayesi üslubu ile , döneminin demeyeceğim, ne yazık ki edebiyat olarak o dönemin çok gerisindeyiz, Türk romancılığının ender kaynakları arasında olmalı ancak ne yazık ki çok bilinen bir roman değil sanırım . Kısacası kesinlikle okunmalı.
Baskı: Felâtun Beyle Râkım Efendi
Mutlaka okunmasını tavsiye edebilirim ancak.
Baskı: Pusula
Yazarın üslubu dolayısıyla zor bir başlangıç yaşatsada içerdiği ansiklopedik bilgiler ve devamında alışılan tarz ile elinizden bırakamıyorsunuz. Oryantalizm, doğu, batı, bu minvalde şekillenen edebiyat ve musiki üzerine bilgiler içeren bu kitap bana çok şey öğretti. En hoşuma giden yanıysa yeni öneriler barındırmasıydı. Yazarın eşsiz bilgi deryasında ilerlerken yeni limanlar keşfetme deneyimi. İçeriğiylede oldukça etkileyici olan bu roman mutlaka okuma listenizde olmalı. Özellikle Sarah'ı tanımanız çok isterim. Keyifli okumalar
Baskı: Ulusların Düşüşü
Çok faydalandığım bir eser oldu. Başlarda zor gitse de ortadan sonra keyifle okudum. Tarih, iktisat, ekonomi gibi konulara ilgi duyanlara kesinlikle tavsiye diyorum.
Baskı: Elli Yaşında Bir Erkek
Oldukça sıkıcı bir kitaptı. 79 sayfa olmasına rağmen bitirmek için çok zorlandım. Ağır ve okuyucuyu net bir sonuca götürmeyen soyut tasvirler, hikaye özünün bana çok saçma gelmesi ve belirsiz bir son...O yüzden çok beğenmedim
Baskı: Tutunamayanlar
Yine olmadı.Yine yapamadık Oğuz ağabey. Yine yavan, yaban bir kopya gibi kaldık. Haksızlık etmek istemem . Hissiyatsızlık etmek de istemem. Ama benden bir Selim yapmak, portakaldan deve yapmaya benzemedi mi? Hadi itiraf et. Ne geçti eline benden bir Selim yapınca, Ondan bir Selim yapınca, Biz Gittikçe Selimlileştikçe ne geçti eline? Sen üstün insan Turguttan dönme Selimken, biz az gelişmiş Selim olarak kaldık ardında. Peşin sıra attığın kırıntıları yuta yuta çikolata kaplı bir cadı evine rastgeldik oda hop diye yuttu bizi. Halbuki bize Selim olmayı değil, Selim tutmayı öğretmeliydin Oğuz ağabey. Selim olmak değil, Selim olmamak ama onu anlayabilmek lazımdı bize. Selimin korkuları ile korkmayı değil Selimin korkularına çare olmayı da anlatabilseydin az biraz keşke. Sende bu kadar kaptırmasaydın kendini ona . Tamam çok sevdin ama tıpa tıp benzemek miydi sevmek? Emek değil miydi sevmek? Ona karşı birazcık mesafeli durup yanlışlarını bize çıtltıp daha olgun bir selim yapmak için emek harcamak , mesai harcamak da sevmek sayılmaz mıydı? Camus ile Mersault , Kafka ile K., Sartre ile Roquentin gibi. Özür dilerim hadsizlik yapmak istmem. Sen onlara benzemessin bilirim.Arkadaşını satmazssın bilirim, Ama işte Selimleştikya kusura kalma gayri.
Baskı: Gülün Adı
Nihayet bitti! Hristiyan teolojik roman alanında başyapıt olabilecek (belkide öyledir bilmiyorum) bu kitabı ortalardan itibaren, "estağfirullah" "tövbe haşa" diyerek ve okuma aralarında sık sık kelime şehadet getirerek bitirme onuruna erdim. Bir kaç kere , bıraksam ne olur düşüncesine kapılsam da cinayetleri kimin işlediğini öylesine merak etmem buna engel oldu. Aslında ekşide denk geldiğim bir spolier mesaj sayesinde kitabın henüz ortalarında katilin kim olduğunu öğrenmiştim. ( aman siz sakın bu ukalalığı yapıp spolierlik yapmayın ne olur) ama yine de belki yazan arkadaş şaka yapıyordur bu adamda o potansiyel yok diye diye okudum ama katil o çıktı :((((((( Aslında Eco'yu takdir etmedim değil. Böylesine bir cinayet romanı yazmak ciddi bir cesaret ister. Zira kitap boyunca, cinayet romanlarında beklediğiniz heyecan her seferinde William'ın bilgi aşkıyla kesintiye uğrayıp, ortaçağ hristiyan dünyasının koyu bulamaç, karanlık topraklarında yönünü kaybediyor. Tekrar o heyecanı ancak yeni bir başlık altında yakalayabiliyorsunuz ki sayfa ortasına doğru yine kayboluyorsunuz. Aslında bakmayın karanlık, sıkıcı dediğime. Bu sayfaları karşıt okuma tekniği ile okuduğunuzda (ya da paralel bilemiyorum) orada, avrupanın orta çağının günümüz islam dünyası ile ne kadar bağdaştığını görüyorsunuz. Tarikatların korkunç sapkınlıkları içinde kaybolmaya yüz tutmuş gerçek din şu günlerde yaşadıklarımıza nasıl da benziyor. Eco bu başyapıtında ana karakter olarak kurguladığı William 'ın şahsında ki kendisi bir rahiptir, ciddi bir din eleştirisine girişiyor. Sadece hristiyanlık değil yadsıdığı, bütün dinler. "Peygameberlerden kork Adso" diyor (tövbe haşa) , "gerçek uğruna ölmeye hazır olanlardan da; çünkü onlar genellikle birçok başka insanı da kendileriyle birlikte ölmeye sürüklerler." Bu bağlamda Adso'nun gördüğü riyada oldukça ilginçtir. Ayrıca kitap boyunca arap ilim insanlarından oldukça açık ve net bir biçimde bahsedilmesi de çok hoşuma gitti. Yoğun simgeler ve felsefik bir altyapı ile örülmüş bu kitap ikinci kez okunmayı hakediyor.
Baskı: Gölgesizler
Hasan Ali Toptaş'ın okuduğum ilk romanı oldu Gölgesizler. yaptığım ön araştırmada kitabın okuyucu tarafından çok beğenildiğini gördüm. Yönetmen Ümit Ünal tarafından aynı adla sinemaya aktarıldığını da bu araştırma sayesinde öğrendim; izledim, beğendim. Kitaba ve yorumlara dönecek olursak, Hasan Ali Toptaş için 'Doğu'nun Kafkası' diye anılan bir yazar. Bir kitabını okuyup aksini eleştirmem ya da bir kıyasa gitmem komik görünse de batı romancısı ve Türk romancısı hakkında "Gölgesizler" nezdinde bir kaç lakırdı etmek istiyorum. Varoluşçuluk batıda filizlenen bir akım. 19.yy. de yaşanan hızlı sanayileşmeye karşın toplumsal ve bireysel hayatta yaşanan toplumsal ve bireysel sıkıntılar bu akımın gelişmesinde ana etken. Varlığını toplum düzeninde bir yere konumlandırmaya çalışan bireyin varoluş çabasının diğer adı varolşçuluk. Bir ispat davası ya da . Batı yazın insanı bu davanın yılmaz savunucusu. Beslendiği kaynağın dini ve soyuttan sıyrılıp daha maddeci bir eksene yayılması onun çabalarının esin kaynağı. O davasını varoluşunu anlamlandırma, onu yeniden-yeniden-yeniden üretme çabasına koşullandırmış durumda. Bu öylesine güçlü bir eylem ki sanat- sanayiyi, sanayi sanatı, ve ikisi birlikte toplum düzenini şekillendirme konusunda yarış halindeler. Bu dizginlemez çaba Batı yı her anlamda yukarı taşıyan bir dürtü. Oysa Türk roman insanı bu çabaya daha çok yokuluş üzerinden anlamlandırma gayretinde ya da bilinçaltında bu var . Varlığını kantılmak için giriştiği ba davada nedendir bilinmez çapayı hep yokoluş limanına atıyor ve bize bu minvalde masallar anlatyor. Ve ürkek Türk romancısı. Kafka Dava da çok şey yaşamaz. Altı üstü yıllarca sürüp gidecek bir davanın tarafıdır. Ancak canlı kanlı bir taraftır. Ne yaşadıysa diri diri anlatır okuyucuya. Başka , ikinci bir ağız kullanmaz. Somut bir varlık davasıdır onunki. Dönüşümde de hakeza öyledir. Halbuki Türk Romancısı buna cesaret edemez. O ya bir düşün içindedir, ya hayalin. Kaypaktır biraz. Hep uzak ülkelerin uzak masalları gibidir anlattıkları. Kendimize bir türlü masalda yer bulamayız. hep onların , o düşsel adamların hikayesidir ninni gibi dinlediğimiz. Ayrıca çok olay yaşanır, kaç yokoluşa şahit oluruz bir kitapta. Bu israf değilde nedir? belkdie bizde insan hayatının ucuz oluşudur bilinçaltımıza işleyen , o yüzden yok etmekte bu kadar ustayızdır. Kimbilir?
Baskı: Yeraltından Notlar
Kısa sayılabilecek bu kitabı bitirmemin uzun bir süre almasının sebeplerinden birincisi yaz başlangıcının rehaveti, ikincisi ise romanın başlangıcının oldukça sıkıcı olması. Bir bilen olsaydım ve bana bu kitap hakkında danışılsaydı, danışana, ikinci bölümden başla, öğüdünü verirdim. Keşke biri de bana bu aklı verseydi. O zaman hem kitabı daha anlayarak ve kısa sürede okurdum hem de Yeraltı Adamını daha iyi anlardım. Kitap hakkında (tabi okuduktan sonra) yaptığım onca araştırmanın hiç birinde Y.A'nın psikolojik bir rahatsızlığı olduğuna dair bir buluş ile karşılaşmadım. Oysa bana göre Y.A kendi namıyla anılabilecek bir hastalığın keşfettiricisi olacak özgünlükte bir hasta. Lafcadio "nedensiz edim" gibi bir kavramın doğuşunu sağladıysa Y.A 'nın neyi eksik? Freud Dosto hakkında bir sürü şey söylemiş ve şunu eklemiştir:" Yaratıcı sanatçı sorunu karşısında psikanalizin, silahlarını ne yazık ki bir yana bırakması gerekiyor.” aynı zamanda varoluşçuluğun ilk romanı sayılan bu eser ciddi bir psikolojik incelemedir. Ama ne yazık okdum ve bitti.....
Baskı: Oblomov
Oblomov Kalın olmasına rağmen oldukça akıcı bir kitaptı. Zaman zaman , hadi be, hadi artık kendine gel diye adeta yalvardım İlya İlyiç'e, zaman zaman galiba artık düzeldi dedim ama maalesef hüzünlü bir sonla bitti. Yazarın üzerinde durduğu Oblomovluk aslında sadece dönemin Rusya'sının soylularını anlatan bir ifade değil, Gonçarov sonraki çağlarda oldukça fazla türeyecek olan bir insan tipinin prototipini tanıtmış bizlere. İçinde bulunduğumuz dönemde de, bittabi demokrasinin tüm dünyaca kabulü neticesinde , ayakkabılara kadar giydirecek hizmetçiler dışında , rahatına düşkün, uyuşuk, sadece yemek, içmek, eğlenmek üstelik bunlara hiç bir çaba sarf etmeden ulaşmak isteyen pek çok insan var. Belki de bunlara yeni nesi Oblomovlar diyebiliriz. Elbette Gonçarov bu kitap ile sadece biyografik bir hikaye anlatmak istemiyor. Oblomov'un şahsiyetinde Dönemin Rusyası ağır eleştirilere maruz bırakılırken Ştoltz karakteri ile de ulaşılması gereken hedef olarak çalışkan Avrupa resmediliyor.
Baskı: Deniz Feneri
Kesinlikle Mükemmel bir kitap. Wirginia Woolf, bilinç akış tekniği ile yazdığı bu kitapta düşünceleri harika bir şekilde harmanlamış. Bu tarz kitapları okumak ilk sayfalarda oldukça zordur ancak sayfalar ilerledikçe ve okuyucu yazar gibi düşünmeye başladığında kendiliğinden akar gider. O yüzden bu tip kitapları okurken oldukça sabırlı olmak gerekir. Kitabın konusuna değinecek olursak; Woolf bu eserinde, Mrs.Ramsay , ailesi ve konuklarını tanıtır bize. Mrs.Ramsay kusursuz güzelliği ve güçlü kişiliği ile çevresindeki herkesi etkileyen bir kadındır. ve Woolf onun karakterinde kadın-erkek ilişkisini irdeler. Bu kusursuz güzellik aynı zamanda erkeklerin her anlamda kadınlardan üstün olduğunu savunur. Ona göre kadın, evlenmeli, çocuk yapmalı onlar için kendisini feda etmelidir. Erkek "tanrı" kadar yüce görülür, özünde erki simgelerken kadın her anlamda onun hizmetçisidir. Ancak Mrs. Ramsay her ne kadar bunları anlatıp yaşamaya çalışsa da bilir ki aslında kadın olmazsa erkek kısır bir döngüden başkası değildir. Elbette bu düşüncelerini asla kimse ile paylaşamaz. Bu yüzden kitabın sonunda onun yerini devralan Lily Birscoe onun bu antifeminist yaklaşmırlayla yüzleşir ve onu anlamak için oldukça fazla çaba üretir. Aslına bakarsanız kitap feminist yazınına katkı sağlayan ciddi bir eserdir. Kitapta sık sık olumsuzluk üzerinden olumla yöntemini seçmiş olan yazar kitabı, kadının üretkenliğini vurgulamak adına harika bir sonla bitirir. Yalnızca bir eserin vücuda gelişi değil ilham kaynakları açısından da irdelenmesi gereken bir sondur bu.
Baskı: Saatleri Ayarlama Enstitüsü
Tanpınar'ın ilk okuduğum kitabı Huzur'du. S.A.E Huzurdan oldukça farklı. Bu kitapta Tanpınar'ın muzip tarafı ağır basmış. Huzur çok dingin, ağır başlı bir kitapken, S.A.E maceraperest, akıcı, komik ve şaşırtıcı. Tanpınar absürdü ince ince işlemiş roman boyunca. Çok iyi bir gözlemci. Cilt cilt kitapların anlatmak için kendini yırttığı konuları çok farklı karakterler yaratarak bir çırpıda anlatıvermiş. Halit Ayarcı, Hayri İrdal, Nuri Efendi hepsi birer dönem aslında. Geçmiş ve gelecek...Üslubu bir miktar zorlayıcı olmasına rağmen keyif verici. Tanpınar gerçek bir usta. Kitap'ın Halit Ayarcı ile başlayan kısmını okuduktan sonra, keşke şöyle adam gibi bir prodüksiyon ile hiç bir şeyden korkmadan, ön yargılarımızı yıkarak bir filmini çekebilsek diye düşündüm. Umarım bir gün olur.
Baskı: Kule
Kilise Baş Rahibi Jocelin'in Meryem Ana Katedral Kilisesine büyük bir kule yaptırmak istemesi etrafında dönen olayların anlatıldığı, çok fazla olay ve kişinin olmadığı daha çok rahibin git gellerine şahit olduğumuz, (bir hesaplaşmada diyebileceğimiz türden gitgeller) bir kitap. Jocelin idealist bir rahiptir. Ve kilisenin hizmetine girdiği andan itibaren hızla yükselir. Bu yükselişi çok yakın arkadaşları tarafından kıskançlıkla takip edilir. Öyle ki bir gün Şapelin ortasında kendisine ilahi bir rüya gösterilir. Orada bir kule olduğunu görür Jocelin ve ömrünün geri kalanını bu ilahi rüyayı gerçekleştirmeye adar. Çünkü ona göre bu onun artık kutsal amacıdır. Kule inşaatı boyunca kilise içinde ve dışında ahmaklık, bencillik ve dik kafalılıkla suçlanır. Zira kilise zemini kule yapımı için uygun değildir. Jocelin'in inatları ve uğraşları sonrasında inşaat başlar ancak inşaat ustası ve işçiler dindar olmadıkları gibi saygısız, kaba saba insanlardır. Jocelin kule inşaatı tamamlana kadar onların her türlü saygısızlığınıza ve din dışı davranışlarına katlanır. Hatta kilisenin hizmetlerini yapan yaşlı ve ucube görünüşlü Pangal'ın karısı Goody'nin, İnşat ustası Roger Mason ile yaşadığı yasak ilişkiye dahi göz yumar. İşçilerin Pangall'ı rencide etmelerine ses çıkarmaz. Ve yaşlı Pangal kiliseden kaçar, karısı ölür. Onların uğursuzluğu Jocelin ve yapı ustasının peşini bırakmaz. Jocelin kiliseye ihanetle suçlanır. Kule inşaatı tamamlanır ancak fırtınalı bir gecede kule büyük zarar görür. Jocelin bu durum karşısında daha fazla dayanamaz ve hastalanır. Yapı ustası da kör ve sağır kalır. Kitap boyunca Jocelin'in mistik dünyasında seyahat edersiniz. Olaylar onun penceresinden aktarılır. Metafizik ve gerçek olaylar birbirine karışmıştır. Jocelin ilahi hedefi, doğrultusunda yavaş yavaş meczuplaşmaya başlar. Golding bu kitapta inanç ve inançsızlık denkleminde hareket eder. Jocelin'in yaşadığı tereddütler (ki rahip olduğu düşünülürse uç bir kişiliktir) ve bunlar karşısında duyduğu azap semboller yolu ile mükemmel bir şekilde tasvir edilir. Okuması oldukça güç fakat , Hristiyanlık -inanç-inançsızlık, konusunda ciddi ipuçlarına sahip bir kitap.
Baskı: Puslu Kıtalar Atlası
Yazar dönemin vazgeçilmez karakteri yiğit,serdengeçti,cengaver, maceracı külhanbeyi bir denzici olan Arap ihsanı anlatarak başlar romana. Sonra yavaş yavaş diğer kahramanlar arzı endam ederler okuyucunun zihin dünyasında. Bunlardan en önemlisi, romana da sonuna dek yön veren Uzun İhsan Efendi dir. Düşler ve gerçekler arasında gidip gelen bu adam kelimenin tam anlamıyla ne İsalık ne musalıktır. Düşündüğü için mi vardır yoksa düşündüğü için mi var edendir? Gerçekleri yaşamaya cesaret edemeyec kadar pısırık amaya düşleyebilecek kadar cesur. ve tabiki düşlerinin cengaveri oğlu Bünyamin. Bünyamin babasının pinokyosudur. Geppetto İhsan Usta'nın Pinokyosu ... Ebrehe açgözlülüğü hırsı temsil eder. Bünyamin tevazuyu. Hınzıryedi nefsi emmareyi temsil eder Bünyamin nefsi mütmainne yi. Dertli kör talihi temsil eder Bünyamin talihi. Çünkü her seferinde bir parçasını kaybetmek pahasında olsa hayatta kalmayı başarır. Ve belkide kaybettiği uzuvları arttıkça gönül gözü açılır ve bu silik delikanlı adım adım olgunlaşır.
Baskı: Dava
Dava okuması gerçekten zor bir kitap. Bunun iki nedeni var. Birincisi bilinçakışı tekniği ile yazılmış olması diğeri ise okuyucunun , yazarın yazdığı ile anlatmak istediği arasındaki bağıntıyı koruma çabası. Okurken aynı zamanda yazarın ne anlatmak istediği konusunda sürekli beyin fırtınası yapmak zorunda hissediyorsunuz kendinizi. Tabii ki Dava ile ilgili yazılmış onca yazı var. Ve bu yazıların çoğu bize Dava'nın korku çağı olan 20. y.y ın birey üzerinde yarattığı etkiden bahsettiğini söyler. Can yayınlarından çıkmış olan ve çevirisini Ahmet Cemal'in yaptığı baskı A.Camus'un korku çağı üzerine düşüncelerinin ve Kafka ile ilgili oldukça zengin bilgilerin verildiği bir baskıdır. Kitap hakkında ortaya çıkmış bu yaygın kanaat açıkçası beni çok ikna etmedi. Her yiğidin yoğurt yiyişi farklı ise her okurun değerlendirmesi de farklı olacaktır. Hele ki elimizde buna fırsat verecek çok güzel bir kitap varsa. Ortaya konmuş değerlendirmeler okuru belirli kalıp yargılara yönlendiriyorsa bu okuyucunun kitaba yabancılaşması manasına gelecektir. Ki bu Kafka'nın en korktuğu şey olacaktır : ) Evet Kafka hep bir korku içinde olmuştur. “… ve ayrıca benim özüm, korkudan başka bir şey değil.”diyen de ta kendisi. Korkusunun sebepleri arasında gösterilenleri saymazsak onu bu korkuya iten acziyetinin farkında oluşu diyebilir miyiz? "Dava" bu farkındalığın su yüzüne çıkışı diyebilir miyiz? "Yaşam, daha başında kaybedilmiş bir savaştır.” ve Kafka kaybetmeye mahkum ancak savaşmaya da mecbur bir askerden başkası değildir. Kitabın sonlarında yer alan Katedral başlığında, Rahibin anlattığı hikaye aslında anlatılmak isteneni ne güzel özetler. "Mahkeme senden hiçbir şey istemez. Geldiğin takdirde seni kabul eder ve gittiğin zaman da bırakır.” Kafka en çok Tanrı'yı merak eder ve en çok ölümden korkar. Zira dünya bilinenlerle dolu iken ölüm bilinmeyenlerle doludur. "Hiçbir zaman görmediği yargıç neredeydi?" "Kendini bütünüyle kanıtlayamazdı, resmî makamların işini üstlenemezdi, bu son yanlışlığın sorumluluğu, gerekli olan gücün kalanını ONDAN ESİRGEMİŞ OLANA aitti." Cesaretiniz varsa kitaba birde bu açıdan göz atın derim.
Baskı: Kırmızı Pazartesi
Kırmızı Pazartesi, işleneceği belli olan bir namus cinayetinin , kimse tarafından engellenmemesi üzerine yazılmış ilginç bir romandır. Bizi anlatan bu roman Marquez sayesinde görürüz ki farklı toplumlarında ortak sorunuymuş. Ülkemizde 2017 de tam 409 kadın, 2016 yılında 328 kadın cinayeti işlendi. Ve bunların büyük çoğunluğu, işleneceği belli olan ama kimse tarafından engel olunmayan , cinayetlerdi. İşleneceği belliydi, çünkü katiller onlarca kez Vicario kardeşler gibi kurbanlarını tehdit etmişlerdi. İşleneceği belliydi çünkü, bunu Vicario kardeşler gibi sağda solda kaç kez göstermişlerdi. İşleneceği belliydi çünkü, kadınlar öncesinde şiddet görmüştü. Kurbanlar emniyete sığınmıştı. Ama her defasında, Nasar'ın annesinin, oğlunun son kurtulma ihtimalini, kapıyı bizzat onun yüzüne kilitleyerek (istemeyerek de olsa) engellemiş olması gibi , sevgili devlet baba da kadınların son kurtulma ihtimalini istemeyerek de olsa bürokrasi uyuşukluğu ile engelliyor. Kırmızı pazartesi, salı, çarşamba,perşembe, cuma, cumartesi, pazar bizim hikayemizin adı.
Baskı: Zeytindağı
"Bu kitabı okumak âdeta bir borçtur ve bir vazifedir." diyor Behçet Kemal ÇAĞLAR, son sayfalarında artık göz yaşlarıma hakim olamadığım bu kitap için. Zaman zaman yükselen milliyetçilik hisleri ile aşırı gibi görünen yorumlarda bulunsa da her şeyden önce arap yarımadasında kanını çekinmeden döken Türk askerinin neler yaşadığını anlamak adına okunmalı bu kitap. Sina'da, Mısır'da,Suriye'de nelere yaşandığını anlamak için.
Baskı: Otomatik Portakal
Teknik olarak çok zayıf bir kitap. Ergen Alex'in boyunu aşan kötülüklerini, ürettiği slav kökenli argo kelimelerden sökmeye çalışıyorsunuz. Özünde , bireyin kendi haline bırakılması gerektiğini (su akar yolunu bulur), eninde sonunda doğru yolu bulacağını anlatan, düşünce ve eylem özgürlüğünü uç noktalarda anlatan bir kitap. Alex sevimli çocuk ama işlediği veballer iğrenç. Kitap özgürlük konusunu sok gözüme gözüme yapmak için pek çok gerçeği saf dışı bırakmış bence. Netice de Alex'in yaşadıkları masum gençlik fantezileri değil. Kitap boyunca iyi-kötü, güzel-çirkin sürekli yer değiştiriyor. Çok beğendiğimi söyleyemeyeceğim.
Baskı: Yalan
Çok beğendim. İlk defa böylesine içli, böylesine etkileyici bir Türk Yazar okudum. Sıradan insanların bu kadar uzun sayfalı bir kitabı dolduracak ne gibi yaşantıları olmuştur dersiniz. Ama yazar kişileri çok fazla tasvir etmekle uğraşmadan, söz ve hareketlerini bize aktararak onları tanımamıza vesile olmuş. sadece onları değil, onların nezdinde bir toplumu ve o topluma hakim olan anlayışı. Ve okudukça ne olur şu anlayış artık yakamızdan düşsün diyorsunuz. kendinizden ait olduğunuz toplumdan tiksiniyorsunuz. Şüphesiz bu sadece bizim toplumumuza ait bir çürümüşlük değil ancak galiba biz onu kendimize çok yakıştırmışız. Uzun uzun kitap yorumlarını okumaktan sıkılırım ancak bu sefer bende galiba uzun bir yorum yapacağım. Ve belkide bir müddet sonra kendi yorumla karşılaştığımda sıkılıp bırakacağım... Romanın ana karakteri Yusuf Aksu. Kendi haline bıraksalar silik, kendinden bile bir haber ancak talihi yaver gitmiş ama kendisi bunu bile farketmeyen bir aciz. Ancak ona öyle bir kisve giydiriliyor ki ne buna itiraz edecek gücü bulabiliyor ne koskoca kisveyi doldurmaya çalışıyor... Ona yapılanları okudukça insan bunların hepsi uydurma olabilir mi, gerçeklik payı ne kadardır diye düşünüyor. Ve eğer ciddi bir gerçeklik var olduğu varsayılırsa medyada boy gösteren tüm ilişkiler, kişilerinde bir yanının yalan olup olamayacağı geliyor aklınıza. Onu, bunu, şunu sorgularken buluyorsunuz kendinizi. Ne kadar çok Yusuf Aksu,Bayram Beyaz, Cazibe Çelebi, Firuz Bolat olduğunun farkına varıyorsunuz. Ve koskoca bir yalanın içinde mi yaşıyorum diyorsunuz. Biraz biraz Kemal Sunal filmi, biraz biraz Aziz Nesin kahramanları desem Romancıya haksızlık etmiş olur muyum acaba. Olmam galiba. Neticede hepsini senetezleyip, hepsinden farklı bir yapıt koymuş ortaya. Eline sağlık. Gerçekten.
Baskı: Fi
Camus'un usta eseri Veba'yı okuduktan sonra rastlaşmış olmaktan kaynaklı bir iğreti duygusu mu, yoksa gerçekten kitapta var olan bir bayağılık mı beni bu kadar yazarından ve kitaptan soğuttu, bilemeyeceğim. Aslında yazmaya değer görmemiştim ancak son zamanlarda tüm dünyada filizlenen yeni bir akımın, basit ve sadelik adına , edebiyatın, sanatın, katledilmesi olarak gördüğüm ucuz ve basit bir akımın dalga dalga yayıldığını gördükçe yazmaya karar verdim. Hoş benim burada dile getirdiğim üç-beş isyan cümlesi neye yarar ama en azından kendi adıma bu akıma teslim olmayacağımı ifade etmiş olurum o kadar. Evet, maalesef, basit bir dilin sadelik, amiyane tabirlerin halk ağızı, pornonun aşk diye, ustaca pazarlandığı bu tür kitaplar hızlıca, parazit gibi yayılarak ele okurları ele geçiriyor. Özellikle genç okurlar klasiklerin ağır havasından bunalarak bu tür kitaplara yöneliyor ve ne yazık ki edebiyat bu sanılıyor. Oysa bu çizgideki kitaplar edebiyatın; insanların içinde yaşatmaya çalıştığı güzel,çirkin, yalın,karışık ama eşsiz duyguları merak ve hayal ile fikrin kanallarına,onları zaman zaman ipek kumaşlara zaman zaman kaba abalara sararak kelimelerden sandallarla yollamaya çalıştığı o eşsiz duygulara saplanan kör bıçaktan başka bir şey değiller. Pazarlamanın tüm olanaklarıyla süslü ve iddialı tümceleriyle, çok satanlar sıralamasında yer buluyor olmaları bu gerçeği hiç bir şekilde değiştirmez ve onlara tırnak kadar bir değer atfetmez. Edebiyat bu değil! Grinin ucuz bir tonu olmaktan öteye gidemeyecek olan bu kitap , aslından da bayağı.
Baskı: Veba
Başlarda oldukça zor okunmaya başlayan kitap , sabırla okunmaya devam ettiğinde kendi ritmini okuyucuya dayatarak, çok hızlı ilerlenmese de, sonuca ulaştırıyor. Ölümün, yaşamın, Tanrı'nın varlığının Veba altında irdelendiği bu kitapta aslında, Camus'un çırpınışlarını görmek mümkün. Veba tıbbi bir hastalık olarak sorgulandığı kadar, insanlara , sırf insan olmalarından dolayı bulaşmış kötülükler ve Tanrı'nın , yazarın gözünde "adalatsizliklerinin" yansımasından kaynaklanan kötülükler açısından da sorgulanıyor. Ölüm ve yaşam. Yaşamak var olmak, ölüm ise yokluk. Yaşamak kutsal bir olgu . Ve onu beklenmedik bir şekilde sonlandıran her şey bir cinayet. Paneloux Tanrının her şeye rağmen, bu kadar acılı ölüme rağmen sevilmesi gerektiği ve ona inanılması gerektiği le ilgili vaazını yaptıktan hemen sonra trajik bir şekilde ölür. Tarrou ikiliemlerine ve inançsızlığına rağmen bir aziz olmak istemektedir. Rieux ise bir doktor olara Tanrının ya da bu tür felekatlerin ya da yaşamın zıddı olana ölümün her gün kişisel bir felaket yaşatmaasına karşın varlığın ve hayatın savunucusu ya da askeri (ki bu Rieux ve Camus için iddialı bir laf olur) olmaya devam edecektir.
Baskı: Ölüm Bir Varmış Bir Yokmuş
Saramgo'nun alışılagelmişi dışlayan, dalga geçen, ti'ye alan ve zaman zaman da çekinmeden diline uşak ettiği , son yüz sayfasıyla da aklınıza kazıdığı güzel bir eseri. Tarzı ile usandıran, ama hikayesi le , bir kitap okumuştum, ve harika bir konusu var dı diye, sıkça söze başlatacak bir eser bu. Kitap 206 sayfa. İlk 50 sayfa usanç verici. Buram buram bürokrası kokuyor (ne alaka demi...) sonraki 60 sayfada Saramago 'nun kılı kırk yaran, ya da dili kırk yaran cümleleri le , dalgalı bir denizde teknesini sahile ulaştırmaya çalışan bir denizci gibi boğuşuyorsunuz.( Noktası görünmeyen cümleleri okumadığımı utanarak ifade ediyorum. Ama, o pırıl pırıl güneşin altında yatan incecik ve huzur verici sahile ulaşmak için buna mecburdum.) ve son 96 sayfa o yıllara, pardon sayfalara ,inat bir çırpıda bitiverdi. Uzatmayınca ne güzel yazıyon Saramago. Olsun seninle uzatmak da güzel. Ölüm bile güzel : ))))
Baskı: Sarı Sıcak
22 hikayeden oluşan harika bir kitap. Çoğu Adana yöresinin, unutulmuş, hatırlanmak istemeyen, yıkık dökük, insanın yüreğini parçalayan dehşet bir anlatım ile yüzüne vurulan, okumuş olma hissinden ziyade şahit olma hissi yaratan gerçekleri.