Puanlar ve değerlendirmeler
Bu okurun kitap puanları ve yazılı değerlendirmeleri.
Baskı: Müzik Uğruna
Aksel Vinding 17 yaşında yetenekli bir gençtir. Hayalleri iz bırakacak bir piyano virtüözü olmak ve ünlü virtüözlerle beraber çalmaktır. Ailecek çıktıkları piknikte annesinin trajik ölümü, aileyi dağıtacak ve Aksel'i ruhen çökertecek olayları başlatacaktır. Aksel, okuldan ayrılacak tüm zamanını piyano çalışmaya ve annesiyle özdeşleştirdiği çağlayanda hayal kurmaya ayıracaktır. İyi bir müzisyen olmak için sadece iyi çalmanın yeterli olmadığını zor yoldan öğrenecektir. Vinding ailesi'nin geneli ulaşılmazı elde etmeye çabalamanın özdeşleştiği bir motif olarak okurun karşısına çıkıyor. Baba figürü, harcamalarını doğru ayarlayamıyor ailenin ve birikimlerin hepsini gösterişli bir hayat için saçmaktan çekinmiyor. Cathrine, ölmüş annesiyle yarışmak adına açıkça Elektra kompleksine kapılıyor. Aksel ise sürekli kaygı atakları ile sarsılan benliğini müzikle izole ediyor. Aile, hem aile birimine hem de içindeki üyelere yabancılaşmış samimiyetsiz bir yapı olarak olarak kurgulanmış. O derece de ki ancak telefonla görüşürken samimi olabiliyorlar. Aksel'in gösterdiği regresyon, annesinin ölümüyle başlıyor. Ailenin en güçlü karakterinin yokluğunda yerini alacak kimse olmadığından yönlendirmeye ve ne yapacağının söylenmesine ihtiyaç duyan Aksel, açıkça annesinin yerine ikame edeceği birini arıyor. Müziği bir kaçış aracı olarak kullanan Aksel, ailesinden gelen ihanetlerle sarsılıyor. Önce verdiği konserde sarhoş ablasının çıkardığı rezillik ardından sevdiği kadın için ablasıyla yarışmak zorunda kalması ve kaybetmesi gibi motifler karakteri ailesinden daha da uzaklaşmaya itiyor. Teknoloji ve eşya fetişi ile güçlendirilmiş duvarları okuruna sergilemek için yazar, Anja karakterini kullanıyor. Ailesinin hiçbir sözünden çıkmayan Anja, izole ve kopuk biri. Ailesinin ( daha doğrusu ) küçük projesi olarak beklentileri karşılamak dışında bir amacı yok. Aksel'in kine benzer bir İkarus kompleksi Anja üzerinden çarpıcı biçimde ifade edilmiş. İlişkiler kopuk ve hüzünlü işlenmiş. Bedensel temaslar mevcut olması rağmen bağlantılar yok. Yazar çok fazla freudyen önerme kullanmakta sakınca görmemiş. Ölümsüzlük elde etmek adına öğrencilerini kullanan öğretmenler, çocuklarını arzu ettikleri imaja göre yontmaya çalışan aileler, sadece müzikle uğraşmak isteyen çocukların masumiyetine karşı ciddi bir tezat oluşturmakta. Tek bir hatanın bir kariyeri bitirdiği bir arenada, en iyisi olmayan çalışan bu genç insanların hikayesi, hüzünlü ve soğuk işlenmiş.
Baskı: Un Lun Dun
Zanna ve Deeba, okul arkadaşı 2 genç kızdır. Zanna'nın çevresinde gelişmekte olan garip olaylar, 2 dostu Lon Dra Kis'e sürükleyecektir. Londra'nın çarpık bir versiyonu olan bu yer, kahramanını, "Seçilmiş Olan"'ı beklemektedir. Zanna, seçilmiş olan olarak kehanetlerde geçen şekilde "Duman"'ı yenmek zorundadır. Lon Dra Kis'in kaderi 2 genç kıza emanettir. Lon Dra Kis, imaların canlandığı, aynı zamanda kelimelerin ilk anlamlarını ifade ettiği bir yer. Kondüktor, hem otobüs biletçisi bir karakteri tanımlarken aynı zamanda onun insan üstü güçlerini ( Conductor, elektrik saçmak / iletken ) ifade ediyor. Duman, "ilkel çorba deneyine" gönderme içeren, oral fiksasyon üzerinden yazarın üzerine kurgulamayı çok sevdiği tüketim toplumu kavramını da bünyesinde barındırıyor. Duman, çevreci görüşleri destekleyecek bir kurguyu içermekle beraber doğa üzerine tahakküm ve vahşi kapitalizm imaları da taşımakta. Duman'ın ortakları olan Şirket, anonim kalarak değer ve insanlara daha çok kar elde etmek için saldıran modern iş dünyasının karikatürü motifi olarak dikkat çekiyor. Deterministik göndermelere açıkça karşı çıkan yazar, "Kitap"'ta yazan kehanetlerin ve önceden belirlenmiş görüşlerin hepsini hiçe sayan bir karakter olarak Deeba'yı kullanıyor.Zanna'nın Seçilmiş Olan olarak ifade edilmesinden dolayı, okurunu klasik fantezi eserlerinden taşıdığı ön kabullerle donatan yazar, okuru şaşırtıyor ve ana karakter olarak Deeba'yı seçiyor. O, "Seçilmemiş Olan". Bir ana karakterin figüranı olmak istemeyen Deeba'nın öfke dolu isyanı varoluşçu imalar taşıyor. "Kitap"taki olay sırasını dahi takip etmeyen yazar, kalıplaşmış efsanelere baş kaldıran metninde nitelikli mizah da kullanmış. Hayal gücü ve kurgudaki başarısı tartışmasız ortada olan genç yazarın, kullanmayı sevdiği ötekiler ve ezilenlerin isyanı motifini bu eserinde de okuru görebilecektir. Üstü üste binen imgeleri, eğlenceli kelime oyunları ( çevirmenin ve redaksiyonun son derece başarılı bir şekilde kotardığı ), okuyanlara hoş vakit geçirtecektir. Kayıtsızlığa, dokunduran genç yazar, karakterin üzerinden duygusuzluğu ve kenara atılmayı irdelemiş. Lon Dra Kis, ıskartaya çıkartılmış veya bozulmuş şeylerin oluşturduğu bir bölge: Karakterin evcil hayvanı olan "Kesmik" dahi çöpe atılmış bir süt kutusu. Otorite sorgusuna da girmeyi ihmal etmeyen yazar, isyankar ve cüretkar bir sonla bitirmiş eserini.
Baskı: Yara (Bas-Lag, #2)
Bellis Coldwine, Yeni Crobuzon'dan sömürgelerine giden Terskipor gemisine binmiş yeni bir hayata yol almaktadır. Şehirden uzaklaşması gereken Bellis, soğuk ve içine kapanık bir akademisyendir. Gemisi korsanlar tarafından tarafından ele geçirilen Bellis, küçük derebeyliklerden oluşan yüzen korsan şehri Armada'ya götürülür. Armada, imkansız gözüken bir amaç uğruna sakinlerini ve kaçırdığı esirlerini Bas-lag'ın öbür ucuna dek sürükleyecek bir yolculuktadır. Bellis'in evine dönebilmesi ise bu maceradan şehri geri döndürmesine bağlıdır... Armada, kaçaklar, hainler, yenilmişler ve devşirmelerden oluşmuş toplama bir filo. Küçük derebeyliklere ayrılmış olan şehir son derece kozmopolit bir yapı sergiliyor. Crobuzon'la benzeşen yönü ise doymak bilmez bir tüketim deliği olması. Tüketimcilik metasıyla özdeşleşen bu iki şehir yapı ve organizasyon açısından ciddi farklılıklar sergiliyorlar. Tekraryapımlara ayrımcılık uygulamayan Armada, kendini sürekli geliştiren ve büyüyen bir koloni. Şehrin güç odağında "Sevgililer" lakaplı bir çift bulunuyor. En güçlü derebeyler olan Sevgililer, şehri kendi hırsları uğruna dehşet verici zorluklarla karşı karşıya getirmekten çekinmiyorlar. Tüm kurgu boyunca kullanılan Bellis, İlk kitaptan tanıdığımız İsaac'ın eski sevgilisi. Islak pervanelerin ortaya çıkışı ile İsaac'ı tanıyan insanların bir bir ortadan kaybolması, şehrin milis güçlerinin işi olduğundan şüphelenen Bellis, kendini sürgüne yolluyor. Deniz şeytanı'nı çağıracak talimatları içeren kitabı çevirebilecek kadar bilgiye sahip tek insan olduğu için Bellis, Armada'nın tüm planlarına bir şekilde dahil olmak durumunda. Silas Fennec, Crobuzon ajanı olarak çıkarcı ve manipülatif bir karakter; Tanner Sack onu cezalandırıp bir tekraryapıma çeviren Crobuzon'un sürgününden kurtulunca Armada'yı ve yeni bedenini benimsiyor, gönüllü olarak ameliyatlarla bir deniz canlısına dönüşüyor. Bellis ise kütüphanede görevlendiriliyor ve şehri benimseyemediği için yabancılaşma ve izolasyon içinde kütüphanede çalışıyor. Armada'nın gardiyanı ve Sevgililierin şampiyonu Uther Doul ise efsanevi bir şehirden gelen bir dövüş ustası ve münzevi. Yazar, Kopenhag yorumu ve olasılık teorileri üzerinden kurguladığı eserinde, Bas-lag'ın geçmişi ve kültürel yapısı ile ilgili çok sayıda detayı okuruna sunuyor. Bilim kurgu öğelerini ilk kitabından daha çok motiflerine yediren yazar, özellikle Armada ve Crobuzon arasındaki deniz savaşını son derece detaylı ve güçlü tasvir etmiş. Dünya'yı yıkıma sürükleyen olayları; Sıtma Kraliçeliği ve Hayaletkafa İmparatorluğu'nun hükmü dönemleri üzerinden merak öğesini son derece etkili kullanmış. Crobuzon ve Armada'nın güç ve sömürgeleştirme takıntısı ve asimilasyon politikaları ciddi siyasi eleştiriler içeren pasajlarda işlenmiş.
Baskı: Akıl Hastalığı ve Psikoloji
Yazar metnini, hastalıkların semptomatolojisi üzerine görüşlerini açıklayarak açmış, bazı temel patolojilerin açılımları, nörofizyolojik ve psikolojik postulatların karşılaştırılması üzerinde durdurtan sonra Psikolojide bütünlük arayışına değinmiş. Psikoz ve nevrozların ayrım kriterlerini belirttikten sonra kişiliğin hem hastalığın geliştiği bir öğe olarak hem de hastalığı değerlendirmek için bir ölçüt haline gelmekte olduğunu belirtmiş. Regresyonun bilişsel arka planına değindikten sonra, hastalıkların semptomatolojisinin felsefi düzeyde incelenmesine yer ayırmış. Karşıt anlamlılık kavramı üzerinde detaylı ( belki de fazla ) duran yazarın, Klasik Freudyen psikanalizin görüşlerini benimsediği ortada. Jackson, Bleuler atıfları yapan yazar, kaygıyı karşıt değerliliğin dışavurumu olarak almış. Regresyonun, geçmişe doğru bir dönüş değil, şimdiki zamandan kasıtlı bir kaçış olduğunu belirttikten sonra kapsamın döngüselliğini sorgulamış: " Kişi şimdiki zaman sayesinde kendini geçmişinden mi korumaktadır yoksa geride kalmış tarihin yardımıyla şimdiki zamandan mı kendini sakınmaya çalışmaktadır?" hastalık belirtilerinin arkaik davranış kalıpları olduğunu savunan yazar, varoluşçu, bilişsel ve evrimci ekollerin görüşlerini içeren çıkarımlar yaparken Klasik Freudyen psikanalizinden uzaklaşmadığı son derece açık. Çoğu çıkarım, nörofizyolojiden kopuk, kimi yerde kısmi redlere kadar varan görüşlere sahip. "Normal" ve "anormal" i sosyal bir çerçevede tanımlanın gerekliliğini belirten yazar, tüm bu kavramları kültürün yarattığını ifade etmiş. Antropolojik potansiyeller ve tanımlar üzerinde duran yazar; toplumun, kovduğu veya hapsettiği hastada kendi hasta olabilme potansiyelini görmek istemediğini anomali olarak tanımladığı andan itibaren hastayı dışladığını belirtmiş. "Deliliğin Tarihi" ' nin cömert bir özetini "delilik ve kültür" pasajını son bölümde okura sunan yazar, modern çağın en büyük günah algısına değinmiş: İşsizlik. Hapishanenin sınıfsal bir baskı aracı olarak kullanıldığını ifade eden yazar, tedavi adı altında ahlaki zincirlere vurulan hastaların sonsuz bir çocuklaştırma ve ceza döngüsüne sokulduğunu ve tıbbi iktidarın arzusu yönünde fütursuzca kullanıldığını belirtmiş. Davranışcılık ekolünün temellerinin 1790'larda atıldığını ima eden yazar, vahşi ahlakçı sadizmi eleştirmiş.Metninde Erasmus, Bosch, Nietzsche, Cervantes, Shakespeare göndermelerinde bulunan yazar, anomalilerin toplumsal eşiklerinin değişkenliği üzerinde durmuş ve kaygıyla çizilen toplumsal ilişkileri tanımlamış. kayıtsızlık uyarıları yaptıktan sonra varoluşçu çıkarımlarla metnini kapatmış.
Baskı: Beyin ve İç Dünya (Öznel Deneyimin Sinirbilimine Giriş)
Psikanaliz ve nörofizyolojiyi sentezleme yönünde cesur bir çaba, güzel bir çalışma.Yazarlar anatomi bilgileri ve tanımları vererek metinlerine giriş yapmışlar. Verilen basit grafikler kavramların algılanmasına yardımcı olmakta. Nörofizyoloji ile devam etmiş en önemli nöral taşıyıcıları ve modülatörleri açıklamışlar. Zihin - beden sorununa değinen bilincin eşbağıntılarını arayan metin, materyalizm ve idealizmin bilek güreşine sahne olmuş. Zihnin, sinir hücrelerinin daha yüksek düzeyde örgütlenmesi olduğu belirtilmiş, zihinle ilgili tüm görüş bildiren felsefe ekollerinin açılımları yapılmış. Charcot ve Broca'ya saygı duruşu içeren pasajlardan sonra karşıt kutuplu 2 görüşü sentezlemeye çabalayan ilk uzmanın Freud olduğu ifade edilmiş. Onun Mirasını devralan Luria'dan da sıkça alıntı yaparak zekanın tanımlanmasındaki zorluklar açıklanmış. Turing Testi ve yapay zeka sorunsalı üzerinde durulup, karşıaktarımın empatinin temeli olduğu belirtilmiş. Zihnin algılanmasının önündeki öznellik engelinden detaylı bir şekilde bahsedildikten sonra nörolojik hasarlar ve ünlü Phineas Gage, Broca'nın " Tan- Tan" vakası ele alınıyor. Körgörü ve amnezi gibi hasarlanmalar açıklandıktan sonra bilindışı görüp hatırladığımızı ifade eden metin, görsel deneyimler üzerinden bilinçli düşünmek için bu deneyimlerin sözcükler olarak kodlanması gerekliliğine dikkat çekiyor. Damasio'nun çalışmalarından övgüyle bahsedilirken " çekirdek bilinç" kuramını alıntılıyor, evrimselci görüşü pekiştiren "tüm memelilerde çekirdek bilinç bulunur" gibi çıkarımları okurla paylaşıyorlar. Bilinçli farkındalığın zeminin duygusal farkındalık olduğunu ifade edip ilginç vaka özetleri ile metin süsleniyor. Psikiyatri de kabul edilen bilindışının fizyolojik değerlendirilmesini incelikli bir şekilde ele alıp bir duygu hissedildiğinde olayın kendisini değil öznel yanıtımızı hissettiğimiz belirtiliyor. Duyu modalitesi ayrımları, sanal bedenler, algı ve beyin haritalarına girip 4 temel duygu kumanda sistemi olduğu ifade ediliyor: Arayış, Öfke, Korku, Panik. Özellikle bebekli dönemindeki hafızanın durumuyla ilgili yorumlarda Bowlby atıfları gözden kaçmıyor. Anlamsal ,epizodik, işlemsel bellek tanımları yapıldıktan sonra ayrımları ve deja vu gibi fenomenlerin nasıl oluştukları belirtildikten sonra hipokampus'un önemine değiniliyor. REM aralığının düşlere denk olmadığı ifade eden yazarlar, arayış sisteminin aşırı çalışmasının şizofreniye, yapay yollarla uyarılmasının ise psikozlara neden olduğunu belirtiyor. Beyin dahil insanın varsayılan planının dişil olduğu belirtilirken, cinsiyet kimliğinin beyin kimyası ile olan ilişkisi tartışılmış. Son bölümleri Freud'un çalışmalarına ve psikanaliz, psikiyatriye bir güzelleme olarak ele alan yazarlar, her iki ekolün eksiklerini ve yapabileceği katkıları son derece tarafsız bir gözle tartışmayı başarmışlar. Kimi kuramlar yıkılmış, kimi yanlış bilgiler literatürden kaldırılmış da olsa kitabın genelinde Psikanaliz ekolünün çoğu çıkarımı ve kuramı fizyolojik olarak da kanıtlanmış. Detaycı yapısı, incelikli tartışmaları, tarafsız yaklaşımı ile okunmayı kesinlikle hak ediyor. Dili çoksatar kıvamı basitlikte değil, dolayısıyla nörofizyolojiye giriş için uygun bir kitap olma özelliği taşımıyor; ancak konuyla ilgilenen kişilere çok şey sunuyor.
Baskı: Güneş İmparatorluğu
Öncelikle şu belirtilmeli; yazarın ön sözde ifade ettiği üzere 1941'den 1945'e dek toplama kampında esir olarak tutulduğu dönemde karşılaştığı çarpıklıklar ve anılar bütününün bir toplamı olan bu eseri, çoğu kitabındaki "kıyamet sonrası" dünya motiflerinin çıkış noktasını oluşturmaktadır. Jim, Şangay'ın elit tabakasına ait bir İngiliz çocuğudur. 11 yaşında olan Jim, Japonların Çin'i işgal etmesiyle ailesinden kopar. Küçük çapta bir kıyamet yaşanan Şangay sokaklarından evinin güvenliğine kaçar. İşgal kuvvetlerinin sokaklarını arşınladığı şehirde evinin ve komşuların kilerlerindeki konservelerle yaşamını sürdürmeye çalışan Jim, teslim olup bakımını Japon ordusuna bırakmak istemektedir. Ancak teslim olması, toplama kampına gönderilmesinden önce sokaklardan canlı çıkmak zorundadır... Jim,11 yaşında. Kitabın başlangıcında vurgulanan masumiyet, büyüme arzusu ve merak gibi kavramlar karakter üzerinden son derece güçlü ifade edilmişler. Kendi insanları olan İngilizlerden, Bölge halkı olan Çinlilerden daha çok, işgal kuvvetlerine daha işgal başlamadan önce hayranlık duyan Jim, erken Stockholm belirtileri gösteriyor. Yazarın insanın içindeki şiddet ve statü betimlemelerini erken Freudyen motiflerle tanımlaması hoş bir detay olarak göze çarpmakta. Kozmopolit bir şehir olan Şangay, Çinliler, Ruslar, Polonyalılar,Çek ve Naziler, Japonlar ve İngilizleri aynı anda konuk eden fay hatları çok silik bir "hiç kimsenin toprağı" motifi olarak dikkate değer. Savaşın başlangıcı pasajı, Petrell Zırhlısının trajik düşüşü ile başlatan yazar, Lewis Carroll atfında bulunuyor. Jim'in aynanın öteki tarafına geçmesi ise müttefik zırhlısının sulara gömülmesi ile gerçekleşmekte. savaşın Başlangıcından itibaren tıpı çöpçübalıkları gibi yetişkinlere hizmet ederek yiyecek ve koruma bulmaya çalışan Jim, hayatta kalmak için başkalarına bağımlı hale geliyor.Bu dünyada şefkat yok, merhamet yok. Takas ve hizmetlerle ödeniyor tüm erdemler. ölüm ve esaret kavramlarından kendini soyutlayan Jim, tam bir apatiye kapılıyor. Çıkarcılığın sert biçimde eleştiriliği, ölü soygunculuğu ve insan pazarlamanın normal olduğu bir ortamda hayatta kalmaya çalışan küçük çocuk, kendi değer sistemini ve alışkanlıklarını yaratıyor. yazar tüm kitap boyunca bayrak sallamadan, şerefe, onur kahramanlık destanlarına girmeden savaşın gerçek yüzünü okuruna sunuyor: Sefalet. Hastalıktan ve açlıktan kırılan insanlar, pislik ve kötü yaşam şartları altında esaretle geçen günler, erdem ve sosyal sözleşmelerin rafa kaldırılması... Ailesine ulaşma şansı olduğu anlarda dahi toplama kampına geri dönmesi, kendini işgalcilerle özdeşleştirmesi gibi Stockholm'un ilerlemiş seviyelerine imada bulunan yazarın verdiği grafik detay ve çarpık düşüncelerle okuruna duygusal yumruk salvoları indiriyor. Hiroşima'ya atılan bombanın ışığını Şangay'dan dahi gören Jim, dünyanın sonunun geldiğini düşünüyor. 2. Dünya savaşı bitmiş olabilir ama 3.sü ne zaman başlayacak diye sorgulayan çocuk, usta bir mimar gibi öğeleri ve imaları üst üste yükleyen yazarın çıkarım ve sorgularını aktarmakta kullandığı bir karakterden çok daha fazlası olduğunu her sayfa da ispat ediyor. Ballard, okurunu şarhoş edecek bir sefalet ve yıkım senfonisi kurgulamış.
Baskı: Savaş Okulunda Yılbaşı (Ender, #5)
Zeck Morgan, ufak bir cemaatin liderinin en büyük oğludur. Diğer çocuklardan farkı bir savant olmasıdır. Gördüğü veya okuduğu hiçbir şeyi unutmayan Zeck'i Ordu'nun saflarına katmak için görevliler bunu gayet iyi bilmektedirler. Tanrı'nın gözünde arınmış olması için babasından düzenli olarak kırbaç yiyen Zeck, pasifizmini korumayı kışlada da sürdürmek niyetindedir, görevlilerle işbirliği yapmaz ancak gene de 9 yaşında askere alınır. Ender ve diğer üstün zekalı çocuklarla insan ırkının geleceğini korumak için eğitim almaya giden Zeck Savaş okulunda dini ve kültürel kimlikleri ayrıştıracak bir krize sebep olacaktır... Yazar, daha girişte Dinin güçlü bir otorite aracını olduğunu vurgulayan ve ordu ile cemaat kavramları arasında köprüler kuran eleştirel çıkarımlarını Zeck ve babasının arasındaki ilişki üzerinden tanımlıyor. İç grup- dış grup çatışmasını son derece başarılı aktaran Card, izole ortamlardaki ( cemaat ve kışla gibi ) ihtirasları ve güç çatışmaları hoş kurgu oyunlarıyla betimlemiş. Ender ve Zeck arasındaki benzerliği , toplumdışılıkları net biçimde okuruna aktaran yazar, kışla gibi bir ortamda bile konformizm eleştirisi yapan karakter ( Dink ) kullanarak karakterin ortam ve önkabullerden ari olduğu çıkarımını yapıyor. Sıla hasreti çeken çocukların ufak bir kutlamasının idari bir krize dönüşmesi sürecinde, bu sevgi ve fedakarlık dolu ufak isyanın büyümesinde Zeck'in rolü son derece büyük. Dünyevi çilecilik, kadercilik gibi kavramları bünyesinde toplayan Zeck, değer ve imaları yıkarak anonim savaşa hazır bedenler bedenler üreten bir fabrikada sembollerin gücünün öğrenilmesine istemeden de olsa katkıda bulunuyor. cehaletine can simidi gibi sarılan karakter, aynı cehaletin farklı ağız ve kültürlerde aynı cümleleri kurduğunu fark edemeyecek kadar kibirli. gruba bağlılığı yok edilen karakter evrimsel biyolojinin ve davranış bilimin kuramlarına göre izolasyona mahkum ediliyor. Yabancılaşmasıyla yapay bir apati içine sürüklenen Zeck, dini öznel algıyı bir kaçış aracı olarak kullanıyor. Ender ve Zeck'in mantık düellosu eserin en güçlü pasajlarına ev sahipliği yaparken Dink ve Zeck arasındaki ideolojik çatışma Ender ve Zeck'in çatışması haline dönüşüyor. Kırılma noktasını geçen Zeck tüm kavramların göreceli olduğunu, pasifizminin çok kırılgan olduğunu ilk elden öğreniyor. yazarın yaptığı muhteşem psikanaliz Sert bir mantık düellosuyla süslenmiş. Kişisel kontrolün yüceltildiği pasaja özellikle dikkate değer. Arınmanın iması olarak reddedilen sembolün kabulü ise gruba yeniden katılınması ve büyümeyi temsil eden son derece güzel bir öğe.
Baskı: Mr. Why'ın Sonu
Ariel Manto, hocasının ortadan kaybolmasıyla üniversitede yalnız kalmış bir dergi yazarıdır. Hocasının çok fazla bilinmeyen bir yazara olan takıntısını paylaşan Ariel, şans eseri kopyası olmayan "Mr Y'ın Sonu" adlı kitabı ufak bir sahafta bulur. Kitap kendine özgü bir sır içermektedir. Lanetli olduğu öne sürülen kitabı okuyan herkes ölmüştür. Ariel, kitabı hazine bulmuşçasına sahiplenir, lanetten korkmamaktadır. Ancak lanet dışında başka sırlar da içeren bu eski kitap hayatını kökten değiştirecektir... Lamarck, Darwin ve Poe atıfları göz dolduran yazar, ara pasajlarda paylaştığı ufak hikayelerde hem kurgusunu güçlendiriyor hem bilim kurgu öğelerine ne kadar hakim olduğunu sergiliyor. Kitabın tamamı "Noosfer" ya da Jung'un deyimiyle "kollektif bilinçaltı" kavramına imada bulunmakta. Ariel karakterinin 4. boyuta olan merakı ve konuyla ilgili önermeleri herhangi bir popüler kültür bilim kitabının altında kalacak gibi değil. Flatland ve Erewhon atıfları yapan yazar, Mobius şeridi kavramına dair çok güzel çkarımlarda bulunmuş. Mary Shelley alıntısı yapan yazar, zorlu bir çocukluk geçirmiş olan karakterini kurarken samimi önerme ve ifadeleri sıklıkla kullanmış. Ariel arkadaşı Wolfgang ve Adam karakterleri temelde benzer özellikler taşıyorlar. Ariel, Munchausen başlangıcına sahip genç ve zeki bir kadın. kendine zarar verme zorlanımı geride bırakmış olmasına rağmen bu dürtüye karşı çıkamıyor ve bu görevi başkalarına devrediyor. Onu aşağılayacak, incitecek ilişki ve insanları seçerek hem kaçışçı karakterini besliyor hem de mazoşist eğilimlerini gideriyor. Wolfgang da aynı şekilde güçlü bir kendine zarar verme dürtüsü duyan biri. Adam ise babasını memnun etmek adına dürtü ve arzuların gem vurmaya çalışan, benliğini yok etmek adına elinden geleni ardına koymamış. Tüm karakterlerin ortak bir diğer noktası ise kabul edilmek istemeleri. Nesne ve özne arasındaki farkları tüm bu karakterlerin farklı oranlarda karıştırdığına tanık olan okur, özellikle mazoşist eğilimlere ve grafik detaylara takılabilir. Wells, Picasso ve Munch atıfları yapan yazar, Akıllı tasarım eleştirisini idealizm ve materyalizm tartışmasında kullanmış. Nedenselliği açıkça yıkan önermeler kullanmaktan çekinmemiş. Burlem ( Ariel'in hocası ) net bir şekilde geçit bekçisi rolünü oynuyor. Anlambilime sıkça giren ve felsefeyle fiziği harmanlayan yazar, sosyal etkileşimler ufak mantık hatalarına düşse de; akıcı düşüncelerin dansıyla okurunu mest ediyor. Aziz Jude, kayıp davaların hamisini sıkça imada bulunan yazar, özellikle dehşet metrosu pasajındaki grafik detay ve canlılık açısında zengin, tasvirlerine güvenen metiniyle göz dolduruyor. Duyguları da Troposfer'e dahil eden Thomas, dini buyruklara feminizm üzerinden isyan ediyor, zayıf noktalara samimi ve yerinde darbeler vuruyor. "Broca'nın beyni" ve "Kopenhag yorumu" üzerine muhteşem detaylarla bezeli bir gerçeklik sorgusuna girmekten de geri durmuyor. "Heisenberg'in belirsizlik kuramı"na göz kırpan özgür iradeyi yücelten görüşleri ve kurgusunda "büyükbaba paradoksu"nu kullanıyor. Nedensellik, geçmişi etkileyen gelecek düşünceleri gibi son derece ilginç temaları kurgusuna yediriyor. Lab. hayvanları pasajında ciddi bir hayvan hakları savunusu yapan yazar, tıbbi ilerlemenin başka canlılar için günlük işkenceler olduğu bir yolculuğa çıkarıyor okurunu. metninin sonlarına doğru ruh sorgusuna ve ahlaki rölativizme değinen yazar, dil konusunda yeteneğini sergilemekten çekinmemiş. Akıcı, felsefe ve bilim kurgu öğelerini harmanlayan doyurucu bir roman.
Baskı: Ölümcül Hastalık Umutsuzluk
Kierkegaard, 3 insan tanımı yaparak metnini açıyor : Ben'i olduğunun farkında olmayan insan, Ben'i olduğunun farkında olan ve kendisi olmak istemeyen, ben'i olduğunun farkında olan ve kendisi olmak isteyen. Ben'in kendine bağımlı bir ilişkisi olduğu argümanını detaylandırırken insanın bir sentez olduğunu, diyalektik bütünlerden oluştuğunu ifade eden yazar, Hristıyanlığın en çok kullanılan öğelerinden biri olan "Trinity ( üçleme)" öğesini çoğu savunusuna katmış. İnsanların hayvanlardan acı değil, umutsuzluk duyarak ayrıldığını savunan yazar, "Yaradılış Merdiveni" görüşüne imada bulunmakta. Olabilir ( olasılık kast edilmekte / çeviri hatası ) den gerçeğe geçmenin bir yükseliş biçimi olduğunu belirten yazar, "dünyevi çilecilik" kavramını yüceltirken "Cennet'ten kovuluş ve Kusurlu insan" temalarını vurguluyor. Umutsuzluğun kendi olma sorumluluğunu içinde barındırdığını ifade eden yazar, umutsuzluk durumunda şimdiyi geçmiş gibi yaşadığı zamansal fiksasyonu açıklıyor. yazarın çoğu argümanını dayandırdığı "ölümden sonraki yaşam" teması çoğu savunusunun ve çıkarımının ana kolonlarından biri görevini üstlenmekte. Kendi benliğine sahip olamamanın ölümün ölümü olduğunu ifade eden yazar, yaşayan ölülüğe benzeyen bir varoluş olarak betimlemiş kavramı. Yazar, kendi tanıları arasındaki geçişleri şu şekilde aktarmış: "Ben'liğin reddi yüzünden oluşan umutsuzluk, kendiliğin istendiği umutsuzluğa dönüşür. Umutsuz kişinin olmak istediği ben, hiçbir zaman olamadığı ben'dir." Sokrat'tan çok sayıda alıntı yapan ve atıfta bulunan yazar, diyalektiği her argümanına yedirmiş. Kimi yerlerde "Kusurlu Tanrı" imalarında bulunan yazar, Umutsuzluğun, tinin, sonsuzluğa bağlanan yanı olduğunu ve bu ilişki üzerinden diyalektiğin içine sonsuzluk kavramının girdiğini savunuyor. Apati ve depresyon ilişkisine değinen yazar, rahatsızlığın hiç hissedilmemesinin umutsuzluğun kendisi olduğunu belirtmiş. Hedonizm eleştirisine sıklıkla giren metinde İnsanların tinsel yazgılarının farkında olmamalarının bir umutsuzluk çeşidi olduğu ifade edilmiş. "Ben, özgürlüktür; olabilirin ve gerçeğin diyalektiğidir" diyen yazar, bilinç seviyesinde artışla beraber istencin ve umutsuzluğun da geliştiğini belirtiyor. ( Oedipus sorunsalı ) düşgücünün sonsuzluğu yaratan düşünce olduğunu ifade eden yazar, nesne- özne algısındaki karışmalara vurgu yapmakta. Kaçışçılık'ı eleştiren ve tanılayan yazar; düş gücüne gömülmüş her insanın sonsuzluğa katıldığını ancak bu eylemi kendi olmadan gerçekleştirdiğini, ben'inden sürekli uzaklaştığını ifade etmiş. Konformizm eleştirisini sert ve yerinde vurgularla okuruna sunan yazar "Varoluşçuluk'un babası" statüsünü her sayfada hak etmiş. Tanrı'yı kazanmak için aklın yitirilmesi gerektiğini ifade eden yazar, Ben'in olabilire ve zorunluluğa eşit ölçüde ihtiyaç duyduğunu belirtmiş. yazarın bir çok sayfada vurguladığı kurtuluş esasen " dini kurtuluş ( salvation ) ". kendi yok oluşuna kimsenin inanma olasılığı olmadığını , kayıpların olabiliri yanında taşıyan gerçeklikler olduğunu belirten yazar, Çoğu dini metinde geçen " kurtarılmış, kaderden ari" mümin profilini tanımlamakta. Olabilirden yoksun olmak, her şeyin kişi adına bayağı ve zorunlu olması anlamını taşıdığını, determinist ve kaderci kişilerin Ben'lerini kaybetmiş umutsuzlar olarak sadece zorunluluğu yaşayabildiklerini, Tanrı'nın saf olabilirlik olduğunu ( zorunluluğun yokluğu ) ifade etmiş. Tanrı'yı bilmenin ben aracılığıyla mı, yoksa Ben'i bilmenin Tanrı aracılığıyla mı gerçekleştiği konusunda çok muğlak retorikler kullanan yazar kimi yerlerde totolojiye benzer önermelere dayandırmış çıkarımlarını.Tin'in en ciddi günahının yaşamdan kaçmak, intihar olduğunu ifade eden yazar, kimi yerde son derece seksist çıkarımlarda bulunmuş. Pagliavari bir tanılama kullanan ve doğayla kadını bir tutan yazar, etik dinsel ve medeni tüm yüceltmelerini erkeğe adamış. Son bölümlerde Günah ve tanılaması üzerinden detaylı duran yazar, Sokratçı tanımı ön plana çıkarıyor. Descartes, Shakespeare alıntı ve atıflarında bulunan yazar; Tanrı'nın "yığınları" değil "bireyleri" yargıladığını ifade ederken varoluşçu görüşlerini en yüksek tonlara taşıyor.
Baskı: Kurma Kız
Uzak gelecek... Kaynakların tükenmesi ve ekolojik kıyametten sağ çıkan insan ırkı, devasa şirketlerin oyuncağı haline gelmiştir. Gen-kırıcılar yarattıkları canavarların bir geri çağırma şansına sahip olmadıklarından ölümcül hastalıklar, yeni canlı türleri ortaya çıkmış; eskilerinin yerine geçmiştir. Agrigen, Purecal gibi devasa şirketler gri marketin sınırlarını zorlamakta kar amacıyla asla sömürgeleştirilmemiş Tayland'ı bile pazar paylarına sokmaya çabalamaktadır. Agrigen'in sağlam gen-saptayıcılarından biri olan Anderson, kendi üretimleri olmayan ve tarıma son veren hastalıklardan etkilenmeyen yeni bir meyveye rastlayıp Tayland'da kalmaya karar verdiğinde tek düşüncesi gen bankalarını yağmalamaktır. Ancak kurma kız Emiko ile tanıştığında tüm planları suya düşer... Ekolojik kıyametin vurduğu Dünya'da deniz seviyeleri yükselmiş sahil şeritleri ve önemli metropolleri haritadan silmiştir. Vahşi mutasyonlar yüzünden gen mühendisliği yapılmış çeşitler dışındaki gıdaları acımasızca yok eden hastalıklar ortaya çıkmış ve açlığı en önemli sorun haline getirmiştir. İnsanları kırıp geçiren "habbe pası" karantina müdürlüklerinin bir nevi polis kuvvetine dönüşmesine yol açmış ve Çevre Bakanlığı'nı her acil durum karşısında göreve hazır ufak bir orduya çevirmiştir. Yaratılan canlılar diğerlerinin yerini almış, milyonlarca yıllık evrimin kalemlerini yeryüzünden söküp atmıştır: "Chesire kedileri" gibi...( Lewis Carrol atfı ) Gen mühendisliği yaşlı nüfusu çok olan gelişmiş ülkelere de yaramış yeni bir canlı türünün doğmasına neden olmuştur: Kurmalar. Motor fonksiyon bozuklukları ile sıradan insanlardan ayırt edilen bu kısır canlı türü, insanın yeni kölesi olarak okurun karşısına çıkıyor. Petrol ve kömür öncesi çağa geri dönen Dünya, sanayi devriminin öncesini yaşamamakta. Metanla enerji yüklenen burmalı yaylar ve pedalla çalışan bilgisayarlar gibi icatlar hala endüstri çağını yaşamaya çalışan insanın yardımına koşuyor. Ağır yük taşımasında ve fabrika burgularına enerji yüklemesinde kullanılan Megalodonlar imgesi üzerinden hem hayvan hakları ihlallerini eleştiren hem de 3. Dünya'nın ağır çalışma koşullarını sorgulayan yazar; kurguladığı ufak isyanla sessiz yığınların ürkütücü gücünü sergilemekten kaçınmamış. Vahşi çok-uluslu şirketlerin gri pazar sayesinde girdikleri her ülke ve toprağı köleleştirdiğini son derece yalın bir şekilde aktaran yazar, insanın kibrini doğa üzerinde açtığı onarılmaz yaralarla okura taşımış. Tanrılığa soyunan gen- kırıcıların çocukları "Kurmalar" Japonya'nın modern geyşa ve askerleri pozisyonunda bulunmakta. Çocukluktan itibaren "itaat" ve "hizmet etmek" için programlanan, endoktrine edilen Emiko gibi binlerce Kurma insan olarak bile görülmüyor ve her türlü aşağılanmaya maruz kalıyorlar. Kurgusunu son derece ilginç karakterler arasında paylaştıran yazar, farklı bakış açıları ve arzuları okuruna sunarken kağıttan karakterler yaratamadığını her sayfada tekrar tekrar kanıtlıyor. Eskiden Triad'ın başı olan Hok Seng şu anda Anderson adına çalışıyor ve tek amacı parlak geçmişini geleceğine taşıyabilmek... Ancak Radikal İslam'ın yükselmesiyle kıyılan Çinliler için hayat kolay değil. Caydi karakteri Çevre bakanlığı'nın korkusuz "Bangkok kaplanı" lakaplı komiseri ve sonuçlardan çok hareketlere odaklanıyor. Anderson, bencil ve acımasız bir iş adamı, deneyimli bir gen-saptayıcı. Emiko ise sadece insan gibi yaşamak isteyen bir Kurma. Yazar ırkçılığı, çıkarcılığı, vahşi kapitalizmi,deteminizmi karakterleri üzerinden sorguluyor ve çoğu karaktere ekstra boyutlar katmayı başarıyor.Karma algısını kurgusuna yediren yazar, çoğu sürprizde bu öğeyi başarılı bir şekilde kullanmış. Çevreci görüşleri kurduğu ürkütücü distopya da tezatlarla bolca vurgulayan yazar, yöre argosu, inanış ve dini görüşlere hakimiyetiyle okurunun takdirini kazanıyor.
Baskı: Doğal Yaşam ve Başkaldırı
Çevrecilerin baştacı. Thoreau'nun 1845-47 yılları arasında ikamet ettiği Walden Gölü hakkında tuttuğu günlük ve notlarla, Sivil İtaatsizlik makalesinin beraber yer aldığı kitap. Yazar metnini, kitle esaretine yol açan ekonomik atılım ve kaygılara hicivle dolu bir yergi düzerek açıyor. Temel ihtiyaçları tanımlamaya kendi öz ihtiyaçları üzerinden yaklaşıyor. Gösteriş budalalığı ve açgözlülüğü yeren ve sade bir yaşamı öğütleyen metninde tüm statü sembolleri ve yapmacık hayat tarzları ele alınmış. Toplum yaşamını korumak adına bireyin varlığının eritildiğini belirten yazar, kilise de dahil olmak üzere tüm kurumları eleştirmekten geri durmuyor. Dönemin yaygın görüşlerinden biri olan "Mutlu vahşi" kavramı üzerinden toplum ve medeniyet irdelemeleri yapan yazar, son derece lirik tasvirlerle günlük yaşamını ve düşünce zincirlerini okuruyla paylaşmış. Gününe değer katabilmenin tüm sanatların en yücesi olduğunu, entellektüel arayışların önemini vurgulayan yazar; toplumsal adaletsizlikler üzerinden güçlü betimlemeler yapmış. Üstü kapalı hiciv ve bol tezat kullanan yazar, doğu mistisizmine dair hoş alıntılar ve güzellemelerle dolu pasajlar kaleme almış. insanların hayatlarını değiştirmekten, risk almaktan korktuklarını vurgulayıp saplantılı ve tekdüze yaşanan hayatları eleştirmiş. Tarımsal çabalarını ve elde ettiği kazanımları da okuruyla paylaşan yazar, monokültür uygulamasının yanlışlığına değiniyor ve çiftçileri uyarıyor. tarımın sanayileşmesine, çevreyi düşünmeden tarım ve sanayi hamleleri yapmaya meraklı olan girişimcilere son derece tepkili olan bu münzevi, dünyayı kaybettiğimiz zaman kendimizi bulmaya başlayacağımız argümanını savunuyor. Gittiği her yerde kurumların kişiye pençesini geçirmeye çalıştığını ifade eden Thoreau, sıkı bir vejeteryanlık savunusu yapıyor. Her türlü uyarıcıyı hayatından çıkarmış olan yazar, bolca İnci alıntısı yapıyor ve kimi yerlerde Bhagavad Gita'dan pasajlar paylaşıyor okuruyla. mitolojiden sıkça örnekler veren yazar, Çok güçlü bireysellik savunuları yapıyor: "Bir adamın topluma karşı tavır almasına gerek yoktur, ama kendi varlığının kanunlarına uymak için takınması gereken tavrı korumalıdır." Doğanın içerisinde gerçeğin kendisini arayan yazar, gereksiz önkabulleri değil, para, şan ,şöhret gibi geçici şeyler değil sadece hakikati talep ediyor. Sivil İtaatsizlik makalesine geçildiğinde, metni " en iyi yönetim en az yönetendir" prensibi üzerinden kurum ve militarizm eleştirileriyle açıyor. Ticaret ve iş dünyasının esnek olmasaydı kanun koyucuların önlerine koyduğu tüm engelleri aşamayacağını belirten yazar, yönetimin ortadan kalkmasını değil iyileştirilmesini savunuyor. Neyin doğru neyin yanlış olduğuna çoğunluğun değil vicdanın karar vereceği bir sistemin hayalini kuran Thoreau, haklara besleğimiz saygının kanunlara beslenmesinin beklenemeyeceğini savunuyor. Köleliği reddeden yazar, özgürlük meselesinin bile serbest ticaret konusuna öncelik verilmek için kenara konabildiğine isyan ederken hümanist yaklaşımıyla göz dolduruyor. Le Bonvari bir yaklaşımlar insan yığınlarının eylemlerinde çok az erdem bulanabileceğini ifade eden yazar, statü ve sermayenin insanla nesnelerin ve doğanın arasına girdiğinin altını çiziyor. Yönetim mekanizması kişiyi başkasına yapılacak bir kötülüğe aracı yapıyorsa yasaların açıkça çiğnenmesi ve dikkate alınmaması gerektiğini belirten yazar, devletin damgaladığı insanların bakış açısının kökten değişmesini kendi nezarethane anekdotu aracılığıyla yermiş. sivil itaatsizlik eylemlerini hiciv ve hoş örneklerle tanımlamış.
Baskı: Toplum Sözleşmesi
Ünlü düşünür metnini, toplum düzeninin doğal bir yapı olmadığını, sözleşmelere bağımlı olduğunu söyleyerek açıyor. Aile gibi temel kurumların dahi sözleşmeler aracılığıyla varlığını sürdürdüğünü belirtip Hobbes ve Grotius'a atıfta bulunuyor. "Güçlü olan Haklıdır." mantrasına güçlünün yok olmasıyla ortadan kalkan hakka hak denilemeyeceği argümanı ile baş kaldırıyor. Seçkinciliği sıklıkla hicveden ve yeren yazar, savaşın kişisel ilişkilere değil olay ilişkilerine bağlı oladuğunu ve mal- mülk ilişkisinden ortaya çıktığını belirtiyor. Kölelik ve hakkın çeliştiğini aynı yerde bulunamayacaklarını, bireysel özgürlüğü yitirmeden kollektif düzeni sağlamanın toplum sözleşmesinin ana sorunu olduğunu söylüyor. İç grup -dış grup tanımlamalarını ustaca yapıyor Rousseau. Devletin soyut bir olduğunu, bu yüzden halkın kendince uymayı sözleştiğinden daha bağlayıcı veya zorunlu bir yasa olmadığını ifade ediyor. İnsanın itkilerine uymasının bir nevi kölelik olduğunu belirtirken döneme ait yargıların dışına çıkmayan yazar, yasalara uymanın özgürlük çıkarımını yaparken çelişiyor. Mülk kavramı üzerindeki çıkarımlarını belirtirken komünvari bir çiftlik veya üretim modeli ileri süren yazar, insanların güç veya zeka bakımından eşit olmasalar da hak ve hukuk yoluyla eşit olabileceklerini, halkın açıkça boyun eğmeyi kabul etmesi durumunda politik bütünün yok olacağını, savaş açmak ve barış yapmak gibi eylemlerin egemenlik işlemi olmadığını çünkü yasaların kendisi değil uygulanması olduğunun altını çiziyor. Satılık kalemlere ve fikir adamlarına çatan yazar, verilen cezaların sıklığının hükümetin tembelliği ve basiretsizliğini göstereceğini, iyi yönetilen devletlerde suçlular az olduğu için verilen cezaların da az olacağı argümanı üzerinden belirtiyor. yasaların istemlerimizi saptayan belgeler olarak görülmesi gerektiğini, halkın onayı olmadan konulan yasaların ancak kararname hükmünde sayılabileceğini ileri sürüyor. ( "Cumhur" halk demektir, "Cumhuriyet" halkın kral olduğu devlettir. ) Yasalara boyun eğen halk, onları koyan halkın kendisi olması gerektiğini, hükümetin devletin sadece bir aracı olduğunu belirten yazar; yasaları koyan kişileri insanüstü erdem ve akla sahip kişiler olarak tanımlıyor. Kapalı tarım ekonomisi irdelemesi yapan yazar, güçlü bir sosyal demokrasi savunusu yaptıktan sonra; devrimlerin halkın üzerinde yaptığı etkileri ifade diyor : "Geçmişe duyulan nefret kaybolur, devlet kendi külleri arasından gene doğar ve taze güce kavuşur." Erkler ayrılığını ateşli bir şekilde savunan yazar, Lüksün yurdu yokluğa ve gevşekliğe sürükleyeceğini ifade ediyor. Gerçek demokrasinin uygulanabilir olmadığını düşünen yazar şu sözlerle ne kadar ilerlemiş bir topluma gereksinim duyulduğunu da ifade etmekte: " Demokrasi tanrılara layık, insanlar henüz bu olgunlukta değil." İşlevsellik adına aristokrasi ve seçkinciliği destekleyen ama savunmayan yazar, halkla hükümet arasındaki uzaklık ne kadar artarsa vergilerin o ölçüde ağırlaştığını, toplum düzeninin insanların emeği kendi gereksinimlerinden fazlasını karşıladığı sürece ayakta kalabileceği gibi çıkarımlarını okura sunduktan sonra; tiranların rahat yönetebilmek adına halklarını yoksullaştırdığını belirtiyor. Yazar, eğer hükümet devletin gücünü zorla ele geçirirse devletin daralacağını, devletin içinde hükümet üyelerinin bulunduğu ikinci bir devlet oluşacağını bu düzenin de bir tiranlık düzeni olduğunu ifade ediyor. Halk boyun eğmeye zorlanırsa toplum sözleşmesini ihlal eden kurum veya kişilere boyun eğmek zorunda olmadığını da ekliyor. Devletle yapılan tek sözleşmenin bir ortaklık sözleşmesi olduğunu, halkın toplanması halinde hükümetin egemenliği kalmadığını çünkü temsil edileninin bulunması durumunda temsil edenin varlığını geçersiz kıldığını ve yönetenlerin en başından beri "politik bütünün koruyucusu ve dizgini" olan halk toplantılarından korku duyduğunu savunuyor. yürütme gücünü elinde bulunduran kişilerin halkın efendileri değil görevlileri olduğunu ekleme gereği duyuyor. halk toplantılarının yolsuzluk ve uygunsuzluklar karşısından bir baraj görevi gördüğünü belirten yazar, Antik Roma'nın idari yapısına geniş yer veriyor. Montesqieu atfından sıklıkla bulunan yazar, Sandık sisteminin oyların satın alınmaya başlanmasından sonra getirildiğini ve oy verme işleminin gizlendiğinin altını çiziyor. Yurt dini ve toplum dinini birbirinden ayıran yazar, yurt dinini kendi özel istemlerine uydurmaya çalışan tiranların yurda çok büyük zararlar vereceğini söylüyor. Hristiyanlığın " dünyevi çilecilik" algısı üzerinden detaylı duran yazar, toplumsal hoşgörüsüzlük ve dini hoşgörüsüzlüğün birbirlerinden ayrılamayacağını, salt ulusal bir din olmayacağı için tüm görüş ve dinleri saygı gösterilmesi gerektiğini belirtiyor.
Baskı: Yürüyen Ölüler: İsyan
İlk kitabın performansını yakalayamıyor.
Baskı: Yeryüzündeki En Büyük Gösteri
Yazar metnini, Platoncu özcülük kavramına sitem ederek açmış. Genlerin karışmadığını kağıt gibi karıldığını ifade eden yazar, en güçlü seçici ıslah modelinin dişilerin erkekler üzerinde yaptığı olduğunu belirtmiş. Evrim biyolojisinin bir uzlaşmalar yumağı olduğunu ve vücudun kendi ekonomisine göre işlediğini açıkladıktan sonra, sagan, Heinlein, Huxley ( Aldous Huxley'in babası ), Wallace ve doğal olarak Darwin atıflarında bulunmuş. Aynı çağda yaşamlarına ve aynı alanda çalışmalar yürütmelerine rağmen Mendel ve Darwin'in hiç tanışmamış olduğu bilgisini okuruyla paylaşmış. Pleyotropi ve gözümüzün önünde gerçekleşen evrime dikkat çekmiş. Darwin'in de pek sevdiği orkide ve arı çifti üzerinden birlikte gerçekleşen evrimi tartışmış. Tarihleme ve zaman belirleme uygulamalarını basit ve zarif bir şekilde açıklayan yazar, insan ömür içinde gözlemlenebilen evrim baskılarına örnekler vermiş : Uganda fillerinin diş ağrılıklarının 30 yıl içinde yarıya inmesi, onyıllar içinde otoburlaşan Pod Mracrau kertenkeleleri ve köpekvari fentoip ve davranışlar sergileyen gümüş tilkiler... Lenski ve E.coli deneyine geniş yer ayıran yazar, 45.000 bakteri neslinin insan standartlarına göre ortalama 1 milyon yıla denk düştüğünü ifade etmiş. İnsan ömrü içerisinde gerçekleşen evrime bu örneği de kattıktan sonra, Büyük varlık zinciri ve yaradılışçıların insan merkezli doğa algılarını eleştirmiş. Harun Yahya'nın kitap ve fikirlerinin bilim adına utanç verici olduğunu belirtip balinaların evriminden bahsetmiş. Bolca resim ve detaylı açıklamalar sunan yazar, evrimsel u dönüşlerine değinip kayıp halka olarak ifade edilen insan fosillerinin izini sürmüş. Performasyonizm ve epigenez'i tanımlayan yazar, akıllı tasarım tartışmalarını güçlü argümanlarla çürütmüş. Oto-origami yapan hücreler ve gastrulasyon konusuna detaylı şekilde değinip, prionlardan bahsetmiş. Enzimlerin kimyasal imzalarını, genlerin ifadesini, gen adalarını, endemik türleri açıklayıp doğal olarak Galapagos'dan çeşitli örnekler sunmuş. Tektonik levha mekaniği ve manyetik alan izlerini evrim kanıtları arasına açıklayıp kattıktan sonra kökendeşlik ( homoloji ) kavramını tanıtmış okuruna. iskelet ve kemik eşleşmesi örnekleri detaylı resimler aracılığıyla açıklanmış. GDO, konusunda kesin kararını vermediğini belirten yazar, daha önce safi merakla izole alanlara taşınan yabancı canlıların ekosistem üzerinde çok büyük sıkıntılar doğurduğunu da eklerken bunun çok da iyi bir fikir olmayacağının sinyallerini vermiş. Kuzenlik ağaçlarına geniş bir bölüm ayırdıktan sonra, çöp genlerin moleküler saatler olarak işlev gördüklerini belirtmiş. akılda kalıcı ve yerinde benzetmeler kullanmış. darwin'in az bilinen "İnsan ve Hayvanlarda Beden Dili" kitabına atıfta bulunup alıntı yaptıktan sonra evrimsel kalıntıları açıklamış. Yunusların akciğer sahibi olması, termostat görevi gören tüylerimizin arada dikelmesi gibi örnekler vermiş. "tasarımdan doğan argüman" savunuclarına balyoz gibi çarpacak "akılsız tasarım" örnekleri sunmuş : Zürafaların 4.5 metreye varabilen geri dönen gırtlak siniri bunlardan biri. Zarif tasarım ilüzyonunun iş fizyolojiye geldiği zaman çöktüğünü ifade etmiş. Canlılar arasındaki silahlanma yarışına bir bölüm ayıran yazar Maynard Smith, Helmholtz, Blake ( tyger tyger ), Jay Gould atıflarında bulunmuş. Av- avcı diyalektiğine giren yazar, evrimsel adaptasyonun öngörü sahibi olmadığını vurgulamış. Son bölümü "Türlerin Kökeni"' nin kapanış paragrafını açılımlamaya ayıran yazar, Darwin'in "Ilık Gölet ( daha sonra İlkel Çorba olacak ) " hakkındaki görüşlerini okuruyla paylaşmış. Ekte ise Tarih inkarcıları başlığı altında cehaletin ne kadar yaygın olduğunu okuruna sunmuş.
Baskı: Palmer Eldritch'in 3 Stigmatası
Sene 2016... Küresel ısınma yüzünden yaşam şartları kökten değişmiştir. Gökdelenlerin yerini yeraltı mahzenleri almış, insanoğlu mahvettiği gezegenden başka yaşanacak yerlere zorunlu göçe başlamıştır. 4 gezegen ve 6 uyduda konuşlanan sömürgeciler, izole ve boş yaşamlar sürdürmekte; koşullarından kaçmanın yolunu ise "Can-D" adı verilen uyuşturucu ile bulmaktadırlar. Perky Pat minyatür ve aksesuarlarının dünyalarına uyuşturucu aracılığıyla kaçan sömürgecilere bu koşulları P.P.Layouts şirketi sağlamaktadır. Barney Mayerson, bu şirket adına moda - öncesi tahminlerde bulunan bir bilici ( precog ) dir. Barney'in hayatı ünlü endsütri devi Palmer Eldritch'in Proxima gezisinden dönmesiyle tamamen değişecektir... Aynı şekilde tüm insanlığın da. Küresel ısınmaya dikkat çeken arkaplan, dışarıda soğutucu kıyafetlerle bile uzun süre kalınamayacak distopik bir geleceğin portresini çiziyor. Yazar bildiğimiz kavramları tersine döndürmüş. Ticaret devleri artık parlak fildişi kulelerde değil, yerin birkaç kat altında yaşıyor. Statüleri yüzeyden olan uzaklıkları ile ölçülmekte. Zenofobi bu eserde yabancı korkusundan ziyade, uzaylı korkusu olarak okura sunulmuş. Can-D, halüsinojenik bir uyuşturucu. belli düzeylerde kurgulanan fantezi dünyalarında bireylerin bir araya gelmesini sağlıyor. Sömürgecileri bu hayal dünyasına taşımaktan Can-D sorumlu iken, onların gerçekliklerini Barbie benzeri bir minyatür ve onun aksesuarları dolduruyor. Bu uyuşturucu alemlerinde görülen fanteziler üzerinden yazar çok ciddi bir tekbirörnekçilik eleştirisi yürütürken Konformizm vurgularını da güçlü yapmış. Geleceği önceden bilen karakterlerin girdiği kişisel ve mantıksal çıkmazlar üzerinden determinizm ve özgür irade tartışması yürütülmüş ancak yazar bu konu üzerinde çok fazla durmamış. Piyasaya yeni giren Can-d muadili olan uyuşturucu Chew-Z ise farklı bir şey vaad ediyor: Kişisel cennetler. Palmer Eldritch karakteri " vahşi kapitalizm" in vücut bulmuş hali iken, Evrimleştirme kliniğindeki doktor ise klinik kasaplık, kayıtsız bilim insanı motifini dolduruyor. Leo Bulero, üzerinden hedonizm, Mayerson üzerinden ise kimliksizlik eleştirileri yürütülmüş. Yazarın tersine çevirdiği kavramlardan bir tanesi de din ve tanrı algısı. Can-D kullanıcıları yaşadıkları deneyimleri ulvi hisler olarak tanımlıyor ve sömürge gezegenlerinin tek dini de Can-D. Chew-Z'nin kurguladığı gerçeklik pasajlarında yazarın imzası haline gelen zaman kayması ve gerçeklik sorgusu motifleri incelikli işlenmiş. Muğlak bir sona imza atan kitap temposunu hiç düşürmüyor. Kitabın adını aldığı stigmata ise " ele geçirilen " vücut parçalarını vurgulamak için kullanılmış.
Baskı: Düşüş
Erling Fall, Norveç'li bir sulh yargıcıdır. Sevdiği kadının onu aldatıp terk etmesinden sonra üvey kızlarını da alıp gitmesi, Fall'u iş göremez hale getimiştir. Geçirdiği ağır depresyondan kurtulmak adına çılgınca şeyler deneyecek seviyeye gelen Fall, çocukluk arkadaşlarından birinin çağrısına cevap verir ve Dünyanın doruklarına yapılacak bir geziye dahil olur. Norveç'in seçkinlerine kendini ispat ettikten sonra onlara dahil olan Fall, Kvaerland grubu adına yeni yatırımlar peşinde koşacak bir danışman olur. Ancak kendine saygısını yerine getirmek için alması gereken uzun bir yolu vardır... Yazar, çağa egemen olan kayıtsızlığı vurgulamak için çok doğru bir arkaplan seçmiş. Norveç'in Avrupa Birliği ve diğer ırklara bakış açısı son derece dar olduğu için izole ve temassız yaşamlar sürdürdüklerini Fall ailesi üzerinden ele almış. Fall, karakter olarak çok katman sergileyemeyen ancak içinde bulunduğu çıkmaz ve depresyonu son derece güçlü aktaran bir karakter olarak okurun karşısına çıkıyor. Üstü kapalı bir freudyen sapma gösteren karakter, onu hor görüp incitecek kadınlar seçmek konusunda babasıyla aynı izleri takip ediyor. Tüm kitap boyunca okurun karşısına çıkan Merete Bover ismi, kimi yerde şeytanlaştırılıyor, kimi yerde yüceltiliyor. karakterin özellikle kadınlara karşı "çekme - çatışma" döngüsünü tekrarlıyor olması, yazar üzerinden çok kez geçtiği için okurun normal karşılayacağı bir motif haline dönüşüyor. Karakterin özellikle kendi acısı karşısındaki duyarlılığı samimi bir tonda aktarılmış. Yönetilmeye ihtiyaç duyan bir karakter olan Fall, karısının onayını alamazsa ablasına, eğer ablası mevcut değilse annesine koşuyor. Gudmund Kvaerland karakteri üzerinden modern batının ikiyüzlülüğü ve çelişkilerini tanımlayan yazar, iki karakter arasındaki ilişkiyi tam olarak asla tanımlamıyor. Tutkularını yitirmiş yenilmiş erkeklerin hayatlarını tehlikeye atmadan yaşamda ilerleme kararı alamamaları durumu son derece güçlü ve kimi yerde mizahi tonlarda işlenmiş. Daha yüce amaçlara tutunarak varlıklarını onatmaya çalışan bu seçkinler grubu boş hedonizme sarılıyor ve çoğu zaman kayıtsızlıktan, nihilizmin kıskacından kaçamıyorlar. Kimi varoluşsal sorgularda tezatlarla vurgu yapmayı tercih eden yazar Apollonik ve Dionysosçu çatışmaları içerine mahkum olmuş insanları güzel betimlemiş. Nesne - özne karmaşası yaşayan karakterler züppe kaçacak harcamalar ve anlamsız gösteriş budalalıkları ile statülerini her zaman belli etme gereği duyuyorlar. Karakterin yaşadığı değişimler, özellikle rüyalarında gördükleri üzerinden açıklanmış. Rüyasında eski eşini boğduğunu gören Fall, yeni bir hayata hazır olduğu çıkarımını yapıyor ve karakter bir eşiği geçmiş oluyor. İkinci eşik ise dağcı arkadaşlarından birinin cesedinin yaşama döndüğünü gördüğü rüya ile kendini bitirme arzusuna karşı ve tutkusuzluğuna karşı baş kaldırdığı ilk an olarak okura sunulmuş. Komünizm ve kapitalizm çatışması konusu Fall'un yeni eşiyle olan ilişkisi üzerinden tartışılmış. Sahiplenme saplantısı gösteren karakter bir kıskançlık krizi sonucunda daha önceden akıl dahi edemeyeceği ( bir yargıç olarak karşısından durduğu ) bir şey yapmaktan geri durmuyor. Yazar sanki insanların sanıldığı kadar çok değişmediklerini vurgulamak istermişçesine Fall'a aynı döngüyü tekrar ettirmiş.
Baskı: Malafrena
Taçsız kraliçenin bu romanı Orta Avrupa'da 1820'lerde ve varolmayan bir coğrafyada geçiyor. Prusya egenmenliği altındaki Orsinya halkı katı sansür ve özgürlük gaspları içerisinde yaşamaktadır. Malafrena Vadisi'nin küçük toprak sahiplerinden birinin oğlu olan İtale, tüm naifliği ve idealizmi ile devrim yapma düşünceleri içindedir, ancak içinde bulunduğu taşra koşulları onu ülkenin atan kalbinden uzak bıraktığı için ailesinin ısrarlarına karşı çıkarak başkent Krasnoy'a gider. Daha iyi yaşam koşulları ve özgürlük hayalleri ile dolu olan İtale, sıla hasreti, burjuva kayıtsızlığı ve geçim derdi gibi sorunları devrim yapmadan önce aşmak zorundadır. Kendi gibi aykırı gençlerle bir araya gelen İtale zamanla yeraltının güçlü sesi olacaktır... Eser boyunca sıklıkla Rousseau atfı bulunuyor. mektupların sansürlendiği gazete ve ifade özgürlüğünün gasp edildiği Orsinya için yasaklı kitapları okumak hem bir cüret göstergesi hemde orta sınıf çevrelerde statü belirtisi olarak kabul ediliyor. Küçük taşra beylerin olan Domey'lerden birinin büyük oğlu olan İtale üzerinden yazar çok sevdiği bir motif olan "kendi olma çabası" nı işlemiş. Varoluşçu esintiler kitabın tamamına hakim, yazarın imzası gibi olan uçma düşleri ile destekleniyorlar. Nietzche'nin "Güç arzusu" eserine gizli atıfta bulunan yazar, statü kısıtlamaları ve gizli kast sistemi ile desteklenen Viktoryen dönemin bütün sosyo-politik özelliklerini taşıyan bir coğrafya tasarlamış. seçkin kastın züppeliği son derece güzel aktarılmış. İçi boşalmış kahraman motifini kullanan yazar, edebi özgünlük ve özgürlüğün ölümünü kaleme alırken açık sansür ve sosyal baskılara vurgu yapmış. Lazarus iması ise son derece trajik bir pasaja sürüklüyor okuru. İtale'nin aşk hayatı da sosyal hayatı da naifliğini zamanla yitirmesi ve farklı görüşleri yüzünden onu diğer insanlardan ayırırken kendi gibi olan özgürlük aşıklarına yaklaştırıyor. İtale ve Piera arasından filizlenmesi beklenen aşk kurgusu ise kendi çerçevelerinin dışına çıkamayan insanların kısıtlanmış hayatlarını vurgulamak için yarı yolda kalmış. Yazarın dili dönem koşulları gereği genelde resmi olsa da bahsettiği konular ve ifade tarzı samimi. Yazar, aynı zamanda feminist vurgularla güçlü kadın karakterlerini sahneye sürmekten de çekinmemiş. Trajediye dönüşen roman ters psikoloji kullanarak okuru daha çok kamçılayan vurgularla süslü. Amadey karakteri üzerinden şiddetli depresyonu tanımlayan Guin, ortalama bir klinisyene yumruk ısırtacak bir psikolojik ve sosyolojik iç görüşe sahip olduğunu gösteriyor. Çıkarımları güçlü, insana dair çok şey barındıran bir eser. edebi bakımdan "Lavinia" kadar güçlü bir yapıt. Ancak eserin bir tek eksisi mevcut akıcı bir yazım tarzına sahip değil