
Puanlar ve değerlendirmeler
Bu okurun kitap puanları ve yazılı değerlendirmeleri.
Baskı: Ses Sese Karşı
Önsözünde çevirmen Mina Urgan çok güzel bir şekilde özetlemiş aslında kitabı, burada ne yazarsam yazayım yetersiz gibi yanında. Söyleyebileceğim sadece şu olur; Huxley'in zekasına hayran kalacaksınız bu kitabı okuduktan sonra. Belirtildiği gibi tam bir ''düşün kitabı''. Bir insanın bilimle, sanatla, tarihle, coğrafyayla aklınıza gelebilecek her alanda söyleyeceği bir sözü olur mu? Oluyormuş. Üstelik bunları hiç sıkıcı olmayan bir dil ile, bilgilendirici şekilde değil olayın akışına bırakarak dile getirmesi ayrı bir başarı. Ayrıca şimdiye kadar okuduğum kitaplar arasında en çok karakterle karşılaştığım kitap bu oldu. Zaten arka kapakta da bu belirtiliyor. Yirmiye yakın karakter var, fakat bu sizi korkutmasın hepsini özümseyebiliyorsunuz. Hepsine öyle kişilikler yüklenmiş ki; gözünüzde canlandırmak hiç de zor değil. Zaten bu kitabın en can alıcı ve kendine çeken yönü de karakterlerin detaylarına inilebilmesi.
Baskı: Belleğin Kış Uykusu
Tren yolculukları herkeste az çok yer edinmiş bir sahnedir. Tren hareket etmeye başladığı an insan bakışlarını dışarıya, akıp giden manzaraya bırakır. Aslında izlediği geçmişte yaşadıkları veya gelecekte yaşamak istedikleridir. Eroğlu'da kitabı bunun üzerine kurgulamış sanki. Kitabın ana karakteri Bay M. Bir gün göğsünde bir sızı ile uyanıp kendisini bir anda bir tren yolculuğunda bulur kahramanımız. Bu yolculukta elbette ona eşlik edenler var, bunlardan ikisi Bay G. ve T.D. Bu iki karakter bir çok bölümde hikayenin gidişatını değiştirebilecek kadar güçlü yapıya sahipler. Belleğini yitirmiş olan Bay M. geçmişini yavaş yavaş hatırlayarak hayatını, acılarını paylaştığı diğer kişileri de bizlere tanıtıyor, kendisi de tanıyor. Yolculukta kendi hayatıyla yüzleştiği gibi bizi de bir çok şeyle baş başa bırakıyor kısacası. Acı, sevgi, merhamet, vicdan, ölüm gibi bir çok kavramın ne olduğunu, hayatımızda nasıl bir yere sahip olduğunu gözler önüne seriyor yazar. Üstelik o kadar etkileyici bir anlatımı var ki, çoğu zaman başımı satırlardan kaldırdığımda dişlerimi sıktığımı fark ettim. Bütünüyle hikayenin içerisinde hissediyorsunuz kendinizi. Kitabın sonunda kahramanımıza hayatıyla ilgili seçenekler sunuluyor, bunların detayına girmek istemiyorum çünkü okumayan arkadaşlarımıza haksızlık yapıp merak unsurunu yok etmek istemem. Sadece kitaptan şu alıntıyı belirtmek isterim: "Hayat; yaptığımız, yapacağımız çoğu kez de yapamadığımız seçimlerdir."
Baskı: Çöplüğün Generali
Oya Baydar son zamanlarda karşıma sıklıkla çıkan yazarlardandı. Özellikle 'Kedi Mektupları' ve 'Elveda Alyoşa' kitaplarını görüyordum, bu eserine ise ilk kez rastladım... İsmi beni kendisine çekti. Kitap iki ana bölümden oluşuyor. İlk bölüm kısa kısa parçalarla, farklı olayları, kişileri anlatıyor. Her parçanın sonunda Yazarın Notu olarak o bölümün devamı nasıl olabilir ya da olmayabilir, havada asılı kalan soruları belirtiyor yazar. İlk bölümü büyük bir merakla ve de ''ne kadar da tanıdık aslında'' hissiyle okudum... Özellikle de -toplumsal bellek kaybı- çağımıza çok uzak olmayan bir terim bence. İkinci bölüm ise ilk bölümü aydınlatan kısım. Hikaye tek bir kahraman üzerinden ilerliyor, derinleşiyor ve akılda kalan soru işaretleri bir bir çözülüyor. İyi ki ilk bu kitabı ile tanıdım yazarı. Zira çok etkileyici bir anlatım tarzı var, anlatılan konu ise bu etkiyi daha da güçlendiriyor. Okunmalı, UNUTMAMAK için...
Baskı: Bazı Kadınlar
Edebiyat hayatında birçok ödülle taçlandırılmış Munro gerçekten de öykü dahisi. Kitapta yer alan öykülerin hepsi roman olma niteliğinde evet, biraz daha devam etse keşke, acaba daha sonra ne olacak gibi düşünceler oluşuyor kafanızda. Ama bence öykü olarak kalması daha iyi, çünkü Munro bir olayı anlatmaktan ziyade, bir olgu üzerinde duruyor. Eğer bir olaylar zinciri olsaydı kaçırabileceğimiz kimi detaylar olacaktı ve bu kadar göze çarpmayacak o detayları o kadar canlı bir şekilde sunuyor ki etkilenmemek elde değil. Toplam da 10 öykü bulunmakta. Aralarında bir puanlama yapacak olsaydım özellikle üç tanesini birbirinden ayıramaz birinci sıraya yerleştirirdim. Son öyküsünde de tarihte ilklerde yer almış bir kadın kişiliğin hayatına yer vermiş, onu okumak da ayrı bir keyifti benim için.
Baskı: Okuyucu
Michael ve Hanna. Onlar bir aşkın ötesinde büyük bir sırra ortak olan iki yürek. Birbirlerinden çok şey öğrenmiş, suç ortaklığı yapmış, bir gençlik aşkı gibi görünen şeyin tarihi bir gerçekliğe ışık tuttuğuna şahit olmuş 15 yaşındaki Michael ve 36 yaşındaki Hanna'nın hayatlarının bir döneminde karşılaşmaları ve yaşadıkları anlar anlatılıyor. Michael'in gözüyle görüyorsunuz yaşananları, onun kulaklarıyla duyuyor, onun hisleriyle yaşıyorsunuz. Onun doğrularını ve yanlışlarını anlayabiliyorsunuz. Çoğu noktada şunu söyledim; 'Keşke Hanna'yı da duyabilsem...' Öyle bir hikaye ki ve bu hikayedeki rolüyle o kadar güçlü bir karakter ki Hanna; onun neler hissettiğini, neler düşündüğünü öğrenmeyi çok istedim. Bir aşk hikayesiyle başlayıp daha sonra tarihi hikayeye dönüşen bu kitabın filmini izlemiştim, yıllar önce. Kitabını okurken filmin gözümde yiteceğini düşünmüştüm fakat birkaç detay dışında olduğu gibi yansıtılmış sinemaya. Yine de önce kitabı okuyup daha sonra filmi izlemenizi tavsiye ederim. Keskin hatları ve derinliği olan, çok etkileyici bir kitap.
Baskı: Başka Bir Şey Düşünüyorum
Arka kapağındaki açıklamasıyla ilgimi çeken, akıcı ve merak uyandırıcı bir anlatıma sahip, yeni tanıştığım bir yazarın zihin yolculuğuna çıktığım bir kitap. Olay, ailesi tarafından kliniğe kapatıldığını düşünen Paul'un klinikteki yaşamı üzerine geçmişini sorgulamasıyla başlıyor. 20 yıl öncesinden yavaş yavaş o kliniğe adım attığı ana kadar zihninin köşelerinde kalmış ufak anıları birleştirmesiyle neden burada olduğunu çözmeye çalışıyor. Bu çözüme bizi de katarak hem kendi iç dünyasını hem de çevresiyle ilişkisini bize sunuyor. Kimi zaman klinikteki doktoru, hemşireler ve diğer hastalarla olan diyaloglara da yer veriyor. Psikolojik yönü oldukça ağır basan bir kitap olduğunu düşünüyorum, çünkü Paul hayatını yeni baştan yazarken kendisinin de belirttiği gibi içe bakış yöntemini kullanıyor. Ve şu cümlesiyle de özetleyebiliriz bunu: ''Ben artık, kendi iç çölünde kavrulan kupkuru biriyim.''
Baskı: Yaşama Uğraşı
Bir yazar başka bir yazarı tanımanıza sebep olabilir. Benim tanışıklığım da öyle oldu Pavese ile, Tezer Özlü aracılığıyla. Edebiyatı, aşkı, kadınları, duyguları, yaşam olgusunu, savaşı, insanı kısacası her şeyi bulabileceğiniz, bir çok satırın aklınızda yer edeceği bir yapıt. En çok da acı. Acıyı içinde olgunlaştırıp bir kitap olarak meyvesini sunmuş bize. Bazı bölümleri okurken keşke önce diğer kitaplarını (özellikle de şiirlerini) okusaydım dediğim oldu, onlarla ilgili düşüncelerini daha iyi anlamlandırabilirdim böylece.
Baskı: Küçük Şeylerin Tanrısı
Uçsuz bucaksız, dingin, sessizliğin sesini duyumsadığınız bir okyanusun ortasında bir küçük kayığın içinde olduğunuzu düşünün. Ne bir kürek var yönünüzü belirleyecek ne de bir kıyı var ulaşmayı hedeflediğiniz. Öylece duruyorsunuz. Sadece zihninizde Roy'un sözcüklerinin tınısı. Pusulanız bu. Kimi zaman uzanıp gökyüzüne bakıyorsunuz, ne sonsuz ne mavi! Kimi zaman bir cesaret okyanusun derinlerine dalıyorsunuz, ne kadar ışıltılı ne kadar rengarenk! Bazen o derinliklerin içinde bir delik görüyorsunuz, kapkara, sizi içine çeken. Acısıyla, hüznüyle, korkusuyla... Ve o kara delikler peşinizi bırakmadan geliyor ardı sıra. Öyle bir yolculuktu. Okurken sık sık yazarı kıskanıp (tatlı bir kıskançlık) bu sözcükleri nasıl böyle inci gibi narin ve güzel sıra sıra dizdiğini sordum kendi kendime. Masalsı, şiir tadında bir anlatımdı. Konusuna baktığınızda sıradan gelebilir; yasak aşk. Varlıklı bir ailenin kızı Ammu ile alt tabakadan bir genç adamın küçük şeyleri tanrılaştırdığı aşkı. Estha ve Rahel. Bu iki minik ikiz kardeş, karşımıza büyümüş kimlikleriyle çıkıyor. İlerleyen sayfalarda geçmişe yolculuğa çıkıyorsunuz. Yaşları 7 civarı iken yaşanan olayları bazen kurnaz bir tatlılıkla, bazen acımasız bir gerçeklikle yansıtıyorlar bize. Büyük bir aile var, öyle ki çok isimle karşılaşacaksınız. Ben kafamda oturtmakta zorluk çekmedim (belki de Hint isimlerinin telaffuzu hoşuma gittiği içindir neyse.) Her karakterin kişiliği, yaşadıkları, duyguları çok iyi yansıtılmış. Sadece somut nesneleri değil, soyutluğu da çok iyi betimlemiş Roy; duyguları, dokunuşları, sesleri... Son olarak çeviri ile ilgili de bir not düşmek istiyorum. Böyle etkileyici ve de ağır söz dizimlerinin olduğu bir kitabı başarıyla çevirmiş ve şiirselliğin önünü kesmemiş olan çevirmeni tebrik ediyorum.
Baskı: Kırık Köşeli İlkbahar
Yorucu olmayan, kısa kısa bölümlerden oluşan, her bölümü ayrı bir karakterin seslendirdiği, siyasi içeriği ağır basıyor gibi gözükse de aslında gündelik hayatın duygularını açıkça yansıtan güzel bir kitap. Ana karakter olan, sürgün hayatı yaşayan Santiago ve ailesini görüyoruz kitapta. Her bölümde ayrı bir duyguyu yaşıyorsunuz, Beatriz'in (kızı) seslendirdiği bölümlerde bir çocuğun bakış açısını yakalıyorsunuz; saf, sevimli ve olduğu gibi. İhtiyar'ın (babası) seslendirdiği bölümlerde aksine bir olgunluk, yaşanmışlık görüyorsunuz. Graciela'nın (eşi) seslendirdiği bölümlerde ise ikilemleri, yaşamın zorluklarını, arada kalmışlıkları, tek başına hayatta kalabilme mücadelesini, aşkı, bağlılığı, sorumlulukları yaşıyorsunuz. Bazı bölümlerde Santiago'nun arkadaşları ve de yazarın kendisi sahneye çıkıyor. Karakterlerden birisi olan yazar, farklı bir açıdan ülkede yaşanmış askeri darbeyi, siyasi olayları ve sürgün hayatını bizlere gösteriyor. En çarpıcı bölümler elbette ki Santiago'nun mektuplarının olduğu bölümlerdi. Yalnızlığı, yalıtılmışlığı, özlemi, sevgiyi, tutkuyu, çaresizliği ama bununla birlikte umudun kırıntılarını görebileceğiniz; pişmanlıkları, itirafları, anıları zihninizde canlandırabileceğiniz çok özel mektuplar. İlkbahar onun için apayrı, ona göre ilkbahar olan ve ilkbahar olmayan zamanlar var. Ve kendi mevsiminin bir köşesinden kırık olduğunun farkında olan Santiago, kırıkları tamir etmenin peşinde.
Baskı: Dorotea'nın Şarkısı
Kitabın arka kapağını okuduğumda tek bir cümle bu kitabı okumalısın dedirtmişti; ''ilk kez kendi şarkısını söylemeye başlayacaktı.'' Bu cümleden beklentim yüksekti ama beklentilerimi karşılayamadı. Hikayenin akışında boşluklar vardı, belki yazar bu boşlukları bize hayal gücümüzü kullanmak için bıraktı bilemiyorum. Ama benim kitabi özümsememi engelledi bu durum. Kişinin kendisini sorgulamasını, yaşamın farklılıklarını görmesini konu alan fakat bunu çok iyi yansıtamayan (mesela Aurelia'nin içsel çatışmalarına, yaşadıklarının onda yarattığı değişime yeterince yer verilmemiş.) bir kitap olduğunu düşünüyorum. Ama bunun dışında merak duygusunu oldukça koruyan bir anlatımı vardı. Özellikle Adelita karakteri çok iyi resmedilmişti. Hikayeyi çok farklı bir şekilde sonlandırmıştım kafamda, yazar akışta olduğu gibi kitabın sonunda da açık kapı bırakmış. Kapıyı kapatmak size düşüyor.
Baskı: Bir Kağıt Daha
Kitabı sırf kapağını beğendiğim için almıştım kütüphaneden. Ne yazar hakkında ne de kitap hakkında en ufak bir fikrim yoktu. Ve bu merakla okumaya başladım. Başından söyleyeyim; çok beğendim. Kitap aklını bir çantada taşıyan Gustav adlı bir karakterin başından geçen olayları (gerçekten başından mı yoksa aklının içinden mi bilinmez) anlatıyor. Gustav dışında birden fazla karakter de mevcut, fakat hiçbirinin isminin olmaması dikkat çekici. Hepsi belli bir özelliğiyle adlandırılmış; yaşlı adam, tombul polis, telefonla konuşması yarıda kesilen adam gibi... Bunun dışında karakterlerin diyaloglarıyla, ana karakterin iç sesiyle, o kadar güzel noktalara değinilmiş ki; bütün bir sayfanın altını çizesim, tekrar tekrar okuyasım geldi. (Ki çoğu paragrafı defalarca okuduğum oldu, aklımın bir köşesinde hep yer etmesini ister gibi.) Başı ve sonu net olmayan ama aradaki o zamanın çok iyi anlatıldığı bir roman. Son olarak, bu kitap yazarın ilk ve tek kitabı. O kadar araştırmama rağmen tek bir satır bile bulamadım yazar hakkında. Tıpkı kitabındaki karakter gibi; isminden bile şüphe edilen, kim olduğu belirsiz bir kimlik. (Hakkında bir bilgiye sahip olan/olabilen benimle paylaşırsa sevinirim.) Kitaptan bir alıntı; ''Söylediği şeye inanmıyor olsa bile, karşısındaki insanın savunduğu şeyin zıddını savunurdu. Dünyaya daha farklı bir gözle de bakabilmelerini isterdi insanların. 'Eğer bu gözlerle gördüklerimi başkalarıyla paylaşmazsam bu iki göz neye yarar? Bu iki göz, ancak başkaları da onların ardından baktıkça bir şey görmüş sayılır.' diye bitirirdi genelde uzun konuşmalarını ...''
Baskı: Kış Günlüğü
Yazarın 64 yaşında kaleme aldığı/yayımladığı otobiyografik niteliği olan bu kitap, sıradan/basma kalıp bir otobiyografi değil aslında. Tarihlere, kronolojiye bağlı kalmak yerine duyguların izinden gitmiş, şimdiyi anlatırken birden 5 yaşında yaşadığı bir olayı anlatıp, bunu 30 yaşında yaşadığı bir başka olayla devam ettirebildiği; üslubunun akıcılığına, anlatılanların sadeliğine ve gerçekliğine kapılacağınız bir eser. Paul Auster ile kendi yaşamöyküsünde tanışmış olmaktan keyif aldım.
Baskı: Kediler Krallara Bakabilir
Kitap yazarın belli tarihlerde kaleme aldığı denemelerin birleşiminden oluşuyor. Enis Batur'un ''Özel Ansiklopedisi''nin ilk kitabı olarak geçiyor arka kapaktaki açıklamada. Gerçekten de ansiklopedi niteliğinde bir kitap olmuş. Hayatımızın hemen her döneminde yer alan kimi nesnelerin tarihine ufak bir dokunuş yapmış, silinmeye yüz tutmuş değerlere, varlıklarıyla içimizi ısıtan kedilere, sokaklara, kimi eserlere, ressamlara, müzisyenlere, şairlere, burada sıralayamayacağım bir çok önemli şahsiyete yer vermiş yazılarında. Okumak isteyenlere ufak bir tavsiyem ise; yanınızda kağıt ve kalem bulundurmanız gerekiyor. Nitekim öyle çok kişi, makale, tablo, eser, kitap (vb) isimleri veriliyor ki; okurken bir yandan da araştırma yapmak istiyorsunuz.
Baskı: Ruhi Mücerret
Kitabı bunca zaman bekletip okumamamın tek sebebi; herkesin dilinde olması, her yerde kitabın karşıma çıkması, uç yorumlarda bulunulmasıydı. Böyle olunca o kitaptan uzaklaşıyorum nedense, daha doğru bir zamanda okumam gerektiğini düşünüyorum. Ki o da bu günlermiş. Her neyse... Murat Menteş adeta dil ustası. Bir başladım mı kaptırıp gidiyorum kendimi anlatımın akıcılığına. Ruhi Mücerret de su gibiydi. Karakterler o kadar samimiydi ki, sanki hepsini öncesinde de tanıyordum ve yeniden karşılaşmışız gibi hissettim. Hem güldüm, hem gözlerim doldu. Birden fazla duyguyu aynı kelimelere sığdırmayı başarabilen bir yazar.
Baskı: Eroinle Dans
Yazarı işlediği konu açısından takdir ediyorum. Böyle bir kitap yazmak büyük sorumluluk ve emek ister eminim. Fakat beni etkileyen bir kitap olmadı ne yazık ki. Önce okumak için geç kaldığımı düşündüm, 17-18 yaşlarında kitabı ilk aldığım zamanlarda okusam belki kitaba adapte olabilirim demiştim. Ama okumaya devam ettikçe o zamanlarda da okusam fikrimin aynı olacağına karar verdim. Ana karakterle kendimi özdeşleştiremedim bir türlü, hem bu kadar aklı başında bir şeylerin farkında olup hem de bu derece olmaz şeyleri hayatına sokabilen birisini pek hayal edemedim ne yazık ki. Belki dar bir pencereden bakıyorum bilmiyorum ama; üniversite yaşamının, bir başına ayakta kalabilme çabasının tek bir açıdan anlatılması beni hayal kırıklığına uğrattı. Kitabın beğendiğim bir noktası var tabi ki; o da İzmir ve İstanbul betimlemeleri. İki güzel şehrin bütün pırıltılarını çok güzel yansıtmış yazar.