
Puanlar ve değerlendirmeler
Bu okurun kitap puanları ve yazılı değerlendirmeleri.
Baskı: Çizgili Pijamalı Çocuk
İkinci Dünya Savaşı’nı yüzlerce farklı şekilde işleyen romanlar var. O kıyımın insanlarda bir şeyler anlatma hissi uyandırması ya da bunun üzerinden çok satan bir kitap yazma isteği uyandırması çok doğal. John Boyne’un hissettiği ilki sanırım. Boyne; savaşa, soykırıma dair naif bir hikâye anlatmak istiyor. Bunu da en iyi çocuklar üzerinden yapabileceğini düşünmüş sanırım. Tabi roman ve filmlerde dehşeti çocuklar üzerinden anlatmak, riskleri olan bir girişim. Sığlığa veya suistimale düşebilirsiniz. Boyne düşmüyor. Abartmıyor. Kanatmıyor. Kitabın sonu hariç. Çünkü bu dehşeti çok fazla naifleştirmek yalan söylemek olur. Arka planda savaş olmasa; yaşadığı yerden, okulundan, arkadaşlarından kopup başka bir yere taşınan herhangi bir çocuğun hissettiklerinden ibaret roman. Nasıl ki beyaz renkte sözcükleri siyah bir fonun üzerine yazdığınızda belirginleşirler, Boyne’un 9 yaşındaki Bruno adlı roman kişisinin başından geçen günlük olaylar bu kara fonun üzerinde can yakıyor. Ne söylense kitabın gizemine, saflığına leke düşüreceği için çok dikkatli olmaya çalışıyorum. Tudem Yayınları bile kitabın arka kapağındaki tanıtım yazısında kitaba dair neredeyse hiçbir şey söylememiş. Çevirisi de çok güzel kitabın. Hiçbir düşük ifadeye rastlamadım. Bu güzel kitaba dair söyleyeceklerim bu kadar. Okuyun, kendiniz görün. Kitaptan tadımlık bir kaç sayfa: http://www.tudem.com/tadimlik/cizgili-pijamali-cocuk.pdf
Baskı: Johnny ve Ölüler
Çok eğlenceliydi. Terry Pratchett'ın mizahını seviyorum.
Baskı: İnsanlığı Ancak Sen Kurtarırsın!
Etkileyici bir Terry Pratchett eseri. İşlediği fikir itibariyle çok ciddi bir kitap ama Terry Pratchett'ın elinde olabilecek en eğlenceli biçimde sunulmuş. Baş kişi Johnny, sürekli öldürmenin kazanmak sayıldığı bilgisayar oyunları oynuyor, diğer yandan da televizyonu ne zaman açsa savaş var ve evde ebeveynler arasında büyük tartışmalar. Öldürmeyi, savaşı ve çatışmayı öylesine kanıksamış ki bir gün bilgisayar ekranında "Konuşmak istiyoruz." yazısını görünce şaşırıyor. Anlamlandıramıyor. Bilgisayar oyununda barışı talep eden bir düşman filosu var. Hayal gördüğünü düşünüyor. Günlerce ne yapacağını bilmiyor ve sonra yardım etmeye karar veriyor. Arkadaşlarından biri ona evde yaşananlarla ilgili bastırılmış duygularını bilgisayar oyununa yansıttığını; gerçek sorunları çözemediğini, o yüzden onları çözebileceği sorunlara dönüştürdüğünü söylüyor. Bu ikna edici görünse de kitabın sonunda Johnny'nin fark ettiği üzere, asıl yaptığımız şey öldürmenin ağır yükünü, onu bir oyun gibi görmeye çalışarak hafifletmeye çalışmak. Ölümün yarattığı gerçek acıyı görmezden gelmenin bir yolu bu. Hala medyanın her öğesi ve bilgisayar oyunları; kitlelerin ölümlerine alışmış çocuklar, gençler ve yetişkinler yaratıyor. Bu düşündürücü ve eğlenceli kitap, her ne kadar ilk gençlik kitabı olarak yazılmışsa da (1992), her yaştan okurun keyif alacağı bir eser. Çevirmen Güler Siper, çok güzel çevirmiş zihni dert bulmasın. Biraz baktım İngilizce metne, öyle kolay değil. Gençlik kitaplarının çevirisinde yerelleştirme çok mühimdir, Güler Siper üstesinden gelmiş, helal olsun.
Baskı: Saf ve Düşünceli Romancı
Kitabın başlığının bambaşka bir yere açıldığını ancak okuyunca görebilirsiniz. Pamuk'a göre okur ve yazar, okuyup yazarken iki düşünüş halinde olurlar: Okuma ve yazma süreci üzerine düşünmeden bunun doğallığını yaşarlar, yahut bu eylemler üzerine düşünerek bunların bilincinde olarak yaparlar. Temel izlek bu olsa da Orhan Pamuk başlangıç noktasını kişisel okurluk ve yazarlık deneyiminden alıp evrensel sonuçlara varıyor. Okurken ve yazarken olanlara farklı bir açıyla bakmak isterseniz mutlaka okuyun. Bir bakıma Orhan Pamuk edebiyatına girişi niyetine de okunabilir.
Baskı: Bolo'Bolo
Alternatif bir dünya tasarısının sunulduğu zihin açıcı ve müthiş küçük kitap. Merkezi otoriteden, paranın iktidarından kurtulmak adına etkileyici önerilerde bulunuyor. Tabi sunulan dünya tasarısı, var olan tüm sistemlerin yıkımından sonra hayata geçebilir. İşin uzmanları bu tasarının bir çok açık yanını bulabilir ama insanların ve toplumların birbirlerinden yalıtılmışlıklarının, merkezi otoritenin oluşması ve güçlenmesi adına en büyük tehlike olduğunu öne sürmesi, tasarıyı çok değerli ve haklı kılıyor. İçinde yaşadığımız dünyada küreselleşmeden, mesafelerin daralmasından bahsetmemize rağmen hepimiz yalıtılmış değil miyiz? Bir değişim, bir devrim yaratmak için en yakınımızdakilere muhtaçken, dünyanın bir ucundaki insanla iletişim içinde olmuşuz neye yarar? İnternet, medya ve iktidar ne kadar haberimiz olmasını istiyorsa o kadar haberdarız dünyadan. Birbirimizle yüz yüze konuşmadan üzerimizde oluşturulan hakimiyeti yıkamayız demeye getiriyor bu muhteşem kitap.
Baskı: Sisler Prensi (Sis, #1)
Bir gençlik kitabı ya da çocuk kitabı da pekala yetişkinler için harika bir okuma sunabilir ama bu kitap bir serinin ilk kitabı olarak çok fazla şeyi ikinci kitaba bırakıyor.
Baskı: Sevgilimden Son Mektup
Klişelere yaslanmış, okuyucu ne istiyorsa onu veren bir aşk hikayesi. Olaylar ilginç olsa da roman kişilerinin neredeyse tamamı klişe. Çoğu kanlı canlı duramıyor. Kağıttan yapılmışlar. Rory ve Anthony az çok bir karaktere sahipler. Kalan roman kişileri ilginçlikten tamamıyla uzak. Romanın dili sade. Rahat okunuyor. Duygu dolu denilen mektuplar bile sade bir dille yazılmış. Bu bir bakıma iyi. Salya sümük mektuplar olsaydı kitap çekilmez bir hal alırdı. Yazarı takdir etmek lazım, her ne kadar başlarda okurken kafa karışıklığı yaşasam da sağlam kurulmuş bir hikaye. Temel izlek olarak geçmiş ve çağımızı karşılaştırması da güzel olmuş. Roman kişileri arasında hoş ve inandırıcı tesadüfler yaratmış yazar. İkibinli yıllarda hala böyle bir aşk öyküsünün ayıla bayıla okunması bana kadınların hala sevilmeye muhtaç olduğunu gösteriyor. Kitabın sonlarına doğru kadınlara değerleri teslim ediliyorsa da bu, roman boyunca yaşadıkları iç karartıcı acizlikleri telafi edecek kadar yeterli olmuyor. Roman kişileri arasında kadınların hepsi ikinci planda. Hepsi de bir erkeğe muhtaç, kendi ayakları üzerine duramıyorlar. Bir kadın yazardan daha güçlü roman kişileri beklerdim. Hayal kırıklığına uğradım. Erkek roman kişileri daha renkli daha kişilikli. Düzen bozulmuyor yani. Çok okunacak bir aşk romanı yazmanın temel formülü burada da işleniyor. Aşk, tutku, ayrılık, fedakarlık, birleşme veya birleşememe. Çevirisi çok başarılı. Pegasus Yayınları bu konuda çok yol katetti. Yazım yanlışı illa ki var ama rahatsız edecek kadar çok değil. Bu da çevirmenin suçu değil zaten. Düzeltide yok olabilecek hatalar. Çevirmen Solina Silahlı akıcı bir çeviri yapmış. Çeviri tadı veren cümlelerle karşılaşmadım. Dimağı dert görmesin. Ek: Kitabın özgün ismi "The Last Letter from Your Lover" yani "Sevgilinden Son Mektup" ama yayınevi bu ismin Türk okurların kafasını karıştıracağını düşünmüş olsa gerek, "sevgilimden" diye değiştirmişler.
Baskı: Ruhi Mücerret
Önceki iki romanına göre daha zayıf ama eğlenceli bir okuma sunuyor. Sıkılmadan romanın sonuna varıyorsunuz. Bir sürü sözcük öğrendim. Yaklaşık 20-25 sayfada cümlelerin altını çizdim. Murat Menteş bu ülke için farklı bir tat. Yazdıkları okunmaya değer.
Baskı: Roman Gibi
Çok akıcı ve aydınlatıcı bir bakışla okumanın güzelliğini anlatan ama bunu tepeden bakmayan bir tavırla yapan güzel ve faydalı bir eser. Mutlaka okumak gerek. Mutlaka! Çevirisi şiir gibi Mustafa Kandemir'in zihni dert bulmasın.
Baskı: Alaska'nın Peşinde
Çok çok çok iyi bir kitap. Beni, çoksatarların o kadar da kötü kitaplar olmadığına inandırıyor John Green kitapları. Okuduğum bir tür değil ama kitaplardaki hassas bakışı ve roman kişilerinin çabucak zihnime girmesini çok takdir ediyorum. Kitabın etkisini yeterince hissetmek için burada ve diğer ortamlarda paylaşılan yorumları okumamanızı öneririm, zira bazı densiz okurlar kitaba dair çok önemli bir kısmı pervasızca açık ediyorlar.
Baskı: Robot Öyküleri Antolojisi
Daha önce hiçbir Asimov eseri okumamış biri olarak çok şey kaçırdığımı fark ettim. Özellikle robot öyküleri öyle güzelmiş ki… Bu antolojiyi, her öyküye hayran kalarak, bir solukta okudum. Hatta öykülerden birinin “Ben, Robot”daki öykülerden biriyle ilintisi olduğunu öğrenince o öyküyü de bulup okudum bir çırpıda. Bu güzel kitap Us Kitapları Yayınevi’nden Bilimkurgu Dizisi’nin ilk kitabı olarak çıkmış. İçindeki öykülerin biri hariç hepsi “Eight Stories from the Rest of the Robots” adlı derlemeden çevrilmiş. Her öyküden önce Asimov kısa bir açıklama yazmış. Bu yazılar bazen öyküye dair olabildiği gibi bazen de yazıldığı zamanki anıları içeriyor. Sırf bu açıklamalar için bile kitap okunmaya değer. “Eight Stories from the Rest of the Robots”daki öykülerden yalnızca “Galley Slave” adlı öykü bu Türkçe antolojiye eklenmemiş. Keşke eklenseymiş, çünkü Asimov, bu öykünün, içinde robopsikolog Susan Calvin’in yer aldığı öykülerin en uzunu olduğunu söylüyor ve en sevdiği Susan Calvin öyküsü buymuş. Türkçe baskıda “Galley Slave” yerine “The Complete Robot” adlı derlemeden kısa bir bilgisayar öyküsü seçilip çevrilmiş: “Bakış Açısı”. Çeviriyi Özlem Kurdoğlu Alpin yapmış, Özlem hanım bilimkurguya gönül vermiş bir doktor, Türkiye’de bu türün gelişip serpilmesinde katkıda bulunmuş biri. Kitabı da güzel çevirmiş. Tabi bazı ifadelerde sorun vardı. “Heaven help us” ifadesini “Cennet yardımcımız olsun” şeklinde çevirmesi ve bazı sözcükleri neredeyse olduğu gibi bırakması (Total Konversiyon bombası) beni rahatsız etti. Tabi bunun yanında şu ifadeyi çevirişine de hayran kaldım: “Just possibly, Alfred,” said Bogert. “Just possibly. Enough for us to bring the matter up at the directors' meeting and see what they say. After all, the fat is in the fire. A robot has harmed a human being and knowledge of it is public. As Susan says, we might as well try to turn the matter to our advantage. Of course, I distrust her motives in all this.” “Belki de, Alfred,” dedi Bogert. “Belki de olabilir. Konuyu müdürler toplantısında dile getirmeye ve onların ne diyeceğini görmeye yetecek kadarı var. Sonuçta yumurta kapıya gerçekten dayandı artık. Bir robot bir insana zarar verdi ve bu halk tarafından biliniyor. Susan’ın dediği gibi, durumu kendi avantajımıza çevirmeyi pekâlâ deneyebiliriz. Tabii onun bunu önermekteki nedenlerine pek güvenmiyorum.” (Lenny adlı öyküden) Gelelim öykülere. Robot AL-76 Başıboş Kalıyor: Ay görevi için üretilen bir robot bir hata sonucu Ay’a gidemeden kaybolur ve kendini bir ormanda bulur. Orayı ay zanneden robotun ve onu gören adamın şaşkınlığını tahmin edebilirsiniz. Çok eğlenceli bir öyküydü. İstem Dışı Zafer: Jüpiter’e üç robot gönderilir. ZZ Bir, ZZ iki, ve ZZ Üç’ün görevleri Jüpiteri’i incelemek ve Jüpiterlilerle barışçıl bir temasa geçmektir. İstemeden güzel bir şey yaparlar. Ne yaptıklarını söylemeyeceğim ama üçü arasındaki konuşmalar ve Jüpiterlilerle temasa geçme çabaları çok keyif vericiydi. Birinci Yasa: Bir bozukluk sebebiyle “Bir robot bir insana zarar veremez veya hareketsiz kalmak suretiyle bir insanın zarar görmesine izin veremez.”yasasını çiğneyen bir robottan bahsediyor öykü. Daha doğrusu böyle bir robotla ilgili bir anısını anlatıyor Mike Donovan. Öykünün sonunda robotun yasayı niye çiğnediğini öğrenince gülümsüyoruz. Bir Araya Gelelim: Soğuk Savaş zamanlarındaki Uzay Yarışı yerini Robot Yarışı’na bırakmıştır. İstihbaratın çok büyük önem arz ettiği bu savaşta Amerika, uzun süredir sessiz kalan ve Robotik araştırmalarda ilerleme göstermeyen Rusya’nın önüne geçtiğini sanırken bir anda Rusya’nın ülkeye patlayıcı taşıyan robotlar soktuğuna dair bir bilgiyle şok yaşar. Sonu kolayca tahmin edilse de öyküdeki bu siyasi bakış onu harika bir öykü yapıyor. Memnuniyetiniz Garantilidir: Bir deneme için ev hanımı Claire Belmont’un emrine verilen Robot TN-3, yani Tony’nin olağanüstü hizmetini okuyoruz bu öyküde. Robopsikoloğumuz Susan Calvin’in de küçük bir rolü var hikayede. Risk: “Ben, Robot”taki öykülerden biri olan “Küçük Kayıp Robot”la aynı yerde, aynı kişiler arasında geçiyor “Risk”. Tabi konu olarak çok farklı.Calvin’in zorlama ve tehditleriyle hayati risk taşıyan bir görev verilen Gerald Black’i merkeze alıyor öykü. Okurken Susan Calvin’e çok kızacaksınız. Lenny: Kitabın en sevdiğim öyküsü. Yine Susan Calvin. Bir ihmal sonucu pozitronik beyninde sorun çıkan Robot LNE, garip davranışlar sergilemeye başlar. Bunun nedenini araştırmak tabi ki Calvin’e düşer. Aslında Calvin bu görev için fazla isteklidir. Nedenini söylemeyeceğim ama öykünün sonunda Susan’ı çok seveceksiniz. Bakış Açısı: Bir robotla değil devasa bir bilgisayarla ilgili bu öykü. Multivac tüm Dünya’nın sorunlarını çözmekle yükümlü ve bu işi layıkıyla yapan müthiş bir bilgisayar. Lakin bir sorun çıkıyor. Öyküde, bilgisayarı tamir etmeye çalışan mühendislerden birinin oğlu olan Roger’ın yaşanılan soruna bakış açısını görüyoruz. Kısacık, güzel, naif bir öykü.
Baskı: Albemuth Özgür Radyosu
İlginç bir kitap. İnanca farklı bir açıdan bakıyor. Ama öyle kapağının vadettiği gibi uzayda geçen bir bilimkurgu beklemeyin. Olaylar, hitlervari bir adamın Amerikan başkanı olmasıyla patlak veriyor: Ferris F. Fremont. Fremont başkan olabilmek için tüm güçlü adayları öldürtüyor ve başkan olur olmaz özgür düşünmeyi engelliyor. Kendisine karşı gelişebilecek en ufak bir düşüncenin bile ortaya çıkmaması için her türlü kitle iletişim aracını ve sanatsal üretimi kontrol altına alıyor; insanların birbirlerini ihbar etmesi için bir muhbirlik sistemi geliştiriyor. İnsanların kendisinden yana olmalarını sağlamak için Aramcheck adında bir örgüt uyduruyor ve karşıt düşünceli herkesi bu örgüte dahil olmakla suçlayıp, buna dair sahte deliller yaratıp onları saf dışı bırakıyor. Böylesi bir ortamda iki yakın dost, müzik şirketi yetkilisi Nicholas Brady ve bilimkurgu yazarı Philip K. Dick (evet yazarın kendisi de romanın içinde) bu baskıcı yönetime rağmen özgür düşünceyi savunmaya devam ediyorlar. Nicholas, yaşadığı olağanüstü bazı deneyimler sonucu dünya dışı üstün varlıklarla iletişime geçtiğini ve bu varlıkların ona Fremont'u devirmek için yardım edeceğini söylüyor. Roman önce Philip'in, sonra Nicholas'ın ve sonunda yine Philip'in gözünden anlatılıyor. Nicholas göksel varlıklardan medet umarken Philip onu aklın tarafına çekmeye çalışıyor. Bu farklılık din ve bilim arasındaki çatışmaya benziyor. Roman hem dine olan bakışımızı sorguluyor, hem dünya dışı varlıkları hikayesine dahil ediyor, hem de baskıcı yönetimleri eleştiriyor. Bunların hepsini heyecanlı bir kurguya ve sürekli kendisini diri tutan bir gizeme yediriyor. Çevirisi gayet iyi olan eserde, her 6.45 okurunun bildiği, yazım hataları mevcut. Kapağın da konuyla zerre ilişkisi yok.
Baskı: Uzayda Dehşet Tora
Hiç bir heyecan barındırmayan ama çok da sıkmayan bir kitap; lakin çevirisi harika: Atilla Tokatlı harika bir iş çıkarmış. 1983 tarihli çeviride şimdiki ifadelerden farklı ifadeler kullanıldığı için zaman zaman gülümsetiyor. Mesela şimdilerde "mutant" olarak kullandığımız sözcüğe "mütan" demiş Atilla bey ve güzel de uymuş. O dönem 15 günde bir yayınlanan Baskan Kurgu - Bilim dizisinin kitaplarından biri olan "Tora"da ne çeviri ne de edisyon bakımından hiçbir sorun yok. Kitabın konusu basit: İki dünyalı, kayıp bir savaş aracının prototipini bulmaları için Dünya hükümeti tarafından Tora gezegenine yollanırlar. Görevlerini yerine getirirken bunu Tora'daki ilkel kabilelerden ve Tora halkından gizlemelidirler çünkü herkes Dünya hükümetine diş bilemektedir. Tabi işler umulduğu gibi olmaz. İşin içine siyasi meseleler girer. Yalanlar ve aldatmacalar her yerdedir. Bunlar olurken anlatıcı, bize bazı ileri teknolojilerden bahseder, Tora'nın ilginç canlılarını tasvir eder ama bunların hiçbiri okurun ilgisini yeterince çekmez. Hele okuyucu bilimkurgu edebiyatına aşina ise Peter Randa'nın sunduğu teknoloji, bilim ve başka dünyalar ona pek ilginç gelmeyecektir. Yine de yazarın sıcak, insani bir üslubu olduğunu söylemek gerek. Tabi bu üslubun sıcaklığında çevirmenin etkisi de çok büyük. Son olarak ana karakterin, ileri teknolojiyle üretilmiş yiyecekler yemesine rağmen içtiği sigaraların teknolojiden nasibini almaması bana garip ve komik geldi. Özetle: Okumasanız bir şey kaybetmezsiniz. Alıntılar: "Ve insanlar, ister kabile olsun, ister halk; kendi kendilerini yönetmek istedikleri andan itibaren, sadece egoizmi besleyen ve dış görünüşten başka bir şeye saygı duymayan yasaların zulmüyle başbaşa kalıyorlar." (s. 29) "Dünya üzerinde büyük kargaşa, birtakım milletler yeryüzünü fethetmek için değil de yenik halkları 'özgürlüğe kavuşturmak' için savaşa girdiği zaman başladı." (s. 125)
Baskı: Otoyol Kenarında Yanan Ateşler
Kesinlikle roman değil. Daha çok deneme. Barbaros bey düşüncelerini bir distopya kurgusunda bize sunmayı tercih etmiş o kadar. Ama yaratmaya çabaladığı (?) bu distopya öylesine yavan öylesine yetersiz ki merakımızı hiç uyandırmıyor. Birbiriyle bağları olmayan olaylar (kara saçlı kız, hamam böcekleri, ateşler vs.) ortada zaten kurgu olmadığı için havada ve anlamsız kalıyor. Bir kaç siyasi gönderme var ama çok kaba saba yapıldığı için tatsız. Barbaros beyin sevdiği bir kaç sözcük (şekil, durum, kıymeti harbiye) rahatsız edici ve yersiz tekrarlandığı gibi kullanılan dil için de özel bir çaba sarfedilmemiş; günlük hayatta nasıl konuşuyorsa öyle yazmış yazar romanı(?)nı. Sonu da tatmin edici değil. Tabi doğru dürüst bir öykü işlenmediği için kitabın sonu aceleyle yazılmış. Hülasa berbat bir kitap. 115 sayfa (büyük punto, geniş marj) da olsa çekilmedi.
Baskı: Son Kurtadam (Son Kurtadam, #1)
Çok iyi. Entelektüel bir kurtadam romanı okumak istiyorsanız mutlaka okuyun. Ve sert. Ve şehvetli. Ve hareketli.
Baskı: Tıkanma
Sık sık tüketim toplumu demeden de üzerine konuşulabilecek bir Palahniuk eseri. Yine şaşırtıcı son. Acayip buluşlar. Ayrıntılı açıklamalar. Mide kaldıran görüntüler. Ölmüş de ağlayanı olmayan karakterler. Tasarruflu ve çok akıcı bir dil. Yinelenen ifadeler. Aforizma bombardımanı. Yüzümüze vura vura eleştirdiği toplumsal kalıplar, özgürlük sanrısı. Bol bol b.k. Sümük. Sperm. Seks. Kusmuk değilse de çiğnenip yutulmamış yiyecekler. Taş. İpe dizili toplar. Bir sürü taş. Taşlama. "Gerçek şu ki, dul bir anne tarafından yetiştirilen her erkek çocuk, evli olarak doğmuş sayılır. Bilmiyorum ama bence annesi ölene dek bir erkeğin hayatındaki diğer kadınların hiçbiri metres olmaktan öteye gidemez." (s. 20) "İlk kez otuzbir çektiğimde, bunu benim keşfettiğimi sanmıştım. Avucumdaki sulu şeye baktım ve bu beni zengin edecek diye geçirdim içimden." (s. 35) "Öyle güzel görünüyor ki kendimi otuz saniye tutabilmek için bile toplu mezarları düşünmem gerekebilir." (s. 97) "Hala elindeki defteri karıştırmakta olan Dr. Paige Marshall 'onu yönetebilmek için onun bu şekilde kalmasını istiyorsun,' der. Bana bakıp 'bana tanrı olmak istiyormuşsun gibi geldi' der." (s. 101) "Seks bittikten sonra iki köpek de kilitlenirler ve belli bir süre boyunca çaresiz ve zavallı bir halde beklemek zorunda kalırlar. Annecik, bu senaryonun, çoğu evlilik için de geçerli olduğunu söyledi." (s. 165) "Maymunun kafesinin önünde annecik elini çantasına soktu ve bir avuç dolusu hap çıkardı, ... Avuç dolusu hapı çubukların arasından içeriye fırlattı, ... Çocuk bu defa fısıldamıyordu ve korkulu gözlerle 'zehir mi?' diye sordu. Annecik güldü. 'Bu da bir fikir,' dedi. 'Ama hayır tatlım, küçük maymunları o kadar da özgürleştirmek istemiyoruz." (s. 165) "... Her önüme gelenle yatmamın sebebini aslında bilmek istemiyorum. Sadece yapıyorum, çünkü kendine iyi bir neden söylediğin anda, onu didiklemeye başlarsın." (s. 207) Not: Bunca kötü şeyi bu kadar zevk alarak okumamız normal mi?
Baskı: Kırmızı Pazartesi
Son yirmi sayfayı, kelimenin gerçek anlamıyla, soluk soluğa okudum. Baştan belli olan bir cinayeti bu kadar heyecanla okuyacağım aklıma gelmezdi. Hiç Marquez okumamışsanız ve merak ediyorsanız çok iyi bir başlangıç kitabı olacaktır. Çevirisi de iyi: Benim okuduğum baskıyı İnci Kut İspanyolca aslından çevirmiş. Bir kaç alıntı: "Aşk da öğrenilir." (s. 37) "Özellikle de işleneceği böylesine açıkça duyurulmuş bir cinayetin hiçbir aksilikle karşılaşmadan gerçekleşmesi yolunda hayatın edebiyatta bile görülmeyen onca rastlantıdan yararlanmış olması ona büyük bir haksızlık gibi görünmüştü." (s. 89) Bir çeviri güzelliği: Özgün metin: "Mi hermana sintió pasar el ángel." Yakın çevirisi: "Kız kardeşim melek geçmiş gibi hissetti." İnci Kut çevirisi: "Kız kardeşim, sanki kız doğmuş gibi bir sessizlik olduğunu hissetmişti." (s. 23) Bence harika bir çeviri tercihi. Çevirideki bir-iki ufak ifade hatası: "Bayardo San Român'ın yalnızca her şeyi yapabilecek, üstelik de çok iyi yapabilecek biri olmakla kalmayıp, aynı zamanda bitmek tükenmez olanaklara da sahip olduğu biçiminde çoktan ortalığa yayılmış olan söylenceye de uyuyordu bu yorum." (s. 30) "Gergef işlemeyi, makineyle dikiş dikmeyi, kukalı dantel örmeyi, çamaşır yıkayıp ütü ütülemeyi, yapma çiçekler, kendi uydurdukları tatlılar yapmayı, aşk pusulaları yazmayı bilirlerdi." (s. 34)
Baskı: Kahkahalar Ülkesi
Hayran olduğunuz bir kitap, bir yazar varsa, Kahkahalar Ülkesi'ni okuyun mutlaka. Bu hayranlığı çok güzel tanımlayan bir hikaye anlatıyor çünkü. Yazmanın, en güzel yaratım süreci olduğunu düşünüyorsanız, mutlaka okuyun bu kitabı. Çünkü bu kitap, yazma sanatına harika bir saygı duruşu. Aşkın gerçekçi bir sunumunu görmek istiyorsanız mutlaka edinin bu kitabı: Tutku mu, huzur mu? Çok garip, olağandışı bir kasabada aylar geçirmek isterseniz hiç kaçırmayın bu kitabı. Gülmek istiyorsanız, şaşırmak istiyorsanız kesinlikle geçin bu kitabın başına. Sönmez Güven'in harika çevirisi, Jonathan Carroll'ın müthiş kalemi okunmayı bekliyor. Bal çalalım dimağınıza: İngilizce öğretmeni Thomas Abbey, en sevdiği yazar Marshall France'in biyografisini yazmayı aklına koyar. Bu uğurda, yine Marshall France'e duyduğu hayranlık sayesinde tanıştığı ve çok hoşlandığı kuklacı Saxony Gardner ile Marshall France'in doğduğu kasabaya, Missouri eyaletinde bulunan Galen'a gider. Kasabadan, önceki biyografi yazarlarına gösterilen tepkiye benzer bir tepki göreceğini düşünse de tam tersi olur: Marshall France'in kızı Anna France başta olmak üzere, tüm kasaba ona iyi davranır ve biyografiyi yazması için destek çıkar. Kasabada bir ev tutan çift, bir yandan Marshall France'in hayatına dair detaylara ulaşmaya çalışırken diğer yandan kasabada meydana gelen garip olaylara alışmaya çalışırlar. Tüm garip olaylarıın açıklaması, büyülü bir sonla bize ulaşır, kitabı ağzımız açık kapatırız.
Baskı: Anlatı Ormanlarında Altı Gezinti
Eco'nun, Harvard Üniversitesi'nde verdiği, okurun anlatı karşısındaki konumuna dair yorumlar içeren altı dersten mürekkep dolu kitap. Kısaca "anlatı" diye tanımlanan kurmaca metinlerin okur tarafından nasıl algılandığını derince inceliyor Eco. Bunu da sıkıcı yapmıyor: Bir dedektif romanından da örnek verebiliyor, Finnegans Wake'i de anabiliyor. Tek okuyuşta tükenmeyecek, kurmaca yapıtlara bakışınızı bir hayli değiştirecek bir kitap bu. Mutlaka okunmalı. Harika bir çevirisi var kitabın: Kemal Atakay kolaylıkla karmaşıklaşabilecel bu eseri, kusursuz aktarmış Türkçe'ye. Zihni dert bulmasın.
Baskı: Veciz Sözler
Harika. Neredeyse her sayfası, bir kenara not almak isteyeceğiniz güzel cümlelerle dolu. Lakin kitap, bu cümleleri kenara yazıp birilerine söyleyerek kendinizi var etmeye çabalamanızla dalga geçecek kadar da gerçek. İnsanın var olma mücadelesine dair büyük cümleler kurmuyor, tevazu gösterip dalga geçiyor. Kesinlikle okuyun. Bıçakcı ne yazıyorsa okuyun! (evet ünlem!)
Baskı: Hortlak
Böyle bir kitabın aslında olmadığını söyleyerek başlamak istiyorum: Öncelikle bu bir roman değil öykü derlemesi. Kitabın özgün ismi: The Year's Best Fantasy and Horror: Seventeenth Annual Collection. Hortlak adlı bu kitap, özgün kitabın yarısın türkçeye çevrilerek yaratılmış. Buraya kadar belki sorun yok diyebiliriz. Zira bundan 15-20 yıl önce ülkemizde Stephen King'in öykü kitapları bile kırpılarak türkçeye çevriliyordu. Ama ben Steve Barron diye bir yazar uydurmalarına sinir oldum. Steve Barron diye bir yazar yok, bu kitabı derleyenler Kelly Link, Gavin Grant ve Ellen Datlow. Bu editörler her sene buna benzer derlemeler yapıyorlar. Peki Steve Barron kim? Steve Barron derlemedeki iki yazarın adı ve soyadı kullanılarak uydurulan bir isim: Steve Rasnic Tem ve Laird Barron. Peki Kalipso Yayınları bunu neden yapıyor, çünkü ülkemizde öykü derlemeleri satmıyor, onu bir roman gibi pazarlamak adına tek yazarlı bir kitaba dönüştürüyorlar. İçindeki öykülerden birinin ismini de kitabın ismi yapıyorlar, al sana kitap. Bunun ahlaklı bir davranış olup olmadığını düşünmeden yapıyorlar. Belki de telif ödemeden "yaptıkları" bu kitaptan para kazanıyorlar. Satış fiyatı 20 lira.
Baskı: İki Dünya Savaşıyor
Macera kısmı yoğun bir bilimkurgu romanı. Kısa ve eğlenceli. İyi bilimkurgu insanı hayrete düşürür ama bu kitap şaşırtmıyor bile. Mars-Dünya savaşını kaybeden Dünya artık Mars'ın egemenliği altındadır, tüm kaynaklar ve halk Mars'ın denetimindedir artık. Savaştan sonra hem Mars hem de Dünya çok büyük kayıplar yaşamıştır, iki tarafın da halkı sefalet içindedir. Dünya ordusundan bir komutan savaştan sonra evine döner. Yolda bir kadın ve çocuğuyla tanışır, onları da yanına alır. Evine vardığında evinin bir Mars'lı komutan tarafından komuta merkezi olarak kullanıldığını görür. Bu karşılaşma şüpheyle başlayan bir dostluğa dönüşür ve sonra bu savaşın ardında başka şeylerin olduğu anlaşılır. İki farklı dünyanın askeri savaşın asıl sebebini ortaya çıkarmak için mücadele eder. Savaşın tahribatını iyi aktarıyor kitap ama onun ötesinde bir şey söylemiyor. Meraklandırıp eğlendiriyor o kadar.
Baskı: Büyübozumu: Yaratıcı Yazarlık
"Kurmacanın Bilinen Sırları ve İhlal Edilebilir Kuralları" alt başlığı ile yayınlanan bu güzel kitap, bu alt başlığın imlediği her şeyi taşıyor. Murat Gülsoy önce kurmacaya dair tüm öğeleri, örnekler vererek, bu öğeler üzerinde düşünmemizi sağlayarak anlatıyor. Ardından, ancak bu öğelerin oluşturduğu sınırları aşmaya çabalarsak iyi bir edebi eser ortaya koyabileceğimizi söylüyor. Yazma ve okuma ihtiyacının psikolojik ve sosyal temelleriyle giriş yapıyor Gülsoy. Yaratıcılığın doğduğu yeri bulmaya çalışırken keşfettiği yol işaretlerini aktarıyor bize. Yaratıcılığın dışarda, elle tutulur bir yerde olmadığını, zaten doğamızda anlatmanın, hikayeleştirmenin varolduğunu belirtiyor. Gerçekle olan derdimize değiniyor. Konulan sınırların ötesine geçmek için giriştiğimiz mücadelenin yaratıcılığı tetiklediğini söylüyor. Yaratıcılığa dair bu yer gösterici değil keşfedici girişten sonra kurmacanın öğelerine geçiyoruz: Bakış açısının önemini, kullanılan zaman kipinin önemini, kurgunun değerini, mekanın etkisini, karakter yaratımını, betimlemeyi; çok iyi öyküler üzerinde örneklendirerek anlatıyor yazar. Tüm bunları anlatırken de ahkam kesmiyor, kural koymuyor. Zaten bu kitabın güzelliği de burada: Murat Gülsoy, zamanla belirlenmiş kuralları ortaya koyuyor ama en doğrusunun bu kuralları ihlal etmek olduğunu söylüyor. Yazmaya dair düşündüren iyi bir kitap bu. Mutlaka okuyun.