
Puanlar ve değerlendirmeler
Bu okurun kitap puanları ve yazılı değerlendirmeleri.
Baskı: Golem
Fantastik-ezoterik edebiyatın başyapıtlarından sayılan kitabın kaotik atmosferinin Kafka'yı etkileyip etkilemediğini merak ettim doğrusu. Yıllar sonra Kafkaesk tabiriyle adlandırılacak tarzın başlangıcı gibi duruyor. Özellikle dışarıya açılan bir kapısı olmayan oda, Dava’nın mahkeme binasıyla aynı klostrofobik etkiyi bırakıyor. Fantastik olduğu kadar katmanlı kurgusuyla metafiziğe de göz kırpan, düş gücüyle şaşırtan bir eser. Yazarın Yahudi kültürüne hakimliği de bir başka şaşırtıcı nokta.
Baskı: Sakallı Celal
Yazılı bir eser bırakmadığı için efsane derecesine varan maceralar ve kendisine atfedilen sözlerle tanınan Sakallı Celal namlı Celal Yalınız’ın yaşamını yakın dönem Türkiye tarihiyle birlikte ele alan bir anı derlemesi. Yazar, sevgisinden olsa gerek çoğu yerde taraflı bir yaklaşım sergilemiş.
Baskı: Operadaki Hayalet
Kitabın fantastik görünüp gerçekliğe bağlanan kurgusu bir yana en başarılı yanı kuvvetli mekan betimlemeleri olsa gerek. Gerek opera binasının dehlizleri gerek Paris tasvirleri muazzam. Gotik edebiyat eseri sayılmakla birlikte sembolizmin de yoğun etkisi fark ediliyor. İnsani duygular ve zaaflar süslemeden uzak bir yalınlıkla aktarılmış. Klasik eserlere göre daha akıcı, neredeyse polisiye tadında bir dili var.
Baskı: Bir Tereddüdün Romanı
“Zekanın en sivri noktası şüphe ve tereddüttür. Bütün Rönesans bir şüpheden doğdu. Bütün yeni felsefe zaferini Descartes’ın şüphesine borçludur. Fakat mücerret sahada zekanın evcini işaret eden bu şüphe ve tereddüt, ameli sahada ölümden başka bir şey değildir. O noktaya kadar çıktıktan sonra, insanın hayat ve müşahhas dünya içindeki azami kıymetine varabilmek için, tereddütten karara geçmesini bilmek lazımdır. Çünkü bu, ölümle hayat arasındaki huduttur.”S.169 Bu alıntı bana göre kitabın alt metnini en net özetleyen kısım. Roman içinde roman gibi başlayıp adının hakkını vererek bir tereddütler sarmalı halinde ilerleyen kitap, esasında kuvvetli bir dönem resmi çiziyor. Yazarın ustalık nişanesi olduğu üzere nefis tasvirlerle bezeli oldukça buhranlı kişisel kararsızlıkların gerisinde, değişen dünyanın geçiş sancıları yer alıyor. Kitabın başkarakterinin hayatındaki kadınlar iki dönemi temsil ederken, başkarakterin kendisi de sürekli devinim içinde olan çağdaş dünyanın uyumsuz bireyini ortaya koyuyor.
Baskı: İki Hödüğün Seyahati
Hüseyin Rahmi Gürpınar’ın İki Hödüğün Seyahati, Ecir ve Sabır, Nasıl Öldürdüler, Müslüman Mahallesinde Bu İş Olur mu?, Arzın Yuvarlaklığına İnanmıyor, Büyük Ana ve Tövbeler Tövbesi isimli yedi öyküsünden oluşan kitap. Büyük Ana ve Nasıl Öldürdüler dram içerikliyken diğer öyküler ağırlıkla mizahi. Tüm öykülerin ortak yanı dönemin toplumuna bir eleştiri içermesi. Aynı zamanda bir dönem resmi de çiziyor.
Baskı: Candide ya da İyimserlik
Voltaire’in Türk bahçıvanın sözüne uyarak bahçe ekmeye başlaması gibi kitabı bir Türk atasözüyle özetleyecek olursak “işleyen demir pas tutmaz.” Yazar sadece Leibniz’in optimizmini yerden yere vurmakla kalmamış aslında dokundurmadık pek konu bırakmadan tam bir eleştiri fırtınası yaratmış. Aydınlanma Çağı’na sağlam bir giriş doğrusu. Fakat genel klasik eserlerin ve hatta romanların aksine çok basit neredeyse kuralsız bir yazım dili var. Ayrıca yazarın kendi yaşamından parçalar barındırması, geri planda geçen birçok tarihi olayın gerçek olması esere anı tadı da vermiyor değil.
Baskı: Masal Masal İçinde
Polisiyesi kadar hatta belki birazcık daha fazla hikayeciliğini sevdiğim Ahmet Ümit'in derlediği masallar Anadolu kültürünün motifleriyle bezeli. Polisiye tarzda birbirine bağlanan beş öykü, ibretlik dersler içeriyor. Sade yazım diliyle akıp giden hikayede merak unsuru da sonuna kadar korunmuş.
Baskı: Sarı Duvar Kağıdı
Yazarın, Sarı Duvar Kağıdı, Ben Cadıyken, Büyük Morsalkım ve Sallanan Sandalye isimli dört korku öyküsünün yer aldığı kitabın en öne çıkan hikayesi şüphesiz ki Sarı Duvar Kağıdı. Diğer üç öykü de ürpertici bir tarza ve başarılı imgelere sahip. Fakat Sarı Duvar Kağıdı hem toplumsal cinsiyet rolüne ciddi bir başkaldırı hem de müthiş bir ruhsal tasvir içeriyor.
Baskı: İstanbul Maviyken
20. yüzyıl İstanbul’unda Beyoğlu’ndan Kadırga’ya, Kumkapı’dan Boğaziçi’ne masalsı bir gezi. Gerçek kişilerden esinlenmiş fakat gerçek olmasalar bile özellikle Beyoğlu’nun 90’lı yıllarını bilenlerin rahatlıkla karşısına çıkmış olabilecek karakterleriyle dolu dolu bir macera. Her bir karakterin öyküsü soba başında dinlermişçesine hevesle okutuyor kendini. İç içe geçmiş hikayeleriyle, sade ve akıcı diliyle insanın içini ısıtan ve iyimserlik dolduran, kar küresi tadında bir roman. Kapak tasarımına ayrıca bayıldım.
Baskı: Serçe Bulutu
Efsanevi samuraylar döneminin sonu, modern Japonya'nın az öncesi. Bir yanda intiharın bile seremonisini yapan bir ırk, diğer yanda inancını yaymak uğruna dilini dahil bilmediği topraklara savunmasızca giden insanlar. Lord Genji karakterine göre "diğer ülkeler her alanda kendini geliştirirken gururla oyalanmak hatasına düşen" o Japonya'yı okurken, belki de asıl hatayı o ülkeler gibi olmakla yaptı diye düşünmeden duramıyor insan.
Baskı: Dokuzuncu Hariciye Koğuşu
Türk Edebiyatında roman kahramanının gözlemleriyle yazılmış ilk roman olan Dokuzuncu Hariciye Koğuşu, aynı zamanda otobiyografik yanıyla da öne çıkıyor. Psikolojik türü ve şiirsel bir yazım dili olmasına karşın gayet akıcı. Özellikle duygularının sahiciliği oldukça etkileyici. Bazı cümleler insanı tam yürekten yakalıyor. "Felaketimizi başka biriyle taksim etmek saadettir, fakat annelerle değil. Annelere anlatılan kederler taksim değil, zarbedilmiş olur." S.14
Baskı: Titana Saldırı 18. Cilt
Eski rejimin temizlenmesiyle halkın da Araştırma Birliği'ne bakış açısı değişmiş görünüyor. Maria Duvarı düştüğünden beri insanlığın ne kadar dar bir alana sıkıştığı bu ciltte daha iyi anlaşılıyor. "Bodrum katındaki gerçeğe" artık iyice yaklaşıyorlar.
Baskı: Ben, Kirke
Yunan mitolojisini oldukça sadeleştirerek günlük hayata kurgulayan bir eser. Bu açıdan biraz şiiri düz yazıya çevirme tadı veriyor. Bununla birlikte akıcı bir kitap. Dilinin sadeliğine rağmen betimlemeleri de başarılı. Mitolojiye ilgi duyanların daha çok ilgisini çekecektir. Tabi aynı sebepten hayal kırıklığına da uğratabilir. Mitoloji kısmına çok fazla misyon yüklemeden okumak gerek. Bir kadın hikayesi olarak daha etkileyici. Kirke’nin bin yıllara yayılan hayatı öğrenme süreci, kendini ve dünyayı tanıma sancıları, gücünü keşfetmesi, olgunluğa erişmesi ve sınırlarına ulaşması altında güzel mesajlar barındırıyor.
Baskı: Kristal Denizaltı
Kadınlar, ilişkiler ve insani duygular üzerine öykü tarzı denemelerden oluşan bir eser. Fazla derinlikli olmadığı gibi yeni veya bilinmedik bir şey de anlatmıyor. Bununla birlikte bazı tespitleri isabetli buldum. Özellikle "Ben Bayağıyım Ama Yazdıklarım Öyle Değildir" başlıklı konuya katılıyorum. Genel olarak süslemeden uzak, yer yer kendini tekrar eden kalıp betimlemelerden oluşan bir yazım tarzına sahip.
Baskı: Her Yerde Kan Var
Osmanlı tahtından hal’edilerek öldürülen (bu kısım halen tartışmalı) Sultan Abdülaziz ve V. Murad döneminin çoklu ağızdan anlatılan tarihi-kurgu romanı. Senaryo tekniğine benzer yazım tarzıyla akıcı ve tarihe fazla ilgili olmayanların bile kolaylıkla okuyabileceği bir eser. Çok derine inmeden ortalama bir dönem resmi çizilmiş. En azından Osmanlı Devleti’nin sonunu neyin getirdiği hakkında fazlasıyla fikir veriyor. Bir de teknik olarak finali gerçekten şık bağlanmış.
Baskı: Monte Cristo Kontu
Yazıldığı günden bugüne yazılı ve görsel birçok esere ilham kaynağı olmuş müthiş bir klasik. Öyle ince örülmüş bir intikam öyküsü ki intikamın gelişi ve hedefleri açıkça belli olmasına rağmen atılan çengeller toplanıncaya kadar kimden hangi şekilde intikam alınacağı kestirilemiyor. Eserin en büyük artısı da bu eksilmeyen merak duygusu. Çok temiz bir çeviriyle süslemeden uzak sade diliyle akıp gidiyor. Kitapta intikam ağırlıkta olmak üzere insani duygular muazzam bir doğallıkla işlenmiş. Bu sebeple heyecan verici olduğu kadar insan doğasına dair çıkarımlar yapmak için de birebir.
Baskı: Ladesçi
Hayatın başlı başına bir lades oyunu olduğunu örnekleyen, dürüstlük üzerine yazılmış bir roman. Zaman zaman yazarın eğlenceli müdahaleleri olan sade ve akıcı bir yazım dili var. “Öyle zengin bir sofradır ki yaşam, acılardan sonra tatlıları beklemeli insan.” S.206
Baskı: Beyoğlu
Sedat Simavi Sosyal Bilimler Ödülü (2018) sahibi, detaylı bir araştırma kitabı. Beyoğlu’nun 1831-1923 yılları arasındaki tarihçesini elçilikler, pasajlar, oteller, ibadet yerleri, mağazalar, aileler ve mimarlar gibi toplam 16 başlıkta sınıflandırarak ele alıyor. Mekanların tarihçesi aynı zamanda mimari özellikleri, müdavimleri ve hem kendi zamanındaki hem de bugüne denk gelen konumlarıyla birlikte sunularak oldukça canlı bir resim çizilmiş. Tasnifin 1831 yılında başlamasının sebebi, bu tarihten önce Beyoğlu’nun azınlıkların yaşadığı kendi halinde bir bölge iken 1831 yangını sonrasında baştan inşa edilmiş olması. 1923’ten sonraki dönemi ise yazar, Cumhuriyet’te Beyoğlu: Kültür Sanat Yaşam 1923-2003 isimli eserinde işlemiş. Bazı başlıkları fotoğraflarla desteklenen kitapta birçok kaynak eserden faydalanılmış. Beyoğlu’nun en masalsı döneminin sade ve açık bir araştırma diliyle aktarıldığı bu kitap Beyoğlu rafımın değerli üyelerinden oldu. Yalnız kitapta fazlasıyla dizgi hatası olduğunu da belirtmeliyim.
Baskı: Kopuk ve Hiç
68 kuşağı romanı ya da denemesi olarak değerlendirilebilecek kitapta birçok edebi teknik bir arada kullanılmış. Bu konunun ağırlığını dengelemek için yapıldıysa bile çoğunlukla dikkat dağıtıyor. Yazarın araya girmediği, ana karakterin ağzından aktarılan kısımlar daha yalın ve etkileyici. Alt metinde ise kuvvetli bir varoloşçuluk felsefesi yatıyor.
Baskı: Dönüşüm
Metaforik olarak yazarın babasıyla olan gergin ilişkisi gibi birçok alt metni barındırmakla birlikte oldukça sert bir sistem eleştirisi içeriyor. Bir sabah kendini dev bir böcek olarak bulan Gregor Samsa olmasına karşın asıl "dönüşen" ailesidir. Öyle ki hiçbiri bir insanın bir böceğe dönüşmesine şaşırmaz bile. Endişe duyulan konular artık evi kimin geçindireceği, bu "utancın" toplum içinde nasıl karşılanacağı ve ev yaşamında yapılması gereken değişikliklerdir. Gregor ise bir hayvana dönüşmesine karşın ilk kez kendisi olabilmiştir. Fakat bunun bedelini iletişimsizlik, anlayışsızlık ve nihayetinde yalnızlıkla öder.
Baskı: Kördüğüm
Sade diliyle akıcı olmakla birlikte çok zayıf bir kurgusu var. Betimlemelerin ve detayların azlığı da bir eksi. Merak unsuru korunmuş fakat final beklentinin altında kalıyor. Kanadı Kırık Kuşlar kitabının devamıymış sanırım. Belki ilk kitapla anlam kazanıyordur ama bağımsız olarak bakıldığında, değindiği ağır konuların derinliğine inemeyen bir kitap olmuş.
Baskı: Kargadan Başka Kuş Tanımam
Ayhan Sicimoğlu’nun Hürriyet Gazetesi Seyahat Eki’nde yayınlanan yazılarından derlediği keyifli bir anı-seyahat kitabı. Hastası olunan tarzıyla, çok bilindik turistik noktaların bilinmedik köşelerini ve lezzet duraklarını eğlenceli anılarıyla aktarırken isabetli tavsiyeleriyle de yol gösteriyor. Sayesinde yine bir sürü tüyo kapıp sanki kendim biliyormuş gibi caka satabileceğim bu rehber, bana imkanlar elverdiği müddetçe peşine düşeceğim bir sürü rota kazandırdı.
Baskı: Devlet
Platon, ideal devleti ararken tüm yönetim biçimlerini ele almakla kalmamış bir de hepsini güzelce çürütmüş. Ve ne yazık ki insanlık da o zamandan bu zamana yapılan bu isabetli tespitlerden hiç ders çıkartmamış. Aslında ideal devleti ararken çizilen resim ütopyadan ziyade distopyaya yakın. Bu sebeple eseri varış noktasıyla değil, ilerlediği yolla değerlendirmek lazım. Platon, hocası Sokrates’in ölüme mahkum olmayacağı bir devlet hayal etmiş ve o devlet hayal olsa da insanlar öyle bir devlet yönetimindeymiş gibi o kurallara uyarak yaşarsa doğru yolu bulurlar diye düşünmüş. Fikirlerin ne kadarı Platon’a ne kadarı Sokrates’e ait tartışılır tabi. Fakat Atina ve Sparta devletlerinden hareketle, iki zıt görüşün karşılaştırılmasındaki söz sanatı ustalığı hayranlık uyandırıcı. Kitapta altı çizilmesi, kulağa küpe yapılması, hatta devlet dairelerine tabela olarak asılması gereken birçok cümle var. “Rüyanın ne olduğunu bir düşün… Uyurken ya da uyanıkken bir şeyin benzerini, onun benzeri olarak değil de kendisiymiş gibi görmek değil midir rüya?” S.186 “Demek ki, kim ne derse desin, insan ne kadar zorbaysa o kadar da köledir. En kötü insanlara yaranmak isteyen, aşağının bayağısı, kötünün kötüsü olmaz mı? İsteklerini biraz olsun doyuramaz bu adam. Her zaman birçok eksiği vardır; içini toptan gören bir göz için aslında fakirin fakiridir, ömrü boyunca da korkular, kaygılar içinde kıvranır.” S.315
Baskı: Peri Kızı Af Buyrun
Kitabın tanıtımındaki masal vurgusuna istinaden, üçüncü sayfa haberleri ne kadar masalsa bu hikayeler de o kadar masal diyebilirim. 12 hikayenin ortak noktası, çaresizliği ete kemiğe kadar hissettirmesi. Karakterlerin ve olayların gerçekçiliği insanı daha bir çarpıyor. Yazarın kadın dilini bu kadar başarıyla kullanması da empatiyi güçlendiriyor.