Aşkın Güngör
@Aşkın Güngör

Puanlar ve değerlendirmeler

Bu okurun kitap puanları ve yazılı değerlendirmeleri.

Dijital Kale
7/1012.07.2013

Baskı: Dijital Kale

İlk Dan Brown romanı. Gelecekteki Melekler ve Şeytanlar ile DaVinci Şifresi gibi kurgularda da yer bulacak olan "Değişmez Brown Kurgu Sistemi"nin başlangıcını teşkil ediyor: Az bilinen gerçekleri al, gizemli bir kurgunun içine yerleştirip yavaş yavaş açıkla, gerilimi üst düzeyde tut ve sonuçta "kötü adam" en beklenmedik kişi çıksın. Malumun ilanı Dijital Kale'de de değişmiyor. Adı Robert Longdon olmayan bir Robert Longdon da var elbet kitapta başkarakter olarak. Tüm "malumlar"a rağmen Dijital Kale'nin bilişim sektörüyle ilgili az bilinen gerçekleri açıklama konusunda başarılı bir "iyi okumalık" olduğunu söylemek mümkün.

Simyacı
7/1012.07.2013

Baskı: Simyacı

Yıllar önce keyifle okuduğumu hatırlasam da geçen zaman kitapla ilgili ayrıntıları silip süpürmüş zihnimden.

Baskı: Yüzyıllık Yalnızlık

Başucu kitabım. Buendia ailesinin 100 yıla yayılan, zaman zaman fantastiğe meyleden öyküsü her satırıyla, her paragrafıyla, her sayfasıyla başyapıttır benim için.

Sofie'nin Dünyası
7/1012.07.2013

Baskı: Sofie'nin Dünyası

Yer yer yazarın serüvenini anlatmaktan çok felsefe tarihini özetlemeye giriştiğini düşünsem de (hoş, kitabın yazılış amacı da bu zaten) büyük keyifle okudum.

Yemin ve Öç
6/1012.07.2013

Baskı: Yemin ve Öç

M. İhsan Tatari'nin enfes anlatım diliyle soluk soluğa bir macera okuyacaksınız. Kaçırmayın derim, başka da şey demem.

Kubbe'nin Altında
5/1018.01.2013

Baskı: Kubbe'nin Altında

Hımmm… Zurnanın zırt dediği an bu işte: çok sevdiğin bir yazarın pek sevmediğin kitabını değerlendirmek. Sözcükleri sakınırsın, demeye çalıştığının haksızlık olup olmadığını sorgularsın, yazar siler ve yine yazar silersin… Sonuçta ortaya çıkan yazı ne içine siner ne de ondan vazgeçebilirsin. Tüm bu sakıncalarına karşın bir kere yazmaya soyunduk. Öyleyse becerebildiğimizce işimize bakalım: Öncelikle belirteyim ki bugüne dek yayınlanan hemen her King romanını okudum. Kendisinin sadece korku türetme ve onu anlatma maharetini değil, tüm o akıl almaz olaylar karşısına konumlandırdığı karakterlere yaşattıklarını, yaptırdıklarını, düşündürdüklerini de sevdim. King’in Amerikan edebiyatı için de, dünya edebiyatı için de nimet olduğunu düşünenlerdenim. Peşin peşin söyleyeyim (hoş, zaten bu yazının nereye gideceğiyle ilgili başlık size ciddi bir önbilgi sağlamıştır sanıyorum) King’le ilgili tüm olumlu hislerime karşın Kubbe’nin Altında‘nın “iyi bir King romanı” olduğunu söyleyemeyeceğim. Yo, şöyle düzeltmeme izin verin: “Bunun herhangi bir yazar için iyi bir roman olduğunu söylemem mümkün değil.” Son dönem yapıtlarında daha “olgun” bir King göze çarpar. Kurgu çok sıkı “süzgeçten geçmiş” hissi verir. İlk dönem kitaplarının çoğunda yer alan “kurgusal savrulma” son dönem eserlerinde yok gibidir. Kabul edersiniz ki kitaptan kitaba değişen bir etki yaratır bu edebi süzgeç. Kimi kitapları tadından okunmaz hale getirirken, kimi kitapları da üçüncü sınıf bir kurguya dönüştürür. Ne yazık ki Kubbe’nin Altında‘da gerçeğe dönüşen de bu ikinci olasılık. King kurgudaki tüm karakterleri ince eleyip sık dokuyarak türetmiş. Ne var ki iyinin her koşulda iyi, kötünün her koşulda kötü olduğu ucuz romanlara sevgisinin de biçimlediği Kubbe’nin Altında‘da yer alan karakterlerin iki boyutlu kalmasının önüne geçememiş. Haksızlıkların karşısına dikilen bir eski asker, doğaüstü bir yolla yalıtılan kasabada diktatörlük yapmaya başlayan bir belediye başkanı, genel insan tepkisini sergileyerek kötülük karşısında sinen toplum, görevini kötüye kullanan güvenlik güçleri, aklını yitirmiş bir (hatta birkaç) kötü, dini iyilik olarak algılayan bir kilise görevlisiyle dinsel fanatizmin karanlığında boğulan bir başkası, iflah olmaz bir muhalif demokrat, bir parçacık (fazla değil, azıcık) aşk, sırası gelince türlü yollarla telef olacak diğer yan karakterler ve elbette tüm bu kişilerin akvaryumdaki balıklar gibi çaresizce debelenmesine yol açan, nereden geldiği belirsiz saydam bir kubbe… King, tüm bunları kattığı sözcük çorbasını karıştırmış, karıştırmış, karıştırmış… sonra da üstte kalan taneleri tabağa koyup servis yapmış. Ne ki ortaya çıkanın leziz bir içimlik olmasını başaramamış. Hey, garson, bu çorbanın içinde her şey var ama tadı eksik! Bu ve başka kitaplarında yer alan notlardan öğrendiğimize göre King Kubbe’nin Altında‘yı yazmayı ilk olarak 1970′lerde denemiş ve 200 sayfa kadar yazmış. Ancak böyle bir kubbenin neden olacağı coğrafi etkiler konusunda bilgisinin yeterli olmadığını görerek kurguyu kenara koyması kaçınılmaz olmuş. Tam da burada yazgı devreye girmiş olmalı ki yazılan 200 sayfa ortadan kaybolmuş. Bu aşamada yazgıya bir rol yüklemek ve onu şöyle konuşturmak fazlaca mümkün: Hey, Steve, dostum, bu fikri unutalım ha! Ben kanıtları ortadan kaldırdım. Hadi sen de şimdi ellerini yıka ve başka kitaplara doğru ilerleyelim. Olmaz mı? Ne var ki geçmişin beynine bıraktığı tortuları izleme konusunda takıntılı olan sevgili yazarımız yazgının bu olası sözlerini ya duymazdan gelmiş, ya da kendine duyduğu güveni biraz abartarak, “Ya tutarsa?” demiş. Keşke tutsaymış ama tutmamış. Görünen o ki dağ fare doğurmuş. “Dağ” derken abartmıyorum. Tamı tamına 1024 (yazıyla bin yirmi dört) sayfalık bir kitap söz konusu. Hele ki bir noktada benim gibi “kurgunun tıkandığı” hissinin etkisine girerseniz okuma zevki evrilmeye, sözcükler bitmez şekilde birbirine eklenmeye, “Bu kitabı okumak yerine yapacak daha iyi bir şeyler bulmam son derece mümkün,” diye düşünmeye başlıyorsunuz ki, bir King romanı söz konusu olunca bu düşünceleri kendinize yakıştırmanız güç. O noktadan sonra kitabı bir görev bilinciyle okumak kalıyor geriye ve kabul edersiniz ki pek de keyifli bir eylem değil bu. Bendeniz gibi iflah olmaz bir King severseniz, Tom Gordon’a Âşık Olan Kız‘ın ve Ateş Yolu‘nun bir tür iş kazası olduğuna kendinizi inandırmışsanız, Kara Kule dizisinin başlangıç kitaplarındaki ruhsuzluğun çeviri sorunu olduğunu veya kurgunun bunu gerekli kıldığını düşünmeyi tercih ettiyseniz, yani King’e yakıştıramadığınız her kurguda suçlayacak bir günah keçisi bulduysanız Kubbe’nin Altında‘yı sıkılarak da olsa okuduğunuzu varsayabilirim. Öyleyse bu yazıya devam etmenizde sakınca yok, çünkü neyle karşılaşacağınızı (karşılaştığınızı) biliyorsunuz. Kitabı hâlâ okumayıp da okuma niyetinde olanlara söyleyeceğimse şu: Hemen bu sayfayı kapatın ve kendinize bir çay veya kahve doldurun, çünkü bundan sonra gelen kısımlarda ciddi bir sürpriz-bozanla karşılaşmanız kuvvetle muhtemel. Ne muhtemeli! Söylüyorum işte, burada tüm kurguyu anlatacağım. Ne yalan söylemeli, böyle yazınca da pek abartılı durdu. 1024 sayfalık bir kitabın özetini aktarmak bile onlarca paragrafa mal olacakken tüm kurguyu anlatmak oldukça külfetli iş. İşin acı yanı, diğer pek çok King kurgusunun aksine Kubbe’nin Altında böyle bir çabaya değer nitelikte değil. Öyleyse hedefe odaklanalım ve başlığa çektiğimiz “Peki buna ne gerek vardı?” sorusunu açmaya girişelim. Bakalım ne kadar başarılı olacağız? Yukarıda da belirttiğim gibi, Kubbe’nin Altında karakter bakımından son derece zengin. Ancak bu kabarık kadronun etten kemikten insanlara dönüşüp aklımızın odalarına çıkmamacasına yerleşeceğine inanmak safdillik olur. Bunlar fazlasıyla klişe özelliklere sahip, bir o kadar da iki boyutlu karakterler. Hem de öyle bir klişe ve iki boyutluluk söz konusu ki, an oluyor, onlarca sayfa önceden sıradaki karakterin başına gelecekleri tahmin ediyorsunuz. Ve sürpriz! Yanılmıyorsunuz. İşte tam burada aklınızın “King-Sever” bölümü devreye giriyor ve kendinizi şöyle düşünürken buluyorsunuz: Hey, bir dakika, bunlar başka King kurgularında karşıma çıkan karakterlerin neredeyse bire bir benzeri. Belki de King dehasını bir kez daha konuşturdu ve çeşitli kitaplarındaki belli başlı karakterleri aşılması imkansız bir kubbenin altında bir araya getirmenin nasıl bir deneyim olacağını görmek istedi. Olamaz mı, ha, olamaz mı? Belki de sadece ve sadece bir King Arenası’na tanık oluyoruz burada! Heyhat! Aklın ipleri yok ki! Savruluyor işte dilediğince! Ama bu düşsel olasılığın mümkün olduğunu söylemek çok da mümkün değil, çünkü buradaki karakterler diğer King romanlarındakilerin karikatürü olabilecek düzeyde ancak. Öyleyse kendimizi kandırmayı bırakalım, niyetimizin bağcıyı dövmek değil üzüm yemek olduğunu hatırlayalım ve yola devam edelim. Kubbe’nin Altında (tam da bu karakter bolluğundan olsa gerek) diğer King kurgularının aksine psikolojinin çok yetersiz kaldığı bir roman. Elbette sevgili yazarımız akıllısından çıldırmışına hemen her karakterin beyninin gizli noktalarına geziler düzenliyor, ancak bu geziler öyle yüzeysel sonuçlanıyor ki, yapabildikleri tek şey karakterlerin klişe yanlarını biraz daha cilalamak oluyor. Ve bir itiraf: Tüm bu karakter curcunasına karşın Kubbe’nin Altında vasatın bir basamak üstünde sayılabilirdi (ne yapayım, gönül böyle istiyor). Ancak King, söz konusu kasabanın çevresine geçirdiği aşılamaz kubbeyi oraya “kimin” koyduğunu açıklama aşamasına gelince zaten gevşek tuttuğu dizginleri hepten elden kaçırıyor. Nükleer bombaların yıkamadığı, insan üretimi hiçbir aletin çizik bile açamadığı bir kubbe söz konusu. Aslında yazarın oraya bizzat kendisinin koyduğu bir kubbe bu. Dolayısıyla “nasıl kaldırılacağı” konusunda akla yakın bir çözüm düşündüğünü varsayıyorsunuz. Gerçi kurgunun ortalarına doğru ilk ipuçlarını kubbeyi yaratan aleti tasvir ederken veriyor King: insan elinden çıkmadığı belli olan, belirli aralıklarla ışıklar çakan, üstüne konan nesneleri küle çevirmesine karşın insanlara sadece birtakım görüntüler yansıtan Apple TV büyüklüğünde bir cihaz. Bu küçücük cihazın insan gücüyle yerden kaldırılması mümkün olmuyor. Karakterlerimiz insan yapısı hiçbir aracın da bu işte muvaffak olamayacağını anlıyor tabii. Ve sıra o cihazı oraya yerleştirenlere geliyor: Başka bir boyutun çocuk uzaylıları! Ne? Şaka mı bu? Hayır değil… Ne yazık ki… Akıllarına yerleşiveren görüntülerin de yardımıyla kahramanlarımızın uzaylılar hakkında fikir yürütmesine geliyor sıra. King bu aşamada insanoğlunun karıncalara bakışıyla söz konusu uzaylıların insanlığa bakışı arasında bağıntı kurarak fikrinin akla yatkın olduğunu söylemeye çalışıyor, ama bunun da yeterli bir çaba olduğunu söylemek güç. Hele bir de kurgunun sonuna dek hayatta kalmayı başaran muhalif gazeteci bayanın kubbenin kaldırılması için yaptığı girişim var ki, dudaklarınızın kenarına alaysı bir tebessüm yerleşmesi kuvvetle muhtemel, çünkü uzaylı çocuğu ikna etmek için yapılan şey fazlasıyla tuhaf: Yalvarmak! Dahası da yazılabilir, ancak Kubbe’nin Altında‘nın bir King hayranı olan bendenizde yarattığı hayal kırıklığını anlatabildim sanıyorum, daha fazla kasmaya gerek yok. En iyisi King’in bu kitabında yaptığına benzer şekilde bağlayalım yazıyı ve yazarımıza yalvaralım: Sevgili Steve, ne olursun bir daha böyle bir kitap yazma! ―Aşkın Güngör, 14 Ocak 2013

Baskı: Vampir Gölgesi - Gölgeler Serisi 1. Kitap

Bir ilk kitap olmasına karşın rahat okunuyor.

Çizgi Roman Senaryosu
10/1017.07.2011

Baskı: Çizgi Roman Senaryosu

Benzersiz bir çalışma. Çizgi roman tarihinden yola çıkıp senaryo türlerine geçiyor kitap. Editörü olma şerefini duyuyorum.

Baskı: Cevdet Bey ve Oğulları

Söyleyecek bir şey yok.

Baskı: Melekler ve Şeytanlar (Robert Langdon, #1)

Kesinlikle Dan Brown'ın en iyi kitabı. Keşke Brown aynı şablonu ısrarla kullanmasa da, biraz daha özgün romanlar okusak ondan. Bu bünye bir Kayıp Sembol daha kaldırır mı bilmem :)

Baskı: Aklından Bir Sayı Tut (Dave Gurney, #1)

İngilizceden Türkçeye çevirilerde sıklıkla yapılan bir hata var: Üçüncü tekil şahsın kimliğini belirtmek. İngilizce, "eril" ve "dişil" olarak ayıran bir dil olduğundan, üçüncü şahıslara yönelik cümleler "she" ve "he" ile başlar. Bu da cümlede eyleme yönelik hareketi erkeğin mi dişinin mi gerçekleştirdiğinin bilgisini verir. Oysa bizim çevirmenlerimizin aklıevvel bir kesimi nedense bu hayati ayrıntıyı görmezden gelerek oluşturur Türkçe metni. O zaman da aşağıda alıntıladığım garabet çıkar ortaya: "Neredeydin?" dedi yataktaki yaşlı kadın. "Tuvaletimi yapmam gerekiyordu ama yanımda kimseyi göremedim." Genç adam onun hırçın ses tonuna karşılık, ayakucunda duruyor ve sakin bir şekilde gülümsüyordu. (KADIN*) Kelimelerin ne anlama geldiğini unutmuş gibi, belli belirsiz bir sesle, "Tuvaletimi yapmam gerekiyordu," diye tekrarladı.(...) *Parantez içindeki özne bana ait. Bundan sonrası cinsiyetsiz cümlelerle bu şekilde sürüp gidiyor. Ve bir süre sonra iş iyice içinden çıkılmaz bir hal alıyor. O eylemi kim yaptı, bu cümleyi kim sarf etti vesaire? Örneklediğim yerde üçüncü paragraf, parantez içinde de gösterdiğim gibi özneyi işaret etmeliydi. Böylece karşılıklı eylemlerin sürdüğü, çift taraflı hareketin hakim olduğu kurgu salçaya dönmezdi. Ne yazık ki yukarıya alıntladığım girişle başlayan kitap, baştan sona aynı hayati hatayı sürdürüyor ve (af edersiniz) okuma keyfinin de içine ediyor. Kitap iyi kurguya sahip. Merak uyandırıcı. Ama Türkçenin genel kurallarından bihaber bir çevirmenin elinden çıkması edebi tadı alıp götürmüş.

Olasılıksız
6/1023.05.2011

Baskı: Olasılıksız

ilk yarısından sonra vasatı aşamayan, ancak iyi bir eğlencelik olan kitap.

O
10/1020.05.2011

Baskı: O

King'in mucizeler yarattığı kitap. Kaçırılmaz.

Mahzen
7/1020.05.2011

Baskı: Mahzen

Yıllar önce yeni Stephen King'i bulmak amacıyla okuduğum, kısmen sevdiğim, ama aynı zamanda Stephen King'in bir benzeri daha olmadığını anladığım romandır Mahzen.

Mihrican'ın Vurduğu
10/1017.05.2011

Baskı: Mihrican'ın Vurduğu

Çocuk veya gençlik romanında sahicilikten uzak, sahte kişilerin sayfalar arasında fink attığı kitaplar epeyce boldur. Bir kitabevine girip ilgili bölümün raflarına göz gezdirirseniz pek çoğuna denk gelirsiniz. O kitaplarda ebeveynine ‘saygıyla’ yaklaşan çocuk ya da genç, “Anneciğim, izin verirseniz dışarı çıkıp arkadaşlarımla biraz hoşbeş etmek istiyorum, çıkabilir miyim?” der. “Babacığım, bizim için çalışıp nasıl da yoruluyorsunuz,” diye duygu çağıldatır. “Arkın’cığım, sen de arzu edersen sinemaya gidip güzel bir film izleyelim mi?” diye sorar. Yaşamda karşılığı olmayan cümlelerdir bunlar. Gerçeklikle ilintileri yoktur. Ve yazarın “çocuk ve genç gerçekliğini anlamak ve aktarmak” amacıyla değil, “zihninde yaşattığı ve meşruluğuna inandığı ‘kul’u gerçek etme arzusuyla” kurgulandıklarından, hedefledikleri okura ulaşmaktan fersah fersah uzaktırlar. İşte, Mihricanın Vurduğu, bu anlayışla kotarılmış ‘sahte’ kitaplardan keskin şekilde ayrılan, özgesine yalın gerçeği alma cesaretini gösteren, sarsıcı, etkileyici, yer yer şiir lezzetinde akan bir roman. Yazar Ayşe Yamaç, eğitmenlik yaşamı boyunca tanıklığını yaptığı yaşamların kokusunu barındıran bu gençlik romanıyla okurunun sadece gönlüne hitap etmeyi, ruhunu arındırmayı seçmiyor; alıyor eline adına “gerçek” denen balyozu, nalına mıhına bakmadan zihinlere indiriyor. “Bakın,” diyor, “görmeyi seçmediğiniz topraklarda böyle öyküler de yaşanıyor!” Mihricanın Vurduğu, Ayşe Yamaç’ın yetkin kaleminden doğan, Türkiye gerçeklerine dair çarpıcı tespitlerin yer aldığı, içinizi acıtacak bir roman. Çocuk yaşta evlendirilen Billa’nın sevgisizlikle, törenin köleleştirdiği hayatıyla, kıstırılmışlığıyla hesaplaşması ve kapkaranlık günlerde sarıldığı hayallerle, kitaplarla, masallarla can verdiği umutlar yer alıyor sayfalarda. Üstelik yazarının Tanrı vergisi edebi yeteneğini sakınmadan kullanmasıyla, kâh gözleri yaşartıyor, kâh iç acıtıyor, kâh gülümsetiyor… Ama her durumda geçip kalbinize yerleşiyor ve son sayfayı da kapatınca ince ince kanayacak bir yara bırakıyor orada –kahve telvesi gibi tadı buruk, adına “yaşam” dediğimiz yalın bir tortu belki de. Çünkü başkahraman Billa inadına şöyle diyor kendi kalbine: Kısacık yaşamımda, yüzyıllara taş çıkartacak durgun zamanı, çektiğim acıları düşünüyorum. “Geçen gün mü, yoksa ömrüm mü” diye düşünmeden edemiyorum; ömrüm olduğunu bile bile… Bir türkünün “ömrüm ömrüm” sözleri takılıyor dilime. Öncesi ve sonrası yok. Yalnızca tek sözcüğün ikilemesi: “Ömrüm ömrüm…” Geriye dönüp bakıyorum da hüzünden başka ne sığdırmışım birkaç aylık evlilik yaşamıma… Yalnızca acılar, isyanlar, çığlıklar… Hesapsızca… Zaman durmuş yerinde, ben avuçlarımla uğurlamışım giden günü, hep acıyla. Şimdi yüreğimi alıyorum elime; hüzünleri, gelen günün ışığıyla yıkayarak… Çocukların gülüşlerine sığınarak, Nuriye Abla’nın ana yüreğine konarak… Bir günü daha uğurluyorum ömrümden. Giden güne yanmıyorum ama. Dilimde o türkünün ezgisi: Ömrüüüüm ömrüm! Hayır, Ayşe Yamaç kurgulanmış, sahte bir hayatı anlatmıyor bu romanda; düpedüz sahici, etten kemikten, aynı havayı solumamıza karşın görmezden geldiğimiz çocuk-kadınları anlatıyor. Ve bunu öyle iyi yapıyor ki, yazın gücüne hayran kalmamak mümkün değil. Mihricanın Vurduğu, Ayşe Yamaç BU Yayınevi, 2011, İstanbul Gençlik Roman, 256 sayfa

Baskı: Gezegenler Arasında Yolculuk 3

Her çocuğun okuması gereken bir kitap.

Empati
7/1015.05.2011

Baskı: Empati

Olasılıksız çok iyi başlayan, sayfalar ilerledikçe 2. sınıf Hollywood filmlerine dönüşen bir kitaptı bana göre. Empati de genel kabul gören bilim tarihinde sarsıntılar yaratabilecek, gölgede kalmış kimi bilgileri okura ulaştırmasının ardından aynı açmaza düşüyor. Katolik kilisesini yok etme tasarısı fazla "gerçek dışı". Ha, kurgunun genel yapısıyla örtüşüyor mu derseniz, eh, biraz da olsa evet. Yine de finaldeki "kötü kişiyi açıklama" sekansının vasatı aştığını ve okuru ters köşeye yatırdığını söylemeliyim. Bütün bu ayrıntıları bir kenara koyarsak, koştura koştura olmasa da okunan, zihin jimnastiği yaptıran bir kitap ve keyifli bir okumalık.

Efsun
10/1015.05.2011

Baskı: Efsun

Sevgili Şebnem Pişkin'in henüz matbaa sürecini yaşayan harikulade kitabının Karambita'ya girmesi harika... İnanıyorum ki, kitap severler, ucundan kıyısından da olsa zaman mevhumuna, tasavvufa, Mevlana'ya bulaşanlar bu kitap hakkında söyleyecek çok söz bulacak. En iyisi kitabın raflarda ye alacağı son bir haftayı da bekleyelim, klavyeleri ondan sonra tıkırdatalım.

Hayvan Mezarlığı
8/1029.04.2011

Baskı: Hayvan Mezarlığı

En iyi King kurgusu olmasa da en bilinen eserlerinden biri. Keyifle okumuştum zamanında, o ayrı.

12. Gezegen
8/1027.04.2011

Baskı: 12. Gezegen

Dinler tarihi ve insanlığın oluşumu üzerine alternatif bir tarih. Son derece başarılı bir çalışma olduğunu söylemek gerek. Kitabın en büyük kusuru, Yahudi olan Sitchin'in bir yandan çok tanrıcılığı meşru zemine oturtmaya çalışırken, diğer yandan da Tevrat'ı kılavuz kitap olarak ele alması ve ona bir bilim kitabı muamelesi yapması. Oysa mevcut bilim Tevrat'ta verilen tarihlerin dünyanın biyolojik çağlarıyla ilintisi bulunmadığını uzun zaman önce duyurdu. Kişisel görüşüm şu: Sitchin bu kitapta (ve serinin devam kitaplarında) diğer dinlere hangi mesafede durmuşsa Tevrat'a da aynını uygulamalıydı. Bu şekliyle kitap tarafsızlıktan epeyce uzak.

Duma Adası
10/1022.04.2011

Baskı: Duma Adası

King'in insan psikolojisinin zirvelerine çıktığı, hatta ana gerilimi de bu psikolojilerin üzerine oturttuğu enfes bir romandır Duma Adası. King okumanın hazzı bir başkadır benim için oldum olası da, Duma Adası'nın yeri bir başkadır. Okumayanlar, hele de King kurgularını seviyorlarsa, mutlaka edinip okusunlar derim.

Beyaz Kale
2/1022.04.2011

Baskı: Beyaz Kale

Kesinlikle Orhan Pamuk'un en kötü kitabı.