
Puanlar ve değerlendirmeler
Bu okurun kitap puanları ve yazılı değerlendirmeleri.
Baskı: Safiye Sultan (Ya İpek Urgan Ya Gümüş Hançer, #2)
Bu 3 seti okurken iyiki osmanlıda yaşamamışım dedim her sayfasında Safiyeden nefret ettim kendi oğlundan başkası tahta geçmesin diye en yakın arkadaşının 3 oğlu hatta kendi torunu dahil tüm erkek bebekleri öldürdü tarihe bakılacak olursa bir kadının damarına bastığında korkulması gereken bir canlı olduğuna tekrar emin oldum
Baskı: Safiye Sultan (Hadım Edilmiş Bir Aşk, #1)
Bu 3 seti okurken iyiki osmanlıda yaşamamışım dedim her sayfasında Safiyeden nefret ettim kendi oğlundan başkası tahta geçmesin diye en yakın arkadaşının 3 oğlu hatta kendi torunu dahil tüm erkek bebekleri öldürdü tarihe bakılacak olursa bir kadının damarına bastığında korkulması gereken bir canlı olduğuna tekrar emin oldum
Baskı: Kır Çiçeği Tepesi
Çok etkileyici bir kitaptı..Kahramanımız o kadar yoksul ve o kadar acı içinde yaşadı ki zaman zaman çok üzüldüm ama kitabın anafikri sanırım "elimizdeki gücün farkına vardığımızda çok şey yapabileceğimiz"di..
Baskı: Suç ve Ceza
Uzun zaman önce okunmus olsamda ilerleyen yaslarda donem donem okunmasi gereken bir kitap oldugunu dusunuyorum. Yazar insan psiklojisinden çok iyi anldaıgını göstermiş bize.. Her suç suç değildir
Baskı: Olasılıksız
Olasılıkları bilimide içine katarak anlatan macera ve heyecanın eksik olmadığı bir kitap..“Eğer bu parayı havaya atarsam bunun yazı ya da tura gelmesi şansa bağlı değil mi?” “İşte burada yanılıyorsun. Eğer bir parayı fırlattığımda bunu etkileyen tüm fiziksel faktörleri hesaplayabilseydik, örneğin elimin açısı, yerden yüksekliği, parayı fırlatmak için ne kadar güç kullandığım, rüzgâr veya hava akımı, paranın alaşımı falan gibi, o zaman yazı mı tura mı geleceğini yüzde yüz bilebilirsin. Çünkü bu para da, diğer her şey gibi, Newton’un mutlak olan fizik kurallarından etkileniyor.” Olasılığı olmayan bir olasılık yoktur
Baskı: Piraye
Doğu topraklarındaki insanların kadına bakış açısını anlatan aşkla başlayan ama Canan Tan kitaplarıın bir klasiği sonu yine hüsran dolu bir hikaye..
Baskı: Simyacı
"Bir şeyi gerçekten istediğin zaman, arzunu gerçekleştirmeni sağlamak için bütün evren iş birliği yapar." Kitapta sıkça tekrarlanan bir mesaj. Anlaşılacağı gibi hayata dair basit gerçekleri görme, arzuların peşinden koşma, Evrenin dilini anlayabilme, vb. şeklinde nasihat veren bir kitap. Bir çobanın rüyasında gördüğü hazineyi bulmak için Mısır piramitlerine gitmesini konu alıyor.
Baskı: Kimbilir?
Engin Geçtan'ın ülkemizdeki insanların hayata bakış açısını, psikolojilerini ve gelişen dünyada teknolojinin de yalnış kullanılmasıyla birlikte yaşanan kaosları ele aldığı kitabı. Kitaptan altını çizdiklerim: - Zaman bana bir insan hakkında bilgi sahibi olmanın onu tanımak anlamına gelmediğini öğretti. - Çoğu zaman sevilme beklentilerimizin karşılanması uğruna sevmeyi unutuyoruz. - Yaşam nelere öncelik verildiğine göre yaşanıyor. - Yürekleri dinleyecek zaman bırakmayan bir tempo ve günlük yaşamda nerede ne zaman çıkacağı belli olmayan savaşlarla baş etme zorunluluğu sonucu yaşanan yabancılaşma ve yalnızlık. Ve bu duygularla yüzleşmemek için kullanılan sosyal ve cinsel içerikli ayinler ya da alternatif inanç sistemleri gibi farklı içerikli uyuşturucular sonucu yaşanan kısır döngüler. Bir başka deyişle, dış dünyadan gelen uyaran bombardımanıyla zenginleşen beyin/zihinler, iç dünyalarından giderek daha az uyaran alır hale gelerek bir başka yönden fakirleşiyorlar. Üstelik buna, kentle bütünleşememiş bölgelerde yayan insanlarda soyutlanmışlık duyguları da eklenebiliyor. - İnsanın ancak, ana-babasını kendi dünyaları olan ayrı varlıklar olarak görmeyi başarabildiğinde gerçek anlamda yetişkin sayılabileceğini düşünüyorum. - Yaşantıya dönüşmeyen bilgi, bilmek değildir. - Sanki yaşadığımızdan çok konuşuyoruz gibi. - Başlayan her şey biter - Geleceği denetim altına almak kaygısı günümüz insanının yaşamını kurutan en önemli etkenlerden biridir. - Alışageldiğimiz düşünceleri altüst eden karşıtlıkların temelinde, içsel yaşantılarımızı normal konuşma diliyle anlatma zorluğu yatmaktadır. Çünkü içsel dünyamızda olanlar konuşma dilimizi aşan yaşantılardır. - Ne var ki insan beyni belirli bir süre içinde alabileceği bilginin miktarına sınır koyma kapasitesine sahip ve bunun aşıldığı durumlarda “aşırı enformasyon yüklemesi” belirtileri ortaya çıkıyor. Dış dünya tepkilerinin azalması,hırçınlık,can sıkıntısı, karar gerektiren eylemlere geçememe ve giderek insanın üstüne çöken “bana ne”hissi - İlişki sorumluluğunun gereği, insan ilişkileri karşılıklı çabalarla beslenmek ister, ama bunu sürdürebilenlerin sayısı giderek azalıyor. - McLean’a göre, biz bir değil, üç beyne sahibiz ve her biri dünyayı kendine göre algılar ve tepki verir.Birinci bölme beynin en eski bölgesidir. Ritüeller, otoriteye boyun eğme, günlük yaşantıda mantık dışı davranışlar bu bölgenin ürünüdür. Yeni ve alışılmamış durumlarla karşılaşıldığında işe yaramaz. İkinci katman limbik beyindir.Duygu yaşantılarıyla ilgili sinirsel yapıyı içerir. Üçüncü katman serebral kortekstir. Algılama, analiz etme, bilgi depolama işini yürütür. - Mistikler, günün birinde bilimin kendi inançlarıyla buluşacağına olan umutlarını her zaman korumuşlardır.
Baskı: Küçük Prens
Yazarın çocuk okurlarından özür dileyerek büyüklere ithaf ettiği kendin olmak, özgür olmak, insan olmak, büyürken yitirdiğimiz özgürlüğümüz, sevgi ve sevgiyi değerli kılan şeyin emek olduğu gibi bir çok gerçeğin farkına varmamızı sağlayan düşündüren kitabı.. Kitapta dev kitapların anlatmaya çalıştığını uzun uzadıya değil net olarak sade bir dille anlatmasını çok beğendim ancak yazarın Atatürk'e diktatör yakıştırması yapması tartışılır... Küçük prensin her uğradığı gezegen bir metafor olarak insanı temsil ediyor ki; - insanların nitelikten ziyade niceliklerle ilgili olduğunu vurgulaması - İnsanların ancak yüreğiyle gerçeği gördüğünü, gözün hiçbir şeyin özünü göstermediğini - İnsanların arasında da yalnızlık duyulduğunu - İnsanların ilk önce kendilerini yargılaması gerektiğini - İnsanların hayal güçlerinin kısıtlı olduğunu vurgulaması benim açımdan kitapta vurucu noktalar arasında yerini aldı. -“Geceleri gökyüzüne baktığında, yıldızlardan birinde benim yaşadığımı ve orada gülüyor olduğumu bileceksin“...“Ve üzüntün geçtiğinde – çünkü zaman bütün acıları iyileştirir- beni tanıdığına memnun olacaksın. Daima benim dostum olarak kalacaksın. Benimle birlikte gülmek isteyeceksin. Ve zaman zaman, sadece bunun için gidip pencereyi açacaksın... Gökyüzüne bakarken güldüğünü gören arkadaşların buna çok şaşıracaklar. Sen de onlara: “Ah, evet, yıldızlar beni hap güldürürler” diyeceksin." söylemi ise tam bir ütopya :) Yazarın hayatı kitabın öyküsü kadar etkileyici. Şöyle ki ; Yazar 12 yaşında pilot olmak istiyor ama annesinin ısrarıyla denizci oluyor mimarlık okuyor ama kamyon satıcısı olarak görev yapıyor ticarette başarılı olamayınca pilot eğitimi alıyor ve orduya katılıp uçmaya başlıyor.Yani bir savaş pilotu. 35 yaşındayken uçağı arıza yapıyor ve Tunus'ta çöle zorunlu iniş sonrasında kayboluyor. Dört günlük zorlu çöl macerası ardından bir Bedevi tarafından bulunuyor. II. Dünya Savaşı başladığında Fransa, Almanya'nın işgaline uğradığında ülkesinin işgal altındaki durumu onu çok üzmedüğü için doktorların uçmasının tehlikeli olabileceğini söylemesine rağmen olaylar karşında sessiz kalamayacağına karar vererek ABD ordusuna katılarak yüzbaşı rütbesiyle Kuzey Afrika'ya gidiyor. Görevi Alman ordularının hareketini havadan izlemekti. Yazar Küçük Prens kitabını bu sırada yazıyor.31 Temmuz 1944'te uçağı vuruluyor ve Marsilya açıklarında denize düşüyor. Uçağının enkazı 2000 yılında balıkçılar tarafından bulunuyor..
Baskı: Aşkın İstilası - Yol
Yol; Metin Hara'nın "Aşkın İstilası" ismiyle 3 kitaptan oluşan ve zihinsel yolculuğa çıkmayı hedefleyen serinin ilk kitabı.. İnsan hayatındaki her problem ve hastalığın insan zihninde yaratıldığını söyleyen yazar; kitapta bu problem ve hastalıklar karşısında kişinin içinde var olan gücü nasıl ortaya çıkarması gerektiği konusunda geliştirdiği teknikleri okuyucuyla paylaşıyor. Yazarın 31 yaşında olmasına rağmen bazı satırlarda tecrübe içermeyen ve birebir şahidi olamayacağı konuları ele alması, kendince yorumlaması benim açımdan antipatik geldi.Yinede biryerlere ulaşmak adına çaba sarfeden insanları takdir etmek lazım... Kitaptan altını çizdiklerim: - Stres, tehlike varken seni yaşatır, yokken seni öldürür. - İllüzyon, ona inananın gerçeğidir. - En karmaşık problemler bile, en basit çözümlere ihtiyaç duyar. - Düşmekten korkup yürümeyi unutma. - Mutluluğu hasat etmek için erken olabilir ama mutluluk tohumu ekmek için geç değil.
Baskı: Leyleklerin Uçuşu
Grange'ın Siyah kan, kızıl nehirler kitabından sonra okuduğum 3. kitabı ve zekasına hayran olduğum mutlaka tanışmalıyım dediğim 3 insandan birisi.. Kitabın ilk yarısına gelmeden daha leyleklerin kurye olduğu çözülüyor eee bunlar sonraki sayfalarda neyi anlatıyorki dediğin noktada macera daha ilginç bir hal almaya başlıyor.Bir sonraki sayfaya merakla çevirmeye yetecek kadar aksiyon, organ mafyası, elmas kaçakçılığını leyleklere yaptırma kurgusu, en başından beri gizemini koruyan Tek Dünya kurumunun kurucusu yani kalp hırsızının kendi babası olduğunu öğrenen bir adam ve Grange usulu bolca vahşet katliam..Bir polisiye gerilim kitabından beklenen herşey fazlasıyla var.. Ayrıca karakterin gezdiği yerlerdeki sosyal yaşantı, afrikalı siyahilerin nasıl istirmar edildiği ve elmas borsası hakkında bilgilerde edinebilirsiniz.
Baskı: İki Şehrin Hikayesi
Batı medeniyetinin medeniyet olabilme adına yaşadığı kanlı süreci ustaca dile getirmiş yazar, o toplumların böylesi aydınları olmasaydı şimdi bu seviyede olabilirler miydi sorusu geliyor insanın aklına.. Kanlı Fransız İhtilalini ve İngiltere ile aralarındaki çatışmayı, iki şehrin o dönem yaşadığı açlık, sefalet ve kederi; aşk, sevgi, merhamet ve güven duyguları ile yoğurulmuş karakterlerle işleyen yazar ihtilalin getirdiği korku, öfke, dehşet, giyotin, bileği taşı acımasızlıkları da gözler önüne seriyor. Ve her devirde olduğu gibi "Her sistem, kendinden öncekini tarihten silmek için ölümüne çaba gösterir." fikrini empoze ediyor bize.. Bu kitapta yaşanan iki duygu silsilesinde kendi kendime evet insanoğlu dedim. Birincisi; "itilmiş insanların nasıl sınırsız öfke ile dolabildiklerini, eline yetki geçen herkesin nasıl zalimleşebildiği" ki bu bana Barda filminihatırlatır her zaman..İkincisi ise aşk uğruna giyotine kurban verilen Sidney :( Bir adam düşünün eskiden aşık olduğu kadının eşi idama mahkum edildiğinde sevdiği kadın kocasının acısıyla nasıl baş edecek diye o üzülmesin diye kocasının yerine geçip kendisi ölümü seçiyor.Tamam Bayan Defarge'yi öldürme isteğini çok şiddetli yaşıyorsunuz ama bir yandan da aşka bir kez daha inanıyorsunuz. Sydney Carton'ın yaptığını kim yapabilir ki. Kitaptan altını çizdiklerim: - Nefret; Fransız kadınının kalbini taşlaştırmış, İngiliz kadının ise kalbini cesaretle doldurmuştu. - İntikam için uzun zaman gereklidir. - İnsanın kaderinde ne varsa,o olacaktır. - Sönmeye başlayan neş'e ateşini dostluk yelpazesi ile alevlendir,bana da şu gül renkli şarabı sun ve gül renkli şarabın tesiriyle sarhoş olduktan sonra varsın içinde yaşadığımız dakika saadetten uzak olsun - Yaşamak için her şeyimiz vardı, yaşamak için hiçbir şeyimiz yoktu... - Zamanların en iyisiydi, zamanların en kötüsüydü... - Tanrı: Ben hayat verenim ve yeniden diriltenim, bana inananlar ölmüş olsalar dahi tekrar yaşayacaklardır. Yaşayan ve inananlar ise hiçbir zaman ölmeyeceklerdir. ölmek üzere olan aşığın son sözleri.
Baskı: Kayıp Sembol (Robert Langdon, #3)
Dan Brown kitaplarını yazarken; konularını gerçek hayattan alıp, tabu addedilen şeylerin üzerine gitmesi ile büyük ilgi uyandıran bir yazar. Da Vinci Şifresini okuduğumda çok cesurca bulmuştum. Kayıp Sembolü okurkende "hayret Türkiye'de nasıl yasaklanmamış" diye düşündüren anlatımları var.Eklemekte fayda var yazarın; öğreten, bilgi veren, insanı araştırmaya yönelten çizgisi var.Bu kitapla birlikte Neotik Bilim ve deneyle ispatlanmış "ruhun ağırlığı vardır" konusu ilgimi çekti. Kitap başından sonuna kadar polisiye/gerilim/macera kitaplarından beklediğimiz hemen hemen herşeyi veriyor. Benim için bu tarz kitapları iyi yapan şey soluk soluğa aksiyon ve heyecanın yanı sıra verdiği mesajdır ki bende kendi payıma düşen mesajı aldım:) Dan Brown'da Da Vinci ile oluşturduğu tepkileri bu kitapta düzeltme yoluna giderek herkesin gönlünü almış oldu;) Kitaptan Altını Çizdiklerim: - Bilgi bir araçtır ve tüm araçlar gibi etkisi onu kullanan kişinin elindedir. - Açığa çıkarılmayacak gizli hiçbir şey yoktur; bilinmeyecek, aydınlığa çıkmayacak saklı hiçbir şey yoktur. - İnsan öğrendikçe bilmediğini anlar. - Zihin maddenin halini değiştirebilme yetisine sahipti ve bundan da önemlisi fiziki dünyanın belirli bir yönde hareket etmesini sağlayacak güce sahipti. -Anlamadığımız şeylerden korkarız.
Baskı: Kinyas ve Kayra
Bu kitapta; hayata tutunamayan, sadece yaşıyor olmaktan bile acı çeken iki insanın zihin ölümünü bekleme yolunda yaşadıkları karmaşalar gel-gitler arafta kalmalar var; hayata, insanlara dair herşeyi çokca düşünmek ama umursamamazlık var ve herşeyin hiçbirşeye dönüştüğü, herşeyin hiçbir değerinin olmadığı bir dünya var. Kitabın ergen edebiyatı gibi durmasının nedeni Hakan Günday'ın ilk kitabı ve lise yıllarında yazmış olması. Buna rağmen zeka ve kelime oyunları kitabı okutmaya yetiyor.Zaten bir röpartajında kendiside hikayeyi kafasında hiç tasarlamadığını doğaçlama yazdığını anlatıyor. Bir ara kitabın tanıtımına dair şöyle bir cümle okudum: "Medeni dünya insanı dedikleri şey, sadece utanç verici rekabetlerin sonucu kazanılmış başarılarıyla övünen ve sonrasında adına insanlık dediği yapmacık iyilikleriyle modern var olma çabasıdır. Bunun farkına varan insanlar da haklı olarak yakıp yıkmak isteyebilir herşeyi" İşte benim ilgimi çeken kısımda bu oldu. Tabiki nihilistlik, megolamanlık, marjinallik hat safhada..Kitabı okurken bende bu fikirler oluşmaya başladığında dönüp dönüp kitap kapağına baktım "kapağı ile içeriği birbirini nasılda tamamlıyor iyi düşünülmüş "diye düşündüm. Kitabı okurken aklım dağılsın kitabın etkisinden sıyrılayım diye araya başka kitapta sıkıştırdım çünkü karakterlerin şizoid yapılarına kayıtsız kalmamak mümkün değil ayrıca sütle rakı karışımı, cappuccino ve pepperoni pizzadan birara kusma eğilimine girdim:) Kitaptan altını çizdiklerim: -İçi ne kadar doldurulursa doldurulsun yine de hafiftir hayat. Çünkü altı deliktir. Delikse ölümdür! Bütün kazançlar bu delikten kayıp gider. -Sorarlarsa, -Ne iş yaptın bu dünyada? diye, rahatça verebilirim yanıtını: Yalnız kaldım, kalabildim! Altı milyarın arasına doğdum. Ve hiçbirine çarpmadan geçtim aralarından. -Ne kadar yalnızsan o kadar uzaga gidersin. ne kadar terk edersen o kadar ölürsün -insanlar..dedim fısıldayarak."Taşırlar insanları.Kundaktayken, tabuttayken.Hep taşıyacak birileri olur.Bazıları dostluktan, bazıları cepteki paradan, bazılarıda içinde bulundukları sistem birgün onlara da taşınma sırasının geleceğini söylediği için, taşırlar insanı. -Yalan ancak ayrıntılarla gerçek olur.Birini kandırmanın en iyi yolu ayrıntılardır. - Yarın,bugünü yaşanabilir hale getiriyordu. Kendimizi bir binanın tepesinden hepberaber boşluğa bırakmayışımızın tek nedeni yarındı! Latonun çıkma ihtimalini,aşık olunacak insanla tanışma ihtimalini,sonsuz mutluluk ihtimalini içinde barındiran o sihirli sözcük : yarın. Gelecek iyi bir sermayeydi. Yaşadığımız sürece bitmeyen anapara gibi.. -Yaşayarak intihar etmeyi seçenlere yardim edilemez. -Çok şey gördüm beni yüzüstü gömün.
Baskı: Aşk Hastalığı
Akıl sağlığının tanımı; İnsanoğlunun dünyaya ve birbirlerine olan en etkili ve en mutluluk verici uyum şeklidir. Günümüzde bu uyumu sağlayamayan kişilere akıl hastası deniliyor ama bir teoriye göre akıl sağlığı diye bişey yoktur; yalnızca toplumun, bir kimsenin akıl sağlığı konusunda koydu sınırlara uymayan, kabul edilmeyen davranışlar vardır.
Baskı: Genç Werther'in Acıları
Bilimsel olarak aşk; insanı mutlu eden, hayattaki herşeye daha pozitif bir anlam katarken karşılıksız olması halinde tam tersi bir etki yapabiliyor. Platonik bir aşk yaşayıp Werther gibi acılara garkolmak benim için abartı olsada kendimi onun yerine koyduğumda doğru olanı yaptığını düşünüyorum. Herkes hayatındaki bir şeyi çok yoğun olarak yaşar Werther aşk için yaşamış öyleyse "Aşk için ölmeli aşk o zaman aşk" diyorum:) 1700'lerde Goethe'nin kendi çıkmazlarını Werther üzerinden anlattığı kitabı; Goethe'yi ünlü yapıp hayata tutunmasını sağlarken o dönemin Almanya'sında özelliklede gençleri bunalıma sokup intihara sürüklediği bilinir. Aşkın melankolik halini bir tarafa bırakırsak Werther'in mektuplarında kullandığı dil ve betimlemeler kitabı romantik olmaktan daha çok felsefik bir yere taşıyor. Kitaptan altını çizdiklerim: - Dikkat edelim; bütün uğraşmalarımız, çabalarımız yalnız geçimimizi sağlamak ve yaşamak için.Yani şu zavallı varlığımızı devam ettirmekten başka bir amacı olmayan ihtiyaçlarımızı karşılamak için didinip duruyoruz. - En üzüldüğüm şey gençlerin en güzel vakitlerini aptalca dertlerle geçirmekten yaşamamaya fırsat bulamamalarıdır. - Mutlulukta bir aldanıştan başka birşey değilmidir acaba? - Biliyorum ki kadınlar bu işte çok ustaca hareket ederler.İki aşığı bir arada idare etmek onlar için tam anlamıyla bir zevk kaynağıdır. -Çünkü ölmek hayatın binbir sıkıntısına göğüs germekten daha kolaydır.Öyleyse canına kıymak babayiğitlik değil tam bir anlamıyla tembelliktir.
Baskı: Hayvan Çiftliği
"Geçmişi kontrol eden, geleceği de kontrol eder, şu anı kontrol eden geçmişi de kontrol eder." sözünün doğruluğunu gördüğüm bu kitapta "kendi hafızanıza güvenmiyorsanız, baskasının hafızasına hiç güvenmeyin hele iktidar hafızasına asla!" demek geldi içimden.. Orwell'in 1984'ü ile hayvan çiftliği arasındaki en göze çarpan üç nokta vardır ki gerçekten zekice.. Birincisi; hatırladıklarının yalnış olduğuna inandırarak geçmişi değiştirilmesi olgusu. 1984'te bu iş daha bir teşkilatlandırılmıştı. İkincisi; hayali düşmanlar yaratarak birleşme. Üçüncüsü; idareyi ve yönetimi elinde bulunduranların alttakileri eğitimsiz bırakmaları. İnsanların ürün vermeden tüketen sadece sömüren varlıklar olmasından yola çıkarak hayvanlar özgürlük ve eşitlik toplumu kurmak amacıyla 7 emirle başlayan devrim hareketi hayvanların en zekisi olduğuna karar verilen domuz Napolyonun diktatör tavırlarıyla tek emre inerek "Hayvanlar eşittir ama bazı hayvanlar daha eşittir"olarak kalmıştır. Ve burdada devrim ile çıkılan yolda liderlerin sahiplere, rejimin diktatörlüğe dönüşümünü görüyoruz. Güç kazanan insanların, egemen yapı ne olursa olsun kendi çıkarlarını üst planda tutacağını değişmez bir gerçek..Kitabın sonunda ezilen ve ummuduğunu bulamayan çiftlik hayvanlarının gözleri önünde bir sahne gerçekleşiyor ki burası gerçekten içler acısı..Başında Napolyo'nun etrafında insanlar hayvanların oturduğu, eğlenerek sohbet ettiği bir masa var ve baktıklarında gördükleri şey artık domuzlarında insana benziyor olması yani artık hangisi domuz, hangisi insan ayırt edemezler. Ve benim Orwell'ım buradaki hakareti domuzlara mı yoksa insanlara mı yöneliktir bilinmez. Kitapta en çok Moses karakteri beni sinir ediyor yani onun savunduğu fikre günümüzdede tahammülüm yok. Moses burda din adamlarını temsil ediyor ve hayvanların bu dünyada çektikleri sıkıntıların hepsinin ölünce gidecekleri balbadem ülkesinde telafi edileceğini söyleyerek kandırıyor. Bu alegoride de ilginç olan domuzların bu fikirlere inanmamalarına rağmen, halkı isyandan uzak tuttuğu için Moses’a iyi bakmaları, beslemeleridir. Kitabı okuduktan sonra "a bu çiftlik ne kadarda ülkeme benziyor ben ya koyunlar grubundayımdır ya da çalışkan at grubundayımdır bilemedin inek, tavuk ne fark eder.Belli ki domuz gurubuna girmiyorum" :) dersiniz. Umberto Eco'dan sonra zekasına hayran olduğum yazar George Orwell'ın burda sistemimi yoksa sistemin içindeki otoriteyi mi eleştirdiğini tespit etmek zor."Yazarın anlattığı okuyucunun anladığı kadardır"dan yola çıkarak bence yazar burda sanki iktidar üzerinden sisteme sert göndermeler yapıyor ama genelini eleştirmiyor gibi.. Orwell her zaman karamsar yazar kimliğiyle hafızamda kalacak çünkü her kitabı sonrasında etrafımda yaşananlara bakarak "dünyadaki açgözlülük ve bencillik bitmeyecek ve bitecek gibi değil" fikri biraz daha yerleşmiş oluyor. Kitaptan Altını Çizdiklerim : "siz kendi alt hayvanlarınızla uğraşıyorsunuz, biz de alt insanlarımızla uğraşıyoruz.
Baskı: Eroinle Dans
Canan Tan kitaplarını okumak çekirdek çitlmek gibi..Yani karnın doymayacak biliyorsun ama bitene kadar elinden bırakamıyorsun iyi bir yazar mı hayır değil ama okutturmasını biliyor ve çok ilginçtir okuduğum 3. kitabı her kitabında asıl kahramanı aklınıza çivi gibi kazıyorsunuz.Piraye, Aslı, Eylül.. Şahsen ben karakter olarak 3 kahramanada okurken inanılmaz sinirlenmiştim. Hani dizideki kötü karaktere sinir olup elime geçse ben yapacağımı bilirim dersiniz ya işte öyle:) Kitapta Eylül karakteri eroine bulaşacak en son insan profili çiziyor ama yazarında hedefi bu yönde yani "eroine bağımlı olan insanlar; hep hayatın zor yollarından geçmiş, kimsesiz yada zengin ailenin şımarık çocukları değildir sevgi dolu ailelerde, aklı başında büyüyen insanlarda eroin batağına savrulabilir" fikri vurgulanmak istenmiş. Fakat ortama ayak uydurmak için eroin kullanmayı kabul etmek ve bir kızın bir kız arkadaşına hayatını mahvedecek kadar bağlı olmasını abartılı buldum. Yazarın çoğu kitaplarında karamsarlık hakimdir burda gidişat karamsar olsada mutlu sonla bitti.Kitap birşey kattımı derseniz hayır katmadı; dili sıradan anlatımı basit ama bu sına haftasında yemek öncesi aparatif oldu benim için.. ki okuduğum her kitapta altını çizdiğim cümleler olurdu bu kitapta oda yok..
Baskı: Kitab-ı Aşk
İskender Pala Kitabı-Aşkta; aşkı insani, hayali ve ilahi olarak ayırmış ve incelemiştir.Yalnızca bir türlü aşk vardır ama görüntüleri binlerce türlüdür.Ve Sevmeninde tabakaları vardır. Muhabbet, aşk ve dert olmak üzere üç derecedir. Muhabbet odur ki, mahbubunu görürse memnundur, görmezse kaydında değildir. Aşk odur ki, mahbubunu görürse memnundur, görmezse mahzundur. Dert odur ki, mahbubunu görürse de mahzundur, görmezse de mahzundur. Biz bu dünyaya bir sevgili için âh etmeye geldik o kadar. Kitabın önemli vurguklarından birisi; aşktır ki gerisi vesairedir. Pala divan edebiyatını sevdiren yazarlarımızdandır. Burdada sık sık anlatımlarda bulunmuş eğer divan edebiyatına hakim değilseniz anlamakta güçlük çekebilirsiniz. Kitaptan altını çizdiklerim: - Ne din, ne yasalar yasaklamıştır aşkı; yürekler allah’a aittir çünkü. - Şaşkın vaziyetteyim; nefsimi mi azarlayayım, arzulu gözümü mü, yoksa kalbimi mi? - o aşk ki, sevgiliden iyilik gördüğünde artmayacak kadar doygun, kötülük gördüğünde de eksilmeyecek kadar sağlamdır. - Canına sevgili isteyen ile sevgili için can isteyen arasında hayat yolculuğunun ta kendisi gizlidir. - İnsan aklı nötr bir varlık veya bir sıvı gibidir.Aşk ise gönülde hissedilir. Bu akımdan aşığın aklı gönlünün emrine verilmiş sayılır. Akıl ile gönül, insanın birbiriyle çatışan değil birbiriyle bütünleşe iki soyut özelliğidir.Çünkü insanın en mutlu olduğu anlar aklın gönül içinde eridiği yani aşkla kendini teslim ettiği anlardır.