DO
@Doğa Aydın

Puanlar ve değerlendirmeler

Bu okurun kitap puanları ve yazılı değerlendirmeleri.

Baskı: Ayaklı Bela (Beautiful, #2)

Tatlı Bela'yla aynı zaman diliminde geçse de çok farkı şeyler anlatılıyordu. Önceki kitapta Abby'ye de Travis'e de sinirlendiğim yerler olmuştu ama şimdi düşündükçe ikisi de yaptıkları çoğu şeyde haklılar. Tatlı Bela'da Travis'in yaptığı ve anlama veremediğimiz her şey açığa kavuşmuş olduğu için hoşuma gitti. Travis feci tatlı. Onun gözünden okumayı, Abby'nin gözünden okumaya tercih ederim. [Spoiler alarmı!] Travis'in daha bebek denilecek yaşta annesinin ölümünü izlediği başlangıç kısmında ölüyorum sandım. Odunun teki olduğum için ağlamadım ama acayip kötü oldum yani. İlk kez bir kitabın daha ilk bölümünde gözlerim doldu. Sonunu sevmedim. Kitap biter bitmez gidip anneme şunları söyledim hatta: "Kitaptaki karakterler en başında üniversiteli ve havalıydılar ama en sonuna orta yaşlı ve çocuk sahibi, acınası hallerini koymuşlar ve şimdi ne zaman o karakterleri düşünsem aklıma orta yaşlı ve çocuk sahibi halleri gelecek... Bir saniye, sen de orta yaşlı ve çocuk sahibisin." Sonra bana vurmaya çalıştı falan. [Spoiler'ın sonu] Son olarak; Tatlı Bela'yı okuyup Ayaklı Bela'yı okumayanlar veya Ayaklı Bela'yı okuyup Tatlı Bela'yı okumayanlar, okuyun. Kaç kere daha söylemem gerek bilmiyorum, İKİSİ AYNI ŞEY DEĞİL. İkisini de okuyun. Ayrıca doğru sırayla okuyun.

Baskı: Yaratıcı (Yaratıcı Dünya, #1)

Yorumun orijinali için: http://oburkitaplik.blogspot.com/2013/10/yaratc-gennifer-albin-kitap-yorumu.html Arras'ta insanların nerede yaşayacağına, ne yiyip içeceğine, hangi işi yapacağına; hatta ne zaman doğup öleceğine Dokumacılar karar verir. Her genç kız yaşı geldiğinde bazı testlerden geçer ve eğer dokuma yeteneğiniz varsa sizi ailenizden koparıp götürürler. Dokumacıların abartılı elbiseleri ve sahte gülümsemeler yerleştirilmiş boyalı yüzleri, çoğu genç kızın bir Dokumacı olarak seçilmeye can atmasına sebep olur. Ama zeki, sivri dilli, fevri baş karakterimiz Adelice'ın değil. Adelice'ın ailesi onda büyük bir yetenek olduğunun farkındalar ve yıllar boyunca onu dokuma yeteneğini saklaması için eğitiyorlar. Fakat Adelice bu yeteneğini ancak bir noktaya kadar saklayabiliyor ve güvenlik güçleri onu gecenin bir yarısı alıp götürüyor. Sonrasını okuyarak öğrenin çünkü ben anlatmayı düşünmüyorum. Şimdi size şu "dokuma" meselesini açıklayayım. Düşünün: siz bir ipliksiniz (Kulağa ne kadar saçma geldiğinin farkındayım ama okumaya devam lütfen :D). Siz bir ipliksiniz ve etrafınızdaki diğer ipliklerle birleşip bir dokuma oluşturuyorsunuz. Bu dokumalar da belirli bir bölgeyi, binayı, bir grup insanı vs. temsil ediyor. Bu iplikler hep dokuma tezgahlarında, Dokumacılar tarafından dokunuyor ve yine onlar tarafından kaldırılabiliyorlar. Yani çok mu yaşlandınız? Birisi ipliğinizi söküp atıyor. Bum. Yoksunuz. Mahallenizdeki bir aile için kaldırılma talebinde mi bulunulmuş? Puf. Gittiler. İşte kitabımız böyle bir şey. Günümüzde de olan kötü yönetim, cinsiyet ayrımcılığı, eşcinsel nefreti gibi sorunları işliyor. Ki bunlara gerçekten, gerçekten sinir olurum. Okumanızı önerir miyim? Hem evet hem hayır. Sırf fantastik diye okuyorsanız hayır. Konusu ilgi çekici diye okuyorsanız evet. Aşk, romantizm arıyorsanız hayır (aşk bilmemkaçgenleri var elbet, ama ön planda değil). Hayal gücünüzün sınırlarını zorlayacak türden bir şey istiyorsanız evet.

Baskı: Kuralsız (Uyumsuz, #2)

Uyumsuz'dan bile daha güzeldi. Yani hemen hemen. Çoğu serinin ilk kitabındaki karakterleri tanıma ve yavaş yavaş savaşı başlatma kısmına bayılırım. Uyumsuz'a da bayılmıştım. Ama Kuralsız distopyayı daha iyi hissettirmişti. İlk kitabın rahatsız edici sonunda Bilgelik'in Cesurluk'la ittifak kurup Fedakarlara saldırması üzerine, Tris ve Tobias Dostluk topluluğundan yardım etmeye gidiyorlardı. Ben Dostluk deyince hemen yardım ederler sanmıştım ama hesaba katmadığım şey, yardım bekledikleri şeyin savaş olduğuydu. Peki Dostluk topluluğu savunma amaçlı da olsa savaşa girer mi? Hayır. Bu yüzden Dürüstlük topluluğundan yardım istiyorlar. Ama hayır, onlardan da hayır yok. Bu sefer Topluluksuzlarla hain-olmayan-Cesurlar, Bilgelik'e saldırıyorlar. Ama, ama, ama, ama, ama... Ama. Hayır. Hayır. Hayır. İşler çok daha karmaşık. Kitap o kadar doluydu ki tamamını anlatmam mümkün değil ama hepsini de nefesimi tutarak okudum. Çok güzeldi. Son sayfada çığlık attım zaten. Çığlık atmak derken, çığlık atmaktan bahsediyorum. Annem korkup "Ne var?" diye sordu, "Kitap bitti" dedim ve yüzüme tükürüp gitti. Sonra peşinden gidip ona kitabın neden orada bırakılmaması gerektiğiyle ilgili bir konuşma yaptım. Buna neden bu kadar tepki verdi bilmiyorum. Bence gayet güzel bir konuşmaydı... -SON- Oha -SON- diye bitince çok dramatik oldu. Bir saniye, ortamı bozdum. -SON- (Tekrar)

Baskı: Tutkulu Notalar (Sinners on Tour #1)

Haftalardır Vikitap'a girmediğimi ve çoook uzun süre önce bittiği halde Tutkulu Notalar da dahil bir sürü kitabı yorumlamadığımı fark ettim, evet, süperim. Şimdi... Bu. Seriye. Aşık. Oldum. Kitabın başlangıcında üniversitede cinsellik profesörü olan Myrna Evans konferans için gittiği sıkıcı bir yerde çok sevdiği Günahkarlar grubunun beş seksi üyesiyle karşılaşıyor. Bu konuda isyan etmek istiyorum. Kızdaki şansa bak. Oldu canım? Ben de yolda yürürken rock yıldızlarıyla karşılaşırım hep zaten, her sabah Marilyn Manson'la selamlaşırız hatta. Geçenlerde elim David Draiman'e çarptı, oturduk sohbet ettik falan, bana sahne arkası girişi ayarladı. Anlayacağınız her zamanki gibi bir gündü. Axl Rose'un üvey babam olduğunu söylemiş miydim? (Her şeyle dalga geçmek depresyonun yan etkisi, katlanacaksınız.) Neyse, grupta 5 kişi var: Sed Lionheart (vokalist), Brian Sinclair (başgitarist), Jace Seymour (basgitarist), Trey Mills (ritim gitaristi), Eric Sticks (baterist) ve EVET, bunları ezberledim :3. Birbirinden çok sevdiğim bu grup üyelerini size tek tek tanıtıcam şimdi :P Sed: Eskiden bir sevgilisi olmuş, terk edilmiş, çok acı çekmiş ve hayatının geri kalanını tek gecelik ilişkilerle geçirmeyi planlayan tipik rock yıldızı. Isırırım. Brian: Umutsuz romantik. Aralarında en az kadın düşkünü olanı ve en kolay aşık olanı. Biraz fazla kıskanç. Jace: Dıştan bakınca sevimli, masum, sessiz ve aralarında en küçüğü. Ama içinde tuhaf zevkleri olan bir sosyopat yatıyor. Trey: Biseksüel olanları ve bakirleri taciz edenleri :Dd.d Öhöm, pek çözemedim bu karakteri ama tatlı birine benziyor :S. Eric: İzlemeyi sevenleri (?!?!?!). Brian'la Myrna'yı gördükçe başını bir yerlere vurup küfretmesine hastayım. Bateri çalan erkek takıntım olduğunu söylemiş miydim??? Kitapta çok fazla cinsellik olduğunu söyleyenler haklı, var. Ben de ilk başında biraz şaşırdım ama hemen alışıyorsunuz. Diyaloglar çok komik ve eğlenceli. O bayıldığım, okurken bir kitap olduğunu unuttuğunuz ve kendinizi baş karakterin yerine koyduğunuz kitaplardan veya yine bayıldığım, kickass karakterlerin olduğu ve aksiyonun tavan yaptığı paranormal kitaplardan değildi. Ama okurken o kadar eğlendim ki neredeyse tam puan verme kararı aldım :') Bu arada ikincisi de çıkıyomuş galiba ;)))9 Ephesus ;)))9))9 Bklyrz cnm ;););),9);))9 Hyrlsı ya .s.s Öhöm, bu arada, kitabın +18 olduğuna hiç katılmıyorum. Bence toplum olarak her boka yaş sınırı koymayı çok seviyoruz. Skins dizisine +18 diyen zihniyetler var sdfdghjk. Hll spr dvm .s.s İçimdeki tumblr kızı açığa çıktı da, pardon dfghjk He he +18 aynen sedfrgthyjuk Tamam .s susuyorum .s ben .s

Baskı: Ateş Ustası (Bu Son Şansın) (Study, #3)

İlk başladığımda depresyon dönemime denk geldiği için oldukça fazla bir eleştirdiğim kitap. Cidden, ÇOK eleştirdim. Herkesi terslediğim ve her şeyden nefret ettiğim bir dönemdi. Ruh halim de genelde şöyleydi: "Ah, Valek yok tabii, Valek niye olsun ki zaten? Gidip Valek'i Ixia'ya ve Yelena'yı da Sitia'ya koyun. Neden? Çünkü Doğa'ya acı çektirmeyi seviyoruz. HADİ TÜM DÜNYA BİRLEŞİP DOĞA'YI SİNİRLENDİRELİM ÇÜNKÜ BAŞKA EĞLENCEMİZ YOK. Sen al o yazacağın kitabı..." Yazara saydırmam bitince bir de kitabı fırlatıp ağladım falan, görseniz çok eğlenirdiniz aslında :Dd. Neyse, böyle aradan haftalar geçti ve ben kaldığım yerden devam ettim -baştan başlayamayacak kadar üşengecim. Sonra "O kadar hakaret ettiğim kitap bu muydu?" diye kaldım. O kadar güzel bir kitapmış ki... Tanrısal bir güç tarafından çarpılmayı falan bekledim ama bir şey olmadı. Hala pişmanlık duyuyorum ve bazen Ateş Ustası'na sarılıp özür diliyorum -cidden. Ayrıca, arada çok sevdiğim kitaplarımı raftan alıp sapık gibi kapağını elliyorum, sayfalarını öpüp kokluyorum falan. Yeni aldığım bir kitabı eve bebek gibi tutarak götürmüşlüğüm vardır. Ne diyorduk? Ha, Ateş Ustası. Çok güzeldi. Sıralama yapmam gerekirse; Ateş Ustası> Zehir Ustası> Büyü Ustası. Bu kadar. Ateş Ustası hariç her şeyden bahsettiğim Ateş Ustası yorumumu okuysanız teşekkürler :D Kitabın içeriğinden bahsettiğim doğru dürüst bir yorum istiyorsanız bu linkten okuyabilirsiniz: http://oburkitaplik.blogspot.com/2013/09/ates-ustas-maria-v-snyder-kitap-yorumu.html

Baskı: Elit (The Selection, #2)

Kötü. Çok kötü. Genel olarak kitaba tapanlar ve birinci grubun kitapta ne bulduklarını anlamayanlar olarak ikiye ayrılmışız sanırım. Ben de gerçekten neden bu kadar abartıldığını anlayamadım. İlk kitap çok hoşuma gitmişti ama bu çok sıradan ve basit kaldı sanki. İlkini okurken heyecanlanmış, sırıtmış, öfkelenmiş vs. yapmış, sonuçta bir şeyler hissetmiştim. Elit'i okurken ya dümdüz önüme bakıp okuyordum ya da öfkeden deliriyordum. Belki de Elit'i okuduğumdaki ruh halimdendi ama sürekli şöyleydim: "Kral gerizekalı, kraliçe gerizekalı, America gerizekalı, Aspen gerizekalı, Maxon gerizekalı, Celeste'yi sikeyim ben gidiyorum." (Aslında bu hafifletilmiş ve küfürlerden arındırılmış versiyonu, ama gerçek düşüncelerimi yazsam o küfürlerden sonra tatlı blogger imajım lekelenir, zaten bu kitap gerçek hayattaki küfürbaz ve depresif yanımın çok küçük bir bölümünü ortaya çıkardı bile -_-) Serinin hayranları, üstüme atlamayın lütfen ama şu sıralar tam bir pisliğim. Kitabı beğenmeme sebebim cadolozluğum değil, bunu dışa vurma sebebim o. Bu şekilde yorumlamak istediğim ama kibar bir şekilde sövdüğüm kaç kitap oldu bilemezsiniz. Şu anda çok rahatladım gerçekten :D :S. Kardeşim Elit'i çok sevdiğine göre son kitabı bir ara sırf meraktan ondan alıp okurum ama benden iyi bir yorum beklemeyin :P.

Opal (Lux #3)
10/1021.08.2013

Baskı: Opal (Lux #3)

Yorumun daha ayrıntılı orjinal versiyonu için: http://oburkitaplik.blogspot.com/2013... Ne zaman Jen'in bir kitabını okusam onun bir kitap olduğunu anında unutuyorum ve sanki olaylar gerçekten yaşanıyormuş ve ben de hikayenin bir parçasıymışım gibi hissediyorum. Bu yüzden de onun kitaplarını her zaman çok sevmişimdir. Bana göre genel olarak iki tip yazar vardır: (a) güzel bir konu ve içerik bulan ama bunu yansıtamayanlar, (b) saçmalığın dibine vursa da gerçekmiş gibi anlatabilenler... Jen kesinlikle b grubunda. O kadın chick-lit yazsa (ki o türden gerçekten nefret ederim) yine okutur. Bu açıklamaları yapıyorum çünkü kitaba aşık oldum ve bunun nedeninin bazıları gibi sadece Daemon veya "herkes iyi yorum yaptıysa ben de yapmalıyım" düşüncesi olduğunu düşünmenizi istemiyorum. Birazdan bu olgunca-ve-mantıklı-düşünen Doğa'dan, Daemon-takıntılı-fan-girl Doğa moduna geçtiğimde de bilin ki bu kadar iyi yorum yapma sebebim kitabın akıcılığı ve gerçek gibi anlatılmasıdır. NOT: Bu kadar gerçekçi anlatılan bir kitaba göre, hikayenin gerçek olma olasılığı epey düşüktür. Uzaylılar yüzünden değil, Daemon yüzünden -Bence dünyada Daemon kadar düşünceli bir erkek olmasındansa uzaylıların gerçek olma olasılığı daha fazla. Amma çok konuşmuşum, vay anasını o.O. Konuya gelelim. Sevimli, inatçı, zombi takıntılı ve kitap blogger'ı (oha kendimi tanımamış gibi oldum :D) Kedicik Kat'imiz, Oniks'in sonunda Daemon'a direnmeyi bırakmıştı ve Daemon'la Katy tek boynuzlu atlarının üstünde kumsalda günbatımına doğru ilerlemişlerdi (kumsalda günbatımına doğru ilerlemekle biten filmlerle dalga geçmekten asla sıkılmıcam -.-). Opal'de de doğal olarak aralarından su sızmıyor. Daemon yine çok öküz, ondan hiç eksilme olmamış bir kere, ama aynı zamanda tuhaf bir şekilde düşünceli de. Onun o korumacı ve kıskanç tavırlarına ve Katy'ye yaptığı sürprizlerine hastayım. Gerçi hiçbir şey yapmasa da sırf o "Kedicik" deyişiyle beni eritiyor ya, neyse. Aklıma gelmişken, çoğu kitapta erkek karakterin kız karaktere söylediği sevgi sözcükleri bir yerden sonra bayıyor. Mesela Usta serisindeki Valek'in ve Bana Dokunma serisindeki Warner'ın sürekli "aşkım" demeleri bana zamanla çok klişe gelmeye başlamıştı (Dalek'lerin her "exterminate" demesine karşılık adamların "aşkım" dediğini düşünün, öyle bir kabus). Ama Daemon'ın "Kedicik" deyişi asla sıkmaz. Jen onları tadında bırakmayı biliyor çünkü. Aynı şekilde Melez Sözleşmeleri serisinde Seth'in "meleğim" ve "minik tavşanım" deyişleri de hiç sıkmamıştı mesela (Minik Tavşan'dan nasıl sıkılabilirim ki zaten? :D). Konudan çok sapmışım ve şimdiden fazla konuştum, o yüzden genel olarak kitabın içindekiler şunlar: Daemon ve Katy, Blake'in yavşaklığı ve piçliği, Ash'in yavşaklığı ve piçliği, Daemon ve Katy, Katy ve Dee'nin arasındaki gerilim, Katy-Daemon-Dawson yakınlaşması, Ash-Andrew-Dee yakınlaşması, Daemon ve Katy, Dawson'ın Beth'i kurtarma çabaları, Daidalos'a hücumlar, Daemon ve Katy, ve Daemon, ve Katy, ve Daemon, ve Daemon, Daemon, Daemon, Daemon, Daemon, Daemon... Daemon'la ilgili üç saatlik doğaçlama sunum yapabileceğimden oldukça eminim ama bunu yapmayı düşünmediğime göre seriye henüz başlamayanları tehdit etmekten başka söylenecek başka bir şey kalmadı. BU. SERİYE. BAŞLAYIN. Başlamanız için size Daemon'ın harika olduğu veya serinin çok akıcı olduğu gibi klasik sebepleri sayabilirim tabii, ama bir de hepsinden önemli bir tanesi var... Zombi istilası olduğunda (itiraf: uzaylılara ve gelecekte bir tür virüs vs. yoluyla ortaya çıkacak olan zombilere inanıyorum) hepiniz yorganınızın altında korku içinde saklanırken korkusuz bir lider ortaya çıkacak (O BEN OLUYORUM) ve size doğru yolu gösterecek, bu tehditlerimi görmezden gelip de seriye inadına başlamayanları zombilerden korumayı düşünmüyorum, hatta sizi yem bile yapabilirim. Ölün siz. Saygılar.

Baskı: Aynı Yıldızın Altında

John. Green'i. Seviyorum. Bu tür kitaplara zaten herkes "Çok güzel, çok ağladım" vesaire şeklinde yorumlar yaparlar, ki bunlar da duygusal kitap seven kitle, bir de bu yorumlara dayanarak ve çok büyük beklentilerle kitaba başlayan ve beğenmeyen/içten-içe-beğenen-ama-inkar-eden kitleler vardır, ki bunlar da ilk kitleye inat yaparlar bunu genelde. Bir de bunları dışında, "Ben farklı düşünüyorum, çünkü ben harikayım," havasında kişiler var, ki ben de onlardan biriyim .s KİTAPTA AĞLAMADIM. Birazcık bile. Gözlerim bile dolmadı. En duygusal yerleri okurken bir yandan da çok coşkulu rock parçaları dinlememle -yaparım arada öyle- bir alakası var mı bilmiyorum, ya da belki duygusuz bir odun olmamla da ilgili olabilir, veya kimin ölüp kimin yaşayacağını çok sevgili kardeşim ben daha okumadan söylediği için de olabilir ama ağlamadım. (Uzun cümleler kurmam da kitabın yan etkisi bu arada.) Neyse, bence çok güzel ve derin durgular yüklü bir kitaptı ama ağlanacak kadar değil. Zaten fazla depresif olmaması, ama fazla "hadi kanseri vücudumuzdan ziihn gücümüzle ve güler yüzümüzle uzaklaştıralım" tarzında da olmaması, sadece "geçekçi" olması daha güzel. Bu, mucize sonucu iyileşen, pozitif bir kızın hikayesi değil. Kitabın her yerinden kanser ve ölüm akmıyor. Sıkıcı değil. Ki zaten benim gibi bir paranormal bağımlısı öyle bir kitabı okuyamazdı, o yüzden benim gibi doğaüstü şeyleri seven biriyseniz bile rahatlıkla okunabilecek bir kitap. Paranormal olamayabilir ama yine de hayal ürünü; bilimsel ve son derece bunalım bir kanser kitabı değil. Özellikle kitabın yazım şeklini çok sevdim. Çoğu kitaptaki karşılıklı konuşmaları gerçek hayatta okusak hiç günlük konuşma tarzımıza benzemez, hatta komik durur. Ama Aynı Yıldızın Altında öyle değil. Ayrıca betimlemeleri ve benzetmeleri de feci güzel, ama bayık değil. Dört gün boyunca anlamını çözemediğim betimlemelerle de karşılaşmıştım -genelde Türk yazarlardı-, inanın hiç uğraşamam. John'un betimlemeleri falan tam kıvamındaydı. Sonra... bir de espriler ve karakterler var. Konuya hiç değinmemişim bu arada, ama arka kapakta yazıyor zaten. Ciğer kanseri olan Hazel Grace, osteosarkom hastası Augustus Waters (Gus), bir de göz kanseri Isaac. Hazel ve Gus sevimlilikten ölecek derecede bir çift, Isaac da feci komik bir karakter. Kitaptaki en iyi esprilerden bazıları da Isaac tarafından yapılıyor ^^ Kitapta en sevdiğim nokta da sonuydu sanırım. Devam kitabı çıkmayacak olan hemen hemen her kitapta, karakterlere ne olduğu, nasıl bittiği bellidir. Aynı Yıldızın Altında'daysa Hazel ne kadar yaşadı, Isaac ve Monica'ya ne oldu, Peter Van Houten'le bir daha iletişeme geçtiler mi, hatta Görkemli Izdırap'ta Anna'nın annesine ne oldu gibi sorular hep yanıtsız kalıyorlar. Bence her şeyin bittiği bir yerde kitabın da bitmesi, sanki sonu yokmuş ve o kitabı artık düşünmemiz gerekmeyecekmiş gibi hissettirir. Bu yüzden de havada bitmesi daha güzel oldu. Süper kitaptı.

Baskı: Bin Dokuz Yüz Seksen Dört (1984)

Çok yavaş ilerleyen, aksiyonu az, politik sayılabilecek bir kitaptı. Öyle ekşınlı, bir sonraki sayfasını çevirmek için sabırsızlandığınız, kaslı erkek karakterlerin olduğu bir şeyler bekliyorsanız bu onlardan değil. Genelde daha hızlı ilerleyen distopyaları sevsem de bu kitap da yavaş olduğu kadar mutlaka okunması gereken bir kitaptı. Bence ölmeden önce herkesin okuması gereken bir kitap.

Baskı: Büyü Ustası (Study, #2)

İşte Yelena idam cezası alınca Sitia'ya kaçıyor, büyücülük eğitimleri alıyor. Ailesiyle tanışıyor falan filan. Arka kapaktaki şeyler zaten. Konuya fazla değinmek istemediğimden ailesinden bahsedeceğim. Öyle tuhaflardı ki. Bir kere ağaçta (?!) yaşıyorlar. Otuz tane falan kuzeni var, artık ne ağacıysa iki yüz kişi falan yaşıyor heralde. Böyle yapraklardan, orman malzemelerinden yapılma eşyaları, çiçekli böcekli, cırtlak renkli elbiseleri var. Hele evin içinde valmurlar (Bir çeşit hayvanMIŞ.) dolaşmaya başkayınca kahkaha atmaya başladım. Sarmaşıkla ortaya çıkması için Tarzan'ı bekler halde buldum kendimi. En sonunda aile gözüme mağara insanlarına dönüşmeye başlamıştı, gözümün önünde Cennet Mahallesi'nden görüntüler bile geldi. Tabii bunları da aştım. Böyle şeyler hayal etmemin nedeni dün kendi kendimle iddaaya girmiş olmamdı (Barney'leşiyorum). 422 sayfalık kitabı tek günde bitirmeye çalıştım ve tüm gece uykusuz kalınca kelimeler birbirine karıştı, artık kitabın sonlarına doğru halüsiyonlar görmeye başladım. Derdim ne bilmiyorum. Çok uzun bir okunacaklar listeniz yoksa ve benim gibi bir gecede bitirmeye çalışmaycaksanız güzel bir seri :S.

Baskı: Düşmüş Melekler Şehri (Ölümcül Oyuncaklar, #4)

9 yıldız ---Yazım hafif spoiler içerir, en azından Camlar Şehri'ni okumamış ve sonradan spoi aldığı için sinirlenip beni yumruklama dürtüsüne kapılabilecek türden psikopatların okuması tavsiye edilmez. Hayır, inadına okuyorsanız ilk paragrafın bir yerlerinde büyük bir spoi olduğunu hatırlayın--- Serinin dördüncü kitabı ilk kitaplara biraz sönük kalmış bana kalırsa. Sonlarında yine heyecan vardı ama diğerleriyle kıyaslanabilecek gibi değil. Valentine geberdiğinden ve biraz da değişiklik olması açısından iyi oldu ve yine sıkılmadan okudum ama başlarında az çok sıkıldığım da inkar edilemez. Kardeşim beşinci kitabı okuyor, çok güzel falan diyor ama bunun tek nedeninin Jace olmasından şüpheleniyorum. Benim okumadığım da onun okuduğu bir kitabın badboyundan bahsederken kaşlarını imalı imalı kaldırması, gözlerini kısması, otuz iki diş gülümseyip saçma sapan sesler çıkarması yok mu... Bir de Jace ve Simon'la kurduğum üçlü fantezilerime laf eder. Bir dakika, gereğinden fazla mı konuştum? .s Şaka yapıyorum tabii ki, fantezilerimde kendim değilim, kitabın kadın karakterinin yerindeyim ve sonra da erkek karakter... Neyse, konumuz benim fantezilerim değil. Sadece bilin ki 'neredeyse' tamamı şakaydı :DASD:saD.SA:S İki parafraflık bir fantezi içerikli saçmalıktan sonra Cassie'ye küfretme ayinine geçiyoruz. Üç kitaptır yok kardeşler bilmemne dedin kavuşturmadı zaten Clary ve Jace'i. Tam sevgili olmuşlarken yaptığı şey Cass'in bize "Alın size sürtükler, bu ikisini son kitaba kadar birleştirmeyeceğim, siz de Jace aşıkları olarak serimi okumak zorunda kalacaksınız, son kitapta piçlik yapıp onları bir daha ayıracağım, muhaha" deme şeklidir. Tamam, biraz abartmış olabilirim ama o başlattı. Cass ile hayali çekişmem de bittiğine ve mal mal ekrana bakıp çarpıcı bir final düşündüğüme göre yazım bitmiş bulunuyor. Çarpıcı bir son bulamadım, bununla yetinmek zorundasınız -,-.

Baskı: Sol Ayağım (Sol Ayağım, #1)

Türkçe hocasının bize feci saçmalık düzeyinde kitaplar okutturduğu, korkunç yıllardı. Çocukluğumda o kadının verdiği iğrenç kitaplardan o kadar çektim ki, bu da gözümde sıkıcı bir şeye dönüştü. Kendim okusam sevebilirdim belki de, yazık oldu.

Baskı: Şimdiki Çocuklar Harika

Bazı yerlerinde feci gülsem de sıkıcıydı kitap, Türkçe hocası denen zalim yaratık okutturmuştu çocukluğumda. Lanet karı. Onun yüzünden kitap okumaktan soğumuştum. Zor bitirdim.

Baskı: Martı Jonathan Livingston

Türkçe öğretmeni vermişti de okumuştum bir aralar. O kadından nefret ediyorum, kitap okumaya ilgimi kaybediyordum o sürtüğün yüzünden. Ben nedense bir ders veren kitapları okuyamam. Sanki okumak için bir nedene ihtiyacın varmış gibi. Bir kitabı sırf ders çıkarmak için okuyacaksam hiç okumamam. Gel de bunu Türkçecilere anlat... Ondan sonra "Yeni nesil hiç okumuyor mıy mıy mıy". Kendim okusam belki beğeneceğim bir kitaptan nefret ettim sayesinde.

Baskı: Camlar Şehri (Ölümcül Oyuncaklar, #3)

Bir varmış bir yokmuş, Valentine adlı kötü bir adam üzerinde deney yaptığı bebekleri alıp arkasında karıştırmaya başlamış ve ailelerine rastgele vermiş. Kime güveneceksin? Annen, aslında annen olmayabilir. GAME ON, BITCH! *** Şaka maka şu akraba meseleleri çok sarpa sardı. Bir gün "Durun, siz kardeşsiniz!" havasındayken, öbür gün "Senin baban benim yavrum" havası var ortada. WTF?! Jace her "Ben kötüyüm" havalarına girdiğinde kitabı yumruklamak istedim. Bebeğim, sarışın ve güçlüsün, hazırcevapsın, tüm kızlar peşinde. NOW STOP ACTING AND KISS THE GIRL! Simon... Sen neymişsin be yavrum? Annene gel. Valentine, go to hell, you emotional bitch! Clary ve Jace... of of! En sevdiğim Lightwood'lardan birisine kötü bir şey oluyor. Come here and let me hug you, honey. Why can't I just stop writing in English?!?! İngilizce yazınca daha havalı duruyor, ondan heralde. Sonra görüşürüz Dünyalılar!

Baskı: Raintree: Cehennem (Raintree #1)

Erkek ve kadın karakterin tanıştıkları ilk günde öpüşüp birkaç hafta sonra evlenme kararı almasını kitabın kısalığına ve birçok olayın kısa bir zamana sığdırılma telaşına veriyorum. Güzel bir kitaptı.

Baskı: İşaret (Gece Evi, #1)

Kitap genel olarak iyiydi (hayır, hayır değildi): ama birkaç eksik vardı. Mesela koskoca 333 sayfada sadece dört günün anlatılması gibi... Dört günde kızın işaretlenmesi, Gece Evi'ne yerleşmesi, bir düşman edinmesi, sevgilisinin olması, Karanlık Kızlar'ın lideri olması veya beş elementi kontrol edebildiğini öğrenmesi saçmaydı açıkçası. Bu kadar kısa sürede böyle bir aksiyon nasıl olabilir yani? Özellikle şu Erik meselesine çok takıldım. Çocuk görür görmez Zoey'e tutuluyor. Dört günde aralarında bir sürü şey geçiyor. Bir erkekle kızın hikayesinin bu kadar ütopik olması bana direkt saçma aşk romanlarını hatırlattı (Aşk romanları saçmadır demiyorum, aşk romanlarından saçma olanları diyorum; genelde herkes söylediklerimi yanlış anlar da...). Final de feci derecede klasikti. Kötüler kaybeder, iyiler kazanır; finalde kötüler "Bu iş daha yeni başlıyor" tarzında laflar ederler ve oğlanla kız kumsalda gün batımına doğru ilerler... (Gerçekten gün batımına doğru ilerlemediler ^.^) Sonuç mu? Yorumunu bile kısa kestiğim ve hatırlamak istemediğim bir ergen vampir kitabı.