
Puanlar ve değerlendirmeler
Bu okurun kitap puanları ve yazılı değerlendirmeleri.
Baskı: Don Kişot Efekti, Aileler ve Çocukları İçin Film Terapi
Film izlemenin vakit geçirme ve zevk alma dışında terapi maksatlı da kullanılabileceğini anlatan güzel bir kitap önereceğim sizlere; A.Kerem Kaban tarafından yazılmış olan Don Kişot Efekti. Biblio terapinin (kitap okuyarak terapi) bir uzantısı olarak ve bir akademisyen gözüyle ele alınmış film terapi. Eh, bu haliyle kitap yer yer sıkıcı veya okuması zor olabilir ancak çocuk gelişimine, film izlemenin öğrenmeye, duygusal ve ruhsal gelişime olan katkılarına ilgi duyuyorsanız; bu kitaba şöyle bir göz atmak bile fayda sağlayabilir. Kitapta yer alan konular kısaca şunlar: - Film terapisi ve biblio terapi, - Baskının ve çok fazla inisiyatifin çocuğun kişilik gelişimine etkisi, - Klasik film terapi yöntemleri, - Film izlemenin deneyimlemeye yardımcı olduğu 7 zeka türü, - Film terapisinin amaçları, - Filmler terapi bağlamında neleri anlatır, - Don Kişot Efekti (gerçeğin yıkıcı etkisini aşmak için hayal gücünü kullanmak), - Karakter gücü bağlamında film örnekleri, - Çocuklar ve ergenler için film örnekleri. Bu kitabı okuduktan sonra faydalı kazanımlar elde edebilir, vakit geçirme aracı olarak yapageldiğiniz veya kabul ettiğiniz etkinliklere bakış açınızı değiştirebilir, kendi kendinize, çocuğunuzla veya ailenizle birlikte (veya bir eğitimci olarak öğrencilerinizle birlikte) izleyeceğiniz filmlerle terapi sürecinin bir aktörü olabilirsiniz. Belki de filmlerde izlediğiniz roller dışında, kişilik gelişimi sürecinde sizin de bir rol oynamanızın vakti gelmiştir. Keyifli okumalar, iyi seyirler...
Baskı: Çocuklara ve Büyüklere Masallar
Çocuklara ve Büyüklere Masallar, adı üstünde bir masal kitabı. Kitaba başlamadan önce, hatta ilk sayfaları okurken bile kitabı biraz küçümsüyordum. Öyle ya, alt tarafı bir masal kitabı; bu yaşta artık masal mı kaldı? Küreselleşmenin ve sürekli koşuşturmanın vazgeçilmez birer motto olarak dayatıldığı günümüzün gülümse(t)meyen ikliminde masal da neymiş?!. Ama sağolsun Üstün Dökmen hocamız gene yapacağını yapmış; sadece geleceğimizin büyüklerine değil, çocukluğu geçmişte kalanlara da seslenmiş bu kitabında. Bu yetmiyormuş gibi, bir de sorgulayan ve okura kendini ve yaşadığı hayatı da sorgulatan sorular eklemiş her bir masalın sonuna. Hatta bu da yetmemiş; kitabın sonunda bilinçten, değerden ve değer katmadan yoksun biçimde, kitaplara aşırı zaaf duymayı bile sorgulamış. Şimdi bu değerlendirme doğrultusunda, kitabı kimlerin okuyacağı iyi kötü belli oldu; çocuklarının, öğrencilerinin ya da kendisinin eğitiminde sorumluluk hisseden herkes okuyabilir. Hatta bir matematik, tarih, vb. dersine çalışıp soru çözüyor gibi her bir bölümü çocuğunuzla/öğrencinizle birlikte okuyabilir, soruları birlikte cevaplayıp güzel bir hayat dersi haline getirebilirsiniz. Düşünmeyi, sorgulamayı, nasihat almayı sevmeyenler okumasınlar demeye dilim varmıyor. Okusunlar desem de okurlar mı bilmiyorum. Ben sadece Nasrettin Hocayı dinledim; bir okuyan olarak okumayanlara dilim döndüğünce kitabı anlattım. Kitap belki bir edebiyat şaheseri değil ama gerçekten okunmaya değer. Karar size kalmış. Keyifli okumalar dilerim...
Baskı: Küçük Kara Balık
Küçük Kara Balık, genç yaşta hayatını kaybeden İranlı (Tebriz Türklerinden olduğu söylenen) Samed Behrengi tarafından yazılmış ve aslında bir çocuk kitabı: annesinin ve ait olduğu sürünün bulunduğu dar bir alandaki rutin yaşamı kabullenmeyip uzakları keşfetme arzusunun peşine düşen küçük bir balığın hikayesini anlatıyor. Ancak içeriği ve felsefesi ile bir çocuk kitabının ötesinde... Bu bağlamda Martı Jonathan Livingston (Richard Bach) tadında olduğunu söyleyebiliriz. İki kitap arasındaki en önemli fark; Martı'da düşünsel ve felsefi mesajların okuyucuya doğrudan veriliyor olması. Küçük Kara Balık ise, kitaptan ne kadar istifade edileceği ve ne algılanacağı konusunda, daha çok okuyucuya inisiyatif vermiş gibi. Mesela, hızlı ve yüzeysel bir okumanın ardından; hikayenin, Küçük Kara Balığın küçük bir derede hep aynı kayalık etrafında vakit geçirmek yerine, derenin öbür ucunu ve açık denizleri görmeyi tercih etmesinden ibaret olduğunu düşünebilirsiniz. Ama biraz da hayal gücünüzü zorladığınızda: - İnsanlığın genel olarak, basma kalıp klişeler etrafında bir ömür sürmeye zorlandığı, - Değişmez doğru olarak dayatılan yaşam biçimlerinin hayatın asıl gerçeklerinin keşfedilmesini çoğu zaman engellediği, - Dikte edilen yaşam biçiminin dışına çıkmanın heyecan, coşku ve öğrenmenin yanı sıra bazı risk ve bedelleri de beraberinde getirebileceği, - Risk almadan yaşamaya çalışmanın ise muhterislerin insafına kalmak gibi başka risklere yol açabileceği, - Sonuç olarak, -ne olursa olsun- erdemli yaşamanın ömür boyu sahip olunması ve korunması gereken bir meziyet olduğu... gibi mesajları almanız mümkün. Kısacası; Küçük Kara Balık adlı eserin göründüğünden daha kapsamlı bir felsefi derinliğe sahip olup hayatı sorguladığını söyleyebiliriz. Hem de bu kadar az sayfada ve dolayısıyla daha kısa sürede okuyucuya aktarılması cabası... (Bu incelemeyi toparlayıp yazmam ile kitabın tamamını okumam neredeyse aynı süreyi aldı desem, sanırım yanlış olmaz)
Baskı: Beyaz Geceler
Beyaz Geceler, Dostoyevski'nin tam anlamıyla kabul görmediği bir dönemde (1848) ortaya koyduğu bir uzun öykü. Bu öykünün kahramanı Petersburg'da yaşayan ve kendisini Hayalperest olarak tanıtan yanlız bir genç adam ve Nastenka adında saf ve genç bir kız. Konu ise Hayalperest'in Nastenka için taşıdığı karşılıksız aşk ve Nastenka'nın ise başka birine aşık olması. Kitaba, "Sevgili okur" şeklinde bir hitapla başlanması suretiyle gösterilen okuyucunun dikkatini çekme çabası, sanki kitabın çok da sürükleyici ve okunması kolay olmadığının bir habercisi gibi... Hikâyenin "Hayalperest" ağzından aktarılan bölümlerini takip etmek, uzun cümleler ve yoğun betimlemelerden hoşlanmayan (benim gibi) okuyucu için gerçekten zor. Okurken, konuşma sırası Nastenka'ya gelsin diye kıvrandım açıkçası... Hikaye bir tiyatro oyunu şeklinde yazılmış olsa, okunması daha kolay olabilirdi (Nitekim, bu hikaye aynı isimli bir radyo tiyatrosuna uyarlanmış; dinlemek isteyenler web'den bulabilir). Nastenka, başka bir aşkın yolunu gözlerken, Hayalperest'in çektiği sancılar oldukça hüzün verici.
Baskı: Kürk Mantolu Madonna
Aslında roman okumayı çok sevmeyen biri olarak; biraz tereddütle yaklaştığım, biraz da popülaritesinin etkisiyle okumaya karar verdiğim Kürk Mantolu Madonna, Sebahattin Ali'nin okuduğum ilk eseri oldu. Sırf Sebahattin Ali'nin muhteşem tasvirlerini, cümlelerindeki berraklığını deneyimlemek, herkesin kendinden ya da tanıdıklarından birşeyler bulabileceği karakterlerin etkileyici hikayesini öğrenmek için bile bu eserin okunabileceğini gördüm. Raif Efendi ile Maria Puder'in arasındaki aşk etrafında kurgulanmış Kürk Mantolu Madonna. Raif Bey hayatının akışını tamamiyle başkalarının insafına terk etmek yoluyla intihar etmiş iki defa âdeta. Önce hayatının aşkının kendisini terkettiği ve bir daha asla kimseyi sevemeyeceği düşüncesiyle hayata ve insanlara küsüyor. İkinci "intiharında" ise aşkını kendisinden ayıranın ölüm gerçeği olduğunu öğrendiğinde; Maria'ya karşı yıllarca bulunduğu haksız itham için kendisini affedemiyor. Eserde, iç dünyasında erozyon yaşayan karakterlerin inişli çıkışlı ruh halleri, yazarın kelimelere ve cümlelere yaptığı dokunuşlarla ustaca resmedilmiş. Hayata ve aşka dair yer alan veciz ifadeler ise ayrı bir tat katmış. Hani önemli bulduğunuz fakat tarif etmekte zorlandığınız olayları veya insanları benzerlikler ve karşılaştırmalar yoluyla açıklamaya çalışırsınız ya! Bu Romanı okurken Raif efendiyi Tutunamayanlar'ın Selim Işık'ına, Maria'yı da kısmen de olsa Ama Müzeyyen Bu Derin Bir Tutku'nun Müzeyyen'ine benzetmek mümkün. Yazarın üslubunda, Dostoyevski izleri var gibi. Romanın kendisi ise birbirine kavuşamayan aşıkların hüzünlü hikayesini anlatan ve başından kalkamadığınız bir Yeşilçam filmi kıvamında. Karakterlerin mimik, hal ve edaları o kadar güzel, yalın ve isabetli biçimde ifade edilmiş ki; hem onları karşınızda görür gibi oluyorsunuz, hem de bu kişiler, bu duruşlar bundan daha iyi anlatılamazdı düşüncesine kapılıyorsunuz. Ve okuduğunuzda, kitabın bu denli popüler olmayı fazlasıyla hakettiğini anlıyorsunuz.
Baskı: Yorgun Heykel
Üstün Dökmen'den ütopya tadında, ne çok uzun ne çok kısa, duygu dolu ve ilham verici bir roman. Sergen kasabasında yaşanan heykel hikayesi, aslında aynı zamanda hoşgörünün, dayanışmanın ve temiz yürekli insanların da hikayesidir. Milliyeti, dini, mezhebi farklı olan insanlar, tüm insanlığa örnek olacak bir uyum içinde yaşamanın bir şekilde yolunu bulmuştur. (Buradan itibaren spoiler olabilir) Kasabaları için bir gurur vesilesi olsun diye bir heykel yaptırmaya karar verir Sergenliler. Heykel uzun bir uğraş ve bekleyişten sonra yerine konur ve kasaba çok sevinir. Ama bu sevinç uzun sürmez ve heykel bir gün ortadan kaybolur. Çok üzülür Sergenliler ama buldukları çözüm herşeyi değiştirecektir. Nihayetinde güzel bir hikaye; Üstün Dökmen'in de güzel tespit, önerme ve güzel mesajlarıyla süslenip bezenmiş. Kadına hak ettiği değeri verme, birlik-beraberlik, barış, sevgi, empati, okumanın önemi gibi... Entrikasız, yalansız, dolansız, riyasız bir hikaye. İçinden çıkılamaz gibi görünen ancak beklenmedik şekilde çok kolayca çözülen problemler, kan davasına dönüşebilecek olayların gürültüsüz patırtısız tatlıya bağlanması okuyucuya "keşke her zaman böyle olabilse" dedirtiyor. O kadar ki böyle bir hikâyenin gerçek olabileceğinden kuşku duyuyor okuyucu. O yüzden bir ütopya tadını alıyorsunuz romanı okurken; acaba bunlar gerçekten yaşandı mı ya da günümüz dünyasında gerçekten yaşanabilir mi diye düşünmeden edemiyorsunuz. Bu kitap belki bir edebiyat şaheseri değil ama misyonu da bu değil. Güzel hisler ve güzel mesajlar veren, okuma keyfini de yaşatan, belki de beyaz perdeye bile aktarılabilecek kıvamda bir eser. Keyifli okumalar, sağlıklı ve güzel bir hafta sonu dilerim.
Baskı: Denemeler
Denemeler adıyla yayınlanmış pek çok kitap var. Albert Camus 'un aynı isimli kitabının benim okuduğum baskısı Say Yayınlarının 1983 yılındaki 5. Baskısı ve "Bir Alman Dosta Mektuplar" adlı bölüm de kitabın sonuna eklenmiş. Yazar, kitabına sanatı, sanatçıyı, sanatın toplumdaki birleştirici yönünü açıklayarak başlıyor ve en çok beğendiğim bölümlerden biri buydu. Camus, karamsarlığın yazarı olarak biliniyor. Ancak insana değer veren, insanca şeyleri öne çıkaran bir karamsarlık bu; pes etmiş, dünyayı tamamen anlamsız gören yılmış bir umutsuzluk değil. "Dünyanın hiçbir anlamı yoktur, demek, her çeşit değer yargısını ortadan kaldırmak olur." diyor ve daha sonra da umutsuzluğu şöyle tanımlıyor: "Gerçek umutsuzluk can çekişme,mezar ya da uçurumdur. Umutsuzluk konuştu mu, düşündü mü, hele yazdı mı, hemen bir kardeş el uzanır sana, ağaç anlam kazanır, sevgi doğar. Umutsuz edebiyat sözü birbirini tutmayan iki sözdür. Çünkü, edebiyat olan her yerde umut vardır." Umutsuzlukla ilgili şu şerhi de düşüyor satır aralarına: "İlk işimiz umutsuzluğa düşmemektir. Dünyanın sonu geldi diye bağıranlara kulak vermeyelim." Yazar kitabın ilerleyen bölümlerde bazen bir Fransız, bazen bir Avrupalı, bazen de bir insan olarak özeleştiri yapıyor tarih, uygarlık ve insanlık bağlamında. Machiavelli'nin Prens'i gibi pragmatist değil Camus, Denemeler 'de. Daha insan merkezli. Bireyi ezmiyor kurumlar adına ve insana acı, üzüntü, keder veren her şeyin karşısında olduğunu ifade ediyor: "Elbette bir çeşit iyimserlik var ki, ben onda yokum. Bütün benim yaşımdakiler gibi ben de Birinci Dünya Savaşının trampet sesleri arasında büyüdüm. O gün bugündür de bizim tarihimiz hep kanla, haksızlıkla, zorbalıkla dolu. Ama, bugün insanlar kötümserlik dedikleri bunca canavarlıkları ve aşağılıkları büyütmekle kalıyorlar. Ben kendi hesabıma insanlığın yüzkarasıyla savaşmaktan hiç geri kalmadım, katı yürekli insanlardan tiksindiğim kadar hiçbir şeyden tiksinmedim." Yazar çok yalın ve anlaşılır bir dille ancak çok da etkileyici biçimde soru işaretleri ve tartışma konuları getiriyor okurun önüne. Bazen kendi de işin içinden çıkamıyor ve tam anlamıyla ikna edici olamıyor ancak genel itibariyle gerçekten okunmaya değer bir eser. Camus'un romanlarına başlamadan önce Denemeler'i okumak, yazarın fikir ve his dünyasını, mesajlarını anlamak adına daha faydalı olabilir diye düşünüyorum. Hoşuma giden ve dikkatimi çeken diğer alıntılar aşağıda görülebilir. Keyifli okumalar... **** Kabil Habil'i bugün öldürmüş değil, ama bugün Kabil Habil'i akıl uğruna öldürüyor ve onur madalyası istiyor. **** İşin kötüsü, biz, ideolojiler, hem de toptancı ideolojiler çağındayız. Bu ideolojiler, kendilerine, dar kafalarına, budalaca mantıklarına o kadar güveniyorlar ki, dünyanın esenliğini yalnız kendilerinin başa geçmesine ve başkalarının boyun eğmesine bağlı görüyorlar. **** Toplama kamplarının bir kurbanının, kendini çamura atanlara bunu yapmamaları gerektiğini anlatmasına olanak yoktu, hâlâ da yok. **** Mısırlıların "Ölüm Kitabı"nda doğru bir Mısırlının öbür dünyada temize çıkabilmesi için şunu söyleyebilmesi gerekirmiş: "Kimseyi korkutmadım." Günümüzün büyükleri arasında, kıyamet günü, bu sözü söyleyecek adamı güç bulursunuz. **** Gerçek sanatçılar politika şampiyonu olamazlar. Çünkü onlar, bilirim, hem de nasıl, rakiplerinin ölümüne duyarsız kalamazlar. Sanatçılar yaşamdan yanadırlar, ölümden yana değil... ... Sanatçı oldukları için düşmanlarını bile anlamak zorundadırlar. Ama bu hiç de demek değildir ki, iyiyle kötüyü ayırt etmek gücünden yoksundurlar... ... Ölüm cezasını kabul eden dünyamızda sanatçılar insanın ölümü reddeden yanını tutarlar. Yalnız cellatların düşmanıdırlar, başka hiç kimsenin değil. **** İnsan, ne Tanrının, ne de akılcı düşüncenin yardımı olmadan, tek başına kendi değerlerini yaratabilir mi? İşte, bunun karşılığını vermeye hiçbirimizin gücü yetmiyor. **** Uygarlıklar, onun bunun kulağını çekmekle kurulmaz. Uygarlıklar, düşüncelerin çatışması, düşüncenin kanamasıyla, acı ve yürek ile kurulur. **** Bir insan söyledikleri kadar söylemedikleri ile de insanlaşır. **** İnsan nasıl anlamaz ki, bu geçici evren içinde insanca olanın, yalnız insanca olanın daha (ateşli) bir anlamı vardır. **** Biz, bu zorbalıklar, gürültüler dünyasını sevmiyoruz. İçimiz onu sevecek kadar bozuk değil.
Baskı: Don Kişot
Görünüşte kendini şövalye zanneden ve çevresi tarafından kısmen kabul gören bir ihtiyarın hayal dünyası ile gerçekliğin arasında kurgulanmış basit bir hikayesi gibi görünen, ancak dört asır önce yazıldığı ve dönemin olayları dikkate alındığında derin bir felsefeye sahip olan ve ince hicivlerin yer aldığı Don Kişot roman türünün ilk örneği olarak kabul edilir. Ancak asıl yazarının Servantes değil Seyyid Hamid Badincani olduğuna dair yorumlara rastladım. Aşağıdaki linkte ise buna dair bir haber mevcut: http://www.hurriyet.com.t...-cildi-25852601
Baskı: Küçük Prens
"Her yetişkin önce çocuktu. Ama pek azı bunu hatırlıyor." Yazar kitabının girişindeki ithaf sayfasında kullandığı bu iki cümle sanki tüm kitabın özeti. Kitapta bir çocuğun gözünden büyüklerin dünyasını okuyor; yetişkinlerin eleştiriye açık yönlerini Küçük Prensten öğreniyoruz. Çocukların zengin hayal dünyasını büyüklerin anlayamamasının, bunun yerine rakamlara, sayılara, gündelik heves ve telâşlara daha çok önem vermelerinin bir çocuğun dilinden masumane bir edayla hicvedildigini görüyoruz satır aralarında. Bu kitaba sadece bir çocuk kitabı gözüyle bakmak, zannımca hem kitaba hem de içeriğindeki derin felsefeye haksızlık olur. Eserin asıl kopyası 1000 sayfa civarında. Tam metin baskıyı bulabilir misiniz bilmiyorum ama bir-iki saatliğine de olsa çocukluğunuza geri dönmek, dünyayı çocukların gözünden görmek ya da en azından masum bir hikaye okumak istiyorsanız bu kitap tam size göre. Çocuğunuza şimdiden okutup büyüdüğünde yeniden okuması için hatırlatmanızı öneririm.
Baskı: Pinhan
Yazarın "Aşk" isimli romanından sonra bu kitap beni biraz hayal kırıklığına uğrattı.
Baskı: Ikigai Japonların Uzun ve Mutlu Yaşam Sırrı
Kitabı beklediğim felsefi derinlikte ve kapsamda bulmadım. Bu nedenle şöyle bir göz atıp bıraktım. Meditasyon konusuna ilgi duyan okurlar için daha uygun olabilir.
Baskı: Fi
Sürükleyici ve akıcı olmayan, olayın daha çok cinsel obje ve öğelerle kurgulandığı vasat bir roman olmuş bence. Nasıl bu kadar popüler olabiliyor doğrusu anlamış değilim.
Baskı: Neyi Ararsan Onu Bulursun
Doğan Cüceloğlu'nun "Savaşçı" isimli kişisel gelişim, Eliyah Goldratt'ın "Amaç" ve "Şimdi Anladım" isimli işletmecilik, Ahmet Ümit'in "Bab-ı Esrar" isimli mistisizm temalı romanlarından herhangi birini okuduysanız bu da o tarzda yazılmış bir kişisel gelişim romanı. Richard adında bir CEO ile Zoya adlı bir ressamın bir uçak yolculuğunda tanışması sonrasındaki hikayesi, yazarların kişisel ve kurumsal gelişim üzerine verecekleri mesajların arka fonunu ve temelini oluşturuyor. Kitap genel olarak akıcı ve okuyucuyu fazla zorlamayan bir üslupla yazılmış; birkaç saatlik bir oturumda okunup bitirilebilecek bir kitap. İşlenen başlıca konular şunlar: -Hayata bakış açısı ne olmalı, -Sürekli farkındalığın oluşturulması, -Hedef-eylem uyumunun sağlanması, -Olumsuz ego ile mücadele, -Kişisel ve kurumsal hedeflerin önündeki engeller, -Olumsuzlukların ve yenilgilerin, olgunlaşmaya ve öğrenmeye evrilmesi, -İşletmeler için satış, pazarlama, müşteri ilişkileri ve yönetim stratejileri, -Coşku ile yaşama, coşkuyu sürekli kılma, Kitabın diğer ilginç yanı, Mevlâna'nın öğretilerine ve Doğu felsefesine önemli oranda yer vermesi. Bu vesileyle ilk defa bir Batılı yazardan Mevlâna'yı okuma fırsatı bulmuş oldum. İki istisna hariç, kitabı çok beğendim. Birincisi yazarın Mevlâna'yı İranlı bir sufi olarak tanımlaması. İkincisi, çeviri ile ilgili; bir bölüm (15. bölüm) boyunca "keyifli yaşama" ifadesini ben olsam "coşkulu olma, coşkulu yaşama" şeklinde çevirirdim. Bunun dışında, altını çizip tekrarlı okumaya değer bir kitap. Keyifli okumalar...
Baskı: Bilinmeyen Adanın Öyküsü
Bilinmeyen Bir Adanın Öyküsü, usta yazar José Saramago'nun az sayfada aslında çok şey anlattığı, bir çırpıda mola bile aklınıza gelmeden 30-40 dakika içinde okuyabileceğiniz çok kısa bir eser. Bu yönüyle Küçük Prens tadında diyebiliriz. İlk bakışta yarım kalmış bir eser gibi gözüküyor ama düşündürdükleri pek de yarım şeyler değil. "Mühim olan varış değil, gidiştir" gibi... "Kim olduğunu bilmiyorsan kendin olabilmen mümkün değildir" gibi... "Kendinden dışarı çıkıp kendine bakmadıkça kim olduğunu asla bilemezsin" gibi.. Okumanızı öneririm; okurken dinlenmek, dinlenirken düşünmek, düşünürken anlamak ve hissetmek için. Belki bu kitabı, belki de başkalarını. Öyle ya; mühim olan gidiştir, varış değil...
Baskı: Yaşlı Adam ve Deniz (İhtiyar Balıkçı)
Bir solukta okunuyor Ernest Hemingway'in "Yaşlı Adam ve Deniz"i... İhtiyar bir balıkçının , oltasına yakalanan bir kılıç balığını zaptetmeye çalışırken pekçok engele karşı verdiği amansız mücadeleyi anlatmış Ernest Hemingway bu eserinde. Yaşlı adamın şahsında sanki tipik bir yaşam mücadelesini de okuyoruz adeta. İnsanoğlunun yaşam serüveninde; bazı hedeflere yönelmişken, hesapta olan ya da olmayan engellerle de karşılaşılabileceğinin tipik bir hikayesi. Belki de kendi hayat mücadelesini anlatmış yazar; saf, yalın, duru biçimde. Ve bir hayat felsefesi sunuyor okuyucuya: "Ben her işimi hesapla yaparım. Ne var ki kısmetim yok. Ama kimbilir, belki bugün. Günün her doğuşu yepyeni ayrı bir gün getirir. Talihim bugün yaver gidiverir bakarsın. Ben işimi eksiksiz yapayım da kısmet geldiğinde beni aradığı yerde bulsun." diyerek... Bazen de bir yaşlı adamın gözünden zamanı okuyoruz satır aralarında: "İnsan kocayınca çalar saat gibi oluyor" diye güldü adam. "İhtiyarlar niye öyle şafakta uyanırlar bilmem. Günü azıcık daha uzun yaşayabilmek için mi acep?" Huzurlu, dingin bir ortamda tadını çıkarta çıkarta okunabilecek güzel bir eser... Keyifli okumalar dileğiyle...
Baskı: Delifişek (Zeze, #3)
"Delifişek", José Mauro de Vasconcelos'un "Şeker Portakalı" ile başlayan, "Güneşi Uyandıralım" ile devam eden roman serisinin üçüncü kitabı. Romanın kahramanı Zé'nin başından geçenler, yazarın gençliğinin ilk dönemlerini temsil etmektedir. Kesintisiz olarak normal bir okuma hızında bir saatte, en yavaş biçimde ise en fazla iki saat içinde okuyup bitirebileceğiniz eserde; Zé'nin hep uçlarda yaşayan, çevresinin telkinleri yerine hissettiği ve istediği biçimde yaşantısını yönlendiren bir delikanlı olduğunu görüyoruz. İlerleyen bölümlerde ise; gençliğinin ilk yıllarını yaşıyor olması itibariyle içi kıpır kıpır, biraz da haşarı bir delikanlı olan Zé, sancılı çocukluk döneminde buruk anılar paylaştığı babasıyla arasında bu sefer giderek güçlenen bir duygusal bağ kuruyor. Babasının kötüleşen sağlık durumunun düzelmesi için kendince Tanrı'yla pazarlık ederek en büyük tutkusu ve becerisi olan yüzmeyi bırakıyor. Sanki bu yetmiyormuş gibi bir de sevdiği kızı babasını üzmemek adına terkediyor. Türk filmlerine kolaylıkla uyarlanabilecek kadar bilindik denebilecek bir hikaye. Ancak anlatımdaki akıcılık, doğallık, sadelik ve gerçekçilik, Zé'nin şahsında ele alınan gelişmelerin az ya da çok okuyucunun da duygularına dokunması bence eseri güzel kılan en önemli hususlar. Keyifli ve güzel okumalarınız olsun...
Baskı: Meczup
Kolay okunabilen metne rağmen az sayıda sayfaya sıkıştırılmış bu kitap, Ermiş'in verdiği okuma zevkinden oldukça uzakta geldi bana. Birkaç güzel söz ve hikaye dışında, çok da beğenilecek yerini bulamadım doğrusu. Umarım benim bulamadıklarımı diğer okuyucular bulurlar...
Baskı: Olağanüstü Bir Gece
Kısa bir yolculukta, veya hafta sonu dinlenmesinde bir - iki saat içinde okunabilecek bir eser. Stefan Zweig, az sayıda sayfaya, çok şey sığdırabilen, mekânları, zamanı ve insanın iç dünyasını çok güzel biçimde betimleyebilen usta bir yazar. Olağanüstü Bir Gece, doğrusunu söylemek gerekirse hikaye olarak bana çok olağanüstü görünmedi. Ancak yazarın betimleme yeteneği gerçekten etkileyici. Bu noktada çevirinin hakkını da teslim etmek lâzım. Yazarın aktarmak istediği hususlar, hiç bir çeviri filtresine ve engeline takılmamış.
Baskı: Sol Ayağım (Sol Ayağım, #1)
Sol Ayağım, uzun zamandır okumayı düşündüğüm önemli bir eserdi. Beyin felçli olan ancak doktorlar tarafından zihinsel engelli olarak teşhis konan yazarın, başta annesinin olağanüstü desteği olmak üzere, ailesinin (babası ve kardeşleri), çevresinin ve uzman personelin de yardımı ile verdiği yaşam mücadelesi bu eserde yalın, doğal ve akıcı biçimde anlatılmış. Eser, beyaz perdeye de biyografi olarak aktarılmış ve film de oldukça ilgi görmüş durumda. Gerçek bir yaşam hikayesinin anlatıldığı bu kitapta; * Yazarın çocukluğundan itibaren yaşadığı bedensel, bilişsel ve ruhsal değişim, * Bir annenin doktorların zihinsel engel diye kestirip attığı teslimiyetçi teşhisi kabul etmeyerek, oğlunun yaşam mücadelesini koşulsuz ve aralıksız olarak olağanüstü bir gayret ve özveriyle desteklemesi (ki oğlu annesini yaşam savaşında en önemli silah arkadaşı olarak tanımlıyor), * Bünyesinde bedensel engelli barındıran bir ailenin örnek yaşam biçimi, * Özel durumdaki hastaların eğitimi, tedavisi ve topluma kazandırılması sürecinde çevrenin, eğitimcilerin ve sağlık uzmanlarının örnek tavır ve davranışları, * Engelli bir bireyin pes etmek yerine, kendisinden daha güç durumda insanların da bulunduğunun da bilinciyle mücadelesine aralıksız devam etmesi başarıyla ele alınmış. Aynı yazarın Her Gün Hüzün adlı kitabı da Sol Yanım' ın devamı niteliğinde.
Baskı: Leyla ile Mecnun
Çoğu kitabın havasına girmek için 50 sayfa (veya daha fazlası) okumanız gerekir. Bu kitap ise, daha ilk sayfadan itibaren alıyor götürüyor sizi hikayenin içine. Hikaye hiç yabancı gelmiyor. Erdal bakkal, veresiye defteri, komşu ziyaretleri, ortadirek bir aile, İsmail abi ve diğerleri. Çoğumuzun çocukluğu ve gençliğinden kesitler var hikayenin içinde... Leyla ve Mecnun dizisini daha önce TV'de izlemedim. İzleyip de bu kitabı okuyanlar muhtemelen daha farklı tatlar almış olabilir ama kitabın verdiği tat da fazlasıyla yeterli diye düşünüyorum (Kitabı okumaya başladığım günden itibaren elimden bırakamadığımdan, TV'nin de başından günlerce kalkamam korkusuyla izlemeyi düşünmüyorum. Sinema filmini izleme fırsatı karşıma çıkarsa kaçırmam.) Hikaye boyunca, Mecnun'un hayalleri ve yaşadıkları, aklından geçenler ve başından geçenler iç içe örgülenmiş. Bazen gülünç bir olay, komik bir söz okuyorsunuz. Daha yüzünüzde gülücük daha kaybolmadan, felsefi veya derin anlam içeren bir sözü okurken buluyorsunuz kendinizi. Bu kitap da tıpkı hayatın kendisi gibi inişli çıkışlı ve çok yönlü. Kitabı güzelleştiren en önemli husus bence anlatımın doğallığı ve hikâyede yer alan karakterlerinin her birinin özgünlüğü (Haliyle argo içeren diyaloglar da mevcut; kitap okurken sorun değil ama dizi izlerken bip seslerine veya sinema filminde ansızın duyuverdiğiniz argo ifadelere maruz kalabilirsiniz. Bence bu kadarını doğal karşılamak lazım) Aylak, hayalperest aşık Mecnun tabi ki başrolde. Umudun vücut bulmuş hali İsmail abi, mucit-macit fikirleri, çocuksu hali ve renkli kişiliği ile hikayenin ayrı bir yerinde kendine ayrılan imtiyazlı pozisyonda konumlanmış. Aksakallı ihtiyar, dinî hikayelerde anlatılagelen hep yol gösteren, akıl veren, umut aşılayan, ölçü ve denge timsali profilin aksine; aşırı iştahlı, bazen aksi, bazen umutsuz, hatta ağzı da bozuk bir aksakallı. Mahallenin emektar bakkalı Erdal bakkal ise uyanık, sinekten yağ çıkartmaya çalışan, cimri ve fırsatçı haliyle ayrı bir renk. Mecnun'un babası İskender bey, annesi Pakize hanım, mahallenin aşık ve bıçkın hırsızı Yavuz, Leyla'yı sevmediği halde sırf kaybetmeme saplantısı içinde olan Arda, Erdal bakkalın çırağı Arda ve diğerleri hikâyede yerlerini ayrıca alıyorlar. Uzun lafın kısası; ince ve usta bir mizahla güldüren, yabana atılmayacak felsefesiyle de düşündüren, nasihat vermekten ve umut aşılamaktan da geri kalmayan haliyle kült eserlerden biri olmaya aday bir kitap.
Baskı: Farkında mısınız ?
"Farkında mısınız?", adından ve kapak resminden anlaşılacağı gibi anne ve babaların aile içindeki rollerine ve çocuk gelişimine dair farkındalıklarını artırma düşüncesiyle ortaya konmuş bir kitap. Yazar, toplumsal değerleri de dikkate alarak, kitabında: - Anne ve babaların hatalı davranışları, - Çocukların hataları, - Çocuklardaki stres nedenleri, - Büyüklerin sorunları, - Çözüm önerileri konularına yer vermiş. Kitapta akademik çalışma bulguları, istatistikler yok. Aslında çoğumuzun bildiği ya da bildiğimizi sandığımız temel konular, konuşma diline yakın bir üslûp ile anlatılmış. Yazarın bu tercihi, daha geniş yelpazedeki bir okuyucu kitlesinin kolaylıkla okuyup anlayabileceği akıcı bir metnin ortaya çıkmasını sağlamış. Kitabın okunup bir kenara konması veya el altında bulundurulup içindeki uygulama ve önerilere süreklilik kazandırılması okuyucuya bağlı. İyi bir anne veya babanın, çocuğu ile birlikte kaliteli zaman geçirmesi gerektiği hemen herkesçe bilinen bir husus ama bunun nasıl yapılabileceği kitapta somut biçimde, okuyucuyu da sıkmadan anlatılmış. Bibliyoterapi, müzik terapisi, Türk Sanat Müziğindeki makamların fiziksel ve bilişsel etkileri gibi ilginç konular da yer almakta. Okuma hızınıza ve ilgi düzeyinize bağlı olarak, kesintisiz bir okumayla 2-4 saat arasında okuyabileceğiniz, olağanüstü olmasa da kesinlikle okunmaya değer bir kitap. [İçeriği dışında, editöryal açıdan (baskı, dizgi, görsellik, yazı tipi) çok fazla beğenmediğimi ifade etmeliyim.] Keyifli ve güzel okumalar dilerim...
Baskı: Erkekler Hep Yalnız Ağlar
Ahmet Selçuk İlkan, önceki kitaplarında yer alan şiirlerini pek çok bilinen şarkıya güfte olarak vermiş, üretken bir şair. Anılar, Bir Gülü Sevdim, Sabahçı Kahvesi, Günün Birinde, Ya Seninle Ya Sensiz bunlardan sadece birkaç tanesi. Bu kitabında ise İnadına (Onur Akın) yer alıyor. Şiirlerinde daha çok aşk, ihanet, sitem, hasret, isyan, küskünlük temaları hakim. Bu nedenle okuyanların ruh halini çok yukarı taşıyacak yapıda değil. Ama efkârlanmak isteyenler için birebir. Biçimsel olarak, kitapta yer alan şiirlerin tamamına yakını serbest vezinle yazılmış. Böylesine önemli bir şairin emeğine ve birikimine (ayrıca çocukluğumun ve gençliğimin hit şarkılarına verdiği şarkı sözlerine) asla saygısızlık etmek istemem ancak önceki dönemlerdeki çalışmaları sanki daha başarılı gibi. Sonuç olarak, şimdiye kadar gördüğüm en iyi şiir kitabı değil ancak dinlenmek maksadıyla yapılacak okumalar için uygun bir seçenek...
Baskı: Bir Başka Açıdan Kutadgu Bilig
Kutadgu Bilig adlı manzum eserin özgün bir eser olup olmadığı ya da Çin, Hint, İran, Arap kültürlerinden esinlenip esinlenmediğine dair yerli ve yabancı yazar ve araştırmacıların görüşlerine yer vermesinin yanısıra; önemli beyitleri özgün biçimi ve günümüz Türkçesi ile ele alıp ayet ve hadislerle ilişkisini inceleyen bir çalışma. Bu kitaptaki muhtelif görüşler ve Kutadgu Bilig'in Türklerin İslamiyet ile yeni tanıştığı bir dönemde yazıldığı göz önüne alındiginda, eserin özgün bir eser olduğu düşüncesi çok uzak gelmiyor. Kutadgu Bilig ile ilgili detaylı bir inceleme yapmaya yeterli zamanı olmayan ancak eser hakkında fikir sahibi olmak isteyenlerin kolayca ve çok kısa bir süre içinde okuyabileceği bir kitap. Eser içeriği genel olarak birey bazında sahip olunması gereken özellikler ve kaçınılması gereken hal ve durumlar ile ilgili. Ben elektronik kitap formatında yaklaşık iki saatlik bir sürede okudum ancak günümüz Türkçesine çevrilmiş beyitleri detaylı olarak inceleyecek olursanız bu süre uzayabilir. Bu kitap, Yusuf Has Hacib'e ait olan Kutadgu Bilig adlı eserin ne kadar önemli olduğunu bana birkez daha hatırlattı ve bende şu düşünceyi uyandırdı; öyle veya böyle, millî hassasiyeti olan her okurun kitaplığında Kutadgu Bilig'e de yer verilmeli.
Baskı: Ermiş
Kitabı başladığım gibi bitirdim ve büyük bir zevkle okudum. Bu kitabı, eserin kendi içeriği ve editoryal olmak üzere iki ayrı düzlemde ele almak sanırım daha uygun olacak. ESERE GENEL BAKIŞ Ermiş, uzun süredir okumayı tasarladığım; tasavvuf öğeleri içerdiğini, müslüman bir yazar tarafından yazıldığını düşündüğüm bir eserdi. Orijinal adı "The Prophet" (Nebi, peygamber) olan kitabın "Ermiş" olarak çevrilmesi sanırım bende böyle bir algıya neden oldu. Yazarın Lübnan asıllı ve ABD vatandaşı bir Hristiyan olduğunu kitabı okurken öğrendim. Biraz (fazla değil) şaşırdım ancak kitap beklentilerimi fazlasıyla karşıladı. Kitapta Ermiş'in 'Böyle Buyurdu Zerdüşt' (Nietzsche) ve 'Dünya Nimetleri'nden (Andre Gide) etkilenerek yazılmış olduğu iddialarına karşı Amin Maloof'un savunmasına yer verilmiş. Bu iki eseri de henüz okumadığım için bu konuda henüz bir değerlendirme yapamıyorum ama ben de kendi adıma Ermiş'te Mevlana'dan, Yunus Emre'den bir şeylerin kıvamını hissettim. Bu his de, hayata, yaşama, sevgiye dair doğruların evrensel olduğu düşüncesini daha da güçlendirdi. Hangi pencereden bakarsanız bakın, sonuçta baktığınız aynı şey... Kitap, özü itibariyle El Mustafa isimli bir bilge kişi olan Ermiş'in oniki yıl kaldığı Orphalese şehrinden ayrılırken, kendisini bırakmak istemeyen yöre halkı ile arasında geçen; hayata, insan ilişkilerine, hukuk kurallarına, insani erdemlere, acı ve mutluluğa dair söyleşilere yer verir. Ermiş'in hitabet gücü, sözlerindeki yalın, kısa ve çarpıcı ifadelerden kaynaklanmakta. EDİTORYAL BAKIŞ Okuduğum baskıda (Ezr Yayıncılık) ilginç bir yöntem kullanılmış. ilk 52 sayfada eserin kendi metni yer alıyor. 53-96. sayfalar arasında kitabın genel tanıtımı yapımış. 97-143. sayfalar arasında ise yazarın çalkantılı hayatı anlatılmış. Bu haliyle kitabın dizgisi bana biraz dağınık gözüktü. Bunu bir hata olarak görmek ne kadar doğru bilemiyorum ama en azından kitapta 'İçindekiler' ve 'Kaynakça' olsa sanki daha iyi olurdu. Ama şunu da belirteyim; çeviride bir problem hissetmedim ve kitabın bu farklı dizgisi kitabı zevkle okumamı engellemedi. SONUÇ OLARAK; Kesinlikle önemli ve kayda değer bir eser. Üstelik okurken kesinlikle uğraştırmıyor; bir çekirdek çitlemesi veya çay/kahve içimi rahatlığında okuyuveriyorsunuz. Tavsiye ederim. Keyifli okumalar...