
Puanlar ve değerlendirmeler
Bu okurun kitap puanları ve yazılı değerlendirmeleri.
Baskı: Alaska'nın Peşinde
Hakkında iyi kötü bir fikre sahip olduğumu düşündüğüm John Green'in bu romanını incelemeden, araştırmadan tamamen kitapsızlık sürecimde karambolde elime aldım. (Laf aramızda tembelliğimin boyutu o dereceydi ki kitabın aşk romanı olduğuna da kendi kendime kanaat getirip bir süre de o bekleyişle okudum durdum. Sanki adam mütemadiyen aşk romanı yazmak zorundaymış gibi.) Her neyse... Baktım akıcı ve sıkıcılıktan uzak okumaya devam edeyim bari dedim. Romanın kısaca özetine gelirsek; Bulunduğu şehirde annesi, babası ve okulundan örülü yaşamında belirli bir akademik başarıyı düzenli olarak yakalayan kahramanımız Miles Halter, François Rabelais'nin ölmeden hemen önce "Büyük Belki" olarak tarfi ettiği bilinmezin ne olduğunu bulabilmek için yatılı okula yazılmaya karar verir. Sıska ve uzun boyu ile herhangi bir dalda kazanamadığı başarılarının ardından topluma tepki ya da kendini koruma adına geliştirdiği umarsızlıkla yeni yaşamına adım atar. Oda arkadaşı vesilesi ile hızlıca içine girdiği küçük grup, özel yaşamlarında kendilerine sakladıkları sorunlu sırları olan ama bir şekilde geliştirdikleri öz güvenleri ve akademik başarıları sayesinde okul yaşamında kendilerine yer edinmiş çocuklardan oluşmaktadır. Oda arkadaşı Albay ve komşuları Alaska Young'ın başı çektiği dört kişilik grup çok kısa bir zamanda sınırları dahilinde yakınlaşırlar. Evet, romanın kısa özeti bu. Bu gençlik romanının nesi 8 puan etti derseniz her şey bu özetin ardından gelenlerle başlıyor işte.Romanın büyük bir kısmını aynen yukarıdaki yaklaşımla burun kıvırarak okuduğumu itiraf etmeliyim. "Sıradan, hatta benzerlerinin çokluğundan aşırı sıradanlaşmış Amerikan liseli edebiyatı" dedim. John Green'in yazım üslubunda allayıp pullamadan başardığı sade vurguna bayıldım öncelikle. Romanın belirli bir noktasına değin geri sayım yapıldıktan sonra ardından da günler ileri gitmeye başlıyor. Anlayacağınız üzere o "Sıfır" noktasında Tıknaz lakabı alan Miles ve arkadaşları yaşamlarının dönüm noktasını oluşturacak bir deneyim yaşıyorlar. Her birinin kendi içinde aşmaya, devam eden yaşamlarına yedirmeye, ve anlamlandırmaya çalışacakları bu deneyimin ardından yaşananlar o denli güzel işlenmişti ki o noktadan sonra o çocuklardan birisi gibi hissetmeden romanı okumaya devam edemez hale geldim. Bu süreç içinde en can alıcı karakterin din tarihi dersi öğretmenleri olduğunu düşünüyorum. Ölüm eşiğinde olan bu öğretmenin verdiği dersin önemini özümseyişi, bu inancı öğrencilerine sunuşundaki incelik ve yücelik, herhangi bir inanışı öne çıkarmadan tüm dinleri ruhani boyutta takdim ediş usulü muhteşemdi. Özellikle kahramanımız Tıknaz'ın, yaşadıkları deneyimin ardında sakladıklarını kavramasında o denli sihirli bir dokunuş sağladı ki...Cerrah Hugh de Singleton'ın günlüklerindeki dini o saf haliyle yaşama uyarlama şeklinin yazım sanatıyla ifadesi ne denli güzel duygular uyandırdıysa bu romanda da aynı keyfi aldım. Bitişteki kendini irdeleyen metnin içeriği de her gencin hayat felsefesi edinmesi gereken türdendi diye düşünüyorum. Tavsiye ediyorum.
Baskı: Hiçliğin Kıyısında (The Edge of Never #1)
Çooook keyifli bir aşk romanıydı.7 puan verirken içimin yağları erimedi dersem yalan olur. Ama romanı bu denli keyifli kılan yan ultra keyifli (en azından benim açımdan) bir grup aşk romanının kırması olmasıydı ve özgünlük yoksunluğu da aldığım okuma keyfine rağmen puan kaybetmesine neden oldu. Önce romandan biraz bahsedelim: 20 yaşındaki kızımız Camryn özel ve ailevi hayatında yaşanan tatsız ve üzücü bir takım olayların ardından hayattan keyif almayı bırakmış, hedefsiz bir gençtir. Yaşadığı şehirde son dakikada yakın arkadaşıyla arasında geçen olayların ardından orada daha fazla tutunamayacağına karar verir ve hedefsiz bir şekilde kendisini yollarda bulur. Seyahat güzergahındaki bir aktarmada otobüsüne binen ve arka koltuğuna oturan Andrew adlı genç adam, hayata dair bütün bakış açısını değiştireceği gibi ruhunun kabuklarını da kat kat kırmasına sebep olur. Evet, gelelim tanıdıklık hissi yarattığı romanlara: Tatlı bela-ayaklı bela, kusursuz kimya, aynı yıldızın altında parçacıkları ile azıcık grinin elli tonu ve gabriel serisi tadı bile vardı romanda. kötü bir birleşim miydi? Eğer yukarıda saydıklarımı okumamış olsaydım kesinlikle hayır. Orjinal mükemmel olmasa bile her daim kopyalarının tadından daha kalıcı bir iz bırakır geriye diye düşünenlerdenim. Bu romanda da bu vardı. Ama tam yaz dönemi romanıydı ve yine de okumak isteyenlere tavsiye etmeden geçemeyeceğim:)
Baskı: Gördüğüne Asla İnanma
Evet bir polisiye-macera romanı daha bitti ve raftaki yerini aldı.Mario Mazzanti'nin Şah Mat'ını da okumuştum. Her iki romanda da benim adıma ortak olan sıkıntı romanların bağlanış şekliydi. Bir şekilde yazarın roman sürecinde yarattığı heyecan anlamsız bir sonla insanı hüsrana uğratıyor. Bu romanda ek olarak en çok süreksizlik beni itti. Buna neden olan şey ise olaya dahil isimler hakkında verisizlikti. Sadece birkaç karakter hakkında yapılan betimlemeler ile gözünüzün önünde silik de olsa bir şeyler canlanırken şüpheli grubunda olup da adı sık sık geçen isimler sanki birer hayaletmiş gibi bir yaklaşım sergilenmişti. Ve bu da yaratılmaya çalışılan gizemi katlettiği gibi okuyucunun romanın içine dahil olamamasına sebep olmuştu. Güzel bir kurguydu aslında. Kovalamaca faslı fena değildi. Ama son...Aynı şah mat'ta olduğu gibi yine "nasıl yani?" diyerek kitabı kapattım ne yazık ki...Daha iyi yazılmış pek çok polisiye macera romanı bulabilirsiniz diyerek yorumumu noktalıyorum.
Baskı: Mürekkep İzi (Cerrah Hugh De Singleton Günlükleri, #3)
Huzursuz kemikler "Cerrah Hugh de Singleton" günlüklerinin ilki. Ortaçağ döneminde eğitimini cerrahlık düzeyinde tutan bir gencin (Hugh de Singleton) tesadüfler eseri Oxford yakınlarındaki Bampton Kalesi'ne mübaşir olarak atanmasının ardı sıra yaşanan gizemli cinayetlerde/olaylarda değme dedektiflere taş çıkaran incelikteki araştırmalarının anlatıldığı bir seri. Kısaca böyle özetledim ama yazacak çok şeyim var aslında. Öncelikle romanların geçtiği dönem o denli incelikli bir araştırmanın ardından yazılmış ki satıları okurken otomatikman o zamanlara ışınlanıyorsunuz. Tabi ki bu durumu yaratan tek başına araştırma değil araştırmanın çok becerikli bir kalemle dile getirilişinden kaynaklanıyor. Açıkçası tamamen polisiye kitaplar okuma dönemimde olmam nedeni ile aldığım bir seriydi. Ama bulduğum bundan çook daha fazlası oldu. Hristiyanlık üzerinden olsa da kahraman kanalı ile inancın bu denli naif, saf, temiz ve dürüst bir şekilde düşünülmesi ve yaşanması en başta beni etkileyen kısımdı. Üstat Hugh hayatının her anında kendini dürüstlük, samimiyet ve iman konusunda sorgulamayı borç bilmiş bir karakter. Aklı ile bu boyutta bir inancı öyle harika dengeleyip yaşamına aktarıyor ki insan etkilenmeden edemiyor. Şahsen üç günlüğün ardından hayata bu anlamda bakışım etkilenmedi dersem yalan olur. İmkansızlıklar içinde cinayetleri çözme şekli de ustaca kaleme alınmıştı. Günümüz emniyetinin sahip olduğu teknolojinin zerresinin söz konusu dahi edilemeyeceği bir dönemde cinayetleri/olayları adım adım çözüşü insanı kitaba öyle bir bağlıyor ki ayrıntıcı mekan tasvirleri ya da öğünlerde çıkan yemeklere ilişkin detaylar gözünüze gözükmüyor. Ve Üstat Hugh'un hayatın çeşitli noktalarına dair yaptığı tespitleri atasözü vari bir şekilde yer geldikçe dile getirişi kitaplardan aldığım keyfin diğer bir yakasını oluşturuyordu. Okumanızı tavsiye ediyorum. Şaşırtıcı bir şekilde değişik ve başarılı bir seriydi. Umarım 4.günlük de en kısa zamanda raflardaki yerini alır.
Baskı: Huzursuz Kemikler (Cerrah Hugh De Singleton Günlükleri, #1)
Huzursuz kemikler "Cerrah Hugh de Singleton" günlüklerinin ilki. Ortaçağ döneminde eğitimini cerrahlık düzeyinde tutan bir gencin (Hugh de Singleton) tesadüfler eseri Oxford yakınlarındaki Bampton Kalesi'ne mübaşir olarak atanmasının ardı sıra yaşanan gizemli cinayetlerde/olaylarda değme dedektiflere taş çıkaran incelikteki araştırmalarının anlatıldığı bir seri. Kısaca böyle özetledim ama yazacak çok şeyim var aslında. Öncelikle romanların geçtiği dönem o denli incelikli bir araştırmanın ardından yazılmış ki satıları okurken otomatikman o zamanlara ışınlanıyorsunuz. Tabi ki bu durumu yaratan tek başına araştırma değil araştırmanın çok becerikli bir kalemle dile getirilişinden kaynaklanıyor. Açıkçası tamamen polisiye kitaplar okuma dönemimde olmam nedeni ile aldığım bir seriydi. Ama bulduğum bundan çook daha fazlası oldu. Hristiyanlık üzerinden olsa da kahraman kanalı ile inancın bu denli naif, saf, temiz ve dürüst bir şekilde düşünülmesi ve yaşanması en başta beni etkileyen kısımdı. Üstat Hugh hayatının her anında kendini dürüstlük, samimiyet ve iman konusunda sorgulamayı borç bilmiş bir karakter. Aklı ile bu boyutta bir inancı öyle harika dengeleyip yaşamına aktarıyor ki insan etkilenmeden edemiyor. Şahsen üç günlüğün ardından hayata bu anlamda bakışım etkilenmedi dersem yalan olur. İmkansızlıklar içinde cinayetleri çözme şekli de ustaca kaleme alınmıştı. Günümüz emniyetinin sahip olduğu teknolojinin zerresinin söz konusu dahi edilemeyeceği bir dönemde cinayetleri/olayları adım adım çözüşü insanı kitaba öyle bir bağlıyor ki ayrıntıcı mekan tasvirleri ya da öğünlerde çıkan yemeklere ilişkin detaylar gözünüze gözükmüyor. Ve Üstat Hugh'un hayatın çeşitli noktalarına dair yaptığı tespitleri atasözü vari bir şekilde yer geldikçe dile getirişi kitaplardan aldığım keyfin diğer bir yakasını oluşturuyordu. Okumanızı tavsiye ediyorum. Şaşırtıcı bir şekilde değişik ve başarılı bir seriydi. Umarım 4.günlük de en kısa zamanda raflardaki yerini alır.
Baskı: Cesedin Şifresi (Cerrah Hugh De Singleton Günlükleri, #2)
Huzursuz kemikler "Cerrah Hugh de Singleton" günlüklerinin ilki. Ortaçağ döneminde eğitimini cerrahlık düzeyinde tutan bir gencin (Hugh de Singleton) tesadüfler eseri Oxford yakınlarındaki Bampton Kalesi'ne mübaşir olarak atanmasının ardı sıra yaşanan gizemli cinayetlerde/olaylarda değme dedektiflere taş çıkaran incelikteki araştırmalarının anlatıldığı bir seri. Kısaca böyle özetledim ama yazacak çok şeyim var aslında. Öncelikle romanların geçtiği dönem o denli incelikli bir araştırmanın ardından yazılmış ki satıları okurken otomatikman o zamanlara ışınlanıyorsunuz. Tabi ki bu durumu yaratan tek başına araştırma değil araştırmanın çok becerikli bir kalemle dile getirilişinden kaynaklanıyor. Açıkçası tamamen polisiye kitaplar okuma dönemimde olmam nedeni ile aldığım bir seriydi. Ama bulduğum bundan çook daha fazlası oldu. Hristiyanlık üzerinden olsa da kahraman kanalı ile inancın bu denli naif, saf, temiz ve dürüst bir şekilde düşünülmesi ve yaşanması en başta beni etkileyen kısımdı. Üstat Hugh hayatının her anında kendini dürüstlük, samimiyet ve iman konusunda sorgulamayı borç bilmiş bir karakter. Aklı ile bu boyutta bir inancı öyle harika dengeleyip yaşamına aktarıyor ki insan etkilenmeden edemiyor. Şahsen üç günlüğün ardından hayata bu anlamda bakışım etkilenmedi dersem yalan olur. İmkansızlıklar içinde cinayetleri çözme şekli de ustaca kaleme alınmıştı. Günümüz emniyetinin sahip olduğu teknolojinin zerresinin söz konusu dahi edilemeyeceği bir dönemde cinayetleri/olayları adım adım çözüşü insanı kitaba öyle bir bağlıyor ki ayrıntıcı mekan tasvirleri ya da öğünlerde çıkan yemeklere ilişkin detaylar gözünüze gözükmüyor. Ve Üstat Hugh'un hayatın çeşitli noktalarına dair yaptığı tespitleri atasözü vari bir şekilde yer geldikçe dile getirişi kitaplardan aldığım keyfin diğer bir yakasını oluşturuyordu. Okumanızı tavsiye ediyorum. Şaşırtıcı bir şekilde değişik ve başarılı bir seriydi. Umarım 4.günlük de en kısa zamanda raflardaki yerini alır.
Baskı: 5. Kurban (Maeve Kerrigan, #1)
Romanda yazı ve olaylar akışını beğendiğim için okumayı bırakmadım. Ama genel olarak baktığınızda oldukça vasat bir polisiye idi. Konu çoook sıradandı. Çok uzun olmayan bir zaman dilimine yayılmış şekilde aynı canilikle 4 kadın öldürülür. Cinayetlerin gerçekleşme şekli o denli izsizdir ki emniyet ekibi çaresiz biçimde olayları çözmekten oldukça uzaktadır. Ekibin üzerindeki gerilim gittikçe artarken 5.kurbanın ihbarı gelir ve böylece olaylar hareketlenir.Emniyetteki erkek hegamonyası içinde tutunmaya ve kendini ispat etmeye çalışan kadın dedektif Maeve'nin aynı zamanda özel yaşamını da gözden geçirmesine neden olan bir tempoyla olayların üzerine gidişi ile gizem perdeleri yavaş yavaş aralanır. Maeve'nin ağzından anlatılan hikayeye yazarın belki de kasıtlı bir şekilde başka isimlerin de gözünden anlatışlar eklemesi bence anlamsız olmuş. Sırf bu yüzden daha 5.kurbanın bulunmasının ardından benim tarafımdan katil tespit edilmişti ve bir polisiye romanda en haz etmediğim şey de ne yazık ki bu gizemsizliktir. Hele romanın sonu tam bir fiyaskoydu. Yazar biraz özel hayat biraz empati derken romanın sonunu resmen "amannnn bitiversin de yeter" tarzında kapatmıştı. Zaman kaybıydı kısacası.
Baskı: Fi
10 puanı daima klasiklerin hak ettiği inancım olmasa kesinlikle Fi'ye de bu puanı verirdim.İnanılmazdı!..(Bu noktada o denli duraksadım ki.Halbuki yazacağım yorumu an be an planlamıştım.)Bu bir aşk romanı değil. Bu bir kişisel gelişim romanı da değil. Belki bir macera romanı diyebilirim okuyanı kendi içinde ve yaşadığı çevrede, canını acıtacak olsa bile, sorgulamaya iten bir içsel macera.Temelde 7 ana karakter üzerinden giden, ama diğer karakterlerin dahil oluşunun da en az ana karakterler kadar derinlemesine işlendiği ve irdelendiği bir roman. Psikolojinin romanın muhteşem kurgusunda dantel dantel örülüşü dahiyaneydi. Üç kitaplık bir seride yazarın zekasını aynı incelikle sergilemeyi başarması halinde kendisini ayakta alkışlayacağıma eminim. (Çi'ye bugün başlayacağım için ileriye dönük bir beklenti dile getirdim.)Hayatımda bir ktiabıma kıyarak ilk defa satırların altını kurşun kalemle çizme isteğimi gemleyemedim. Çünkü o denli düşündürücü, can alıcı tespit ve iddia vardı ki bir kenara not etmeyle başa çıkamayacağımı romanın daha ilk bölümünden anladım.Romanın içeriğine değinmem gerekli biliyorum ama yazarın birikimini, dünya görüşünü, kaleminin ustalığını aynı seçkinlik ve başarıda yansıtamayacağım kaygısıyla ne karakterlerinden ne de olaylardan bahsetmeye cesaret edemiyorum.Altını sadece kendim için çizdiğim bölümler dışında paylaşmak istediğim o kadar çok satır, paragraf var ki sık sık karşınıza Fi'den alıntılarla çıkarak bu değerlendirmemde ne demek istediğimi ancak böyle anlatabileceğim gibi hissediyorum.Sadece romanın bir bölümünde geçen bir gösteriden bahsetmezsem zaten romanın bende yarattığı etkiyi yeterince dile getirememişlik duygum iyice tavan yapacak. Konservatuar öğrencilerinin yıl sonu için hazırladıkları gösterinin anlatımının olduğu bölüm...Bir hayal bu denli nasıl canlı tasvir edilebilir bilmiyorum. Gözlerimi kapatmaya ihtiyaç duymadım orada o gösteriyi izleyenler arasında olmak için. Su gibi akan, akarken içmeye doyamayacağınız, doyamadıkça bitmesinden çekineceğiniz bir roman bence.Okudukça yaşama şeklinizi, ilişkilerinizin derinliğini, zamanı kullanış tarzınızı...kısaca var olma lütfunuzu değerlendirme biçiminizi sık sık sorgulayacağınız bir roman. Yazarın iddia ettiği gibi cesaretiniz varsa okuyun!
Baskı: Sen de Yanarsın (Buchanan, #5)
Kargo ücretini aşmak adına kısıtlı bir zaman diliminde seçmek durumunda kaldığım ama buna rağmen hakkında araştırma yapıp hep olumlu dönütlerin olduğunu görerek gönül rahatlığı ile aldığım bir kitap "sen de yanarsın". Ama ne yazık ki sonunda hüsrana uğradığım bir roman. Çevirideki başarısızlık mı diye düşündürten oldukça fazla bölümü olsa da işin özündeki sorun romanın iki arada bir derede yazılmışlık hissi vermesiydi bence. Kısaca romanın içeriğine değinip eleştirilerime bunun ardından devam etmek en iyisi sanki. Kahramanımız Kate, babalarını küçükken kaybetmiş ve üniversite yıllarında da annelerini yitirmiş üç kız kardeşten ortancası. Annelerini kaybetmenin ardından bir araya toplanan kardeşler büyük bir borç batağı ile karşı karşıya kaldıklarını öğrenirler. Bir yandan bu konu ile ilgili çözüm yolları ararlarken Kate peş peşe muammalı bombalama olaylarının ortasında kalır. Sanki tüm bunlar yetmezmiş gibi en yakın arkadaşı kanser şüphesi ile operasyona girmek durumunda kalınca Kate'i yanında ister. Arkadaşına destek olmak için gittiği Boston'da arkadaşının yıllardır tanıdığı abisi Dylan ile bir gecelik olduğunu düşündüğü bir ilişkinin içine girer. Olaylar, yıllar önce kardeşlerin babalarını evlatlıktan reddeden ailesinden gelen bir vasiyet çağrısı ile iyice karmaşıklaşır....Böyle anlatınca oldukça keyifli bir hikaye örgüsü ile karşı karşıya olduğumuzu görebilirsiniz. Sorun, yazarın konuyu işleme biçimindeydi. Akış içinde o denli fazla anda kopukluk hissi yaşadım ki güzelim hikayenin böyle katledilmiş olmasına sinirlenmekten kendimi alamadım. Bu bir aşk romanıydı ve inanmayacaksınız ama ne kadın kahramanımız ne de erkek kahramanımız doğru dürüst tarif edilmemişti bile. İkisinin bir geçmişleri olduğunu ve aslında birbirlerine karşı bir şeyler hissetmeye başlamalarının da bu maziye dayandığını paldır küldür yatağa girmelerinin çok sonralarında ve alakasız bir anda öğrenmek anlamsızdı....Böyle bir roman için ne çok enerji harcamış olduğuma inanamıyorum. Sanırım kızgınlığım hala geçmediğinden olsa gerek. Kısacası ne paranızı ne de zamanınızı ayırmaya değmeyecek bir roman. Olur da boşluğa düştüğünüz bir anda bir kenarda bulur iseniz, tamam, alın okuyun. Ama "Sen de yanarsın" listelerinizde kesinlikle yer almaya değmeyecek bir roman.
Baskı: Sahilde Kafka
Kitabı bitirdiğim tarihten bu yana yazacağım yorumu düşünüyorum.Diyeceksiniz ki nasıl yani?En iyisi tahlilini kesinleştirmiş olduğum noktalardan başlayayım anlatmaya.Öncelikle Haruki Murakami'nin yazı tarzına bayıldığımı belirtmek isterim.Alışık olduğumuz Amerikan ya da Avrupa ülkelerinden bambaşka bir yerde geçen hikayede Japonya'nın kentlerine bir çırpıda sizi alıp götürmeyi başardığı gibi, kültürüne de hiç yabancılık çektirmemişti. Başta birbirinden bağımsız gibi görünen hikayelerin kesişme anına kadar hiçbir şekilde bunalmadığınız gibi o anı iple de çektirmeyi başarmıştı.Karakterlerin hepsi kendi içinde ilginç simalardı. Olay ise... İşte sanırım mevzu da olay da... İlgisini çeken herkesin okuduğu gibi 15 yaşındaki oğlumuz Kafka Tamura, planlı programlı bir şekilde yıllar boyunca kendisini bu yaş döneminde evden kaçmaya ayarlamış ve o gün gelince de saniye kaybetmeden aklındaki kaçışı hayata geçirmiş, yaşına göre bilgi ve bedensel olarak gelişmiş bir genç. Yollara düşer ve Kafka'nın macerası başlar.Diğer yandan ise savaş döneminde bir dağ köyündeki okul gezisi sırasında tüm öğrencilerin bir anda bayılmasıyla başlayan olayların araştırma süreci işlenir. Kitabı sınıflamam gerekse hangi kategoriye koyacağım konusunda kesinlikle bir fikre sahip değilim. Macera mı, fantastik mi, bilim kurgu mu, romantik mi, drama mı?? Sanki hepsinden azar azar vardı gibi. Yazarın kahramanları kanalı ile dillendirdiği entellektüellik düzeyi beni romanda en çok etkileyen yandı. Ama onun dışında birbirine geçen olaylar ve geri planında işlenen doğa üstü kurgu (en doğru tabir bu gibi geldi) bende yarım kalmışlık tadı bıraktı. Sanki okuyucunun anlaması beklenerek ucu açık bırakılmış noktalar eksiklik hissi yaratmıştı. Ve üzerinde kaç gündür düşünmeme rağmen aklımda hala soru işaretli bölümler (spoiler vermemek adına şimdi açıklayamayacağım) var. Geriye dönüp baktığım zaman bu romanla ilgili içimde sadece hüzün hissediyorum. Bir de yazarın kaleminin, tüm olumsuz eleştirilerime rağmen, çok kuvvetli olduğu ve ne yazarsa yazsın akıcı üslubunu koruyabileceği düşüncesi.
Baskı: İki Renk Aşk
FM Arsal'ın bütün romanları için en genel değerlendirmem; harika çıkış noktaları yakalamasıdır. İki renk aşk da böyle bir romandı. Bu romanda diğer romanlarında görüp de dikkat kesildiğim bir noksanlığın yer almaması ayrı bir sevinç oldu. İki olmaz denen kişinin birlikteliğine uzanan süreçteki zorlamalar, tekrarlar ya da mantıksızlıklar bu romanda yoktu ve süreç çok akılcı bir şekilde işlenmişti. Hoşuma gitti. Kahramanlarımız Aysun ve Vural. Tesadüf eseri karşılaşıp tesadüf eseri yollarının kesiştiği iki insan. Vural geçmişinde yaşadığı bir kaza nedeni ile yüzünde ve vücudunda yanık izleri taşıyan, ayağı aksayan ama hayat ve kendisi ile barışık, pozitif bir erkek. Aysun ise variyetli bir ailenin yurt dışında eğitimini tamamlayarak evine dönen biraz bildiğini okuyan kızı.Bu iki insan Aysun'un babasının Vural ile şirket birleşmesi görüşmeleri nedeni ile bir araya geliyor ve olaylar da başlıyor. FM Arsal'ın oturmuş bir stili olduğunu tüm okurlarının kabul edeceğine eminim. Hemen hemen her romanında yakalayacağınız tat birbirine yakındır ve garantilidir. Ayrıntıcıdır. Mekan, olay, akış konusunda aklınızda asla soru işareti bırakmaz, en ince noktasına kadar anlatır. Olabildiğince Türk yapısını yansıtan bir yazım stili olsa da sıra ilişkilerin gidişatına gelince marjinallikten asla kaçınmaz. Ayrıca takıntıları da vardır: radyoda Türkçe müzik, alkol almayan erkek karakter, tek şekerli çay, ölçülü baş örtüsü örten aile büyüğü bayanlar... Bu romanında açıkçası biraz daha devrin nabzını tutmaya çalışma kaygısı hissettiren tasvirlere de denk gelmiş olmak beni üzmedi dersem yalan olur. Neyse... Sonuç olarak ben bir romanı dışında tüm yayınlanan romanlarını okudum. Ve bana göre "yalnız gözlerin için" den sonra en güzel romanı "iki renk aşk" olmuş. Karar tabi ki yine de size kalmış.
Baskı: Bab-ı Esrar
Ahmet Ümit, kaleminin ustalığına bu kez mistik bir esrar da katarak sadece polisiye romanlarda başarılı olmadığını da kanıtlamış. Ön planda yarı Amerikalı yarı Türk olan bir sigorta ekspertizinin Konya'daki bir otel yangınının aslını soruşturması işlenirken geri planda ise kendilerini küçük yaşta terk eden Mevlevi babası ile iç hesaplaşması Şems-i Tebrizi'nin rehberlerliğinde işlenmiş. Şems ile Mevlana'nın yüce dostluklarının Elif Şafak'ın Aşk romanında işlenişine bayıldığımı düşünürken bu romanla birlikte Mevleviliğe ve Şems ile Mevlana'ya asıl şimdi bir kez daha vuruldum. Bence Aşk romanını oldukça gölgede bırakan bir romandı Bab-ı esrar. Romanın açıklamasında Şems'in öldürürülmesine ışık tutan bir eser olarak izah ediliyor olsa da bence bundan çok daha ötesiydi. Mevlevilikteki aşk kavramı, Şems ile Mevlana'nın dostluklarının özü ve her iki şahsiyetin kişiliklerini daha iyi kavramayı sağlayan ayrıntılar, pek çok karakter ve romanın bence ikincil kahramanı Karen Kimya'nın yaşadığı rüya/halüsinasyon/doğa üstü anlar aracılığı ile çok güzel resmedilmişti. Romanın büyük bir kısmını boğazım düğüm düğüm, yüreğim kabından taşarcasına coşku dolu olarak okudum. Şiddetle tavsiye ederim.
Baskı: Sana Aşık Değilim
Ve karşınızda Türkan Şoray ve Ekrem Bora'nın esmer ve genç hali... Evet romana başladım, bir süre sonra hissettirdiği buydu işte. Yeşilçam filmlerinden bir tanesinin romanlaşmış hali vardı sanki elimde. En en başta karakterlerin ismi oturmamıştı bir kere. Kenan ve Lal...Akış jet misaliydi ve ne yazık ki yapay kalmıştı. Çat orada çat burada çat kapı arkasında. Bilin bakalım bu nedir?Vefa Enver'in "Sana aşık değilim" romanı. Üzgünüm. Konu sıradandı, işleyiş aceleye getirilmişti ve hepsinin ötesinde ilk romanlarında farklı bir tarz sergileyen bir yazardan beklemeyeceğim bir romandı. Çok mu eliniz boş kaldı, aşk romanı okumanız mı geldi... I ııh yine de tavsiye etmiyorum.
Baskı: Dikkat! Aşk Çıkabilir
Asude'nin okuduğum üçüncü kitabıydı. Gül ve avcı ile başladım romanlarına. Ve o romana pek çok açıdan bayılmıştım. Ardından pabucumun ajanı geldi. Evet kabul etmeliyim çılgın bir yazı tarzı ve hikaye kurgulama/anlatıma sahipti ama... Ne yazık ki geride bir tat bırakmamıştı. Maalesef aynı şeyi dikkat aşk çıkabilir için de söylemek durumundayım. Aşk romanlarında bittikten sonra birkaç gün hayatımda o romanın kahramanlarıyla yaşama tadı bırakmasını bekleyen bir okurum. Nereye baksam okuduğum romandan bir esinti görmeli hissetmeliyim. Ne yazık ki ne dikkat aşk çıkabilir'de ne de pabucumun ajanında bu büyüyle sarmalanmadım. Ve bu romanla birlikte bir karar aldım. Asude ne zaman ki yeniden tarihi aşk romanı (historical) yazar ben o zaman onun romanını alır ve okurum.
Baskı: Zar Adam
Okuyacağım kitaplar hakkında öncesinde iyi kötü bir araştırma yapmaya çalışırım. Hele ki satın alacaksam. Bu roman yoklukta Abdurrahman Çelebi şeklinde elime geçtiği için bir kaç okuyucu yorumuna göz atıp okumaya başladım. Yorumların büyük bir kısmında yarısına kadar katlanın sonra değecek dendiğinden sabırla katlandım. Ama ıı ıııh. Psikoloji sevdiğim bir alan olmasına, kendimi oldukça açık fikirli biri olarak tanımlamama ve tüm sabır katsayılarımı kullanmama rağmen Zar Adam'ın peşine takılamadım bir türlü. Ve ciddi anlamda sıkıldım. Felsefesini savunmak adına yaptığı tüm o şahane tahlillere rağmen zar adam mentalitesini sunma, test etme ve yaşama biçimi bana çok yanlış ve sıkıcı geldi. Kitabı yarım bırakmadıysam tek nedeni yarım kalan romanların bende karabasan etkisi yaratıyor olmasındandır.
Baskı: Sonsuz Aşk
Yazarı bu an itibariyle resmi olarak üçkağıtçı ilan ediyor ve kendisini ağzıyla kuş tutsa bile okuma yaşamımdan tamamen çıkarıyorum.
Baskı: Grinin Elli Tonu (Fifty Shades, #1)
Gabriel serisi, Crossfire serisi ve Grinin elli tonu serisi...Bu üç grup bir şekilde birbirinden etkilenmiş yazarların eserleri. Üçünün de ortak yanı; psikopatlık derecesinde yaralı erkek kahramanların cinsel takıntılılıkla başladıkları ilişkilerinde aşka ve aşkın iyileştirici gücüyle normale dönüşlerinin hikayelerini anlatıyor olmaları. Grinin elli tonunun henüz diğer ciltlerine başlamadım ama birinci kitapta yazarın yazma stili, kurgulama yeteneği hakkında oldukça fikir sahibi oldum. Eleştiriler genelde zaten bu ilk ciltte geçen Christian'ın Anastasia'ya uyguladığı cinsel şiddete yönelikti. Dominantlık takıntılı Christian'ın geçmişte bu yönünü tatmin etmek adına kurduğu düzene dahil etmeye çalıştığı tecrübesiz ve aşık Anastasia'ya cinsel tutkunun dışında hissetmeye başladığı duygusal yakınlıkla baş etmeye çalışması ve doğal kabul ettiği yaralı kimliğinin bu süreçteki isyanı bence güzel kaleme alınmıştı. Anastasia'nın ağzından anlatılan hikayede Anastasia'nın Christian'a duyduğu aşk ile onun sapkın talepleri arasında sıkışmışlıkla yaşadığı ikilemler zorlama olmamıştı. Her ne kadar Crossfire serisindeki Gideon karakteri benim daha favorim olsa da oradaki Eva karakterinin ilişkiyi daha da dengesizleştirmeye yarayan hareketleri, okuduğum süre boyunca bana yazarın kitabı uzatmak adına zorlaması gibi gelip rahatsızlık vermişti.Her üç roman serisinde de çeşitli istismarlara uğrayarak büyümüş erkek karakterler içinde en istikrarlı bağlılık duygusu sergileyen karakter olduğu için Gideon hep 10 puan ön plana çıkmıştır benim için. Günümüzde erotik romantik romanlar olarak ayrı bir sınıfa giren bu seriler içinde grinin elli tonunun belki de ilklerden olması adına haksızlığa uğradığını düşünmeden edemedim. Yazarın kalemi oldukça başarılıydı ve kurgu içinde olaylar acaba nereye yön değiştirecek diye duyulan beklentiyi hep sıcak tutmayı başarmıştı. Cinsel içerikli bölümler adına bir günahkarlar serisini okumamış okurlar için buradaki hakimiyet üzerine kurulu fanteziler fazla kaçmış görünse de Christian karakterinin kişilik bozukluklarına neden olan geçmişde aldığı hasar göz önünde tutulursa sapkınlık konusunda sınırlarını yine de korumayı başarmış olduğunu düşünüyorum.
Baskı: Belalı Düğün (Beautiful, #2,5)
Şunu baştan açıkça belirtmekte fayda var. Yazar bu kitabı üçlemesi (Araf, Cennet, Cehennem) istediği başarıyı yakalayamayınca çıkarmış burası kesin. Ve yazılması gereken bir devam kitabı mıydı? Hayır çünkü burada anlatılan Vegas düğün süreci diğer iki bela serisinde anlatılmıştı. Amaa...Travis diyeceğim başka bir şey demeyeceğim. Okuduğum onca romantik roman içinde sayılı erkek kahraman favorilerimden birisi. Bu kitapta da düğün gerilimi ve Güvercin'e olan aşkı öylesine tatlı anlatılmış ki yine olsa yine alır yine okurum diyebilirim sadece.
Baskı: Karanlığın Elli Tonu (Fifty Shades, #2)
Biliyorum grinin elli tonunda yazdıklarıma benzeyecek ama bu seriye ve yazara nasıl bu denli haksızlık edildiğini bir türlü aklım almıyor. Evet seks diz boyu bunu zaten kitabın içeriğindeki uyarıdan da gayet iyi anlıyorsunuz. Ve zaten bu romanı okumaya niyet ediyorsanız bir "aşk ve gurur" okumayacağınızın bilincinde elinize alıyor olmanız lazım yoksa kusura bakmayın ama biraz saf olmanız gerekiyor ya da kör dalış yapıyor olmalısınız ve iyi bir okuyucu iseniz alacağınız bir roman için iyi kötü bir ön araştırma yapıyor olmanızı beklerim şahsen. Bir tutku bu denli iyi mi kaleme alınabilir. Kesinlikle bu tür romanların babası olarak niteliyorum bu seriyi. Üzerine ne romanlar yazıldı ve ben önce onları okudum - çok şükür - böylece nasıl kopyalar olduğunu gayet net bir şekilde anlayabilmiş oldum. Gerçek bir aşk romanı mı istiyorsunuz her şeyiyle bambaşka, erkek karakterinin karizması, gücü, sevgisi, inceliği, tutkusu ile gözünüzün önünden hiç gitmeyeceği, kadın karakterinin naifliği, gücü, sevgisine sahip çıkışı ile sizi sarıp sarmalayacağı. Bu seriyi okuyun lütfen.Ve bunu yapacaksanız birkaç olumsuz yorumun etkisini aklınızdan silin ve kendi değerlendirme pencerelerinizi açık tutarak bu romanları elinize alın. eğer bundaki cinsel öğeler yanlış geliyorsa hala zirveden inmemiş olan günahkarlar turnede serisini elinize alın da sapıklık-sapkınlık ne demekmiş bir mukayese edin. Bu serinin tek suçu bu tarz romanlarda başı çekmiş ve ülkemizde bu tarz romanlara pirim verilmeye başlanmadığı dönemde çıkmış olması.
Baskı: Araf (Providence Üçlemesi, #1)
Hüsran hüsran hüsran...Nasıl yaparsın böyle bir şeyi Mcguire.Ben ki talı ve ayaklı belanın hastasıydım. Dumur oldum. Sen demi bindin "doğaüstü kahraman romanı yazarsam on ikiden vururum" atına?Neyse neyse isyanımı ve yıkımımı içime atıp serinin ilk romanına bir değineyim en iyisi:( Kızımız Nina normal bir insan çocuğu (en azından şimdilik) ama bir de Jared'ımız varki melez! Yani yarı melek. Bir de Nina'ya doğduğu gün koruyucu atanmış. Üstelik de ona onun haberi olmadan yıllardır deli divane aşık. Ba ba ba. Ninamızın babası vefat eder ve bizimkiler karşılaşır. Ve başlar sana her çeşit meleğin ve meleklerin kötü olanlarının kullandığı kötü adamların karıştığı bir savaş. Mcguire ne yapmış biliyor musunuz? Azıcık Alacakaranlık serisinden alalım azıcık da Fısıltı serisinden katalım...Hımm bunun biraz da tatlı-ayaklı belası eksik azıcık da ondan ekleyelim. Hah tamam Providence serisi hazııırrr herkes sofraya. Nasıl heyecanla romanı elime aldığımı tahmin edemezsiniz. Ama ne yazık ki karakterleri çok zorlamış. Aşklarını tutkuya döndürmek için kendisini perişan etmiş.Bence seriye başlamayın. Ama illaki diyorsanız da ne diyim kendiniz bilirsiniz.
Baskı: Anlaşma
Tekrar ediyorum F.M.Arsal'ın artık yepyeni ufuklara yelken açması gerekiyor.Kalemini gerçekten çok seviyorum ama takıntılarından arınmış bir yenilenme ile kurgu maharetini yepyeni romanlara taşımış olarak görmeyi çok istiyorum kendisini.Çıkış noktalarını her daim çok tatlı yakaladıktan sonra ardı sıra neredeyse ezberlediğimiz bir tekrarla ilişkilerin akışına artık bir dur demesi gerekiyor.Merve ve Yavuz'un aşk hikayesi de öyleydi işte.Tasvirler harika, muhteşem bir karşılaşma tarzı ama...Tüm F.M.Arsal kızlarında olduğu gibi istemem ama - cı bir çıtır kızımız, oğlumuz da bana aşk uğramaz - cı olgun zengin erkeğimiz. Fonda her daim olduğu gibi yerli pop çalarken çaylarda hep tek şeker... Asude gibi bambaşka bir ülkede bambaşka bir yüzyılda ve yabancı karakterlerden oluşan bir roman bile yazabilir hatta.Böylece kalıplarından kurtulup kaleminin güzelliğiyle bizi bambaşka boyutlara taşıyabilir. Ben niye hala F.M.Arsal okuyorum? İşte o boyuta beni alıp götürecek romanını o seferinde bulurum diye:)
Baskı: Ateşli Kalp - (Bloodlines, #4)
Adrian ve Sydney arasındaki ilişkinin oluşmasını o kadar bekledikten sonra biraz hüsrana uğradım açıkçası. Evet delicesine bir aşktan sıkça bahsediliyordu. Bu aşk pek çok açıdan yasak bir aşk üstelik. Ama bir Rose ile Dimitri aşkındaki tutkuyu bulamadım işte. Spoiler vermek istemesem de bu cilt beni Lux serisine (4.cilt köken'e) götürdü. Mead'in akıcı bir dili var ve serilerin tüm kitaplarında bundan taviz vermedi. Bu ciltte de aynı yazım tadı devam ediyor. Ama işte ne yazık ki serilerin kötü kaderi bu: cilt sayısını arttırmak adına uzat. Bu nedenle kalan iki cilt tamamlanıp ülkemizde yayınlanana değin bundan sonra çıkacak cildi okumama kararı almış bulunmaktayım. Belki bundan sonraki cilt de yayınlanmış olsaydı ateşli kalp daha bir keyifli olabilirdi. okumayı planlayanlara tek tavsiyem bu yönde olabilir ancak.
Baskı: Cehennem (Robert Langdon, #4)
Bazı okuduğum romanlar ben de oldukça derin etkiler bıraktığında onlara yorum yazma konusunda sıkıntıya düşüyorum.Kısa zaman içinde okuduğum ve bu şekilde etkilendiğim birkaç romandan birisi de cehennem oldu.Dan Brown'un hemen hemen bütün romanlarını okudum.Kalemine ve kurgu zekasına hep hayranlık duydum.Ama son demlerde Hristiyanlık propagandasını abartmasından dolayı biraz uzak durmaya çalışıyordum.Bu nedenle cehennem'i almış olmama rağmen okumamak için direnmiştim.Okuduktan sonra ise kendime çok kızdım. Çünkü Brown bu kez kendini aşmış.Araştırma ekibini de kendisi ile birlikte tebrik etmekten kendimi alamadım.O denli sanat tarihi ve beraberinde terminoloji yüklü bir roman olmasına rağmen hiçbir anında bunalmadan okudum. Dante'ye Gabriel serisi ile duymaya başladığım merak ve ilgi tavan yaptı. Boticelli'nin eserlerine daha bir alıcı gözüyle bakar oldum. İstanbul'daki baş yapıtları karış karış gezmiş olmama rağmen kendimi bir Türk olarak eksik hissettim. Bendeki bu etkileri yaratmanın dışında matruşka vari bir iç içe geçmişlikle sarılmış kurgunun son buluşunda yaşadığım duygu ise beni yorum yapmaktan alıkoyan yandı. Hiçbir zaman komplo teorileri üreten ya da bu yöndeki konuşmalara itibar eden birisi olmamışımdır. Ama bence bu kitabın içeriği bir kurgu değil!!! Okuyun, sonundaki olaylara bir göz atın ve sonra şöyle sadece yakın çevrenizi bir düşünün. Burada spoiler vermek istememe rağmen yine de düşüncemi belirtmeden geçemeyeceğim. Sizce de neredeyse tarihi belirli bir dönemden itibaren toplumumuzda sebepsiz yere bu sıkıntıyı yaşayan insanlar çoğalmadı mı?? Ve hepsi de genç sağlıklı insanlar???Düşünün lütfen.
Baskı: Şeytanı Uyandırma (Dave Gurney, #3)
Tasvirler konusunda oldukça zengin romanlar yazan Verdon'ın bu romanında yine emekli emniyet mensubumuz Gurney iş başındaydı. Hasbelkader kendisini içinde bulduğu on yıl önce işlenmiş cinayetler zincirinin çözümsüz kalmışlığı, kendi ruhunda yaşadığı çalkantının çözümüne bir vesile oluşturur.bir önceki romanını okuyanlar bilir; olayların sonunda Gurney ölümün oldukça kıyısından dönmüştür. iyileşme süreci fizyolojik açıdan olduğundan çok ruhsal anlamda güç olmuştur.isteksizce içine çekildiği olaylar Gurney'i Gurney yapan algılama ve çözümleme yeteneğini yeniden ortaya koymasını gerektirir. önceki romanı olan "gözlerini sımsıkı kapat" bir polisiye romanda isteyebileceğiniz pek çok unsuru yakalayabileceğiniz bir romandı bence. heyecan, muamma, failin psikopatlık düzeyi...vs.Bu romanda pek çok anda "hadi ama gör artık şu ayrıntıyı" dediğim anlar yaşadım.ilk anda tanımlanan kişiliklerden huylandığım kişinin katil olma ihtimalini göz ardı etmek için bayağı bir uğraşmam gerekti. Hele son kısmında yok artık bu kadar da abartılı olamaz dedirtti. Bu roman bence yazarın emeklilik buhranı yaşadığı bir evreye denk gelmiş. Romanın geneline hakim olan hava Gurney'in hayatını, ilişkilerini, kendisinin duruşunu sorgulaması şeklindeydi.Edebi anlamda bence çok keyifliydi.Özellikle gurney'in eşiyle ilişkisini ve eşinin kişiliğini irdelediği anlar beni çok etkiledi.ama tabi ki bu romanı elime alma nedenim şöyle çatır çatır bir polisiye roman okumaktı.bu beklentimin kısmen hüsranla sonlandığını belirtmek isterim.