
Puanlar ve değerlendirmeler
Bu okurun kitap puanları ve yazılı değerlendirmeleri.
Baskı: Avukat Olacaktı Muhterem
En uzunu 6 sayfa olan 30 küsür kısa yazının/(köşe yazısı/deneme) toplamından oluşmuş, mizahi diline rağmen -hukukçu olduğumdan olsa gerek- her paragrafı yüreğime batmış bir kitap. Yazarı Kadir Şinas değil elbette, Avukat Adnan Ekinci. Kendisinin ile yapılan bir röportajın da linki; http://www.radikal.com.tr/kultur/avukat_kadir_sinas_gercegi-673737 Yazarımız, Açık Sayfa Güncel Hukuk dergisinde ve internette yazdığı yazıları bu kitapta toplamış. Her şeyden önce yazıların sıralamasını ben çok tuttum. Sonsöz, önsözden hemen sonra geliyor ve tüm kitap boyunca olduğu gibi orada da mizahi bir dil kullanılıyor. Neden sonsöz başta yer alıyor diye düşündüm ama kitabı bitirince üstadımın asıl son sözünü kitabın son yazısında söylediğini gördüm. Avukat Adnan Bey, yazdığı yazılardan biri yüzünden 6 yıla kadar hapis cezasıyla yargılanıyor, neyse ki beraat ediyor. İşte o duruşma sırasında yaptığı savunmayı bu kitaba son yazı olarak koymuş kendisi ve müthiş bir nokta ile bitirmiş kitabı. Sanırım gelecekte çerçeveletip duvara asacağım bir yazı o. Kitap, ülkede adalet sisteminin ve o sistemin kurucu unsurlarından olan avukatların ne halde olduğunu hiç abartısız -hatta baya bir yumuşatarak- ve -yer yer zorlama bulsam da- mizahi bir dille anlatıyor. Bir eleştiri gerekirse, ^tabii ki^^ (tabi ki) ve tıraş(traş) kelimelerini yanlış yazanlar kervanına yazarımız da büyük bir şevkle katılmış belli ki. Bu -kimine göre- ufak kusur yok sayarsak o yazıları bu şekilde bir araya getirdiği ve manifesto niteliğindeki bir savunmayı da kitabın son yazısı olarak bize sunduğu için kendisini saygı ve sevgiyle selamlıyorum. Çok keyif alarak ama başta da belirttiğim gibi içim acıyarak okudum her bir paragrafı. Bu tarz kitaplar için şurası iyi olmuş, burası kötü olmuş denemez çok fazla. Çünkü bir fikirden ziyade bir realitenin ortaya konması söz konusu. Yaklaşık 5-6 yıldır düzenli olarak söylediğim bir cümlem var; ''iyi bir avukat olamayacağım; ama çok iyi bir hukukçu olacağım.'' Acı olan şu ki bu ülkede iyi bir hukukçu olabilmek için önce hukukla olan mesleki ilişkinizi en aza indirmeniz gerekiyor. Bu ülkede adalet olmadığını görebileceğiniz en iyi yer adalet sarayları. Adnan Ekici ya da nam-ı diğer Kadir Şinas' ın yazdıklarına sayfalar dolusu ekler yapabilirim, ama eminim, o da benim sayfalar dolduracak eklerime, dolduracağı ciltlerle karşılık verebilir. Bunları gelip okuyacağını sanmıyorum, ileride belki okur. O yüzden son cümleyi sırf onun için yazıyorum. Her şeye rağmen üstadım, eğer bir icra memuru kitap yazıyorsa, bir icra memuru yazar olabiliyorsa ve o icra memurunun adı Hasan Ali Toptaş ise hala umut var.
Baskı: Tembellik Hakkı
Dört bölüm ve bir de ek bölüm olmak üzere beş bölümden oluşan yaklaşık 50 sayfalık bir manifesto. kitap 74 sayfa ama bunun üçte biri yazarın hayatı, önsöz, sonsöz(çevirmenin yazdığı), sonnot(dipnot yerine sonnot tercih edilmiş çevirmen tarafından), Lenin' in söyleviyle oluşmuş. Kitabın kapağı, bu zamana kadarki baskılar içerisinde gördüğüm en iyi iki kapaktan biri(Tefrika Yay.). Dİğeri de Modern Times filminin kullanıldığı kapaktı. Şekile ilişkin diyeceklerim bunlardan ibaret. Kitabın adından ne anlattığı belli sanırım. Ancak ben okumadan önce yazarı da tanımadığımdan -ki kendisi Karl Marx' ın damadıymış- daha basit, daha minimal, daha kişisel bir meselenin mizahi bir anlatımla deşileceğini bekliyordum. Ama sosyal ve iktisadi içerikli son derece ciddi bir kitapla karşılaştım. Kişisel bir sorunun isyanı sonucu bir boşalma değil de toplumsal bir sorunun çözümü üzerine bir değerlendirme var kitapta. İlk iki bölümü okumak çok keyifliydi. O iki bölümde çok çalışmanın zararlarından bahsediliyordu. Üçüncü bölümden itibaren ise insanların az çalışmaya nasıl ikna edilebileceğine ilişkin düşüncelere yer verilmiş. Evet günümüzde de hala devam eden hatta büyüyerek devam eden sorunlara değiniyor kitap ama ben bunu bir yazar başarısı olarak değil de bir sistem başarısı olarak görüyorum. Kapitalizm üstelik daha da güçlenerek sürdürüyor varlığını ve kitapta anlatılanların varlığını koruması yazarın ileri görüşlülüğünün bir sonucu değil, zira zaten yazarın böyle bir öngörüsü yok gelecekle ilgili, varsa da bu gerçekleşmiyor zaten çünkü her şey daha kötüye gidiyor. Dediğim gibi ilk iki bölüm enfesti, okuması çok keyifliydi. Din(kilise) dahil olmak üzere pek çok şeyin insanları köleleştirmek ve sisteme hizmet etmek üzerine nasıl kullanıldığını, 15-20 sayfanın içerisinde bazen tek bir cümle ile son derece ikna edici bir şekilde anlatıyor yazar. Ama 3. bölümle birlikte anlatılanlar fazla zorlama ve kuramsal geldi bana. Bir arkadaşımın yazdığı ve yazarken bu kitaba da değindiği bir tembellik övgüsünün linkini de paylaşıyorum; http://www.fenayazarim.com/2014/04/tembellik-hakki/
Baskı: Şerefe
İstisnalarımız vardır elbet ama pek çoğumuz Aydın Boysan' ı Okan Bayülgen' in programında tanıdık. Cebini doldurmanın yanında böyle küçük yararları da oldu demek ki omurgasızın. O programda Aydın Boysan' ın rakı üzerine anlattığı hikayeler hala youtubeda zevkle izlenir pek çok genç tarafından. Aslında mimar kendisi ama o yaşta olup da iyi eğitim almış bir adam olunca ister istemez üstat oluyorsun pek çok konuda çünkü döneminde senden daha iyi eğitim alabilmiş hemen hemen hiç kimse yok. Kitapla ilgili söyleyeceklerim kısa olduğundan başka konulara değiniyorum şu an ama çok da dağıtmayacağım konuyu. Böyle bir ülkede Aydın Boysan' ın yaşında olup da iyi eğitim almış bir adam pek çok imkana sahip bir adam oluyor haliyle. Aydın Boysan da kitabından anladığım ve bir iki videosundan gördüğüm kadarıyla gerçekten hayattan keyif alan ve etrafındakilere de keyif veren bir adam, bir önceki cümlede bahsettiğim üzere bunun için pek çok da imkana sahip. Kitabın adından anlaşılacağı üzere kitap alkol -özellikle rakı- üzerine hikayelerden, fıkralardan, anılardan oluşan, bir günde çok rahatlıkla okunup bitirilebilecek bir kitap. Her yerde, her şartta okunabilen, insanı yormayan, belki bir iki hikaye hariç düşündürmeyen, sık sık tebessüm ettiren, bol bol alkole aşerdiren bir kitap olmuş. Bir gezi kitabı sayılmaz elbette ama Aydın Boysan' ın gezdiği gördüğü yerlere ilişkin ufak anıları, anekdotları var kitapta ve bazıları fotoğraflarla da süslenmiş. Ana temamız ise rakı, mezeler, demciler, mekanlar, dostlar ve bir de İstanbul. Tv' de çok keyifli ve güler yüzlü görünen Aydın Boysan' ı bir fuardaki imza gününde uzaktan görmüştüm. Öyle tanışma merakı olan biri olmadığımdan ve o tanışmalar sırasındaki söylemleri, tavırları çoğu zaman çok sahte bulduğumdan yanına yaklaşmadım dolayısıyla 10 saniyelik bir izlenimle yorum yapmak çok doğru olmaz elbette ama huysuz ve soğuk duruyordu. Belki de insanlar bunaltmıştır adamı. Ama bu kitaptaki üslup tam olarak televizyon ekranındaki Aydın Boysan üslubu. Samimi, sıcak ve konuşur gibi. Rakıyı, içmeyi, muhabbeti seven insanlarsanız; dozunda içen, dozunda gülen, dozunda efkarlanan insanlarsanız seversiniz kitabı, ara sıra da elinize alır bazı yerleri tekrar tekrar okursunuz. Hatta belki bir mesai bitiminde, kitabın etkisiyle, kendinizi karşı cinsle kesişmek için bir pub yerine, alkolün tadına varmak için bir birahaneye atarsınız, ^koltuk meyhanesi^ niyetine.
Baskı: Üç Silahşor
Athos, Porthos, Aramis ve genç arkadaşları D' Artagnan... Öncelikle, kulak aşinalığından olsa gerek, hepimize doğru gelen ama aslında yanlış bir çevirinin ürünü olan üç silahşörler ismi, Hasan Ali Yücel Klasikler Dizisi ile düzeltilmiş ve kitabın adı Üç Silahşör olmuştur. İngilizcedeki çoğul s takısı yüzünden böyle bir çeviri durumu oluşmuş ve yerleşmiş olsa gerek, neyse ki düzeltildi. Hıncal Uluç ya da Mehmet Yılmaz yazmıştı diye anımsıyorum: ''nasıl ki beş yumurtalar denmiyorsa üç silahşörler de denemez'' İlk okuduğumda travmatik bir etki yapmadı değil bu düzeltme bünyemde. Defalarca kez dilimize çevrilen, sinemaya uyarlanan bir hikaye zaten. Tabii bu çevirilerin çoğu hikayenin özeti bile olamayacak kadar kısaltılmış, sığ çeviriler. Ben, ortaokuldan beri sanırım 4 5 farklı versiyonunu okumuşumdur bu hikayenin ve hemen hemen hepsinde farklıydı yaşanan olaylar. Bazısı D' Artagnan' in üç silahşör arasına nasıl katıldığına odaklanırken bazısı direkt dörtlü olarak başlatıyordu olaylar silsilesini. Bazı büyük romanlarda var bu maalesef. Mesela Savaş ve Barış' ı ben okumadım, bir 10 yıl daha da okumam. 2000 sayfa kitap okunur mu lan? Ama 400 sayfalık versiyonunu okuyup Savaş ve Barış' ı okudum diyen insanlar görüyorum. Tercihtir, beni ilgilendirmez çok fazla, bana nasıl okumazsın ya demedikleri sürece ilgilendirmez yani. Kitaba dönelim; Kitabın açıklamalarında da görüleceği üzere 16. 17. yy. Fransa' sına siyasi hayatına ışık tutan bir roman olduğu söylenmekle- Dumas' nın diğer kitaplarıyla birlikte- beraber, dönemin olaylarını çok çarpıtarak anlattığı söylenmektedir. Nitekim Dumas da ''tarihe tecavüz ettiğimi söylediler ama çok güzel çocuklar doğdu''(Kaynak Vikipedia-NTV Tarih-Mayıs 2011) diyerek bu iddiaları kabul etmiştir. Zaten adam roman yazıyor sonuçta, dilediği gibi kurgular kime ne! Dört ana karakterimizin bir dolu macerasını okuyoruz kitap boyunca ancak kitabın asıl hikayesini Athos' un geçmişi ile D' Artagnan' ın geleceği oluşturuyor. Cesur, zeki, maceraperest ve iyi kılıç kullanan D' Artagnan ünlü bir silahşör olmak için şehre geliyor ve bambaşka karakterlere, hayallere sahip 3 kafadarın arasına katılıyor. Olaylar da bundan sonra başlıyor. Şu oluyor, bu oluyor demeyeceğim, pek çok şey oluyor ama asıl hikayeyi oluşturan olay tek. Aşk, kavga, entrika, vatan sevgisi, ihanet ve şarap dolu bir hikaye...
Baskı: Hz. Muhammed: Gizlenen Kitap
Neresinden başlasam bilmiyorum. Bakın bakın bir Hristiyan da bizi seviyor gibi bir tavır takınan kompleksli müslümanlardan mı, bu kitabı olduğundan bambaşka halde sunarak gelir elde etmeyi amaçlayan yayınevinden mi, Tolstoy' dan mı yoksa bilinçsiz okuyuculardan mı? Öncelikle kitap gizlenmiş bir kitap filan değildir, kitap Tolstoy tarafından yazılmış bir kitap filan da değildir. Kitap Hz. Muhammed' in hadislerinden oluşan bir derlemedir ve derlemeyi yapan da Tolstoy' dur. Tolstoy bir yazar ve aynı zamanda bir filozoftur. Sürekli sorgulayan bir adamdır yani. Bu da dogmatik olan dinlerle hiç bağdaşmayan bir durumdur. Bu nedenle kilise tarafından sevilmeyen hatta nefret edilen biri olmuştur. Hayatı boyunca, yaşamın anlamını sorgulamıştır tüm filozoflar gibi. Haliyle yaşama, bilinenler içerisinde en büyük anlamı yükleyen dinlerle de yolu kesişmiştir ister istemez. Tolstoy, filozof ve yazar olmasının dışında savunduğu düşünceler bakımından da sosyalist ve hümanisttir. Savaş karşıtıdır, her şeyin barışçı yollarla, diyalogla halledilmesi gerektiğini savunur. Bu kitap Tolstoy tarafından yazılmamış, derlenmiştir. Ayrıca gizli filan da değildir.Kitabın Rusça orjinali Tolstoy hayattayken basılmıştır. Ama nedense(!) bizim ülkemizde Tostoy' un kayıp risalesi(e yuh!) olarak sunuldu okuyucuya. Yetinilmedi bir de gizlenen kitap dendi(sözün bittiği yer burası) Neresinden tutarsanız tutun elinizde kalıyor bu durum. Bu kitapta tıpkı Kayıp Gül gibi tamamen bir pazarlama stratejisi olup yüz binlerce satılan ama on bin tane bile satacak niteliklere sahip olmayan bir kitaptır. Tolstoy' un eşsiz üslubundan tek bir örnek bile bulamazsınız çünkü adı üzerinde bir derlemedir bu kitap. Sadece Tolstoy' un hayata bakış açısıyla ilgili ipucular verebilir. Hz. Muhammed, yaşadığı dönemden itibaren büyük insan kitlelerini etkilemiş ve dünya var oldukça da etkilemeye devam edecek bir insandır. Tolstoy gibi büyük bir yazar ve filozofun da böyle bir insanı, yaptıklarını incelemesi kadar doğal bir şey yoktur. Tüm bunlar Tolstoy' un müslüman olduğunu filan göstermez. Kaldı ki sen dininden, inancından eminsen Tolstoy' un o inancı paylaşıp paylaşmamasıyla niye ilgileniyorsun ki? Tolstoy çıkıp ben Museviyim deseydi bu kez Musevilik mi doğru din olacaktı? Dediğim gibi kitap yasak değildir, kitap gizli değildir dahası kitap Tolstoy' un yazdığı bir şey değildir. Ayrıca siz inancınızdan eminseniz, o inancı ispatlama gayretine girmemelisiniz bence. Siz daha kendinize ispatlamaya derdindesiniz bazı şeyleri ve ''Tolstoy gibi büyük bir yazar da Müslümansa demek ki bu din doğru'' demeye getiriyorsunuz. Bunu diyen de Tolstoy' un yalnızca adını biliyordur hani, hepsi o. Kitaba gelirsek de Hz. Muhammed gibi sevgi, barış, ahlak, adalet vb. erdemlere büyük önem veren hayatını bunların üzerine kuran bir insanın sözlerini okumak elbetteki çok güzel ve ilham vericiydi. 1 yıldız vermemin nedeni, kitabın okuyuculara sunuluş şekli, dahası okuyucuların kitaba verdikleri tepkiler. Kayıp Gül efsanesi(!) için buyrun; http://www.hurriyet.com.tr/yazarlar/12887668.asp Şunu da ekleyeyim; Hazır böyle bir site kurulmuş bunun değerini bilin. Millete hava atmak için kitap okumayın. Sırf okumuş olmak için de kitap okumayın. Senede 1 tane okuyun ama hakkını vererek okuyun. Kitabı, hayatında kitap kapağı açmamış çalışanları olan, kitaptan zerre anlamayan çalışanları olan avm içerisindeki mağazalardan ya da korsan kitapçılardan almayın; kitabı sahaflardan alın. Bu sayede hem o sahafları ayakta tutmuş olursunuz hem hak sahiplerinin hakkını gasp etmemiş olursunuz hem de kitap konusundaki bilgileriniz o sahafla yapacağınız sohbetler sayesinde gelişir. http://www.coskunbuktel.com/buktelpanzehirkitap.htm
Baskı: Franny ve Zooey
Üçüncü Salinger oldu bu ki ikide bırakılabilirdi. Tamam, Salinger candır ama dünyada çok fazla kitap var ki bana göre pek çoğu yok edilmeli. Artık kitap da insanları uyutmak için kullanılan bir araca dönüştü çünkü. Derdimi çok genel de olsa dışarı vurduğuma göre kitaba geçelim; Salinger' ın diğer iki kitabına kıyasla ya farklı bir üslupla yazılmış ya da çevirmenin değişmesi böyle bir üslup farkına neden olmuş. Diğer iki kitabı(Dokuz Öykü, Çavdar Tarlasında Çocuklar) Coşkun Yerli çevirirken bu kitabı Ömer Madra çevirmiş. Orijinal metinleri anlayabilecek İngilizcem olmadığından bunun üzerinde fazla durmuyorum ama rahatlıkla söyleyebilirim ki diğer iki kitabı çok daha rahat bir şekilde okuyabilmiştim, bunda yemedi. Franny ve Zooey dünyanın en garip ailelerinden biri olmaya aday Glass ailesine mensup yedi kardeşten ikisinin başrolde olduğu, iki bölümden oluşan bir kitap. İlk bölümde kız kardeş Franny ikinci bölümde ise erkek kardeş Zooey var. Franny isimli bölüm bitip de Zooey isimli bölüm başlarken kitap sallanıyor ya da bana öyle geldi çünkü Franny' de de üslubu yadırgamış olsam da yine de lakayıt lakayıt okudum ama Zooey' a geçtiğim an kitabı anlamamaya başlayıp bir durdum. Neyse ki sonradan toparlandı durum. Kitap iki bölüme ayrılmış ama bana göre 3 bölüm. Şöyle ki; Franny ve Lane diyalogları, Zooey ve Bessie diyalogları, Franny ve Zooey diyalogları. Hikaye ne anlatıyor? Franny isimli hatunun Lane adlı sevgilisiyle buluşması, bu buluşma sırasındaki insanlara, dünyaya karşı tahammülsüz tavırları ve ikilinin tartışmaları(Franny ve Lane diyalogları) Banyoda Zooey ile Bessie arasında Franny'nin içinde bulunduğu depresyona ilişkin tartışmalar(Franny ve Bessie diyalgoları) Zooey' nun, Bessi' nin de isteğiyle Franny ile konuşması, sonra bir daha başka bir şekilde konuşması ve kapanış. Hikayede bir numara yok aslında ama diyalogların arasına öyle tespitler, öyle sitemler, öyle ironiler ekliyor ki Salinger sıradan bir hikayeden bir başucu kitabı yaratıyor. Başkasının elinde en iyi ihtimalle hüzünlü bir drama ve sıkıcı bir kitaba dönüşecek olan Çavdar Tarlasında Çocuklar, Salinger ile kült bir kitaba dönüşmüştü. Burada da hikaye çok önemli değil bana kalırsa(alternatif görüşlere göre ise aslında çok önemli), dünyaya bakışları muazzam iki kardeşin insanları, olayları yorumlamasına mest oluyoruz Salinger hayranları olarak. Aslında Salinger' a mest oluyoruz bir kez daha. Double ristretto kadar sert bir paragraf geliyor şimdi; Salinger bizim! Sizin değil, bizim! O, Paulo Coelho okuyup da keyif alanların değil ya da ''aynı beni anlatıyor'' sanrısına kapılanların. Mutsuzların, öfkelilerin, hırslıların ya da anlaşılamadığı iddiasında bulunanların değil; o, sadece ama sadece kırgınların. Bu hikaye bizim, sizin değil. Bunu bize verdiğin için teşekkürler Salinger.
Baskı: Yüreğinin Götürdüğü Yere Git
Bir anneannenin torununa yazdığı mektuplardan ibaret kitap. Gereksiz uzun. 157 sayfa gerçi ama yine de bunak bir ninenin torununa söyleyecek bu kadar şeyi olmamalı. Hadi var diyelim bari bunu daha kaliteli bir yazar yazsaydı istiyor insan. Sevmedim, fazlasıyla yapmacık buldum kitabı. O kadar sık ve saçma benzetmeler vardı ki canım sıkıldı. Sayfa 38' de ''Ama oturur oturmaz anladım ki henüz hazır değildim, belki de havada fazla elektrik olduğundan düşüncelerim kıvılcımlar gibi şuraya buraya uçuşuyordu.'' Bu ne lan? Ya da bu; sayfa 43 ''Bir şey anlayabilecek misin acaba? Zihnimde pek çok şey kaynaşıyor, dışarı çıkabilmek için birbirlerini, mevsim sonu indirimli satışlardaki hanımlar gibi, itip kakıyorlar.'' Ama aynı zamanda yazarın okuyucuyla oyunlar oynadığı ya da benim öyle olduğunu sandığım kısımlar da vardı ve bittim oralara. Mesela sayfa 16' da yine saçma bir benzetmenin ardından gelen şu cümle tebessüm etmeme neden oldu; ''Biliyorum, benim ancak mutfak evreninden bulup verebileceğim örnekler seni güldürmek yerine kızdırıyordur. Ne yapalım, herkes en iyi tanıdığı dünyadan esinlenir.'' Direkt okuyucuya hitap ediyor gibiydi mesela bu cümleyle. Bir anda gerçek bir mektubu okuduğum ve mektubun muhatabının ben olduğum hissine kapıldım. 157 sayfalık kitapta sevmediğim benzetmeler kadar çok severek okuduğum benzetmeler, tespitler de vardı ama eğer bunlar da olmayacaksa yazarımız zahmet edip de yazmasın zaten kitap filan. Yetmedi yani o beğendiğim kısımlar kitabı kurtarmaya. 14. sayfada yer alan ve uzun olduğu için alıntılamak zor geldiğinden şu an okuyamadığınız paragraftaki zırh benzetmesi, klişe olmakla birlikte, anlatmak istediğini çok iyi anlatan bir benzetme olmuş ve paragrafın sonunda insanın normalde ağlaması gerekmeyen bir olay karşısındaki gözyaşlarının sebebini -en azından benim açımdan- mükemmel şekilde özetlemiş. Tespite örnek vermek gerekirse karakterle kişilik farkına ilişkin bir paragraf var ki oradan makale çıkabilir uğraşılsa. Şimdi sözde mektupla toruna bir ders/öğüt vermekten ziyade bir iç hesaplaşma için yazılıyor ki bu kısmı da çok sevdim. Ama sadece teoriyi sevdim, uygulamaya dökülüşünü başarısız buldum. Eğer bir iç hesaplaşma mevzusundan bahsedeceksek Yekta Kopan' ın ödüllü kitabı Bir de Baktın Yoksun' un son hikayesi olan ve ölen bir babanın ardından hissedilenleri anlatan, okurken de beni deliler gibi ağlatan hikaye bu kitabı ezer geçer. Elbette kıyaslama çok doğru değil, hatta ne alaka ama diğer yandan bu kitap bu kadar övülürken, herkes birbirine bu kitabı tavsiye ederken diğer tarafta bu hesaplaşma işini bu kitaptakinden çok daha görkemli ve gerçekçi yapan bir hikayenin hak ettiği bir değerdir burada ona değinilmesi(ne cümle be!) Kitaba yönelik eleştirilerim dört temel noktaya dayanıyor; 1- Gereksiz ve çok sık yapılan benzetmeler, 2- P. Coelho tarzı sevgi içimizde temalı sayısız cümleyle çok satan bir kitap kotarma işinden zaten nefret etmem. 3- ''Çok özel torun'' mevzusu. Bir kitap yazıyorsan o kitabın karakterlerinin ilgi çekici olması, sanırım kitabın ilgi çekici olması mevzusunda çok etkili bir unsurdur. Yalnız ben bunu sevmiyorum. Ben süslenmemiş, basit karakterlerin hikaye ile birlikte önemli hale geldiği kitapları daha çok seviyorum. Buradaki torun daha ilkokuldan itibaren farklı(!) özel(!) bir tip ve bu benim için ilgi çekici değil, ilgi kırıcı(ilgi kırmak daha önce kullanılmamış bir deyim olabilir ben sevdim). Karaktere direkt ön yargıyla yaklaşmama neden oldu bu. Kitapta yer yer ufak çelişkiler olduğunu düşünüyorum ve bunu da sevmedim ama hiç üzerinde durmayacağım çünkü bu benim ön yargım ve paranoyamdan meydana gelmiştir muhtemelen. Zaten sanırım bunu sadece tek bir yerde hissettim. O da 48. sayfanın son paragrafında kader diye girip 49 sayfanın son paragrafında egzistansiyalizm yakın bir düşünceyle çıkıldığı kısım ki alıntılar bölümüne bu son paragrafı ekledim. 4- Gerçekten kalitesiz bir yazar tarafından yazılmış kitap. Böyle çok yazar var, hele türkiye' de dolu bunlardan. Ben birine bu kitabı tavsiye etmem, okumasanız da olur. Evet çok hüzünlendiren, düşündüren yerleri var ama bunu sağlayabilmek için çok usta bir yazar olmanıza gerek yok, herkes duygulandıran metinler yazabilir. Ben Galatasaray sözlük' ü okurken bile ağladığım entyrler biliyorum. Kaldı ki kitabı yapmacık bulduğumdan o kadar da etkilenmedim okuyucu etkilensin diye yazıldığı çok net olan bazı pasajlardan. Not: 45. sayfadan yaptığım alıntıdaki bence müthiş çeviri için çevirmeni de kutlamak gerek. ''Aynı doğruları, aynı mutlak dogmaları paylaştığı bir grubun üyesi olduğunu hissetmek, onun kibirliliğe olan doğal eğilimini kaygı verecek biçimde güçlendiriyordu.'' (Sf: 45 - Can Yay. - 10. Baskı)
Baskı: Doğu Ekspresinde Cinayet
Daha önce 2 Agatha Christie okudum ve 2. sinden sonra bir daha okumayacağım bu kadar A. Christie yeter demiştim. Fakat 15 Eylül polisiyenin kraliçesinin doğum günü olması sebebiyle Ezgi Kitabevi Agatha Christe köşesi yapmıştı, rengarenk kapaklarıyla sayısız Agatha Christie kitabını görünce duyarsız kalamadım ve -sanırım- en bilinen kitabı olan Doğu Ekspresinde Cinayet' i aldım. Eleştiri ya da övgüden önce saygıyla başlayacağız. Bu kadın gerçekten de polisiyenin kraliçesi. Mesele çok iyi bir kitap ya da çok iyi bir kurgu filan olması değil, bir tarz var ortada. Agatha' dan daha iyi polisiye yazan sayısız yazar vardır belki ama bu kadar basit tarzda yazıp da okuyucuyu böylesine kitabın içine çekebilen, teferruata hiç girmeden sonuç odaklı giden, benim gibi çabuk sıkılan birini bile, sürekli aynı şeyi yapmasına rağmen yine de 3. kitabında dahi sıkmadan kendini okutan bir yazar Agatha Christie ve ben buna sadece saygı duyabilirim. Kitabın içeriğiyle ilgili ne söylesem spoiler olur o yüzden çok dikkatli yazmaya çalışacağım bu paragrafı. Bir trendeki yolculardan biri ölür ve o sırada trende olan demir yollarındaki üst düzey bir yetkili, şans eseri kendisiyle birlikte yolculuk yapmakta olan usta dedektif Hercule Poirot(ki Agatha Chrtisti' nin emn önemli iki karakterinden biridir)' dan cinayeti soruşturmasını ve polis gelene kadar işi halletmesini ister. Trende bulunan doktorun da yardımıyla ceset üzerinde bir inceleme yapılır ve sonrasında tüm yolcuların tek tek sorguya çekilmesiyle elde edilen ipuçları birleştirilmeye çalışılır. Cinayetten sonraki hemen hemen her bölüm dedektifimiz ile sorguya çektiği her bir yolcu arasındaki diyaloglardan ibaret. Daha önce Agatha Christie okuduysanız bu kitabında da yeni bir şey yok, klasik Agatha Christe tarzı. Üçüncü kitabından sonra bende şöyle bir izlenim uyandı; küçükken okuduğumuz macera kulübü(hani şunu yapacaksan şu sayfaya, bunu yapacaksan bu sayfaya git diye seçenekler sunarak farklı sonlarla biten çocuk kitapları) kitaplarına benziyor Agatha Christie kitapları. Küçükken o kitaplara da bayılırdık zaten ve o kitapta kendi kaderimizi çizdiğimiz bir macera yaşasak da bir anlamda bulmaca kitaplarıydı onlar aslında. Doğruları yaparak doğru sona ulaşmaya çalışırdık. Agatha Christie okurken de tüm ipuçlarını dedektif ile birlikte topluyorsunuz yalnız ne var ki ne kadar dikkatli okursanız okuyun sizin bilmediğiniz ama dedeftifin bildiği ayrıntılarla çözülüyor olay. Yine de kendinizi ipucu toplamaktan alıkoyamıyorsunuz. Eğer tek bir Agatha Chrsitie kitabı okuyacaksanız ben hala On Küçük Zenci derim ama bu kitap da -sadece 3 kitabını okumama rağmen- Agatha Chrsitie kitapları arasında ilk 5' tedir sanıyorum. Kitabın sonu içinse bir hukukçu olarak ciddi eleştirilerim var aslına ama yeri burası değil. Yine de yadırgadığımı belirtmek istedim. Not: Kitabı çeviren Gönül Suveren. Kendisi hakkında sözlükte çok basit çeviriler yaptığına ilişkin eleştiriler vardır, orijinal bir Agatha Christie okumadan bir şey denemez sanırım ama okuduğum diğer iki Agatha Christe kitabı da bunun kadar basit bir dile sahipti diye anımsıyorum, gerçi onların çevirmeni de belki Gönül Suveren' dir bilmiyorum.
Baskı: İş Bulma Kurumu
Painati İstrati önceden komünistmiş. Belki sonradan da komünisttir bilmiyorum ama işte bakmış ki komünizm uygulanabilir bir şey değil, ki kendince neden olmadığını da 16. sayfadan alıntıladığım alıntılar bölümüne eklediğim kısımda harika açıklamış, kendini dostluğa, sevgiye vermiş. Bu kitap aslında bir devam kitabıymış, ilk kitapta yine bu kitabın ana kahramanı olan Adriyen' ın maceraları anlatılıyormuş. O kitabı da okumayı düşünüyorum ama her an vazgeçebilirim. Adriyen 20 yaşında, sol görüşlü, bohem hayatı yaşayan bir genç. Yalnız bohem hayatı yaşamak için fazla parasız. Para olmadan bohem takılmanın hiçbir albenisi yok. Kendisinden yaşça büyük olan ve benim anladığım kadarıyla fazlasıyla da öykündüğü bir adam olan Mihail ile birlikte Bükreş' te sefalet içinde yaşadıkları bir kesit anlatılıyor kitapta. İki kafadar iş bulma idarehanesi denen bir yere kapağı atıp sersefil yaşarlarken gönül maceralarına atılıyorlar filan. İkilinin arasındaki diyalogların alt metinlerinde İstrati' nin komünizmle ilgili şüpheleri açıkça ortaya konuyor. Hatta Adriyen karakteri baya baya İstrati' nin kendisi gibi, düşünce yapısı olarak. Kitap Varlık Yayınları' ndan dolayısıyla eski basım haliyle ve çevirisi de biraz çağımızın gerisinde bana kalırsa ama buna rağmen belki çevirmenin marifeti belki de yazarın tarzı sebebiyle çok rahat okunuyor. Bazı ağdalı(bu ne demek lan) kelimelere rağmen çok akıcı bir kitap zaten hikaye de kısa bir hikaye ki kitabı seçmem de bunun etkisi büyüktü. Yaşlandım artık sanırım, tuğla gibi kitaplarla uğraşmak zor geliyor. Gerçi zor gelmediği bir dönemim de olmadı hiç. İstrati' nin mastürbasyona olan bakış açısını ise çok anlamsız ve garip buldum. Kitabın kısacık bir yerinde değiniyor buna, oradan çıkardım bunu. Karakterlerden biri odaya bir kız atıyor, bir başka karakter onların çıkardığı seslerden tahrik olup mastürbasyon yapıyor ve kahramanımız Adriyen bunu çok iğrenç buluyor. Ama cinselliğe karşı tutumu böyle değil, sadece mastürbasyona karşı aşağılayıcı bir bakışı var yoksa cinselliğin bedensel ve mutlak giderilmesi gereken bir ihtiyaç olduğunu düşünüyor kahramanımız, gideriyor da zaten. Ama işte türk olmadığından olsa gerek ''karıya çaktım aga'' minvalinde açıklamaları olmuyor sonrasında alkol masasında. İki tarafın da keyif aldığı bir aktivite bu sadece, yazara ve karaktere göre. Heyecanlanmayın ama, erotik filan değil kitap. Sonlarında hilkat garibesi bir adamın evindeki maceraları fazlasıyla gereksiz buldum, böyle şeylerden pek etkilenmesem de yine de yer yer mide bulandırıcı ve aynı zamanda abartı buldum o evde olanları. Neden öyle bir bölüme yer vermiş yazar merak ediyorum. Çok ekstrası olan bir kitap değil, yazarın da kitabın da özeti 16. sayfadaki alıntı aslında. Bitti. ''Kafamızı şişirdikleri o sosyal sınıfların değişmezlikleri meğer bir masalmış. Zenginin nasıl fakirleştiğini gördüm ki bu aslında o kadar ehemmiyetli bir şey değil, ama fakirin zenginleşmesi mümkün olur ve o bu hevese kapılırsa -zenginin yerine geçmeye heveslenmeyen bir fakir bulunmadığı da malum- iş değişir. Demek ki bir sınıf ahlakı yokmuş. Halbuki beni alakadar eden fakirin ahlakıdır, yoksa mecburen içinde bulunduğu şartlar değil. Çünkü biz istediğimiz kadar sınıfları ortadan kaldıralım her zaman daha iyi mevkiler ve vaziyetler bulunacaktır, bugünün proletaryası hakiki bir sınıf ahlakına sahip olmadıkça da bütün içtimai patırtılara rağmen refahlı hayat mücadelesi ve adaletsizlik daima baki kalacaktır.'' Sf: 16 - Varlık Yay. - 2. Baskı(1957)
Baskı: Türkiye Ağaca Neden Sarıldı?
Doğum günü hediyesi olarak verilmişti yoksa kendim gidip de kolay kolay almazdım. Ansiklopedi gibi kitap kim okuyacak bunu? Bir de kitabın getirisi olması lazım. Mesele yeraltı edebiyatı okurum, okuyan hatunu severim. Hem iyi yiyişir hem de seni beğendiyse yiyişmek garantidir. Kitap bunun için okunur. Mesela yakışıklı bir adam olsam hayatta kitapla vakit öldürmezdim ama şimdi tipten kaybettiklerimizi cümlelerle filan telafi etmek lazım işte. Aslında bu çalışma, solcu kızları çekebilirdi belki ama tüm bu gezi süreci boyunca özellikle bir gece arkadaşın balkonunda öyle bir tartışmaya girip hükümeti savundum ki başbakan orada olsa beni danışmanı yapardı. Ama sağ olsun bu eserin hazırlanmasına vesile olan İstanbul ve Ankara Emniyeti haklıyken haksız duruma düşürdü beni sonunda. Bu eser, her ne kadar isminden gezi sürecini anlatmak ve belki bazılarınıza göre haklı göstermek için hazırlanmış gibi anlaşılsa da bence hazırlanmasının asıl nedeni Çağlayan Adliyesinde avukatlara uygulanan ve 9 yıllık(evet ben 9 yılda ancak bitirdim hukuku kapasitem o kadar demek ki) fakülte hayatım boyunca bana nadiren de olsa öğretilen hukuk felsefesini yerle yeksan eden şiddettir. Fakülte hayatım boyunca derslere çok az girdim dolayısıyla hocalarımdan çok da fazla cümle duyamadım zaten. Ama duyduğum ve asla unutmayacağın 5 6 cümleden ilk ikisi kronolojik sırayla şunlardı: 1-İlk ders kitabınız: Dostoyevski Suç ve Ceza 2-Biz burada hakim, savcı, avukat yetiştirmiyoruz, biz hukukçu yetiştiriyoruz. Fakültemin ne kadar hukukçu yetiştirdiğini bilemem derslere girmedim az önce de belirttiğim gibi, ama çevremdeki hakim, savcı ve avukatlara bakıyorum da sadece benim fakültem değil, bu ülkedeki tüm hukuk fakültelerinden o unutamayacağım cümlede tarif edildiği şekilde çok az hukukçu yetişiyor. Söylemek istediğim çok şey var ama sanırım artık kitaptan bahsetmem gerek biraz. Gezi sürecinde olanları gün be gün özetliyor. Başbakanın açıklamalarını, baro başkanının açıklamalarını, cumhurbaşkanının açıklamalarını filan okuyorsunuz. Olayları, olayların iç ve dış basındaki, halktaki yansımalarını özetler halinde okuyorsunuz ama elbette derinlemesine bir analiz filan beklemeyin. Çeşitli baroların basın açıklamaları aynen alınmış kitaba. Çağlayan Adliyesinde avukatlara, dolayısıyla savunmaya ve dolayısıyla hukuka yapılan ve hiçbir şekilde hukukla, kanunla ilişkilendirilemeyecek olan tamamen keyfi uygulamanın sonucunda baroların haklı ama bir işe yaramayan ve yaramayacak olan açıklamalarını okuyorsunuz. Hukuk okumanıza ya da hukukla ilgilenmenize gerek yok, okuduğunuzu anlayabilen bir insansanız kendinizi tutamayıp kahkaha atacağınız yerler de var kitapta. Örnek; Ankara Emniyet Müdürlüğü' nün fezlekesine bakıyoruz; ''Yazılı ve görsel medyada yer alan taraflı haberler, eylemci grupların kamuoyu desteği aldıklarını ve yaptıkları her türlü illegal eylemin demokratik bir hak olarak algılandığını düşünmelerine sebep olmuştur.'' (Polis karar veriyor haberin taraflı olup olmadığına :) ) ''Eylemcileri Ankara' daki müdahalelerde polis tarafından yapıldığı iddia edilen orantısız güç kullanımıyla ilgili savcılığa bireysel olarak suç duyurusu yapılması yönünde teşvik etmişlerdir.'' (Savcılığa suç duyurusunda bulunmaya teşvik etme suçu diye bir suç dünya hukuk tarihinde yerini aldı) ''Başbakanın danışmanı yayına katıldığında sözü yarıda kesilerek yayın sonlandırılmıştır.'' (Tövbe haşa! Şaka değil, başbakanın sözünü kesen moderatör ve onun kanalı suçlanıyor fezlekede. Bir polis fezlekesinde bu cümleyi yazmak, biz hukuka üçlü saltolar attırıyoruz demek gibi bir şey) Milletvekilimiz İdris Şahin iktidar yalakası medyanın dahi ''palalı bir şahıs'' vb. tanımlarla verdiği haberi yorumluyor: ''Şimdi oradaki ensafın ^^hukuk çerçevesinde^^ yapmış olduğu bir eylemi, yargıya da müdahale etmek suretiyle, burada hükümete yansıtmak ve hükümetin sanki bu kişileri tutuklamadığı gibi bir söylem içerisine girmenin de haksız olduğuna inanıyorum(ne nerdeyim, türkçe hocan kim lan senin)'' Taksim Dayanışması' na destek veren şehir plancıları, mimar ve mühendis odalarının bağlı olduğu TMMOB' nin yetkileri 9 temmuz gece yarısında TBMM' de yapılan düzenleme ile ellerinden alındı. (20 dakika içerisinde oldu bitti bu. Demokrasi güzel şey tabii, sonuçta çoğunluk var.) Çok uzatmaya gerek yok, bu ülkede olunabilecek en kötü şeylerden biri hukukçu olmaktı ve ben Amerikan filmlerine tav olarak onu seçtim ne yazık ki. Kitapta güzel cümleler de var ama, bu ülkede o cümleyi hayata geçirebilecek ne bir birey ne de kitle var. Demokrasi, tahammül, hakkaniyet ve vicdanla vücut bulur, sınırlarını ise sadece yasalar değil, ortak akıl ve temel insan hakları çizer. (Antalya Barosu) Ne kadar büyük ve ihtişamlı Adalet Sarayları yaparsanız yapın, şayet içerisinde hukuksuzluklar meydana geliyor ve bu hukuksuzluklara göz yumuluyor ise o binalar, beton yığınlarının ötesine geçmeyecektir. (Artvin Barosu) Gezi olaylarında iktidara nasıl hak verdiğime gelirsek orası çok uzun konu, boşverin. Son olarak hukuk filan demişken çok sevgili cemaatçi avukat kuzenimin, facebookta cübbemizi giydik de geldik iletisine karşılık verdiğim cevabı bir de buradan çakıp bitireyim zira çok sevdiğim bir cümle oldu yazdığım o cümle. ''Yıllarca cemaatin her türlü hukuksuzluğuna ses etmeyip hatta destek verip de bugün kendileri o hukuksuzluktan mustarip olunca cübbe edebiyatı yapanları da unutmayacaktır bu ülkenin gerçek hukukçuları'' Yukarıdaki kuzenime ilişkin alıntının konumuzla alakası çok. Hakim, savcı ve avukatlar el birliğiyle bu hale getirdiler hukuku. İktidar sadece zayıf noktaları görüp oraların üzerine oynadı hepsi bu. Yeri gelmişken -ki belki de gelmemiştir bilmiyorum- basın açıklamalarını yazan avukatlarla da bir tanışmak isterdim. Anlatım bozukluğuyla dolu o kadar cümleyi yazabilmek de bir başarıdır. Sakarya Barosu' nun açıklaması ise harfi harfine katıldığım tek açıklamadır ayrıca. Size söz, o açıklamayı bir iki güne olduğu gibi alıntılar bölümüne ekleyeceğim. Elin gavuruyla bitirelim biz; Kral: Değirmenini yıktırırım! Köylü: Berlin' de yargıçlar var. Yıktıramazsın!
Baskı: Ay'ın Çevresinde Seyahat
ules Verne' nin bu kitabı benim için bir hayal kırıklığı oldu. Ben Jules Verne' i müthiş bir hayal gücüne sahip olan ve bu müthiş hayal gücü sayesinde kurguladığı sürükleyici hikayelerle çocuklara hem kitap okumayı hem de bilimi sevdiren bir adam olarak tanıdım, öğrendim. Bu kitap bir çocuk kitabı değil, bir çocuğun bu kitabı sıkılmadan okuyabilmesi mümkün değil. Ben bile deli gibi sıkıldım. O kadar gereksiz ve fazla matematiksel hesaplar ve ayrıntılar var ki okurken bunalıyorsunuz artık. Hikaye adından da anlaşıldığı üzere bir Ay' a yolculuk hikayesi. Yanlış işler biraz ters gidiyor ve yolcularımız Ay' a varamadan onun çekimine girip Ay' ın bir uydusu haline geliyorlar. Neden varamadıkları kısmı bence harika kurgulanmış. Kitapta en sevdiğim detaylardan biri buydu zaten. İsimlerini şu an hatırlayamadığım 3 yolcumuz var Ay' a fırlatılan merminin içerisinde. 2' si ''Einstein terk'', diğeri ise ''adam Ayştayn beyler'' diye tanımlanabilecek tipler. Bu 3. sü -ki zaten yolculuğa sonradan eklenen kişi kendisi- sanki Jules Verne' in, hikayenin kurgusunu bozmadan olan biteni ''halk diliyle'' açıklayabilmek amacıyla hikayeye dahil ettiği bir tip bana göre. Buna benzer şeyler bazı Amerikan filmlerinde de vardır. Örneğin bir felaket sonucu bir yaratık ortaya çıkar. Bu yaratığın nasıl ortaya çıktığı filmdeki İsviçreli bilim adamları tarafından açıklanır ama biz anlamayız. Tam bu noktada devreye bilimden anlamayan karakterlerden biri girer ve nasıl yani diye sorar. Sonra da o bilim adamı halk diliyle bir açıklama daha yapar ve tüm izleyiciler yaratığın neden ortaya çıktığını anlar. Merminin içindeki iki adam kendi aralarında bir şeyler konuşuyor, bu üçüncü tip de o ne demek diyor, sonra da buna daha basit dille anlatıyorlar olan biteni. Bu detayı da sevdim aslında ama yine de kitabı kurtarmaya yetmedi benim gözümde bu detay. Ben mutsuz sonra biten kitapları daha çok seviyorum ama bir çocuk kitabında da mutsuz son travmatik etki yaratabilirdi çocuklarda o yüzden mutlu sona itirazım yok. İlk sayfalarda mizahi bir yön vardı ama kitabın devamındaki mizahi kısımlar fazla zorlama geldi bana. Karmakarışık gittim de bitiriyorum, Jules Verne efsanesinin iyi örneklerinden biri değil bu kitap. Adamın hayal gününe saygımız sonsuz lakin ortada bir kitap varsa salt hayal gücü çok iyi diye de övülemez o kitap. Bir de kitapta şöyle bir şey vardı; ''Ya da hızı çekimlerin eşitlendiği noktaya erişmeye yeter, ama orayı aşmaya yetmez, hani şu Hazreti Muhammed' in göğün başucu ile ayakucu arasında asılı durduğu öne sürülen mezarı gibi, sonsuza dek aynı noktada asılır kalırdı'' (Ben böyle bir rivayeti/efsaneyi hiç duymamıştım)
Baskı: Define Adası
Dr. Jekyll ve Mr. Hyde kitabının altına da yazdığım üzere garip bir adammış Robert Louis Stevenson. O kitap bambaşka bir meseleye ilişkinken bu kitapta klasik bir korsan hikayesi anlatıyor yazarımız. Klasik diyorum ama günümüze göre klasik elbette yoksa 1883 yılında yazılan bir korsan hikayesine klişe demek biraz haksızlık olur. Tabii o döneme kadar korsan yok muydu gibi bir soru da gelmesin aklınıza, o kadar da değil. Korsanlar var, muhtemelen korsan hikayeleri de var ancak –kitabın arkasında yazana göre- karakterlerin bu kadar net işlendiği ve karakterler üzerinde bu kadar durulan bir korsan hikayesi yok ya da pek yok diyelim. Kitabın arkasındaki ya da ön sözündeki bilgiye göre kolu kancalı korsan efsanesinin gelişmesinde bu kitabın katkısı varmış. İş Bankası Kültür’ ün bu çocuk serilerinden 5-6 kitap aldım, hepsini okuyacağım. Çocukluğumuzda bize Ökkeş serisi okutmuşlardı hem zaten ben o zamanlar kitap okuyan biri değildim. Dolayısıyla hazır İş Bankası böyle güzel bir iş yapmışken şunları sırayla gömeyim deyip aldım okumak istediğim 5 6 kitabı, biraz geç kaldık haliyle, dil çok basit ve yer yer sıkıcı geliyor kitaplar, bu da öyle oldu. Bundan 10 sene önce okusam, anlatıcının yerine (genç denizcimiz Jim) kendimi rahatlıkla koyup daha bir şevkle okuyabilirdim belki kitabı. Yine de hikaye oldukça sürükleyici, tek sıkan yanı çok fazla sayıdaki denizcilik terimleri oldu. Bir iki kez telefondan internete girip baktım kelimelere ama bir yerde sonra sıkıldım. Özellikle bir bölüm var ki salt gemiciler okusun diye yazılmış sanki.(Biraz abartmış olabilirim çok takılmayın) Hikayenin sonunu da çok sevmedim. Kötü değil de olması gerekenden de zerre farklı değil. Bir ters köşe ummuştum açıkçası ama çok net başlayan kitap, çok net devam edip çok net bitti. Her yerde rahat rahat okunabilecek, bir cümleyi 2. Kez okumaya gerek kalmayacak ama denizcilik terimleriyle dolu bölüm hariç, hiçbir paragrafında da sizi bunaltmayacak bir çocuk-gençlik kitabı. Yazardan biraz bahsetmek gerekirse; wikide, sözlüklerde filan bahsedilmiş hep :) Silve diye bir puşt var yalnız kitapta. Adamın karaktersizlik üzerine kurduğu muazzam bir karakteri var. Pirates Of The Caribbean’ da Kaptan Jack Sprarrow’ un ani saf değiştirmeleri var ya hani, işte o manevraları yapan Sparrow, bu adamın yanında dürüstlük abidesi gibi kalır. Yalnız bu omurgasızsın hikayeye müthiş bir hareket kattığını da inkar edemem. Yazar bu kitabı üvey oğluyla bir oyun oynadıkları sırada çizdikleri haritadan feyiz alarak yazmış. Genel kültür değil, kitabın ön sözünde ya da yazarın tanıtıldığı bölümde yazıyordu bu da. Genç ölmüş yazarımız, ona üzüldüm. Dr. Jekyll ve Mr. Hyde için değil belki ama bu kitap için çok sevdim ben bu yazarı. Kitapta çok ekstra bir numara olmadığını üste de yazdım da işte artık ıssız ada, korsanlar, define vs. klişelerini sevdiğimden olsa gerek çok ısındım adama. Son olarak; Silver, geber lan yavşak!
Baskı: Savrulan Otlar Arasında
Ömür törpüsü. Öncelikle usule ilişkin bir değerlendirme yapacağım; Ulan o nasıl dizgi? Kitap 127 sayfa ama ekonomik bir dizgiyle 60 sayfada hallolurdu bu kitap. Esasa girelim; Boris Vian kimilerinin(Ferhan Şensoy) çok sevdiği bir yazar. Sartre gibi önemli bir adamın arkadaşı. Şimdi bunları göz önüne alıp da saçma sapan kitap yazmış demeye benim bazı uzuvların yemiyor. Dolayısıyla kitabı değil kendimi eleştireceğim mecburen. Kitabın arka kapağına bakarsak kitap; gülünç bir macera, ilginç bir casusluk öyküsü, tuhaf bir polisiye soruşturması. Bana göre bunların bir kısmı doğru sadece. Şöyle ki; yer yer gülünç, tuhaf ve kitabın içerisinde polis olduğu söylenen biri var. Yazdıklarıma anlam yüklemekte zorlanabilirsiniz, o zaman size kitabı anlatmakta başarılıyım demektir çünkü ben bu duyguyu tüm kitap boyunca hissettim zaten. Konu şu kısaca; iki arkadaş bir partiye gidiyorlar, orada bu ikiliden birinin cebindeki bir madeni para çalınıyor ve daha sonra bu iki arkadaşla birlikte bir polis şefi ve polis şefinin yardımcısı bu madeni parayı aramaya başlıyorlar. Yani bu kadarını anlayabildim en azından. Ama aklınıza öyle ''çok süper kurgu'' diye adlandırdığınız klasik polisiyelere filan gelmesin hiç alakası yok çünkü. Günlerin Köpüğünü okumuş biri olarak Boris Vian' dan tuhaf olaylar, metaforik anlatımlar bekliyordum elbette ama bu kadarını da değil. Biliyorum anlamıyorsunuz, çünkü anlatamıyorum o yüzden bir alıntı ekleyeyim; 5. bölüm: Davete Geliş ''Tuvaletini tamamlayan Adelphin yavaşça odasının kapısını açtı ve metalik kristale son kez bakıp, bir kız böceği gibi kayarak, açık mavi yün kumaş kaplı kıvrımlı süsleri nikel trabzanının ışıltılarının dolaysız ufkunu kesen mermer merdivene doğru yöneldi.'' (-ıp ekinden sonra virgül gelmez. Çevirmene, redakte edene selam olsun) İşte buna benzer sayısız cümle okuyorsunuz kitap boyunca. Tabii ben çevirmene atarı yaptım da İsmail Yergüz de Fransızca çeviri konusunda yetkin bir adamdır bildiğim kadarıyla. Yalnız tıraş kelimesini yanlış yazdığını tartışmam bile, tıraş kelimesinde ı vardır ki Avi Pardo da yanlış yazıyor bunu. Çevirmenlere giydirecek kadar ukalalaştığım bu paragrafı burada bitiriyoruz. Kitabın arka kapağında kitap için; ''Boris Vian' ın dil evreninin en yetkin örneği'' denmiş. Dolayısıyla belki orijinal dilinden okunsa daha keyif verici ve anlaşılır olacak bir kitaptır bilmiyorum. Sonuçta Türkçe fonetik bir dil olduğundan, (yazıldığı gibi okunan demeyin rica ediyorum, her dil yazıldığı gibi okunur zaten dünyada) kelime oyunlarına çok fazla müsaade etmiyor dolayısıyla ne kadar özenli çeviri yapılırsa yapılsın eğer kelime oyunlarıyla bezeli bir kitapsa aynı tadı vermesi mümkün değil. Tabii kitabı anlamadığım için kendimce bahaneler de üretiyor olabilirim şu an. Sonuçta bir dil oyunu filan olsaydı en azından dipnotlar ile bunlar belirtilirdi. Özetle; hiç beğenmedim, hiç keyif almadım; anladığımı düşünüyorum ama belki de hiç anlamadım, bilmiyorum. Bu hissi yaratan iki kitap daha vardı; Şövalyeler Kitabı ki buna güzeldi diyen de var. Yok ben kabul etmiyorum güzel olduğunu, aynı hikayede farklı zaman dilimlerinden, farklı kurgular dan bahsedilecekse Gölgesizler kitabı bu işin tepe noktasıdır okuduklarım arasında, o yüzden hiç bunu denedi diye övemeyeceğim Şövalyeler Kitabı' nı. İkincisi ise Bu Bir Pipo Değildir ki o kitap beni aşan bir kitap. Ben onu okuyup anlayabilecek yetkinlikte değilim, umarım ilerde olurum. Bu kitabı anlamamın ise yetkin olup olmamakla alakası yok bence. Bana hitap etmiyor kitap. Ben Tarantino diyaloglarını da sevmem. Bunu neden belirttim; çünkü Tarantino için diyalog üstadı denir, örneğin bir oral seks diyaloğu vardır Rezervuar Köpekleri' nde ve çok övülür. Benim içinse sadece laf kalabalığıdır ki severim o sahneyi ona rağmen böyle diyorum. Diyalog üstadı Woody Allen' dır benim dünyamda. İşte bu kitap için sözcüklerle beslenen, büyüyen bir hikaye denmiş ama sözcüklerle büyümekten kasıt yazdığım alıntıdaki gibi bir şeyse bu benim için sadece laf kalabalığıdır hepsi o. 3 sayfa boyunca bir adamın eşyalarının kıyafetlerinin hangi cebinde taşıdığına ilişkin tasvirler mevcut mesela. Aslında hoşuma gitti bu kısım, benim de kotumda cüzdanın, anahtarın, bozum paranın durduğu yer bellidir ve ekstra bir nesne cebe dahil olduğunda bir yapboz edasıyla bu eşyaların durduğu cepler değişebilir ama bunu 3 sayfa anlatırsam sanırım küfredersiniz bana. Dilin iletişimde yetersiz bir araç olduğuna ilişkin bir şey denedi desem(zorlamanın sınırlarındayım sanırım şu an) bu kez yine beğenmem kitabı çünkü onu da Peter Handke, Kalecinin Penaltı Anındaki Endişesi ile muazzam şekilde yapmıştı. Tüm bunları göz önüne alarak, bana sorarsanız okumayın derim bu kitabı. Günlerin Köpüğü' nü okumak Boris Vian için yeterli belki bir de Mezarlarına Tüküreceğim. Kitaptaki en hoşuma giden cümleyse yine bu 3 sayfalık tasvir paragrafına ait; ''Gene bu dönemde Antioche el çantasını, tercihen sarışın ve çok zayıf olmayan bir kadınla değiştirdi.'' Sf: 49 – İmge Kitabevi Yay. - 2. Baskı)
Baskı: Ölüler Böyle Sever
Bukowski beni sürekli ikilemde bırakan bir yazar. Sevimli ama sıkıcı. Sürekli aynı şeyleri tekrar edip yedim, içtim, seviştim diyen bir adam. Tamam, ben bu tarz hikayeleri okumaya bayılan biriyim ne var ki bir yerden sonra rutine dönüyor, gelecek cümleleri bile tahmin ediyorsunuz. Ukala biriyimdir ama Bukowski' ye sallayabilecek kadar da değil. Evet yani yukarıda yazdıklarımı düşünüyordum Bukowski hakkında ama ne zaman ki romanlarını bırakıp öykülerini okumaya başladım, Bukowski sevgim tekrar kabardı. Az önce sürekli kendini tekrar etmekle itham ettiğim adamın aslında ne kadar yaratıcı biri olduğunu görmemi sağladı Bukowski öyküleri. Cümleleri, romanlarıyla hemen hemen aynı ama karakterler ve konular çok yaratıcı geliyor bana. Rahatlatıcı bir yanı var Bukowski' nin ve nedense öykülerinde daha fazla hissediyorum ben bunu. Ama kendisi ne durumlar yaşamış, ona bakıp halime şükrediyorum gibi bir şey değil anlatmak istediğim. Adam varlığı ve de yokluğu o kadar basit ve 'aynı' anlatıyor ki, içimde bulunduğum durum (iyi veya kötü) bir anlam ifade etmemeye başlıyor bana. Can sıkıcı bir yanı da var tabii. Dürüst yazarları, dürüst insanları hep sevmişimdir. Bukowski de fazla dürüst ve gerçekçi, dolayısıyla da beni kurduğum hayallerden uzaklaştırma konusunda çok başarılı. Kitap yanımda olmadığından alıntılamak istediğim yerleri yarın yazabilirim ancak ama şöyle bir şey diyor mesela ''büyük bir yazar 500 yılda bir gelir'' Uzun bir süre Bukowski okumayı düşünmüyorum, ama bu cümleyi kısa bir süre önce de söylemiştim. Gerçi bu kitap bir istisna oldu. O kadar çok Bukowski kitabı çıktı ki piyasaya artık bu adamın kaç kitabı olduğuna ilişkin gerçekten bir fikrim yok ve Kadınlar ile Ekmek Arası' nı okuyup Bukowski defterini kapatmaya karar verdiğimden, uzun süre Bukowski okumayacağım demiştim. Sonra bir şekilde bu kitap tavsiye edildi bir arkadaşım tarafından, bulabilir misin bilmiyorum dedi ama baskısı çok olan bir kitabı sahaflar aracılığıyla bulmak çok kolay. Yok hiç öyle romantizme bağlayıp da zaten 2. el kitaplar daha değerlidir, üzerinde kim bilir hangi insanların parmakları gezmiştir filan demeyeceğim hatta mümkünse sadece tek bir insanın; güzel, seksi bir kızın parmakları dolaşmış olsun kafi. Bunu düşündüğümde keyifli oluyor 2. el kitaplar. Umarım bu öyledir; harika bir kız bu kitabı başucunda tutmuş, parmaklarını sayfaları üzerinde gezdirmiş, hatta çok şanslıysam kucağına koymuş, dudaklarına yaklaştırmıştır filan. Ama muhtemelen bunların hiçbiri olmadı ve kitap 2 3 okuru dolaştıktan sonra tozlu bir halde sahafa gelip, sahaf tarafından silinip parlatılıp üzerindeki son parmak izleri de temizlendikten sonra rafa konuldu. Ruhsuz ve 'temiz' olarak. Bukowski kitabına böyle bir inceleme gerekiyordu, kusura bakmayın.
Baskı: Pinokyo
İş Bankası sağ olsun müthiş bir olaya imza attı bu çocuk serisiyle. Hem orijinal metinden tam ve güvenilir çevirilerle hem de muazzam bir fiyatla sundu bu kitapları okuyucuya. Ben de bu çocuk serisinden benim için önemli olan 5 6 kitabı aldım ancak Pinokyo' yu almak aklımda yoktu. Ne zaman ki bir vesileyle orijinal hikayede Pinokyo' nun asılarak öldürüldüğünü öğrendim, ''lan'' dedim, ''benim bunu alıp okumam lazım'' ve aldım kitabı. Harika bir önsöz, Pinokyo üzerine önsözden bile daha güzel bir inceleme yazısı ve Collodi' nin hayat hikayesini okuyup sonra hikayeye başladım, Haliyle farklı bir gözle okudum kitabı. Çok detaya girmeye gerek yok, nihayetinde hepimizin bildiği bir çocuk kitabı. Her çocuk kitabı gibi ders verici olaylar vs. Ama enteresan gelen bir iki detay vardı, onları paylaşacağım şimdi izninizle. Sayfa 55: - Başkaları çıkarsa ben de çıkmak istiyorum hapisaneden, dedi Pinokyo, gardiyana. - Olmaz. Siz çıkamazsınız, dedi gardiyan. Çünkü siz malın gözü değilsiniz. - Özür dilerim, diye karşılık verdi Pinokyo, ama ben de bir dolandırıcıyım. - Öyleyse yerden göğe kadar haklısınız, dedi gardiyan, beresini saygıyla çıkarıp selamlayarak, Pinokyo' ya hapisanenin kapılarını açtı, onu dışarı bıraktı. (Dönemim İtalyası' na, yargı sistemine bir Tayson kroşesi gömmüş Collodi) Sayfa 67: (Pinokyo denizde dalgaların arasında kaybolurken) - Zavallı çocuk! Dediler o zaman kıyıya toplanmış balıkçılar, alçak sesle dualar mırıldanarak evlerine gittiler. (Yine döneme bir gönderme var bana kalırsa. Herkes olan biteni seyredip sonra da duasını edip evine gidiyor, kimse zorda kalan biri için yardım etmeye çalışmıyor) Şimdi sayfa 55' in gönderme olduğu açık da sayfa 67' den yaptığım alıntı için sana öyle gelmiş diyebilirsiniz. Peki buna ne diyeceksiniz o halde? Sayfa 68: (Pinokyo' yu dev balina yutar, onun midesinde bir balıkla karşılaşır Pinokyo ve ona buradan kurtulmaları gerektiğini söylediğinde balık, mantıksız bir fikir ileri sürer ve orada kalmaları gerektiğini, kurtulma imkanı bulunmadığını söyler.) - Budalalık bu! diye haykırdı Pinokyo. - Ben böyle düşünüyorum, dedi Tonbalığı. Politikacı tonların söylediği gibi, düşüncelere saygı gösterilmelidir. Ne alaka bir çocuk hikayesinde politikacılar? Ve neye saygı duymasını istediğine de bakın lütfen; içinde bulunduğun duruma saygı duy, bunun için bir şeyler yapmaya çalışma. Collodi aslında bir çocuk yazarı değil, zaten adı da Collodi değilmiş ki bunu kitabın sonunda kendisiyle ilgili yazılan biyografiden öğrendim. Aslında Collodi' nin asıl ilgi alanı siyaset. Tabii her dürüst ve muhalif yazar gibi pek çok sorunla karşılaşıyor hayatı boyunca. Her şeyi anlatamam gidin okuyun bir yerlerden ama hikayede kesinlikle çok ciddi göndermeler var. En başta Pinokyo ve Gepetto' nun çok zor ve yoluk içinde bir hayatları var ki bu dönemin Floransası' nın bir özeti aslında. Kitaptaki göndermeler içerisinde benim fark ettiklerim yukarıda, bir de fark edemeyip kitabın sonundaki inceleme yazısında belirtilen bir örnek vereyim.''dört altını hemen ek Pinokyo, çünkü tarlayı zengin bir bey aldı... bundan sonra altınları o ekecek'' Bu cümle ile Floransa' ya yabancı sermayenin gelişinden bahsediyormuş Collodi. Collodi pek istekli değilmiş aslında böyle bir hikaye yazmaya, zaten orijinal metinde de 15. bölümün sonunda Pinokyo' yu öldürmüş. Hem de ne öldürmek. Ölüm tasviri muazzam ki kitabın sonunda buna da ayrıca değinilmiş ve sanki İncil' den alınma gibi denerek nitelendirilmiş o paragraf. Sonrasında hikayenin devamı istenince de devreye gece mavisi saçlı peri(Collodi fazlasıyla annesinden öykünmüş bu karakter için) giriyor ve Pinokyo' yu kurtarıp en son olarak da onu gerçek bir çocuk yapıyor son bölümde. Dört madde ile bitireyim zira hem uzadı hem de bunları evde kendi bilgisayarımda yazıyorum ve yazarken çok seksi bir kızı özlüyorum tekrar ve tekrar. 1- Collodi babasız büyümüş daha doğrusu sanırım üvey babayla büyümüş ama adam ona iyi davranmış. Bizim Pinokyo' nun yapıldığı odunu bulan da Gepetto değil, başka biri. Gepetto, ondan sonradan alıyor odunu. Buradan yola çıkarak da Gepetto' nun, Collodi' nin üvey babasından öykünerek yarattığı bir karakter olduğu düşünülebilirmiş ama bana biraz zorlama geldi bu. 2- Ben, kitabı bu çevirisiyle hiçbir çocuğa okutmam. Sansürü destekleyecek değilim ama bu çeviri, yani hikayenin orijinal hali bir çocuk için uygun sayılmaz. 10 yaşında bir çocuğun bu kadar ölüm içeren, yer yer vahşet sayılabilecek (ısırarak kedinin pençesini-bence pati de yazar ya da çevirmen pençe demiş- koparıyor mesela Pinokyo ve sonra da bunu tükürüyor) sahneler barındıran bir kitabı okuması bana doğru gelmiyor. 3- Dünyada pek çok yazar Pinokyo hikayesi yazmış sonrasında. Olabilir tabii de Tolstoy' un da yazmış olduğunu öğrenince ben şaşırdım belki siz de şaşırırsınız diye paylaşıyorum. 4- Ölüm paragrafı: Şiddetli bir günbatısı esmeye başlamıştı bu arada; öfkeyle uğuldayan rüzgar, zavallı kuklayı bayram çanı gibi döndürerek oraya buraya çarpıp duruyordu. Bu sallanma yüzünden şiddetli titremeler geliyor, boğazına gittikçe sıkışan ilmik soluğunu kesiyordu. Gözleri yavaş yavaş sislenmeye başlamıştı; ölümün yaklaştığını duyumsamakla birlikte, her an için iyi yürekli birinin çıkıp geleceğinden ve kendisine yardım edeceğinden umudunu kesmiyordu. Ama bekle bekle, kimse gelmiyordu, hiç kimse. Zavallı babasını anımsadı o zaman, ölmek üzere, kekeledi: - Ah babacığım! Sen burada olsaydın! Başka bir şey söylemeye soluğu yetmedi. Gözlerini yumdu, ağzını açtı, bacaklarını gerdi, şiddetli bir sarsılmadan sonra, donmuş gibi sallandı kaldı.
Baskı: Yüzbaşının Kızı
Benim okuduğum kitap Varlık Yayınlarından çıkan 1960 basımı bir kitaptı. Çevirmen ise Nihal Yalaza Taluy' du ki bana göre Ahmet Cemal Almanca çeviride ne ise, Nihal Yalaza Taluy da Rusça çeviri için odur. Bir kitabı, yazıldığı dönemden bağımsız olarak ele alıp değerlendirmek o kitaba büyük haksızlık olur. Açıkçası bu roman günümüzde yazılmış olsa üzerinde pek de durmaya değmeyecek; aşk, intikam, kıskançlık unsurlarıyla bezenmiş sıradan bir roman olurdu. Ama yazıldığı dönem ve arka plandaki Pugaçev isyanı romana bambaşka bir hava katıyor ve onu bambaşka bir düzeye taşıyor. Puşkin' in hayatından bazı kesitler barındırıyor roman, daha doğrusu sanki Puşkin, kendi ve eşinin hayatında eksik olan her erdemi, romandaki ana kahraman ve onun aşık olduğu kıza fazlasıyla veriyor. Dil sade, basit ve akıcı; hikaye sıradan. Ayrıca romadan gereksiz ayrıntılara yer verilmemesi çok hoşuma gitti, ama kimileri bunu eleştirip roman değil de romanın özetini okuduğunu hissine kapıldığını iddia edebilir. Ne var ki o döneme kadar bu kadar derli toplu, bu kadar ne anlatmak istediği belli, karakterleri bu kadar net ve oturmuş az sayıda eser yazılmıştır. Puşkin, Rus edebiyatının kurucusu kabul edilir. Bu gözle bakılıp değerlendirildiğinde ancak gerçek anlamını kazanabilir bu kitap. Bu roman geçen sene yazılmış olsaydı mesela yerden yere vurabilirdim kendisini. Yine de 4 yıldız vermeye gönlüm razı olmadı, 3 yeterli :) Şunu da eklemek gerek: Kitapta 2 kez Türklerden bahsediliyor ve Puşkin pek de hoş bakmıyor türklere. Bildiğim kadarıyla Dostoyevski de pek sevmez türkleri. Okulda bize anlatılan tarihten farklı olarak gerçek tarihle de yüzleşmemiz gerekiyor sanki. Okulda anlatılanlara bakarsak; bundan 100 yıl sonra Amerikan çocuklarına, Amerika' nın Irak' a demokrasi getirdiğinden bahsedecek Amerikan ders kitapları.
Baskı: Yeni Hayat
Yıldız Ecevit' in, Orhan Pamuk' u okumak isimli kitabı okunmadan tam olarak anlaşılması mümkün olmayan eserdir. Ben dünyada bu kadar ince düşünülerek yazılmış çok az kitap olabileceği düşüncesindeyim. Kitapta geçen her sayı, her renk, her isim bir göndermedir aslında, bir şeyleri simgeler. burada özetlemem mümkün değil elbette sonuçta kitap yazılmış bu eser üzerine . Yeni Hayat romanı kanımca Orhan Pamuk' un zirve noktasıdır. Ama öyle bu kitabı okuyup arkadaşlarınıza tavsiye edebileceğinizi, günlerce etkisinden çıkamayacağınızı filan sanmayın. Orhan pamuk vb. yazarların; yani modern edebiyatın üst noktalarından biridir Yeni Hayat. Matematiksel bir yapıttır. Üzerinde uzun uzun çalışılmış bir eserdir. Hikaye pek de önemli değildir. Yeni Hayat' ta Orhan Pamuk' un derdi hikayenin içeriği değil, onun kuruluş biçimidir. Basit bir örnek vereyim; romanda 18 argo sözcük var, bunların 9 tanesi ana kişinin bunalıma girdiği 2 bölüme sıkıştırılmıştır. Yıldız Ecevit' ten bir alıntı: '' Kullandığı dili çeşitli söz sanatlarıyla süsleyerek, bir dil ustası olduğunu kanıtlamaya kalkışmak, çağdaş romancıların başat amacı değildir.'' Yani ezanı müezzin yerine imama okutmak hiç önemli değildir Orhan Pamuk tarzı romancılıkta. Orhan Pamuk; Hemingway, Steincbeck gibi yazarların kullandığı dili pek tutmadığını belirtmiştir. Bu iki yazar çok sade ve akıcı bir üsluba sahiptirler. Orhan Pamuk dil konusunda joyce, proust, woolf, faulkner ve nobokov gibi karmaşık bir dil kullanan yazarları ölçü olarak almıştır. Yine de genel bir şeyi belirteyim bu kitapla ilgili Yıldız Ecevit' in kitabından alıntılayarak; Tasavvufta bir inanç vardır. 4 aşamada insanın tanrıya ulaşacağını, hakikati bulacağını savunan bir görüş vardır: 1- Halktan Hakk' a 2- Hakk ile Hakk' ta 3- Hakk' tan halka 4- Hakk ile halkta İşte yeni hayat romanı bu kurguya göre yazılmıştır. --spoiler-- 1-) Ana karakter önce halktan kopar ve ayrı bir dünyaya dalar, Canan' ın peşinden gider, Canan' ı arar. 2-) Canan' ı bulur onunla birlikte yaşamaya başlar 3-) Sonra tekrar kendi dünyasına, hayatına geri döner 4-) Son olarak gerçek huzuru bulur, yolculuk tamamlanmıştır. --spoiler--
Baskı: Yatmadan Önce 100 Fırça Darbesi
Melissa Panarello, bu kitaptan sonra da yazmaya devam etseydi, daha doğrusu doğru düzgün bir şeyler yazabilseydi o zaman bu kitap benim için hayli anlamlı ve değerli olurdu. Ne var ki kendisi sonraki işleriyle(!) bırakın yazar olmayı, yazan bile olduğundan şüphe duymama neden oldu. Yine de Grinin Elli Tonu' na Kıyasla daha elle tutulur bir şey var ortada.
Baskı: Yaşlı Adam ve Deniz (İhtiyar Balıkçı)
En sevdiğim kitaplardan biri. Benim gözümde Martı' dan çok daha ilham verici, en az Küçük Prens kadar da dolu ve üzerine konuşmaya değer bir kitaptır. Pek çoğu kişi kitabın sabır yönüne vurgu yapsa da benim umurumda olan kısım kitabın sonudur. Gerisi spoiler: Kitabın sonunda yaşlı kahramanımız büyük balığı kıyıya getiremez ama yine de mutludur. Çünkü yaptığı eylemleri başkası için yapmaz, kendisi için yapar. Özetle başkası için yaşamaz yaşlı adam ve bu kitap bize bunu anlatır sabırdan ziyade; kendimiz için yaşamamız gerektiğini anlatır. Dahası bunu ders verir gibi yapmaz, o sadece yaşlı bir adamın hayata bakışını özetler size, gerisi sizin özgür iradenize, karakterinize kalmıştır.
Baskı: Yaş On Yedi
Hangimiz okumadık ki? O dönem sevmiştik, 15-18 yaş arası için ideal bir kitaptı belki bundan 10 sene önce, ama şu an yaş sınırı biraz daha düştü gibi. İnternet sayesinde gençler çok daha çabuk tüketiyorlar bir şeyleri -ki genelin aksine bu bir eleştiri değil, ben memnunum bu durumdan- bu kitap çerezlik bile sayılmaz artık bir lise öğrencisi için. 8. sınıf öğrencilerinin seviyesinde bir kitap bana göre. Aklıma gelmişken şimdi Can Dündar yazsaydı bunu: ''Hormonlu gıdalarla büyütürken bedenlerimizi ruhlarımızı küçültmüşüz farkına varmadan'' benzeri ağlak bir cümle kurardı. :) Aklıma gelmişken yazayım dedim :)
Baskı: Yağmur Hüznü
Bir arkadaşımın tavsiyesi üzerine okumuştum bu kitabı. Başka bir yorumumda belirttiğim üzere kitap konusunda fazlasıyla ukala biriyimdir ve bir iki kişi hariç tavsiyeleri önemsemem, güler geçerim. Bu kitabı tavsiye eden arkadaşım ise edebiyat mezunu ve dahası yüksek lisansını da yapmış biri. Dolayısıyla öyle ukalalık yapıp ben okumam diyebileceğim biri değildi. Her şeyden önce bu bir ilk roman ve yazar bu ilk romanıyla Orhan Kemal Roman Armağanı' nı kazandı. İşlenen hikaye fazlasıyla ilgi çekici ve dahası işleniş tarzı çok hoşuma gitti. Son bölümlere kadar iyi bir kitap okuduğunuzu düşünüyorsunuz, son bölümde ise çok ama çok iyi bir kitap okuduğunuzu fark ediyorsunuz. Yazardan bahsedeyim biraz; Tıpkı Hasan Ali Toptaş gibi o da Denizli doğumlu. Havasından mıdır suyundan mıdır bilmiyorum ama iki yazar da hep zor kurguların altına giriyorlar ve kanımca başarıyla da çıkıyorlar. Ahmet Karcılılar tam olarak neden olduğunu tanımlayamasam da okuyucuyu kitabın içine hapsedebilen bir yazar. Elinizden bırakamıyorsunuz kitabı. Üslubu sade, akıcı ama biraz fazla detaycı. Zaman zaman bu detaycılık canınızı sıksa da kurgudaki sağlamlık ve yazarın dili sayesinde yine de kitabı okumaktan vazgeçemiyorsunuz.
Baskı: Yabancı
Albert Camus' un okuduğum ilk ve tek kitabıdır. Bir kez orta sonda bir kez de lise sonda okudum bu eseri. Kitapta Meursault diye bir karakter var ki kendisine duyduğum hayranlığı bir Catalina Otalvaro' ya duyuyorumdur, o da belki yani. Bizim ara sıra yaptığımız gibi cool görünmek amacıyla umursamaz bir tavır takınmıyor Meursault; düşünmediği hissetmediği için de bu kadar vurdumduymaz olmuyor. Aksine fazlasıyla düşünüyor karakterimiz ve her şeyin boş olduğu, ölümün olduğu yerde her şeyin anlamsız olduğu fikrine düşünerek varıyor ve baştan kabulleniyor her şeyi. Sırf şu kitapla ilgili görüşlerim genel görüşlere uymuyor diye bile ayrıca hayran olabilirim Camus' a ve Meursault' a. Camus o kadar muhteşem bir kitap yazmış ki kitabın ana karakteri Meursault' un kitap boyunca toplum tarafından maruz kaldığı dışlanmanın aynısı, kitap bittikten sonra da reel hayatta okuyucuların yorumlarıyla devam etmekte. Sırf bunun için bile duvara Meursault yazar, önüne geçer 1 dakika saygı duruşunda bulunurum lan. Bulantı, Yabancı' nın yanında nasıl görkemli duruyorsa; Yabancı' nın kahramanı Meursault da Bulantı' nın kahramanı Roquentin' in yanında öyle görkemli durmaktadır. Roquentin' in giderken Meursault dönüyormuş denebilir sanırım. Şimdi Roquentin etrafına bir bakıyordu 'ne lan bu saçmalık, niye varız ki lan biz, var olmamız için tek bir nedenimiz bile yok, her şey aynı, amaçsız yere varız'' diye bir şeyler geveliyordu ya hani işte Meursault o evreyi çoktan geçmiş. Varız ama olmasak da hiçbir şey değişmez zaten diyerek anasının ölümüne bile duyarsız kalabiliyor. Şimdi buradan iki farklı şey çıkarabiliriz; 1- Bunlar varlar ama olmasalar da bir şey olmaz çünkü zaten varlıklarının farkında olmadıklarından, neden var olduklarını merak etmediklerinden aslında yoklar diyerek etrafa bir yabancılaşma söz konusu olabilir. 2- Ben dahil kimsenin var olması için bir neden yok dolayısıyla yok olmamız bir şeyi değiştirmez diyerek kendine karşı bir yabancılaşma olabilir. (-ki Camus mantığını düşündüğümde bu daha uygun) Tabii sen yine de bunu çok ciddiye alma zira Sartre varoluşçuluk konusunda benim fikrime göre Camus' u ezer geçer. Dolayısıyla benim Roqu' yu sevmememden dolayı kıyaslamada Meursault öndedir muhtemelen. Allah muhafaza bir kapışsalar, varlık üzerine bir konuşsalar Roqu Abbas, Meursault Şakir durumuna geçer. Roqu 'Kabahat sen de değil seni sevende. Nabeerrrrrrrr!!' diye bitirebilir tartışmayı son olarak. Her neyse bunlar iyi güzel de Camus' ya sorarlar be adam hepsi tamam da hayatın anlamsızlığını bu kadar içselleştirmiş ve bunun sonucu olarak 'bulantı' evresini de geçip hayata tamamen 'yabancı'laşmış bir adam nasıl oluyor da lavuğun birine ateş edebiliyor? Çünkü cinayetin, ''bu lavuk olsa da olur olmasa da olur'' diyerek işlenmesi için Meursault' un bir şeyleri hala sorgulayan bir adam olması lazım ki bu sorguyu da yapsın kafasında. Ayrıca Camus mantığına göre evet hayat anlamsızdır ama yine de uğruna yaşamaya değer. Bu şartlar altında karakterine nasıl cinayet işletir, hadi işletti diyelim nasıl pişmanlık duymasını sağlamaz Camus? Özetle hepsi tamam, Meursault' un umursamazca ölüme gitmesi de tamam ama bir başkasının hayatına bu derece rahat son verebilmesi benim kafamı karıştıran yer işte. Ayrıca işlenen en güzel cinayetlerden biridir bu cinayet okuduklarım arasında. Yüreğine bileğine sağlık Meursault. Dip not: Ben her ne kadar Sartre ve Bulantı ile kıyaslama yapmış olsam da Camus bunu şiddetle reddeden ve Sartre ile aynı şeyi savunmadıklarını söyleyen bir adam. Yine de benziyor işte iki kitap Camus ya da benim kafam bu kadarına basıyor artık bilmiyorum.
Baskı: Yaban
Merhabalar sevgili okurlar ve kendini okur gibi hissedenler; 3 alıntıyla başlıyoruz: 1-) Geçen gün, kırlarda dolaşırken ayağım bir konserve kutusuna çarpmıştı. Durup bakmıştım. Bu kutu Amerika' dan gelmiş bir kutu idi ve üzerinde İngilizce bir şeyin adı yazılı idi. Bu kutuyu buraya hangi yolcular bıraktı? Kim bilir ne zamandan beri kaldı, bilmiyorum. Fakat tuhaf bir ilgiyle eğildim, elime aldım, baktım adeta eski bir aşinayı görür gibi oldum. Ben, bu topraklarda, işte bu teneke kutunun eşiyim. 2-)Bir gün de, yolun kenarında eski bir heybe gibi bırakılmış bir ihtiyar kadın buldum. Kupkuru, kapkara bir kocakarı... (Hepsini yazmıyorum çok yorucu, ninenin tasviri işte) -Nine, nine hasta mısın? -Hasta mı? Ne hastası? Bana yiyecek vermediler. Bana içecek vermediler. Beni yedi gün, yedi gece yürüttüler. O kızım olacak karıya, ''beni biraz sırtına al'' dedim. Kabahatim işte o. Beni şuracığa atıp gidiverdiler. ''Sen şuracıkta biraz bekle. Biz seni gelir alırız,'' dediler. Yalan, yalan, yalan... Ben yalan olduğunu bilirdim ama ne ideceksin, bey! (Tasvir paragrafı) -Gel, seni bizim köye götüreyim -Olmaz, olmaz. Belki döner gelirler. Kim bilir, belki döner gelirler de, beni bıraktıkları yerde bulamazlar 3-)(Düşman uçakları seyrettikleri sırada bir köylü diyor ki)Sen öyle diyon emme, bunların bize faydası oldu. Görmüyon mu, hiçbir yanda kargalardan iz kalmadı. Harman yerinde, tahılı hep yirlerdi. Kitap, sol kolunu savaşta kaybetmiş eski bir subayın terhis olduktan sonra askerlerinden birinin Anadolu' daki köyüne gitmesiyle başlıyor. Kitap, sözde bu subayın yazdığı bir defterden oluşuyor ama sakın buna kanmayın, Yakup Kadri yazmış kitabı, internetten araştırdım kesin bilgi, yayabilirsiniz. Şimdi ilk alıntı zaten kahramanımızın köyde ne durumda olduğunu mükemmel şekilde özetliyor. Üçüncü alıntı, köylünün ne durumda olduğunu, memleket meselelerinden nasıl bihaber olduğunu mükemmel şekilde özetliyor. Zaten kitap da baştan sona bu iki alıntıda özetlenen durumun anlatılmasından ibaret. Tabii bunu muhteşem şekilde yapıyor gerçekten. 2. alıntıya gelince; onu, savaşın acımasızlığını çok güzel özetleyen bir pasaj olduğunu düşündüğüm için buraya koydum. Gerçekten harika bir kitap yanlışım yoksa da Yakup Kadri' nin en önemli eseri zaten. Kitabın daha ilk birkaç sayfasından itibaren aklıma takılan bir şey var; neden bir subayın gözünden direkt anlatılmıyor olay da onun defterinin okuyucuya sunulmasından ibaret kitap? Kendimce nedenlerimi sıralıyorum şimdi; 1- Yakup Kadri şekil yapmış. 2- Sözde defterde yazanların okuyucuya sunulmaya başlamasından önceki son cümle için bunu yapmış olabilir; ''Dee, sizin gibi yabanın biriydi.'' Yani hala olan biten hiçbir şeyin farkına varamadı diyor köylüye. Eğer bunu yaptıysa muazzam bir hareket yapmış olur yalnız. O kadar laf edip hatayı üzerine alıp(alıntılar bölümünde de göreceğiniz üzere köylünün bu cahilliğinden Türk aydınını sorumlu tutuyor yazar) sonra böyle incede vurulu mu lan? 3-Bir karakterle aslında Türk aydınını anlatıyor yazar ki bu benim keşfim değil her yerde bu yazıyor zaten ama kitaba bir gerçekçilik, tutarlılık katıyor bu hareket. Neden? Kendimce cevaplayayım sorumu; eğer sözde defterde yazanı okuyucuya sunmak yerine, kahramanın gözünden anlatsaydı olan biteni ''kalktım, elimi yüzümü yıkadım'' modunda bir iki şey zırvalaması lazım gelirdi ki yazarın derdi burada karakteri anlatmak değil, Türk aydını ile Anadolu arasındaki uçurumu anlatmak olduğundan ve bunu bir roman kurgusuna yedirmesi gerektiğinden kendisini, asıl anlatmak istediği şeyleri anlatmaktan uzaklaştıracak her türlü zırvanın önüne geçiyor bence bu hareketiyle. Bir de bu kolsuz subayın aşık olduğu bir hatun var kitapta. Yok lan hatun çok ağır oldu, kız var diyelim. İşte ikisi arasındaki ilişkinin durumu, benim aşk teorimin -ki bana göre çoktan kanun o neyse- geçerliliğini ispatlayan bir örnektir. Ne der M. Samsa' nın aşk teorisi: Aşk, karşılıklı bir faydacılık durumudur. Kızın kaşı gözü, gönlü, kalçası, beyni, sesi, düşüncesi vs. için istersin onu. Kız da senin kaşın, gözün, paran, araban, cümlelerin vs vs. için ister seni. Şimdi Ulu Odin' in bile varlığından bihaber olan köyde adam eldeki imkanlar dahilinde en güzel kıza vuruluyor. Sonuçta büyük şehir görmüş bir adam, vizyon sahibi, sevişmişliği var boru değil yani. Kız ise adamı istemiyor zira adam kolsuz en başta. Hem köyde takdir gören popüler bir adam değil, aksine dışlanan bir yaban. Fakat düşman askerleri bu köyü talan edince kız kendisini o ortamdan kurtarabilecek tek kişiye, bizim kolsuz subaya yakınlaşıyor bir anda. Ve ruh eşlerini buluyorlar. Oysaki şehirde olsalar bulamayacaklar. Girmişken bitireceğim konudan saptım devamını okumayın bence; Önceden kimle sevgili olurduk abi, internetten önce? Arkadaşın sevgilisinin arkadaşlarıyla. Neden? E portföy o kadardı. Şimdi internet filan derken dünyanın her yerinden ilik gibi hatunlarla konuşabiliyoruz. Kes interneti; komşu kızı, otobüsteki esmer, okuldaki sarışın ya da o lokasyondan biri hayatının aşkı olur. Ver interneti; gelsin facebook, gitsin twitter, ahan da check in yaptım, Rus sitelerinde daldım derken ruh eşin Ukrayna' dan çıktı. Aşk işte. Kitaptaki muazzam noktalama işareti kullanımını övmek gerek aslında ama İletişim Yayınları söz konusu olunca bu övgü çok basit kalır onlar için.