Why Nations Fail

En Son Değerlendirmeler

3 puan

Francis Fukuyama 1989 yılında "Tarihin Sonu mu?" başlıklı bir makale yazmış, 1992 yılında bu makaleyi genişleterek kitap haline getirmişti.

Fukuyama'ya göre o yıllarda sadece soğuk savaşın değil, tarihin de sonu gelmiş, insanlığın ideolojik evrimi nihayet tamamlanmış ve Batı tarzı liberal demokrasi, insan uygarlığının nihai yönetim tarzı haline gelmişti.

Bu kadar iddialı ve iddialı olduğu ölçüde fos çıkan bir makale ancak çok uzun sürmüş bir dönemin en sonunda yazılabilirdi. Öyle de oldu.

1990 yılında Japon borsasının çöküşü ile uzun bir deflasyon dönemi başladı. 90'lar biterken Uzak Asya kaplanları çöktü. Bir kaç sene sonra kriz Brezilya, Arjantin ve Türkiye'ye sıçradı. 2000'lerin başında önce teknoloji balonu patladı, ardından 2001 yılında ABD'nin ikiz kuleleri vuruldu. 2002 yılında Bush-Cheney-Rumsfeld rejimi "şer cephesine karşı önleyici savaş" stratejisini devreye soktu. 2007 yılında yeni bir kriz dalgası daha geldi: ABD'de eşik-altı mortgage piyasası çöktü; banka ve şirket iflasları birbirini izledi. Piyasanın "görünmez elinin" işleri düzeltemeyeceği anlaşılınca bankaların toksik varlıkları kamuya devredildi, banka/şirket kurtarmalarına, kendi ayakları üzerinde duramayan piyasalara kredi pompalanmaya başlandı. 2010 yılında Arap Baharı olarak isimlendirilen isyan dalgasında rejimler birer birer çökmeye başladı. Aynı yıl Avrupa borç krizi patladı. İflas etme sırası devletlere gelmişti. Batmanın eşiğine gelen Yunanistan'da devlet borçları silindi, İtalya, İspanya oksijen çadırına alındı. İflas eden devletlerin kurtarılmasına karşı Avrupa'nın zengin kuzeyinden itirazlar yükseldi. 2014 yılına gelindiğinde Avrupa Parlamentosu'ndaki sandalyelerin üçte biri aşırı sağcı/ırkçı/göçmen ve AB karşıtı partilerin eline geçmişti. Aynı günlerde Irak'ın en büyük kentleri birer birer kurşun bile atmadan IŞİD'in eline geçiyordu.

Fukuyama'nın fos çıkan öngörüsü, bugün gülümseme ve alayla anılıyor.

Fukuyama'nın, Tarihin Sonu'nu yazdığı 1990 yılından günümüze pek çok kitap yayınlandı. Uygarlıklar neden çöker? Son üç yüzyıldır dünyaya niçin Batı hükmediyor? Acaba bu dönemin de sonuna mı gelindi? Batı Uygarlığı bir çöküşün eşiğinde mi? gibi sorular sorulmaya, Edward Gibbon'ın Roma'nın Gerileyiş ve Çöküş Tarihi kitapları yeniden okunmaya başlandı.

Why Nations Fail, Fukuyama'nın "tarihin sonu geldi" kitabı ile başlayan "hmm acaba henüz gelmedi mi? bir şeyler de ters gidiyor ama..." olarak devam eden serinin, "yok, yok biz doğru yoldayız" anafikirli son kitabı.

Why Nations Fail? (Uluslar Niçin Başarısız Olurlar?) Türkçe'ye Ulusların Düşüşü olarak çevrildi; hatalıdır çünkü düşüş (fall) başka bir şeydir, başarısızlık (fail) başka.

Bu kitabın uluslarla da bir ilgisi yok. (Ulusun tanımı, oluşumu, tarihte modern ulusların ortaya çıkışı ve gelişimi ile ilgili geniş bir külliyat var. O kitapların okunmasını tavsiye ederim.) Sanırım kitabın yazarları Adam Smith'in Ulusların Zenginliği'ne gönderme yapmak istemiş. Bu kitapta uluslar değil, ekonomik-siyasal sistemler konu ediliyor. Dahası, "ulusların" niçin değil, nasıl düştüğü anlatılıyor. Niçin düştükleri sorusuna yazarların cevabı ise ayrıca sorunlu.

Yaklaşık 500 sayfalık kitap 15 bölümden oluşuyor. Bu 15 bölümün 14'ü atlanarak, sadece 15. bölüm okunabilir ve yazarların ne demek istediği kolayca anlaşılabilir. Yazarların bu kitaba kendilerinden kattıkları tek unsur, "extractive and inclusive economic, political inclusions" (Türkçe'ye nasıl çevrildi bilmiyorum, Türkçe'de bu kavramları tam karşılayan sözcükler yok. Belki "dışlayıcı/sömürücü ve kapsayıcı/kapsamlı ekonomik, siyasi kurumlar" olarak çevrilebilir.) Yazarlar okuyucuyu bıktırma pahasına, her bir kaç sayfada bir bu kavramları tekrarlıyorlar. Zaten bu tekrarlar haricindeki tüm paragraflar, tarihsel bilgilerden ibaret.

Hangi kurumların "extractive", hangi kurumların "inclusive" olduğu tarif edilmemiş. Böylece belirsiz kalan kavramların etrafında, tarihin o döneminden bu dönemine atlayarak neyin extractive, neyin inclusive olduğunu (daha doğrusu yazarların bu tanımları neye göre yaptığını) okuyorsunuz. Tabi bütün bu tarihsel atlamalar içinde 18. yüzyıl İngiltere'si ile 19. yüzyıl Kongo'sunu, 15. yüzyıl İnka imparatorluğu ile 20. yüzyıl Amerika'sını karşılaştıran yazarların hangi metodolojiyi izlediklerini bir türlü kavrayamıyorsunuz. Extractive ekonomik kurumların her zaman extractive siyasi kurumlar yarattığını (ama bazen de yaratmadığını), inclusive ekonomik kurumların ise inclusive politik kurumlar yarattığını (ama bunun her zaman böyle olmadığını, zaten bu konuda bir tarihsel zorunluluk da bulunmadığını) okuyor, her seferinde kafanız karışmış bir halde bir sonraki bölüme geçiyorsunuz.

Kitapta yazarların titizlikle dile getirmekten kaçındıkları bazı kavramlar var: Sınıf, devrim, emperyalizm.

Sınıflar yerine sürekli elitlere vurgu yapılıyor. Yazarlar sizi, tarihin aslında elitler arasındaki çekişme/uzlaşma dinamiği ile oluştuğuna ikna etmeye çalışıyorlar. Elitler birbirlerini tepelemeye kalkarsa extractive, açgözlülüklerini sınırlayıp işbirliği yaparlarsa inclusive yapılar oluşuyor. Kitabın alt başlığında vurgulanan refahın ve yoksulluğun gerisinde elitler arasındaki bu çekişme/uzlaşma dinamiği olduğunu öğreniyorsunuz. Elbette sınıflar olmayınca, Marx ve Weber'i anmaya da gerek kalmıyor.

Devrim sözcüğü ise mecbur kalınmadıkça hiç telaffuz edilmiyor. Yazarlar Fransız Devrimi'ne başka bir isim bulamadıkları için mecburen "Fransız devriminden" bahsediyorlar. Bolşevik Devrimi dört yerde anılırken, İngiltere'deki Glorius Revolution (Muhteşem Devrim) her 5-6 sayfada bir karşınıza çıkıyor. Tarihte bunların dışında devrim yok! Peki ne var? Açıkça ifade edilmese de Sosyal Darwinizm var: Birbirinden izole olmuş genlerin mutasyona uğrayarak farklı evrim çizgileri izlemesi gibi, benzer iki toplum da farklı kurumlar geliştirerek farklı yollardan evriliyor. (S. 431) Sonuçta birinin yolu yoksulluğa, diğerinin yolu refaha çıkıyor !

Sömürgecilikten sıkça bahsediliyor. Emperyalizmin ise adı bile anılmıyor. Böylece sömürgeciliğin ortadan kalkmaya başladığı 19. yüzyıldan itibaren "ulusların" eşit bir şekilde yarıştığı gibi bir izlenime kapılıyorsunuz.

Sıkça gönderme yapılan kavramlardan biri de Creative Destruction (yaratıcı yıkıcılık). Sıkça gönderme yapılmasına rağmen, bu kavramın kitapta doğru kullanıldığından emin değilim. Sanki bu kavrama bambaşka anlamlar yüklenmiş gibi.

Kitapta gönderme yapılan bir başka kavram Iron Law of Oligarchy (Oligarşinin Demir Kanunu). Kongo'da, Rodezya'da, Güney Afrika'da bu kanunun nasıl işlediğini okuyorsunuz. Günümüzde nasıl işlediğini merak ediyorsanız başka kitaplar okumanız gerekiyor.

Extractive kurumları olan toplumların buluş yapamayacağını okurken, Nazi Almanya'sında ve Sovyet Rusya'sında bunca bilim insanının nasıl çıktığını, günümüz teknolojisinin alt yapısını oluşturan pek çok buluşun bu toplumlarda nasıl yapıldığını sormadan edemiyorsunuz.

Irak'ın ve Afganistan'ın neo-con saldırganlığı ile değil kendi başarısızlıkları ile yoksullaştığını, Küba ve Chavez Venezuela'sının başarısız toplumlar olduğunu ve bu kafayla sonsuza kadar da başarısız kalacaklarını, yoksulluk ve açlıkla boğuşan ülkelerle dayanışmanın (kitapta yardım olarak zikrediliyor) yararsızlığını, Çin'in büyümesinin sürdürülemez olduğunu (tersinden okursanız inclusive kurumları olduğu için ABD, İngiltere, Avustralya, Kanada gibi ülkelerin ise sonsuza kadar büyüyeceğini) öğreniyorsunuz.

Öğrendikleriniz bunlardan mı ibaret? Elbette hayır, mesela ben Zibabwe'de düzenlenen bir piyango çekilişinde büyük ikramiyenin devlet başkanı Mugambe'ye isabet ettiğini bilmiyordum. Hani derler ya: "Zimbabwe'de bile olmaz". Meğerse olurmuş. (Seçimlere hile karıştırmak extractive kurumlara sahip ülkelere özgü ise, George W. Bush 2004 seçimlerini nasıl kazandı diye sormadan edemedim.)

Kitabı bitirdiğimde yazarların mesela İskandinav ülkelerini neden hiç zikretmediklerini merak ettim. Acaba modellerine uymadığı için mi?

Peki ya Türkiye? Tarihinin muhtelif dönemlerinde inclusive/extractive sınıflandırmalarının hangisine dahil olurdu acaba?

geri ileri