Kitap açıklaması henüz eklenmemiş.
“Düşünmeye muktedir olmak için, öğrenmenin ne olduğunu öğrenmemiz gerekir. İnsan, eylemini ve eylemeyi terk edişini, her defasında kendisine verilen en asli olana ilişkin teselliye uygun kıldığı sürece öğrenir. Düşünmeyi ancak, kendisi hakkında düşünülmesi gerekene özenle dikkat kesildiğimiz takdirde öğrenebiliriz.”
(Martin Heidegger, Düşünmek Ne demektir)
“Konuştuğumuz dil örneğin, dostun tabiatını dostane olan olarak vasıflandırıyor. Buna uygun olarak biz de şimdi, kendisini düşünülmesi gereken şey olarak sunan şeyi vasıflandıralım: Her kaygı verici olan, kendini düşünülecek şey olarak sunar. Fakat bu sunuş daima, kaygı verici olan zatı itibariyle hakkında düşünülmesi gereken şey ise vuku bulur. Öyleyse şimdi ve bundan sonra, sürekli, eski zamanlardan beri ve her şeyden önce düşünülmesi gereken şey olarak kalanı, şöyle vasıflandırıyoruz: En kaygı verici. En kaygı verici olan nedir? İçinde bulunduğunuz kaygı uyandıran zamanda o nasıl tezahür ediyor?”
(Martin Heidegger, Düşünmek Ne demektir)
Hölderlin, ilahilerinden biri için hazırladığı taslakta şöyle diyor:
"İzahsız bir işaretiz biz ... "
Şair şu iki mısra ile devam ediyor:
"Sancısızız biz ve neredeyse
dili gurbette kaybettik"
(Martin Heidegger, Düşünmek Ne demektir)
“Bir nesil önce "Batı'nın Çöküşü"nden bahsedildi. Günümüzde 'Merkezin Kaybolması'ndan bahsediliyor. Her yerde çöküş, tahribat ve dünyanın tehlikeli boyutlarda yok edilmesi takip edilmekte ve kaydedilmektedir. Her yerde, sadece çöküş ve bunalımları eşeleyerek tahrik eden pek hususi bir roman türüne rastlanmaktadır. Bu edebi tarz bir yandan, esasa müteallik olan ve hakikate uygun biçimde düşünülmüş olanı söylemekten çok daha kolay; öte yandan edebiyatın bu biçimi çoktandır bıkkınlık vermeye başlamıştır.”
(Martin Heidegger, Düşünmek Ne demektir)
“Tasavvur etmek? Tasavvur etmenin ne demek olduğunu kim bilmez ki? Bir şeyi, örneğin filolojik bir metni, sanat tarihinde yeri olan bir resim eserini, kimya biliminde yanma hadisesini tasavvur ettiğimizde, zikredilen bu nesnelerin her birine dair bir tasavvura sahip oluruz. Pekii, sahip olduğumuz bu tasavvur nerede? Kafamızın içinde. Şuurumuzda. Ruhumuzda. Tasavvurlara, nesnelerin tasavvurlarına içimizdeki derinliğin bir yerinde sahibiz. Fakat Felsefe, birkaç asırdan beri araya girip karışarak, içimizdeki tasavvurların dışımızdaki herhangi bir gerçekliğe uygun düşüp düşmedikleri hususunu müphemleştirdi. Bu hususta kimi evet, diğer biri hayır diyor. Yine başka birileri, bu hususta karar verilemeyeceğini, sadece dünyanın, gerçek olanın bütünlüğü anlamında, ancak tasavvur edildikleri nispette var olduğunu söylüyorlar. "Dünya benim tasavvurumdur".
(Martin Heidegger, Düşünmek Ne demektir)
"- Dünya benim tasavvurumdur- cümlesi, Öklid'in aksiyomlarına benzer bir şeydir. Bu, onu anlayan herkesin, hakikat olarak tanıması gereken bir cümledir; her ne kadar bu, herkesin ilk işittiğinde anlayabileceği bir cümle değilse de. Bu cümleyi şuura taşımış ve ideal ve gerçek olan, yani kafamızın içindeki ve dışındaki dünya arasındaki nispet sorusunu ona bağlamış olmak,ahlaki özgülüğe ilişkin problemin yanında, aynı zamanda son dönemlerde ortaya çıkmış olan felsefenin diğerlerinden farkını ortaya koyan karakterini belirlemektir. Zira, binlerce yıl boyunca gösterilen basit nesnellik çerçevesinde felsefe yapma çabasından sonra ilk defa, bir çok şeyin yanında, dünyayı esasen neyin ilkin ve daha sonra böyle esrarengiz ve şüpheli kıldığı, ne kadar muazzam ve masif olsa da, varlığının sadece incecik tek bir ipe asılı durduğu keşfedildi: İşte bu, kendisinde dünyanın varlığını sürdürdüğü her zamanki şuurdur."
(Martin Heidegger, Düşünmek Ne Demektir)
“Dünyada insanların yaklaşmakta olan dünya savaşlarına dair henüz hiçbir şey bilmediği, 'ilerleme'ye olan inancın, sivilleştirilmiş halkların ve devletlerin neredeyse dini olduğu bir dönemde Nietzsche çığlığını kopardı: "Çöl büyüyor ... " Bu çığlıkla birlikte Nietzsche, insanlara ve bilhassa bizzat kendine şu soruyu yöneltti:
Sizin, gözlerinizle işitebilmenizi sağlamak için, önce kulaklarınızın patlatılması mı gerekiyor?”
(Martin Heidegger, Düşünmek Ne Demektir)
"Böyle Buyurdu Zerdüşt. Herkes ve hiç kimse için bir kitap". Bu cümledeki 'herkes için' ifadesi, keyfi olarak belirlenebilecek sıradan kişilere değil, insan olarak bütün insanlar, bilhassa özünde düşünceye itibar eden, özü itibariyle zikretmeye değer insanlara işaret etmektedir. Bir sonraki 'hiç kimse için' sözcüğü ise, düşünmenin yoluna koyulmak ve her şeyden önce kendisini bu yolculukta şüpheli kılmak yerine, bu kitabın sadece parçalarına ve cümlelerine hayranlık duyan ve dili içinde gözü kapalı sağa sola yalpalayan, her yerde mevcut olan insanların hiçbiri için olduğuna işaret etmektedir.”
(Martin Heidegger, Düşünmek Ne Demektir)
“Bu eserin alt başlığının doğruluğu, basıldığı tarihten 70 yıl sonra ne kadar da ürkütücü biçimde ortaya çıktı, -fakat tam da aksi yönde. Eser, herkes için bir kitap oldu ve düşünen hiç kimse, bu kitabın temel düşüncesi ve karanlığıyla yüzleşecek olgunluğa erişemedi.”
(Martin Heidegger, Düşünmek Ne Demektir)
“Bir düşünür asla başkasının onu çürütmesi ve onu çürütmeye yönelen edebiyatın üst üste yığılması dolayısıyla kendine hakimiyetini kaybetmez. Bir düşünürün düşündüğü şey, ancak, düşündüklerinde düşünülmemiş olanın asli hakikatine geri döndürülmesiyle hazmedilebilir.”
(Martin Heidegger, Düşünmek Ne Demektir)
“Fakat yine de bu durumda, düşünürle hasbıhal etmek kolay olmaz, bilakis konuşma öncelikle tartışmanın sürekli artan bir keskinliğine maruz kalır. Fakat nedense Nietzsche hala maharetlice çürütülüyor. Bu alışverişte bu düşünüre, daha sonra görüleceği gibi, çabucak, onun esasen düşündüğü ve nihayet düşüncesini kemiren şeyin tam da tersi isnat edildi.”
(Martin Heidegger, Düşünmek Ne Demektir)
“Nietzsche açıklıyor. İnsanın bu özü birazcık olsun tespit edilmiş değil, yani ne bulunmuş ne de sabitleştirilmiştir. İşte bu yüzden Nietzsche şöyle diyor: ‘insan daha henüz tespit edilmemiş
hayvandır.’”
(Martin Heidegger, Düşünmek Ne Demektir)
“Nietzsche Batı düşüncesinin başlangıçtan beri insan hakkında düşündüğü şeyi ifade ediyor: İnsan an.imal rasyonel, akdlı hayvandır. Akıl sayesinde insan hayvanı aşarak yücelir. Fakat bunu yaparken insan mütemadiyen hayvana tepeden bakmak, onu kendine tabi kılmak, onunla baş etmek zorundadır. Biz, hayvani olanı cismanilik olarak isimlendirelim ve aklı gayr-i cismani ve cismanilik üstü olarak çerçeveleyelim. Bu durumda insan, anirnal rasyonel, cismani- cismanilik üstü varlık olarak tezahür ediyor. Cismaniliği, geleneğe uyarak, fizikilik olarak isimlendirdiğimizde, bu defa akıl, cismanilik üstü kendini cismani, fiziki olanın ötesine geçen şey olarak gösteriyor.”
(Martin Heidegger, Düşünmek Ne Demektir)
Düşünmenin ne olduğunu merak ettiğim için okumaya başladım. Başta düşünmenin tanımını yapacak zannettim. "Kaygılanması gereken zamanda en kaygı veren şeyin düşünememizdir." yargısıyla karşı karşıya kaldım. Laf ebeliği ile henüz düşünmeğe bile muktedir olamadığımıza dem vurdu. Sonra Niche'nin "Böyle Buyurdu Zerdüş" kitabına atfen zaman kavramına geçti. Övdü mü, sövdü mü tam kestiremedim ama insanı hayvan sınıfına sokarak düşünme aciziyetine dönüştürüverdi. Oradan hemen kadim Yunanın filozoflarına atıf ederek üst insan sınıfını sokuverdi. Eh bende üst insan varsa alt insan sınıfının var olabileceğini çıkarıverdim. Öyle ya insan onlara göre düşünen hayvandı. Hani düşünemiyorduk. Bu Batı filozofları Yunanı överek kendi uygarlığını borçlu hisseder halinde kıvranmaları beni güldürüyor. Onlardan önce uygarlıklar yokmuş gibi farz ediyorlar. Oysa Yunan filizofları, Mezopotamya ve Mısır uygarlıklarından elde ettikleri bilgileri batıya tanıtmaktan öte ne yaptılar ki? Hatta bu bilgileri kendi içlerinde bile sindiremediklerini öğrencilerine anlatırken düşünüyorlarmış gibi yargıya ulaşmaya çalıştıklarından ötürü felsefe demediler mi!? Kendi öğrencileri bile bu düşüncelerin dışında farklı düşündükleri için yeni ekoller oluşturmadılar mı?
Bu yetmiyormuş gibi kendi çağındaki sözü geçen kişileri otoriter kabul ederek yalakalanmak için onların eserlerini yorumlamaya kalkıp felsefe yapıyorum şeklindeki laf ebeliklerine ne demeli?
Ben bu kitapta tüm bunları hissettim. Bu yüzden basit bir tanımı bile yapamayıp sadece düşünüyormuş havasına girmek için aynı cümleyi eğip bükerek, tekrar tekrar farklı kelimeler ile aynı çıkarsamalarda bulunması beni tiksindirdi. Bence okumaya değmez bir kitap.
80 sayfa