Ayda V. Gani
@Ayda V. Gani

Puanlar ve değerlendirmeler

Bu okurun kitap puanları ve yazılı değerlendirmeleri.

Baskı: Haz İlkesinin Ötesinde

Okuduğum çeviri Tutku Yayınlarının Psikolojik serisindendi. Başka bir çeviriye bakmak gerek. Puanlamam içerikle ilgili değil çeviriyle ilgili.

Hakikat Şaraptadır
9/1028.08.2016

Baskı: Hakikat Şaraptadır

Kitaptan; "Yunanlılar bize başlangıçta tek bir cinsiyet olduğunu söylemişlerdir; o da erkektir. Erkek yücelik bahşedilendir, tanrılara şeref sunandır, o kadar yücelik bahşedilmiştir ki, zaman zaman kendi şiirsel yaratımında bütün gücünü tüketen şairlere olan şey tanrılara da olmuştur: Erkekleri kıskanır olmuşlardır. Hatta, daha da kötüsü, ondan, erkekten korkmuşlardır, kendi hakimiyetlerine boyun eğmeyeceğinden korkmuşlardır; sebepsiz yere erkeğin cennetin temellerini sarsacağından korkmuşlardır. Öyle ki kontrol edemeyeceklerini düşündükleri dinamik bir kuvveti icat etmişlerdi. Bunlar tanrılar konseyinin kuruntu ve endişeleriydi. Erkeği yaratırken oldukça savurgan davranmışlardı ama şimdi her şeyi riske etmek durumundaydılar; bu meşru müdafaaydı, çünkü herşey tehlikedeydi- tanrılar böyle düşünmüştü. Erkek, tıpkı bir şairin düşüncesini geri çektiği gibi geri çekilemezdi. Güçle bir şey zorlanamazdı, çünkü bu durumda tanrıların kendisi onu zorlamış olacaktı, ancak bu tam da tanrıların yapmaktan umut kestikleri şeydi. Esir alınmalı ve kendisinden daha zayıf ama daha daha sağlam bir güç tarafından zararsız hale getirilmeliydi - erkeğin hakkından gelecek kadar sağlam bir güç. Ne mükemmel bir güç olsa gerekti bu! Ama zorunluluk tanrılara bile yaratıcılıkta kendilerini aşmayı öğretir. Aradılar, düşünüp taşındılar ve buldular. Bu güç kadındı, yaratım harikası, tanrıların gözünde bile erkekten daha muhteşem bir yaratık, öyle bir keşif ki tanrıların kendisi bile bütün saflıklarıyla kendilerini kutlamadan edemediler. Kadının şerefine daha fazla ne söylenebilir ki, tanrıların bile yapmayı becereceklerini düşünmedikleri şeyi kadın yapabilirdi..." ""Harika doğa , eğer sana hayran olmasaydım, bir kadın bana doğaya nasıl hayran olunacağını öğretirdi, çünkü kadın yaşamın Venerebilesidir (yüce bir şeydir). Onu harikulade yarattın, ama bundan bile daha harikulade olan, hiçbir kadını başka bir kadına benzer yaratmamandır. Erkekte temel olan, temeldir ve bu yüzden de her zaman aynıdır; kadında tesadüfi olan temeldir ve böylece de tüketilemez bir farklılık söz konusudur."

Ortaçağı Düşlemek
10/1005.06.2016

Baskı: Ortaçağı Düşlemek

Karşılıklı bir söyleşi gibi rahat bir dille yazılmış bir kitap olmasının yanı sıra Umberto Eco'nun anlatılarında onun insan üstü zekasıyla tanışıyor insan. Umberto Eco, Homo sapiens sapiens ( düşündüğünün üstüne düşünebilen insan) türünün bir örneği. Son derece kapsamlı bilgi ve birikim gerektiren soyut ve somut konulara derinlemesine inen ve yer yer sembolik anlatımı yanı sıra kelimeleri ve cümleleri çift anlamla kurup içine kendi mizahi dilinin kıpraşan tatlı parçalarını da serptiği bu kitap oldukça üst düzey bir algıyla yaptığı söyleşiyi andırıyor. İnsan okurken apışıp kalıyor. İnsan ne bildiğini değil, neyi ne kadar bilmediğini, hatta bildiğinin ne denli yüzeysel olduğuyla karşı karşıya geliyor. Ayna etkisi gibi. Zaten kitabın içeriğinde "Aynalar Üstüne" yazılmış makalesi de mevcut. Umberto Eco karşısında konuşmak ne kelime, oturup dinlemek bile belli bir eşikte salınan doygun ve dolgun bir entelektüel birikimi zorunlu kılıyor. Az ve öz ifadelerinde kullandığı diyalektik düşünce biçimini, kavramların zenginliği ve derinliğini, okuyucu bazen yakalar gibi oluyorsa da, bir tüy hafifliğinde süzülen soyutluğun bir ucundan tutup kendine doğru çektiğini sandığı anda kavramanın vizyonel görüntüsü de uçup gidiyor. Geriye tuhaf bir tortu kalıyor. Şöyle söyleyebilirim bu kitap bana çok iyi geldi. Aynı bir yıldırım çarpması gibi! Çünkü Umberto Eco ile yapılacak bu söyleşiye hazır olmak adına, zamanı geldiğinde benim de daha üst düzeyde hatta onun sıçrayan, yaratıcı düşüncelerinin, çağlara yansıyan dağınık bilgileri toparlamaktaki becerisinin çok daha üstünde bir şeyler ilave edebilmem için belirsiz bir geleceğe gözlerimi dikmeme sebep oldu :) Ara ara onunla bu kitap üzerinden söyleşiyi sürdürüp sürdüremeyeceğimi kontrol etmek için tekrar tekrar elime alacağım.

Kâğıttan Köprüler
10/1004.06.2016

Baskı: Kâğıttan Köprüler

Kağıttan Köprüler. Uzak doğu ülkelerinin simgesi mavi lotus çiçeğinin felsefesinden yola çıkmış yazar. İnsanların iç sesleriyle geçmişlerine dair yaptıklarının yoğun sorgulamasını okuyup her karakterin içine giriyorsunuz. Para psikoloji konularından telepatiyi işleyen, yoğun bir mistisizmi içeren, duygu dolu, aşkı hem erkeğin iç sesinden hem de kadının iç sesinden sorgulatan, cevaplar arayan, her iki tarafın eski yaralarını sarmak için kendileriyle iç savaşlarını, muhakemelerini gözler önüne seren muhteşem bir kitap. Eski Mısır döneminde kazılarda çıkarılan Edward Smith papirüsleri üzerinde yazılı olan reçeteden yola çıkılarak mavi lotus çiçeğinin hem kendi felsefesiyle hem de özüyle harmanlanarak laboratuvarda üretilmeye başlanan bir ilacın yolculuğu ile kaderleri değişen bir ailenin özlem dolu buruk hikayesinin yan ısıra, otuz yıl içindekilerle kayıp bir güncenin zamandaki yolculuğunun nasıl son bulduğunun hikayesi. Kurgu son zamanlarda yerli yabancı okuduklarımın arasındaki en iyisi. Karakterler yabancı. İstanbul, Kahire, Strazburg, Colmar' da geçiyor. Üslubuna bakınca "bir Türk yazmış olamaz bunu" dedirten bir kitap. Fevkalade sürükleyici dili ile eğer vaktiniz varsa iki günde bitirebileceğiniz bir kitap.

Baskı: Başka Zaman Kütüphaneleri

- Sanal Kütüphane - Ev Kütüphanesi - Gece Kütüphanesi - Cehennem Kütüphanesi - En Küçük Kütüphane - Soylu Kütüphane olmak üzere son derece yaratıcı altı adet hikayeden oluşuyor. Her biri ayrı güzeldi. Bazı öykülerde Yazarın o inatçı, dik kafalı hali beni deli etti. :) Onun başına gelen şeyler benim başıma gelse hiç birinden korkmaz, müthiş bir heyecan duygusuyla, bilinmezliğin sınırlarında direk olayın içine atlardım, kesinlikle. "Gece Kütüphanesi ile En Küçük Kütüphanede büyüleyici bir dokunuş vardı. Keşke gerçek olsa dedim kendi kendime. Cehennem Kütüphane'sinde epey güldüm. Çok, çok keyif aldım. '2003 Dünya Fantezi Ödülü almış bu kitabın daha uzun bir roman şeklinde olmasını şahsen isterdim.

Baskı: Schopenhauer'ın Teleskopu

Dresden Holokostu Dresden katliamında işgalci güçlerle işbirlikçilik yapan bir fırıncı ile bir öğretmenin saat 17.30 a kadar geçen muhteşem derin, felsefi, basit dilli, analiz yüklü, çaresiz kabullenişin bana göre unutulmaz bir diyaloğu. Kitap 13-14 Şubat 1945 de ABD ve İngiliz Hava Kuvvetleri’nin üç gün süren bombardımanıyla yerle bir olan, ateş topuna dönen Dresden Bombardımanının hikayesi ile başlar. Ama Dresden Katliamı olduğuna dair bu bilgiyi hikaye edilen kitabın içinde değil de kitabın sonundaki teşekkür metninde geçen bilgiden öğreniyorsunuz. Edebiyat kürsüsünde bir eğitimci olan şair Gerard Donovan'ın muhteşem yumuşak, özenle seçilmiş kelimelerden oluşmuş cümlelerinde ben dağılmaya başladım. Bazen okumaya kıyamadım, bitsin istemedim. Okuduğum ifadeden ayrılamadığım için döndüm tekrar okudum. Durdum tekrar okudum. Gözümü kapadım çukur, öğretmen ve fırıncıyı hayal ettim. İçinde tek bir zerre sevgi taşımayan mevcut tüm güdüsü yaşamak, hayatta kalmak olan fırıncının ruhundan okuyucuya yansıyan soğuklukla ürperdim. Bana göre muhteşem bir kitap. Olur da bir yerlerde elinize geçerse sakın okumadan geçmeyin derim.

Baskı: Eşeğin Gölgesi Davası

Bütün Abderalılar Türkiye'de toplanmış diyesim geliyor. :)) Öfkemle mizahın yer değiştirmesi için sayfalarını ara ara çevirip tekrar tekrar okuduğum başucu kitaplarımdan biridir. Bende güçlü bir yatıştırıcı etkisi olduğu kesin. 18. yy da yaşamış aydınlanma döneminin bir yazarı olan Christoph Martin'in o dönemi oluşturan toplumun ve karakterinin üzerine mizahi bir biçimde yazdıkları bugün için hâlâ geçerli. dünyanın her yerindeki insan ve davranışlarını seyrettirmek için okuyucuyu göğün yukarısına çeken ve onları (Abderalıları) okuyucuya karikatürize ederek yukarıdan seyrettiren çok güzel bir yapıt. Ne zaman elime alsam bu kitabı bilgeler, Abderalılar, eşek ve gölgesi davası ile vıraklayan kurbağalar çemberinde yatışarak tedavi olur, çıkarım.

Altın Çiçeğin Gizi
10/1029.08.2015

Baskı: Altın Çiçeğin Gizi

C.G. Jung kendi bilinçaltına ilişkin çalışmalarını, gözlemlerini kaleme aldığı, yıllarca kendi içine doğru yaptığı yolculukları kaydettiği bir kitabından buldum bu küçük ama dev kitabın ismini; "Altın Çiçeğin Gizi". Zihinsel ve düşünsel terbiyede özgürlüğe ve gerçeğe doğru yol katetmiş, zihnini koşullandırmalardan arındırmış olanlar için bir meditasyon yöntemidir Altın Çiçek. Açan taç yapraklarıyla zihnin açılışını ve ışığa doğru yönelişi simgeler. Çalışmalarına faydalı olacağını düşündüğü bu kitabı kendisine gönderen bir arkadaşı sayesinde tanıyan Jung, kendi uyguladığı meditasyon yönteminin Altın Çiçek yöntemiyle aynı olduğuna kanaat getirmiş. İlave olarak medite olduğu süreçte yazılanlara benzer zihninde beliren görüntülerle hayrete düşmüş. Bu kitabın anlatmaya çalıştığını ustaca anlatan terminolojisine hayran kalarak üzerinde çalıştığı yazısına 10 yıl kadar ara verdiğini öğrendiğimde Altın Çiçeğin Gizini hemen araya sıkıştırmak şart oldu benim için. Ancak Wilhelm'in Doğu öğretilerine hakim olamaması, yazılan simgesel anlatımları kavrayamaması, kelimeleri yanlış çevirip tercümeyi bambaşka yerlere sürüklemesi nedenlerinden ötürü Jung'un Doğu felsefesi hakkındaki tuhaf görüşlerine ve söylenilenleri kavrayamamasına sebep olmuştur. Bu kısım şahsen beni oldukça üzdü! Kitabın 72. sayfasına kadar meditasyon tekniği ve edinimler ile değişimler anlatılmış. Özellikle "Işığı Çevreye Yayma" konusunda yapılması gerekenler ile yayma hataları üzerinde durulmuş. Su ve ateş'in simgesel anlatımıyla bir Yin-Yang ilişkisinin döngüsü üzerinde çok değerli açıklamalar verilmiş. 72. sayfadan sonrası Altın Çiçek Öğretisinin Gizine ulaşma konusunda simgesel anlatımların anlamları açıklanmış. Yayılmacı dinlerden farklı olduğu konuları üzerinde durulmuş. Wilhem'in yaptığı yanlış çevirilerin doğruları Doğu görüşleri çerçevesinde açıkça izah edilmiş... Çok başarılı bir çalışma olarak nitelendirdiğim bu kitabı konu ile ilgilenenlere tavsiye ederim. Herkesin bir ışığı vardır. Mutlaka ışığınızın gücünü ve rengini görmeye çalışın!

Baskı: Yeryüzünün Lanetlileri

Gerçek bir toplum analizini barındıran, zamanın her kesitine cuk diye oturan bilgilerin, gerçek toplum sürüklenişinin nedenlerinin sonuçlarının ve bu iki noktada süreçlerinin verildiği harika bir kitap. Yöneten ve yonetilenler arasindaki iliskilerin psikoloji,din, sömürü ..gibi yollarla nasil bağlandigini anlatan başka bir kitap yok.

Görünmez Kentler
10/1020.05.2015

Baskı: Görünmez Kentler

Bir gece iki tepeliğin ardında, karşılıklı iki el fenerinin açılıp kapatıldığını hayal edin. Karşılıklı yanıp sönen bu ışıkların o karanlıkta boylu boyunca oyduğu aydınlık tünelin içinde kıpraşan, yer yer yakamoz gibi çevresine yansıyan, yansıdığı yeri pırıl pırıl aydınlatan peri tozu gibi havada uçuşan imgeleri tam tutmak isterken, ya da tam sızmaya niyetlenirken tünelin içine, varsay ki el fenerleri sönsün. Karanlığa bürünüveren bu tünelin ansızın boşlukta kayboluşu insanın kendi kendisine “Büyülü bir serap mıydı bu?” diye sormasına neden olmaz mıydı? Baştan sona çağrışımlarla yüklü imgeler üzerine kurulmuş cümlelerin olduğu, her konunun Calvino’nun üç yüz altmış dereceli bakış açısında işlendiği, insanı çift yönlü derin bir felsefenin basamaklarında duraksattığı, enfes bir kitap. Tek kelime, tek bir cümle, ya da yalnızca bir soru? Çağrışımların dizeler boyunca serpilen bilindik imgeleri arasındaki bağlar kurulabilirse şayet, kitabın ördüğü labirentteki çıkış yolu bulmak içten bile değil. Ne var ki imgelerin çağrıştırdığı anlamlar arasında kaybolmak da mümkün pekâlâ… Her kent çözülmeyi bekleyen bir bilmece… Ama her birinin bağlandığı merkez aynı… Her görünmez kente taşıyan yolun aynı zamanda o merkezde kesiştiği bir düzlem… O düzlemin gerçekliği okuyucunun tasavvur gücüne kalmış. Marco Polo gezerken tek tek kıtaları, yıkılan kentlerden topladığı mutsuzluk kalıntılarının izleklerini bir bir bohçasının içine yerleştirir. Kubilay’a taşırken bu kentleri bir de bunca anlamları yükleyip birbirinden ayrıştırmışken izlekleri, kim söyleyebilir bu kentler görünmez diye? Bu durumda inkâr mı etmeli Marco Polo gibi görenleri? Görüneni kuran insansa ve kurduğunun içinde mutsuzsa, bu mutsuzlukla eni sonu yıkılmaya da mahkûmsa; görünmezi görünür kılan metaforlarla süslenmiş bu kentler insanın zihninin henüz vücut bulmamış bir yansımasıysa, görünmez kentler de en az görünür kentler kadar gerçek olamaz mı çıkarılan derslerle? Yıkanı kuran, kuranı geliştirerek sistemleştiren, sistemleştirdiğine yeryüzündeki tüm edindiği bilinçsel kazanımlarını yerleştiren ya da var olma amaçlarını tıka basa sayfalarda ciltleştiren ve bu işlemlere hâlâ devam eden insanlığın hikâyeleri, konumlandıkları kentlerde başlar; mesela evleri, sokakları, dükkânları, hükümdarın sarayı, herkesi kapsayan mezarlıklar, fırınlar, pazarlar, duvarlar, okullar, kerhaneler, tanrılar, teolojiler, felsefeler… Yine de insan kaderindeki olumsuzluklarla savaşma işini şansa bırakmaz! Yıldızların olumlu açılarıyla, gezegenlerin bereketli konumlarıyla, tanrının mabedinin de tam ortaya inşasıyla vaatlerle dolu gökyüzü haritasından yeryüzüne ters yansıyan bu kentleri ulvi bir inançla inşa etmelerine rağmen hâlâ süregelen kavgaları, mutsuzlukları, yıkımları, şiddetleri durduramıyorsa bu ironik durum, görünen kentler de mi görünmeyenler de mi? Bana göre Marco Polo yukarıdan seyrediyordu uzayın boşluğunda fır fır dönen dünyayı. Polo’nun yanına Kubilay’ı da ekleyelim. Mesela, ikisi de ayın üzerine oturmuş olsunlar. Buradan dünyaya baktıkça Marco’nun gördükleri başka Kubilay’ın gördükleri başkaydı. Görmediği, yaşamadığı zamanların tüm düzlemini görüyordu Marco; farkındalığı buydu. Yeryüzünün insanları insanlarıyla değişen uygarlıkları, yeni uygarlıklarla birlikte önce kurulan sonra yıkılan tekrar kurulan uygarlıkların birbirinin devamı döngüsünde tahtalarla, taşlarla, alçılarla ama her defasında aynı RUHLA inşa edildiği için değişmeyen kentlerin içindeki görünmez kentlerin mikro ölçekli yaşamlarını görüyordu Marco. Vızır vızır değişen kentler önce kuruluyor sonra yıkılıyor. Yıkılanı ot bürüyor. Toprak gelip yerleşiyor. Sonra bir uygarlığın insanları oraya yerleşip tekrar bir kent kuruyor. Eve yerleştirilen kap kacak gibi kentlerde birbirinin aynısı olan sistem ögeleri de yine o kenti kuran insanların ruhlarında taşıdığı renklerle biçimleniyordu ağır ağır... Kimi kentlerin renklerin de insanı boğan haki bir grilik, siyaha doğru çalarken, kimi kentler sarısıyla, pembesiyle, su gibi saydam renklere bürünüyordu. Doğal sonuç olarak ikincisinde kahkaha, neşe, mutluluk, sevgi… hâkimdi. At üzerinde koşturan, savaşan, ellerinde kazma, kürek, çekiçle kentleri tekrar kuran, kurulan kentleri tekrar yıkan, tercih edilmemesi gereken sapaklara tekrar tekrar sapma sonucunda oluşumu engellenen görünmez kentlerin, körü körüne bağlıymışçasına yazanı belirsiz yazgıların hüküm sürdüğü bu görünen kentlerde sürekli devam eden bu dünya döngüsünü her şeyiyle bildiğimiz, dokunduğumuz, gördüğümüz imgelerle anlatıyor Calvino... Ayın üzerinde otururken yeryüzüne doğru daha derinleştirdiği bakışlarında bu sefer bu kentlerdeki insanları görüyor Polo. Manavcıyı, denizciyi, renkleriyle yaşadığı kentlere renk katan şen şakrak kadınları, oynayan çocukları, fırıncıyı, çöpçüyü ve bir de mutsuzluğun sarmaşık gibi yayıldığı topraklarda ilerleyen dallarıyla kentlerdeki evleri sessiz sesiz sarmalayan sarmaşığın yıkmakta olduğu imparator Kubilay’ı. İmparatorlar hiç teb’asız kalmıyor, teb’a nın bir kısmı yeraltına ölüler kentine gitse de… Kentleri içinde toplayan topraklar da imparatorsuz kalmıyor bu arada. Sonsuzluğa akan bu düzlemde dünyanın hazinelerine doymayan hırsların, kent yaşamları, kent siyasetleri, kent toprakları, kent binaları, bahçeleri, kent mezarlıkları, kent tanrıları, kent insanları, kent bilimleri, sonsuzluk içinde döngüsel bir girdap gibi kendi ekseninde devinip dururken Kubilay “Bu imparatorluğun ve kentlerin tam olarak sahibi ne zaman olacağım?” diye soruyor. Marco “ İmparatorluğun bin bir hazinesi son ve kesin fethin yalancı kılıflarıydı yalnızca; düzgün cilalı bir tahta parçasıydı fethedilen” diye cevap veriyor. Ya teb’am diye sormaya devam etseydi “Kimin teb’ası kaldı ki?” diye cevaplayacaktı belki de… Bana göre Marco, aydan seyrederken dünyayı kendi kendine işleyen bir satranç tahtasına benzetiyordu onu. Bir yıkımla oyun bitse de tekrarının başladığı yeni bir oyunun düzeneği kuruluyordu. Dünya fır fır dönüyor uzay boşluğunda… Atmosferin altında yağmur, kar yağıyor… Otlar bitiyor… Güneş doğuyor ve batıyor… Dalgalar sahile vuruyor. Nehirler akıyor…. İnsanların zihnindeki görünür kentler görünmez kentlerle yer değiştirmedikçe, tutsaklık ölüler kentine varmadan görünen kentlerde zaten hüküm sürüyor. Bu durumda ölüler kenti bir görünmez kent midir?

Fransız Öpücüğü
9/1005.05.2015

Baskı: Fransız Öpücüğü

Bu kitabı okuduktan sonra insanın Fransa da değilde başka bir yerde doğduğu için kör bahtına okkalı bir küfür edesi geliyor. :)) Son zamanlarda okuduğum en eğlenceli, espirili ve akıcı kitaplardan birisi. Tavsiyemdir. :)

Baskı: Yatak Odasında Felsefe

Sade’in teknik açıdan uyguladığı diyalektik düşünce tarzı; okurunu resmen ters köşe yapan bir felsefe ile kurgu şablonunda biçimlenmiş. Kitabın ilk girişinden başlamak üzere belirli yerlerinde devam eden yatak odası fantezilerinde yer alan Madam De Saint-Ange, Sade’in felsefesini aktaran Dolmance, Bakire Eugénıe, Şövalye ve sonradan odaya katılan Augustin arasında sınır ötesi çiftleşmeler serisi farklı pozisyonlarda gerçekleştirilirken; Dolmance; cinselliğin, cinsellikle birlikte yaşanan tatlı zevklerin, kudurmuş şehvetin, kabarık arzuların, duyumların, orgazmın tamamen doğadan insanın doğasına akan, esinini doğanın bizzat kendisinden alınmış olan bu dürtülerin neden engellenmeye çalışıldığına yönelik felsefelerini anlatır. Ve bu noktada tutucu, bağnaz, yobaz, despotik kişiliklerin genel karakteristik özelliklerinden kişilik özelliklerine vardırıncaya kadar sondajlama yaptığı davranışlarındaki baştan sona ikiyüzlülükleri, erdemsizlikleri anlatır. 18yy. dan gelen bir kalemşorun kalem seslerindeki doğallık, akıcılık, kendine has şiirsel bir tarzda dökülen kelimelerde hiçbir tabunun, inancın, törenin, yasağın gölgeleyemediği yaratıcılığın en uç noktasında algıları tamamıyla paramparça eden, kendine has muhteşem, ustaca anlatım üslubuyla kitaba yansıyan sonsuz özgürlüğü ve özgünlüğü görmemek, duyumsamamak mümkün değil. İnsanın başına bela olarak gördüğü dinlere, törelere, ahlak bozuntularına her türlü ikiyüzlülüğü ve erdemsizliği yaşamlarının her evrelerinde, her platformda sergiledikleri baştan aşağı sahte erdemlerle, ortalarda ahkâm keserek gezinenlere "Herkes ikiyüzlü davranır; sorarım size, samimi bir kişi sahtekârlar cemiyetinde nasıl olur da her zaman başarısızlığa uğramaz!" sorusunu sorarken "Zaten, sahtekârlık neredeyse her zaman başarmanın kesin bir yoludur; sahtekâr kişi kendisiyle ilişkide olanlar üzerinde kaçınılmaz olarak bir tür öncelik kazanır: Sahte dış görünüşlerle göz boyayarak karşısındakini ikna eder; ikna ettiği anda da başarıya ulaşır. " diyerek de kendi sorusunu cevaplarken tekrar doğanın kendilerine verdiği şehvetle ilişkilerine kaldığı yerden yeniden başlarlar… İğrendiği, nefret ettiği bu kesime karşı yarattığı isterikli ve şehvet dolu karakterlerinin menilerini adeta yüzlerine fışkırtıp verdiği savaşın orgazmınının tadını kaleminin gücüyle yaşamış Sade. Bir çok yerde gülmekten kendimi alamadığım zamanlar da oldu. Kışkırtıcı, anarşist bir ruhu olan Sade’nin kaleminin gücü en az adalet, mülkiyet, ahlak, din, töre, cinayet, imha, tanrı, suç … gibi bir çok kavramlar üzerinde özgürce geliştirmiş olduğu sansürsüz bir düşüncenin şaha kalkmış beyanları kadar güçlü bir yapıya sahip. Eh tabii ki ileri sürdüğü felsefelerin hepsine katılmak pek mümkün olmasa da bu denli özgür bir zihni ve ifadelerindeki katıksız doğallığı kutsamamak mümkün değil. Doğanın kendilerine esinlediği halde güdülerini dinsel, tabusal, çevresel nedenlerle bastıran kendinde olanı inkar eden kendi zamanının yüce erdem dölünde yüzenlere hitaben…. Merakın kudretli çekim gücüne yenileceklerini adı gibi bilen Sade; okurken yüzleri illaki kızaracak olan ve aynı kışkırtıcı etkiyi vücutlarında hissedecek olanlara “Dostum sen işte busun! Vücudun titredi mi? Senin doğan bu! Gerisi giydirme” diye bir şekilde hem eğlenmiş hem de intikam almış sanki. Kitabın en sonunda odaya gelen bakire Eugénıe’nin tutucu, annesinden aldığı öç bana sanki 32 yılını farklı hapishanelerde ve akıl hastanesine hapsedilen Sade’nin başka bir intikamı gibi geldi. Kaynaklara bakılacak olursa yazılarının çoğunu tutuklu olduğu dönemde yazan Sade’in evrene haykırışı, kızgınlığı, öfkesi, mahrum edildiği hovardalık zevkinin kanayan yarasıyla felsefelerine, diline, kalemine vuran kavgası, beni hapsetseniz bile sizi çileden çıkartacak düşüncelerimi yasaklayıp, yazmamı asla engelleyemezsiniz diyen can haykırışlarını duymamak mümkün değil.

Tatar Çölü
10/1020.04.2015

Baskı: Tatar Çölü

Bastiani Kalesi'ne diğerleri gibi 20'li yaşlarında gelen yeni mezun bir teğmenin 50' li yaşlarına kadar surların içinde beklentilerle süren yaşamı konu edinmiş. Aslında konu bu kadar basit değil tabii ki... 30 küsur yıl insanın yaşadığı dünyada, yaptığı eylemlerde hayatına bir anlam verme arayışı için zihninde oluşturduğu beklentiye olan gönüllü köleliğin önce yavaş yavaş insan ruhunu ardından da bedenini nasıl tükettiğini anlatan, usta bir kalemin ustaca yazılmış harika/ harikulade bir hikayesi. İnsanoğlunun, ilk etapta içinde yaşadığı sıkıntı dolu gelgitleri dindirmek adına hayatını anlamlandırmak, işkenceye dönüşen düşünsel gelgitlerine son vermek için inanmayı yeğlediği hikâyelerle, zihnini zamanla durağan alışkanlıklara nasıl ağır ağır teslim ederek hantallaştırdığı ve kendi kendini yaşamdan nasıl tecrit etmeye elverişli bir yapıya getirdiğini, zaman akışının olağanüstü betimlemeleriyle kaleme almış. Bana göre, Bastiani kalesi bir simgeydi biz okuyucular için. Her birimizin surlarla çevrili dünyasına dışarıdan sesleniyordu Dino Buzzati. Kendine has güzellikleriyle dolu mevsimleri, yaşamın her gün cömertçe sunduğu taze heyecanları, bir çiftin birbirine verebileceği mutlulukları... vb seçmek varken; zihnimizde dönüp duran, bizi dünyadaki canlı yaşamın, büyüleyici döngüsel deviniminden koparan sadece bir seyirci durumuna düşüren anlam arayışımız yüzünden, bir bakmışız ki zamanla hantallaşarak hiç farkında bile olmadan yitirdiğimiz yaşam hakkımıza dair heyecanlarımızı gömmüşüz... Yaşarken aslında yaşamayıp da seyrine daldığımız canlı kanlı duygularımızı gömmek suretiyle bir çırpıda ömrümüzün sonunda bulduğumuz hayatlarımıza sesleniyor. Tam da kendi döngüselliğimizin girdabında dönüp dururken zalimce davrandığımız kendimize geçen zamanı hatırlatıyor, hep bir şekilde ertelediğimiz ya da çoğunluğun beklentilerine uyarak yasakladığımız yaşantımızın bir noktasında ayna tutup 30 küsur yıldan sonra artık başka bir başlangıç için geriye dönüş yok “Bunu fark et” diyor. İnsanın zihnindeki hantallığı yıkarak yaşama bağlılığı tekrar kuran ve bağışıklık sistemini güçlendiren harika bir kitap bana göre. :))

Hayatın Mucizeleri
9/1015.04.2015

Baskı: Hayatın Mucizeleri

İşte, işte bu! Sevgili Stefan, senin, tanıdık olduğum o ruhunun enerjisine, içimde hissettiğim o büyülü anlatımının sarsıcı kelimelerine nihayet üçüncü hikaye ve sonrasında yine kavuştum. Okuduğum bu hikayeleri, masanda oturup da yazarken gördüm adeta seni. İlk iki hikayede sen mi havanda değildin, ben mi havamda değildim bilemiyorum ama evrenin bir yerlerinde uçuşan eter bedeninin gücü üçüncü hikaye ve sonrasında yine oluk oluk aktı içime. Dokunurmuşçasına hissettim seni. İçime, en derinlerime, algımın çok ötesine akan özlem dolu bir tutkusun benim için. Bilesin... :))

Kör Randevu
7/1006.04.2015

Baskı: Kör Randevu

George Levanter ABD'ne iltica eden bir Rustur ve kitabın kahramanıdır. Levanter'in başından geçmiş olan ayrı ayrı yaşanmışlıklar ile yaşanmakta olan hikayeler kitabın konusunu oluşturmakta. Fazla gerçekti herşey, çok fazla... Bir hayal ürünü denemeyecek kadar gerçek yaşamın yansıması vardı kitapta. Yazarın dili, uslübu güzel, ifade ediş gücü ise oldukça yüksek.

Gazap Üzümleri
10/1026.03.2015

Baskı: Gazap Üzümleri

Ne diyebilirim. Bence mükemmel. İşte John Steinbeck'in ustalığının farkı!

Tanrı'nın Formülü
10/1011.03.2015

Baskı: Tanrı'nın Formülü

Kitabı okurken, Klasik fizik, kuantum fiziği ve evrenin varoluşuyla ilgili tespit edilen bilimsel bulguların, kuralların ve ilkelerin üzerinde ciddi bir araştırmanın yapılmış olduğunu gözlemlememek mümkün değil. Bilimin emekleme döneminden şimdiye kadar ki zamanı içeren bu süreçte elde edilen bilimsel bilgilerin sentezlenerek birleştirildiği, bunları okuyucunun anlayacağı biçimde sıkmadan, akıcı bir üslupla kaleme alındığı içeriksel anlamda oldukça yoğun, bilgilendirici ve sürükleyici bir kitap. Tanrı, evren ve insanlık üçgeni döngüsünde zeka'nın yaratıcı gücü, evrenin kendi içinde hasıl olan en değerli ve en kapsamlı güç olduğunu vurgulayan yazar bilim adamlarının da ortak görüşü çerçevesinde insanlığın bir milyar yıl sonra kendisini nereye taşıyacağı kurgusunu da işlemiş. İnsanın ufkunu açan bir kitap olduğu kesin. Arka planda giden hikayeden ziyade özetlenmiş bilimle, evrenin sırrına vakıf olmanın heyecanı bence çok daha ilgi çekiciydi. İçinde yaşadığımız evrenin ve dünyanın ahengiyle ilgili hiç aradan kalkmayan sır perdelerinin üretilen teorilerle ve yürütülen mantıklarla görünmeyen o öze ulaşma çabasını hissetmek gerçekten büyüleyici. İlgili, ilgisiz herkesin okumasını şiddetle tavsiye etmekten başka bir şey gelmez elimden.

Beşinci Anlaşma
10/1009.02.2015

Baskı: Beşinci Anlaşma

Uyanış'' fethedilecek bir hedef değil, yalnızca ''Dönüşüm''dür. Dönüşüm kişinin kendi kafasında var olan sanal dünyayı değiştirmekle başlar. Yavaş yavaş kendisini aldatmayı terk ederek, ışıklı doğasına uzanan şuurun, derin sezgi ve idrak haline yönelir. İdrak ise görünenin ardindaki görünmeyen Hakikati görmekle mümkündür. Bunun dinlerle ilgisi ve bağı yoktur. Tüm gerçek ezoterik ustaların dediği gibi "Hakikat sizi özgür kılacaktır ama önce onu görmeniz gerekir." Yazar da bu kitapta olabildiğince basit bir anlatımla, hiyerarşik bir anlatı silsilesiyle okuyucuyu evrensel birliğe, sevgiye, kutsal olana davet ederek bu dünyayı gelin birlikte değiştirelim diye sesleniyor.... Gelecek nesillere Miras bırakacağımız dünya adına muhteşem bir sesleniş.

Baskı: 1984

"Bağnazlığın ne anlama geldiğini azıcık olsun kavramadan bağnaz gibi görünmenin ne kadar kolay olduğunu fark etmişti. Açıkçası, parti'nin dünya görüşü, onu hiç anlayamayan insanlara çok daha kolay dayatılıyordu. Gerçekliğin en açık biçimde çarpıtılması böylelerine kolayca benimsetilebiliyordu, çünkü kendilerinden istenenin iğrençliğini hiçbir zaman tam olarak kavrayamadıkları gibi, toplumsal olaylarla yeterince ilgilenmedikleri için neler olup bittiğini de göremiyorlardı..." Her devrin izlerinin yakalandığı aydınlatıcı, muhteşem bir kitap. Çok da distopik gelmedi bana.

Değişim
10/1017.12.2014

Baskı: Dönüşüm

Müthiş bir hayal gücünün kurgusuyla aile yapılarına, topluma, sisteme gönderilen bir gönderme. Herkes oradaki o böcek olacak!

Baskı: Joseph Fouché - Bir Politikacının Portresi

2014 yılında bir kitap fuarından tereddütle aldığım bir kitaptı. Nedeni ise portre okumaktan hiç haz almamam... Hal böyle olunca bu kitap, 6- 7 ay boyunca şeffaf ambalajı içinde kütüphanemin kırılan rafının köşesinde sessizce öyle bekledi. Kitabı elime alıp da 19.sayfasından başlayan birinci bölümünden değil de, 15. Sayfasından başlayan ön sözünden itibaren okumaya başladığımdan itibaren tuhaf bir biçimde sarsılmaya başladım. Bir portrenin nasıl bu denli kavrayıcı, sarsıcı, akıcı, merak uyandırıcı, sürükleyici olabileceğini aklım almazken, gözüm sürekli kitap adı olan “Joseph Fouché” un tam üstünde yazılı olan STEFAN ZWEİG'ın büyük harflerle yazılmış adına takılıp duruyordu. Nihayet kendimce anladım! Ey ölüm korkusu sen nelere kadirsin! Kendi sözlerinin ve siyasetinin bedelini her defasında bir başkasının kanıyla ödediği bu arenada kara bir bulut gibi başının üstünde sallanmaya başladığı zaman giyotin, her daim içindeki karanlığın en derininden çıkardığı dâhiyane bir güçle kurtulmayı başaran Joseph Fouché … Yaşamı boyunca politik arenada çevirdiği en ince, ustaca entrikalarla tarihin akışını sadece ve sadece kendi menfaati için değiştiren hatta günümüz politik giyotini olan istihbaratı temellendiren ve rüşvetlerle şekillendiren, böylece giyotin makinesinden daha keskin bir makinenin keşfiyle tarihin içinde her daim silik olmayı yeğlemesi yüzünden gözden kaçmış aşağılık bir adam; Joseph Fouché! Joseph Fouché gibi tarihi akışın kendi sürecinde (özellikle kellesinin ve çıkarlarının zora düştüğü zamanlarda) etkin olabilmeyi ancak ve ancak çevirdiği usta entrikalarla başarmış bir insanın portresini insanlığa ileten Stefan Zweig’ın, bu karakter üzerinden insanlığa kazandırdığı detaylı ve içerikli gözlemleyebilme perspektifi sadece menfaatçi, ikiyüzlü, tutkulu bir entrikacı tiplemesinin hareket alanını, düşünce biçimini ve iletişim şeklini içermiyor. Çok daha değerli başkaca analizlerle de zengin kılındığını düşünüyorum. Fütursuzca fink atılan dönekliklerle tarihin siyasi sahnesinde yer almış bir insanın işlediği suçlarla gömüldüğü bir mezarda, hayatı boyunca yaptıklarının da beraberinde gömülerek örtbas olacağı sanısının büyük bir yanılgı olacağını bu kitapla bir kere daha görüyorum.,. Ey Joseph Fouché! O ikiyüzlü, sinsi, çıkarcı dehanla en başta Robespierre ve Napoléon olmak üzere ölümlerine sebep olduğun insanların intikamını kim derdi ki bir gün 1881 yılında Viyana’da sessizce doğan, adı Stefan Zweig olacak başka bir dahi tarafından tarihteki hak ettiğin yeri sana verecek usta bir yazarın detaycılığına takılıp da insanlık tarihi boyunca ifşa edilerek, iğrentiyle anılacaksın. Sene 2014 / 21yy. Elimdeki basımda 4. baskı olduğu yazılı olan bu kitabın baskısının sessizce ilerleyeceğine inanıyorum. Üstelik bu sadece Türkiye’deki durum… Ya dünyadaki! Stefan Zweig tarafından insanlığın okuyup öğrenmesi ve tarihte bu tür insanların amaçlarındaki ince detayların nasıl düşüncelere dönüştüğünün anlaşılmasını sağlama adına Dünya Kültür Mirasına kasıtlı olarak bıraktığını düşündüğüm bu yapıtla adım adım izlenebilen silsilenin içerdiği çözümlemenin çok önemli olduğunu düşünüyorum. Bu içeriğiyle sonraki yüzyıllara taşınmaya devam edecek olan, kimsenin beceremeyip de hak ettiği vurucu darbeyi Joseph Fouché’e yaklaşık bir asır sonra bu yapıtla indirmiş olan Stefan ZWEİG’ın bu olağanüstü çabaya dayalı çalışmasını başka türlü yorumlayamıyorum.

Divan
10/1017.12.2014

Baskı: Divan

Çoğu zaman kitap okurken bazı cümlelerin altını çiziyoruz; bizi bize ifade eden bizi onda yakaladığımız duyguların, doğrudan algımıza gönderme yaptığı cümleler oluyor bunlar genelde. Bazen de henüz başımıza gelmemiş ama gelebilme ihtimalini taşıyan yabancısı olduğumuz tecrübelerin doğrudan aktarımlarına ilişkin cümlelerin altını çiziyoruz. İş bir psikiyatrisin yazdığı kitabı okumaya geldiğinde bu noktada dengeler ciddi oranda değişiyor. Ne alınganlığı, kırılganlığı ne de matemi bitmeyen terk edilmişlikler; bastırılmış kişilikler, irade dışı (görememezlikten) yapılan hatalar ve dank etmeler, bir ömür kuyruk gibi peşe takılan pişmanlıklar... duygusallığın ön plana çıkarılmadığı, duygu patlamalarının yaşanmadığı karakterler üzerinde makul, analitik çözümlemelerin yapıldığı hayatın içindeki sorunlu kişileri buluyoruz Divan'da. Irwin D. Yalom bu kitabında hasta portföyünün değişik ve değişken, bağımlı ve zaaflı kimliklerini akıcı bir dille betimleyip karakterleri çözümlerken işin bir de öbür boyutunu ele almayı unutmamış. Aynı süreci psikiyatristler için de gerçekleştirmiş; içini dışına çıkararak, ustaca bir üslupla... Pinpon topu gibi bir oradan bir oraya giden ve bir insan için kanaat oluşturma, kişilik tanımlama süreci öyle profesyonel bir silsileyle ifade edilmiş ki kitaba bu yorumu yazmadan önce bir kaç gün okuduklarımın şekillenmesi için biraz düşünmek zorunda kaldım. Aslında 'Nietzche Ağladığında' romanından farklı gibi görünse de şahsen ben o ince, oya gibi işlenen, adım adım örülen çözülmenin zevkini bu kitapta da yaşadım. Çoğu insan için içeriğinin yaşanırken kaybolduğu veya yakalanamadığı anlarına yöneltebildiği kuş bakışının, bazen de mikro sorgulamalı yaklaşımının çok etkileyici olduğunu düşünüyorum. Yaşamak bir meslek değildir ama Irwin D. Yalom mesleğini tekrar yaşama (Hayata dair'e) dönüştürmüş. Yaşam içindeki var olan hırpalayıcı itiş kakışlı ilişkileri, tecrübelerinden geri dönüştürerek, yazarlık yeteneğinin hüneriyle de bezeyerek onu tekrar bir kurguyla yapıt şeklinde sunduğu birikimlerini ilgili okumamışlara ya da kararsızlara rahatlıkla tavsiye ederim.

ÖncekiSayfa 2 / 3Sonraki