Ayda V. Gani
@Ayda V. Gani

Puanlar ve değerlendirmeler

Bu okurun kitap puanları ve yazılı değerlendirmeleri.

İntihar
10/1011.08.2017

Baskı: İntihar

Kendimi okudum. O bendi. Ben oydu sanki. Bir eşim varmış bu dünyada ama tutunamamış. Tek fark vardı aramızda. Henüz intihar etmedim.

Lizbon'a Gece Treni
9/1028.07.2017

Baskı: Lizbon'a Gece Treni

Kurgusunu çok beğendiğim kitaplardan biridir. Sorgularken okuyucuyu da sorgulamaya davet eden, karakterleri güçlü bir kitap. Şunu da belirtmeliyim ki bazı paragraflarda yazarın anlatmak istediğini anlamak için aynı yeri defalarca okuduğum oldu. Sorun çeviride miydi, bende miydi bilemedim.

Baskı: Paris Ve Londra'da Beş Parasız

Nerede olursa olsun bir gün beş parasız kaldığınızda başınıza geleceklerin hikayesi.

Hayır De!
10/1007.04.2017

Baskı: Hayır De!

Almanya’da savaş sonrası yıkım edebiyatının en önemli temsilcilerinden Wolfgang Borchert’in, savaşa ve faşizan baskılara karşı kaleme aldığı şiirsel manifestodur Hayır De! Şiirleri, öyküleri ve tiyatro oyunlarıyla Nazizme başkaldıran Borchert’in bu uzun ve son derece etkileyici şiiri, toplumun farklı kesimlerinin, savaş ve faşizm koşullarında, bu koşulları daha da ağırlaştıracak politikalara, baskı ve dayatmalara neden Hayır demeleri gerektiğini olağanüstü bir dille anlatıyor. Hayır De!’yi özel kılan yanlardan biri de, daha yirmi yaşında kendisini dünyanın en acımasız savaşının ortasında bulmuş, insan kıyımlarının en yabanılının tüm acılarını yaşamış biri tarafından kaleme alınmasıdır. Buna rağmen az rastlanır bir yalınlıkla yazılmış, savaş karşıtı bir manifestodur. Tüm güçlü edebiyat yapıtları gibi, belirli koşulların ürünü olsa da benzer ya da farklı koşullarda yaşayanlara da hitap ederek zamanın sınavını geçen, evrensel bir değer taşıyarak güncelliğini hep koruyan bu şiirsel manifestoyu, dilimize Celal Üster kazandırdı. Üster, Wolfgang Borchert’e, 26 yıllık yaşamına sığdırdığı eserlerine, dönem edebiyatına ve Hayır De!’ye dair kapsamlı bir giriş yazısı da kaleme aldı. Tan Oral’ın çizgileri eserin Türkçe edisyonuna ayrı bir estetik değer katarken, Borchert’in anlatımıyla savaşa ve baskılara karşı Hayır demesi gereken farklı toplumsal kesimler, âdeta bu çizgilerde yeniden hayat buldu. Anaların sesiyle ve sözüyle; “Dünyanın bütün anaları, / yarın size askerî hastanelerde hemşirelik yapacak,/ yeni savaşlarda savaşacak çocuklar doğurmanızı emrederlerse, yapacağınız bir tek şey var: HAYIR deyin! / Analar, HAYIR deyin!”

Baskı: Kaderci Jacques ve Efendisi

Geleneksel Çizginin Ötesinde Bir Roman / DENİS DİDEROT Kaderci Jacgues ve Efendisi Diderot'un, roman tarzı olmayan bu kitabını okurken ilk etapta bir parça zorlandım. Çünkü geçişlerin sert olması beni afallattı. Ayrıca, okuyucusuna karakterleri, amaçları, davranışları ve duyguları derinlemesine betimlenen alışıla geldiği gibi giriş, gelişme, sonuç biçiminde yazılan, silsileli olayların ve birbiriyle ilişkili kahramanların içinde bulunduğu ve etrafında döndüğü heyecanlı, sürükleyici bir kurguyla insanın nefesini kesen bir roman da değil. Otomatik viteste gider gibi okuduğumuz klasik kitaplardan farklı olarak burada anlatıcının, okuyucunun dikkatinin en üst noktaya tırmandığı ve bekleyişe girdiği bir anda araya girip okuyucuyla konuşmaya başlaması ya da anlatının başka bir hikayeyle kesilmesi yüzünden okuyucu buz gibi bir duşun altına giriyor. Şaka gibi… Şunu da ifade edeyim ki, Jacques ve Efendisi uykuya daldığında onlar uyanana kadar Diderot’un başka bir hikâyeye geçme önerisi oldukça hoştu. Kaderci Jacques ve Efendisi'nde Diderot, romanın genel prensiplerine karşı gelmiş olmakla birlikte romancıyla hatta roman yazma teknikleriyle dalga geçer gibi görünmüş. Bence bu kısmı oldukça ezber bozan cinstendi. Tam “Hadi!” denilen noktada okuyucuyu akıştan koparıp, bir yazarın bu noktada neler düşünüp yazabileceğinin çeşitlemesini yaparak ama bu alternatiflerin hiçbirini de seçmeyeceğini belirterek okuyucunun önüne ördüğü duvara okuyucuyu tatlı bir biçimde toslatıyor. Fakat burada Diderot Tanrı-Yazar gibi davranmıyor. Aksine Tanrı-Yazar rolüne soyunan ve insanın okurken odaklandığı, neredeyse gerçek gibi algıladığı, yazarın kalemiyle can verdiği karakter ve olayların, çoğu zaman okuyucunun hayal dünyasında canlılaştırmaya kadar götürdüğü başka biçimde olamayacağı yönündeki inandırıcılığı ve bir tek yazarın çözümleme biçiminin kanıksatıldığı olay örgülerini gerçekle karşılaştırarak ironi ediyor. Bence okuduğu romanın hikâyesine dalıp giden ve başka hiç bir açıdan düşünüp bakamayan okuyucunun zihnini bu şekilde uyarıp, bak bir de şöyle oku bakalım diyor. Kanımca, Diderot, bu tür romanlar ile kendince eğlenip alay etmiş. :) Bana kalırsa çok da kötü durmamış. Ama statik yapıdaki bir okuyucunun, farklı bir oluşuma tahammül gösteremeyip akışa set çekeceği olasılığından ötürü, farklı olana şans vermeyip veya alıştığı tarz ve üslubun dışındaki bir yapının ötesinde değişik olana karşı tutucu bir duruş takınma ihtimalinin yüksek olacağını düşünerek bu tarz okuyucuların bu kitaba ısınabileceğini pek sanmıyorum. Çünkü Diderot burada tembel, hayal gücünü yeterince çalıştırmayan, klasik okuyucu tiplerine hitap etmiyor. Oysa 18.yy'da yaşamış bir yazar ve filozofun gerçek sesini, sesindeki gerçek tınıyı, tınısındaki peçelenmemiş gerçek duyguları duymak kadar değerli bir şey var mı? Ses kaydı niteliğindeki kitaplar kadar kıymetli, paha biçilmez sessiz kayıtlar gibi olanı var mı? Tabii bu durumda şunu özellikle belirtmeliyim ki retçiler belagat yeteneği ile çözünürlüğü yüksek bir zekâ tiplemesine hayran kaldığım Jacques ile de tanışma şansını kaybediyorlar. Arada toplumsal konularla ilgili kafasına eseni okuyucuya haykırarak söyleyip iyice içini boşalttıktan sonra sağ tarafında duran matarasından boğazına akıttığı şarap molasıyla yerine gelen keyfi bir güzel çakırlaştığında tekrar uyanık, zeki, eğlenceli karakteri Jacques ile enfiyeye olduğu kadar uşağına da bağımlı efendisine dönerek, anlatıda yarım kalan karakterlerinin aşk hikayelerini kaldığı yerden yazmaya devam eden Diderot’un kasıntısız rahatlığı okuyucuyu da aynı havaya sokuyor. Bence Diderot’un yaşadığı çağın algısı, düşünce biçimi hatırlanıldığında yazdıklarının oldukça cüretkâr ve aynı zamanda ironik, eğlenceli yapısı öyle küçümsenecek cinsten değil. Jacques karakteri zaten mükemmel karakterize edilmiş. Efendi ile Jacques arasında bazen gerilerek tepe noktasına vuran ardından bir barış süreciyle uyuşmaya başlayan ilişkinin trendi çok doğal tasvir edilmiş; bir tiyatro sahnesi gibi. Efendi ile uşak arasında didişmeye yol açan konuların temelde kişiliklerine dayalı inatçı, dik kafalı, birbirine bağımlı, sevimli, doğal, akışkan, özgür, adil olma gayreti içindeki ilişkileri ise “Gerçek Uşaklığın” takkelerini değiştiriyor.

Baskı: Eşeğin Gölgesi Davası

Öfkemle mizahın yer değiştirmesi için sayfalarını ara ara çevirip tekrar tekrar okuduğum başucu kitaplarımdan biridir. Bende güçlü bir yatıştırıcı etkisi olduğu kesin. 18. yy da yaşamış aydınlanma döneminin bir yazarı olan Christoph Martin'in o dönemi oluşturan toplumun ve karakterinin üzerine mizahi bir biçimde yazdıkları bugün için hâlâ geçerli. Ne ülkeleri belirleyen sınırlar, ne insanları birbirinden ayıran diller, ne de bir gıdım erdemliliği sağlayamayan dinler; dünyanın her yerindeki insan ve davranışlarını seyrettirmek için okuyucuyu göğün yukarısına çeken ve onları (Abderalıları) okuyucuya karikatürize ederek yukarıdan seyrettiren çok güzel bir yapıt. Ne zaman elime alsam bu kitabı bilgeler, Abderalılar, eşek ve gölgesi davası ile vıraklayan kurbağalar çemberinde yatışarak tedavi olur, çıkarım. Henüz kitabın kendisiyle tanışmamış okur severlere tavsiye ederim.

Baskı: Bilinmeyen Bir Kadının Mektubu

Masanın ortasında duran mavi vazoya her yıl kendi yaş gününde beyaz gülleri koymaya devam ederek; hiç tanımadığı hatta varlığından bile haberdar olmadığı bu kadının, haklı onurunu ona bahşederek, onun anısını yaşatma şıkkını seçmiş olabilir mi? Kim mi? Kahraman yani yazar! Gerçek de olsa hayal ürünü de olsa bu sorunun cevabı bir tek bu öykünün yazarının zihnindeydi! Gerçekliğinin olmamasını sadece hayal ürününden türemiş, kurguya dayalı bir hikaye olmasını dilemek istiyorum. Ne var ki bu, Stefan Zweig imzalı bir kitap olunca ciddi şüphelerim var. Kim bilir?

Yabancı
10/1005.04.2017

Baskı: Yabancı

Sadece mavi gezegenin kendine sunduğu gökyüzünü, denizi, deniz dalgalarını ve üzerinde bıraktığı tuz tortusunu, güneşi, geceyi, gündüzü, uçan ve cıvıldayan kuşları, ilişkisini kısacası bu yaşamın kendi devinimi içinde hayatı olduğu gibi seven ve kabul eden bir karakter. Hayatın kendisine sunduklarıyla mutlu olurken sahip olamadığı şeyler adına kafa yormayan çünkü sahip olduklarıyla bile mutluluğun hissedilebilir olduğunu duyumsayan hırssız biri. Topluma, toplumun dayattığı davranış biçimlerine, geleneklere hatta toplumun geleneksel düşünce biçimine her açıdan kayıtsız ve yabancı bir karakterin bir anda değişen hayat akışının hikayesi. İşte absürtlükler burada başlıyor.... Yargıda... yargılamada... verilen cezada... Olaylar karşısında toplumun gösterdiği geleneksel tepki biçimine, yaklaşım biçimine ya da değerlendirme biçimine karşı tümden farklı düşünüp farklı tepkiler gösteriyorsanız, yaşamı farklı algılayıp farklı hissedip, farklı bir biçimde yaşanması gerektiğine inanıyorsanız, bunu gerçekleştirecek kadar inançlı, cesur adımlar atmalısınız. Hiç pişmanlık duymadan. Mantıksız yargılamalarıyla bir çırpıda sizi içinden dışlayacak bir toplumun kemikleşmiş, köhneleşmiş, çürümüş düşünce yapısına aykırı olsanız bile Albert Camus kendi felsefesini en iyi anlatan bir cümlesinde diyor ki; 'Hayat hiçbir şey değildir, itina ile yaşayınız.' ...

Değişen Kafalar
9/1005.04.2017

Baskı: Değişen Kafalar

Dişinin ve erkeğin birbirine olan zaafı, arzusu, şehveti bir efsaneden yola çıkılarak ancak bu denli muhteşem anlatılır. Hikayenin sonu yine insanın vücudunun üstünde taşıdığı kafaya bağlanıyor. "Kafadaki düşünce ne ise insan vücudunun ve yaşam biçiminin ona göre şekillendiğinin" son derece yaratıcı anlatımı okuyucuya ezber bozduruyor.

Baskı: Bir Geyşanın Anıları

Yorum yapmayacağım. Herkesin okumasını tavsiye ediyorum. Bir hizmetkarlığın sanatmış gibi sunulduğu geyşalığın başı, ortası ve sonu bu kitapta.Her ülkede adı, adabı birbirinden farklı; nikahlı olsa da. Okuyan kadınların silkelenip kendilerine gelmelerini umut ediyorum.Yorum sizindir.

Martin Eden
10/1005.04.2017

Baskı: Martin Eden

Şoktayım... Kitabı okumaya başladığım andan itibaren şoktayım. Ve hâlâ o şokun içinden çıkamadım. Kendimi duvarlardan duvara atasım, kafamı vurasım geldi. Neydi bu? Ezdi geçti... Beni şok eden sonu değil... Hem de hiç...Kafamı toparladıktan sonra bu denli mükemmel bir kitap için yazacak bir şeyler bulurum herhalde.Kutsal ruhun hep içimde olacak Jack London. Teşekkür ederim.

Çarklar Arasında
8/1005.04.2017

Baskı: Çarklar Arasında

Dünyanın çarkı kurulu düzenin simsarları içindir. Bu çarkın içine atılan her çocukla çarkın değirmeni dönmeye devam eder. Bu çark çocuklar için değildir.

Semerkant
10/1005.04.2017

Baskı: Semerkant

Tarihin hassas dokusunda gezinirken karşıma çıkan Ömer Hayyam ile tanışı verdim bu kitapla. Her bir bölümünü zevkle okudum ve tekrar okuyacağım. Bazı kitaplar vardır; duygu selinde sürüklenirsin, tutunamazsın hiçbir yere veya şeye, bazı kitapların sayfalarında ise tarihi dokunun içine girersin; Bir bakmışsın ki 11.yy 'ın yada 17-18yy'ın sokaklarında surları içindesin. Sürüklenirsin. Bir den bir meydanda buluverirsin kendini. Bir ses yükselir uzaktan, bir bakarsın ki o tarihten tanıdık bir ses. Hemen yanına koşarsın o sesin. ve izlemeye başlarsın. İşte benim için bu kitap da böyleydi.

Baskı: Béatrice'ten Sonra Birinci Yüzyıl

Bir Amin Maalouf hayranıyım. Evet, kitabın kurgusu sürükleyici, dili de akıcı olmamakla birlikte bok böceklerinin Mısır'da kutsal bir statüye sahip olduğunu bu kitaptan öğrendim. Çok mu önemli bir bilgi diye sorabilirsiniz. Mısır / Firavun dönemindeki uygarlığın taşlarına bile resimlerini kazıdıkları bu bok böceklerine yükledikleri anlamı öğrenince, benim için önemli bir hal aldı. Hangi kültürden olursa olsun erkek çocuklarına kız çocuklarından daha fazla değer verildiği, istendiği, kızdan ziyade erkek çocuğa sahip olmanın verdiği boş gurur gibi aslında çok önemli konulara dokunmuş. Erkekten daha erkekçil kadınların kendi cinslerine verdiği zarardan bahsederek, kadınların olmadığı ütopik bir dünyanın nasıl olabileceğini okuyucuya soruyor. İyi de ediyor.

Baskı: Da Vinci Şifresi (Robert Langdon, #2)

Okuduğuma pişman olmadığım kitaplardan birisidir. Sürükleyici. Fakat okurken önünüzdeki pc nin açık ve internetine ulaşılabilir olması lazım. Tavsiye ederim.

Notre Dame De Paris
10/1005.04.2017

Baskı: Notre Dame De Paris

Müthiş bir kitap. Victour Hugo'nun okuyucuya, canlı yayın izlettirirmiş gibi kullandığı hareketli betimlemeler, tasvirler, dönemin dokusu ve her şeyden önce çizdiği karakterlerle yaşamın içinden çekip alarak, yarattığı küçük bir hayat parçasının prototipi. Herkese okumasını tavsiye edebileceğim bir kitap. İnsan dendiğinde akla zaaf gelir ve bu kitabın en güzel yanlarından biri bu zaafları okuyucunun önüne sere serpe koyabilmiş olmasıdır. Ayrıca müzikalini seyretmenizi de tavsiye ederim.

Ramtha / Eşruhlar
9/1005.04.2017

Baskı: Ramtha / Eşruhlar

Ramtha! Literatürde daha yüksek bir enerji boyutundan gelip J.Z Knight 'ın bedenini kullanarak insanlığa bilgi aktaran bir varlık olarak geçiyor. Doğruyu söylemek gerekirse bu kısmı beni pek ilgilendirmiyor. Çünkü insanların dikkatini kendi söyleyeceklerine çekmesi için uygulanabilecek en çekici, mistik, gizil olan ve insanlarca her zaman kucaklanan kurgulardan biri olduğunu çok öncesinden (M.Ö- M.S) biliyoruz. Kendi çağlarının ganimet paylaşımcıları olan yol göstericiler ile düzenlediği sempozyuma katılım bedelinin 1000 dolar olması arasında da hiç bir fark yok. Bu kısım da beni ilgilendirmiyor. Zaten insanlığın kendi içinde yarattığı çöküşün zifiri karanlık boyutundan bireylerin kendi kendini ancak "tekamül" yoluyla çıkarmasının mümkün olduğu gün gibi aşikar. Harıl harıl kitaplarını okuduğumuz Carl Gustav Jung, Hermann Hesse evrenin derinliklerine akan kozmik nehirde öz benliğe, her şeyin özüne, bütünlüğe ulaşma yolunda, kendi benliklerini, insanın karmaşık yapısından ayrıştırarak ve bunları pratiğe indirgeme yöntemiyle tanımlayarak yola çıkmadılar mı? Evrenin doğrusu tekti. Yansıması doğaydı. İkilemler, bölünmeler ise evrenin doğasına değil ilkel benliğe hizmet ediyordu. Doğanın yapısından kopmayıp cismani varlıklarının ötesinde görünenin ardındaki görünmeyene ulaşmaya çabalayıp insanlığı uyandırmak için ne Tanrı'nın sesi deyip ne de başka bir enerji boyutundan size sesleniyorum demeyi lüzum görmeden, bireysel tekamüllerini sembolik anlatımlarla bu Kozmik Nehire atıp, "Olma"nın bir gün gelecek olan vakti için kendi ilahi, tılsımlı tohumlarını bu nehre serpmediler mi? Olmanın vakti, insanlığın bu gezegende yarattığı kendi çöküşünün ancak kendisinin idrak edebileceği süperbilinç düzeyine; bağımsız, bireysel bir algı düzeyinde düşünmesiyle başlamayacak mıydı? Hepsi aynı şeyi farklı hikayelerde anlatıp dile getiriyordu; Calvino, Marcel Proust, Albert Einstein, Rudolf Steiner, Stefan Zweig, Krishnamurti, Lao Tzu... İşte Ramtha'nın Eşruhlar kitabında tekamül yoluyla ne söyleyeceklerini merak ettim. Büyük ustalardan üslup olarak farklı olsa da öz farklı değildi. Analizleri güçlü. Eğer "Tek birin (Akıllı Tasarım)" bölünmüş parçalarıysak ve o "Tek birin"bir yansımasıysak ben, sen, hepimiz "o tek biriz". Fakat Ramtha'nın bence yanılgıya düştüğü en büyük nokta süper bilince doğru tekamülün uzunca bir süreç gerektirmesini bildiği halde başlangıç noktasını süper bilinç noktasından ele almasıydı. Belki de bir şok dalgası ve dikkatleri yoğunlaştırarak üzerine çekme taktiği uyguladığı bir yöntem olabilir. Hepsinin ifade ettiği gibi dünyadaki yolculuğumuzda edindiğimiz muhteşem güzel deneyimlerimizin temelinde hep yalnız olduğumuz olgusu ve tüm çabanın tekamülle Ben'e ulaşmak olması gerektiği idi. Toplumsal bilincin yarattığı illüzyondan sıyrılıp sağlıklı düşüncenin temelleriyle insanın kendi bireysel gücünü kendi eline almasının gereği; spiritüal süreçte kendi içinde yükselen seslerin, zihinde oluşacak vizyonların, doğanın, evrenin ritmiyle bir atacak ritimlerinin doğal sonucu olarak bugünkü kabuklarından sıyrılıp ilkel benliğe geri dönüşün asla bir daha gerçekleşemeyeceği bir başkalaşıma "Gerçek Öze, Öz Benliğe" doğru yelken açacak oluşlarıydı. Bana göre evren "sevgi" üzerine inşa edilmiştir. Ve şimdiye kadar okuduğum bütün ustaların ruhları da, yürekleri de Öze doğru akmanın tek şartının "Kendi Benliklerine" doğru yapacakları bu yolculukta içe dönüşün gereğini ve direnmemeyi muhafaza ediyordu. Karanlığın ve korkuların ardında gizlenen o yere giden tek yol buradan geçiyordu. Bence okunmaya değer güçlü bir başka ses.

Harold Robbins
7/1005.04.2017

Baskı: Harold Robbins

İslam beklentilerine göre artık kız çocuk değil de vâris niteliğinde erkek çocuk doğurması beklenen ve kocası doktor olan kadının çölün ortasında başlayan doğumu ölü bir kız çocukla neticelendiği sırada barındıkları çadıra çöl fırtısından kaçan, karısı hamile bir Yahudi aile gelir. Yahudi kadının doğurmasına yardım eden doktor kadını kurtaramaz ama rahmi keserek Yahudi erkek bebeği kurtarmayı başarır. Bebeği Müslüman aileye verme kararı alan Yahudi baba vedalaşarak ayrılır. Doktor ve karısı bu Yahudi bebek sayesinde ayrılmaktan kısacası doktorun başka bir kadınla evlendirilme zorunluluğundan ve baskısından kurtulmuşlardır. Adı Bedir olacak olan küçük kahramanımız artık İslam öğretilerine göre yetiştirilen ve ileride dünyanın sayılı zenginlerinden biri olacak olan bir iş adamıdır. Dünyadaki işleyen ve geçerliliğini hâlâ koruyan tek bir gücü o da ekonomik, rant gücünü elinde tutanların çifte standart kokuşmuş dünyalarını çok güzel bir kurguyla gözler önüne seren ve akıcı bir dille anlatan, karakterlerine giydirdiği mizaçlarla dünyada dönen çarkın küçük bir prototipini çizmiş olan Harold Robins'den dünya gerçeklerinin eni sonunda evrensel gerçeklere nasıl taşındığını hikâyeleyen çok güzel bir roman.

Baskı: Kayıp Gül (Kayıp Gül, #1)

Zaman en değerli şeydir! Ve bu kitapla zaman kaybettim. Vurucu bir düşünce mi, felsefe mi, bir bakış açısı mı? Ben rastlamadım şahsen! Cem...t'in şişirdiği yazarlardan ve kitaplardan biri olduğunu sonradan öğrendim...

Soluğun Mucizesi
9/1005.04.2017

Baskı: Soluğun Mucizesi

Vektör uzayları ile Lineer Cebir konularına girmeden, sonsuz vektörlü bir konuyu üç boyutlu dünyamızda anlatacak olursak bu konunun ele alınışındaki çeşitliliğini en güzel anlatan cümle düşündüm de gerçekten bu olsa gerek; "Paralarınız Hesabınıza Yatırıldı." Bu cümle "y" eksenimiz olsun. "x" değişkenimiz de insan olsun. Bu durumda beklentilerine göre en değişken yapıyı sergileyecek olan eksenimiz "x" oluyor. Burada, insanın omurgalı türünden, omurgasız, sürüngen ve eklem bacaklı türüne sıçramadan, Kapitalist sistemin bulanık düzenine de giriş yapmadan, işsiz ve çaresiz karakterimizin bıçağın kemiğe dayandığı bir noktada elindeki bir gazete ilanına başvurmasıyla başlıyor hikâye. Karakterimizin yaşamını yavaş yavaş gasp eden mobilya sektörü görünümündeki işverenin, karakterimize sürekli hatırlattığı sözleşme ve şartları, çıkmazdaki bu insanı profesyonel bir biçimde kıskaca almaktadır. Karakterimiz dayatılan koşullara daha fazla dayanamayacağını belirterek arkasını dönüp vazgeçse işsizliğin ve hayatındaki sorunların eşikte beklediği gerçeği ile karşı karşıya gelecek, dayatılan koşulları kabul etmesi halinde ise boğum noktasına kadar uzayabilen bir sabır ile dayanma gücünün esnekliğini bir hayli sündürerek gerçekleştirmesi gerekecek. Şartlarının ördüğü, kurtuluş umudunun başka türlüsünün de oluşmadığı bu sık boğazdan bir taşımlık sabırla, bir ömre denk gelen sebata nasıl sıkıştırıldığının baştan sona metaforik bir biçimde anlatıldığı, oldukça yaratıcı bir hikaye olmasına rağmen baştan söylemeliyim ki derin düşünce ve felsefe severlerin bu hikâyede eksikliğini hissedecekleri bir nüans, derinlik noksanlığı bir hayli olacak. Karakterimizin can çekişen tabiatını kendimizle de özdeşleştirerek izlediğimiz olmuyor değil.. Dil açısından bir şeyler yazacak olursak yazarın akıcı, sade, çok çok doğal ve oldukça etkili üslubunu ben sevdim. Başka bir kitabında buluşmak üzere diyorum.

Baskı: Incognito: Beynin Gizli Hayatı

Mikroskop Altındaki Ben Yada Sen, Yani Biz! Kendini her daim pürüzsüz bir bütün olarak görmek isteyen çoğu insan, mikroskop altında kendini oluşturan zerrelere ve nörobiyolojik bütünselliğini sağlayan parçalara nedense bakmak istemez. Parçalara ayrıldığını görmek kendi bütünsel kavrayışını zedelediği için mi ya da algılayabildiği bütün, bağımsız parçalardan daha anlamlı geldiği için mi bakmak, görmek istemez bilemiyorum. Ama kendi biyolojik varlığımın derinliklerine doğru yaptığım bu gizemli yolculuk en az Kozmoz'a yaptığım yolculuklar kadar büyüleyiciydi. Yeniliklerle doluydu. Varlığım henüz tam olarak çözülmüş değil! Bunu görmek için ömrümün yetmeyeceği kesin! Gizem hâlâ sürüyor. Ama bilimde alınan bu mesafeler sayesinde, el yordamıyla benim kendime doğru attığım adımlarımın gölgesinde aradığım kendime ulaşmam bir parça daha gerçeğe dayandı. Kendine ve evrene sorusu olmayanın, kendini merak edip mercek altına almayan bir kişinin aynı tutkulu heyecanı paylaşması mümkün değil pek tabii ki! İster içeriye, ister dışarıya dönük olsun, soru dolu bakışların odaklandığı tüm noktalarda evrenin düzeneği gibi çalışan (mutasyona uğrayan, değişen, kenetlenen...) içsel bir düzeneği görmek, bu görüşle bir parça daha "farkına varmanın" yarattığı farkındalıkla bir önceki halimden daha bilinçsel bir yapıya eşinerek yerleşip oturmam, benim bu yaşam güzergahımdaki en kıymetli, en anlamlı yolculuğum. Keşke diğer yolculuklarımda yaptığım gibi bu anlarımı da fotoğraflamanın bir yolu olsaydı. Bu bilim insanları iyi ki varlar! Kitaptan alıntı : ... Sara nöbetini ele alalım. Sara nöbeti eğer şakak lobundaki (temporal lob) belirli bir noktada odaklanıyorsa kişi motor nöbetler geçirmeyecek , daha üstü kapalı bir deneyim yaşayacaktır. Bir tür bilişsel nöbet olarak tanımlanabilecek bu etki, kişilik değişimleri, aşırı dinsellik (din saplantısı ve din konusunda kendinden aşırı emin olma), hipergrafi (genellikle de din olmak üzere belirli bir konuda aşırı derecede yazma isteği duyma), çevrede bir dışsal varlık olduğu yanılgısı ve sıklıkla da, tanrıya atfedilen sesler duyma gibi durumlarla kendini gösterir. Tarihte ortaya çıkmış peygamberler, kahramanlar ve liderlerin bir bölümünün şakak lobu odaklı sara hastaları olduğu düşünülmektedir. Baş melek Mikail'in, İskenderiyeli Azize Katerina'nın, Azize Margaret'in ve Cebral'in seslerini duyduğu konusunda hem kendisini hem de Fransız askerlerini ikna ederek on altı yaşındayken Yüz Yıl Savaşları'nın gidişatını değiştirmeyi başaran Jean D'Arc'ı düşünün. Kendisi bu deneyimini şöyle anlatmıştı; "On üç yaşımdayken, Tanrı'nın kendimi yönlendirmemde bana yardımcı olan sesini duydum. İlk seferinde çok korkmuştum. Ses bana öğle vakti duyurmuştu kendini. mevsimlerden yazdı ve o sırada babamın bahçesindeydim." Şöyle devam ediyordu: " Tanrı bana gitmemi emrettiğine göre gitmeliydim. Ve bu emri bana veren Tanrı olduğu için, yüz babaya ve yüz anneye sahip olsaydım ya da bir kralın kızı olsaydım bile giderdim yine de." Geriye dönük kesin tanı koymak bu durumda olanaksız olsa da Jean D'Arc'ın sunduğu veriler, artan dindarlığı, süregiden sesler, şakak lobu sarasıyla kesinlikle uyumludur. Beyin doğru noktada uyarıdığında, insan ses duyar. Doktor, sara etkilerine karşı koyacak ilaçlar yazdığındaysa nöbetler ortadan kalkar, sesler kaybolur. Sonuçta gerçekliğimiz, biyolojimizin ne işler karıştırdığına bağlıdır. Sayfa 211- 212 Kim olduğumuzun nörobiyolojimiz üzerindeki toplam etkiye bağlı olduğunu mükemmel ifade eden bir kitap. Okuyun bakışınız gerçek olana doğru yönelsin, bakış açınız değişsin, farkındalığınız yükselsin. Bilim insanı yüceltir. Karanlığından çıkarır. İnsanın karanlıktaki zihnine, neronlarına dışarıdan bakışı sağlayan, fener yakan bir birikim kitaba dönüşmüş. İnsanlığın böyle bilim adamlarına ve bu tarz çalışmalara ihtiyacı var.

Robespierre
8/1005.04.2017

Baskı: Robespierre

Ahmaklık Toplumsal Bir Özelliktir. Seyrine Doyum Olmaz! Fransa’da Monarşiyi yıkarak Cumhuriyet için devrim yapan varoşun baldırıçıplak kadınları ile burada Cumhuriyeti yıkmak adına monarşi için devrim yapan varoşun baldırıçıplak kadınları... Biri eline silahını alır diğeri ise kutsal bakirelik örtüleri ile tespihini. Aslında her sınıfın uğruna çabaladığı şey rahat bir yaşam, para, zenginlik... Fark yok yani! Yosmalığın tohumu karaktersizliktedir, moda olan rejimin yaşam biçimiyle de bu karakter benzeri karaktersizlik genelgeçer bir düşünce şeklini alır. Her zaman olduğu gibi liberal yalanlar, gerici düzeni diriltme faaliyetinin üstünü örtmüştür. Birbirinden farklı her iki rejimin kadınları yetenekli kocalarının ya da müstakbel eşlerinin önünde eğilen cahil (ki gerçekten öyledir), çekingen (mutaasıp) bir kadın rolüyle hatırısayılır bir refahı elde etmek için kendilerini satışa sunmaları aynı kafanın çıkarımlarıdır. Eh tabi burada gerçek hırslılar ile bu hırslılardan kalma kırıntıları üzerine entari gibi takarak bir kimlik edinenleri birbirinden ayırmak lazım. Doğa zekayı herkese adil dağıtmamıştır çünkü. Manzaralar çok tanıdık. Zengin sınıfının ard arda gelen rejimlere uyan kadınlarının halkın kişiliksiz, karaktersiz kadınlarını, kızlarını peşlerinden sürükleyişlerinin uzun bir hikayesi... ‘Devrimler kadınsız olmaz’ ya da başka bir tabirle ‘Kadınsız Devrim olmaz!’ Tabi bu tespitin tamamı bu kitaptan çıkarılmış değil. Robespierre “Satın Alınamayan” adam olarak tarihe geçse de yavşak burjuvanın kurduğu komplolardan o da kurtulamamıştır. ‘İlk başlangıç’ her zaman ‘en basiti’ içinde barındıran ‘en ilkel’ haldir. En ilkel halinden gittikçe sistematikleşerek köklü ve canlı bir yapıya dönüşen Kapkaççılığın inşa ettiği insanlık tarihine “Dur Artık!” diye seslenenlerin, bu başıbozuk düzeni karşılarına almasıyla başlamış vatanseverlik. İlginç olan Vatansever, tarihi; eşitlikçi, adaletçi ve bireysel özgürlüğü inşa edecek bir biçimde değiştirirken, vatansavar’lar da hem egoist hem de komplocu ruhlarıyla altını üstüne getirdiği tarihi, gizli ideolojilerinin boyunduruğuyla altını hiç durmadan kendilerine göre eşelemiş. Çünkü mevcudiyetlerini hakkanileştirebilecekleri ve soylarını sürdürebilecekleri bir tünel lazımdır kendilerine. Yeryüzünde değil, lağım gibi yer altında çatallanarak ilerleyen bir tünel bu. Aslında bana göre ana konusu talancılık olan Tarih; gözler önünde aleni sahnelenen on binlerce alegoriyi göremeyenler yada aptallıkları nedeniyle kavrayamayanlar yüzünden defalarca farklı biçimde yazılsa da, “Düşünmenin Olanaksız” gibi göründüğü toplumlarda bu yazınlara olan rağbet maalesef metafizik yazınlara oranla boy ölçüşememekte. Bu yüzdendir ki ‘tarih tekerrürden ibarettir’ lafının ekseninde tavaf edilip durulur. Sonuç olarak çoğu zaman bir hakikat gibi algılanan ‘Aptallık’ tarih sayfaları açısından bize iki yüz yıl kadar uzak görünse de aslında çıkarılacak derslerle öğreticiliği dün gibi yakın. Bir o taraftan bir bu tarafa salınan arada ince bir çizgi. Asır denilen şey bir saatlik bir zaman dilimi. Olur ya kafasızlığın borozan gibi öttüğü benzer dönemlerde diktatörlük, çılgınlık, tragedya, aptallık ve kötüye olan beğeniyle tavan yapan toplumun ahmaklığı bir moda olduğunda, toplumun içkin yapısındaki bu ahmaklığın mikro düzeyde partiküllerini yakından görüp tanımlamak için “Yaşanmışlıkların, Yazılmışların Ansiklopedisine” dönüp bakmak faydalıdır. Faydalıdır çünkü bu ayrıntıda rolü olanların bulundukları saflarıyla kendilerini tarihin sayfalarında tanımadığı benzerlerinde bulup, eşleşmelerine yardımcı olacaktır. Hakikati başka bir kılığa sokup onu tanınmaz hale getirmekten daha kolay bir şey olmadığını bilen stratejistlerin güdümünde inşa edilen hayali bir Babil’in resmi her dönemin iktidarında çizilir. Yeni bir şey değildir bu! Stratejistler çizer, politikacılar da oynar, oyunlar da ahmak halkı biçimlendirir. Herkes bu işten kazançlıdır. Sadece piyon olduğunu anlayamayan iktidar yanlısı halk haricinde. Ahmaklığın toplumsal bir özellik olduğu savının gerçekliğiyle halk bu sefer Bonapart’ın borçlarını kapatmak için çalışacaktır. Monarşi de doğmuş bir çocuğun Cumhuriyette yaşaması anlaşılır. Ama Cumhuriyette doğmuş bir çocuğun diktatörlükte yaşamanı sürdürecek olması gerçekten anlaşılır değil! Şimdi bir kimlik, bir sınıf ve saygınlık yakaladığını sanan varoşun dindar oynak kadınları, kızları, gökyüzünün değil evrenin sınırlarını aşan bu budalalıkları yüzünden usun dört tanımı da bunalımda! Aynen tarihte olduğu gibi.

Devrim Bir Giyotindir
8/1022.12.2016

Baskı: Devrim Bir Giyotindir

Victor Hugo ile Hugo ailesinin bilinmeyen gerçek yönünü aydınlatan bir kitap. Kitabı iyi anlamak için okuyucunun ya az biraz Fransa Tarihini bilmesi yada okurken bir parça karıştırması gerekiyor. Her dönemin adamı denilen bir tanımlama vardır. Aslında bu tanımlama her dönem ekmeğini yediği sınıfın adamıdır. Kitapta, Victor Hugo ile Hugo ailesinin Fransa tarihindeki siyasi duruşu, faydası tartışılır katkıları ve tüm hükümetleri alkışlayan ve onları peş peşe deviren burjuvaziye olan gizli yandaşlığı anlatılmakta. Victor Hugo'nun, sırasıyla Bonapartist, meşrutiyetçi, Orléancı ve hiç vakit kaybetmeden bir Cumhuriyetçi'ye dönüştüğü kaleme alınmış. Abel Hugo (Victor Hugo'nun kardeşi)'nin ;Louis Philippe tarafından "yazarlık görevi" ile donatıldığı ve Napolyon'un Popüler Tarihi'ni yazdığı ayrıca Resimli Fransız tarihini yayımlayarak Resimli yayınları icat ettiğinden bahsediyor yazar. Babası General Hugo'nun Afrika sömürgeciliği ile ilgili yaptığı projeden bahsediyor. Victor Hugo'nun ölümüyle geride bıraktığı en az beş milyon frangı (Le Temps'in 4 Eylül 1885 tarihli yayını) ile telif hakkının bir milyon yüz bin frank olduğu da hesaba katılacak olursa servetinin hızla artmakta olduğu bu noktada; Victor Hugo'nun kendi elleriyle yazıp tamamladığı, tarih attığı ama imzalamadığı vasiyetlerden biri de Paris'in yoksullarına elli bin frank bağışlamak olduğunu da eklemiş yazar. "Ölümünden sonra bile olsa yoksullara elli bin frank vermek, cömert ve yardımsever bir ruhun ne olabileceğini gösteriyordu. Bu kararı imzalayacağı sırada kalbine yenik düştü.(!)" diye yazıyor Lafargue. Bu durum Hugo'nun "sosyalist İncil" olan Sefiller'i yayımladığı esnada, Thomas de Banville'nin"söyleyecek bir şeyleri olan tek adam" şeklindeki ironik yaklaşımının ardından Hugo, bir parça ekmek çaldığı için kürek cezasına çarptırılan bir adama ve onun hamiliyken yüzüstü bırakıp giden bir burjuvadan olma gayrimeşru çocuğuna bakabilmek için fahişelik yapan yoksul kıza acımaya cesaret etti. Bu, gerçekte yaşlılara göre fakat çocuksuydu. Ancak polisi ve sömürüyü, tüm burjuva toplumunun bu iki kurumunu kendinde cisimleştirdiği zaman Hugo, burjuva karakterini açık bir şekilde iki gülünç tiple sergiliyor: Sahip olduğu meziyetin kendisini gizli polis yaptığı Javert ve işçilerinin sırtından servet edinerek eski saygınlığını kazanan bir kürek mahkumu Jean Valjean. Servet, bütün pislikleri temizliyor ve bütün erdemlerin yerine geçiyor. Hugo da tüm burjuvalar gibi polisin ve işçi sömürüsünün olmadığı bir toplumun varlığını tahayyül edemiyor" diyor.

Olympe
10/1011.11.2016

Baskı: Olympe

"Kadının idam sehpasına çıkma hakkı varsa, kürsüye çıkma hakkı da olmalıdır."

ÖncekiSayfa 1 / 3Sonraki