Puanlar ve değerlendirmeler
Bu okurun kitap puanları ve yazılı değerlendirmeleri.
Baskı: insan ne ile yaşar
İnsan Ne İle Yaşar? Yaşamı boyunca bu soruyu kendisine sormamış olanınız yoktur herhalde.. Ben hayatımın her evresinde soruyorum ve her seferinde sanırım o anki açlığım ile alakalı olarak değişik cevaplar alıyorum. Mesela hayatımın ergenlik döneminde bu soruya cevabım "insan hevesle yaşar" dı. İşte başarıyla okulu bitireceğim, iyi bir işe gireceğim, kendi kararlarımı vererek özgürce canımın istediği gibi yaşayacağım ve en önemlisi anı yaşayacağım hevesiyle yaşadım. Bazı hevesler kursakta kalır ama şükür ki benim ki sekteye uğramadı tabi aklım sayesinde yoksa köstek çok :) 20’li yaşların ortalarından sonra “gereklilik listesi” ile yaşadım. İnsana yaşaması için ne gerekli diye çok düşündüm ve kendimi tatmin edecek şeyleri buldum onları yaptım. Mesela ; -İlk kitaplarım geliyor aklıma açlığımı, susuzluğumu, ruhumu doyuran kitaplara gereksinimim var Yazmam lazım sonra, en başta belki gizlemeye çalışmak adına yaptığım bu işi keyfim yerindeyken yapmak beni eğlendiriyor güçlendiriyor şu evrende minnacıkta olsa “bir ben varım” hissini sağlıyor dur durak bilmeden her şeyi yazmam lazım -Sonra fotoğraf çekmem lazım o anları benimle var etmek için, benim gördüğüm şekilde ölümsüzleştirmek için. -Görmem lazım birde yeni yerleri güzel şeyleri görmem lazım. -Dinlemezsem olmaz dinlemek lazım yeni müzikleri, yeni insanları, kalbimin sesini, dalga sesini … -Tabi bunların hepsini yapabilmek için enerji ve sağlam bünyeye lazım spor yapmalıyım içimdeki heyecanı enerjiyle dışarı atmalıyım..Koşmalıyım gidebildiğim yere kadar koşmam lazım.. -Ve aşk lazım her şeye aşkla bakmak lazım.. Baktım, okudum, yazdım, dinledim, yaptım oldu :)Şimdilerdeyse bir heyecan içimde dur durak bilmeyen her şeye karşı bir heyecanla yaşıyorum.. Kitaba gelecek olursak Tolstoy işte fazla söze ne hacet.. Kitap ismi itibariyle bir mesaj kaygısını gözümüze sokmaya elverişli ama Tolstoy bunu Teist bir yaklaşımla rahatsızlık vermemeden yapıyor. Kitap; iyilik-kötülük; açgözlülük-tokgözlülük, hayat-ölüm benzeri karşıtlıkların erdemli bir yanıtını vermeye çalışırken; cezalandırılan bir meleğin Allah tarafından cevabını öğrenmesini istediği “İnsan kalbine ne hükmeder?, İnsana ne verilmemiştir? ve İnsan Ne ile Yaşar?” sorularına cevap bulması için önderilmesiyle başlar ben soruların cevabını öğrendim. Okuyun sizde öğrenin :) Kitaptan altını çizdiklerim : -Anladım ki, insanlar kendilerini düşünerek yaşıyor gibi görünse de, gerçekte onları yaşatan tek şey sevgidir. Kim severse, Allah’ a yaklaşır; Allah da ona yaklaşır. Çünkü O sevgiyi yaratandır!” - Eğer bir işe ne zaman başlayacağımı; kimi dinleyeceğimi ve yapmam gereken en önemli şeyin ne olduğunu bilseydim, girdiğim her işi başarırdım. - Önemli olan tek bir an vardır o da “şimdi”dir. En önemli an şu andır çünkü bir tek ona sözümüz geçer. İnsana gerekli olan kişi şu an yanında olan kişidir. Çünkü hiç kimse günün birinde bir başkasına işinin düşüp düşmeyeceğini bilemez. Ve insan için en önemli uğraşı iyilik yapmaktır. Çünkü bu insanın yeryüzüne gönderiliş gayesidir
Baskı: Zaman Yönetimi
"Vakit nakittir" hepimizin çok iyi bildiği zamanın çok değerli olduğunu ifade eden bir özdeyiştir.Zamanla para özdeştirilmiş olsada zaman ve para arasında değerli olmaları dışında bir benzerlik yoktur. Zaman; paranın aksine tüm insanlığa son derece adaletli ve eşit olarak dağıtılmıştır.Herkesin bir gün içinde 24 saati, bir yıl içinde 365 günü vardır. Zamanınızı özel olarak tutmak ya da harcamak mümkün değildir. Biz nasıl davranırsak davranalım akıp gider.Ama paramızı biriktirebiliriz, harcayabiliriz, bankaya yatırıp istediğiniz kadar saklayabiliriz, borç verebiliriz. Zamanla bunların hiçbirini yapamayız. Bu yüzden zamanı yönetmek pek mümkün değildir, ancak kendi hayatımızı yönetebilirsek zamanı verimli değerlendirmiş oluruz. Zaman göreceli bir kavramdır.Bazen hiç geçmiyormuş gibi gelirken bazen su gibi akıp gider.Yıllar önce beni çok etkileyen şöyle bir yazı okumuştum. Bir senenin değerini anlayabilmek için o yıl YGS' yi kazanamamış ya da sınıfta kalmış öğrenciye sorun. Bir ayın değerini anlayabilmek için prematüre bebek dünyaya getiren anneye sorun. Bir haftanın değerini anlayabilmek için bir derginin editörüne sorun. Bir dakikanın değerini anlayabilmek için treni henüz kaçırmış birine sorun. Bir saniyenin değerini anlayabilmek için kazayı kıl payı atlatmış birine sorun. Bir milisaniyenin değerini anlayabilmek için olimpiyatlarda gümüş madalya kazanan kişiye sorun. Zamanı iyi yönetememenin belirtileri: -Sürekli olarak işleri yetiştirememe stresi, acelecilik. -Görüşülecek kişiler ve ziyaretçiler için zaman ayıramamak. -Yapmaktan hoşlanılmayan işler ve seçenekler arasında sürekli bocalamak. -Hiçbir şey yapmadan günü boşa harcamak. -Zamanın büyük bir bölümünü yapılması gerekmeyen işlere harcayarak, yapılması gereken işlerin altında ezilme duygusu yaşamak. -Dinlenmek ve diğer insanlarla iletişim için zaman ayıramamak. -Cevaplanacak yazılara cevap verememek. Etkili zaman kullanımı için yapılması gerekenler: -Doğru işleri yapmak -Öncelikleri belirlemek -Hedefleri belirlemek -Hedefleri planlara dönüştürmek -İşlerimizi ve çalışma ortamımızı düzenlemek gerekir. Kitaptan çıkardığım sonuçlar bunlar.Kendi adıma düşüncelerime gelirsek; Neler yapılacağı belli ama burada yazılanlar daha çok iş hayatını baz alınarak anlatılmış.Üst düzey yönetici yada kurumsal firmalar için geçerli olabilir belki ama genelde içinde bulunduğumuz sistem gereği iş hayatında plan, program yada zaman yönetiminden bahsetmek pek mümkün değil..İşler çözülmek, kolaylaştırılmak üzere değil sanki ego tatminine dönüştürülmüş gibi..O yüzden gerekesiz iş yükü bitmek bilmezken insanlar hırpalanıyor bezdiriliyor diye düşünüyorum.İş hayatına müdahale edemezken, kendi idaresini yapabileceğim özel dünyamda bazen bana da zamanın yetmediği oluyor. Şöyle bir bakınca, işyerinde geçen mesai + kitap okuma + aile/arkadaş ziyaretleri + telefon görüşmleri + zorunlu ev ihtiyaçları (yemek+temizlik+alışveriş vs) + spor + eğitim hayatı vs. Off yazarken bile günlük ve süreklilik arzeden bu işleri nasıl yetiştirebileceğim hissine kapıldım:) Ama benim bu gibi durumlarda zaman yönetimi için izlediğim yol önceliklerimi belirlemek..
Baskı: Nesir Fikri
İtalo Calvino'ya "Hakikati bir öğreti gibi, hakikatin temsili gibi öğretenler boşluğu bir şeymiş gibi alırlar. Temsilin boşluğunun bir temsilini yaratırlar. Ancak temsilin boşluğunun farkındalığı, bir temsil değildir: sadece temsilin sonucudur... Boşluğu acı karşısında bir korunak olarak kullanmak istersin ama bir boşluk seni nasıl koruyabilir? Boşluğun kendisi bir boşluk olarak kalmazsa, ona bir varlık ya da yokluk atfedersen, bu ancak ve ancak nihilizm olur: Kendi hiçliğini bir av olarak boşluk karşısında bir korunak olarak ele geçirmiş olmak. Ancak bilge kişi acının içinde onda ne bir korunak ne de bir neden bularak ikamet eder: Acının boşluğunda kalır. Bunun için Candrakirti şunları yazıyordu: Boşluğun bir kanaat olduğuna ve temsil edilemeyenin bile bir temsil olduğuna, söylenemeyenin isimsiz bir şey olduğuna inanan kişi muzafferler bunlara haklı olarak 'iyileştirilemez' derler. 'Size mal satmayacağım' diyen tüccara 'Bana hiç değilse adı hiçbir şey olan bir mal satın' diyen aşırı heveskâr müşteri gibidirler. Mutlak olanı gören kişi, göreli olanın boşluğundan başka bir şey görmez. Ama bu tam da en güç sınavdır: Eğer bu noktada boşluğun doğasını anlamaz ve onu bir temsil olarak görürseniz, gramercilerin ve nihilistlerin düştüğü hataya düşersiniz; nasıl tutacağını bilmediği yılan tarafından sokulan büyücü gibi olursunuz. Bunun yerine temsilin boşluğunda sabırla ikamet ederseniz, onu bir temsil olarak görmezseniz, kutsanmış yol orta yol dediğimiz şeye girersiniz. Göreli boşluk, artık bir mutlağa göre değildir. Boş imge, artık hiçliğin imgesi değildir. Sözcüğün doluluğu tam da boşluğundan gelir. Temsilin barışı uyanıştır. Uyanan kişi, yalnızca rüya gördüğünü bilir, yalnızca temsilinin boşluğunu bilir, yalnızca uyuyanı bilir. Ama şimdi hatırladığı rüya, artık hiçbir şeyi temsil etmez hiçbir şeyi düşlemez." (Giorgio Agamben,”Uyanış Fikri”, Nesir Fikri)
Baskı: O Pera'daki Hayalet
“Listenin Dibindeki Ozan Hüseyin Cöntürk, günün ozanlarını değerlendiren bir eleştiri yayınlamıştı bir dergide. Bu eleştiri de en iyiler, en yetenekliler, geleceği en parlak olanlar, orta değerde olanlar, işe yaramazlar, iflah olmazlar gibi bir sıralama yapıyordu. Bu sıralamanın en dibine ise Hayalet Oğuz'u koymuştu. O dönemde Balıkpazarı'na sık sık giden Yüksel Arslan nasılsa bu dergiyi bulmuştu bir yerden. Ömer Uluç'a bu dergiyi gösterirken kıs kıs gülüyordu. Hayalet'i kızdıracak bir konu çıkmıştı böylece.. Her akşam olduğu gibi içerlerken Hayalet Oğuz çıkageldi. Ona Hüseyin Cöntürk'ün ozanlar sıralamasını okumaya başladılar. Sıralama ortaya geldiğinde Hayalet memnundu ve katılıyordu eleştirmenin değerlendirmelerine. Ama sıralamanın en sonunda Hayalet Oğuz'un âdı çıkınca kıpkırmızı oldu ve müthiş bir küfür savurarak dergiyi aldı baktı ve ondan sonra parçaladı. Hayalet Oğuz'un bu eleştirmen üzerindeki küfürleri yerli yersiz her yerde ve her toplulukta sürdü gitti. Yüksel Arslan'la Ömer Uluç da Hayalet'i kızdırmak istedikleri an bu yazıyı anımsatmakla yetindiler ve yüzüne karşı kahkahalarla güldüler.” (Sezer Duru-Orhan Duru, O Pera’daki Hayalet) Kelebek Demirtaş Ceyhun, Hayalet Oğuz'un toprağa verildiği gün mezara konulan çiçeklerin üzerinde ortaya çıkan bir kelebekten söz ediyor ve şunları söylüyor: "Yaşamının temel amacı, yazarlar, çizerler, düşünürler arasında, üstelik onları eleştirerek, çokça da küçümseyerek, çekiştirerek yaşamaktı. Tıpkı bir kelebek gibi... Her çevreye girer çıkardı, herkesi tanırdı. Haber taşırdı. Ve kültür dünyamızı öylesine renklendirirdi ki... Doyum olmaz. İstanbul'u İstanbul yapan kelebeklerden biri." (Sezer Duru-Orhan Duru, O Pera’daki Hayalet) “Hilmi Yavuz'da İstanbul Yazılan kitabında "Mutti ve Hayalet" başlıklı bölümde Tezer Özlü ile Hayalet Oğuz'dan söz ediyor. "Oğuz'la benim de dostluğum olmuştur. Sıskalığı ve dudaklarına yapışık cigarasıyla anımsıyorum onu. ipince bir oğlan – ve hep öyle kaldı! Koltuğunun altında taşıdığı Ingilizce-Türkçe Sözlük'ten daha inceydi bedeni. O sözlük, Oğuz'un yastığı da olmuştur çoğu geceler." (Sezer Duru-Orhan Duru, O Pera’daki Hayalet) “Gül bakalım, gül gül, son gülen iyi güler! diye kesik kesik ıslıklar çıkaran kahkahasını sürdürdü Oğuz. Hayatı, hayatını, yaptıramadığı çürük dişlerini, göremediği ve göremeyecek olduğu ailesini, değiştiremediği ve değiştiremeyeceğini bildiği düzeni protesto eden bir gülüş...” (Sezer Duru-Orhan Duru, O Pera’daki Hayalet) "Hayalet Oğuz, her şeyi hiçbir şey, hiçbir şeyi de her şey olarakyaşadı.. Üç ad var elimizde: Hayalet Oğuz, Oğuz Halûk ve Oğuz Alplaçin. Hangisiydi bunlardan ve hangi kimliği gerçekti? Bana öyle geliyor ki, edinmesi mümkün olabilecek 'herhangi bir kimliği edinmemek için çalıştı.” Ahmet Oktay (Sezer Duru-Orhan Duru, O Pera’daki Hayalet) — Ödenecekler ödendi bu yaşama demişti Hayalet kanayan bir yaraya dönüştürdüğü gözlerini yumarak Panayot'un tezgâhında. "Bu alım satım dünyasında" demişti "bir ötekinin yurtsuzu herkes evimi sırtımda gezdiriyorum bu yüzden." Alayın da acıdan kaynaklandığını ondan öğrendim ben... Kara Bir Zamana Alınlık CEVAT ÇAPAN "Sonra Hayalet Oğuz belirirdi Mandrake ve Maskeli Süvari'yle kolkola, cebinde açık saçık resimler." Sevda Yaratan “Oğuz Halûk, Gizli Çekmece adlı kitabımda yer alan yazımda belirttiğim gibi, kadınlarla hiç ilgisinin bulunmadığının sanıldığı anda âşık oldu. Orada yazmadım, burada da anmıyorum adını sevgilisinin. Çünkü insanlar artık geçmişlerinden nedense utanır ya korkar oldular. Oğuz, bir geçmişe sahip olmadığı gibi bir geleceğe de sahip olamadı. Hal'de yaşadı. Ama bir nokta çok önemli: Zamanmın hazlarıyla mayışmış olarak değil, halden tiksinerek. O hali üretenlerden tiksinerek. Bilmem, günümüzün kuşakları bu marjinali değerlendirebilecek bir donanıma sahip mi? Onlar "koy versin gitsin" diyorlar, Oğuz ise "batsın gitsin" diyor. Ahmet Oktay (Sezer Duru-Orhan Duru, O Pera’daki Hayalet) Oğuz'un Şiirleri Ömer Uluç, Hayalet Oğuz'un şiirlerini şöyle irdeliyor: "Oğuz önceleri Orhan Veli çizgisinde, yani birinci yeni şiirler yazdı. Cahit Irgat ve Metin Eloğlu ile yakın arkadaştı. Onlar da Orhan Veli hayranı olduğu için, ilk şiirleri bu doğrultudadır. Daha sonraları, biz arkadaş olduğumuzda İkinci Yeni akımı başlamıştı. Oğuz epeyce direndi bu akıma. Ama sonra dayanamadı. O da kapıldı bu yeni oluşuma." (Sezer Duru-Orhan Duru, O Pera’daki Hayalet) Oğuz'un özellikleri vardır. Örneğin hiç evi olmamıştır. Hep bir yerlerde konuk olarak kalır. Oğuz'un evde kaldığını hiç hissetmezsin. Kaldığı odayı her zaman tertemiz bırakır. Hayatında valiz taşıdığını da görmedim. Bir çantası vardı ve omuzuna asardı o kadar. Her zaman şık ve özenli giyinirdi. Onu hiçbir gün pasaklı bir halde görmedim. Evet evde kaldığı sürece hiçbir rahatsızlık hissetmezsin ama ayrıldığı zaman yokluğunu duyarsın. Böyle bir adamdı Oğuz. Bir ayaklı kütüphaneydi. Müthiş geniş bir kültürü vardı. Ben Oğuz'dan çok şey aldım ve çok bilgilendim. Burhan Tckinliğ (Sezer Duru-Orhan Duru, O Pera’daki Hayalet) d e l i s in ir Yetersizlik diyorum Aşk yetersizdir alkol yetersiz İş yetersiz oyun yetersiz Bıçak çekse de kalem tutsa da Sağ el yetersizdir diyorum Sol el yetersiz Nokta yetersizdir çizgi yetersiz Yetersiziz efendim Yetersizsiniz Yetersiz J. Prevert'den Seçilmiş Hikâyeler Dergisi, Temmuz 1955
Baskı: Yalnızlığın Fırınlanmış Kokusu
“Dostoyevski 1877 martında günlüğünde şöyle vayvillimler de atar: — Diplomatik çekişmeler, konuşmalar ne yönde gelişirse gelişsin, İstanbul er-geç bizim olacaktır.” (Salâh Birsel, “20 Ocak 1991” Yalnızlığın Fırınlanmış Kokusu) “Dostoyevski günlüğünde İstanbul ve Altın Boynuz (Haliç) için uykusuz gözlerle düş eteklerken, aralık aralık İstanbul yerine Çarigrad demeyi de savsaklamaz. Anlaşılan, o yıllarda, Ruslar, İstanbul’u ele geçirmeden onun adını Çarigrad’a (Çar Şehri, Çarkent) çevirmişlerdir. Bulgarlar da onlardan geri kalmaz. Onlar da Rusların ağzını konuşur. Çünkü yeryüzünde küpeçiçekleri, mordağgülleri, gazalboynuzları, sarıpapatyalar, civanperçemleri, karçiçekleri eksilir de, gün batımında, gün doğumunda savaş baltalarının başucunda nöbet tutanların sayısı hiçbir türlü eksilmez. Kısacası, Bulgarların gözünde de İstanbul, Çarigrad’tır. Onu yaşamlarına sokmak için de “bizim olacak" anlamına gelen “naş” peşrevine melodramik adımlarla yaklaşırlar: “Naş naş, Çarigrad naş / Bizim olacak, bizim olacak, İstanbul bizim olacak” (Salâh Birsel, “22 Ocak 1991” Yalnızlığın Fırınlanmış Kokusu) “Ataç, 20 Eylül 1954’te, eleştiri konusunda günlüğüne şunları yazar: — Eleştirmenler ellerine bir kitap aldılar mı, yazarın daha önce verdiği eserleri düşünüyor, o yeni kitapta bir ilerleme var mı, yok mu onu araştırıyor. Onun nesine gerek, bununla uğraşmak?” (Salâh Birsel, “25 Şubat 1991” Yalnızlığın Fırınlanmış Kokusu) “Hani Ataç’ın burada eleştirmenleri suçlaması pek yerinde değildir. Hiç değil. Eleştirmen elbet eleştiri terazisine çıkardığı yazarların cemaziyülevvel’lerini de unutmayacaktır. Kaldı ki, onları aklından uzak tutmak istese de, bunun üstesinden gelemez. Öte yandan, eleştirmenlerin yeni yapıtlarda bir sıçrama, bir ilerleme olup olmadığına bakması da doğaldır. Ne var Ataç, giderek şu sözlere de yer verir: — Eleştirmecinin asıl ödevi, okurları aydınlatmaktır, okurlara değerli eserleri bildirmektir. Okuldaki öğretmen gibi çocuk yetiştirmek, yazar yetiştirmek değildir. Günlükte, 4 Ağustos 1956’da, eleştirmenler üzerine şunlar da okunuyor: — Eleştirmen: Okuma kıyınına çarpılmış kişi... Bunun içindir ki eleştirmen geçinenlerin yargısına pek aldırış edilmiyor. Mutsuz sürü dilediğince uygun eleştirmenlerin öğüdüne, gökçe-yazını (edebiyatı) gerçekten sevenler, az çok kendi kendilerine anlayarak sevenler, aldırmıyor onların dediklerine. Uğraşı eleştirmenlik olmayan bir yazar, bir ozan ya bir öykücü, yeni bir betiği (kitabı)beğendi de övdü mü, işte ona ilgi gösteriyor gerçek okurlar.” (Salâh Birsel, “25 Şubat 1991” Yalnızlığın Fırınlanmış Kokusu) “Benim en büyük, en gerçek okurum televizyonlarda ünü son derecelere değin meydan almış Orhan Boran’dır. Boran, bugünkü Cumhuriyet'm Kitap ekinde “Ne okuyorsunuz?"sorusunu şöyle karşılamış: — Salâh Birsel’in tüm yapıtlarını, hem de üçüncü kez, yudum yudum içerek okuyorum. Bunu, bana sorsalar, ben de ancak böyle karşılık verirdim.” (Salâh Birsel, “9 Mayıs 1991” Yalnızlığın Fırınlanmış Kokusu) “Bir gün Sait’le Babıâli Caddesinden aşağı iniyorduk ki ben, bütün musluklarımı açmış Sait’i şang şang övüyordum. Çığır Kitabevi’nin önüne gelmiştik ki Sait içeri daldı. Kitapçı Mustafa onun iki yapıtının (Şahmerdan ve Sarnıç) yayıncısıydı. Ondan Varlık yayınları arasında çıkan Mahalle Kahvesini aldı. İç sayfaya, imzasını kondurmadan önce şunları karaladı: — Şair Dostum Salâh Birsel sahi mi söylüyorsun? Beni sevinçten öldürürsün. 30.1.1950. Sait, öbür yıllarda da kimi kitaplarını imzalamıştır bana. 16 Nisan 1952’de de Bir Takım lnsanlar\ vermiştir. Onun üstünde şu alaycı söz yeralmıştır: — Şair ve ilkeci kardeşim Salâh Birsel’e. Bunlar bana saldırdığı ama yayınlamadığı yazıdan önce çıkmış kitaplardır. Sonradan o yersiz köpürmeyi ve püskürmeyi adamakıllı unutmuş olmalı ki o pişmaniyeden bir yıl sonra, 18 Kasım 1953 günü, iki kitabını birden imzaladı: Kayıp Aranıyor (Şair Kardeşim Salâh Birsel’e) seslenişiyle. Son Kuşlar ise daha dostça bir yaklaşım içindeydi: — Kardeşim Salâh Birsel’e sevgilerle. Beş ay sonra da, 1954 nisanında, ben Gaziantep’teyken, Bölge Çalışma Müdürlügü’ndeki bir göreve atanarak, İstanbul’dan ve de tüm dostlardan, ayrılıyordum. Bilmem buraya geçirmek doğru olur mu, olmaz mı? Sait, gerçekte çok alıngandı. En küçük bir yazıdan türlü anlamlar, türlü cin çarpıkları çıkarırdı. Kendinden başka birinin övülmesine de dayanamazdı. Hele, Türk öykücülüğüne çullanan eleştirilerde Sabahattin Ali'nin kendi adından önce anılmasına hiç mi hiç katlanamazdı. İşin tuhafı da, o yıllar (1940-1950) hemen hemen her yazıda Sait’in adı Sabahattin’inkinden sonra gelirdi. Bu gibi yampiri durumlarda o an burkulur, ama, az-biraz sonra burkuldugunu bile anımsamazdı. Yani kırgınlıklarını sahnede tutmazdı. Gönül büyüğü bir insandı. Bencesi, Sait’in evrakı metruke!si arasında bulunan, o bozaya kapılmış yazıyı, tersini öne sürmeye hiçbir biçimde olanak yoksa da Sait yazmamıştır. Japon yazarı Kavabata’nın Bin Beyaz Turna adlı öyküsünün Kikuyi’si der ki: — Bütün bunlar gerçek olmuş olamaz. Öyle değil mi? Evet Sait, o vızvız yazıyı sen yazmadın. Onu, o melodramatik adımlarla tempo tutulmuş yazıyı yayınlayanlar yazdı. O yayınlanmış, sıcak değil soğuk helva üzerine caynal cuynal döktürenler yazdı. Öyle değil mi Sait?” (Salâh Birsel, “20 Haziran 1991” Yalnızlığın Fırınlanmış Kokusu) "Mektuba şu sözler de kaydırılmıştır: — Bu kuyruk tekniğini bizim şairler neden kullanmaz, aklım almıyor. Yalnız Nâzım, şiir yazma işine içerikle başlamak gereğini de söyleyecektir.İçerik ana temeldir, belirleyici öğedir. Gerçi bunun üstün biçimin etkisi de eklenir ama çıkış noktası yine içerikten başkası değildir. Yani söyleyecek bir şeyin varsa şiire başlayabilirsin. Ne ki, bu da yetmez. Söylenecek söz bir de söylenmeye değer olacaktır. Sonra bunu en uygun, en yetkin kalıba dökeceksin. Aralıkta o kalıbın en karşı etkisinden de yararlanacaktın.Nâzım, Adalet Cimcoz’a şunu da fıslar: — Ben kendi payıma bir iki iyice şiir yazdımsa, bunların topunun içeriğini önceden iyice pişirdim. Sonra en uygun biçimlerini, ne çeşit uyakla, ne çeşit vezinle yazılacağını, uzunluğunun aşağı yukarı ne olabileceğini, dilinin edasını, çeşnisini peşinen kestirmeye çalıştım. Yani çok zor bir çalışmadan sonra işe koyuldum. Nâzım, bütün haline gelmemiş, birbiriyle kaynaşmamış dizelere de önem vermez. Çünkü belli bir içeriğe göre dizenin ritmini, uyumunu, veznini, sesini ve deyişini saptamak da işi kotarmaz. Bir de o dizeyle, ondan önceki ve sonraki satırlar arasındaki ilişiği de ayarlamalıdır. Aynı mektupta Yahya Kemal’in kimi dizelerinin de bu durumda olduğunu açıklar. Bedri Rahmi’nin Karadul adlı kitabını dolduran şiirlerini ise hiç mi hiç umurlamaz. Bedri'nin kitaptaki şiirlerinden kimisini daha önce sevmiştir ama şimdi onları aynı kapak altında bulunca düş kırıklığına uğramıştır: — Bir araya gelince, kitabı monoton yapmışlar, monoton da değil, daha başka bir şey. İçerik fakirliği sanki. Bu içerik fakirliği, damgasını şiirlerin tekniğine bile vurmuş. O kadar ki imgeler, renkler, dize kuruluşları boyuna yineleniyor. Halk şiiri stilizasyonu bütün kitaba egemen.Ama bu da işleme bakımından yeknesak.(Şükran Kurdakul/Nâzım’ın Bilinmeyen Mektupları.) Doğrusu usta bir şairin şiir eleştirisi de değişik oluyor. Daha açık-seçik, daha anlayışlı, daha soluk kesen bir düzeye el atılıyor. Hiç antre kaçırılmıyor. Eleştiri de tınlıgını yitirmiyor. Bencesi, burunları kendilerinden 30 santim önde yürüyenlerin Nâzım’ın yalnız şiirinden değil, şiir üzerine düşüncelerinden de öğreneceği çok şey vardır.” (Salâh Birsel, “20 Temmuz 1991” Yalnızlığın Fırınlanmış Kokusu) "Nâzım Hikmet gerçek bir dizecidir. Dört dörtlük bir dizeci. Şiir hangi ölçüyle yazılırsa yazılsın, dize halinde yazılacağına ve öyle okunacağına inanır. 1948 temmuzunda, Adalet Cimcoz’a döşendiği bir mektupta ölçünün, uyağın (tüm çeşitleriyle) ve de biçime çekmenin (tüm çeşitleriyle) kullanılması gerektiğini söyler. Hiçbiri aforoz edilmeyecektir." (Salâh Birsel, “20 Temmuz 1991” Yalnızlığın Fırınlanmış Kokusu) Nadir Nadi gerçek bir Atatürkçü’ydü. Eşine, aralık aralık rastlanan aydınlarımızdan, düşünürlerimizdendi. Sahtecilere kızdığı için onları “Ben Atatürkçü Değilim” diyerek ti’ye almıştı. O da Atatürk gibi herkesin her şey olabileceğine, ama şair olamıyacağına inanırdı. Bana göre şairin ta kendisiydi. (Salâh Birsel, “21 Ağustos 1991” Yalnızlığın Fırınlanmış Kokusu) “Paul Klee günlüğünde izlenimci ressam Manet’nin Absent İçen Adam tablosunun göz kamaştırıcı, felek-oturaklı olduğunu söyler. Tablo, tonlama çalışmalarında kendisini pek yüreklendirmiştir.” (Salâh Birsel, “21 Ağustos 1991” Yalnızlığın Fırınlanmış Kokusu) “Ahmet Haşim de kıskanç köpeklerden çok çekmiştir. Cenap Şahabettin onun düzyazısını tutar ama adını şairler arasında anmaktan fersah fersah kaçar. Yahya Kemal ise bütün yaşamı boyunca: “Haşim düzyazı yazsa, daha iyi bir şey yapmış olur” demekten bir an uzaklaşmamıştır. Yüz bin eyvah ki çağın gülmece-güldürmece gazeteleri de Haşim’i sık sık saraka eder. Biri: “Yorumlarken şair Ahmet Haşim'in şiirini Yitirdim iyisinden aklı da anlayışı da “ derse, öbürü de: “Zavallı Şinasi görme bozukluğuna düşmüş Dâhi görünür gözlerine Haşim budalası” diye höngürder. Hececiler de Haşim’e karşıdır. Orhan Seyfı onun güçlü bir düzyazıcı ve de acemi bir şair olduğunu ilan eder. Yusuf Ziya da her gittiği yere Haşim’in düzyazısının şiirinden, dilinin de düzyazısından üstün olduğu yavesini taşır. Halit Fahri ise onun şairliğini sadece düzyazılarında görür. Nurettin Artam da güçlü bir düzyazısı olduğuna eyvallahı çeker, ama şiirinden hiçbir şey anlamadığını fıslamaktan geri kalmaz. Gazeteci Selami İzzet de onu kişiliğine dayanarak vurmaya çalışır: — Haşim mi? Aman onu bırak, iyidir desem “Bana hangi yetkiyle iyi diyor" diyecek. Fenadır desem “Bana fena demek onun haddine mi?” diye çatacak. Yenikapı Mevlavihane Şeyhi Baki Efendi de Haşim’in şiirine kapalıdır. Bir gün bir toplulukta: — Geçenlerde züppenin biri de çıkmış şiir diye “Göllerde bu dem bir kamış olsam” herzesini yumurtlamamış mı? der. Şu işe bakın ki şiir dostları o gün Haşim’in evinde konak tutmuştur. Baki Efendi ise oraya ilk olarak geliyor, üstüne üstlük Haşim’in evine geldiğini bilmiyordur. O gün orda Baltacıoglu ile Abdülhak Şinasi Hisar da vardır. Hisar durumu kurtarmak için: “Efendim, işte sözünü ettiğiniz şiirin yaratıcısı karşınızda bulunan, bizim pek aziz dostumuz ve pek çok beğendiğimiz şairdir” demişse de durumun buzluğundan hiçbir şey eksiltememiştir. Baltacıoglu iyisinden sıkılmıştır. Haşim de gülümseme taklitleri yapmak zorunda kalmıştır.” (Salâh Birsel, “27 Ağustos 1991” Yalnızlığın Fırınlanmış Kokusu) “Servetifünunculardan Halit Ziya da Haşim’i gerçek bir sevgiyle över. Onun adamakıllı özel ve seçkin bir kişiliği bulunduğuna inanır. Onu şair saymamanın bir günah olacağını savunur. Daha ilerki yıllarda en babayiğit yargı da Ataç’tan gelir: — iki yüzyıl sonra bugünkü edebiyatımızdan açarlarken ona “Ahmet Haşim Çağı” deyeceklerdir. Haşim’in tüm şiirlerini ve yazılarını seven, onlara değer gösteren bir çağdaşı da Yakup Kadri Karaosmanoglu’dur. Şairimizin onunla tanışması, dostluk kurmak istemesi de Karaosmanoglu’nun Servetifünun da Haşim’i göklere çıkaran bir yazı döktürmesinden sonradır. Haşim’le dostluk kuran yazarlardan biri de Abdülhak Şinasi Hisar’dır. Ona göre Haşim, özellikle Mercure de France dergisini okur, Vers Libre (Özgür Koşuk) biçimindeki şiirleri beğenir. Henri de Regnier'ye de tutkundur. Haşim’in, öleceğini kestirdiği günlerde: “Ben ki tüm b edenimi kucaklayan bir neşe içinde yaşardım” diye hayıflandığını da bize Hisar duyurmuştur. Dostlukları o kertededir ki, bir arada bulundukları zaman, çağın gazete ve dergilerinde yer alan tiriti çıkmış yazıları, şiirleri birlikte okur, birlikte “vay beni” çekerler.” (Salâh Birsel, “27 Ağustos 1991” Yalnızlığın Fırınlanmış Kokusu) “Şahap Sıtkı ölmüş. Ahmet Muhip-Cahit Sıtkı kuşağından sayılırdı.1940 yıllarında, Genç Nesil çağında, kombine yumruklu eleştirmenliğe durmuşsa da sonradan işi öykücülüğe dökmüştür. Bütün yaşamı boyunca bedeninde gereksiz et taşımamıştı. Yani boy-pos'un nişanı ipinceydi. Feyyaz Kayacan onu Paganini’ye benzetir, yalnız “Kemanını yitirmiş bir Paganini” derdi.” (Salâh Birsel, “5 Eylül 1991” Yalnızlığın Fırınlanmış Kokusu) “Ahmet Oktay Gizli Çekmece adıyla, yenilerde yayınladığı anılarında, bir gün, Ankara’da, Çankaya yokuşunu tırmanırken İlhan Berk, Necati Cumalı, Oktay Akbal ve Kenan Harun’a bir şiirini okuduğunu yazıyor: “Daha belalı değil sokak muharebeleri seni sevmekten” Şiir çok beğenilmiştir. Gelin görün ki, ertesi ay bir dergide bu dizeler Ilhan Berk adıyla yayınlanır. Ahmet kızsın mı, kızmasın mı? Yine de büyüklük göstererek acıyı gizli çekmecesine kilitler. İlhan’ın dans-şovları biter mi? Yıllar sonra aynı figürü Ülkü Tamer'e de uzatır. Ama Ülkü susmaz. Gazetelere bir ilan verir: — Bundan böyle şiirlerimi İlhan Berk’e okumayacağım. Doğrusu, kimi şairler benim şiirlerimi de dünyada bırakmamaya canla başla çalışmışlardır.” (Salâh Birsel, “4 Kasım 1991” Yalnızlığın Fırınlanmış Kokusu) “Yürüttü mü, yürütmedi mi?" öykülerinden biri, eyvah ki eyvah, bir kez Necatigil’in başından da geçmiştir. Diyeceğim, Dostoyevski’nin Bir Yufka Yürekli adlı öyküsünde bir Vasya vardır. Yüreğinin tüm kıpırkıpırıyla Liza'ya vurgundur. Nişanlanmışlardır. Bugün, yarın evleneceklerdir. Gelgelelim, tam son dakikada, Vasya'nın akıl tasında bir bozukluk belirir. Yani? Yani iki sevgili ayrı düşer. Bir daha da bir araya gelemezler. Aradan iki yıl geçer. Bir gün Vasya’nın canciğer arkadaşı Arkadi, sokakta kızla (Liza) karşılaşır. Selam verir, selam alır. Liza bir başkasıyla evlenmiştir. Mutludur. Hallerinin, vakitlerinin yerinde olduğunu ve de, bu yapılır mı?, kocasını sevdiğini söyler. Ne ki, bunu fıslar fıslamaz genç kadının gözleri yaşlarla dolar. Sesi boğuklaşır. Yürek acısını Arkadi’den saklamak için arkasını döner. Kilisenin önündeki döşeme taşlarına eğilir. Sonunda da, bu öykünün gerilerinden bizim Behçet’in “Gizli Sevda” şiiri belirir. Dostoyevski’ye uzanışı ilk, Necatigil'in öğrencisi Nurer Uğurlu çakmıştır. Hilmi Yavuz'a (o sıralar da o da Behçet’in öğrencisidir) açar. Hilmi inanmaz. Bir Yufka Yürekliyi okuyunca tebdilini değiştirir. İş, Behçet'in kulağına erişince de Usta Şair, Nurer’e takaza eder: — Ne yapalım biz işte böyle şeyler, şeyler de yapıyoruz. O günden sonra da Behçet'in Nurer’e olan selamlarına bir burukluk gelip konar. (Salâh Birsel, “5 Aralık 1991” Yalnızlığın Fırınlanmış Kokusu) Valéry: “Dans bir insansal devinimler, gönülden kopandevinimler sanatıdır.” diyor. Ona bakılırsa, bu içten kopan devinimlerin ereği dışlanmak isteyen bir eylemdir. Bir başka deyişle, kendilerini dansa kaptıranlar bir eşyaya, belli bir yere ulaşmaya bakarlar. Ya da kimi algı ve duyumları bir dereceye değin değiştirirler. Dans için kol ya da bacaklarımızın birbirine zincirlenmiş bir sürü figürü, bir sürü çalımı eselemesi, peselemesi gerekir. Öyle ki devinimlerin yinelenişi, cansızlıktan coşkunluğa değin uzanan bir çeşit sarhoşluğu gündeme getirecektir. Ya da bir tür uyutuculuğun, bir tür kızgınlığın ve de kendini başıboş bırakmanın önünü açacaktır. Valéry’yi izlersek şöyle diyebiliriz: — Dans, başlıbaşına bir plastiğin, bir biçim güzelliğinin ardından koşar. Çünkü dans etme beğenisi (zevki), kendi çevresinde dans edenlerden haz alma ile de elele tutuşur. (Salâh Birsel, “28 Aralık 1991” Yalnızlığın Fırınlanmış Kokusu)
Baskı: Siyah 'An'lar / Cool Anılar I-II (1980-1990)
“Melankolinin yapmacıklığı, yaşama sevincininkine eşittir.” (Jean Baudrillard, Cool Anılar 1-2, 1980-1990) “Diyalektiğe özlem duyuluyor; örnekleri, Benjamin ve Adorno. En ince diyalektik bile, her zaman özlemde son buluyor. Öte yandan ve çok daha derin bir şekilde (Benjamin ve Adorno'da da) sistemde belli bir melankoli var; hem hiç iyileşmeyecek hem de diyalektiğe karşı bağışıklığı olan bir melankoli bu. Bugün saydamlıkları alaycılığa kaçan şekillerde üste çıkan da o.” (Jean Baudrillard, Cool Anılar 1-2, 1980-1990) “Hakikat, olabildiğince hızlı kurtulunması ve başkasına bırakılması gereken şeydir. Aynı hastalıklar gibi, gerçekliği iyileştirmenin tek yolu budur. Elinde hep gerçekliği tutan kaybeder.” (Jean Baudrillard, Cool Anılar 1-2, 1980-1990) “İnsan, kendisini baştan çıkaranın ne olduğunu asla bilemez. Kesin olan, bu durumun sizin kaderinize yazılmış olduğudur. Bununla beraber, ondaki benzer bir gerçekliği sürükleyen başka bir duygu da yoktur. Bir çırpıda ve herhangi bir çağrıda bulunmaksızın sizi baştan çıkaran şey size adanmıştır -toplumsal emekten çok daha kesin bir şekilde mahkûm olduğumuz o korkunç psikolojik emeği silme ve mutlak aklanmaya canlı girme imkânı sunulur size.” (Jean Baudrillard, Cool Anılar 1-2, 1980-1990) “Gizemli olan baştan çıkarmanın görüntüsü değil; asıl baştan çıkarıcı olan, kendi arzusunun ya da kendi imgesinin avı olanın görüntüsü.” (Jean Baudrillard, Cool Anılar 1-2, 1980-1990) “Haz duyan kadınlardan çok, haz duyuyormuş gibi yapan ama haz oyunu kisvesi altında belli bir mesafeyi ve bekâreti koruyan kadınları sevmeli. Çünkü onlar ırza geçmeyi gerektirirler.” (Jean Baudrillard, Cool Anılar 1-2, 1980-1990) “Kadınlar tarihsel olaylar gibidir: Yaşamımızda bir kez bir olay gibi var oluyor ve bir şaka gibi ikinci varoluşu hak ediyorlar. Baştan çıkarmanın yarattığı bir olay, psikolojinin bir şakası. Tutkunun yarattığı bir olay, yasın işleyişinin bir şakası.” (Jean Baudrillard, Cool Anılar 1-2, 1980-1990) "Sevilecek tek kadın: Yüzü, sonsuzluğa yaklaşan; giderek belirginleşen, her biri tarifsiz bir okşama duygusu uyandıran çizgileriyle dokunulabilen; binlerce arı işaretin seyrine dalmışken şehvet heyecanlarının alıp götürdüğü bir serap; yani bütün bir cinselliğin hayranlıkla özetlenebileceği kadın." (Jean Baudrillard, Cool Anılar 1-2, 1980-1990) "Gökdelenlere alttan bakmakla bir yüzün çizgilerine yakından bakmak aynı ölçüde başını döndürüyor insanın. Anamor- fozun yarattığı baş dönmesi. Çöl kadar dümdüz yanakların ya da dudakların güzelliği, alttan bakıldığında ters dönmüş bir gırtlak gibi görünen bir gökdelenin güzelliğiyle boy ölçüşebilir ancak." (Jean Baudrillard, Cool Anılar 1-2, 1980-1990) "Demokrasi, Batı toplumlarının menopozu; toplumsal yapının Büyük Menopozu. Faşizm de Batı toplumlarının kırk yaş sonrası azgınlığı." (Jean Baudrillard, Cool Anılar 1-2, 1980-1990) “Siyaset adamları da iktidarın kendisi de iğrençtir; çünkü onlar, insanların kendi yaşamlarını ne denli küçümsediklerinin somut ifadesidirler. Onların iğrençlikleri hükmedilenlerin iğrençliğinin görüntüsüdür; hükmedilenler, böylelikle iğrençliklerden yakalarını kurtarırlar bir bakıma, iktidarın iğrençliğini üstlendiği ve ötekileri bundan kurtardığı için siyaset adamına minnet duymak gerekir, iktidarın iğrençliği onu öldürür elbette ama siyaset adamı da iktidarın cesedini ötekilere yutturarak intikam alır. Bugüne dek, antikçağdan miras kalan bu işleyişin ortadan kaldırılması mümkün olamamıştır.” (Jean Baudrillard, Cool Anılar 1-2, 1980-1990) “Geleceğin bütün mutsuzluklarına değen gözler vardır, geçmişin bütün hayatlarına değen gelecekler vardır; gece boyunca yanınızda kalan kadın, sizin bütün kenti katetmenizi de sağlarsa...” (Jean Baudrillard, Cool Anılar 1-2, 1980-1990) “Dünyanın en güzel şeyi -onu sizden ayıran bir aynası varsa- kadındır; dünyaya dair kendi histerik kurgularının aynası; reddettiği ve zihninizden geçirerek onu bunalttığınız okşamaların aynası; hiç haberi olmadan hazırladığı cinayetin aynası. Tehlikenin gümüşlü pırıltısıyla taçlanmışken, onu saran bu aynanın önünde sabırla, sonsuza dek beklemek gerek. Ve günün birinde ayna boyun eğer, bir elbise gibi ayaklarınıza dek kayar ve önünüzde yalnızca histerinin külleri ve zihinsel olarak baş eğmiş bir kadının harabesi kalır.” (Jean Baudrillard, Cool Anılar 1-2, 1980-1990) “Her acıda ya da hazda, onu olabildiğince hızlı bitirmeye ve bir an için varoluştan bağışlanmaya dair gizli bir dilek vardır. Sona ne kadar çabuk ulaşılırsa, bağışlanmanın da süresi o kadar uzar.” (Jean Baudrillard, Cool Anılar 1-2, 1980-1990) “Her hayatın iki yörüngesi vardır: Biri çizgisel ve tersinmez, yaşlanmanın ve ölümün yörüngesi; diğeri elips biçiminde ve tersinir, ne çocukluğu ne ölümü ne bilinçaltını tanıyan ve kendi ardında hiçbir şey bırakmayan bir zincir kurarak hep aynı figürlerin dolanımından oluşan yörünge. Bu zincir diğeriyle sürekli kesişir, bazen de birden izlerini siler.” (Jean Baudrillard, Cool Anılar 1-2, 1980-1990) “Nesneler ve kelimeler arasındaki fark, gerçeğin evrime dilin ise değişime yatkın olması. Dile ait olanlar nesnelerle aynı sürekliliği göstermez: Nesneler kendi mecralarını izler; oysa bir kelime, belli bir anda bir anlam kazanır ve yine birdenbire bu anlamı kaybeder. Bazı nesneler de başka herhangi bir süreç yaşamadan belirip kaybolurlar; beklenmedik bir şekilde ve kesintili olarak ama rastlantılara değil, başka bir gerekirliğe uygun olarak bir halden ötekine geçerler. Böylece hayatlarımız da iki ayrı dalga boyu edinir. Bunlardan birinde tasarılar ve olaylar mantıksal olarak art arda dizilirler. Diğer tuhaf eğride, aynı olaylar, bezginlik uyandıracak şekilde kendilerini tekrarlar: Bütün bir hanedanı pençesine alıp ölümsüzleşebilecek bir suç, torunlarınıza bulaşıp ölümsüzleşebilecek bir tik. Bu hayatlardan birinde düz bir yol üstünde ilerlerken, diğerinde daireler çizerek dönüp durursunuz. Bu iki çizginin kesiştiği an, son derece kritik bir anıdır hayatınızın. Bu buluşma, mutluluğun gündönümüdür.” (Jean Baudrillard, Cool Anılar 1-2, 1980-1990) “Nesneleri adlandırmak,masum bir etkinlik sayılamaz; nesneleri adlandırmak,onları kendi varlıklarının ötesine,dilin ve böylece kelimelerin sonunun esrikliğine savurmaktan başka bir şey değil.” (Jean Baudrillard, Cool Anılar 1-2, 1980-1990) “Gece ile gündüz eşitlendiğinde ekinoks fırtınaları kopar. Gün ışığının şiddeti ile yapay ışığın şiddeti eşitlendiğinde oyun tutkusu zincirlerinden boşalır. İki kadın düşüncelerinizde eşitlendiğinde hazzın ekinoksu başlar.” (Jean Baudrillard, Cool Anılar 1-2, 1980-1990) “Tıpkı aşk gibi, siyaset yapmanın da iki tarzı var: Biri sinirli, diğeri bezgin.” “Dil kadındır: Kendi söylediklerine dönüşerek sizi baştan çıkarır. Sizi baştan çıkarmayı başaramadığında, sürekli olarak intikam almaya çalışacağı için de kadındır. Yalnızca sizin söylettiklerinizi söyleyerek intikam alacaktır; tıpkı, yalnızca talep ettiklerinizi yapan bir kadın gibi.” (Jean Baudrillard, Cool Anılar 1-2, 1980-1990) “Günümüzün tek tutkusu: Eşzamanlı hayatları çoğaltma tutkusu. Hayat biçimlerini, yerleri, aşkı yaşama tarzlarını başkalaşıma ya da anamorfoza uğratma tutkusu. Her nesne biriciktir ve bizim imgelemimizi tüketmelidir; ancak hiçbir şey yapılamıyor: Birinden diğerine geçmekten başka. Her manzara soyludur ama hiçbir şey yapılamıyor: Onları değiş tokuş etmek gerekiyor. Ye gerçek çağdaş soyluluk, kıtalararası uçuşla onları birleştirmeyi şart koşuyor. Soyluluk, bir hayattan diğerine geçme yeteneğinin insafına terk ediliyor; tek bir hayatta ölmek dururken.” (Jean Baudrillard, Cool Anılar 1-2, 1980-1990) éOldukça tuhaf iki uç tavır alış var: Hiçbir şey gerçekleşmedi, en küçük bir umut yok, Tanrı da bize karşı -her şey gerçekleşti, verilen sözler tutuldu, Tanrı bizimle birlikte. Her iki tavır alış da umutsuz toplumlar yaratıyor; biri, gerçekleştiği için, diğerinin gerçekleştirilmesi mümkün olmadığı için.” (Jean Baudrillard, Cool Anılar 1-2, 1980-1990) “Dişilik sırların dünyasına aittir, erkeksilik ise müstehcenliğin. Dolayısıyla, bastırılmış dişilik korkunçtur (tahminde bulunma imkânı bırakmaz), sergilenmiş dişilik ise iğrenç. Erkeksilik belirsizliğe yatkın değildir; o, yalnızca ereksiyon halindeyken var olur ve bu yüzden hep biraz gülünçtür.” (Jean Baudrillard, Cool Anılar 1-2, 1980-1990) “İki tür sessizlik vardır. Sözün sessizliği ve sesin sessizliği. İkincisi bizi çok daha derinden etkiler.” (Jean Baudrillard, Cool Anılar 1-2, 1980-1990) “John normal olarak büyüyor ancak konuşmuyordu, ana- babası giderek umutsuzluğa kapılıyordu. Nihayet bir gün, 16 yaşına doğru çay saatinde şunları söyledi: "Birazcık şeker istiyorum". Hayretler içinde kalan annesi şöyle dedi: "Peki John, niye bugüne kadar tek kelime etmedin?" "Çünkü bugüne dek her şey mükemmeldi". Her şey mükemmel olduğunda dil lüzumsuzdur. Bu hayvanlar için de geçerli. Hayvanlar için her şey mükemmel olduğu için konuşmuyor onlar. Eğer günün birinde konuşmaya başlarlarsa bu, dünyanın mükemmelliğinden bir şeyler kaybettiği anlamına gelecek.” (Jean Baudrillard, Cool Anılar 1-2, 1980-1990) însan tutkuyla tükenir ama saplantıyla beslenir. Saplantı, tutkunun besini. “Radikal nesnellik, bilimsel nesnelliğin tam tersidir. Biri, kısmi süreçlerin akılcılığını hedeflerken, diğeri global sürecin ironisini amaç edinir.” (Jean Baudrillard, Cool Anılar 1-2, 1980-1990) “Özneyle nesnenin diyalektiği ışıkla karanlıkların diyalektiğinden üstün değil -biri diğerinin yolduğu sadece; ve bu hiç kuşkusuz, olağanüstü.” (Jean Baudrillard, Cool Anılar 1-2, 1980-1990) “İnsan türünün üstünlüğüne, beyninin büyüklüğüne, düşünme, konuşma ve örgütleme gücüne bakıldığında şu söylenebilir: Yeryüzünde ya da başka bir yerde, rakip ya da üstün olabilecek başka bir tür ortaya çıksa, insan onu ortadan kaldırmak için elinden geleni yapardı. İnsanoğlu, kendinden üstün de olsa, başka bir türün varlığına tahammül edemez; çünkü kendini, dünya macerasının doruğu ve son noktası olarak görmek istiyor; bu yüzden de kozmolojik sürece yönelik her yeni akını acımasızca denetim altında tutuyor. Oysa, bu sürecin insan türüyle son bulması için hiçbir neden yok; ancak o evrenselleşerek (yalnızca birkaç binyıldan beri), dünyayla ilgili gelişmelere bir şekilde son noktayı koyacak şekilde ayarladı her şeyi; evrimle ilgili tüm ihtimalleri göz önüne aldı; nitekim, doğal ve yapay türlerin tekeli de onda.” (Jean Baudrillard, Cool Anılar 1-2, 1980-1990) “Günümüzde gerçek hayat, tutkulardan tümüyle uzakta sürerken, rüya en canlı tutkuları sahnelemeye devam ediyor. Tutkular, hayatın evrelerinin ardından koşan (ve belki, ölüm denen kördüğümü aşan) taze ve zamandan bağımsız bir yedek enerji mi; bu tazelik yorulmuş bir arzunun yarattığı yanılsama mı? Başka bir deyişle, iki ayrı hayat çizgimiz mi var: Biri, çok çok eskilere dayanan, biyolojik olmayan ve rüyalarda tattığımız çizgi; diğeri ise hayatla ölümün, zamanla anıların yarattığı organik, solgun ve ölümlü varlığımızla özdeşleştirdiğimiz çizgi? Aralarında hiç ilişki bulunmayan iki ana sekans mı var? Ya da birincisi, psikanalizin de içten içe istediği gibi diğerinin izdüşümünden, yanılsamaya dayanan söyleminden başka bir şey değil mi?” (Jean Baudrillard, Cool Anılar 1-2, 1980-1990) “Ben ilk varsayımdan yanayım: Hepimizin, tümüyle özgün ve bağımsız iki varoluşu var (bu durum, ruhsal bir parçalanma durumuna denk düşmüyor). Birinin öbürü tarafından değerlendirilmesi de imkânsız -işte bu yüzden psikanaliz boşuna çabalıyor bence.” (Jean Baudrillard, Cool Anılar 1-2, 1980-1990) “Bedenle düşünce arasında oyunlu bir ilişki vardır. Beden kendini zayıflıkla suçladıkça organizmanın sefaleti belirginleşir; ya da bu makineyi eskimişlikle suçladıkça düşünce özgürleşir ve maceraya heveslenir. Düşünce ise zamanla, hayatın baharında olup olmamakla hiç ilgisi olmayan bir tür gençliktir.Düşünce alanına yerleşen araştırma, kaynaklara dayanma ve belgeleme zorunluluğundan daha kötüsü olamaz; bu çabalar, hijyenin zihin alanındaki saplantılı eşdeğeri. "Entelektüel" olduğu söylenen alanda, her bir kavramı işlemek gerekiyor. Gerçekten de düşünmenin ve yazmanın bir şiddet ve bir haz olduğu aylak kültürler artık hiç kalmadı. Ve bütün eğlencemiz, ölü zamanın anavatanı olan ceset çukurlarından ibaret. (Jean Baudrillard, Cool Anılar 1-2, 1980-1990) “Ölmenin bir yolu da şeylere ait olmak için hiçbir gerekçe bırakmayacak biçimde onların durumunu bozmaktır. Böylelikle ölüm peygamberce bir yok oluşa dönüşür. Bence Barthes ve Lacan'ın ölümleri bu tür ölümlerden: Onların ölümünden sonra dünyanın akışı değişmiş ve bu narin figürlerin hiçbir anlamı kalmamıştır. Buna karşılık, Sartre'm ölümü dünyayı hiçbir değişikliğe uğratmamış, kaçınılmaz ama anlamsız bir olay olarak kalmıştır. Belki de ölmeden önce artık kendisinin olmayan bir dünyada yaşadığı için.” (Jean Baudrillard, Cool Anılar 1-2, 1980-1990) “Varoluşa gelince; Ajar'ın dediği gibi onu yüklenme zorunluluğu vardır. Hiç kimse, kendi hayatının sorumluluğunu kendiliğinden sırtında taşımaz.” (Jean Baudrillard, Cool Anılar 1-2, 1980-1990) İnsanın yolculukta aradığı ne keşiftir ne de değiş tokuş; daha çok kendi topraklarından yavaşça ayrılmak; yolculuğun kendisiyle, yani mevcut olmama haliyle bir tür sorumluluk üstlenmektir. Mevcut olmama hali, meridyenleri, okyanusları, kutupları aşan metal vektörlerde tensel bir nitelik kazanır. Özel hayata gömülmenin sırrının ardından, enlem ve boylam tarafından ortadan kaldırılma gelir. Ancak en sonunda beden, nerede olduğunu bilememekten yorgun düşer; oysa, sanki fi 18, C o o l A n ı l a r I - I I • J e a n B a u d r il l a r d • L a c iv e r t K i t a p l a r C o o l A n ı l a r I - I I • J e a n B a u d r i l l a r d • L a c iv e r t K i t a p l a r mevcut olmamak, kendine ait canlı ve etkili bir nitelikmiş gibi zihne haz verir. Beden, fazlaca kan ve et bağlantısından dokunmuştur ve bildik uzamın değişmesi karşısında, yolculuğun anamorfozuyla direnir. “Şöyle deniyor: Diğer türler kısa ömürlü oldu, yalnızca insan türü, yani insangiller kesin başarıya ulaştı. Gerçekten de bütün diğer türler kendi özgül varlıklarında direnir ve sonunda kalıtsal bakımdan yok olup evrim sürecini kendi akışına bırakırken, yalnızca insan türü kendi simülakrında kendini aştı -yapay olarak hayat bulmak için genetik bakımdan yok oldu. İnsan, elektronik klonlardan ve protezlerden (onlar, bütün sanal türleri eleyebilselerdi, mükemmel olduklarını söyleyebilirdik) oluşan bir evrende kendi varlığını sürdürmekle; bu kesin eylemle, şeylerin doğal türümünü de silmiş olacaktır.” (Jean Baudrillard, Cool Anılar 1-2, 1980-1990) “Eskiden, onursuzca ya da bir günahkâr olarak ölmekten korkulurdu. Bugün ise, bir ahmak olarak ölmekten korkulur oldu. Oysa, kendinizi ahmaklıktan muaf tutabileceğiniz aşırı dokunaklı bir ortam da yoktur. Ahmaklığı burada; dünyada, öznel bir ebedilik gibi yaşıyoruz.” (Jean Baudrillard, Cool Anılar 1-2, 1980-1990) “Yas tutmayı göze almanın tek yolu, onun biçimini değiştirmek ya da bozmak. Ölümü sindirmenin akılcı hiçbir biçimi yok.” (Jean Baudrillard, Cool Anılar 1-2, 1980-1990) “Foucault'nun ölümü. İnsanın kendi dehasına duyduğu güveni kaybetmesi. Mutlak referans olmak ölüm tehlikesini getiriyor beraberinde. Her tür cinsel görünümün dışında bağışıklık sistemlerini kaybetmek, diğer sürecin biyolojik çevriyazısı halini alıyor. "Kendini ölüme terk eden" Barthes'm da başına aynı şey gelmişti. Sartre'ın ölümü görkemliydi. Barthes ve Foucault gizlice ve erken öldüler. Şöhreti neşeyle karşılayan büyük edebiyatçıların ve retorikçilerin çağı geride kaldı. Medya çağının keskin düşünürleri buna tahammül edemiyorlar. Düşüncelerin sonuç yaratmadığı ve olayların çabuk unutulduğu demokratik bir toplumda, tapınma nesnesi olmayı ve iktidarın kullanılmasını göze almak zorlaşıyor. Durumun böyle olması, soyut ve buyurgan kimliği yüzünden seçilmiş bir simanın çevresinde bir tür gönüllü köleliğin billurlaşmasına acillik kazandırıyor - Foucault'nun başına gelen de bu. Ne var ki saf bir aydına yönelen şöhret, onu yok olmaya da mahkûm ediyor.” (Jean Baudrillard, Cool Anılar 1-2, 1980-1990) “Postmodernlik, önceki değerlerin yok edilmesiyle onların yeniden inşa edilmelerinin eşzamanlılığıdır. Çözülme sürecindeki toparlanmadır. Zamansal bakımdan nihai değerlendirmelerin, geriye yönelik etkileme bakımından aşkınlık hareketinin, yerini "teleonomik"* değerlendirmelere bırakmak üzere sona ermesidir. Özellikle bilgi içinde olmak üzere her şey her zaman geçmişi etkiler. Geriye kalanlar, değerlerin teknik imkânlarla hızlandırılmasına bırakılmıştır (cinsellik, beden, özgürlük, bilgi).” (Jean Baudrillard, Cool Anılar 1-2, 1980-1990) “Çünkü farklılık güzeldir, kayıtsızlık ise soylu” (Jean Baudrillard, Cool Anılar 1-2, 1980-1990) “Bazı kadınların tek hayali bir erkeği elde etmektir. Çok daha ender olarak, bazıları da erkekleri kaybetmekten başka bir şey düşünmez. Onlar, kadınlıklarının kefaretini ve onun vereceği zevki en başta öderler. Şehvete dair sahip oldukları şeyler, çok daha önemli başka bir şey uğruna yok olur. Nasıl ki düşünce, dünyayı değiştirme kaygısı taşımaksızın ve onu ortadan kaldırmak üzere kendine bir tür zihinsel egemenlik alanı açıyorsa, kimi kadınlar da bir tür zihinsel fahişeliğe adarlar kendilerini; öyle ki erkekler, uysal zevklerden bezip kendilerini yıpratma oyunu oynayabilsinler.” (Jean Baudrillard, Cool Anılar 1-2, 1980-1990)
Baskı: Ne Kitapsız Ne Kedisiz
"Birçok kitabın, yazar kaç yaşında yazmışsa o yaşta okunması galiba pek yerinde olur," dedim sık sık. Ama artık nesne-kitaptan değil, metinden söz etmekteyim. Okur kitap arar ama, kitabın da okuru bulduğunu ben çok gördüm. Açıklanabilir bir şey söylemiyorum belki, ama "rastlantılar"ın çoğu, açıklayamadığımız için rastlantı görünmez mi?” (Bilge Karasu, Ne Kitapsız Ne Kedisiz) “Bir şey (birçok şey, bir şeyler) öğrenmek için okumak, kitaba yönelmek ile, haz duyulduğu (duyulacağı umulduğu) için okumağa oturmak arasında, gerçekten, büyük bir fark var mı? Hatta, herhangi bir fark var mı?” (Bilge Karasu, Ne Kitapsız Ne Kedisiz) “Çok sevdiğiniz, birlikte yaşadığınız, onsuz bir yaşamı düşünemeyeceğiniz ölçüde yaşamınızda yer etmiş kişiler, varlıklar da, sizi bezdirir arada bir; içinizin bir kuytularında onlardan kurtulmak istersiniz.” (Bilge Karasu, Ne Kitapsız Ne Kedisiz) “O kişinin, o varlığın ölümünü bile geçirirsiniz usunuzdan, getirirsiniz gözünüzün önüne (tepkinin ilkelliği apaçık değil mi?). Kendinizi ne kadar bağlı (sözcüğün hemen hemen her anlamıyla bağlı) duyduğunuzun bir kanıtı değil midir zaten bu çılgınlık? Çılgınca şeyler düşündüğünüzü de bilirsiniz (suçluluk duygularından falan söz etmiyorum) çünkü bilirsiniz ki onsuzluk, sizin de, en azından bir parça ölümünüzdür. Düpedüz. Evet, ölenlerin ardından yaşandığını, ölenle ölünmediğini herkes bir gün öğrenir. Ama eksilerek, azalarak, sakatlanarak, bir yeri koparak yaşandığını...” (Bilge Karasu, Ne Kitapsız Ne Kedisiz) .. .İnsan ölür, gövdesi yeniden toz olur benzerlerinin hepsi toprağa döner yeniden ama kitap, anısının ağızdan ağıza iletilmesini sağlar. Bir kitap, sağlam bir evden yeğdir ya da Batı’da bir tapınaktan, bir kaleden de y eğdir........ Chester Beatty IV, Arka Yüz (Bilge Karasu, Ne Kitapsız Ne Kedisiz) “Varlığına alıştığım bir nesneden kopmak güç gelebilir. Yaşamak, pek çok şeyden kopmasını öğrenmektir de. Ama (ister yaşarken, ister okurken) başkalarında gördüğüm için varolduğunu öğrendiğim "bir nesneye duyulan yakıp. tüketici tutku", sanıyorum, bilmediğim bir şey. Bir nesneyi, hatta daha genel olarak bir "şey"i, bütün varlığımla istemeği, yani içimden istemeği, ya da, birinden, bir başkasından istemeği, beceremedim. Avdan, avcıdan çok söz ettim, ama onlar nesne değil; onlar, yaşamın akıp gidişi içinde, kişinin temel tutumları. Avlığı, avcılığı becerdim mi ki? Avcı da, av da, kendileri üzerine bir şeyler düşünürler elbet; ama avı avcıdan, avcıyı avdan sormak gerekir; mutlaka” (Bilge Karasu, Ne Kitapsız Ne Kedisiz) “Bildikleriyle övünmekse, bilmediklerimizin —bir şeyler öğrendikçe daha da büyüyen— uçsuz bucaksız ummanı karşısında ne kadar zavallı bir çaba!” (Bilge Karasu, Ne Kitapsız Ne Kedisiz) “Temel ilkem, herhangi bir kitabı, herhangi bir anda, istediğim için, istek duyduğum için okumak. İstek duymadığım bir kitap, karşımda duruyorsa, beni rahatsız bile edebilir.” (Bilge Karasu, Ne Kitapsız Ne Kedisiz) “Nasıl okumak gerektiğini, gerekebileceğini durmaksızın araştıran, öğrenmeğe çalışan, biraz olsun öğrendiğini düşünebilecek hale gelmiş okur... Okumasını bilen, gerçi, okuyarak öğrenmiştir; her okuyanın (hatta "yazanın" demeli) okumasını öğrendiği ise hiç söylenemez.” (Bilge Karasu, Ne Kitapsız Ne Kedisiz) “İster romanı ister yazıyı yazma işini "anlatmak", "karşımızdakine içimizdekini iletebilmek" için kullandığımız bir şey. Bizim bulmadığımız, yaratmadığımız, ama kullandığımız için (kullanırken, kullanmakla) iletmek istediğimizi en kestirme, en "dolu" biçimde iletebileceğine inandığımızı belli ettiğimiz, kısacası, öznelleştirdiğimiz bir şey: Bir imge...” (Bilge Karasu, Ne Kitapsız Ne Kedisiz) “Bu imgeden yola çıkarak, kendi hesabıma şunları söyleyebilirim örneğin: Ulaşılacak "karşı yaka" bir metnin bütünlüğüdür; o metnin, başına oranla "sonu" değil. Yazı, yazan için de, okuyaniçin de (elbette, romanın kişileri için de) bir yolculuktur. Yolculuk bir yola vurmaktır kendini; karşı yakaya ulaşmanın bütün hazlarıyla acılarını, güçlükleriyle kolaylıklarını yaşatacak bir yola...Kendimizi sınayıp tanıyacağımız, çeşitli yol arkadaşlıktan kurabileceğimiz ya da yalnız, yapayalnız kalacağımız bir yola...” (Bilge Karasu, Ne Kitapsız Ne Kedisiz) “Bir imgeden yararlanarak üretebileceklerimiz, ya da, bu imgenin "içine" yerleştirip doldurabileceklerimiz, bu imge yardımıyla kavrayıp yorumlayabileceklerimiz tükenmez, tüketilemez. Öyle sanıyorum.” (Bilge Karasu, Ne Kitapsız Ne Kedisiz) “Geçenlerde bir dostum, okurun duyduğu hazdan söz ederek ona bu hazzı vereceğini düşünürken yazarın haz duyup duymadığını merak ediyor, soruyordu: "Yazarken haz duyar mısın?" Doğrusu, yanıtlamak güç. Bitirmenin hazzı var, o elde bir. Ama yazının yazılması sırasında, olsa olsa, güç bir yerin "iyi gibi görünen" bir çözüm bulunarak "bitirilmiş gibi olması"nm duyurduğu bir hazdan söz edebilirim. İlk yazılışı bitmiş metin üzerinde çalışırken "bak, bu pek fena olmamış galiba" diyebildiğim yerler de "haz verici" sayılır. Yazma gereğini yerine getirmenin hazzından söz edebilir miyim?.. Evet, o haz var.” (Bilge Karasu, Ne Kitapsız Ne Kedisiz) “Türkçenin kimi şeyi dile getirmekte güçsüz (sınırlı, başarısız, olanaktan yana yoksul v.b.) olduğunu söyleyen "aklı başında" aydınlarımız o kadar da az değildir. Bu çeşit savlar, Türkçeyi sevenleri incitir. Savı ortaya atanların da, incinenlerin de yanıldığını, söyleyebiliriz: Türkçe, yeterince gelişememiş, ya da, sevdiğimiz için, kendisinden umudu kesmeye kıyamadığımız bir delikanlı değildir ki!” (Bilge Karasu, Ne Kitapsız Ne Kedisiz) “Dili, durmadan, kurmak zorundayız. Yaşamla, düşünceyle sürekli bir etkileşim içinde olan, var ettiğimiz, bizi var eden bu aracı, durgu durak bilmeden kurmak zorundayız. Bilmek ile yetinemememiz de bundan.” (Bilge Karasu, Ne Kitapsız Ne Kedisiz) “Dil yalnız bir kurallar dizgesi, daha doğrusu, belli kurallar uyarınca oluşmuş bir dizge değildir; bir esneklikler dizgesidir de: Bu esneklikler, kuralların yanı sıra gelişmiş bir "kaçamaklar" dizisi değil, bu kuralların öbür yüzüdür, bu kuralların getirdiği olanaklardır. Kurallar bilinebilir, esneklikler ise araştırılabilir, aranır, bulunur. Her buluş yeni bir kuralöğesi oluştururken yeni bir olanak hazırlar. Kurmak dediğimiz, işlemek dediğimiz, bu!” (Bilge Karasu, Ne Kitapsız Ne Kedisiz) “İnsanların "anlamadıklarını bilmeleri ama anlama yolunda hiçbir çaba harcamamaları" durumu ile, "hiç anlaşamadıklarını anlamamaları, buna karşılık karşılarındakini anladıklarına, kendilerinin de karşılarındaki insanlara apaçık şeyler söylediklerine sarsılmaz bir inanç beslemeleri" durumu karşı karşıya getirildiğinde, kötüler arasından en az kötüsü diye hangisini seçmeli ki?” (Bilge Karasu, Ne Kitapsız Ne Kedisiz) “Her şeyin her zaman aynı biçimde görüleceği, algılanacağı, yorumlanıp anlaşılacağı, her zaman aynı dilsel kalıplar içerisinde dile getirileceği, herhangi bir şeyin değişmeyeceği düşüncesinde değilseniz, iletişimin her zaman kolay olacağı beklentisiyle yaşamağa da kalkışamazsınız.” (Bilge Karasu, Ne Kitapsız Ne Kedisiz) “Bir dili bilmek dendiği zaman, o dilde düşünebilmektir usuma gelen.” (Bilge Karasu, Ne Kitapsız Ne Kedisiz)
Baskı: İçimizdeki Şeytan
“Etrafın seni sıktığı zaman kitap oku… Ben şimdiye kadar her şeyden çok kitaplarımı severdim. Bundan sonra her şeyden çok seni seveceğim ve kitapları beraber seveceğiz. İnsan muhittin bayağı, manasız, soğuk tesirlerinden kurtulmak istediği zaman yalnız okumak fayda verir. Bana en felaketli günlerimde kitaplarım arkadaş oldu. Fakat bu yetmiyor şiirlerimde de gördün ki, kitaplara rağmen çok ıstırap çektim. Çünkü candan bir insanım yoktu. Sen benim yarım kalan tarafımı ikmâl edeceksin.” Bu satırlar; babasının subay olması nedeniyle Çanakkale savaşınında tanığı olan, o savaştan derin yaralar alan ve izlerini uzun süre taşıyan çocuklardan Sabahattin Ali’ye aittir. Sosyalist düşüncelerinden dolayı memleketinde yaşam hakkı tanınmayan, mesleğinden ihraç edilmekten tutunda, "Aldırma Gönül" ya da diğer adıyla "Hapishane Şarkısı V" gibi şiirlerin yazılmasına vesile olan cezaevlerine atılmasına kadar, en sonunda da Kırklareli’nde bir ormanda katledilerek öldürülen ve tarihe “Cumhuriyet tarihinin faili meçhul aydın cinayetlerinin ilki” olarak geçen 41 yıllık çileli bir hayat öyküsüdür Sabahattin Ali. Pekiyi yazılmasının üzerinden 73 yıl geçmesine rağmen kitap raflarında ilk sıralarda yer alan ve yıllardır çok satanlar listesinden düşmeyen Kürk Mantolu Madonna çok güzel bir aşk hikayesi olduğu için mi bu kadar seviliyor? Hayır. Kürk Mantolu Madonna; işte bu hala aydınlanamamış, katledildiğinde üzerinde bulunan eşyaların bile köylülere satıldığı faili meçhul cinayet için, Türk halkının Sabahattin Ali’den özür dileme şeklidir. Hani günümüzde her faili meçhul cinayetin, her bombalı eylemin, her şehit haberinin ardından “unutmadık unutturmayacağız” dediğimiz sahip çıkma şeklidir. Utanç müzesinde anıtı dikilmesi gereken insanlardan biridir Sabahattin Ali. Pardon utanç müzeleri; böylesi katliamları unutturmamak adına yabancı ülke devletlerinin açtığı müzeydi. Bizim ülkemizde unutturmamak adına bir şey yapılması şöyle dursun bir önceki katliam unutulsun diye yeni katliamlar yapılıp halk katliamlara alıştırılıyordu. Utanç müzesi bizim ülkemizde bu nedenden yok, bu da bizim utancımız olsun!! Sabahattin Ali; daha önceki yazdıklarına bakılarak, en verimli döneminde öldürülmeyip daha fazla eser yazmasına izin verilseydi kültürel yaşamımız nasıl etkilenirdi sorusunu sorduran edebiyatçı olarak akıllarımızda kalacak. Ancak elimizde var olan Kuyucaklı Yusuf , İçimizdeki Şeytan ,Kürk Mantolu Madonna gibi 3 romanı, Değirmen, Kağnı, Ses, Yeni Dünya ,Sırça Köşk gibi öyküleri, birçok deneme, tiyatro, çeviri ve her biri; hikâyesi olan dilimize pelesenk olmuş şiirlerinden benim de ”eşkıya dünyaya hükümdar olmaz, çocuklar gibi ve ben sana vurgunum” gibi severek dinlediğim şarkı dizelerinin sahibidir. Türk edebiyatındaki yerini anlatmakla ifade edemeyeceğim bu önemli yazarımızı anlatmaya neden “etrafın seni sıktığı zaman kitap oku” satırlarını içeren yazısıyla başladığıma gelince; bu satırlar benim anlatmakla ifade edemeyeceğim ama kendisinin içinde bulunduğu sosyolojik ve psikolojik durumunu, hayata bakışını ve en önemlisi neden kitap okumamız gerektiğini anlatan satırlar. Bazı kaynaklara göre Ali’nin kitap okurken öldürüldüğü söylenir. Bu ülkede bir zamanlar ölürken bile kitap okuyan, Cemil Meriç gibi okumaktan gözleri kör olan insanlar varmış. Mış diyorum çünkü elimdeki son verilere göre "Japonya'da yılda kişi başına düşen kitap sayısı 24, Fransa'da 14, Türkiye'de ise bir yıl içinde bir kitaba düşen kişi sayısı 6… Ve çok acı bir gerçek daha var. Türkçede 111 bin sözcük bulunmasına rağmen biz günlük hayatımızda bunun 200’ünü kullanıyoruz. Diğer gelişmiş ülkelerde bu sayı 600 den fazla. Bu ne demektir kullandığımız sözcük kadar sayısı kadar kendimizi ifade edebiliyoruz, etrafımızda olan biteni de bu kullandığımız sözcük sayısı kadar algılıyoruz. İşte ülke olarak, üçüncü dünya ülkesi sanılmamızın ya da şöyle söyleyeyim; iddia edildiği gibi birinci dünya ülkesiysek neden bundan eminmişiz gibi davranamayışımızın nedeni bu. “Osmanlı torunuyuz dünyada bir adımız şanımız var” safsataları ülke milletinin aydınlanmamasını, sığ kalmasını isteyen kendi çıkarları adına çalışan kişilerin uydurması. Evet dünyada ülkeleri sıralamasında; trafik kazalarıyla, işçi ölümleriyle, kadın cinayetleriyle, çocuk ölümleri ve tecavüzleriyle her yıl ilk sıralarda olmak gibi bir adımız var. İnsanlığımızın, vicdani değerlerimizin yerlerde olduğunu söylemiyorum bile. Benim baktığım yerden bu ülke; siyasetinden ekonomiye, sağlıktan eğitime ve en önemlisi beşeri ilişkilerimiz neresinden bakarsan bak tam da üçüncü sınıf ülkesi gibi durduğumuz yönünde. Bunun nedeni işte bu kullanmadığımız sözcükler, sınırlı düşünceler yani okumayan bir toplum oluşumuz. Sabahattin Ali ile ilgili aktarmak istediğim çok bilgi var. Mesela büyük dedesinin asıl adı Karl Detroit olan Mareşal Mehmet Ali Paşa olduğu ve bu soyağacı kütüğünün Sabahattin Ali ile Nazım Hikmeti birbirine bağladığını es geçemem. Niye bu önemli detayı es geçemem çünkü Sabahattin Ali’nin yazmasına vesile Nazım Hikmet’tir. Sabahattin Ali’nin ve edebiyatımızın içerik olarak ilk Anadolu romanı olan Kuyucaklı Yusuf içinde Nazım’ın da bulunduğu bütün devrimci yazarların toplandığı Resimli Ay dergisinde basılmıştır. Ali’nin Kuyucaklı Yusuf kitabındaki en önemli detay babasının ölümünden sorumlu tuttuğu annesini kitabın kötü karakterlerinden Şahinde hanımdan yansıtması. Kürk Mantolu Madonna kitabında ise, kadınların bir erkekte görmek istedikleri aşk anlayışını Raif Efendide yansıtıp yine bu büyük aşka rağmen sevdiği kadının Maria Puder’in peşinden gitmeyen Raif efendiyle birlikte romanı basit bir aşk romanından çıkartıp ardından “aşk, kavuşmanın engellenmesi ile hikayeye dönüşür” felsefesinin vurgulanmasına neden olan Kürk Mantolu Madonnaya dönüştürür. İçimizdeki Şeytana gelecek olursak; henüz okumamış ve okumak isteyen okurlar için aşk, para, faşizm, ahlak, müzik, sanat gibi kavramlarla kurgulanmış kitabın olay örgüsüyle ilgili spolier vermemek adına karakterlerin özelliklerine değinmeden geçmek istiyorum ancak şunu belirtmekte fayda var kitaptaki karakterin her biri aslında Sabahattin Ali’nin ta kendisi. Kendi yalnızlığı, kendi güçsüzlüğü, kendi iç dünyasındaki kavgaları, kendi şeytanı… Diğer önemli bir detay da kitaptaki karakterler aracılığıyla 1940’lı dönemin Peyami Safa, Necip Fazıl gibi sağ kesimi temsil eden, Hüseyin Nihal Atsız gibi ırkçı-Turancı dünya görüşüne sahip aydınlarına “aydınların ne kadar aymaz ve vurdumduymaz bir tutum içinde” oldukları mesajını vererek üzerine alınan kişiler tarafından da eleştiri oklarının hedefi olması. Psikolojik roman özelliği taşıyan kitap karakterler üzerinden sadece o döneme mahsus kalmayan toplumsal yapı ve karakterlerin iç dünyasına yaptığı yolculuklarla Anadolu insanına dair ipuçları vermektedir. Kitaptaki diyaloglardan benim çok beğendiğim bence özellikle dikkat edilmesi gereken iki yer var. Birisi Ömer’in Macide’ye aşkını ilan ettiği bölüm, diğeri ise veznedar Hafız Hüsamettin beyin Ömer’le konuştuğu yer var ki insanlık manifestosu niteliğindedir. Sanırım unutamayacağım satırlardan biri. Bu kitabı okuduktan sonra tokat yemiş hissine kapılıyorsunuz. Kişiyi; erdemli olma çabasında bir şeylerin eksik kaldığı konusunda iç hesaplaşmalara itiyor. Kısa ve net kitabı okuduktan sonra kendi kendime dedim ki: “Masum değiliz hiç birimiz.” Sabahattin Ali’nin kitaplarında tasvir gücünü ve imgelerini görmemek imkânsızdır fakat kitapları roman edebiyatımızda öncü eserlerden olması nedeniyle Ali'nin -romanın akışını keserek söze karışması - gibi eksiklikleri vardır. Yine de cumhuriyetle birlikte gelen dili sadeleştirme ve yayma eğiliminden başarılı çıkmıştır. Türkçeyi en iyi kullanan yazarlarımızdandır. Cümlelerini anlaşılır, dil bilgisi kurallarına dikkate alarak kısa cümlelerle ve yalın bir dille anlatır. Kitaplarını, okuyucuyu sıkmadan hikayenin içindeymişsiniz hissine kapılmanızı sağlayacak muazzam güzellikte anlatır. Kitaptan sürekli gözlerinin içi parlayarak bahsederek beni bu kitabı okumaya teşvik eden sevgili dostum Ali Uçar'a ve kitabı hediye eden yine çok sevgili dostum Ali Fuat Bektaş'a teşekkür ediyorum. Kitaptan Altını Çizdiklerim: - İnsanların en zayıf tarafları, sormadan, araştırmadan, düşünmeden, kafalarını patlatmadan inanmak hususundaki hayret verici temayülleridir. Dünyadaki yalancı peygamberleri yetiştirmek ve beslemek için en iyi gübre, işte bu bilmeden inanmak için çırpınan kalabalıktır. - Günün birinde ya çıldıracağız, ya da dünyaya hakim olacağız. Şimdilik bir rakı parası bulmaya çalışalım ve parlak istikbalizin şerefine birkaç kadeh içelim. - İsteyip istemediğimi doğru dürüst bilmediğim, fakat neticesi aleyhime çıkarsa istemediğimi iddia ettiğim bu nevi söz ve fiillerimin daimi bir mesulünü bulmuştum: Buna içimdeki şeytan diyordum, müdafaasını üzerime almaktan korktuğum bütün hareketlerimi ona yüklüyor ve kendi suratıma tüküreceğim yerde, haksızlığa ve tesadüfün cilvesine uğramış bir mazlum gibi nefsimi şefkat ve ihtimama layık görüyordum. Halbuki ne şeytanı azizim, ne şeytanı? Bu bizim gururumuzun, salaklığımızın uydurması… İçimizdeki şeytan pek de kurnazca olmayan bir kaçamak yolu… İçimizde şeytan yok… İçimizde aciz var… Tembellik var… İradesizlik, bilgisizlik ve bunların hepsinden daha korkunç bir şey: hakikatleri görmekten kaçmak itiyadı var… - İyilik demek kimseye kötülüğü dokunmamak değil, kötülük yapacak cevheri içinde taşımamak demektir... -... lakin hilkat bize bu felaketi hafifletecek bir vasıta vermiş : etrafı çeşmi ibretle temaşa kabiliyeti..
Baskı: Gregor, Evdeki Gergedan
Asıl mesleği heykeltıraşlık olan Devrim Altıkulaç’ın 6.45 yayın evinden çıkan kitabı Gregor evdeki gergedan; adından da anlaşılacağı gibi evde yaşayan bir gergedanın öyküsü. Ama öyle nereden geldiği belli olmayan, ev sahibinin sevişmelerini dinleyen, sevişmelerine notlar veren, sadece “tek tüy” adında bir kargayla arkadaş olan, onun dışında homurdanan kısacası yazarın evine çöreklenmiş bir gergedan..Kitap bittiğinde tuhaf başlayan ve biten anlatımıyla tam bir kaybedenler kulübü etkisi yaratıyor. Ama bu etki hiç şaşırtmıyor neden mi? Çünkü kitap 6.45 yayın evinden çıkmış. 6,45 yayın evinin sahiplerinden biri 90’larda Kaybedenler kulübü olarak hemen hemen herkesin bildiği radyo programının sunucularından Kaan Çaydamlı’ya ait. Radyo programı dinleyicileri ya da Nejat İşler ve Yiğit Özşener'in de oynadıkları “kaybedenler kulübü” filminin izleyicileri Kadıköy’deki o evi anımsayacaklardır. O evde bir gergedan beslenmesi sanırım hiç tuhaf gelmeyecektir. Üstelikte giden tüm kadınlara inat gitmeyen, yalnız, mutsuz, ölümden korkan ve korkuyla ölümü beklerken sürekli kovadan rakı içen bir gergedan. Kitabın içinde yazarın kendisine ait illüstrasyon çizimler yer alıyor. İtiraf etmeliyim kimi çizimler çok ürkütücü. Kitabın künyesi ise oldukça komik. Kitabı korsan basmaya kalkarsanız başınıza neler geleceğini espriyle anlatılmış. Rutinin dışında, ilk görüşte diğerlerinden ayrılan kendisi gibi sıra dışı bu kitap hediyesi için sevgili arkadaşım Evren Erarslan'a teşekkür ederim :) Kitaptan altını çizdiklerim: - Gregor’un çizdiği sınırları zorlamadığınız sürece sorun yoktu. Üstüne gitmemeniz, yoklamaya çalışmamanız yeterliydi.
Baskı: Gerçek Hesap Bu
Diyeti tükeniş olsa bile sıradanlaşmak yerine çizgi dışı yaşam süren adamları seviyorum ve bu nedenden dolayı ne yapsalar destekliyorum. Neden? Çünkü inanıyorum. Herkesin hayatta inandığı bir şey vardır ben de bu tarz adamlara inanıyorum. Kimler mi o adamlar; Teoman, Nejat İşler, Emrah Serbes, Zeki Demirkubuz, Okan Bayülgen, Hakan Günday, Ali Lidar, Erdal Beşikçioğlu. Nejat İşler; bir kitap çıkarmış ve ben bu kitabı edebi anlamda bir beklenti içine girmeden okumuşum. Neden? Çünkü samimiyetsizlik ve hırsların üzerine kurulmuş bir sektörde mülkiyetin hırsızlık olduğunu savunan, yaşamda; değişen durumlara karşı değişmeyen duruşuyla aşık olduğum adamlar listesinde olduğu için ne anlatmış merak etmişim. Daha önceden Ot dergisinde hali hazırda Bavul Dergisinde yazan İşler; Can yayınevinin sahibi Can Öz’ün de diretmesiyle kitap çıkarmaya karar verir. Tek şartı; kitabın telif hakkı ve gelirleri, başkanlığını yaptığını Bodrum Gümüşlükspor futbol takımının geliştirilmesi için kullanılacak. Kitabın konusu ne derseniz konusu Nejat. Onun hayatı. Fakat anlatımda şöyle bir güzellik var, sanki Nejat’la karşılıklı bir meyhanede oturmuşsunuz kafa hafif çakır keyif , gözleri ışıl ışıl o anlatıyor siz bitmesin istercesine dinliyorsunuz çünkü kendini anlatırken 80’li yılları 90’lı yılları yani aslında sizin dününüzü anlatıyor, trajikomik bazı olaylar var içimi acıtıyor, mesela futbol muhabbetini sevmem ama o futbolun sadece futbol olmadığını anlatır gibi futbol anlatıyor. Gümüşlükspor şampiyon olduğunda adam sevinirken kafayı demirlere çarptı Duman grubunun “Ah” şarkısını coverlayıp seslendirdiği kadar derin bir “ah” demedi. Tutkuları güçlü adam vesselam bende hayranlık diz boyu. Kitapta edebi bir metin yok, hatta günlük yaşamdaki konuşma tarzının kitaptakinden daha özenli olduğuna bahse girerim ama gezi ruhunu taşıyan, sisteme ince ince dokunduran, kimi zaman mütevaziliğin dibine vuran, kimi zaman kaybedenler kulübündeki marjinal ve cool tavırlarıyla çoğu yeni yetme yazarın süslü cümleleriyle okuyucuyu samimiyetsiz satırlarına maruz bırakmayan güçlü bir ruh var. Kitabın bütününden benim anladığım Nejat’ın da anlatmak istediği ve aslında dünyaya geliş amacımızı özetleyen şu nokta var. Bu dünyada mutluluğun ancak ''başka'' birileri için bir şeyler yapılınca kazanılabileceği. Tek başınalığın bekçisi zor olur. Kitaptan altını çizdiğim satırlar var ancak hikâyenin bütünlüğünü yansıtmayacağı için burada paylaşmayacağım. Ancak daha önce yazmış olduğu sisteme karşı tavrını net belli eden şu yazısını paylaşmadan geçemeyeceğim. ölün istiyorum artık. yalnız bir kere yetmez, bin kere ölün! bir kere pozantı’da tecavüze uğrayıp ölün. bir kere tecavüzcünüzle evlendirilip intihar edip ölün. bir kere sahte delillerle hapse atılın, kahrınızdan hasta olup ölün. bir kere hakların için hükümeti protesto ederken hükümet tarafından başından silahla vurulup ölün. bir kere mehmetçik olun, kapitalistlerin uydurma savaşları için ölün. bir kere koca şehrin göbeğinde, otoyolda sele kapılıp ölün. bir kere kafanıza gaz kapsülü atılsın, öyle ölün. bir kere kullanma tarihi geçmiş gazı 5 cm’den yüzünüze ağzınıza sıksınlar, kanser olun ölün. bir kere gecenin karanlığında, sokak ortasında “vurma ölüyorum” diye bağırırken dövülerek ölün. bir kere soğuktan donup ölün. bir kere dere yatağına yapılan ruhsatlı evin çöküntüsünde ölün. bir kere grizu patlasın “güzel ölün”. bir kere karbonmonoksit zehirlesin, kafanız iyi ölün. arkanızdan “kader, bu işin fıtratında var, ekmek almaya gitmiyordu teröristti, biliyorsunuz alevi, kısa etek giymeseydi, altı üstü bir kaç kelle” demeyeceğime yemin ederim. betonun altında ölmeden hemen önce çekilen son fotoğrafınızı çerçeveletip bana hediye ettiklerinde, yanında sırıtarak poz vermeyeceğime yemin ederim. 3 dakika iş bırakma eylemi yapıp dalga geçmeyeceğime yemin ederim. ananızı yuhalatmayacağıma, yakınlarınızı azarlamayacağıma ve yerde tekmelemeyeceğime, yemin ederim. sözüm söz! siz yeter ki ölün…” Nejat İşler
Baskı: En Son Yürekler Ölür
Canan Tan kitaplarını hep sınav dönemlerinde edebi eser niteliği taşıyan kitaplardan önce yani yemek öncesi aperatif niyetine okurum çünkü bildiğin Türk filmi:) Beyni yormuyor, çalıştırmıyor, bir şey de katmıyor. 422 sayfadan bilgi anlamında bir iki bir şey bulursan ne ala..Bu kitabında organ bağışı konusunda hassasiyetimizi artırmayı hedeflemiş ki benim için çok önemli bir konu sırf bunun için okuma gereği hissettim. Verdiği bilgiler tatmin etti mi hayır ama kişiyi araştırmaya itiyor. Benim organ naklinde merak ettiğim şey; tıbben rastlantısal olarak dile getirilen ve bir türlü çözülemeyen yeni beden & eski ruh kavramının kaosuydu..Yani kalple birlikte duygularda nakil olabiliyor mu? Burada Arda örneğinde olduğu gibi..İşte biraz araştırmayla ve kitapta Arda'nın "sana Deniz olarak değil Arda olarak aşık oldum" demesinde ki gibi "kalp sadece organ aslonan beyin" sonucuna varılabilir. Her kitabında kadın kahramanlarına onca acıyı yaşatması, diplere vurdurması ama güçlenerek ayağa kaldırması nedeniyle Canan Tan'ın kesinlikle feminist bir yaklaşımı olduğunu düşünüyorum. Kitaptan altını çizdiklerim: - Geç olmuştu zaten, ama çok önemli bir şey öğrenmiştim. Hiçbir şeyi ertelememeyi.. - Neye inanacağınıza bazen tıp değil,kalp karar verir.
Baskı: Dr. Jekyll ve Mr. Hyde'ın Tuhaf Hikayesi
DR. JEKYLL VE MR. HYDE Spoiler Alarmı: Bu incelemede, kitabın derinlemesine analiz edilebilmesi için spoilerlar verilmiştir! Cherokee kabilesinin yaşlılarından biri torunlarına eğitim veriyordu. Onlara dedi ki: “İçimizde iki kurt var ve bunların arasında da korkunç bir savaş” Kurtlardan biri; korkuyu, öfkeyi, kıskançlığı, pişmanlığı, açgözlülüğü, kibri, kendine acımayı, küskünlüğü, aşağılık duygusunu, üstünlük taslamayı ve bencilliği temsil ediyor. Diğeri ise; zevki, huzuru, sevgiyi, umudu, paylaşmayı, cömertliği, dinginliği, alçakgönüllülüğü, nezaketi, yardımseverliği, dostluğu, anlayışı, merhameti ve inancı temsil ediyor.” Gençlerden biri; “Hangi kurt kazanacak?” diye soruyor ve yaşlı adam kısaca cevap veriyor: “Hangisini beslerseniz o!” Psikolojik gerilim türündeki bu kitap, hikayenin kahramanlarından Dr. Jekyll’nin avukatı ve aynı zamanda yakın arkadaşı olan Mr. Utterson’ın ağzından anlatılmaktadır. Olaylar Dr. Jekyll’nin, Mr. Utterson’a ölümünden sonra tüm mal varlığının Mr. Hyde isminde birine verilmesi yönünde bir vasiyet bırakmasıyla gelişir. Mr. Hyde eğer Utterson’ın tanıdığı bir kişi olsaydı bu vasiyet tuhaf karşılanmazdı. Ancak Mr. Hyde; gerek ev halkı gerekse Mr. Utterson için, birden bire ortaya çıkan, Dr. Jekyll’nin kişiliğine ve yaşam tarzına tamamen ters olduğu için yadırganan, üstelikte hiçbir zaman Dr. Jekyll’le bir arada göremedikleri sevimsiz bir kişilikti. Pekiyi kimdi bu Mr. Hyde? Yukarıdaki Kızılderili hikayesini bunu açıklayabilmek için anlattım. Evet hepimizin içinde, birbirinin davranışlarından memnun olmayan sürekli bir savaş halinde olan bir “iyi” bir de “kötü” var. Hangisini ne zaman, hangi durumda ve niçin ortaya çıkardığımız bir muamma olmakla birlikte, ortaya çıkan sonuca bakarak biz, iyi ya da kötü insan oluruz. Kişinin iyilik yapma ya da kötülük yapma eğilimleri psikolojinin konusu olduğundan yeterli bir çözümlemeye sahip değilim. Sanırım tıp dünyası da bu durumla ilgili kesin yargılara sahip değil. Günümüzde çeşitli türlerde psikolojik rahatsızlık olarak adlandırılan durum için çözüm yolları ne denli başarılı oluyor tartışılır. Dilerseniz, insanın içindeki kötülük yapma eğilimini tedavi etmek için devletin izlediği çözüm yollarından birini, Anthony Burgess'in “Otomatik Portakal” isimli eserinde bulabilirsiniz. Kitapta devlet tarafından izlenilen yol, ulaşılmak istenen sonuca göre ironik ola dursun; Analitik Psikolojinin kurucusu Carl Gustav Jung; bu durumu, savunduğu dört arketipten “gölge arketipi”yle anlatıyor. Jung’a göre; bireyde potansiyel olarak var olan, şuur ve benliğinin karşıtı istenilmeyen, kabul görmeyen tüm kişisel özellikler gölge arketipine dâhildir. Örneğin kişi; kibar olarak tanımlanıyorsa, onun gölge arketipinin kaba, merhametli olarak tanımlanıyorsa gölge arketipinin acımasız olduğunu savunur. Gölge arketipi genellikle persona tarafından bilinçaltına bastırılır. Bilindiği gibi bastırılmış duygular, uygun şartlar gerçekleştiğinde bireyin karakterine tamamen zıt olarak ve en umulmadık şekillerde ortaya çıkar. Jung, bu bastırılmış duyguların yarattığı kimlik felaketinin önlenebilmesi için “gölge dokunun varlığını, bilinçaltından şuura kavuşturulması” gerektiğini savunur. Jung’ın babası Freud, bu içimizdeki “kötü” ile yaptığımız davranışları ilkel benliğimizin vücut bulmuş hali yani “id” olarak açıklar. Bu bastırılmış duyguların sonradan ortaya ne denli sonuçlarla ortaya çıkışına en güzel örnek, sanırım dünyanın ilk seri katili Ted Bundy’dir. Ted Bundy başarılı, genç ve yakışıklı bir hukukçudur. Fakat bu görüntüsünün altında 28 kadını, önce öldürüp sonra tecavüz edip parçalara ayıran bir adam vardır. Kimse onun böyle bir şey yaptığına inanmaz hatta tecavüz ettiği kadınlardan biri kendisinden şikâyetçi olmamış, bir başkası ise Bundy bu suçlarla yargılanırken bile kendisiyle evlenmek istemiş evlenmiş ve bir de çocuk yapmıştır. Bundy; elektrikli sandalyede idam edilmeden önce savunmasında “içindeki kötü kişiliğin bu suçları işlediğini, iyi kişiliğin yani kendisinin masum olduğunu” söylemiş. Elbette mahkeme kişiyi çoklu kişilik bölünmesi iyi-kötü diye ikiye ayırmaz, tek bir beden üzerinden dikkate alarak yargıya varır. Etrafındaki kimselerce çok sevilen, üstelikte bir hukuk adamı olan Bundy’nin çoklu kişilik sorunu yaşamasının nedeni gayrimeşru bir çocuk olmasına bağlanmış. Annesi terk etmiş, ablası ise ona hep yalanlar söylemiştir. Bundy bilinçaltında kadınların, erkekleri kandıran, kullanan kimseler olduğuna karar vermiş ve kadınları öldürmeye başlamış. Bilindiği üzere Bundy’nin hayat hikayesi filmlere konu olmuştur. Sinemada çoklu kişilik bölünmesine dair izlediğim en iyi filmlerden birisi baş rolünü Natalie Portman’ın oynadığı “Siyah Kuğu”dur. Mr. Hyde’ın birden bire nereden çıktığına gelecek olursak; Dr. Jekyll insanın içindeki bu “iyi ve kötü”nün çekişmesine bir çözüm bulmak, onları tek bir vücut içinde ayrıştırmak ister. Ona göre, böylece kötü istediğini yapacak, iyi ise onun adına vicdan azabı çekmeyecek o da kendi iyiliklerini yapacak kötüye ayak bağı olmayacaktı. Bu fikirle deney masasının başına geçer ve bunu mümkün kılan karışımı hazırlar. Dr. Jekyll karışımı kendi üzerinde dener ve olaylar başlar. Dr, Jekyll günün herhangi bir diliminde çirkin, agresif ve beden olarak da kendinden daha kısa Mr. Hyde’a dönüşür. İşte burada sizde düşünmeye başlıyorsunuz. İçimizdeki kötü yanımızla aynada karşılaşsak ne hissederiz? Nasıl bir görüntümüz olurdu? Dr. Jekyll bir süre sonra Mr. Hyde’ı benimser çünkü onun bir parçası olduğunu biliyor. Sonraları da Mr. Hyde’ın kendisine verdiği kötücül özgürlükten haz almaya başlar. Ve beklemediği bir anda her şeyin kontrolünü kaybeder. Dr. Jekyll kendi iyi olan özüne dönmek istese de Mr. Hyde onu ele geçirmeye başlar, ardı ardına kötülükler yapar hatta cinayet işler. Yola çıkış amacı, iyinin ve kötünün çekişmesine son vermek olan Dr. Jekyll, artık iyinin ve kötünün acı veren mücadelesiyle boğuşur. Toplumun değer yargıları zayıfladıkça insan doğasının karanlık tarafı iyi karşısında daha kolay geçiş imkânı bulur. İyinin, kötü karşısında kazanmasını sağlayan faktörlerden birisi yaratıcı korkusu yani inanç meselesi. Ben bunu etik anlamda sağlıklı bulmamakla birlikte bir diğer unsur olan vicdanın önemli bir yeri olduğunu düşünüyorum. Sanırım insanlığı kurtaracak en önemli şey vicdan. Örneğin; biz millet olarak, kötülükle yakın temas halinde olmakla, kimlik-toprak-iktidar savaşları nedeniyle gerek ülkemizde gerekse dünyada yaşananlar karşısında kayıtsız kalmakla toplumsal vicdanımızı kaybetmiş bireylerden oluşuyoruz. Ancak şu unutulmamalıdır ki; kötülük kazanmış gibi görünse de iyiliğin olmadığı yerde kötülük de silinir gider. Dünyaca ünlü macera romanı “Define Adası”nın da yazarı olan Stevenson; kitabı hasta yatağında gördüğü bir rüya üzerine 1886 yılında yazmış. 1886 yılında çoklu kişilik bölünmesi henüz tıp literatüründe adı geçen bir kavram değilken bu kitabın ortaya çıkışı, kitabı edebiyat klasiğinden öte psikolojik anlamda yazılmış önemli eserler arasına koyuyor. Kitap defalarca farklı dillere çevrilerek basılmış, müzikal ve tiyatro oyunlarına ilham kaynağı olmuş, ayrıca 123 kez sinemaya uyarlanıp filmi çekilmiş. Hatta kitap hakkında yapılan yorumların kitaptan daha uzun olduğu söylenir. Kitaptan altını çizdiklerim: - “Beni ben yapan şey, insanın ikili yaradılışını oluşturan ve beyni ikiye ayıran iyilik ve kötülük bölgelerini, bende insanların çoğunluğundan da derin bir uçurumla koparan şey, yanlışlarımın özellikle aşağılık şeyler olmasından çok, titizlik isteyen arzularımdı. Bu durumda, dinin kökünde yatan ve en verimli dert kaynaklarından biri olan acımasız yaşam yasası üzerine derin ve müzminleşmiş düşüncelere dalmaya yöneldim.” -“Yok, hafiflemiyor çekilen azap ancak, katılaşıyor ruhumuz, katlanıyor.” -“Söylediklerimle yaptıklarım farklı olsa da, hiç bir şekilde asla ikiyüzlü olmadım. İçimde barındırdığım iki kişilik de tamamıyla gerçekti.” Kitabın Künyesi: Dr. Jekyll ve Mr. Hyde Yazar: Robert Louis Stevenson Çevirmen: Celal Üster Türü: Roman Baskı Yılı: 2015 Sayfa Sayısı: 104 Yayınevi: İş Bankası Yayınları
Baskı: Dört Anlaşma: Toltek Bilgelik Kitabı
Kişisel gelişim kitaplarında bahsedilen şeyler aslında bildiğimiz şeyler. Bu bildiğimiz şeyleri uygulamaya geçirmedeki en önemli etken; ihtiyacın olduğunu düşündüğün şeyi doğru zamanda okursan verim alabiliyorsun. Eğer o kitap için doğru zaman değilse okuduğunda uygulamaya geçmesen bile gün geldiğinde uygulamak üzere öğrenmiş oluyorsun. İşte benim için bu kitap doğru zamandı. Çünkü çok yoğun bir yıl geçirdim çok fazla insanla muhatap oldum ve açıkçası negatif insanların enerjimi emdiğini düşünüyordum. Kitap iyi geldi mi derseniz evet geldi an itibariyle bir sakinlik, bakış açımda bir olgunluk var diyebilirim:) Etkisi ne kadar sürer bilmiyorum ama direniyorum. Kitapta Toltek Yaşam Sanatı’ndan bahsediliyor. Toltekler her şeye cinsiyetsiz ve canlı gözüyle bakıyor. Tapınma onlar için bir anlam ifade etmiyor görmeye, öğrenmeye ve uygulamaya önem veriyorlar. Ve onlara göre insan dünyaya geldikten sonra kendisiyle, etrafındaki insanlarla, Tanrıyla, etkileşim halinde bulunduğu her şeyle anlaşma yapıyor. Bu anlaşmalarla; kim olduğumuzu, ne hissettiğimizi, neye inandığımızı ve nasıl davranacağımızı belirliyoruz ve sonuca “kişiliğim” diyoruz. Bu anlaşmaların çoğunu toplumsal etkileşimlerle farkında olmadan yapıyoruz. İşte bu kitap; farkında olmadan yaptığımız ve hayatımızı olumsuz etkileyen anlaşmaları aşağıdaki 4 anlaşmayla daha pozitif hale getirebiliriz. 1.Anlaşma; Kullandığınız sözcükleri özenle seçin. Don Miguel şöyle diyor “ Söz, sadece bir ses ya da yazı sembolü değildir. Söz, bir güçtür; kendinizi ifade etme ve iletişim kurma gücüdür. Sözle düşünürsünüz. Düşünmekte kullandığınız sözlerle yaşamınızdaki olayları yaratırsınız.” Olumsuz olarak kullandığımız sözcüklerle hem etrafımıza hem de geri dönüşü kendimize olan bir zehir saçıyoruz. İşte eski anlaşmayı bozup şahsen ben öyle yapacağım olumlu, yargılama içermeyen, dedikodu yapmayacağım bir anlaşma yapıp iyi şeylerden konuşacağım. 2.Anlaşma; Hiçbir şeyi kişisel algılamayın. Kişisel algılamayı çok önemli bir hale getirirseniz bu sizin canınızı yakabilir. Çünkü insanlar genelde negatif konuşurlar ve çeşitli nedenlerden dolayı en basiti mutsuzluktan beslenen insanlar mutsuz olmanız için uğraşırlar çok ciddiye alırsanız incinirsiniz. Miguel bu durumla ilgili “ Sizi inciten söylenenler değildir. Söylenenler yaralarınıza dokunduğu için incinirsiniz. Sizi inciten sizsiniz .”diyor. Başkaları o an canınızı sıkabilecek şeyler söylese bile kişisel algılamayın. İyi söylese de algılamayın. Bu sizinle ilgili değil karşı tarafın ruh haliyle ilgilidir. Siz kim olduğunuzu bildikten sonra gerisinin önemi yok. Hem kişisel algılamaya alıştığınız zaman hep onaylanmak, sevilmek, iyi şeyler duymak istersiniz ki bu da pek mümkün değil. 3.Anlaşma; Varsayımda bulunmayın. İnsanlar kendilerini dünyanın merkezinde bulunduklarını zannettikleri zaman, herkesin evrende olup biten her şeyi kendileri gibi algıladığını düşünerek kendi zihninde olan şeyleri insanlara yükleyerek varsayımda bulunurlar. Bu da iletişim faciasına yol açar. O yüzden etkili bir iletişim için “Zannetme-Farzetme-Varsayma SOR”..Kafana takılan her şeyi sor! Neyi, nasıl, ne şekilde soracağını bilmekte bir meziyettir çünkü. 4.Anlaşma; Daima yapabildiğinin en iyisini yap. Don Miguel şöyle diyor ; “Her koşulda, daima en iyisini yapın, ne daha fazla ne daha az. Ama şunu daima hatırlamanızda yarar var: An, her an değiştiği için asla “ en iyiniz” olmayacaktır. Dört anlaşmayı yaşamınızda uyguladıkça “en iyiniz “ de gittikçe “en iyi “ hale gelecektir. Bu bölümde en etkileyici şey; belki yapmak zorunda olduklarınız sizi en iyiyi yapmaktan alıkoyuyor. Çünkü en iyiyi yapmak için önce sevmek gerekir.Sevmediğiniz bir şeyi yinede yapmak zorundaysanız onu eğlenceli hale getirin mesela işiniz olabilir:)
Baskı: Dokuzuncu Hariciye Koğuşu
Dokuzuncu Hariciye Koğuşu; gerek ismi gerekse hastane, hastalık içeren konusu nedeniyle uzun bir zaman okuma isteğimi ötelememe neden olmuştur. Pekiyi, bir kitap; benim ötelediğim ama başkasının kendisini bulduğu hatta başucu yaptığı bir eser haline nasıl gelir? Cevabı kitabın içinde altını çizdiği şu cümlelerde gizli.” Hasta olmayanlar bizi ne kadar az anlayacaklar” ve ” İki hasta kadar birbirine yakın hiç kimse yoktur.” Safa ; ''ağaçların bile sıhhatine imrenerek yürürdüm'' diye başlayan kitabında 7 yaşından beri dizinde çektiği acının kemik vereminden ileri geldiğini ve kesilmesi gerektiğini öğrenmiş 15 yaşındaki bir çocuğun amansız hastalıkla ve imkânsız aşkıyla olan hikâyesindeki ruh hallerini ve hastanedeki psikolojisini anlatmıştır. Peki hastalıkla uğraşmayanlar bir hastayı nasıl anlayacaklar diyen yazar bu psikolojiyi nasıl anlatmış derseniz orası ise yürek burkucu bir hikaye :( Çünkü aslında hayatları aynıdır! Şöyle ki; Peyami Safa 9 yaşlarında yakalandığı kemik hastalığı nedeniyle 17 yaşına kadar hikayesindeki kahramanı gibi hastalık ve acı içinde yaşamıştır. Doktorlar bacağının kesilmesinde karar kılmış, fakat Safa bunu kabul etmemiştir. Babasının erken ölümüyle ve yaşadığı sağlık sorunları nedeniylede eğitim hayatını tamamlayamamış iş hayatına erken atılmıştır. Matbaa postane gibi yerlerde çalışmış gazetelerde yazı yazmıştır. Edebiyatla ve siyasetle hep iç içe olmuştur. 1961 yılında yedek subaylık yapan oğlunun ölümüyle sarsılmış üç ay sonra da beyin kanamasından vefat etmiştir. Anlayacağınız kahramanımız; yazarın kendisinden başka biri değildir. Kitapta kahramanına bir isim vermemesinin nedeni de budur. Bu otobiyografik romanının ilk basımını “kara sevdayla” diye imzalayıp Nazım Hikmet’e vermiştir. Görünüşte iyi bir şey olduğunu düşündüğüm bu olayın iç yüzünü araştırdığımda Peyami Safa’nın bu jest gibi görünen hareketinin aslında Nazım Hikmet’i yermek olduğunu anladım. Peyami Safa “Dokuzuncu Hariciye Koğuşu” isimli eseriyle Nazım Hikmet’in 1928 yılında yazdığı akıl almaz bir aşkı anlattığı “Jokond ile Si-Ya-U”suna meydan okumuştur. Nazım hikmet'in bu meydan okumaya karşılık "bütün bir fakir çocuklar hastanesinin romanı" demiştir. Peyami Safa’yla Nazım Hikmet dostluğu ikinci dünya savaşı ortamında sosyalist ve komünist düşüncelerin artmasıyla bozumuş, Peyami Safa’nın yazdığı gazetede “Nazım, fikirleri için değil, kendi istediği için takip edilmiştir.", "Nazım'ın yakalanması, polis müdürlüğünü, kitaplarının ilanat acentesi olarak kullanmak istemesindendir. Çünkü Nazım, su katılmamış burjuvadır. ve en sahte tarafı, komünist tarafıdır."gibi kavgada söylenmeyecek diyeceğim ama söylenmiş bu sözlerle edebiyat tarihinin en şiddetli kavgası olarak tarihi geçmiştir. Peyami Safa; kitabında öz Türkçeyi fazlaca kullanmış ve ben gibi günümüz Türkçesiyle konuşan kitaptaki bazı kelimeleri anlamakta güçlük çeken insanlar için kitabın arkasında sözlük kısmı bulunmaktadır. Sizde benim gibi “bu ne demek acaba?”diye arada kalırsanız kitabın arkasına bakabilirsiniz. Kitaptan Altını Çizdiklerim: - Felaketimizi başka biriyle taksim etmek saadettir,fakat annelerle değil,annelerle değil.Annelere anlatılan kederler taksim değil,zarbedilmiş olur: Çocuklarının felaketini iki kat şiddetle hisseden anneler,bu ıstıraplarını çocuklarına fazlasıyla iade ederler; böylece keder anadan çocuğa ve çocuktan anaya her intikal edişinde büyüdükçe büyür. - Büyük bir hastalık geçirmeyenler, her şeyi anladıklarını iddia edemezler. - Görülecek, işitilecek, tadılacak, okunacak, yazılacak, yapılacak o kadar çok şey birikiyor ki, bundan sonra hayatımın bütün bunlara yetişmeyeceğinden korkuyorum. - Istırabın derinlerine indikçe sevincimizi kaybetmek korkusu kalmadığı için, yeni bir sevinç başlıyor: ıstırabın ilacı ıstıraptır. İkisinin toptan sonucu: Sevinç.
Baskı: Doğu'nun Limanları
Lübnan asıllı Amin Maalouf 1975’te çıkan iç savaş nedeniyle Fransa’ya gitmiş ve hâlâ orada yaşamaktadır. Eserlerini Fransızca yazan yazar, Orta Doğu'yu ve Batı'yı iyi tanıyan ve bu iki kültürü eserlerinde çok iyi harmanlayarak yazar. Kitapları kırktan fazla dile çevrilen yazarın Doğunun Limanları adlı kitabı Semerkant'tan sonra okuduğum ikinci kitabı. Bu kitapta içinde bulunduğumuz, kimimizin sağır dilsiz olup gözünü kapadığı, kimimizin uzaktan izlediği, kimimizin de bizzat yaşayarak canının yandığı hayatları, tarihi olayları, savaşın insanlar üzerindeki etkilerini, yazarın konuyu ele alış biçiminden ve hikayenin oryantalist pembe dizi kıvamında yazılmış olmasından yola çıkarak bizzat yaşamış gibi hissediyorsunuz. Anlatım öyle etkileyici ki gözümü kapattığımda Orta Doğudayım. İbn Haldun’un “Coğrafya kaderdir” diye çok sevdiğim bir sözü vardır. Evet, Orta Doğu’nun kaderi savaş demek, kan demek, sevdiklerinden ayrı düşmek demek… Stefan Zweig Satranç kitabında savaşın etkilerinden bahsederken, Orta Doğudaki savaşın sonuçlarının nereye gideceğini kestiremediğim bir noktaya temas ediyor. Diyor ki, “20. yüzyıl savaşlarında tahribat ağır olsa da insanlık üstesinden gelmeyi başarmıştır. Biraz daha uzun sürseydi insanlık kaybedecekti." Doğunun Limanları'nın hikayesi kahramanımız İsyan’ın babaannesi İffet Hanım'ın Osmanlı padişahlarından birinin kızı olması nedeniyle İstanbul’da başlıyor. Kitap bir kurgu fakat kurguda esinlenen olayların tarihin sayfalarından alındığını görüyoruz. Örneğin; tahttan indirildiği için bunalıma girdiği söylenen ve bilekleri kesilmiş olarak odasında bulunan ve artık cinayet mi yoksa intihar mı olduğu noktasında tarihçilerin de üzerinde durmadığı padişahın Sultan Abdülaziz, İffet Hanım'ın da Sultan Abdülaziz’in kızı Nazime Sultan olduğu söyleniyor. İstanbul’dan başlayan hikaye de olay örgüsü Adana-Beyrut-Fransa’ya kadar uzanıyor. Kitabında; Türk, Ermeni, Yahudi ve Arapları bir araya getiren Maalouf “İnsanlar; acaba dil, din, ırk, mezhep ayırımı gözetmeksizin, sadece “insan” olarak coğrafyanın tüm renkleriyle bir arada yaşayamaz mıydı? ” sorusunu düşündürüyor. Kitabın finali etkileyici ve gizemli olmasına rağmen bir bakıma sonunun okuyucuya bırakılmış olduğunu düşünüyorum. Maalof’un anlatımındaki samimiyet yine Orta Doğu'yu anlatan Hosseini’nin “Uçurtma Avcısı” kitabındaki gibi okuyucuyu derinden yakalıyor. Her iki kitaptaki edebi nitelik tartışılır olmasa da duygu bazında acıyan, kanayan yaralarımıza temas niteliği taşıdığından hikayeyi duygusal boyutta unutulmaz kılıyor. Ve son olarak Yapı Kredi Yayınları'ndan aldığım bu kitabın çeviri problemini dile getirmek istiyorum. Benim kitabım, Esin Talu Çelikkan çevirisiyle “Doğunun Limanları” ismiyle çıkmış. Bu kitabı okuyan Kaan Maraba ile altını çizdiğimiz yerleri karşılaştırırken aynı yayınevinin Can Yayınevi'nden transfer ettiği Saadet Özen’in çevirdiği "Doğu'nun Limanları" nı daha başarılı olduğunu belirtmek istiyorum. Ayrıca kitabı önerdiği ve yorumlama konusundaki fikir, eleştiri ve dilbilgisi düzenlemesi için kendisine teşekkür ederim. Kitaptan altını Çizdiklerim: - Aşk, el değmemiş olarak kalabilir, heyecan da öyle. Aylar da geçse, yıllar da geçse! Hayat bıkılacak kadar uzun değil! -Sana en değerli kitaplarımı verebilirdim; her şeye sahip birine bile eski bir kitap hediye edilebilir. - Yolda durmuş merakla, şefkatle onları seyredenler var. Ben böyle bakamam onlara. Ben, yoldan geçen biri değilim. -Gelecek, geçmişin duvarlarının ardında değildir. -Geleceği kuran, geçmişe dönük özlemlerimiz değil de nedir? -İnsan özlemini çektiği sevinçlere ulaşamadığı zaman sıkılır. -Bazen aşklarında sonbaharı vardır. - Gelmemenin bir vakti yoktur. İnsan coşkuyla beklerken ne kadar zaman geçerse, o büyük günün yaklaştığına o kadar inanır.
Baskı: Demian (Emil Sinclair'in Gençlik Öyküsü)
"Her insanın yaşamı, onu kendine götüren bir yoldur, bir yol denemesi, bir yol taslağıdır. Hepimiz aynı derinliklerden çıkıp geliriz ama bir taslak olarak, derinliklerden çıkıp gelen bir yaratık olarak her birimiz kendi öz amacımıza varmak için uğraşıp didiniriz. Birbirimizi anlayabilir, ama kendimizi ancak kendimiz açıklayıp yorumlayabiliriz." diyen 1946 Nobel Edebiyat Ödüllü Hermann Hesse; insanlık tarihinin en büyük trajedilerinden olan iki dünya savaşı görmüş, eğitim sistemindeki kısıtlamalar ve misyoner babasının dinsel baskılarının kendisini rahatsız etmesiyle bunalıma girip intihar girişiminde bulunmuştur. Sinir hastalıkları hastanesinde psikolojik tedavi gördükten sonra bir dönem makinist çıraklığı yapıp, kitapçıda çalışmaya başlamıştır. Kitapçıda çalıştığı dönemde, Goethe, Lessing, Schiller gibi yazarlarla ilgilenip bir yandan da Yunan mitolojisi üzerinde araştırmalar yaparken bugün hala Delpi’de Apollo tapınağının girişinde yazılı bulunan “kendini bil” sözü üzerine Schopenhauer’un da etkisiyle birlikte Hindistan’a dolayısıyla Budizm’e ilgi duymaya başlamış ve kendini bulmak üzere yolcuğa çıkmaya karar vermiştir. Çıktığı seyahatler onun zaten psikolojik sorunlar yaşayan eşiyle arasını açmış, 13 yaşındaki oğlunun menenjit olması da buna eklenince ailevi açıdan zor günler geçirmiştir. "Sevginin nefretten, anlayışın öfkeden daha yüce, barışın savaştan daha soylu nitelik taşıdığını, bu mutsuz dünya savaşının şimdiye kadar duyumsadığımızdan daha güçlü bir şekilde beyinlerimizin içine kazınması gerekir." düşüncesini savunan savaş karşıtı duruşuyla Avrupa’daki bazı yazar ve entelektüel aydınlardan tepki görmüştür. İsviçre’ ye yerleşmiştir. Hitler Almanyası’nda kendisi gibi zorluklar yaşayan Thomas Mann, Kafka, Polgar ve Zweig gibi yazarları savunmasıyla bilinen Hesse; yazdığı birçok kitap dışında, hayatı boyunca bilgi aktarma, teşvik ve yapıcı eleştiri alanlarında 60 farklı gazete ve dergi için yazdığı yaklaşık 3000 kitap eleştirisi hazırlamıştır. Uzun zamandır kan kanseri olduğunu bilmeyen Hesse 85 yaşındayken beyin sektesinin sebep olduğu bir nedenden uykusundayken ölmüştür. Dante’nin “İlahi Komedya” isimli eserindeki “sen yolundan şaşma bırak ne derlerse desinler!” sözü Hesse’nin hayattaki duruşunu en iyi şekilde açıklar. Anısına ‘Calw Hermann Hesse Ödülü’ ve ‘Karlsruhe Hermann Hesse Edebiyat ödülü.’ verilmektedir. Evinin kapısında Çince’den Almanca’ya tercüme edilmiş şu şiir yazılıdır. "bir insan yaşlanıp, misyonunu tamamlayınca, ölüm düşüncesini huzur içinde,karşılama hakkına sahiptir. Diğer insanlara ihtiyacı yoktur; insanları tanır, onlar hakkında yeterince bilir. Artık ihtiyacı olan huzurdur. Bir insanı ziyaret etmek veya onunla konuşmak, sıradanlıkla onu huzursuz etmek iyi değildir. Evinin kapısından, içinde kimse yaşamıyor gibi uzak durmak gerekir." Çoğu otobiyografik olan Siddhartha, Bozkırkurdu, Çarklar Arasında, Knulp, Boncuk Oyunu, Demian gibi kitaplarında kendisi gibi arayış içinde olan kahramanları ele alır. Demian kitabında da kahramanımız Emil Sinclair, kitabın özünde anlatıldığı gibi “insanoğlu hep arayıştadır ve hep aramaktan bulma fırsatını yakalayamayacaktır” felsefesinden yola çıkarak kendini bulmak adına arkadaşı Demian ile birlikte içsel bir yolculuğa çıkıyor. Ve bu yolculuğun; hayattan koparak değil, tam tersine her yönüyle hayatın içinde olarak yaşanması gerektiği anlatılıyor. Demian; akıcı dili, öğretici ve merak uyandıran hikâyesiyle kolay ilerleyen bir eser. Kitapta, Habil ve Kabil olayında Kabil’e başka açıdan bakmamızı sağlayan konuşmalarla birlikte, yeryüzü ve gökler arasında haber taşıyan, bünyesinde iyiliği ve kötülüğü barındıran, yöneten mitolojik bir tanrı olan Abraxas’tan söz ediliyor. Abraxas bize “içimizde bir şeytan olup olmadığını” sorgulatıyor. Sahi Sabahattin Ali ‘İçimizdeki Şeytan’ da bunu anlatmamış mıydı? Anlatmıştı evet hem de pek güzel anlatmıştı. Bize onca kötülüğü, yanlışı yaptıran içimizde olan şeytan değil, içimizde olmayan vicdandı! Kitapta altını çizdiğim, üzerine konuşulması gereken çok fazla düşünce var. Bunlardan biri; sadece kıyımızdan köşemizden değil, dünyanın dört bir yanından bir araya gelip oluşturduğumuz beraberliklerin çoğu zaman gerçek anlamda sevgi oluşturmadığı düşüncesi. Beraberlik düşüncesi adı altında bir sürü oluşturuyoruz yalnızca. İşte “içinde gerçek sevginin olmadığı bir sürüyü neden oluştururuz?” bunun cevabını bu kitapta bulabilirsiniz.. Hayattaki varoluş amacımızı sorgulamaya yönlendiren değerli bir kitap olduğunu düşündüğüm Demian’ı, İranlı yönetmen Nacer Khemir tarafından çekilen Bab-ı Aziz filmiyle birlikte izleyerek okursanız anlamada bütünlük sağlayacağınızı düşünüyorum. Kitaptan altını çizdiklerim: - Biz bir insandan nefret ettiğimizde, kendi içimizde yuvalanıp bu insanın görüntüsüyle karşımıza çıkan birinden nefret ederiz. Bizim kendi içimizde olmayan şey, bizi kızdırmaz. - İçimizde her şeyi bilen, her şeyi isteyen, her şeyi bizim kendimizden daha iyi yapan birinin bulunduğunu bilmek ne iyi! - Bir kimse bir şeye mutlaka gereksinim duyuyor ve o şeyi ele geçiriyorsa, bunu ona sağlayan rastlantı değildir; kendisi, kendi içindeki istek ve zorunluluk onu çekip ilgili nesneye götürmüştür. - Kendisinde görmeye alışmadığım bir ciddiyetle, "çok konuşuyoruz" dedi. "Bu zekice konuşmaların hiç ama hiçbir değeri yok. İnsanı kendi kendisinden uzaklaştırır, o kadar. Kendi kendinden uzaklaşmak da günahtır. Yapılması gereken, insanın tıpkı bir kaplumbağa gibi kendi içine girip yerleşebilmesidir. Kitabın Künyesi: * Demian Emil Sinclair’ın Gençliğinin Öyküsü * Yazar: Herman Hesse * Türü: Roman * Basım Tarihi: 2015 * Sayfa Sayısı: 199 Sayfa * Yayınevi: Can Yayınları
Baskı: Cemile
Cengiz Aytmatov; Kırgız kökenlidir ve yazarlığının yanı sıra onu Avrupa Birliği, Nato, Unesco ve Benelüks ülkelerinin Kırgız delegeliğini üstlenmiş siyasi yaşantısıyla da tanırız. Kırgız Türklerinin içinde bulunduğu coğrafyayı, tarihi kültürel yapısıyla birlikte halkın acılarını, destansı mücadelelerini tüm dünyaya anlatmak, hafızalarda milletine dair bir bilinç oluşturmak ve yaşatmak adına 161 dile çevrilen eserlerinde epey bir uğraş verdiğini görüyoruz. Cemile; bir Kırgız köyünde geçiyor. Başkahraman Cemile’nin öyküsü kocası Sadık’ın kardeşi 13 yaşındaki Seyyit tarafından anlatılıyor. Hikayeye kısaca değinecek olursak; Cemile köyün en alımlı ve güzel kadınıdır savaş zamanı yaşı gelen tüm erkeklerle birlikte Cemile’nin kocasını da askere alırlar, köyde işleri yapacak erkek kalmadığından Cemile’nin çuvalları taşıması istenir, kaynanası ilk başta karşı çıksa da kaynı ile birlikte çalışmasına izin verilir o sırada askerden bir ayağı sakat dönen Daniyar’da onlara yardım etmektedir. İş güç arasında türküler söylenir falan gel zaman git zaman bu türküler Cemile ile Daniyar’ı birbirine yakınlaştırır ve köyü terk ettirecek kadar güçlü bir aşk başlar. Seyyit olanları görür ama bu aşkın karşında hiç bir şey yapmaz çünkü oda Cemile’ye aşıktır. Cemile’nin mutlu olmasını ister. Askerden dönen Sadık ve köy halkı onları arasa da bulamaz ama Seyyit resim yapma yeteneğiyle onların kaçtığı geceyi resmetmiştir bile. Aytmatov’un filmi çekilen eserlerinden birisidir Cemile. Filmi izlemediğimden ve kitabın filme dönüştürülmesini doğru bulmamak gibi bir önyargıya sahip olduğumdan kitaptaki bana geçen duygu izleyiciye nasıl geçti bilemiyorum. “Zaman sensin” diyerek sevdiği kadını kendine kilitlemiş, Nazım döneminde yaşamış Elsa’ya aşkıyla unutulmaz şiirlerin şairi Louis Aragon; Cemile kitabı için “dünyanın en güzel aşk hikayesi” demiş. Benim de bu iddialı söz dikkatimi çekti. Hangi durum hangi tutum bir aşkı dünyanın en güzel aşk hikayesi yapar ki? Sanırım aşk için en yalın haliyle söyleyebileceğimiz kelimelerden biri “ aşk için ölmeli aşk o zaman aşk” cümlesidir. Bu hikâyedeki gibi aşk için, evinden, yurdundan, eşinden dahası her şeyden vazgeçmektir aşk, kendi adına yaptığın en büyük cesarettir bir devrimdir aşk. Yoksa bizim yaşadığımız gibi “pastam dursun ama karnım doysun” durumunda aşk, aşk olmuyor işte. Aşk demek fedakârlık demek. Tüm dünyayı karşına almak demek. Aşk; öyle yüce bir duygu ki tüm çirkinlikleri, etik dışı hareketleri temize çekiyor. Bunu Milena’ya mektuplarda da gördük. Milena evli bir kadın Kafka’yla aşk yaşıyor, burada da Cemile evli bir kadın ve Daniyar’la kaçıyor öte yandan Seyyit’in yengesine aşık olması gibi ensest bir durumda söz konusu. Yaşantımda ya da çevremde bu tarz olayları gördüğümde önce nedeninin ne olduğuna bakıyorum. İçinde çıkar durumu sezinlediğimde olay çirkinleşirken sadece aşk olduğunu bildiğimde kutsallaştırıyorum. Peki aynı olay üzerinde çirkinlik ve kutsallığa neden olan olgu nedir? Sadece masumiyet. İnsana bahşedilen duygulardan biri olan masumiyet; ruhun derinliklerinde bulunur ve korumamız için bize verilmiştir. Aşk; ruhun derinliklerindeki bu masumiyeti ortaya çıkarır. Yaşımız kaç olursa olsun, ne kadar kirlenmiş olursak olalım aşık olduğumuzda en saf, en masum halimize döneriz. Bu yanılışlar, sanmalar, çekilen acılar da o masumiyettendir. Bu hikayede de Cemile’yi evli bir kadın gibi değil genç kız gibi görmemiz, Daniyar’la kaçışını içten içe “aman kimse görmeden yakalanmadan kaçsınlar” diye okumamızı işte bu anlatımdaki masumiyetten yaparız. Diğer kitaplarını okumadım ama Aytmatov’un herkesin bildiği “Selvi Boylum Al Yazmalım” kitabında “Sevgi nedir? Sevgi emektir?" diyerek esas kızın sevdiği adama gitmemesi burada ki işlenen aşka uymuyor. Zannımca güçlü bir aşk; emek, vicdan, iyilik dinlemez sevdiceğinin peşinden götürür gibi geliyor. Doğru mudur değildir nankörlüktür elbet ama işte bu “ama”lar bir bir çok alanda tartışılır. Mesela; aklı başkasında kendisi mutlu olmayan biri, bir başkasını nasıl mutlu edebilir ki? Kitaptan Altını Çizdiklerim: - …… hiç konuşmadık. Konuşmak şart değil ya. Hem duyup düşündüklerini insan her zaman ifade edemez ki. Zaten kelimelerde her şeyi ifade edemez
Baskı: Bizim Büyük Çaresizliğimiz
Hikaye birbirini çok seven iki arkadaşın bir diğer arkadaşlarının kız kardeşine aşık olmalarını konu alıyor. Kafamda oluşan resimde bu durum itici görünüyor ama Barış Bıçakçı bunu anlatırken bu iki arkadaşın ilişkilerini öyle kuvvetli öyle masumane anlatmış ki Steinbeck’in Fareler ve İnsanlar kitabındaki George ve Lennie’nin ilişkilerine benzettim . O yüzden hikayeyi aşk değil de dostluk hikayesi olarak okudum. Hani hep ilişkilerimize bir isim koyması çabası içinde oluruz ya Ender ile Çetin arasındaki ilişki öylesine güzel ki kitapta geçen şu satır ; - “Seni aramıştım Çetin, çünkü sen ilktin. Biz ilktik”, “Sınır var mı? İlişkiler için gerçekten bir sınır var mı?… İnsan severken basit sınıflandırmaların sınırlarını değil, kendi sınırlarını görür, kendi sınırlarında dolaşır, kendi sınırlarına değer. Benim bildiğim tek sınır bu”, “…Evli olduğumu söylediğimde aklıma hanginizin geldiğini gerçekten bilmiyordum… Seninle mi evliydim, yoksa Nihal’le mi?” İşte dostluk dediğinde olması gerek bu dedirtti.. Kitapta aşk, dostluk, aynı ve yalnız bir kıza aşık olmanın ulaşamamazlığının vermiş olduğu melankoli var ama en önemlisi büyümekle çocuk kalmak arasında bir sıkışmışlık onun verdiği bir hüzün var. -“Bizim büyük çaresizliğimiz Nihal’e âşık olmamız değil, sesimizin dışarıdaki çocuk seslerinin arasında olmayışıydı. Asıl çaresizlik buydu”. Bir kitabın filmini izlememeyi eğer kitaptan haberim olmadan filmini izlediysem de kitabını okumamayı prensip edindim kendime. Çünkü okuduğum kitaplarla bir bağ kuruyorum aramda. Ve gerek hikâyeyi gerekse karakterleri hayal dünyamdan bir şeyler katarak zapt ediyorum belleğime. İşte o zaman o kitap benim için özel oluyor ve zaten genellikle de sinemaya aktarıldığında aslını yansıtmıyor. Bu kitabında filmi varmış izlemedim tabi.. Filmi güzel oldu mu bilmem ama kitapta anlatılan hikaye bilindik ama duygu yüklüydü diyebilirim. Kitaptan Altını Çizdiklerim: - Her şeyin geçip gittiğine, yaşadıklarımızın geçmişte kaldığına kim inandırabilir bizi? Anılarımızı avuç dolusu su gibi her sabah yüzümüze çarpmanın işe yaramayacağına kim inandırabilir? -Benden okumak için kitap önermemi isteyenlerin kalbimi de istediklerini sanıyordum; hâlâ öyle!" -Birlikte geçirdiğimiz o güzel günlere ne olmuştu? Benim aklım hep o günlerdeydi. ne olmuştu o günlere? Yaşanan şeyler ne olur çetin, nerede durur? Hatırlamaya ve belleğe ilişkin eğretilemeler beni kesmiyor. Tozlu tavan arasına girmek, eski bir sandığı açmak, sararmış bir defterin sayfalarını çevirmek filan diyorum, beni kesmiyor. Geçmişimizle bağlantı kurmanın tek yolu hatırlamak mıdır? Başka bir eylem yok mu, olamaz mı?"
Baskı: Bir Delinin Güncesi
2010 yılında “Taş Bina ve Diğerleri” isimli eseriyle Doğan Hızlan, Murat Gülsoy, Jale Parla, Metin Celal, Hilmi Yavuz ve Nursel Duruel‘in jüri üyeliğini yaptığı Sait Faik ödülüne layık görülen benim de bunu öğrenmemle dikkatimi çeken Aslı Erdoğan, bilgisayar mühendisliğinden mezun olup, fizik doktorasını yarıda bırakarak “kendi sesini duymak için” yazmayı seçti. Edebiyat anlamında Türkiye’de önemli bir isim olarak görülmese de uluslar arası basında yeri hayli sağlam. “Tahta Kuşlar” öyküsü 9 dile çevrilmiş olup birincilik ödülü aldı, "Mucizevi Mandarin" Fransa'da önemli yayınevlerinden Actes Sud tarafından basıldı. "Kırmızı Pelerinli Kent" romanı Norveç Gyldendal Yayınları'nın Marg -omurilik- Serisi'ne seçildi. Bunların yayında Lire Dergisince "geleceğin 50 yazarı" arasında gösterildi. Ancak tüm bu başarılara rağmen karşımızda sürekli hüzünlü ve pesimist bir kadın var. Varoluşçuluk, sorgulama yaşananlar ya da haksızlıklar karşısında isyan bunu gerektirir nasıl gülelim evet ama gerek röportajlarında gerek yazılarında hep kadın olmanın zorluklarından bahsediyor. Ve ben ne zaman bir kadın yazar okusam “kadın yazarların; edebi anlamda sığ kaldıkları, tıpkı günlük hayatta olduğu gibi fazla laf kalabalığıyla ilgiyi olması gereken yerden alıp başka yerlere dağıtıp kafa yordukları gibi güçlü bir önyargıya sahibim. Hâlbuki temel algıda kadınlar daha ince düşünür, daha hassas yapıdadır, fazlasıyla irdelerler ve derinlik sahibidirler. Yazmaya başlamasındaki asıl etken; iç hesaplaşmalarından sonra haykıramadıkları çığlıkları dışa vurum olmalıdır. Yani günümüzün kadın yazarları olması gerekenin tam tersi gibi davranıyorlar edebiyatta.” demek zorunda kalıyorum. Aslı Erdoğan’da da durum değişmiyor. Karşımda; kendine bir benlik kazandırmak için sorgulayan bir beyin var ama o yine kadın olmanın zorlukları konusu onu o kadar meşgul ediyor ki edebiyatının önüne geçiyor. İşte bu yüzden erkek yazarları okumak öncelikli tercihim oluyor. Erkek yazarlar toplumsal olayları anlatırken evet toplumsal olayları anlatır, kadın yazarlar (istisnalar hariç) toplumsal olayları anlatırken toplumsal olaylar üzerinden yine kendilerini anlatır. Mesela dünyada asıl amacını aşan, olayı iyice dramatik hale getiren 8 Mart diye bir gün kutlanıyor. 8 Mart bana göre bir direniş, bir hak arayışı değil bir kabulleniş olmuştur. Yıl olmuş 2016 Türkiye’de kadın olmanın zorluklarından yakınılıyor. Orayı geçelim efendim artık Türkiye’de “insan!” olmanın zorlukları söz konusu. Mesela Aslı Erdoğan’ın eski sevgilisi sözde yazar Hasan Öztoprak İmkansız Aşk isimli kitabında Aslı Erdoğan'la yaşadığı ilişkiyi anlatıyor. Yaşanmış bitmiş bir ilişkiyi adı duyulmuş bir kadın üzerinden reklam yapmak amacıyla en mahrem yerlerinden kendi pencerenden anlatmak… şimdi bu kadın olmanın zorlukları mı, insan olmanın zorlukları mı? Bir delinin güncesi; gazete ve çeşitli dergilerde çıkan öykü ve denemelerden oluşan bir kitap. İçindekiler, yakın tarihe ait toplumsal ve sosyolojik olayları anlatıyor. İsmi neden “bir delinin güncesi” bilemiyorum ama sanırım ülkemizde yaşanan olaylar aklın sınırlarını zorladığı için olabilir. Altını çizdiğim kelimeler de üzerinde düşündüğüm taraflar oldu. Örneğin “aşk, sahip olmadığın bir şeyi var olmayan birine vermektir.” Belki Aslı Erdoğan’ın edebi yerini anlatmak için otobiyografik eseri “kabuk adam”ı ya da “kırmızı pelerinli kent”i okumalıyım. Bu kitabındaki okuduklarım onu edebiyatçı yapmaya yetmiyor. Benim için sadece gazetede köşe yazarı yapıyor.
Baskı: Bir Aşk Söyleminden Parçalar
"Sevilmediğim için acı çektiğimi sanıyordum, oysa sevildiğimi sandığım için acı çekiyormuşum!" (Roland Barthes, "Neden", Bir Aşk Söyleminden Parçalar) Aşık özne bir yandan takınaksal bicimde neden sevilmediğini sorup dururken, bir yandan da sevilen nesnenin kendisini sevdiği, ama bunu söylemediği inancı içinde yaşar. (Roland Barthes, "Neden", Bir Aşk Söyleminden Parçalar) "Yoksayıcılık ne anlama gelir? Üstün değerlerin değerden düştüğü anlamına. Erekler eksiktir; 'Ne gereği var?' sorusunun yanıtı yoktur.”c Nietzsche (Roland Barthes, "Neden", Bir Aşk Söyleminden Parçalar) "Sanrısal arzu psikozunun gizli ya da itilmiş arzulan bilince getirmekten başka bir şey yapmadığını, ancak ayrıca bunları tam bir iyi niyetle gerçekleşmiş olarak canlandırdığını unutmayalım."Freud (Roland Barthes, "Neden", Bir Aşk Söyleminden Parçalar) "Kıskanç olarak, dört kez acı çekerim: kıskanç olduğum için, kıskançlığımdan dolayı kendimi suçladığım için, kıskançlığımın ötekini incitmesinden korktuğum için, bir bayağılığın beni tutsak etmesine boyun eğdiğim için: dışarıda bırakıldığım, saldırgan olduğum, deli olduğum ve sıradan olduğum için acı çekerim.(...) KISKANÇLIK. "Aşkta doğan ve sevilen kişinin başka birini yeğlemesi korkusunun ürünü olan duygu." "Aşkları garip aşklardı: kıskançlıktan başka bir aşık yanı yoktu" (Roland Barthes, "Kıskanmak", Bir Aşk Söyleminden Parçalar) “Milyarlarca kez söylenmekle birlikle, seni-seviyorum sözlük- dışıdır: tanımı başlığını aşamayan bir betidir. (…)Seni-seviyorum bir tümce değildir: bir anlam iletmez, bir uç duruma yapışır: "öznenin ötekiyle kurgusal bir bağıntısına asılı olduğu duruma". Bir sözcük-tümcedir. Sözcük-tümce; ancak kendisini söylediğim anda anlam taşır: dolaysız söylenişinden başka hiçbir bilgi iletmez: hiçbir anlam dağarcığı yoktur. Her şey söylenişindedir: bir "formül”dür, ama bu "formül" hiçbir töremin karşılığı değildir: seni-seviyorum dediğim durumlar smıflandırılamaz: seni-seviyorum bastırılamaz, kestirilemez. Öyleyse bu tuhaf varlık, bu itkiye bağlanamayacak ölçüde tümcemsi, tümceye bağlanamayacak ölçüde çığlıksı dil yapaylığı hangi dilbilimsel düzene girer? Ne tümüyle bir sözcedir, ne de tümüyle sözcelem. Buna bir haykırma denilebilir.Haykırmanın bilimde yeri yoktur: seni seviyorum ne dilbilime girer, ne göstergebilime. Durumu daha çok müziğin durumu olabilir.Şarkıda olduğu gibi,seni-seviyorum’un haykırtmasında, arzu ne (sözcede olduğu gibi) bastırılmış, ne de (sözcelemde olduğu gibi,beklemediğimiz yerde) benimsenmiştir, yalnızca: doyumuna varılmıştır. Doyum söylenmez; ama konuşur ve seni-seviyorum der.” (Roland Barthes, "Seni Seviyorum", Bir Aşk Söyleminden Parçalar) Aşkın "göstergeler"i uçsuz bucaksız bir tepkisel yazını besler: aşk canlandırılır, bir görünüşler estetiğine bırakılır. Karşı-gösterge olarak, seni-seviyorum Dionysios'un yanındadır: acı yoksanmamıştır ama haykırıyla, içselleştirilmemiştir: seni-seviyorum demek, tepkiseli dışarı atmak, onu göstergelerin sözün dolambaçlı yollarının sağır ve sızlanan dünyasına yollamaktır. Haykırı olarak, seni-seviyorum harcamanın yanındadır. Sözcüğün haykırısını isteyenler harcama özneleridir: bir yerde tutulması saygısızlıkmış (bayağılıkmış) gibi sözcüğü harcarlar; dilin uç sınırında, dilin kendisinin (bunu ondan başka kim yapardı ki?) güvencesiz olduğunu kabulettiği, ağsız çalıştığı yerdedirler. (Roland Barthes, "Seni Seviyorum", Bir Aşk Söyleminden Parçalar) “Anlaşılmaz bir nesne için çırpınmak, kendini yiyip bitirmek dinin ta kendisidir. Ötekini yaşamımın kendisine bağlı olduğu, çözülmez bir bilmeceye dönüştürmek onu bir tanrı olarak benimsemektir.(…) İnsanın ne kadar severse o kadar anladığı doğru değildir; aşk eyleminin benden elde ettiği şey şu bilgeliktir yalnızca: ötekini tanımak gerekmez; saydamsızlığı bir gizin perdesi değildir hiçbir zaman, bir tur acık gerçektir daha çok, görünüş ve gerçeklik oyunu bu açık gerçekte yok olur. O zaman bilinmedik olan, her zaman da bilinmedik kalan birini sonuna dek sevmenin coşkusu sarar içimi: gizemsel atılım: bilgisizliğin bilgisine ulaşırım.” (Roland Barthes, "Bilinmez", Bir Aşk Söyleminden Parçalar "Ötekinin solması sesindedir. Ses sevilen varlığın yok oluşunu taşır, belirtir, bir bakıma da gerçekleştirir, çünkü ölmek sese özgüdür.(…)Freud, dinlemeyi cok sevmekle birlikte, telefonu sevmezmiş anlaşılan. Telefonun bir ses akışımı, ilettiği şeyin de kötü ses, yalancı iletişim olduğunu sezdiği, önceden gördüğü için mi? Hiç kuşkusuz, telefonla ayrılığı yadsımaya çalışırım. Telefonun teli iyi bir geçişim nesnesi değildir, cansız bir ip değildir, anlamla yüklüdür, birleşmenin değil, uzaklığın anlamıyla: telefonda duyulan, sevilen, yorgun ses: bütün kaygısıyla solma. Önce, bu ses bana ulaştığı zaman, burada olduğu, sürdüğü zaman tümüyle tanımam onu; sanki bir maskenin altından çıkıyormuş gibi.Sonra,öteki telefonda her zaman yola çıkış durumundadır, iki kez gider, sesiyle ve sessizliğiyle: kim konuşacaktır? Birlikte susarız: iki boşluğun tıkanıklığı. Telefondaki ses, "Senden ayrılacağım," der her saniye. Telefondan kaygı duymak: aşkın gerçek imzası." (Roland Barthes, "Solmak", Bir Aşk Söyleminden Parçalar) "SOLMAK. Sevilen varlığın anlaşılmaz ilgisizliğini aşık özneye yöneltmediği ya da, dünya olsun, rakip olsun, bir başkası yararına dile getirmediği zaman bile, her türlü bağıntıyı koparır gibi görünmesinden kaynaklanan acılı deney. (…) Ötekinin solması, ortaya çıkınca, bana kaygı verir, çünkü nedensiz ve sonuçsuz gibi görünür. Hüzünlü bir ılgım gibi, öteki uzaklaşır, sonsuzluğa doğru gider ve ben oraya ulaşacağım diye didinip dururum.(…) Aşık öznenin aştan açıklanmaz geri çekilişi, gizemcilerin çok iyi bildikleri bırakıştır: Tanrı vardır, ama artık sevmemektedir." (Roland Barthes, "Solmak", Bir Aşk Söyleminden Parçalar) "Dünya kesinlikle budur: bir paylaşma zorunluluğu. Dünya (toplum) rakibimdir. Cansıkıcılar durmamacasına rahatsız eder beni: bir rastlantı sonucu karşınıza çıkıp da zorla masanıza oturan uzak bir tanıdık; lokantada bayağılıkları ötekini gözle görülür bir biçimde, kendisiyle konuşup konuşmadığımın bile ayrımına varmasını önleyecek ölçüde büyüleyen masa komşuları; ötekinin daldığı bir nesne, hatta, örneğin bir kitap (kitabı kıskanırım)." (Roland Barthes, "Cansıkıcı", Bir Aşk Söyleminden Parçalar) "Toplumsal töremler karşısında her türlü boyun eğme sevilen varlığın bir tür yaltaklanması gibi görünür, bu yaltaklanma da onun imgesini bozar. Çözümsüz çelişki: bir yandan, kusursuz bir nesne olduğuna göre, Charlotte'un "iyi" olması gerekir; obur yandan da bu iyiliğin beni temellendiren ayrıcalığı yoketme sonucunu vermemesi. Bu çelişki bulanık bir kine dönüşür; kıskançlığım belirsizdir: cansıkıcıya yöneldiği kadar onun isteğini pek rahatsız olmuş gibi görünmeden karşılayan sevilen varlığa da yönelir: ötekilere, ötekine, kendime sinirlenirim (bundan bir "kavga" cıkabilir)." (Roland Barthes, "Cansıkıcı", Bir Aşk Söyleminden Parçalar) "Aşık öznenin sevilen varlığa ölçülü bir coşkuyla bol bol aşkından, ondan, kendinden, kendilerinden sözetme eğilimi:bildirim aşkın açığa vurulmasına yönelmez, aşk ilişkisinin biçimine yönelir, sonsuzca yorumlanan biçimine.(...) Aşıkça konuşmak bir yere varmaya çalışmadan, bunalıma düşmeden harcamaktır; orgazmsız bir ilişki gerçekleştirmektir." (Roland Barthes, "Görüşme", Bir Aşk Söyleminden Parçalar) "Aşık özne sevilen varlığa kendisini sevdiğini bildirmesi gerekip gerekmediği sorusuna değil (bir açılma betisi değildir bu), tutkusunun "sıkıntılarım" (kargaşalarını); arzularını, üzüntülerini, kısacası aşırılıklarını (Racine'in diliyle, taşkınlığım) ondan ne ölçüde gizlemesi gerektiği sorusuna yanıt arar.(…) Bir çifte söyleme takılmışım, içinden çıkamıyorum. Bir yandan, "Ya kendi yapısının eğilimi sonucu, ötekinin soruma gereksinimi varsa?" diye soruyorum kendi kendime.O zaman, kendimi "tutku"mun düz anlatımına, coşkun söylemine bırakmakla haklı cıkmış olmaz mıyım? Aşırılık çılgınlık benim gücüm, benim gerçeğim değil mi? Ya bu gerçek, bu güç en sonunda etkisini gösterirse? Ama bir yandan da şöyle diyorum kendi kendime: bu tutkunun göstergeleri ötekini boğabilir. Öyleyse, onu sevdiğim için, ondan kendisini ne denli sevdiğimi gizlemem gerekmez mi? Ötekine bir çifte bakışla bakarım: kimi zaman nesne olarak görürüm onu, kimi zaman özne olarak; zorbalıkla kurbanlık arasında duralarım." (Roland Barthes, "Gizlemek", Bir Aşk Söyleminden Parçalar) "Aşık mıyım? -Evet, beklediğime göre." Öteki hiç mi hiç beklemez. Bazı bazı beklemeyen kişiyi oynamak isterim; başka bir yerde oyalanmayı, geç gelmeyi denerim; ama her zaman yenilirim bu oyunda: ne yaparsam yapayım, boşuna, tam zamanında, hatta saatinden önce, orada olurum. Aşığın kaçınılmaz kimliği yalnızca budur: “ben bekleyenim.” "bekletmek": her iktidarın sürekli ayrıcalığı, insanlığın bin yıllık eğlencesi." (Roland Barthes, "Bekleyiş", Bir Aşk Söyleminden Parçalar) "Yaşamımda milyonlarca bedenle karşılaşırım; bu milyonlarca bedenden ancak birkaç yüzünü arzularım; ama bu birkaç yüzden yalnızca birini severim. Aşık olduğum öteki bana arzumun özgüllüğünü gösterir.(...)Bununla birlikte, arzumun özgüllüğünü ne denli çok duyarsam, o denli az adlandırabilirim onu; hedef kesinleştikçe ad titrer; arzunun yerindeliği olsa olsa sözcenin uygunsuzluğuna yol açar. Bu dil başarısızlığından tek bir iz kalır geriye: "tapılası" sözü. Tapılası demek: onun tek olması bakımından, arzum budur demektir: "Bu budur! Tam olarak budur (benim sevdiğim)" demektir. (Roland Barthes, "Tapılası", Bir Aşk Söyleminden Parçalar) "Bu kitabın gerekliliği şu düşüncede yatıyor: bugün aşk söylemi alabildiğine yalnız. Belki de binlerce özne kullanıyor bu söylemi (kim bilir?) ama hiç kimse desteklemiyor; çevre diller tümden bırakmışlar onu: ya bilmiyor, ya küçümsüyor, ya alaya alıyorlar; yalnızca iktidardan değil, çarklarından (bilim, bilgi, sanat) da koparılmış. Bir söylem böylece kendi gücüyle güncel-dışının akıntısında sürüklenmeye başlayıp her türlü şiirselliğin dışına sürgün edilince, olsa olsa,bir kesinlemenin yeri olabilir (bu yer ne denli dar olursa olsun). Başlayan kitabın konusu işte bu kesinlemedir." (Roland Barthes, Bir Aşk Söyleminden Parçalar) "Âşık olduğumuzda kullandığımız dil, her zaman konuştuğumuz dilden çok farklıdır; çünkü yalnızca kendimize ve hayalimizdeki sevgiliye yönelmiştir. İşte tam da bu nedenle yalnızlığın dilidir aslında aşkın dili... Günümüzde bu yalnızlığa bir de aşkın toplumun kıyısına itilmesinden gelen yalnızlık ekleniyor: Hâlâ birçok insan âşık oluyor, aşk söylemi hâlâ sürüyor, oysa toplum cinselliği hevesle konuşurken, aşk söylemine alayla bakıyor. Roland Barthes'ın edebiyatın başlıca aşk metinleri üstünden yazdığı bu arzu anatomisi kitabında, âşık olan herkesin iyi bildiği o bekleyişler, randevular, mektuplar, âşık olmak için âşık olmalar, "ölesiye seviyorum" lar, tartışmalar, intihar tehditleri, terkedip tekrar bir araya gelişler var. Yazarın, aşk söylemini kavramlarla, çağrışımlarla yeniden oluşturduğu bu parçalar "aşk"ın, kelimenin belki de şimdi dünyamızdan yavaş yavaş çekilen o eski anlamıyla, nasıl bir "tutku" olduğunu gösteriyor." (Roland Barthes, Bir Aşk Söyleminden Parçalar) Arka Kapak Tanıtım yazısı "Davranışında her şey, artık beni sevmediğine göre, benim için hiçbir şeyin önemi yok der gibiydi. Oysa onu hala seviyordum, hatta hiçbir zaman böylesine sevmemiştim; ama bunu ona kanıtlamam olanaksızdı artık. En korkuncu da buydu." (Roland Barthes, Bir Aşk Söyleminden Parçalar)