GU
@gululucan

Puanlar ve değerlendirmeler

Bu okurun kitap puanları ve yazılı değerlendirmeleri.

Baskı: Ne Kitapsız Ne Kedisiz

"Birçok kitabın, yazar kaç yaşında yazmışsa o yaşta okunması galiba pek yerinde olur," dedim sık sık. Ama artık nesne-kitaptan değil, metinden söz etmekteyim. Okur kitap arar ama, kitabın da okuru bulduğunu ben çok gördüm. Açıklanabilir bir şey söylemiyorum belki, ama "rastlantılar"ın çoğu, açıklayamadığımız için rastlantı görünmez mi?” (Bilge Karasu, Ne Kitapsız Ne Kedisiz) “Bir şey (birçok şey, bir şeyler) öğrenmek için okumak, kitaba yönelmek ile, haz duyulduğu (duyulacağı umulduğu) için okumağa oturmak arasında, gerçekten, büyük bir fark var mı? Hatta, herhangi bir fark var mı?” (Bilge Karasu, Ne Kitapsız Ne Kedisiz) “Çok sevdiğiniz, birlikte yaşadığınız, onsuz bir yaşamı düşünemeyeceğiniz ölçüde yaşamınızda yer etmiş kişiler, varlıklar da, sizi bezdirir arada bir; içinizin bir kuytularında onlardan kurtulmak istersiniz.” (Bilge Karasu, Ne Kitapsız Ne Kedisiz) “O kişinin, o varlığın ölümünü bile geçirirsiniz usunuzdan, getirirsiniz gözünüzün önüne (tepkinin ilkelliği apaçık değil mi?). Kendinizi ne kadar bağlı (sözcüğün hemen hemen her anlamıyla bağlı) duyduğunuzun bir kanıtı değil midir zaten bu çılgınlık? Çılgınca şeyler düşündüğünüzü de bilirsiniz (suçluluk duygularından falan söz etmiyorum) çünkü bilirsiniz ki onsuzluk, sizin de, en azından bir parça ölümünüzdür. Düpedüz. Evet, ölenlerin ardından yaşandığını, ölenle ölünmediğini herkes bir gün öğrenir. Ama eksilerek, azalarak, sakatlanarak, bir yeri koparak yaşandığını...” (Bilge Karasu, Ne Kitapsız Ne Kedisiz) .. .İnsan ölür, gövdesi yeniden toz olur benzerlerinin hepsi toprağa döner yeniden ama kitap, anısının ağızdan ağıza iletilmesini sağlar. Bir kitap, sağlam bir evden yeğdir ya da Batı’da bir tapınaktan, bir kaleden de y eğdir........ Chester Beatty IV, Arka Yüz (Bilge Karasu, Ne Kitapsız Ne Kedisiz) “Varlığına alıştığım bir nesneden kopmak güç gelebilir. Yaşamak, pek çok şeyden kopmasını öğrenmektir de. Ama (ister yaşarken, ister okurken) başkalarında gördüğüm için varolduğunu öğrendiğim "bir nesneye duyulan yakıp. tüketici tutku", sanıyorum, bilmediğim bir şey. Bir nesneyi, hatta daha genel olarak bir "şey"i, bütün varlığımla istemeği, yani içimden istemeği, ya da, birinden, bir başkasından istemeği, beceremedim. Avdan, avcıdan çok söz ettim, ama onlar nesne değil; onlar, yaşamın akıp gidişi içinde, kişinin temel tutumları. Avlığı, avcılığı becerdim mi ki? Avcı da, av da, kendileri üzerine bir şeyler düşünürler elbet; ama avı avcıdan, avcıyı avdan sormak gerekir; mutlaka” (Bilge Karasu, Ne Kitapsız Ne Kedisiz) “Bildikleriyle övünmekse, bilmediklerimizin —bir şeyler öğrendikçe daha da büyüyen— uçsuz bucaksız ummanı karşısında ne kadar zavallı bir çaba!” (Bilge Karasu, Ne Kitapsız Ne Kedisiz) “Temel ilkem, herhangi bir kitabı, herhangi bir anda, istediğim için, istek duyduğum için okumak. İstek duymadığım bir kitap, karşımda duruyorsa, beni rahatsız bile edebilir.” (Bilge Karasu, Ne Kitapsız Ne Kedisiz) “Nasıl okumak gerektiğini, gerekebileceğini durmaksızın araştıran, öğrenmeğe çalışan, biraz olsun öğrendiğini düşünebilecek hale gelmiş okur... Okumasını bilen, gerçi, okuyarak öğrenmiştir; her okuyanın (hatta "yazanın" demeli) okumasını öğrendiği ise hiç söylenemez.” (Bilge Karasu, Ne Kitapsız Ne Kedisiz) “İster romanı ister yazıyı yazma işini "anlatmak", "karşımızdakine içimizdekini iletebilmek" için kullandığımız bir şey. Bizim bulmadığımız, yaratmadığımız, ama kullandığımız için (kullanırken, kullanmakla) iletmek istediğimizi en kestirme, en "dolu" biçimde iletebileceğine inandığımızı belli ettiğimiz, kısacası, öznelleştirdiğimiz bir şey: Bir imge...” (Bilge Karasu, Ne Kitapsız Ne Kedisiz) “Bu imgeden yola çıkarak, kendi hesabıma şunları söyleyebilirim örneğin: Ulaşılacak "karşı yaka" bir metnin bütünlüğüdür; o metnin, başına oranla "sonu" değil. Yazı, yazan için de, okuyaniçin de (elbette, romanın kişileri için de) bir yolculuktur. Yolculuk bir yola vurmaktır kendini; karşı yakaya ulaşmanın bütün hazlarıyla acılarını, güçlükleriyle kolaylıklarını yaşatacak bir yola...Kendimizi sınayıp tanıyacağımız, çeşitli yol arkadaşlıktan kurabileceğimiz ya da yalnız, yapayalnız kalacağımız bir yola...” (Bilge Karasu, Ne Kitapsız Ne Kedisiz) “Bir imgeden yararlanarak üretebileceklerimiz, ya da, bu imgenin "içine" yerleştirip doldurabileceklerimiz, bu imge yardımıyla kavrayıp yorumlayabileceklerimiz tükenmez, tüketilemez. Öyle sanıyorum.” (Bilge Karasu, Ne Kitapsız Ne Kedisiz) “Geçenlerde bir dostum, okurun duyduğu hazdan söz ederek ona bu hazzı vereceğini düşünürken yazarın haz duyup duymadığını merak ediyor, soruyordu: "Yazarken haz duyar mısın?" Doğrusu, yanıtlamak güç. Bitirmenin hazzı var, o elde bir. Ama yazının yazılması sırasında, olsa olsa, güç bir yerin "iyi gibi görünen" bir çözüm bulunarak "bitirilmiş gibi olması"nm duyurduğu bir hazdan söz edebilirim. İlk yazılışı bitmiş metin üzerinde çalışırken "bak, bu pek fena olmamış galiba" diyebildiğim yerler de "haz verici" sayılır. Yazma gereğini yerine getirmenin hazzından söz edebilir miyim?.. Evet, o haz var.” (Bilge Karasu, Ne Kitapsız Ne Kedisiz) “Türkçenin kimi şeyi dile getirmekte güçsüz (sınırlı, başarısız, olanaktan yana yoksul v.b.) olduğunu söyleyen "aklı başında" aydınlarımız o kadar da az değildir. Bu çeşit savlar, Türkçeyi sevenleri incitir. Savı ortaya atanların da, incinenlerin de yanıldığını, söyleyebiliriz: Türkçe, yeterince gelişememiş, ya da, sevdiğimiz için, kendisinden umudu kesmeye kıyamadığımız bir delikanlı değildir ki!” (Bilge Karasu, Ne Kitapsız Ne Kedisiz) “Dili, durmadan, kurmak zorundayız. Yaşamla, düşünceyle sürekli bir etkileşim içinde olan, var ettiğimiz, bizi var eden bu aracı, durgu durak bilmeden kurmak zorundayız. Bilmek ile yetinemememiz de bundan.” (Bilge Karasu, Ne Kitapsız Ne Kedisiz) “Dil yalnız bir kurallar dizgesi, daha doğrusu, belli kurallar uyarınca oluşmuş bir dizge değildir; bir esneklikler dizgesidir de: Bu esneklikler, kuralların yanı sıra gelişmiş bir "kaçamaklar" dizisi değil, bu kuralların öbür yüzüdür, bu kuralların getirdiği olanaklardır. Kurallar bilinebilir, esneklikler ise araştırılabilir, aranır, bulunur. Her buluş yeni bir kuralöğesi oluştururken yeni bir olanak hazırlar. Kurmak dediğimiz, işlemek dediğimiz, bu!” (Bilge Karasu, Ne Kitapsız Ne Kedisiz) “İnsanların "anlamadıklarını bilmeleri ama anlama yolunda hiçbir çaba harcamamaları" durumu ile, "hiç anlaşamadıklarını anlamamaları, buna karşılık karşılarındakini anladıklarına, kendilerinin de karşılarındaki insanlara apaçık şeyler söylediklerine sarsılmaz bir inanç beslemeleri" durumu karşı karşıya getirildiğinde, kötüler arasından en az kötüsü diye hangisini seçmeli ki?” (Bilge Karasu, Ne Kitapsız Ne Kedisiz) “Her şeyin her zaman aynı biçimde görüleceği, algılanacağı, yorumlanıp anlaşılacağı, her zaman aynı dilsel kalıplar içerisinde dile getirileceği, herhangi bir şeyin değişmeyeceği düşüncesinde değilseniz, iletişimin her zaman kolay olacağı beklentisiyle yaşamağa da kalkışamazsınız.” (Bilge Karasu, Ne Kitapsız Ne Kedisiz) “Bir dili bilmek dendiği zaman, o dilde düşünebilmektir usuma gelen.” (Bilge Karasu, Ne Kitapsız Ne Kedisiz)

İçimizdeki Şeytan
9/1002.11.2017

Baskı: İçimizdeki Şeytan

“Etrafın seni sıktığı zaman kitap oku… Ben şimdiye kadar her şeyden çok kitaplarımı severdim. Bundan sonra her şeyden çok seni seveceğim ve kitapları beraber seveceğiz. İnsan muhittin bayağı, manasız, soğuk tesirlerinden kurtulmak istediği zaman yalnız okumak fayda verir. Bana en felaketli günlerimde kitaplarım arkadaş oldu. Fakat bu yetmiyor şiirlerimde de gördün ki, kitaplara rağmen çok ıstırap çektim. Çünkü candan bir insanım yoktu. Sen benim yarım kalan tarafımı ikmâl edeceksin.” Bu satırlar; babasının subay olması nedeniyle Çanakkale savaşınında tanığı olan, o savaştan derin yaralar alan ve izlerini uzun süre taşıyan çocuklardan Sabahattin Ali’ye aittir. Sosyalist düşüncelerinden dolayı memleketinde yaşam hakkı tanınmayan, mesleğinden ihraç edilmekten tutunda, "Aldırma Gönül" ya da diğer adıyla "Hapishane Şarkısı V" gibi şiirlerin yazılmasına vesile olan cezaevlerine atılmasına kadar, en sonunda da Kırklareli’nde bir ormanda katledilerek öldürülen ve tarihe “Cumhuriyet tarihinin faili meçhul aydın cinayetlerinin ilki” olarak geçen 41 yıllık çileli bir hayat öyküsüdür Sabahattin Ali. Pekiyi yazılmasının üzerinden 73 yıl geçmesine rağmen kitap raflarında ilk sıralarda yer alan ve yıllardır çok satanlar listesinden düşmeyen Kürk Mantolu Madonna çok güzel bir aşk hikayesi olduğu için mi bu kadar seviliyor? Hayır. Kürk Mantolu Madonna; işte bu hala aydınlanamamış, katledildiğinde üzerinde bulunan eşyaların bile köylülere satıldığı faili meçhul cinayet için, Türk halkının Sabahattin Ali’den özür dileme şeklidir. Hani günümüzde her faili meçhul cinayetin, her bombalı eylemin, her şehit haberinin ardından “unutmadık unutturmayacağız” dediğimiz sahip çıkma şeklidir. Utanç müzesinde anıtı dikilmesi gereken insanlardan biridir Sabahattin Ali. Pardon utanç müzeleri; böylesi katliamları unutturmamak adına yabancı ülke devletlerinin açtığı müzeydi. Bizim ülkemizde unutturmamak adına bir şey yapılması şöyle dursun bir önceki katliam unutulsun diye yeni katliamlar yapılıp halk katliamlara alıştırılıyordu. Utanç müzesi bizim ülkemizde bu nedenden yok, bu da bizim utancımız olsun!! Sabahattin Ali; daha önceki yazdıklarına bakılarak, en verimli döneminde öldürülmeyip daha fazla eser yazmasına izin verilseydi kültürel yaşamımız nasıl etkilenirdi sorusunu sorduran edebiyatçı olarak akıllarımızda kalacak. Ancak elimizde var olan Kuyucaklı Yusuf , İçimizdeki Şeytan ,Kürk Mantolu Madonna gibi 3 romanı, Değirmen, Kağnı, Ses, Yeni Dünya ,Sırça Köşk gibi öyküleri, birçok deneme, tiyatro, çeviri ve her biri; hikâyesi olan dilimize pelesenk olmuş şiirlerinden benim de ”eşkıya dünyaya hükümdar olmaz, çocuklar gibi ve ben sana vurgunum” gibi severek dinlediğim şarkı dizelerinin sahibidir. Türk edebiyatındaki yerini anlatmakla ifade edemeyeceğim bu önemli yazarımızı anlatmaya neden “etrafın seni sıktığı zaman kitap oku” satırlarını içeren yazısıyla başladığıma gelince; bu satırlar benim anlatmakla ifade edemeyeceğim ama kendisinin içinde bulunduğu sosyolojik ve psikolojik durumunu, hayata bakışını ve en önemlisi neden kitap okumamız gerektiğini anlatan satırlar. Bazı kaynaklara göre Ali’nin kitap okurken öldürüldüğü söylenir. Bu ülkede bir zamanlar ölürken bile kitap okuyan, Cemil Meriç gibi okumaktan gözleri kör olan insanlar varmış. Mış diyorum çünkü elimdeki son verilere göre "Japonya'da yılda kişi başına düşen kitap sayısı 24, Fransa'da 14, Türkiye'de ise bir yıl içinde bir kitaba düşen kişi sayısı 6… Ve çok acı bir gerçek daha var. Türkçede 111 bin sözcük bulunmasına rağmen biz günlük hayatımızda bunun 200’ünü kullanıyoruz. Diğer gelişmiş ülkelerde bu sayı 600 den fazla. Bu ne demektir kullandığımız sözcük kadar sayısı kadar kendimizi ifade edebiliyoruz, etrafımızda olan biteni de bu kullandığımız sözcük sayısı kadar algılıyoruz. İşte ülke olarak, üçüncü dünya ülkesi sanılmamızın ya da şöyle söyleyeyim; iddia edildiği gibi birinci dünya ülkesiysek neden bundan eminmişiz gibi davranamayışımızın nedeni bu. “Osmanlı torunuyuz dünyada bir adımız şanımız var” safsataları ülke milletinin aydınlanmamasını, sığ kalmasını isteyen kendi çıkarları adına çalışan kişilerin uydurması. Evet dünyada ülkeleri sıralamasında; trafik kazalarıyla, işçi ölümleriyle, kadın cinayetleriyle, çocuk ölümleri ve tecavüzleriyle her yıl ilk sıralarda olmak gibi bir adımız var. İnsanlığımızın, vicdani değerlerimizin yerlerde olduğunu söylemiyorum bile. Benim baktığım yerden bu ülke; siyasetinden ekonomiye, sağlıktan eğitime ve en önemlisi beşeri ilişkilerimiz neresinden bakarsan bak tam da üçüncü sınıf ülkesi gibi durduğumuz yönünde. Bunun nedeni işte bu kullanmadığımız sözcükler, sınırlı düşünceler yani okumayan bir toplum oluşumuz. Sabahattin Ali ile ilgili aktarmak istediğim çok bilgi var. Mesela büyük dedesinin asıl adı Karl Detroit olan Mareşal Mehmet Ali Paşa olduğu ve bu soyağacı kütüğünün Sabahattin Ali ile Nazım Hikmeti birbirine bağladığını es geçemem. Niye bu önemli detayı es geçemem çünkü Sabahattin Ali’nin yazmasına vesile Nazım Hikmet’tir. Sabahattin Ali’nin ve edebiyatımızın içerik olarak ilk Anadolu romanı olan Kuyucaklı Yusuf içinde Nazım’ın da bulunduğu bütün devrimci yazarların toplandığı Resimli Ay dergisinde basılmıştır. Ali’nin Kuyucaklı Yusuf kitabındaki en önemli detay babasının ölümünden sorumlu tuttuğu annesini kitabın kötü karakterlerinden Şahinde hanımdan yansıtması. Kürk Mantolu Madonna kitabında ise, kadınların bir erkekte görmek istedikleri aşk anlayışını Raif Efendide yansıtıp yine bu büyük aşka rağmen sevdiği kadının Maria Puder’in peşinden gitmeyen Raif efendiyle birlikte romanı basit bir aşk romanından çıkartıp ardından “aşk, kavuşmanın engellenmesi ile hikayeye dönüşür” felsefesinin vurgulanmasına neden olan Kürk Mantolu Madonnaya dönüştürür. İçimizdeki Şeytana gelecek olursak; henüz okumamış ve okumak isteyen okurlar için aşk, para, faşizm, ahlak, müzik, sanat gibi kavramlarla kurgulanmış kitabın olay örgüsüyle ilgili spolier vermemek adına karakterlerin özelliklerine değinmeden geçmek istiyorum ancak şunu belirtmekte fayda var kitaptaki karakterin her biri aslında Sabahattin Ali’nin ta kendisi. Kendi yalnızlığı, kendi güçsüzlüğü, kendi iç dünyasındaki kavgaları, kendi şeytanı… Diğer önemli bir detay da kitaptaki karakterler aracılığıyla 1940’lı dönemin Peyami Safa, Necip Fazıl gibi sağ kesimi temsil eden, Hüseyin Nihal Atsız gibi ırkçı-Turancı dünya görüşüne sahip aydınlarına “aydınların ne kadar aymaz ve vurdumduymaz bir tutum içinde” oldukları mesajını vererek üzerine alınan kişiler tarafından da eleştiri oklarının hedefi olması. Psikolojik roman özelliği taşıyan kitap karakterler üzerinden sadece o döneme mahsus kalmayan toplumsal yapı ve karakterlerin iç dünyasına yaptığı yolculuklarla Anadolu insanına dair ipuçları vermektedir. Kitaptaki diyaloglardan benim çok beğendiğim bence özellikle dikkat edilmesi gereken iki yer var. Birisi Ömer’in Macide’ye aşkını ilan ettiği bölüm, diğeri ise veznedar Hafız Hüsamettin beyin Ömer’le konuştuğu yer var ki insanlık manifestosu niteliğindedir. Sanırım unutamayacağım satırlardan biri. Bu kitabı okuduktan sonra tokat yemiş hissine kapılıyorsunuz. Kişiyi; erdemli olma çabasında bir şeylerin eksik kaldığı konusunda iç hesaplaşmalara itiyor. Kısa ve net kitabı okuduktan sonra kendi kendime dedim ki: “Masum değiliz hiç birimiz.” Sabahattin Ali’nin kitaplarında tasvir gücünü ve imgelerini görmemek imkânsızdır fakat kitapları roman edebiyatımızda öncü eserlerden olması nedeniyle Ali'nin -romanın akışını keserek söze karışması - gibi eksiklikleri vardır. Yine de cumhuriyetle birlikte gelen dili sadeleştirme ve yayma eğiliminden başarılı çıkmıştır. Türkçeyi en iyi kullanan yazarlarımızdandır. Cümlelerini anlaşılır, dil bilgisi kurallarına dikkate alarak kısa cümlelerle ve yalın bir dille anlatır. Kitaplarını, okuyucuyu sıkmadan hikayenin içindeymişsiniz hissine kapılmanızı sağlayacak muazzam güzellikte anlatır. Kitaptan sürekli gözlerinin içi parlayarak bahsederek beni bu kitabı okumaya teşvik eden sevgili dostum Ali Uçar'a ve kitabı hediye eden yine çok sevgili dostum Ali Fuat Bektaş'a teşekkür ediyorum. Kitaptan Altını Çizdiklerim: - İnsanların en zayıf tarafları, sormadan, araştırmadan, düşünmeden, kafalarını patlatmadan inanmak hususundaki hayret verici temayülleridir. Dünyadaki yalancı peygamberleri yetiştirmek ve beslemek için en iyi gübre, işte bu bilmeden inanmak için çırpınan kalabalıktır. - Günün birinde ya çıldıracağız, ya da dünyaya hakim olacağız. Şimdilik bir rakı parası bulmaya çalışalım ve parlak istikbalizin şerefine birkaç kadeh içelim. - İsteyip istemediğimi doğru dürüst bilmediğim, fakat neticesi aleyhime çıkarsa istemediğimi iddia ettiğim bu nevi söz ve fiillerimin daimi bir mesulünü bulmuştum: Buna içimdeki şeytan diyordum, müdafaasını üzerime almaktan korktuğum bütün hareketlerimi ona yüklüyor ve kendi suratıma tüküreceğim yerde, haksızlığa ve tesadüfün cilvesine uğramış bir mazlum gibi nefsimi şefkat ve ihtimama layık görüyordum. Halbuki ne şeytanı azizim, ne şeytanı? Bu bizim gururumuzun, salaklığımızın uydurması… İçimizdeki şeytan pek de kurnazca olmayan bir kaçamak yolu… İçimizde şeytan yok… İçimizde aciz var… Tembellik var… İradesizlik, bilgisizlik ve bunların hepsinden daha korkunç bir şey: hakikatleri görmekten kaçmak itiyadı var… - İyilik demek kimseye kötülüğü dokunmamak değil, kötülük yapacak cevheri içinde taşımamak demektir... -... lakin hilkat bize bu felaketi hafifletecek bir vasıta vermiş : etrafı çeşmi ibretle temaşa kabiliyeti..

Baskı: Gregor, Evdeki Gergedan

Asıl mesleği heykeltıraşlık olan Devrim Altıkulaç’ın 6.45 yayın evinden çıkan kitabı Gregor evdeki gergedan; adından da anlaşılacağı gibi evde yaşayan bir gergedanın öyküsü. Ama öyle nereden geldiği belli olmayan, ev sahibinin sevişmelerini dinleyen, sevişmelerine notlar veren, sadece “tek tüy” adında bir kargayla arkadaş olan, onun dışında homurdanan kısacası yazarın evine çöreklenmiş bir gergedan..Kitap bittiğinde tuhaf başlayan ve biten anlatımıyla tam bir kaybedenler kulübü etkisi yaratıyor. Ama bu etki hiç şaşırtmıyor neden mi? Çünkü kitap 6.45 yayın evinden çıkmış. 6,45 yayın evinin sahiplerinden biri 90’larda Kaybedenler kulübü olarak hemen hemen herkesin bildiği radyo programının sunucularından Kaan Çaydamlı’ya ait. Radyo programı dinleyicileri ya da Nejat İşler ve Yiğit Özşener'in de oynadıkları “kaybedenler kulübü” filminin izleyicileri Kadıköy’deki o evi anımsayacaklardır. O evde bir gergedan beslenmesi sanırım hiç tuhaf gelmeyecektir. Üstelikte giden tüm kadınlara inat gitmeyen, yalnız, mutsuz, ölümden korkan ve korkuyla ölümü beklerken sürekli kovadan rakı içen bir gergedan. Kitabın içinde yazarın kendisine ait illüstrasyon çizimler yer alıyor. İtiraf etmeliyim kimi çizimler çok ürkütücü. Kitabın künyesi ise oldukça komik. Kitabı korsan basmaya kalkarsanız başınıza neler geleceğini espriyle anlatılmış. Rutinin dışında, ilk görüşte diğerlerinden ayrılan kendisi gibi sıra dışı bu kitap hediyesi için sevgili arkadaşım Evren Erarslan'a teşekkür ederim :) Kitaptan altını çizdiklerim: - Gregor’un çizdiği sınırları zorlamadığınız sürece sorun yoktu. Üstüne gitmemeniz, yoklamaya çalışmamanız yeterliydi.

Gerçek Hesap Bu
6/1002.11.2017

Baskı: Gerçek Hesap Bu

Diyeti tükeniş olsa bile sıradanlaşmak yerine çizgi dışı yaşam süren adamları seviyorum ve bu nedenden dolayı ne yapsalar destekliyorum. Neden? Çünkü inanıyorum. Herkesin hayatta inandığı bir şey vardır ben de bu tarz adamlara inanıyorum. Kimler mi o adamlar; Teoman, Nejat İşler, Emrah Serbes, Zeki Demirkubuz, Okan Bayülgen, Hakan Günday, Ali Lidar, Erdal Beşikçioğlu. Nejat İşler; bir kitap çıkarmış ve ben bu kitabı edebi anlamda bir beklenti içine girmeden okumuşum. Neden? Çünkü samimiyetsizlik ve hırsların üzerine kurulmuş bir sektörde mülkiyetin hırsızlık olduğunu savunan, yaşamda; değişen durumlara karşı değişmeyen duruşuyla aşık olduğum adamlar listesinde olduğu için ne anlatmış merak etmişim. Daha önceden Ot dergisinde hali hazırda Bavul Dergisinde yazan İşler; Can yayınevinin sahibi Can Öz’ün de diretmesiyle kitap çıkarmaya karar verir. Tek şartı; kitabın telif hakkı ve gelirleri, başkanlığını yaptığını Bodrum Gümüşlükspor futbol takımının geliştirilmesi için kullanılacak. Kitabın konusu ne derseniz konusu Nejat. Onun hayatı. Fakat anlatımda şöyle bir güzellik var, sanki Nejat’la karşılıklı bir meyhanede oturmuşsunuz kafa hafif çakır keyif , gözleri ışıl ışıl o anlatıyor siz bitmesin istercesine dinliyorsunuz çünkü kendini anlatırken 80’li yılları 90’lı yılları yani aslında sizin dününüzü anlatıyor, trajikomik bazı olaylar var içimi acıtıyor, mesela futbol muhabbetini sevmem ama o futbolun sadece futbol olmadığını anlatır gibi futbol anlatıyor. Gümüşlükspor şampiyon olduğunda adam sevinirken kafayı demirlere çarptı Duman grubunun “Ah” şarkısını coverlayıp seslendirdiği kadar derin bir “ah” demedi. Tutkuları güçlü adam vesselam bende hayranlık diz boyu. Kitapta edebi bir metin yok, hatta günlük yaşamdaki konuşma tarzının kitaptakinden daha özenli olduğuna bahse girerim ama gezi ruhunu taşıyan, sisteme ince ince dokunduran, kimi zaman mütevaziliğin dibine vuran, kimi zaman kaybedenler kulübündeki marjinal ve cool tavırlarıyla çoğu yeni yetme yazarın süslü cümleleriyle okuyucuyu samimiyetsiz satırlarına maruz bırakmayan güçlü bir ruh var. Kitabın bütününden benim anladığım Nejat’ın da anlatmak istediği ve aslında dünyaya geliş amacımızı özetleyen şu nokta var. Bu dünyada mutluluğun ancak ''başka'' birileri için bir şeyler yapılınca kazanılabileceği. Tek başınalığın bekçisi zor olur. Kitaptan altını çizdiğim satırlar var ancak hikâyenin bütünlüğünü yansıtmayacağı için burada paylaşmayacağım. Ancak daha önce yazmış olduğu sisteme karşı tavrını net belli eden şu yazısını paylaşmadan geçemeyeceğim. ölün istiyorum artık. yalnız bir kere yetmez, bin kere ölün! bir kere pozantı’da tecavüze uğrayıp ölün. bir kere tecavüzcünüzle evlendirilip intihar edip ölün. bir kere sahte delillerle hapse atılın, kahrınızdan hasta olup ölün. bir kere hakların için hükümeti protesto ederken hükümet tarafından başından silahla vurulup ölün. bir kere mehmetçik olun, kapitalistlerin uydurma savaşları için ölün. bir kere koca şehrin göbeğinde, otoyolda sele kapılıp ölün. bir kere kafanıza gaz kapsülü atılsın, öyle ölün. bir kere kullanma tarihi geçmiş gazı 5 cm’den yüzünüze ağzınıza sıksınlar, kanser olun ölün. bir kere gecenin karanlığında, sokak ortasında “vurma ölüyorum” diye bağırırken dövülerek ölün. bir kere soğuktan donup ölün. bir kere dere yatağına yapılan ruhsatlı evin çöküntüsünde ölün. bir kere grizu patlasın “güzel ölün”. bir kere karbonmonoksit zehirlesin, kafanız iyi ölün. arkanızdan “kader, bu işin fıtratında var, ekmek almaya gitmiyordu teröristti, biliyorsunuz alevi, kısa etek giymeseydi, altı üstü bir kaç kelle” demeyeceğime yemin ederim. betonun altında ölmeden hemen önce çekilen son fotoğrafınızı çerçeveletip bana hediye ettiklerinde, yanında sırıtarak poz vermeyeceğime yemin ederim. 3 dakika iş bırakma eylemi yapıp dalga geçmeyeceğime yemin ederim. ananızı yuhalatmayacağıma, yakınlarınızı azarlamayacağıma ve yerde tekmelemeyeceğime, yemin ederim. sözüm söz! siz yeter ki ölün…” Nejat İşler

Baskı: En Son Yürekler Ölür

Canan Tan kitaplarını hep sınav dönemlerinde edebi eser niteliği taşıyan kitaplardan önce yani yemek öncesi aperatif niyetine okurum çünkü bildiğin Türk filmi:) Beyni yormuyor, çalıştırmıyor, bir şey de katmıyor. 422 sayfadan bilgi anlamında bir iki bir şey bulursan ne ala..Bu kitabında organ bağışı konusunda hassasiyetimizi artırmayı hedeflemiş ki benim için çok önemli bir konu sırf bunun için okuma gereği hissettim. Verdiği bilgiler tatmin etti mi hayır ama kişiyi araştırmaya itiyor. Benim organ naklinde merak ettiğim şey; tıbben rastlantısal olarak dile getirilen ve bir türlü çözülemeyen yeni beden & eski ruh kavramının kaosuydu..Yani kalple birlikte duygularda nakil olabiliyor mu? Burada Arda örneğinde olduğu gibi..İşte biraz araştırmayla ve kitapta Arda'nın "sana Deniz olarak değil Arda olarak aşık oldum" demesinde ki gibi "kalp sadece organ aslonan beyin" sonucuna varılabilir. Her kitabında kadın kahramanlarına onca acıyı yaşatması, diplere vurdurması ama güçlenerek ayağa kaldırması nedeniyle Canan Tan'ın kesinlikle feminist bir yaklaşımı olduğunu düşünüyorum. Kitaptan altını çizdiklerim: - Geç olmuştu zaten, ama çok önemli bir şey öğrenmiştim. Hiçbir şeyi ertelememeyi.. - Neye inanacağınıza bazen tıp değil,kalp karar verir.

Baskı: Dr. Jekyll ve Mr. Hyde'ın Tuhaf Hikayesi

DR. JEKYLL VE MR. HYDE Spoiler Alarmı: Bu incelemede, kitabın derinlemesine analiz edilebilmesi için spoilerlar verilmiştir! Cherokee kabilesinin yaşlılarından biri torunlarına eğitim veriyordu. Onlara dedi ki: “İçimizde iki kurt var ve bunların arasında da korkunç bir savaş” Kurtlardan biri; korkuyu, öfkeyi, kıskançlığı, pişmanlığı, açgözlülüğü, kibri, kendine acımayı, küskünlüğü, aşağılık duygusunu, üstünlük taslamayı ve bencilliği temsil ediyor. Diğeri ise; zevki, huzuru, sevgiyi, umudu, paylaşmayı, cömertliği, dinginliği, alçakgönüllülüğü, nezaketi, yardımseverliği, dostluğu, anlayışı, merhameti ve inancı temsil ediyor.” Gençlerden biri; “Hangi kurt kazanacak?” diye soruyor ve yaşlı adam kısaca cevap veriyor: “Hangisini beslerseniz o!” Psikolojik gerilim türündeki bu kitap, hikayenin kahramanlarından Dr. Jekyll’nin avukatı ve aynı zamanda yakın arkadaşı olan Mr. Utterson’ın ağzından anlatılmaktadır. Olaylar Dr. Jekyll’nin, Mr. Utterson’a ölümünden sonra tüm mal varlığının Mr. Hyde isminde birine verilmesi yönünde bir vasiyet bırakmasıyla gelişir. Mr. Hyde eğer Utterson’ın tanıdığı bir kişi olsaydı bu vasiyet tuhaf karşılanmazdı. Ancak Mr. Hyde; gerek ev halkı gerekse Mr. Utterson için, birden bire ortaya çıkan, Dr. Jekyll’nin kişiliğine ve yaşam tarzına tamamen ters olduğu için yadırganan, üstelikte hiçbir zaman Dr. Jekyll’le bir arada göremedikleri sevimsiz bir kişilikti. Pekiyi kimdi bu Mr. Hyde? Yukarıdaki Kızılderili hikayesini bunu açıklayabilmek için anlattım. Evet hepimizin içinde, birbirinin davranışlarından memnun olmayan sürekli bir savaş halinde olan bir “iyi” bir de “kötü” var. Hangisini ne zaman, hangi durumda ve niçin ortaya çıkardığımız bir muamma olmakla birlikte, ortaya çıkan sonuca bakarak biz, iyi ya da kötü insan oluruz. Kişinin iyilik yapma ya da kötülük yapma eğilimleri psikolojinin konusu olduğundan yeterli bir çözümlemeye sahip değilim. Sanırım tıp dünyası da bu durumla ilgili kesin yargılara sahip değil. Günümüzde çeşitli türlerde psikolojik rahatsızlık olarak adlandırılan durum için çözüm yolları ne denli başarılı oluyor tartışılır. Dilerseniz, insanın içindeki kötülük yapma eğilimini tedavi etmek için devletin izlediği çözüm yollarından birini, Anthony Burgess'in “Otomatik Portakal” isimli eserinde bulabilirsiniz. Kitapta devlet tarafından izlenilen yol, ulaşılmak istenen sonuca göre ironik ola dursun; Analitik Psikolojinin kurucusu Carl Gustav Jung; bu durumu, savunduğu dört arketipten “gölge arketipi”yle anlatıyor. Jung’a göre; bireyde potansiyel olarak var olan, şuur ve benliğinin karşıtı istenilmeyen, kabul görmeyen tüm kişisel özellikler gölge arketipine dâhildir. Örneğin kişi; kibar olarak tanımlanıyorsa, onun gölge arketipinin kaba, merhametli olarak tanımlanıyorsa gölge arketipinin acımasız olduğunu savunur. Gölge arketipi genellikle persona tarafından bilinçaltına bastırılır. Bilindiği gibi bastırılmış duygular, uygun şartlar gerçekleştiğinde bireyin karakterine tamamen zıt olarak ve en umulmadık şekillerde ortaya çıkar. Jung, bu bastırılmış duyguların yarattığı kimlik felaketinin önlenebilmesi için “gölge dokunun varlığını, bilinçaltından şuura kavuşturulması” gerektiğini savunur. Jung’ın babası Freud, bu içimizdeki “kötü” ile yaptığımız davranışları ilkel benliğimizin vücut bulmuş hali yani “id” olarak açıklar. Bu bastırılmış duyguların sonradan ortaya ne denli sonuçlarla ortaya çıkışına en güzel örnek, sanırım dünyanın ilk seri katili Ted Bundy’dir. Ted Bundy başarılı, genç ve yakışıklı bir hukukçudur. Fakat bu görüntüsünün altında 28 kadını, önce öldürüp sonra tecavüz edip parçalara ayıran bir adam vardır. Kimse onun böyle bir şey yaptığına inanmaz hatta tecavüz ettiği kadınlardan biri kendisinden şikâyetçi olmamış, bir başkası ise Bundy bu suçlarla yargılanırken bile kendisiyle evlenmek istemiş evlenmiş ve bir de çocuk yapmıştır. Bundy; elektrikli sandalyede idam edilmeden önce savunmasında “içindeki kötü kişiliğin bu suçları işlediğini, iyi kişiliğin yani kendisinin masum olduğunu” söylemiş. Elbette mahkeme kişiyi çoklu kişilik bölünmesi iyi-kötü diye ikiye ayırmaz, tek bir beden üzerinden dikkate alarak yargıya varır. Etrafındaki kimselerce çok sevilen, üstelikte bir hukuk adamı olan Bundy’nin çoklu kişilik sorunu yaşamasının nedeni gayrimeşru bir çocuk olmasına bağlanmış. Annesi terk etmiş, ablası ise ona hep yalanlar söylemiştir. Bundy bilinçaltında kadınların, erkekleri kandıran, kullanan kimseler olduğuna karar vermiş ve kadınları öldürmeye başlamış. Bilindiği üzere Bundy’nin hayat hikayesi filmlere konu olmuştur. Sinemada çoklu kişilik bölünmesine dair izlediğim en iyi filmlerden birisi baş rolünü Natalie Portman’ın oynadığı “Siyah Kuğu”dur. Mr. Hyde’ın birden bire nereden çıktığına gelecek olursak; Dr. Jekyll insanın içindeki bu “iyi ve kötü”nün çekişmesine bir çözüm bulmak, onları tek bir vücut içinde ayrıştırmak ister. Ona göre, böylece kötü istediğini yapacak, iyi ise onun adına vicdan azabı çekmeyecek o da kendi iyiliklerini yapacak kötüye ayak bağı olmayacaktı. Bu fikirle deney masasının başına geçer ve bunu mümkün kılan karışımı hazırlar. Dr. Jekyll karışımı kendi üzerinde dener ve olaylar başlar. Dr, Jekyll günün herhangi bir diliminde çirkin, agresif ve beden olarak da kendinden daha kısa Mr. Hyde’a dönüşür. İşte burada sizde düşünmeye başlıyorsunuz. İçimizdeki kötü yanımızla aynada karşılaşsak ne hissederiz? Nasıl bir görüntümüz olurdu? Dr. Jekyll bir süre sonra Mr. Hyde’ı benimser çünkü onun bir parçası olduğunu biliyor. Sonraları da Mr. Hyde’ın kendisine verdiği kötücül özgürlükten haz almaya başlar. Ve beklemediği bir anda her şeyin kontrolünü kaybeder. Dr. Jekyll kendi iyi olan özüne dönmek istese de Mr. Hyde onu ele geçirmeye başlar, ardı ardına kötülükler yapar hatta cinayet işler. Yola çıkış amacı, iyinin ve kötünün çekişmesine son vermek olan Dr. Jekyll, artık iyinin ve kötünün acı veren mücadelesiyle boğuşur. Toplumun değer yargıları zayıfladıkça insan doğasının karanlık tarafı iyi karşısında daha kolay geçiş imkânı bulur. İyinin, kötü karşısında kazanmasını sağlayan faktörlerden birisi yaratıcı korkusu yani inanç meselesi. Ben bunu etik anlamda sağlıklı bulmamakla birlikte bir diğer unsur olan vicdanın önemli bir yeri olduğunu düşünüyorum. Sanırım insanlığı kurtaracak en önemli şey vicdan. Örneğin; biz millet olarak, kötülükle yakın temas halinde olmakla, kimlik-toprak-iktidar savaşları nedeniyle gerek ülkemizde gerekse dünyada yaşananlar karşısında kayıtsız kalmakla toplumsal vicdanımızı kaybetmiş bireylerden oluşuyoruz. Ancak şu unutulmamalıdır ki; kötülük kazanmış gibi görünse de iyiliğin olmadığı yerde kötülük de silinir gider. Dünyaca ünlü macera romanı “Define Adası”nın da yazarı olan Stevenson; kitabı hasta yatağında gördüğü bir rüya üzerine 1886 yılında yazmış. 1886 yılında çoklu kişilik bölünmesi henüz tıp literatüründe adı geçen bir kavram değilken bu kitabın ortaya çıkışı, kitabı edebiyat klasiğinden öte psikolojik anlamda yazılmış önemli eserler arasına koyuyor. Kitap defalarca farklı dillere çevrilerek basılmış, müzikal ve tiyatro oyunlarına ilham kaynağı olmuş, ayrıca 123 kez sinemaya uyarlanıp filmi çekilmiş. Hatta kitap hakkında yapılan yorumların kitaptan daha uzun olduğu söylenir. Kitaptan altını çizdiklerim: - “Beni ben yapan şey, insanın ikili yaradılışını oluşturan ve beyni ikiye ayıran iyilik ve kötülük bölgelerini, bende insanların çoğunluğundan da derin bir uçurumla koparan şey, yanlışlarımın özellikle aşağılık şeyler olmasından çok, titizlik isteyen arzularımdı. Bu durumda, dinin kökünde yatan ve en verimli dert kaynaklarından biri olan acımasız yaşam yasası üzerine derin ve müzminleşmiş düşüncelere dalmaya yöneldim.” -“Yok, hafiflemiyor çekilen azap ancak, katılaşıyor ruhumuz, katlanıyor.” -“Söylediklerimle yaptıklarım farklı olsa da, hiç bir şekilde asla ikiyüzlü olmadım. İçimde barındırdığım iki kişilik de tamamıyla gerçekti.” Kitabın Künyesi: Dr. Jekyll ve Mr. Hyde Yazar: Robert Louis Stevenson Çevirmen: Celal Üster Türü: Roman Baskı Yılı: 2015 Sayfa Sayısı: 104 Yayınevi: İş Bankası Yayınları

Baskı: Dört Anlaşma: Toltek Bilgelik Kitabı

Kişisel gelişim kitaplarında bahsedilen şeyler aslında bildiğimiz şeyler. Bu bildiğimiz şeyleri uygulamaya geçirmedeki en önemli etken; ihtiyacın olduğunu düşündüğün şeyi doğru zamanda okursan verim alabiliyorsun. Eğer o kitap için doğru zaman değilse okuduğunda uygulamaya geçmesen bile gün geldiğinde uygulamak üzere öğrenmiş oluyorsun. İşte benim için bu kitap doğru zamandı. Çünkü çok yoğun bir yıl geçirdim çok fazla insanla muhatap oldum ve açıkçası negatif insanların enerjimi emdiğini düşünüyordum. Kitap iyi geldi mi derseniz evet geldi an itibariyle bir sakinlik, bakış açımda bir olgunluk var diyebilirim:) Etkisi ne kadar sürer bilmiyorum ama direniyorum. Kitapta Toltek Yaşam Sanatı’ndan bahsediliyor. Toltekler her şeye cinsiyetsiz ve canlı gözüyle bakıyor. Tapınma onlar için bir anlam ifade etmiyor görmeye, öğrenmeye ve uygulamaya önem veriyorlar. Ve onlara göre insan dünyaya geldikten sonra kendisiyle, etrafındaki insanlarla, Tanrıyla, etkileşim halinde bulunduğu her şeyle anlaşma yapıyor. Bu anlaşmalarla; kim olduğumuzu, ne hissettiğimizi, neye inandığımızı ve nasıl davranacağımızı belirliyoruz ve sonuca “kişiliğim” diyoruz. Bu anlaşmaların çoğunu toplumsal etkileşimlerle farkında olmadan yapıyoruz. İşte bu kitap; farkında olmadan yaptığımız ve hayatımızı olumsuz etkileyen anlaşmaları aşağıdaki 4 anlaşmayla daha pozitif hale getirebiliriz. 1.Anlaşma; Kullandığınız sözcükleri özenle seçin. Don Miguel şöyle diyor “ Söz, sadece bir ses ya da yazı sembolü değildir. Söz, bir güçtür; kendinizi ifade etme ve iletişim kurma gücüdür. Sözle düşünürsünüz. Düşünmekte kullandığınız sözlerle yaşamınızdaki olayları yaratırsınız.” Olumsuz olarak kullandığımız sözcüklerle hem etrafımıza hem de geri dönüşü kendimize olan bir zehir saçıyoruz. İşte eski anlaşmayı bozup şahsen ben öyle yapacağım olumlu, yargılama içermeyen, dedikodu yapmayacağım bir anlaşma yapıp iyi şeylerden konuşacağım. 2.Anlaşma; Hiçbir şeyi kişisel algılamayın. Kişisel algılamayı çok önemli bir hale getirirseniz bu sizin canınızı yakabilir. Çünkü insanlar genelde negatif konuşurlar ve çeşitli nedenlerden dolayı en basiti mutsuzluktan beslenen insanlar mutsuz olmanız için uğraşırlar çok ciddiye alırsanız incinirsiniz. Miguel bu durumla ilgili “ Sizi inciten söylenenler değildir. Söylenenler yaralarınıza dokunduğu için incinirsiniz. Sizi inciten sizsiniz .”diyor. Başkaları o an canınızı sıkabilecek şeyler söylese bile kişisel algılamayın. İyi söylese de algılamayın. Bu sizinle ilgili değil karşı tarafın ruh haliyle ilgilidir. Siz kim olduğunuzu bildikten sonra gerisinin önemi yok. Hem kişisel algılamaya alıştığınız zaman hep onaylanmak, sevilmek, iyi şeyler duymak istersiniz ki bu da pek mümkün değil. 3.Anlaşma; Varsayımda bulunmayın. İnsanlar kendilerini dünyanın merkezinde bulunduklarını zannettikleri zaman, herkesin evrende olup biten her şeyi kendileri gibi algıladığını düşünerek kendi zihninde olan şeyleri insanlara yükleyerek varsayımda bulunurlar. Bu da iletişim faciasına yol açar. O yüzden etkili bir iletişim için “Zannetme-Farzetme-Varsayma SOR”..Kafana takılan her şeyi sor! Neyi, nasıl, ne şekilde soracağını bilmekte bir meziyettir çünkü. 4.Anlaşma; Daima yapabildiğinin en iyisini yap. Don Miguel şöyle diyor ; “Her koşulda, daima en iyisini yapın, ne daha fazla ne daha az. Ama şunu daima hatırlamanızda yarar var: An, her an değiştiği için asla “ en iyiniz” olmayacaktır. Dört anlaşmayı yaşamınızda uyguladıkça “en iyiniz “ de gittikçe “en iyi “ hale gelecektir. Bu bölümde en etkileyici şey; belki yapmak zorunda olduklarınız sizi en iyiyi yapmaktan alıkoyuyor. Çünkü en iyiyi yapmak için önce sevmek gerekir.Sevmediğiniz bir şeyi yinede yapmak zorundaysanız onu eğlenceli hale getirin mesela işiniz olabilir:)

Baskı: Dokuzuncu Hariciye Koğuşu

Dokuzuncu Hariciye Koğuşu; gerek ismi gerekse hastane, hastalık içeren konusu nedeniyle uzun bir zaman okuma isteğimi ötelememe neden olmuştur. Pekiyi, bir kitap; benim ötelediğim ama başkasının kendisini bulduğu hatta başucu yaptığı bir eser haline nasıl gelir? Cevabı kitabın içinde altını çizdiği şu cümlelerde gizli.” Hasta olmayanlar bizi ne kadar az anlayacaklar” ve ” İki hasta kadar birbirine yakın hiç kimse yoktur.” Safa ; ''ağaçların bile sıhhatine imrenerek yürürdüm'' diye başlayan kitabında 7 yaşından beri dizinde çektiği acının kemik vereminden ileri geldiğini ve kesilmesi gerektiğini öğrenmiş 15 yaşındaki bir çocuğun amansız hastalıkla ve imkânsız aşkıyla olan hikâyesindeki ruh hallerini ve hastanedeki psikolojisini anlatmıştır. Peki hastalıkla uğraşmayanlar bir hastayı nasıl anlayacaklar diyen yazar bu psikolojiyi nasıl anlatmış derseniz orası ise yürek burkucu bir hikaye :( Çünkü aslında hayatları aynıdır! Şöyle ki; Peyami Safa 9 yaşlarında yakalandığı kemik hastalığı nedeniyle 17 yaşına kadar hikayesindeki kahramanı gibi hastalık ve acı içinde yaşamıştır. Doktorlar bacağının kesilmesinde karar kılmış, fakat Safa bunu kabul etmemiştir. Babasının erken ölümüyle ve yaşadığı sağlık sorunları nedeniylede eğitim hayatını tamamlayamamış iş hayatına erken atılmıştır. Matbaa postane gibi yerlerde çalışmış gazetelerde yazı yazmıştır. Edebiyatla ve siyasetle hep iç içe olmuştur. 1961 yılında yedek subaylık yapan oğlunun ölümüyle sarsılmış üç ay sonra da beyin kanamasından vefat etmiştir. Anlayacağınız kahramanımız; yazarın kendisinden başka biri değildir. Kitapta kahramanına bir isim vermemesinin nedeni de budur. Bu otobiyografik romanının ilk basımını “kara sevdayla” diye imzalayıp Nazım Hikmet’e vermiştir. Görünüşte iyi bir şey olduğunu düşündüğüm bu olayın iç yüzünü araştırdığımda Peyami Safa’nın bu jest gibi görünen hareketinin aslında Nazım Hikmet’i yermek olduğunu anladım. Peyami Safa “Dokuzuncu Hariciye Koğuşu” isimli eseriyle Nazım Hikmet’in 1928 yılında yazdığı akıl almaz bir aşkı anlattığı “Jokond ile Si-Ya-U”suna meydan okumuştur. Nazım hikmet'in bu meydan okumaya karşılık "bütün bir fakir çocuklar hastanesinin romanı" demiştir. Peyami Safa’yla Nazım Hikmet dostluğu ikinci dünya savaşı ortamında sosyalist ve komünist düşüncelerin artmasıyla bozumuş, Peyami Safa’nın yazdığı gazetede “Nazım, fikirleri için değil, kendi istediği için takip edilmiştir.", "Nazım'ın yakalanması, polis müdürlüğünü, kitaplarının ilanat acentesi olarak kullanmak istemesindendir. Çünkü Nazım, su katılmamış burjuvadır. ve en sahte tarafı, komünist tarafıdır."gibi kavgada söylenmeyecek diyeceğim ama söylenmiş bu sözlerle edebiyat tarihinin en şiddetli kavgası olarak tarihi geçmiştir. Peyami Safa; kitabında öz Türkçeyi fazlaca kullanmış ve ben gibi günümüz Türkçesiyle konuşan kitaptaki bazı kelimeleri anlamakta güçlük çeken insanlar için kitabın arkasında sözlük kısmı bulunmaktadır. Sizde benim gibi “bu ne demek acaba?”diye arada kalırsanız kitabın arkasına bakabilirsiniz. Kitaptan Altını Çizdiklerim: - Felaketimizi başka biriyle taksim etmek saadettir,fakat annelerle değil,annelerle değil.Annelere anlatılan kederler taksim değil,zarbedilmiş olur: Çocuklarının felaketini iki kat şiddetle hisseden anneler,bu ıstıraplarını çocuklarına fazlasıyla iade ederler; böylece keder anadan çocuğa ve çocuktan anaya her intikal edişinde büyüdükçe büyür. - Büyük bir hastalık geçirmeyenler, her şeyi anladıklarını iddia edemezler. - Görülecek, işitilecek, tadılacak, okunacak, yazılacak, yapılacak o kadar çok şey birikiyor ki, bundan sonra hayatımın bütün bunlara yetişmeyeceğinden korkuyorum. - Istırabın derinlerine indikçe sevincimizi kaybetmek korkusu kalmadığı için, yeni bir sevinç başlıyor: ıstırabın ilacı ıstıraptır. İkisinin toptan sonucu: Sevinç.

Doğu'nun Limanları
7/1002.11.2017

Baskı: Doğu'nun Limanları

Lübnan asıllı Amin Maalouf 1975’te çıkan iç savaş nedeniyle Fransa’ya gitmiş ve hâlâ orada yaşamaktadır. Eserlerini Fransızca yazan yazar, Orta Doğu'yu ve Batı'yı iyi tanıyan ve bu iki kültürü eserlerinde çok iyi harmanlayarak yazar. Kitapları kırktan fazla dile çevrilen yazarın Doğunun Limanları adlı kitabı Semerkant'tan sonra okuduğum ikinci kitabı. Bu kitapta içinde bulunduğumuz, kimimizin sağır dilsiz olup gözünü kapadığı, kimimizin uzaktan izlediği, kimimizin de bizzat yaşayarak canının yandığı hayatları, tarihi olayları, savaşın insanlar üzerindeki etkilerini, yazarın konuyu ele alış biçiminden ve hikayenin oryantalist pembe dizi kıvamında yazılmış olmasından yola çıkarak bizzat yaşamış gibi hissediyorsunuz. Anlatım öyle etkileyici ki gözümü kapattığımda Orta Doğudayım. İbn Haldun’un “Coğrafya kaderdir” diye çok sevdiğim bir sözü vardır. Evet, Orta Doğu’nun kaderi savaş demek, kan demek, sevdiklerinden ayrı düşmek demek… Stefan Zweig Satranç kitabında savaşın etkilerinden bahsederken, Orta Doğudaki savaşın sonuçlarının nereye gideceğini kestiremediğim bir noktaya temas ediyor. Diyor ki, “20. yüzyıl savaşlarında tahribat ağır olsa da insanlık üstesinden gelmeyi başarmıştır. Biraz daha uzun sürseydi insanlık kaybedecekti." Doğunun Limanları'nın hikayesi kahramanımız İsyan’ın babaannesi İffet Hanım'ın Osmanlı padişahlarından birinin kızı olması nedeniyle İstanbul’da başlıyor. Kitap bir kurgu fakat kurguda esinlenen olayların tarihin sayfalarından alındığını görüyoruz. Örneğin; tahttan indirildiği için bunalıma girdiği söylenen ve bilekleri kesilmiş olarak odasında bulunan ve artık cinayet mi yoksa intihar mı olduğu noktasında tarihçilerin de üzerinde durmadığı padişahın Sultan Abdülaziz, İffet Hanım'ın da Sultan Abdülaziz’in kızı Nazime Sultan olduğu söyleniyor. İstanbul’dan başlayan hikaye de olay örgüsü Adana-Beyrut-Fransa’ya kadar uzanıyor. Kitabında; Türk, Ermeni, Yahudi ve Arapları bir araya getiren Maalouf “İnsanlar; acaba dil, din, ırk, mezhep ayırımı gözetmeksizin, sadece “insan” olarak coğrafyanın tüm renkleriyle bir arada yaşayamaz mıydı? ” sorusunu düşündürüyor. Kitabın finali etkileyici ve gizemli olmasına rağmen bir bakıma sonunun okuyucuya bırakılmış olduğunu düşünüyorum. Maalof’un anlatımındaki samimiyet yine Orta Doğu'yu anlatan Hosseini’nin “Uçurtma Avcısı” kitabındaki gibi okuyucuyu derinden yakalıyor. Her iki kitaptaki edebi nitelik tartışılır olmasa da duygu bazında acıyan, kanayan yaralarımıza temas niteliği taşıdığından hikayeyi duygusal boyutta unutulmaz kılıyor. Ve son olarak Yapı Kredi Yayınları'ndan aldığım bu kitabın çeviri problemini dile getirmek istiyorum. Benim kitabım, Esin Talu Çelikkan çevirisiyle “Doğunun Limanları” ismiyle çıkmış. Bu kitabı okuyan Kaan Maraba ile altını çizdiğimiz yerleri karşılaştırırken aynı yayınevinin Can Yayınevi'nden transfer ettiği Saadet Özen’in çevirdiği "Doğu'nun Limanları" nı daha başarılı olduğunu belirtmek istiyorum. Ayrıca kitabı önerdiği ve yorumlama konusundaki fikir, eleştiri ve dilbilgisi düzenlemesi için kendisine teşekkür ederim. Kitaptan altını Çizdiklerim: - Aşk, el değmemiş olarak kalabilir, heyecan da öyle. Aylar da geçse, yıllar da geçse! Hayat bıkılacak kadar uzun değil! -Sana en değerli kitaplarımı verebilirdim; her şeye sahip birine bile eski bir kitap hediye edilebilir. - Yolda durmuş merakla, şefkatle onları seyredenler var. Ben böyle bakamam onlara. Ben, yoldan geçen biri değilim. -Gelecek, geçmişin duvarlarının ardında değildir. -Geleceği kuran, geçmişe dönük özlemlerimiz değil de nedir? -İnsan özlemini çektiği sevinçlere ulaşamadığı zaman sıkılır. -Bazen aşklarında sonbaharı vardır. - Gelmemenin bir vakti yoktur. İnsan coşkuyla beklerken ne kadar zaman geçerse, o büyük günün yaklaştığına o kadar inanır.

Baskı: Demian (Emil Sinclair'in Gençlik Öyküsü)

"Her insanın yaşamı, onu kendine götüren bir yoldur, bir yol denemesi, bir yol taslağıdır. Hepimiz aynı derinliklerden çıkıp geliriz ama bir taslak olarak, derinliklerden çıkıp gelen bir yaratık olarak her birimiz kendi öz amacımıza varmak için uğraşıp didiniriz. Birbirimizi anlayabilir, ama kendimizi ancak kendimiz açıklayıp yorumlayabiliriz." diyen 1946 Nobel Edebiyat Ödüllü Hermann Hesse; insanlık tarihinin en büyük trajedilerinden olan iki dünya savaşı görmüş, eğitim sistemindeki kısıtlamalar ve misyoner babasının dinsel baskılarının kendisini rahatsız etmesiyle bunalıma girip intihar girişiminde bulunmuştur. Sinir hastalıkları hastanesinde psikolojik tedavi gördükten sonra bir dönem makinist çıraklığı yapıp, kitapçıda çalışmaya başlamıştır. Kitapçıda çalıştığı dönemde, Goethe, Lessing, Schiller gibi yazarlarla ilgilenip bir yandan da Yunan mitolojisi üzerinde araştırmalar yaparken bugün hala Delpi’de Apollo tapınağının girişinde yazılı bulunan “kendini bil” sözü üzerine Schopenhauer’un da etkisiyle birlikte Hindistan’a dolayısıyla Budizm’e ilgi duymaya başlamış ve kendini bulmak üzere yolcuğa çıkmaya karar vermiştir. Çıktığı seyahatler onun zaten psikolojik sorunlar yaşayan eşiyle arasını açmış, 13 yaşındaki oğlunun menenjit olması da buna eklenince ailevi açıdan zor günler geçirmiştir. "Sevginin nefretten, anlayışın öfkeden daha yüce, barışın savaştan daha soylu nitelik taşıdığını, bu mutsuz dünya savaşının şimdiye kadar duyumsadığımızdan daha güçlü bir şekilde beyinlerimizin içine kazınması gerekir." düşüncesini savunan savaş karşıtı duruşuyla Avrupa’daki bazı yazar ve entelektüel aydınlardan tepki görmüştür. İsviçre’ ye yerleşmiştir. Hitler Almanyası’nda kendisi gibi zorluklar yaşayan Thomas Mann, Kafka, Polgar ve Zweig gibi yazarları savunmasıyla bilinen Hesse; yazdığı birçok kitap dışında, hayatı boyunca bilgi aktarma, teşvik ve yapıcı eleştiri alanlarında 60 farklı gazete ve dergi için yazdığı yaklaşık 3000 kitap eleştirisi hazırlamıştır. Uzun zamandır kan kanseri olduğunu bilmeyen Hesse 85 yaşındayken beyin sektesinin sebep olduğu bir nedenden uykusundayken ölmüştür. Dante’nin “İlahi Komedya” isimli eserindeki “sen yolundan şaşma bırak ne derlerse desinler!” sözü Hesse’nin hayattaki duruşunu en iyi şekilde açıklar. Anısına ‘Calw Hermann Hesse Ödülü’ ve ‘Karlsruhe Hermann Hesse Edebiyat ödülü.’ verilmektedir. Evinin kapısında Çince’den Almanca’ya tercüme edilmiş şu şiir yazılıdır. "bir insan yaşlanıp, misyonunu tamamlayınca, ölüm düşüncesini huzur içinde,karşılama hakkına sahiptir. Diğer insanlara ihtiyacı yoktur; insanları tanır, onlar hakkında yeterince bilir. Artık ihtiyacı olan huzurdur. Bir insanı ziyaret etmek veya onunla konuşmak, sıradanlıkla onu huzursuz etmek iyi değildir. Evinin kapısından, içinde kimse yaşamıyor gibi uzak durmak gerekir." Çoğu otobiyografik olan Siddhartha, Bozkırkurdu, Çarklar Arasında, Knulp, Boncuk Oyunu, Demian gibi kitaplarında kendisi gibi arayış içinde olan kahramanları ele alır. Demian kitabında da kahramanımız Emil Sinclair, kitabın özünde anlatıldığı gibi “insanoğlu hep arayıştadır ve hep aramaktan bulma fırsatını yakalayamayacaktır” felsefesinden yola çıkarak kendini bulmak adına arkadaşı Demian ile birlikte içsel bir yolculuğa çıkıyor. Ve bu yolculuğun; hayattan koparak değil, tam tersine her yönüyle hayatın içinde olarak yaşanması gerektiği anlatılıyor. Demian; akıcı dili, öğretici ve merak uyandıran hikâyesiyle kolay ilerleyen bir eser. Kitapta, Habil ve Kabil olayında Kabil’e başka açıdan bakmamızı sağlayan konuşmalarla birlikte, yeryüzü ve gökler arasında haber taşıyan, bünyesinde iyiliği ve kötülüğü barındıran, yöneten mitolojik bir tanrı olan Abraxas’tan söz ediliyor. Abraxas bize “içimizde bir şeytan olup olmadığını” sorgulatıyor. Sahi Sabahattin Ali ‘İçimizdeki Şeytan’ da bunu anlatmamış mıydı? Anlatmıştı evet hem de pek güzel anlatmıştı. Bize onca kötülüğü, yanlışı yaptıran içimizde olan şeytan değil, içimizde olmayan vicdandı! Kitapta altını çizdiğim, üzerine konuşulması gereken çok fazla düşünce var. Bunlardan biri; sadece kıyımızdan köşemizden değil, dünyanın dört bir yanından bir araya gelip oluşturduğumuz beraberliklerin çoğu zaman gerçek anlamda sevgi oluşturmadığı düşüncesi. Beraberlik düşüncesi adı altında bir sürü oluşturuyoruz yalnızca. İşte “içinde gerçek sevginin olmadığı bir sürüyü neden oluştururuz?” bunun cevabını bu kitapta bulabilirsiniz.. Hayattaki varoluş amacımızı sorgulamaya yönlendiren değerli bir kitap olduğunu düşündüğüm Demian’ı, İranlı yönetmen Nacer Khemir tarafından çekilen Bab-ı Aziz filmiyle birlikte izleyerek okursanız anlamada bütünlük sağlayacağınızı düşünüyorum. Kitaptan altını çizdiklerim: - Biz bir insandan nefret ettiğimizde, kendi içimizde yuvalanıp bu insanın görüntüsüyle karşımıza çıkan birinden nefret ederiz. Bizim kendi içimizde olmayan şey, bizi kızdırmaz. - İçimizde her şeyi bilen, her şeyi isteyen, her şeyi bizim kendimizden daha iyi yapan birinin bulunduğunu bilmek ne iyi! - Bir kimse bir şeye mutlaka gereksinim duyuyor ve o şeyi ele geçiriyorsa, bunu ona sağlayan rastlantı değildir; kendisi, kendi içindeki istek ve zorunluluk onu çekip ilgili nesneye götürmüştür. - Kendisinde görmeye alışmadığım bir ciddiyetle, "çok konuşuyoruz" dedi. "Bu zekice konuşmaların hiç ama hiçbir değeri yok. İnsanı kendi kendisinden uzaklaştırır, o kadar. Kendi kendinden uzaklaşmak da günahtır. Yapılması gereken, insanın tıpkı bir kaplumbağa gibi kendi içine girip yerleşebilmesidir. Kitabın Künyesi: * Demian Emil Sinclair’ın Gençliğinin Öyküsü * Yazar: Herman Hesse * Türü: Roman * Basım Tarihi: 2015 * Sayfa Sayısı: 199 Sayfa * Yayınevi: Can Yayınları

Cemile
6/1002.11.2017

Baskı: Cemile

Cengiz Aytmatov; Kırgız kökenlidir ve yazarlığının yanı sıra onu Avrupa Birliği, Nato, Unesco ve Benelüks ülkelerinin Kırgız delegeliğini üstlenmiş siyasi yaşantısıyla da tanırız. Kırgız Türklerinin içinde bulunduğu coğrafyayı, tarihi kültürel yapısıyla birlikte halkın acılarını, destansı mücadelelerini tüm dünyaya anlatmak, hafızalarda milletine dair bir bilinç oluşturmak ve yaşatmak adına 161 dile çevrilen eserlerinde epey bir uğraş verdiğini görüyoruz. Cemile; bir Kırgız köyünde geçiyor. Başkahraman Cemile’nin öyküsü kocası Sadık’ın kardeşi 13 yaşındaki Seyyit tarafından anlatılıyor. Hikayeye kısaca değinecek olursak; Cemile köyün en alımlı ve güzel kadınıdır savaş zamanı yaşı gelen tüm erkeklerle birlikte Cemile’nin kocasını da askere alırlar, köyde işleri yapacak erkek kalmadığından Cemile’nin çuvalları taşıması istenir, kaynanası ilk başta karşı çıksa da kaynı ile birlikte çalışmasına izin verilir o sırada askerden bir ayağı sakat dönen Daniyar’da onlara yardım etmektedir. İş güç arasında türküler söylenir falan gel zaman git zaman bu türküler Cemile ile Daniyar’ı birbirine yakınlaştırır ve köyü terk ettirecek kadar güçlü bir aşk başlar. Seyyit olanları görür ama bu aşkın karşında hiç bir şey yapmaz çünkü oda Cemile’ye aşıktır. Cemile’nin mutlu olmasını ister. Askerden dönen Sadık ve köy halkı onları arasa da bulamaz ama Seyyit resim yapma yeteneğiyle onların kaçtığı geceyi resmetmiştir bile. Aytmatov’un filmi çekilen eserlerinden birisidir Cemile. Filmi izlemediğimden ve kitabın filme dönüştürülmesini doğru bulmamak gibi bir önyargıya sahip olduğumdan kitaptaki bana geçen duygu izleyiciye nasıl geçti bilemiyorum. “Zaman sensin” diyerek sevdiği kadını kendine kilitlemiş, Nazım döneminde yaşamış Elsa’ya aşkıyla unutulmaz şiirlerin şairi Louis Aragon; Cemile kitabı için “dünyanın en güzel aşk hikayesi” demiş. Benim de bu iddialı söz dikkatimi çekti. Hangi durum hangi tutum bir aşkı dünyanın en güzel aşk hikayesi yapar ki? Sanırım aşk için en yalın haliyle söyleyebileceğimiz kelimelerden biri “ aşk için ölmeli aşk o zaman aşk” cümlesidir. Bu hikâyedeki gibi aşk için, evinden, yurdundan, eşinden dahası her şeyden vazgeçmektir aşk, kendi adına yaptığın en büyük cesarettir bir devrimdir aşk. Yoksa bizim yaşadığımız gibi “pastam dursun ama karnım doysun” durumunda aşk, aşk olmuyor işte. Aşk demek fedakârlık demek. Tüm dünyayı karşına almak demek. Aşk; öyle yüce bir duygu ki tüm çirkinlikleri, etik dışı hareketleri temize çekiyor. Bunu Milena’ya mektuplarda da gördük. Milena evli bir kadın Kafka’yla aşk yaşıyor, burada da Cemile evli bir kadın ve Daniyar’la kaçıyor öte yandan Seyyit’in yengesine aşık olması gibi ensest bir durumda söz konusu. Yaşantımda ya da çevremde bu tarz olayları gördüğümde önce nedeninin ne olduğuna bakıyorum. İçinde çıkar durumu sezinlediğimde olay çirkinleşirken sadece aşk olduğunu bildiğimde kutsallaştırıyorum. Peki aynı olay üzerinde çirkinlik ve kutsallığa neden olan olgu nedir? Sadece masumiyet. İnsana bahşedilen duygulardan biri olan masumiyet; ruhun derinliklerinde bulunur ve korumamız için bize verilmiştir. Aşk; ruhun derinliklerindeki bu masumiyeti ortaya çıkarır. Yaşımız kaç olursa olsun, ne kadar kirlenmiş olursak olalım aşık olduğumuzda en saf, en masum halimize döneriz. Bu yanılışlar, sanmalar, çekilen acılar da o masumiyettendir. Bu hikayede de Cemile’yi evli bir kadın gibi değil genç kız gibi görmemiz, Daniyar’la kaçışını içten içe “aman kimse görmeden yakalanmadan kaçsınlar” diye okumamızı işte bu anlatımdaki masumiyetten yaparız. Diğer kitaplarını okumadım ama Aytmatov’un herkesin bildiği “Selvi Boylum Al Yazmalım” kitabında “Sevgi nedir? Sevgi emektir?" diyerek esas kızın sevdiği adama gitmemesi burada ki işlenen aşka uymuyor. Zannımca güçlü bir aşk; emek, vicdan, iyilik dinlemez sevdiceğinin peşinden götürür gibi geliyor. Doğru mudur değildir nankörlüktür elbet ama işte bu “ama”lar bir bir çok alanda tartışılır. Mesela; aklı başkasında kendisi mutlu olmayan biri, bir başkasını nasıl mutlu edebilir ki? Kitaptan Altını Çizdiklerim: - …… hiç konuşmadık. Konuşmak şart değil ya. Hem duyup düşündüklerini insan her zaman ifade edemez ki. Zaten kelimelerde her şeyi ifade edemez

Baskı: Bizim Büyük Çaresizliğimiz

Hikaye birbirini çok seven iki arkadaşın bir diğer arkadaşlarının kız kardeşine aşık olmalarını konu alıyor. Kafamda oluşan resimde bu durum itici görünüyor ama Barış Bıçakçı bunu anlatırken bu iki arkadaşın ilişkilerini öyle kuvvetli öyle masumane anlatmış ki Steinbeck’in Fareler ve İnsanlar kitabındaki George ve Lennie’nin ilişkilerine benzettim . O yüzden hikayeyi aşk değil de dostluk hikayesi olarak okudum. Hani hep ilişkilerimize bir isim koyması çabası içinde oluruz ya Ender ile Çetin arasındaki ilişki öylesine güzel ki kitapta geçen şu satır ; - “Seni aramıştım Çetin, çünkü sen ilktin. Biz ilktik”, “Sınır var mı? İlişkiler için gerçekten bir sınır var mı?… İnsan severken basit sınıflandırmaların sınırlarını değil, kendi sınırlarını görür, kendi sınırlarında dolaşır, kendi sınırlarına değer. Benim bildiğim tek sınır bu”, “…Evli olduğumu söylediğimde aklıma hanginizin geldiğini gerçekten bilmiyordum… Seninle mi evliydim, yoksa Nihal’le mi?” İşte dostluk dediğinde olması gerek bu dedirtti.. Kitapta aşk, dostluk, aynı ve yalnız bir kıza aşık olmanın ulaşamamazlığının vermiş olduğu melankoli var ama en önemlisi büyümekle çocuk kalmak arasında bir sıkışmışlık onun verdiği bir hüzün var. -“Bizim büyük çaresizliğimiz Nihal’e âşık olmamız değil, sesimizin dışarıdaki çocuk seslerinin arasında olmayışıydı. Asıl çaresizlik buydu”. Bir kitabın filmini izlememeyi eğer kitaptan haberim olmadan filmini izlediysem de kitabını okumamayı prensip edindim kendime. Çünkü okuduğum kitaplarla bir bağ kuruyorum aramda. Ve gerek hikâyeyi gerekse karakterleri hayal dünyamdan bir şeyler katarak zapt ediyorum belleğime. İşte o zaman o kitap benim için özel oluyor ve zaten genellikle de sinemaya aktarıldığında aslını yansıtmıyor. Bu kitabında filmi varmış izlemedim tabi.. Filmi güzel oldu mu bilmem ama kitapta anlatılan hikaye bilindik ama duygu yüklüydü diyebilirim. Kitaptan Altını Çizdiklerim: - Her şeyin geçip gittiğine, yaşadıklarımızın geçmişte kaldığına kim inandırabilir bizi? Anılarımızı avuç dolusu su gibi her sabah yüzümüze çarpmanın işe yaramayacağına kim inandırabilir? -Benden okumak için kitap önermemi isteyenlerin kalbimi de istediklerini sanıyordum; hâlâ öyle!" -Birlikte geçirdiğimiz o güzel günlere ne olmuştu? Benim aklım hep o günlerdeydi. ne olmuştu o günlere? Yaşanan şeyler ne olur çetin, nerede durur? Hatırlamaya ve belleğe ilişkin eğretilemeler beni kesmiyor. Tozlu tavan arasına girmek, eski bir sandığı açmak, sararmış bir defterin sayfalarını çevirmek filan diyorum, beni kesmiyor. Geçmişimizle bağlantı kurmanın tek yolu hatırlamak mıdır? Başka bir eylem yok mu, olamaz mı?"

Bir Delinin Güncesi
4/1002.11.2017

Baskı: Bir Delinin Güncesi

2010 yılında “Taş Bina ve Diğerleri” isimli eseriyle Doğan Hızlan, Murat Gülsoy, Jale Parla, Metin Celal, Hilmi Yavuz ve Nursel Duruel‘in jüri üyeliğini yaptığı Sait Faik ödülüne layık görülen benim de bunu öğrenmemle dikkatimi çeken Aslı Erdoğan, bilgisayar mühendisliğinden mezun olup, fizik doktorasını yarıda bırakarak “kendi sesini duymak için” yazmayı seçti. Edebiyat anlamında Türkiye’de önemli bir isim olarak görülmese de uluslar arası basında yeri hayli sağlam. “Tahta Kuşlar” öyküsü 9 dile çevrilmiş olup birincilik ödülü aldı, "Mucizevi Mandarin" Fransa'da önemli yayınevlerinden Actes Sud tarafından basıldı. "Kırmızı Pelerinli Kent" romanı Norveç Gyldendal Yayınları'nın Marg -omurilik- Serisi'ne seçildi. Bunların yayında Lire Dergisince "geleceğin 50 yazarı" arasında gösterildi. Ancak tüm bu başarılara rağmen karşımızda sürekli hüzünlü ve pesimist bir kadın var. Varoluşçuluk, sorgulama yaşananlar ya da haksızlıklar karşısında isyan bunu gerektirir nasıl gülelim evet ama gerek röportajlarında gerek yazılarında hep kadın olmanın zorluklarından bahsediyor. Ve ben ne zaman bir kadın yazar okusam “kadın yazarların; edebi anlamda sığ kaldıkları, tıpkı günlük hayatta olduğu gibi fazla laf kalabalığıyla ilgiyi olması gereken yerden alıp başka yerlere dağıtıp kafa yordukları gibi güçlü bir önyargıya sahibim. Hâlbuki temel algıda kadınlar daha ince düşünür, daha hassas yapıdadır, fazlasıyla irdelerler ve derinlik sahibidirler. Yazmaya başlamasındaki asıl etken; iç hesaplaşmalarından sonra haykıramadıkları çığlıkları dışa vurum olmalıdır. Yani günümüzün kadın yazarları olması gerekenin tam tersi gibi davranıyorlar edebiyatta.” demek zorunda kalıyorum. Aslı Erdoğan’da da durum değişmiyor. Karşımda; kendine bir benlik kazandırmak için sorgulayan bir beyin var ama o yine kadın olmanın zorlukları konusu onu o kadar meşgul ediyor ki edebiyatının önüne geçiyor. İşte bu yüzden erkek yazarları okumak öncelikli tercihim oluyor. Erkek yazarlar toplumsal olayları anlatırken evet toplumsal olayları anlatır, kadın yazarlar (istisnalar hariç) toplumsal olayları anlatırken toplumsal olaylar üzerinden yine kendilerini anlatır. Mesela dünyada asıl amacını aşan, olayı iyice dramatik hale getiren 8 Mart diye bir gün kutlanıyor. 8 Mart bana göre bir direniş, bir hak arayışı değil bir kabulleniş olmuştur. Yıl olmuş 2016 Türkiye’de kadın olmanın zorluklarından yakınılıyor. Orayı geçelim efendim artık Türkiye’de “insan!” olmanın zorlukları söz konusu. Mesela Aslı Erdoğan’ın eski sevgilisi sözde yazar Hasan Öztoprak İmkansız Aşk isimli kitabında Aslı Erdoğan'la yaşadığı ilişkiyi anlatıyor. Yaşanmış bitmiş bir ilişkiyi adı duyulmuş bir kadın üzerinden reklam yapmak amacıyla en mahrem yerlerinden kendi pencerenden anlatmak… şimdi bu kadın olmanın zorlukları mı, insan olmanın zorlukları mı? Bir delinin güncesi; gazete ve çeşitli dergilerde çıkan öykü ve denemelerden oluşan bir kitap. İçindekiler, yakın tarihe ait toplumsal ve sosyolojik olayları anlatıyor. İsmi neden “bir delinin güncesi” bilemiyorum ama sanırım ülkemizde yaşanan olaylar aklın sınırlarını zorladığı için olabilir. Altını çizdiğim kelimeler de üzerinde düşündüğüm taraflar oldu. Örneğin “aşk, sahip olmadığın bir şeyi var olmayan birine vermektir.” Belki Aslı Erdoğan’ın edebi yerini anlatmak için otobiyografik eseri “kabuk adam”ı ya da “kırmızı pelerinli kent”i okumalıyım. Bu kitabındaki okuduklarım onu edebiyatçı yapmaya yetmiyor. Benim için sadece gazetede köşe yazarı yapıyor.

Baskı: Bir Aşk Söyleminden Parçalar

"Sevilmediğim için acı çektiğimi sanıyordum, oysa sevildiğimi sandığım için acı çekiyormuşum!" (Roland Barthes, "Neden", Bir Aşk Söyleminden Parçalar) Aşık özne bir yandan takınaksal bicimde neden sevilmediğini sorup dururken, bir yandan da sevilen nesnenin kendisini sevdiği, ama bunu söylemediği inancı içinde yaşar. (Roland Barthes, "Neden", Bir Aşk Söyleminden Parçalar) "Yoksayıcılık ne anlama gelir? Üstün değerlerin değerden düştüğü anlamına. Erekler eksiktir; 'Ne gereği var?' sorusunun yanıtı yoktur.”c Nietzsche (Roland Barthes, "Neden", Bir Aşk Söyleminden Parçalar) "Sanrısal arzu psikozunun gizli ya da itilmiş arzulan bilince getirmekten başka bir şey yapmadığını, ancak ayrıca bunları tam bir iyi niyetle gerçekleşmiş olarak canlandırdığını unutmayalım."Freud (Roland Barthes, "Neden", Bir Aşk Söyleminden Parçalar) "Kıskanç olarak, dört kez acı çekerim: kıskanç olduğum için, kıskançlığımdan dolayı kendimi suçladığım için, kıskançlığımın ötekini incitmesinden korktuğum için, bir bayağılığın beni tutsak etmesine boyun eğdiğim için: dışarıda bırakıldığım, saldırgan olduğum, deli olduğum ve sıradan olduğum için acı çekerim.(...) KISKANÇLIK. "Aşkta doğan ve sevilen kişinin başka birini yeğlemesi korkusunun ürünü olan duygu." "Aşkları garip aşklardı: kıskançlıktan başka bir aşık yanı yoktu" (Roland Barthes, "Kıskanmak", Bir Aşk Söyleminden Parçalar) “Milyarlarca kez söylenmekle birlikle, seni-seviyorum sözlük- dışıdır: tanımı başlığını aşamayan bir betidir. (…)Seni-seviyorum bir tümce değildir: bir anlam iletmez, bir uç duruma yapışır: "öznenin ötekiyle kurgusal bir bağıntısına asılı olduğu duruma". Bir sözcük-tümcedir. Sözcük-tümce; ancak kendisini söylediğim anda anlam taşır: dolaysız söylenişinden başka hiçbir bilgi iletmez: hiçbir anlam dağarcığı yoktur. Her şey söylenişindedir: bir "formül”dür, ama bu "formül" hiçbir töremin karşılığı değildir: seni-seviyorum dediğim durumlar smıflandırılamaz: seni-seviyorum bastırılamaz, kestirilemez. Öyleyse bu tuhaf varlık, bu itkiye bağlanamayacak ölçüde tümcemsi, tümceye bağlanamayacak ölçüde çığlıksı dil yapaylığı hangi dilbilimsel düzene girer? Ne tümüyle bir sözcedir, ne de tümüyle sözcelem. Buna bir haykırma denilebilir.Haykırmanın bilimde yeri yoktur: seni seviyorum ne dilbilime girer, ne göstergebilime. Durumu daha çok müziğin durumu olabilir.Şarkıda olduğu gibi,seni-seviyorum’un haykırtmasında, arzu ne (sözcede olduğu gibi) bastırılmış, ne de (sözcelemde olduğu gibi,beklemediğimiz yerde) benimsenmiştir, yalnızca: doyumuna varılmıştır. Doyum söylenmez; ama konuşur ve seni-seviyorum der.” (Roland Barthes, "Seni Seviyorum", Bir Aşk Söyleminden Parçalar) Aşkın "göstergeler"i uçsuz bucaksız bir tepkisel yazını besler: aşk canlandırılır, bir görünüşler estetiğine bırakılır. Karşı-gösterge olarak, seni-seviyorum Dionysios'un yanındadır: acı yoksanmamıştır ama haykırıyla, içselleştirilmemiştir: seni-seviyorum demek, tepkiseli dışarı atmak, onu göstergelerin sözün dolambaçlı yollarının sağır ve sızlanan dünyasına yollamaktır. Haykırı olarak, seni-seviyorum harcamanın yanındadır. Sözcüğün haykırısını isteyenler harcama özneleridir: bir yerde tutulması saygısızlıkmış (bayağılıkmış) gibi sözcüğü harcarlar; dilin uç sınırında, dilin kendisinin (bunu ondan başka kim yapardı ki?) güvencesiz olduğunu kabulettiği, ağsız çalıştığı yerdedirler. (Roland Barthes, "Seni Seviyorum", Bir Aşk Söyleminden Parçalar) “Anlaşılmaz bir nesne için çırpınmak, kendini yiyip bitirmek dinin ta kendisidir. Ötekini yaşamımın kendisine bağlı olduğu, çözülmez bir bilmeceye dönüştürmek onu bir tanrı olarak benimsemektir.(…) İnsanın ne kadar severse o kadar anladığı doğru değildir; aşk eyleminin benden elde ettiği şey şu bilgeliktir yalnızca: ötekini tanımak gerekmez; saydamsızlığı bir gizin perdesi değildir hiçbir zaman, bir tur acık gerçektir daha çok, görünüş ve gerçeklik oyunu bu açık gerçekte yok olur. O zaman bilinmedik olan, her zaman da bilinmedik kalan birini sonuna dek sevmenin coşkusu sarar içimi: gizemsel atılım: bilgisizliğin bilgisine ulaşırım.” (Roland Barthes, "Bilinmez", Bir Aşk Söyleminden Parçalar "Ötekinin solması sesindedir. Ses sevilen varlığın yok oluşunu taşır, belirtir, bir bakıma da gerçekleştirir, çünkü ölmek sese özgüdür.(…)Freud, dinlemeyi cok sevmekle birlikte, telefonu sevmezmiş anlaşılan. Telefonun bir ses akışımı, ilettiği şeyin de kötü ses, yalancı iletişim olduğunu sezdiği, önceden gördüğü için mi? Hiç kuşkusuz, telefonla ayrılığı yadsımaya çalışırım. Telefonun teli iyi bir geçişim nesnesi değildir, cansız bir ip değildir, anlamla yüklüdür, birleşmenin değil, uzaklığın anlamıyla: telefonda duyulan, sevilen, yorgun ses: bütün kaygısıyla solma. Önce, bu ses bana ulaştığı zaman, burada olduğu, sürdüğü zaman tümüyle tanımam onu; sanki bir maskenin altından çıkıyormuş gibi.Sonra,öteki telefonda her zaman yola çıkış durumundadır, iki kez gider, sesiyle ve sessizliğiyle: kim konuşacaktır? Birlikte susarız: iki boşluğun tıkanıklığı. Telefondaki ses, "Senden ayrılacağım," der her saniye. Telefondan kaygı duymak: aşkın gerçek imzası." (Roland Barthes, "Solmak", Bir Aşk Söyleminden Parçalar) "SOLMAK. Sevilen varlığın anlaşılmaz ilgisizliğini aşık özneye yöneltmediği ya da, dünya olsun, rakip olsun, bir başkası yararına dile getirmediği zaman bile, her türlü bağıntıyı koparır gibi görünmesinden kaynaklanan acılı deney. (…) Ötekinin solması, ortaya çıkınca, bana kaygı verir, çünkü nedensiz ve sonuçsuz gibi görünür. Hüzünlü bir ılgım gibi, öteki uzaklaşır, sonsuzluğa doğru gider ve ben oraya ulaşacağım diye didinip dururum.(…) Aşık öznenin aştan açıklanmaz geri çekilişi, gizemcilerin çok iyi bildikleri bırakıştır: Tanrı vardır, ama artık sevmemektedir." (Roland Barthes, "Solmak", Bir Aşk Söyleminden Parçalar) "Dünya kesinlikle budur: bir paylaşma zorunluluğu. Dünya (toplum) rakibimdir. Cansıkıcılar durmamacasına rahatsız eder beni: bir rastlantı sonucu karşınıza çıkıp da zorla masanıza oturan uzak bir tanıdık; lokantada bayağılıkları ötekini gözle görülür bir biçimde, kendisiyle konuşup konuşmadığımın bile ayrımına varmasını önleyecek ölçüde büyüleyen masa komşuları; ötekinin daldığı bir nesne, hatta, örneğin bir kitap (kitabı kıskanırım)." (Roland Barthes, "Cansıkıcı", Bir Aşk Söyleminden Parçalar) "Toplumsal töremler karşısında her türlü boyun eğme sevilen varlığın bir tür yaltaklanması gibi görünür, bu yaltaklanma da onun imgesini bozar. Çözümsüz çelişki: bir yandan, kusursuz bir nesne olduğuna göre, Charlotte'un "iyi" olması gerekir; obur yandan da bu iyiliğin beni temellendiren ayrıcalığı yoketme sonucunu vermemesi. Bu çelişki bulanık bir kine dönüşür; kıskançlığım belirsizdir: cansıkıcıya yöneldiği kadar onun isteğini pek rahatsız olmuş gibi görünmeden karşılayan sevilen varlığa da yönelir: ötekilere, ötekine, kendime sinirlenirim (bundan bir "kavga" cıkabilir)." (Roland Barthes, "Cansıkıcı", Bir Aşk Söyleminden Parçalar) "Aşık öznenin sevilen varlığa ölçülü bir coşkuyla bol bol aşkından, ondan, kendinden, kendilerinden sözetme eğilimi:bildirim aşkın açığa vurulmasına yönelmez, aşk ilişkisinin biçimine yönelir, sonsuzca yorumlanan biçimine.(...) Aşıkça konuşmak bir yere varmaya çalışmadan, bunalıma düşmeden harcamaktır; orgazmsız bir ilişki gerçekleştirmektir." (Roland Barthes, "Görüşme", Bir Aşk Söyleminden Parçalar) "Aşık özne sevilen varlığa kendisini sevdiğini bildirmesi gerekip gerekmediği sorusuna değil (bir açılma betisi değildir bu), tutkusunun "sıkıntılarım" (kargaşalarını); arzularını, üzüntülerini, kısacası aşırılıklarını (Racine'in diliyle, taşkınlığım) ondan ne ölçüde gizlemesi gerektiği sorusuna yanıt arar.(…) Bir çifte söyleme takılmışım, içinden çıkamıyorum. Bir yandan, "Ya kendi yapısının eğilimi sonucu, ötekinin soruma gereksinimi varsa?" diye soruyorum kendi kendime.O zaman, kendimi "tutku"mun düz anlatımına, coşkun söylemine bırakmakla haklı cıkmış olmaz mıyım? Aşırılık çılgınlık benim gücüm, benim gerçeğim değil mi? Ya bu gerçek, bu güç en sonunda etkisini gösterirse? Ama bir yandan da şöyle diyorum kendi kendime: bu tutkunun göstergeleri ötekini boğabilir. Öyleyse, onu sevdiğim için, ondan kendisini ne denli sevdiğimi gizlemem gerekmez mi? Ötekine bir çifte bakışla bakarım: kimi zaman nesne olarak görürüm onu, kimi zaman özne olarak; zorbalıkla kurbanlık arasında duralarım." (Roland Barthes, "Gizlemek", Bir Aşk Söyleminden Parçalar) "Aşık mıyım? -Evet, beklediğime göre." Öteki hiç mi hiç beklemez. Bazı bazı beklemeyen kişiyi oynamak isterim; başka bir yerde oyalanmayı, geç gelmeyi denerim; ama her zaman yenilirim bu oyunda: ne yaparsam yapayım, boşuna, tam zamanında, hatta saatinden önce, orada olurum. Aşığın kaçınılmaz kimliği yalnızca budur: “ben bekleyenim.” "bekletmek": her iktidarın sürekli ayrıcalığı, insanlığın bin yıllık eğlencesi." (Roland Barthes, "Bekleyiş", Bir Aşk Söyleminden Parçalar) "Yaşamımda milyonlarca bedenle karşılaşırım; bu milyonlarca bedenden ancak birkaç yüzünü arzularım; ama bu birkaç yüzden yalnızca birini severim. Aşık olduğum öteki bana arzumun özgüllüğünü gösterir.(...)Bununla birlikte, arzumun özgüllüğünü ne denli çok duyarsam, o denli az adlandırabilirim onu; hedef kesinleştikçe ad titrer; arzunun yerindeliği olsa olsa sözcenin uygunsuzluğuna yol açar. Bu dil başarısızlığından tek bir iz kalır geriye: "tapılası" sözü. Tapılası demek: onun tek olması bakımından, arzum budur demektir: "Bu budur! Tam olarak budur (benim sevdiğim)" demektir. (Roland Barthes, "Tapılası", Bir Aşk Söyleminden Parçalar) "Bu kitabın gerekliliği şu düşüncede yatıyor: bugün aşk söylemi alabildiğine yalnız. Belki de binlerce özne kullanıyor bu söylemi (kim bilir?) ama hiç kimse desteklemiyor; çevre diller tümden bırakmışlar onu: ya bilmiyor, ya küçümsüyor, ya alaya alıyorlar; yalnızca iktidardan değil, çarklarından (bilim, bilgi, sanat) da koparılmış. Bir söylem böylece kendi gücüyle güncel-dışının akıntısında sürüklenmeye başlayıp her türlü şiirselliğin dışına sürgün edilince, olsa olsa,bir kesinlemenin yeri olabilir (bu yer ne denli dar olursa olsun). Başlayan kitabın konusu işte bu kesinlemedir." (Roland Barthes, Bir Aşk Söyleminden Parçalar) "Âşık olduğumuzda kullandığımız dil, her zaman konuştuğumuz dilden çok farklıdır; çünkü yalnızca kendimize ve hayalimizdeki sevgiliye yönelmiştir. İşte tam da bu nedenle yalnızlığın dilidir aslında aşkın dili... Günümüzde bu yalnızlığa bir de aşkın toplumun kıyısına itilmesinden gelen yalnızlık ekleniyor: Hâlâ birçok insan âşık oluyor, aşk söylemi hâlâ sürüyor, oysa toplum cinselliği hevesle konuşurken, aşk söylemine alayla bakıyor. Roland Barthes'ın edebiyatın başlıca aşk metinleri üstünden yazdığı bu arzu anatomisi kitabında, âşık olan herkesin iyi bildiği o bekleyişler, randevular, mektuplar, âşık olmak için âşık olmalar, "ölesiye seviyorum" lar, tartışmalar, intihar tehditleri, terkedip tekrar bir araya gelişler var. Yazarın, aşk söylemini kavramlarla, çağrışımlarla yeniden oluşturduğu bu parçalar "aşk"ın, kelimenin belki de şimdi dünyamızdan yavaş yavaş çekilen o eski anlamıyla, nasıl bir "tutku" olduğunu gösteriyor." (Roland Barthes, Bir Aşk Söyleminden Parçalar) Arka Kapak Tanıtım yazısı "Davranışında her şey, artık beni sevmediğine göre, benim için hiçbir şeyin önemi yok der gibiydi. Oysa onu hala seviyordum, hatta hiçbir zaman böylesine sevmemiştim; ama bunu ona kanıtlamam olanaksızdı artık. En korkuncu da buydu." (Roland Barthes, Bir Aşk Söyleminden Parçalar)

Baskı: Batı'nın Gördüğü Türk

Batı’nın gördüğü Türk’ü merak ederek bu kitabı okumak daha önceki bildiklerinin yanında sürpriz bir etki yarattı mı, nedenlerini açıklayıcı bir şey kattı mı derseniz söyleyeyim katmadı. Batı bizi; en başta Hıristiyanlığın İslam’a olan düşmanlığından kaynaklı müslüman bir toplum olmamızdan ve Osmanlı’nın Konstantinopolis’i almasından beri; barbar, zulmeden, tembel, devlet işlerinde rüşvet ve yolsuzluk yapan, şehvet düşkünü ve ahlaksız olarak değerlendiriyor. Değerlendirmeye eklenecek, çıkartılacak ya da tamam batı doğuya hep ırkçı yaklaşmıştır ama “doğuda bunun böyle olmadığını gösterecek bir şey yapmış mıdır? Ve yahut da yaptıysa ya da yapsaydı batının gözünde doğu algısı değişir miydi?” bunlar hep tartışma konusu. Bana öyle geliyor ki bu doğu ya da Türk algısı batının beynine kodlanmış. Biz ne yaparsak yapalım batı bizi algıladığı gibi görmeye devam edecek. Anlattığına göre yazar batının bu düşüncesini bir anda oturup yazmamış otuz yılı aşkın süredir yaşadığı Londra ve başka ülkelerde Türkler üzerine biriktirdiği görseller sonucu oluşan düşünceyi illüstrasyon çizimlerle ve resimlerle anlatmış. Bu resimlerin esrarengiz peçeli kadınlar, fesli, göbekli, kılıç ya da bıçaklı eli kan damlayan adam çizimleri olduğunu söylememe gerek yok herhalde. Kim anlatmış bunu Roni Margulies. Roni Margulies kim? Türkiye’de yaşayan, burada Taraf gazetesinde köşe yazarlığı yapmış, altı şiir, şiir çevirilerinden oluşan dört kitabı, siyasi tercümeler, edebiyat, tarih ve siyaset hakkında birçok makalesi bulunan, 2002 yılında da Yunus Nadi şiir ödülüne layık görünen, Yahudi asıllı olup ama bunu kabul etmeyen kendini Siyonizm karşıtı devrimci olarak tanımlayan, DSİP üyesi ve Kemalizm düşmanı bir yazar. Yani kitabı yazdığı için yazar demek durumundayım. Kemalizm’e neden karşı olduğunu bir konferansta gerekçeleriyle anlatmış ve bugün hala sancılarını yaşadığımız sonuçlar baz alındığında bana bazı düşünceleri mantıklı gelmiştir. Mantıklı gelen düşünce şuydu. Türkiye Cumhuriyeti kurulduktan sonra batılılaşma sürecinde geri kalmışlığı çağrıştıran ne varsa toplumun o zamana kadar ki değerleri hiçe sayılarak bir kenara itilmiş, hazır olmayan halka devrim niteliğinde yeni değerler yüklemiştir. Bende onun gibi soykırım niteliğindeki bu devrim yerine, halkın benimseyeceği evrimsel bir devrim olsa daha mı iyi olurdu diye düşünüyorum. Tabi o dönem için şartlar göz önüne alındığında hangisi daha doğru olurdu bunu öyle değerlendirmek gerekir. Kitapta Ermeni soykırımına değiniliyor ve Türkiye’nin buna cevap olarak “biz, siz ne kadar Yahudi öldürdüğünüzü soruyor muyuz? Siz kendi işinize bakın” şeklinde cevap vermesinin ve soykırımla ilgili bir romancının (Orhan Pamuk’tan bahsediliyor) Türklüğü aşağıladığı gerekçesiyle mahkemeye verilmesinin, batının Türkleri yanlış bilmesinden mi yoksa Türkiye’de ifade özgürlüğü olmamasından mı kaynaklandığını soruyor dolayısıyla demokrasiyi sorguluyor. Kitaptaki bir diğer konu ise Türklerin imaj meselesi. Bugün hala ülkemizde yaşanan bir olayda olayın halk ya da ülke açısından vahametinden çok dünyaya rezil olduk kaygısı vardır. Yani dünyaya rezil olmak, elalem ne der kaygısı bizim için her şeyden önemli. Türk erkeklerinin eğitimsizlikten ziyade, aşırı şehvet düşkünü olmaları nedeniyle zihinsel yetersizlikten kaynaklı bön bakışlı oldukları yazılanlar arasında. Görüldüğü üzere kitabın başlığında ve içeriğinde Terrible yani korkunç Türk kelimesi doğal bir sıfatmış gibi rahatlıkla kullanıyor. Yani batı bunu Türkleri aşağılamak için söylemiyor, Roni; 2. Abdülhamit’ten bu yana batı algısında Türk, korkunç sıfatıyla birlikte gelir diyor. Terrible Türk yani o kadar. Kitapta altını çizdiğim, okurken gülümsediğim en önemli detay; Charles Darwin’in 1881 yılında bir komutana yazdığı mektup. Aynen aktarıyorum. “Çok da ileri olmayan bir tarihte dünyaya bakacak olursak, her tarafta düşük düzeyli ırkların pek çoğunun daha yüksek, uygar ırklar tarafından bertaraf edilmiş olduğunu göreceğiz. “ Darwin bu kelimeleri yazalı 140 yıl geçtiİ ne Türkler bertaraf oldu, ne de Batı’nın gözündeki Türk imajı.

Baskı: Bangır Bangır Ferdi Çalıyor Evde...

Bangır bangır Ferdi çalıyor evde; Mahir Ünsal Eriş’in okuduğum ilk kitabı. Bu Afilli Filintalar tayfasının tüm üyelerinin kitapları şahane denecek şekilde insanı bir yerden yakalıyor ve bırakmıyor. İlk Murat Menteş’le kapıldım bu akıma, sonrası Alper Canıgüz, Barış Bıçakcı, Emrah Serbes, Murat Uyurkulak, Onur Ünlü derken bu tayfaya ait olmasa da tayfanın üyeleriyle sıkı bağlar kuran ve onlar kadar can acıtıcı, ironik, trajikomik, hüzünlü hikayeler yazan canım Ali Lidar. Ali Lidar bu kitabın neresinde aklıma geldi derseniz o da Şirintepe parkında fena halde Ferdi dinler oradan bir esinlenmeyle Emrah Serbes'in Erken Kaybedenler'i kitabı arasındaki benzerlikleriyle Ali-Emrah-Mahir ve çocukluğum olmak üzere hep beraberdik bu kitapta. Seksenler doksanlar dönemini sanki mahalleden bir arkadaşımla parkta buluşmuş, önümüzde bir kâse leblebi, elimizde gazoz içerken günlük yaşadığımız olayları anlatıyormuş gibi bir anlatımla anlatmış. Babamın Müslüm Gürses, annemin Ferdi Tayfur, dinlediği bir evde entelektüel olmaya çalışmak adına rock dinleyen bir tiptim. Ama ne fayda. Kabul edelim benim de çocukluğumun geçtiği 80’ler yoksulluk dahası yoksunluk demekti. Bangır bangır Ferdi çalıyor evde daha ne olsun. Birçok hikayede “ben de bunu yaşadım” dediğim çok şey oldu. Sanırım 1980 doğumlu ve Ankaralı olması nedeniyle kendimle özdeşleştirme duygusuyla (ee çocukluğumuz aynı yerde geçmiş sonuçta:) hikayeleri daha bir sahiplenerek okudum. Çoğu hikâyenin onun açısından da otobiyografik olduğunu bu nedenle üslubunun samimi, duyguları olayları tespit edercesine akıcı anlattığını fakat hikayelerin belki bitiş kısmında olabilir hep bir olmamışlık, bir eksiklik duygusuna kapıldığımı söyleyebilirim. O tamamlanmamışlık duygusuyla gelen tatmin olma dürtüsü neticesinde kitabın sonraki sayfalarını aradığım şeyi bulma umuduyla daha bir merakla çevirdim. Olmadı. Hani o eksiklik duygusu var dedim ya aslında o Kafka’nın “Milena’ya Mektuplar” kitabında olduğu gibi bir beklentinin hayal kırıklığı olabilir hani orada da Kafka; o mektupları bir gün kitap haline getirmek için yazmamıştı sevgilisine o anın getirdiklerini olduğu gibi yazmış bir nev-i dertleşmişti onunla fakat biz okurlar beklenti içinde olduğumuzdan kitabı Kafka’ya göre basit bulmuştuk halbuki o kitap yazmamıştı sevgilisine mektup yazmıştı ölümünden sonra arkadaşı bunları kitap olarak yayınlamasaydı eğer.. Eriş’te de Kafka’ya benzer bir durum söz konusu gelin bunu kendi röportajında anlatımıyla okuyalım. “Bu kitabın aynı anda hem olumlu hem olumsuz bir özelliği var benim için... Olumlu yanı, bu öykülerin hiçbirini bir gün kitap olacağı düşüncesiyle yazmamıştım ve içinde hiç yazar sahteliği yok. Olumsuz yanı ise kitap olacağını hiç düşünmediğim için hiç yazar kafasıyla ölçüp biçip, derli toplu bir şey koyamadım ortaya. Bu yüzden birinin karşıma çıkıp “sen de yazar mı oldun canım...” demesinden çok korkuyorum. Çünkü olmadım. Ben bir şeyler anlattım, bir kitaba dönüştüler, belki de bir daha hiçbir şey anlatamayacağım." İşte bu duruma rağmen tanıtım bültenlerinde Eriş; "anlatma iştahıyla dolu yeni bir ses" olarak lanse ediliyor haliyle okuyucuyu beklenti içine sokuyor. Kitabın bütününe baktığımda sonuç olarak Eriş için; tayfanın diğer üyelerinin biraz gerisinde ama aldığı Sait Faik Öykü ödülünü sonuna kadar hak etmiş ilerleyen zamanlarda daha başarılı umut vadeden bir yazar olduğunu düşünüyorum. Ancak “Bangır bangır Ferdi çalıyor evde” dediğim gibi beni tam anlamıyla tatmin etmedi. Yine de 14 hikayeden oluşan bu kitapta "vakitlice gelmeyen çiş", "ben evlenmeyi boşanmaktan daha çok seviyorum","biraz uzunca diyet hikâyesi" ve "kadınlar hep olmadık zamanlarda" en sevdiğim hikâyelerden… Kitaptan Altını Çizdiklerim : -Aşk acısı çekmenin yeri de yok, yaşı da; nereye gitsen aynı kafayı taşıyorsun çünkü. Kaçarın yok. -Her şeyin biteceği hakikatini aklına getirmeyebilecek kadar çocuk olmak ne büyük mutlulukmuş meğer. -Saat ikiyi çeyrek geçmeye niyetliydi. Zaman tereddüt eder mi, mevzu bahis ileri gitmekse eğer? -Çaresiz erkek, sevildiği zaman umurunda bile olmayan ne çok ayrıntıyı hatırlıyor vakit terk edilmeyi vurunca, o ayrıntılardan kurmaya çalışıyor geri dönüşünü kadının. Oluyor mu? Olmuyor. -Yaşı kaç olursa olsun bütün kadınların ağlamasında insanın kendi annesinin ağlayışını hatırlatan bir şey var, canından can yolar adamın.

Amak-ı Hayal
7/1002.11.2017

Baskı: Amak-ı Hayal

Filibeli Ahmed Hilmi; batılaşma sürecinde Osmanlı aydınlarının bilime yönelmesindeki keskin geçişi kabul etmeyerek bilim ve hikmeti bir arada savunan felsefi düşünürlerimizdendir. Üniversitede felsefe öğretmenliği yaptığı sırada oradaki bir sempozyum da “Eserlerinde bazı maddeci, pozitivist düşünürleri savunan Celal Nuri'nin "hakikate ulaşmak için bir tek aracımız vardır: “Bilim" görüşünü, "acaba hakikat nedir?", "hakikatin ölçüsü nedir?" ve "bilim ne demektir ve değeri nedir?" sorularıyla bilimin aslında varsayımlara dayandığını, bu yüzden de değerinin göreceli olduğunu, araştırma ve inceleme sonsuz olduğundan bilimin hiçbir zaman son sözü söylememiş bulunduğunu ve dolayısıyla bilimim hikmetten ayrı olmayacağına dair sorgulayıcı bir düşünce geliştirmiştir. Tabi ben İslamiyetin hakim olduğu bir coğrafyada mantığıma denk düşen kendi inanç sistemimden dolayı konu hakkında kesin bir yargıya varamayacağım zira çok derin bir konu. Kesin olan Filibeli Ahmet Hilmi’nin İslam felsefesini edebi bir dille anlatmaya çalışmış olduğudur. Neyse Filibeli siyasi bir meseleden sürgün edilir daha sonra Meşrutiyetin ilanıyla İstanbul’a geri döner . Gazete ve dergilerde yazmaya başlar. Hatta bu A’mâk-ı Hayâl o dergilerde yayınlanan kısa hikayelerdir. Ölümünden 11 yıl sonra birleştirilerek kitap olarak basılmıştır. Ölümüne gelince zehirlenerek öldürüldüğü bilinir ancak ölümüyle ilgili çeşitli söylentiler vardır. “Masonlukla ve siyonizmle “ ilgili mücadele eden ilk kişilerden olduğu bunun için de Masonlar tarafından zehirlendiği diğer bir söylentiye göre de gazetede yazdığı yazılarda İttihat ve Terakki Cemiyeti’ni ağır bir şekilde eleştirmesinden dolayı cemiyet tarafından zehirlendiği söylenir. Laiklik anlayışına ters düşen ülkemizde Filibeli gibi yazarları ve yahut ta düşünürleri tanıma şansımız olmuyor ne yazık ki… Tasavvuf, doğuya yönelme gibi konularda fikir sahibi olmadığım için kitabı belki 5 aydan fazladır okuma işini erteliyordum. Bir alt yapı olmalı, bir zemin oluşturmalıyım derken doğu edebiyatı ve şiire ilgi duymamı sağlayan biri ile tanıştım. Gerçi iki senelik bir arkadaşlık ama ben iki aydır ancak tam anlamıyla farkındayım. Sanırım okumak, birinin varlığını gerçek anlamda fark etmek de dahil her şey “o şey”e hazır olmakla alakalı… Şiire, doğuya ve divan edebiyatına ilgi duyma derken kendiliğimden bu kitabı okumaya karar verdim. Kitabı bir gece oturup sabaha kadar fonda Masar - Le Trio Joubran, Bab-ı esrar ve günlerdir dilimden düşürmediğim Abdülhak Hamit Tarhan’ın “Bir Gazup Şair” dinletileri eşliğinde okudum. Son zamanlarda madde ile mana arasına sıkışıp kaldığım bir dönemde sanırım çıktığım en derin yolculuktu. Bir başlangıç yaptığımı düşünüyorum ama devamı için nasıl yol alacağımı bilemiyorum o ayrı bir durum. İdrak edebildiğim kadarıyla kitaba gelirsek; A’mâk-ı Hayâl; “Hayat; sekr anında görülen bir düş değil midir? ...kim bilir ? “ sorusuyla aklımıza yer etmiş sorusuyla felsefe ve tasavvuf üzerine 23 fantastik öyküyü içinde barındırmakla birlikte iki bölümden oluşuyor. Bu hikâyelerden benim en beğendiğim karınca hikâyesidir. Birinci bölümde; kitabın kahramanları dindar bir ailede yetişmiş, iyi bir eğitim almış, içkiden gezip tozmalardan, kendisini tatmin edemeyen arkadaşlarından bunalmış hakikati arayan Raci ile Raci’nin evinin önünden geçerken uğradığı mezarlıkta karşılaştığı Aynalı baba. Hakikat peşindeki Raci; Aynalı babanın çaldığı ney eşliğinde hayal aleminde dokuz gün süren yolculuğa çıkıyor. Bu yokluk tepesinden hiçlik zirvesine oradan alimler meclisine uzanan ilahi yolculukta bugün materyalist anlamda gerçek olmayan ama maneviyatta bir çoğumun ulaşmaya çalıştığı derinliklere yelken açıyor. İkinci bölümde; Raci’nin aklını kaybetmesi ve Manisa tımarhanesindeki günlerini anlatır. Delirmiştir ama huzurludur da. Aynalı baba burada da onu yalnız bırakmaz ve Aynalı babanın ölümünün ardından o da insanlara hakikati gösteren bir mürşit olarak hayatına devam eder. Kitap böyle bilindik bir yol gösteren ermiş hikâyesi gibi görünüyor ama aslolan eserdeki Aynalı babanın anlattıkları. Hatta bir tane de Sabahattin Ali’nin Kuyucaklı Yusuf’u yazarken A’mâk-ı Hayâl’den yola çıkarak yazdığı şu hikayeyi anlatayım. Bir gün Allah peygamberleri çağırıp sormuş saadet nedir demiş? Her biri kendilerine göre cevap vermişler. Musa : Arzı Mev'uda gitmektir , İsa : Bir yanağına vurana ötekini uzatmaktır , Buda : Hayatta hiçbir arzusu olmamaktır , yollu şeyler söylemiş. Sıra bizim Muhammed' e gelince : Saadet , hayatı olduğu gibi kabul etmektir... demiş. Ne doğru söz! Hayatı olduğu gibi kabul etmeli ve ona ne bir şey ilave etmeli, ne de ondan bir şey eksiltmeli. Kitaptan altını çizdiklerim: - "Görünebileceğin başkasının olmaması ve seni görebilecek başkasının olmaması gerçeğinin verdiği boşluğu bilir misin? Nereden bileceksin? " - Bu âlemde olan her şey benim sıfatımdır. Ben olmasaydım, hiçbir şey olmazdı. Ben “hep”im ya da “hiç”im. Ben “hiç”im ya da “hep”im. Zaten “hiç” ve “hep” aynıdır, tek şeydi

Baskı: Alemdağ'da Var Bir Yılan

"Yalnızlık dünyayı doldurmuş. Sevmek, bir insanı sevmekle başlar her şey. Burda her şey bir insanı sevmekle bitiyor." Sait Faik; Cumhuriyet Dönemi sonrasında dönemin yazar ve şairleri gibi doğu-batı medeniyetleri arasında hiçbir akımın etkisinde kalmayarak, 1930’lu yıllarda etkisinde kaldığı Maupassant, Gorki ve Çehov’un öykü anlatıcılığından da daha sonra ayrılıp klasik öykü tekniğini yıkıp, kendi özgün dilini oluşturarak kökü kendisinde olan, modern Türk öykülerinin öncülerinden biri olmuştur. Öykülerinde sadece çok toplumsal sorunları değil, bireysel sorunları da değinen, edebi bir özelliği olup olmadığı kaygısı taşımadan aklına ne gelirse yazan, anlatıcı ile anlatılanın birbirinden zor ayrıldığı, insan sevgisi ve çevresinde gördüğü her şeyi iyi-kötü, güzel-çirkin olmak üzerine bir bütün olarak ele alan ve gerçeklikle ifade eden bir yazardır. Ölümünden sonra onunla özdeşleşen Burgaz Ada’sındaki evi annesinin isteği üzerine müzeye dönüştürülmüştür. Adına her sene öykü ödülü verilen Abasıyanık’ta benim için Jean Genet gibi anlamlandıramadığım, kendimle bütünlük kuramadığım yazarlar kapsamında yerini aldı. Saik Faik için genelde huzursuz ve yalnız bir adamdı tanımı yapılır. Bu huzursuzluğa etken şey içinse onun “işe yaramıyor hissi” içinde olmasını söylerler. Varlıklı bir ailenin ferdi olan Sait Faik; “Yazı yazmayı iş saydığım için başka bir iş yapmamaya karar vermiştim kim ne derse desin. Yalnızca yazılarımla geçinme kararımı kafamdan kimse söküp atamaz” demesine karşılık yine de kendisini bir işe yaramayan adam hissi içinde bulur bunu da agresif tavırlarıyla etrafına belli edermiş. Bir yurtdışı seyahati sırasında pasaportuna “işsiz” yazılmasına fena içerlemiş birçok dost sohbetlerinde ve yazılarında bunu dile getirmiştir. Yalnızlık hissini ise; babasının ölümü, Medar-ı Maişet Motoru ilk kitabının toplatılması ve siroz teşhisi konması üzerine üç kez yazmayı bırakmış ama kendi iç dünyasındaki kargaşadan ve sürekli kafasında dönen kurgulardan kurtulamaması üzerine tekrar yazmaya başlayarak “yazmasaydım delirecektim” diyecek kadar belli etmiştir. Daha çok kitaplarıyla yazar olarak tanıdığımız Sait Faik’in şair yönü de vardır. Fakat Sait Faik’in şiirlerini okuduğumda yüreğime dokunan mısraları yok denecek kadar azdır. Sanırım bu benim, şiir yazma da ölçünün hecenin sonradan öğrenilebilir ancak o yüreğe dokunan duygunun doğuştan gelen bir yetenek olduğuna inandığım olgusundan ileri gelebilir. Mesela bir Ahmed Arif, bir Cemal Süreyya daha hisli adamlarmış gibi geliyor ve bu adamlar sanki şiir yazmak için doğmuşlar gibi hissettirdiklerinden onların yazdıklarını kendi duygu dünyamda örtüştürebiliyorum. Benim için Sait Faik’te durum böyle değil, bilemiyorum belki de bu durum benim ön yargılarımdan biridir. Sait Faik’in daha önce yine öykülerden oluşan “Semaver Kumpanya” isimli kitabını okumuştum. Bana göre kitaptaki “İpekli Mendil”, “İhtiyar Talebe” ve “Meserret Oteli” öyküleri, insanı duygusal bir yerinden yakaladığı için hüzünlendiren o yüzden diğer öykülerine nazaran etkisi fazla olan öykülerdendi. Sanıyorum, kitabı okurken yazarla ilgili fikir sahibiyseniz yazdıklarında ona dair izler bulduğunuzda yazar ve yazdıkları arasındaki bütünlük hissi bir samimiyet oluşturduğundan kitapla ve yazarla aranızda kopmaz bir bağ oluşuyor. Mesela Sait Faik’in etkisinde kaldığım öykülerindeki hüznü ve üzüntüyü Sait Faik’in yalnızlığı ve sevgisizliği ile örtüştürebildiğimden öykülerin içime nüfuz etmesi daha kolay ve acabasız oluyor. Bunun tam tersi, yazdıklarıyla yaptıkları örtüşmeyen yazarlar bana hep itici ve yabancı gelmiştir. Bahsini ettiğim yazarla bütünlük kuramama hissi uyandıran yazarlardan birisi benim için Elif Şafak’tır mesela. Bu durum kitabı okurken yazarı tanıma kavramı önyargıya neden olsa da ben yinede bireyin psikolojisini ve içinde bulunduğu durumu bilirsek eserleri daha doğru algılayabileceğimiz görüşündeyim. Ece Ayhan’ın İkinci Yeni’nin öncüsüdür dediği Sait Faik’in “Alemdağı’nda Var Bir Yılan isimli bu öykü kitabı; anlatımında hayal, kurgu ve rüya içeren 17 öyküden oluşur. Her bir öyküde Saik Faik’le ilgili daha fazla çözümleme ve fikirlere sahip oldum. “Hişt hişt” isimli öyküde yalnızlık vurgusu öyle işlenmiştir ki, kahraman arkasından duyduğu her hişt sesini kendi üzerine alınır hale gelmiştir. “Hişt hişt sesleri gelmedi mi fenadır, bir insandan, kuştan, çiçekten fark etmez. Bir hişt hişt sesi gelsin de nereden gelirse gelsin” der. Hişt hişt sesleri onun için, insanın tabiat içindeki varoluşunu simgeler. “Çarşıya İnemem” öyküsüyle 1930’lu yıllarda ekonomik buhran ile sarsılsan dünya ekonomisinde Türkiye’nin devletçilik politikasının baskıcı tutumunun insanlar üzerindeki etkisini işlemiştir. Kendisi de o dönemlerde yazarak hayatını kazanmaktadır. Bugün olduğu gibi o zamanlarda da insanların kazanç uğruna hayatın anlamını yitirdiğinden yakınır. “Dülger Balığının Ölümü” öyküsünde; insan doğasının bir gerçeği olan ölümü işlerken, çoğunluğa uymayan insanların toplum tarafından dışlanarak insanı nasıl yalnızlaştırdığını ele alıyor. Kitaptaki öyküler genelde yalnızlık üzerine işlenmiş olsa da öykülerden birkaçında özellikle de “Panço’nun Rüyası”, “Yani Usta” ve “Kafa ve Şişe” gibi öykülerinde, öykünün kahramanları arasında geçen yakınlığı Freudyen bir yaklaşımla zaman zaman eşcinsellik eğilimi olarak nitelendirdim. Mesela Panço karakterinin kırklı yaşındaki bir adamla abi-kardeş ya da arkadaş ilişkisinden daha farklı ve özel bir ilişkisinin olması, Yani Usta’nın evlenecek olmasına ellili yaşlarındaki anlatıcı adamın çok bozulması, Kafa ve Şişe’de meyhanede ihtiyar adamın genç delikanlıya bakması sonrası çıkan kavga hikâyesi ve Çarşıya İnemem öyküsünde geçen; “Yasaklarla çevrili bir dünyada yaşamsak, yasaksız yaşayamazdık. Yasakları kabul ettik. İnsanoğlu için yasaklı hayvan diyebiliriz. Gün olur sular yemişler bile yasaktır, insanlar birbirine yasaktır, aşklar yasaktır. Canım çekiyor diye seni öpemem güzel çocuk!” bu satırlar, öykülerinin bütününe bakıldığında eşcinsellik ilişkilendirmemi destekler nitelikte. Ancak sözünü ettiğim eşcinsellik eğiliminde cinsellik yok, genç erkeklerle geçirilen zamandan doğan hoşnutluk var. Belki de realistten uzak, sürrealist ezgilerin olduğu bu satırlarda bu düşünceyi Sait Faik’in, annesinin aşırı ilgisi ile babasının aşırı ilgisizliği arasında sıkışıp kalmasından doğan çatışmaya bağlayabiliriz. Belki Sait Faik, kahramanları üzerinden eksikliğini duyduğu baba rol modelini yaşıyordur. Sait Faik, bu kitabını uzun süredir mücadele ettiği siroz hastalığına yenik düşmeden hemen önce yazmış. O zamana kadar kendisini arayan yazar biçem ve anlatımındaki farklılıklarıyla bize daha önceki yazdıklarından farklı, kendisini dışlayan insanlara kızgın, İstanbul’a küskün, ulaşılamayan aşka hasret duyan bir Sait Faik sunuyor. Belki de bir isyanın bir başkaldırının bir çığlığın sesi… Ben de sözlerime Sait Faik’in sözleriyle son vermek istiyorum. “Bu yürek bizim yüreğimiz, bir tahtası eksiklerin yüreğidir” Kitaptan altını çizdiklerim: -“Alemdağı güzel, Alemdağı. İstanbul çamur içinde. Taksi şoförleri su birikintilerini inadına insanların üzerine sıçratıyorlar. Kar inadına içimize içimize yağıyor.” - “(…) Anılar, anılar yanmıştır. Yanmış oğlu yanmıştır. Beni bugüne getiren kitaplar yanmıştır.” -'' Bir karıyla yatarken bile yalnızlar. '' -“Yıllar da durulmayan istasyonlardan geçer gibi geçiliyor be!” -“Hani bazı kulağınızın dibinde çok tanıdığınız bir ses isminizi çağırıverir. Olur değil mi? Pek enderdir. Belki de kendi kafanızın içinden sizin sevdiğiniz, hatırladığınız bir ses, ses olmadan sizi çağırmıştır. Olabilir.” -“Yüreğinin üstünde bir şey varmış gibi değil mi? Yalan. Mutlak bir yerde okudun. Yahut biri anlattı. Yahut aklında böyle kalmış. Yüreğinin üstünde bir şey yok. Yalnızlık. Yalnızlık güzel. Güzel değil. Kavun acısı. Kavun acısı da ne. Sanki ben her akşam onunlaymışım gibi bir yalnızlık duyuyorum.” Kitabın Künyesi: Alemdağı’nda Var Bir Yılan Yazar: Sait Faik Abasıyanık Türü: Öykü Baskı Yılı: 2011 Sayfa Sayısı: 96 Yayınevi: Yapı Kredi Yayınları

Acımak
6/1002.11.2017

Baskı: Acımak

Reşat Nuri Güntekin ve Acımak… Acımak; okuduğum kitaplar arasında en fazla etkisi altında kaldığım kitaplardan. Çünkü kurgusuyla; çoğu hayata dokunan acıklı olmasının yanında, telafisi mümkün olmayan hatalara gebe olmakla birlikte, en acısı da geç kalınmışlığı anlatmasıyla benim için son derece önemli eserlerden. Kitap, sonunda “anladım ama ne fayda?” sorusunu sordurtuyor. Bence çaresizlik hissinin en kötüsü. Teoman’ın Balans ve Manevra filminde “hayat herkesin anladığı kadar, doğrusu da yok; olması gereken olur.” sözünün geçtiği bir sahne vardı. İzlerken kendi hayatıma dair bu söz üzerine çok düşünmüştüm. Hayatı, olayları ya da insanları sadece anladığımız kadar anlamlandırıyoruz. Belki de gerçek bizim gördüğümüz değil, biz sadece öyle sanıyoruz. Sonra bu sandığımız şeylerin aslında yanlış anlamalar yüzünden sandığımız şey olmadığını anlıyoruz. Bu kitapta da yanlış anlamalar üzerine kurulan hayatların insanları nasıl bedbaht ettiğine şahit oluyoruz. Hani psikologlar, hastadaki soruna cereyan ettiği zaman içinde bir neden bulamadıklarında, sorunların çıkış noktasının nereden geldiğini anlamak için “ çocukluğunuza inelim” derler ya, burada olay örgüsü aynen buna dayanıyor. Çocuklar; anne ve babalarını bilinçaltında yanlış kodlayabilirler ve "bu kod" sadece o dönem içinde değil, büyüdüklerinde dahi peşlerini bırakmazlar. Hayata, insanlara, olaylara karşı bakış açılarını etkileyecek kadar önemli izler bırakırlar. Mesela hikâyedeki kahramanımız Zehra, bu kod yüzünden “acımak” duygusunu yitirmişti. Acımak neydi? Acımak hissi için; Nietzsche Ecce Homo kitabında “acımanın aşılmasını soylu erdemlerden sayıyorum” der. Güntekin ise; acımak hissinin, insanda ahlakı oluşturduğunu savunur. Sanırım bizim kodlarımız da acımanın ahlakla ilintili olduğu yönünde. Çünkü babasının ölüm döşeğinde olduğu haberini alan Zehra’nın, babasının yanına gitmemesine anlam veremeyip hatta nasıl evlat böyle diye Zehra’ya içerleyebiliyoruz. Ama nedenlerini öğrendiğimiz zaman kendisine hak verebiliyoruz. Sonra alkol batağındaki bir babanın kızını yatılı okula göndermesine kızarken, bunun gerekçelerini öğrendiğimizde babaya acımaya başlıyoruz. Sonuç olarak karşılaştığımız olayları ön yargılı davranmayarak, empati yaparak değerlendirmemiz gerektiği ortaya çıkıyor. Gerçek bazen görünendir; çoğu zaman görünenin gölgesinde kalan. Ya da “hiçbir şey gerçek değil, her şey mümkün…” Fethi Naci; Reşat Nuri’yi kişilik olarak beğense de, edebiyatını "romanlarında, ‘rastlantılar’ büyük bir yer tutar; Reşat Nuri, olay örgüsünü geliştirmekte zorlandığı zaman hemen rastlantılara başvurur.” diye eleştirirken, Ahmet Hamdi Tanpınar; “… O, Türkçenin ortasında geniş bir sevgi ve şefkat ürpermesi idi.” diye bahseder. 20. yüzyıl Türk edebiyatının en büyük romancılarından olan Güntekin, babasının askeri doktor olması nedeniyle birçok Anadolu köyünde bulunmuş ve oradaki gözlemlerinden yola çıkarak eserlerinde de Anadolu'daki yaşamı ve toplumsal sorunları ele almış; insanı insan-çevre ilişkisi içinde yansıtmıştır. Bütün romanlarının tiyatro halinde senaryoları olduğunu söyleyen Reşat Nuri, Hikmet Feridun'la yaptığı bir konuşmada çalışma yöntemlerini açıklamıştır. Buradan anladığımız kadarıyla Güntekin; kahramanlarına sevgiyle sokulan bir romancıdır. Genellikle onların gerçek yaşamlarındaki en belirgin özelliklerini yitirmeden yansıtmaya çalışır. Dolayısıyla televizyona da uyarlanan, Çalıkuşu, Acımak ve Yaprak Dökümü gibi anlatımda ve psikolojik tahlillerde başarılı eserler sunmuştur. Kitaptan altını çizdiklerim: -İnsanlar hiçbir vakit ıstırap çektikleri zamandaki kadar güzel olmuyorlar. -Benim için sevmek bir başka insanın vücudundan, ruhundan bir parça hükmüne girmek, onunla beraber gülüp ağlamak, ıstıraplarını paylaşmak demekti. -Acımak... Ben insan ruhlarındaki derinliğin ancak onunla ölçülebileceğine kaniyim. Evet dibi görünmeyen kuyulara atılan tas nasıl çıkardığı sesle onların derinliğini gösterirse başkalarının elemi de bizim yüreklerimize düştüğü zaman çıkardığı sesle bize kendimizi insanlığımızın derecesini öğretir...

Baskı: Abelard ve Heloise Mektuplar

Ann Chamberlin’in “Safiye Sultan” kitap üçlemesinden birinin ismi “Hadım Edilmiş Bir Aşk”tı. Bu kitabı okurken, sürekli aklımda tekrar edip durdu bu söz. Hadım edilmiş bir aşk… Aklıma; literatüre “Heloise Kompleksi” diye geçen dillere destan bir aşk hikayesi ve bu aşkla yanıp tutuşan Abelard ile Heloise geldi. Üstelik bu aşk, salt “hikaye” değil, ete kemiğe bürünmüş, yaşanmış, gerçek bir aşk!!! Hikayeyi anlattığımda neden hadım edilmiş bir aşk olduğunu anlayacaksınız. Abelard ve Heloise yaşadıkları hüzünlü aşkla Fransa tarihinin en iç burkucu hikâyelerinden birisi olmuştur. Bu aşk yaşanmasaydı yine her ikisi de kendi alanında tarihe geçecek önemdeydi aslında. Abelard; Fransız tarihinin Rönesans'ın doğmasına ışık tutan, akıcı felsefeyi savunan, diyalektiği gerçeğe götüren yol olarak gören, sözcüklerin anlamlı bir biçimde nasıl kullanılabileceğini gösterirken, bir yandan da fiziğin alanına giren şey'lerin doğruluğunu kanıtlamakta dilin tek başına yeterli olmayacağını vurgulayan bir filozoftu. Kimi zaman, alanında kendini kanıtlamış -aynı zamanda hocası olan- Roscelinus ve Guillamue gibi filozoflarla karşıt görüşlerde yer aldı. Sonunda kendi mantık yazılarında bağımsız bir dil felsefesini başarıyla geliştirdi. Ayrıca bestelenmiş şiirleriyle de dönemin en önemli şairlerinden oldu. Ne yazık ki pek az eseri günümüze kadar gelmiştir. Hayatını kaleme aldığı otobiyografi niteliğindeki Remzi Kitabevinden çıkan kitabı “Bir Mutsuzluk Öyküsü”nde de kitaba konu olan aşkına ve hayatına dair izlenimler edinebilirsiniz. Heloise ise; zeki, iyi eğitim almış, kültürlü felsefeye merak salmış güzel bir genç bayandır. Dayısı Flubert, annesinin ölümünden sonra yanına aldığı yeğenini felsefe öğrensin diye Abelard’ın yanına ders almaya gönderir. Olaylar bunun akabinde başlar. O zaman 37 yaşında olan Abelard’la, 17 yaşındaki güzel Heloıse birbirine aşık olur. Kimilerine göre aslında dayısı olmayan, kimilerine göre dayısı olsa bile Heloise’de gözü olan Flubert bu ilişkiye onay vermez. Flubert çifti ayırır fakat Heloise hamiledir. Abelard, Heloıse’i dayısından kaçırarak ailesinin yanına götürür. Heloıse orada bir erkek çocuk dünyaya getirir. Sonra Heloise’in isteğiyle gizli kalması koşuluyla bir evlilik gerçekleştirirler. Artık çocuk ve evlilik olduğuna göre dayının kendilerini affedeceğini düşünürler fakat gizli kalan evlilikle beraber toplum gözünde gayri-meşru çocuk sahibi olan Heloise’in dayısı onu affetmez. Abelard, Heloise’i bir manastıra yerleştirir. Heloise, dayısının gazabından kurtulmuştur fakat Abelard için aynı durum söz konusu değildir. Heloise’in dayısı bir gece Abelard’ı zorla hadım ettirir. Bu olay onu derinden sarsar ve kendini dine verir. Dini görüşlerini beğenmeyen düşmanları Abelard’ın eserlerini yakarlar. İyice yıkıma uğrayan Abelard kendine “Sığınak” adını verdiği bir manastır kurar, düşmanları onu burada da rahat bırakmayınca Brötanya’daki Aziz Gildas Manastırına yerleşir. Rahibe olarak hayatına devam eden Heloise’i ise “Sığınak”a yerleştirir. Yıllarca birbirlerinden habersiz birbirlerini delice sevmeye devam eden çiftin yolları Heloise’in eline yanlışlıkla geçen Abelard’a ait bir mektupla yeniden kesişir. Birbirlerine aşklarını, tutkularını, çaresizliklerini anlatan yedi mektup yazarlar. Biri hadım edilmiş bir erkek, diğeri rahibe bir kadın. Sonunda Abelard’a “tarih beni bir şair, bir filozof olarak değil, bir sevgili, senin sevgilin olarak hatırlayacak” dedirtecek, yıllarca sönmeyen ateşe gebe bir aşk. Hikaye böyle. “Neşve tahsil ettiğin sagar da senden gamlıdır/ Bir dokun bin ah işit kase-i fağfurdan” mütevellit ben artık burada susarım. Derler ki, “aşk; bilmeyenlerin konuştuğu bilenlerin sustuğu şeyin adıdır.” Suskunluğum aşktan anladığımdan değil, anlamadığımdan. Elbette şu ahir ömrümde üç-beş kelam edecek kadar aşka tanıklık ettim lakin “yaşadın mı?” derseniz. Orada dururum. Biz aşkı sanmalardan ibaret yaşıyoruz. Bunu “Şems ve Pervane Masalı”nı okuyunca öğrendim. Aşk yok etmiyorsa aşk değildir. Etrafımızda oluşan değerlerin değişmesiyle aşka yüklediğimiz anlam da değişti, aşk vermektir lakin biz hep aldık. Velhasıl kelam biz hiç aşık olmadık. Neyse hikayenin geri kalanında aşk nereye evrilmiş, merak edenlere kalsın. “Umarım öldüğünde yanıma gömülmek istersin, toprağa karışmış kollarım uzanır, kucaklar seni." diyen Abelard 1142 de ölür. Kendisinden 22 yıl sonra da Heloise ölür. Mezarları ayrı yerlerde olan aşıklar tam 750 sene sonra Paris’teki Pére Lachaise Mezarlığında bir anıt mezarda, polis gözetiminde birleştirilir. Gelelim biz bu aşkı nasıl bugüne kadar taşıdık onun hikayesine. Abelard ve Heloıse birbirine yedi mektup yazdı dedik ya, İngiliz yazar Ronald Duncan bu mektupları Latinceden Fransızcaya çevirerek oyunlaştırdığında mektup sayısı on ikiye çıktı. Duncan’a göre, Heloise’in yazdığı mektuplar tarih boyunca yazılmış en iyi düz yazı örneklerindendir. Öyle ki anlatım dilindeki ustalığın Jane Austin’i kekeme bırakacak kadar güzel olduğunu söyler. Fransız Tarihinin bu iki önemli ismini daha önce ele alanlar olmuş ama oyunlaştırmak bir İngiliz'e kısmet olmuş. Duncan da aşktaki ve mektuplardaki şiirsel duygusallığı süslemeden yalın kelimelerle bize aktarmış. Oyunun Türkiye macerası 1980’lerin sonuna dayanıyor. Tilbe Saran (Heloise), Cüneyt Türel (Abelard) oyunculuğunda başta Aksanat olmak üzere, birçok sahnede gösterilen oyun ödüller aldı. Tabii 2007 yılında Aksanat’ın kapanmasıyla birlikte oyun gösterimde değil. Zaten Cüneyt Türel de artık hayatta değil. Yeri gelmişken usta oyuncumuzu rahmetle analım. Kitaptan Altını Çizdiklerim: -Ayrılık, sevdanın türbesidir derler. Derler ki, uzun ayrılıklarda ölür gidermiş sevdanın sıcaklığı.Madem öyle, neden azalmadı aşkımız, bir nebze bile ? -Öldün diye sana olan sevgimin azalacağını düşünecek kadar saf mısın ? -Taptığım, özüne indirgese de seni, ölüm bile azaltamaz sevgimi.

Baskı: Cahil Hoca Zihinsel Özgürleşme Üstüne Beş Ders

“Ne kötü huylu tanrı, ne ölümcül kitle ne de radikal kötülük vardır. Olan tek şey, kendi sonuçlarını getiren şu eşitsizlik tutkusu veya kurmacasıdır.” (Jacques Ranciere, Cahil Hoca Zihinsel Özgürleşme Üzerine Beş Ders) “Her şey kurmacadır: Değişmeyen tek şey her birimizin bilinci ve aklıdır. Toplum durumu işte bu ilkeler üzerine kuruludur. İnsan akla itaat etseydi, yasalar ve hakimler falan gereksiz olurdu; ama tutkular onu alır götürür: isyan eder, bu yüzden aşağılayıcı bir biçimde cezalandırılır. Her birimiz bir başkasına karşı birinden destek almaya mecbur oluruz. İnsanlar, birilerine karşı başka birilerinden destek almak için toplumlaştığı andan itibaren, bu karşılıklı ihtiyaç hiçbir akla uygun sonuç vaat etmeyen bir akıl yabancılaşmasını haber verir. Kendimizi adadığımız üzücü duruma bizi zincirlemekten daha iyi ne yapabilir toplum?” (Jacques Ranciere, Cahil Hoca Zihinsel Özgürleşme Üzerine Beş Ders) “Dolayısıyla toplumsal dünya gayri-aklın dünyası değil, akıldışılığın,yani eşitsizlik tutkusunun ele geçirdiği sapkın iradenin dünyasıdır.Karşılaştırma ile birbirine bağlanan bireyler, kurumların yasallaştırdığı ve açıklamacıların zihinlerine nakşettiği bu akıldışılığı sürekli yeniden üretir. Akıldışılığın bu üretimi öyle bir çalışmadır ki bireyler zihinlerinin eserlerini akla uygun biçimde iletmek için ne kadar sanat ve zeka kullanıyorlarsa, bir o kadarını kullanmalarını gerektirir. Bu çalışma bir yas çalışmasıdır aslında. Savaş toplumsal düzenin yasasıdır. Ama savaş dediysek, akla hemen maddi güçlerin uğursuz yazgısı, hayvanca içgüdülerin hükmettiği sürülerin zincirden boşanması gibi şeyler gelmesin. İnsanın her işi gibi savaş da öncelikle söze bağlı bir edimdir. Ama bu söz, bir başka zeka ve bir başka söylemi devreye sokan karşı-çevirmenden yayılan şu parlak fikirler halesini reddeder. Savaşta irade tahmin etmeye ve tahmin edilmeye çalışmaz. Amacı ötekinin sessizliği, cevapsızlık, zihinlerin rızanın maddi yığınına düşmesidir.” (Jacques Ranciere, Cahil Hoca Zihinsel Özgürleşme Üzerine Beş Ders) “Aptallaştıran dünya görüşünü tanımlayanın şu olduğunu biliyoruz: Eşitsizliğin gerçekliğine İnanmak, toplumdaki üstünlerin gerçekten üstün olduğunu, bu üstünlüğün uzlaşıma dayalı bir kurmacadan ibaret olduğu fikri özellikle alt sınıflarda yayılırsa toplumsal hayatın tehlikeye gireceğini sanmak.” (Jacques Ranciere, Cahil Hoca Zihinsel Özgürleşme Üzerine Beş Ders) “Aptallaştıran dünya görüşünü tanımlayanın şu olduğunu biliyoruz: Eşitsizliğin gerçekliğine İnanmak, toplumdaki üstünlerin gerçekten üstün olduğunu, bu üstünlüğün uzlaşıma dayalı bir kurmacadan ibaret olduğu fikri özellikle alt sınıflarda yayılırsa toplumsal hayatın tehlikeye gireceğini sanmak.” (Jacques Ranciere, Cahil Hoca Zihinsel Özgürleşme Üzerine Beş Ders) "Güce adalet kazandırmanın bir yolu her zaman bulunmuştur ama, adalete güç kazandırmanın bir yolunu bulmaya yaklaşan olmamıştır. Hatta böyle bir tasarının anlamı bile yoktur. Güç güçtür. Gücü kullanmak akla uygun olabilir. Ama onu akla uydurmak istemek akıldışıdır" (Jacques Ranciere, Cahil Hoca Zihinsel Özgürleşme Üzerine Beş Ders) "Öyleyse akıl sahibi insana düşen, aklını korumak için yurttaş deliliğine tabi olmaktır. Filozoflar bunun yolunu bulduklarına inanırlar: Edilgen itaat olmaz, hak olmadan görev olmaz, derler. Ama bu dikkatsizce konuşmaktan başka bir şey değildir. Görev kavramının içinde hak kavramını içeren hiçbir şey yoktur ve asla olmayacaktır. Devredilen, mutlak anlamda devredilmiş olur. Buna bir çare olduğunu varsaymak kibrin zavallı bir hilesidir; devretmeyi rasyonelleştirmekten ve hakkını koruduğunu iddia edeni kandırmaktan başka bir işe yaramaz. Akıl sahibi insan bu hilelere kanmaz. Bilir ki toplumsal düzenin ona sunabiieceği tek şey düzenin düzensizliğe üstünlüğüdür. " (Jacques Ranciere, Cahil Hoca Zihinsel Özgürleşme Üzerine Beş Ders) “Meşru şiddetin tekele alınması hala şiddeti sınırlamak ve akla özgürce çalışabileceği güvenli limanlar bırakmak için bulabildiğimiz en iyi çaredir. Dolayısıyla akıl sahibi insan kendini yasaların üstünde görmeyecektir.(…) akıl sahibi irade öncelikle kendi kendini yenme sanatıdır. Akıl kendi fedasını kontrol ederek kendi kendine sadık kalacaktır. Akıl sahibi insan erdemli olacaktır. Kendi kendini yenme kapasitesi denen rasyonalite yuvasını ayakta tutmak için aklını kısmen akıldışılığın emrine verecektir. Böylece akıldışılık içinde verilecek savunulamaz bir karardan akıl hep kaçınacaktır.” (Jacques Ranciere, Cahil Hoca Zihinsel Özgürleşme Üzerine Beş Ders) “ Retorik sapkın bir şiirselliktir.” (Jacques Ranciere, Cahil Hoca Zihinsel Özgürleşme Üzerine Beş Ders) “Aklın dili diye bir şey yoktur. Aklın sadece konuşma niyeti üzerinde bir denetimi vardır. Kendisini olduğu gibi tanıyan şiir dili akılla çelişmez. Aksine, konuşan her özneye zihinsel serüvenlerinin anlatısını hakikatin sesi sanmaması gerektiğini hatırlatır. Konuşan her özne kendisinin ve eşyanın şairidir. Bu şiir kendisini olduğundan başka bir şeymiş gibi sunduğu, kendisini hakikat diye dayatmak ve o şekilde edime zorlamak istediği anda, sapkınlık ortaya çıkar.” (Jacques Ranciere, Cahil Hoca Zihinsel Özgürleşme Üzerine Beş Ders) “Derler ki, retoriğin temel ilkesi savaştır. Retorikte amaç anlamak değil, karşıt iradenin ortadan kaldırılmasıdır. Retorik, konuşan varlığın şiirsel durumuna karşı isyan halinde olan bir sözdür. Susturmak için konuşur. Artık konuşmayacaksın, düşünmeyeceksin, şunu yapacaksın, der: Programı budur. Etkisini sağlayan şey kendi kendini askıya almasıdır. Akıl hep konuşmayı buyurur, retorik akıldışılık ise sırf sessizlik anı gelsin diye konuşur. Eyleme geçme anı, denir seve seve, sözü eylem kılana saygı amacıyla. Ama bu an aslında tam da eylemsizliğin, zekanın eksikliğinin, boyun eğdirilmiş iradenin, sadece ağırlık yasasına tabi olan insanların anıdır.” (Jacques Ranciere, Cahil Hoca Zihinsel Özgürleşme Üzerine Beş Ders) “İnsan konuştuğu için düşünmez -aksini iddia etmek düşünceyi mevcut maddi düzene tabi kılmak olur-, insan var olduğu için düşünür.” (Jacques Ranciere, Cahil Hoca Zihinsel Özgürleşme Üzerine Beş Ders) “Üstün bir zekayı aşağılayacak daha üstün bir zeka bulunur her zaman; aşağı bir zeka da tepeden bakacak daha aşağı bir zeka bulabilir.” (Jacques Ranciere, Cahil Hoca Zihinsel Özgürleşme Üzerine Beş Ders) Bir zihni, bir de kalbi vardır; büyük bir zihni, hassas mı hassas bir kalbi ! Toplumsal zincirin onu bağladığı o kadavra yok mu! Yazık !" Öğrencilerinin ve dış dünyanın duyduğu hayranlığın ev içiyle ilgili bu utanç konusunda onu avutacağı mı söylenecek? İyi de aşağı bir zihnin üstün bir zihin hakkındaki yargısının ne değeri vardır ki? Bir şaire ' Son eserinizden pek memnun kaldım,' deyin; dudaklarını sıkarak size ' Sözlerinizden çok onur duydum, ' diyecektir; anlamı şudur: 'Canım, o kıt zekanızın verdiği onaydan gururlanacak halim yok. " :) (Jacques Ranciere, Cahil Hoca Zihinsel Özgürleşme Üzerine Beş Ders) “Ama zihinsel eşitsizliğe, kendi zekasının üstünlüğüne duyulan bu inanç, bilginlere ve seçkin şairlere özgü bir şey değildir. Bütün toplumu -alçakgönüllülük kılığında bile olsa- kucaklamasından gelir bütün gücü. "Olmaz, yapamam," der size bilgilenmeye özendirdiğiniz şu cahil, "hepi topu işçiyim ben."Bu akıl yürütmede bulunan her şeyi doğru anlamak lazım. Evvela "Yapamam" aslında "istemiyorum; niye uğraşayım ki?" demektir. İkincisi: "Yapabilirim tabii, çünkü ben zekiyim, ama işçiyim: Benim gibi insanlar o işi yapamaz, mesela komşum yapamıyor. Ayrıca ne işime yarayacak ki?Sonuçta ben beyinsizlerle çalışıyorum." (Jacques Ranciere, Cahil Hoca Zihinsel Özgürleşme Üzerine Beş Ders) "Öğretme ve öğrenme ediminde iki irade ve iki zeka vardır. Çakışmalarına 'aptallaşma' denir. İrade ile zeka birbirinden tamamen ayrıdır. İki ilişki arasındaki farkın bilinip özenle korunmasına, irade başka bir iradeye itaat ederken kendisinden başka bir şeye itaat etmeyen bir zekanın gerçekleştirdiği edime, 'özgürleşme' denir. Özgürleştirmeksizin eğiten aptallaştırır." (Jacques Ranciere, Cahil Hoca, Zihinsel Özgürleşme Üzerine Beş Ders) “Toplumsal kötülüğün kaynağı "Bu benim!" diyen kişi değil, "Sen benim eşitim değilsin!" demeyi ilk akıl eden kişidir.” (Jacques Ranciere, Cahil Hoca Zihinsel Özgürleşme Üzerine Beş Ders) "Eşitsizlik bir şeyin sonucu değil, ilksel tutkudur; daha doğrusu, eşitlikten başka nedeni yoktur. Eşitsizlik tutkusu eşitliğin verdiği baş dönmesidir, eşitliğin istediği sonsuz çalışma karşısında gösterilen tembelliktir, akıl sahibi bir varlığın kendine borçlu olduğu şey karşısında duyduğu korkudur. Kendini başkalarıyla karşılaştırmak, itiraf edilen her aşağı durumun karşılığında bir üstünlük alınan bu şan ve küçümseme takası daha kolaydır. Böylelikle akıl sahibi varlıkların eşitliği toplumsal eşitsizlik içinde salınır. Kozmoloji eğretilemesi dışına çıkmamak için şöyle diyeceğiz: Ağır basma tutkusudur özgür iradeyi ağırlık denen maddi sisteme tabi kılan, zihni yerçekiminin kör dünyasına düşüren. Eşitsizlikçi akıldışılık bireyi kendi kendisinden, özünün benzersiz gayri maddiliğinden vazgeçirtir, bir olgu olarak uyumu üretir ve kolektif kurmacanın hüküm sürmesini sağlar. Tahakküm sevdası insanları akla uygun olması mümkün olmayan bir uzlaşım düzeni içinde birbirlerinden korunmaya zorlar; akla uygun değildir bu düzen, çünkü her bireyin akıldışılığından, başkasına üstün olma arzusunun kaçınılmaz olarak doğurduğu başkasının yasasına tabi olma durumundan mamuldür. "İnsan türü dediğimiz hayal gücümüzün ürünü şu varlık, bireysel bilgeliğimizden nasibini almaksızın, her birimizin deliliğinden oluşur." (Jacques Ranciere, Cahil Hoca Zihinsel Özgürleşme Üzerine Beş Ders) “Genelde halklar kendilerinin başka halklardan üstün olduklarına inanırlar saflıkla; tutkular birazcık birbirine karıştı mı hemen savaşın ateşi tutuşur: İki taraf da böcek ezercesine olabildiğince çok insan öldürür. Ne kadar çok öldürürlerse o kadar çok şan ve şöhret kazanırlar. Bu kan tacirliğine de vatan aşkı denir.”

Aşkın Metafiziği
5/1001.11.2017

Baskı: Aşkın Metafiziği

"Tutku, sadece tür için değer taşıyan şey birey için de değerliymiş gibi gösterip onu kandıran bir vehme, bir kuruntuya dayanmış olduğu için, türün amacına ulaşmasının ardından, yanılsamanın ortadan kalkması şarttır. Bireyi eline geçirmiş olan türün ruhu, artık onu tekrar serbest bırakır. Tür ruhunun terk ettiği birey önceki (türe göre) sınırlı, yoksul haline geri döner ve öylesine büyük,yiğitçe ve sonsuz çabaların ardından, kendi hazzının payına, her cinsel tatminin ardından kalandan fazlasının düşmediğini şaşkınlık içinde görür. Umduğunun aksine, daha önce olduğundan daha fazla mutlu olmadığını, türün iradesinin aldattığı kimse olduğunu fark eder." (Arthur Schopenhauer, Aşkın Metafiziği) “Bir kadınla bir erkek birbirlerine karşı şiddetli bir tutku duyuyorlarsa, onları ayıran engeller,ister bir koca ister anne babalar vb. olsun, bana hep yasalar ve insan uzlaşımları bu konuda ne derlerse desinler, bu iki sevgili doğaya ve tanrısal hukuka göre birbirlerine aitmişler gibi gelir.” (Arthur Schopenhauer, Aşkın Metafiziği) "Şairlerin ve yazarların bütün çağlar boyunca sayısız ifadelerle ve deyişlerle dile getirmeye uğraştıkları ve konu olarak bir türlü tüketemedikleri, evet, hakkını bir türlü veremedikleri aşk özlemi, belli bir kadına sahip olma durumuna sonsuz bir bahtiyarlık tasarımı ve elde edilemez olduğu düşüncesine de ifade edilmesi imkânsız bir acı ve ıstırap ilintileyen bu özlem ve bu aşk acısı, malzemesini ebedi olmayan bir bireyin ihtiyaçlarından alamaz; bunlar, burada amaçlarına hizmet edecek, yeri doldurulmaz bir araç elde etme (kaygısıyla kıvranan) ya da bu aracı yitirdiğini gören, bu nedenle de derin derin iç çeken türün ruhunun iniltileridirler. Sadece tür, sonsuz hayata sahiptir; bu bakımdan da onun sonsuz istekler duyma, sonsuz tatminler yaşama ve sonsuz acılar çekme yeteneği vardır. Ama işte bu istek, tatmin ve acılar, burada (dünyada) bir ölümlünün dar yüreğine hapsedilmişlerdir. Dolayısıyla da böyle bir ölümlünün sonsuz sevinç ve sonsuz ıstırapla dolduğu yerde çatlayıp parçalanmak ister gibi görünmesine ve bunları ifade edebilecek söz bulamamasına şaşmamak gerekir. Demek ki bu durum, transzendental, dünyevi her şeyin üzerinde uçan metaforlarla yükselip yolunu şaşıran bütün erotik şiirlerin yüce türünün malzemesini sağlar. Petrarka’nın tema’sı budur; Aziz Preux’lerin, Werther’lerin ve Jacobo Ortis’lerin tema’sı da budur. Burada söylediklerimizi göz önüne almazsak, bunları ne anlayabilir ne de açıklayabiliriz. Çünkü bu sonsuz değer verme, bu sınırsız beğeniş, sevilenin herhangi zihinsel, entelektüel, hele hele nesnel, reel avantajlarına dayanmış olamaz; çünkü karşıdaki kişi, Petrarka’da olduğu gibi, çoğunlukla,seven tarafından yeterince tanınmamakta;her şeyiyle bilinmemektedir. Sadece türün ruhu tek bir bakışla onun kendisi bakımından,amaç ve hedefleri bakımından hangi değeri taşıdığını görebilir. Büyük tutkular da zaten kuralda ilk bakışta doğarlar: İlk bakışta sevmeden kim âşık olmuşturki? (Shakespeare, As you like it)" (Arthur Schopenhauer, Aşkın Metafiziği) "Bütün aşklar, istedikleri kadar uçarı, tensellikten, dünyevilikten uzak, ayakları yerden kesik görünsünler, sadece cinsel dürtüde temellenirler: evet, hatta bu âşıklık hali, sadece daha yakından belirlenmiş, daha özelleşmiş, hatta sözcüğün en dar anlamıyla bireyselleşmiş cinsel dürtüdür." (Arthur Schopenhauer, Aşkın Metafiziği)

Okuma Günlüğü
7/1001.11.2017

Baskı: Okuma Günlüğü

“Kitaplar vardır, bir sayfadan öbürüne geçerken unutarak keyifle gözden geçiririz; bazılarını, hemfikir olmaya ya da karşı çıkmaya kalkışmadan saygıyla okuruz; bazıları yalnızca bilgi sunar bize, yorum beklemez bizden; yine bazılarını, nicedir, nasıl büyük bir aşkla sevdiğimiz için, sözcüğü sözcüğüne tekrarlayabiliriz, çünkü tam anlamıyla ezberimizdedirler.” (Alberto Manguel, Okuma Günlüğü) “Okumak, rahat, tek başına gerçekleştirilen, yavaş ve duygusal bir görevdir. Bir zamanlar yazmada da vardı bu niteliklerden bazıları. Fakat son zamanlarda yazarlık uğraşı, eski gezgin satıcıların, repertuvar aktörlerinin uğraşlarına benzer nitelikler edindi; yazarlar, tuvalet fırçaları ya da ansiklopedi setleri yerine kendi kitaplarının özelliklerini övecek bir gecelik gösteriler yapmak üzere uzak yerlere çağırılıyor.” (Alberto Manguel, Okuma Günlüğü) “Belki de, bir kitabın bizi çekmesi için, yaşantımızla kurgunun yaşantısı arasında -bu iki imgelem; bizim imgelemimiz ile kitabın sayfasındaki imgelem arasında- bir rastlantılar bağlantısı kurması gerek.” (Alberto Manguel, Okuma Günlüğü) “Başkalarının bizim en yüce başarılarımız olarak gördüğü şeyler, çoğu kez bizim için öyle değildir. Bir zamanlar Edith Sorel, Marc Chagall'la St. Paul de Vence'taki evinde bir röportaj yapmıştı. Ressam seksenli yaşlarının ortasındaydı, on yıl önce evlendiği ikinci karısı Vava ile yaşıyordu. Vava özür dileyip bir dakikalığına dışarı çıkarken, Edith dünyanın en ünlü ressamlarından biri olmanın nasıl bir his olduğunu soruyordu Chagall'a. Chagall hemen Edith'in elini yakalamış, odadan çıkmakta olan karısını işaret etmiş ve hazdan ışıldayan yüzüyle fısıldamıştı: "O bir Brodsky!" Vitebsk'in küçük bir kasabasında büyümüş yoksul bir Yahudi oğlanın içini gururla dolduran şey, dünyaca ünlü bir sanatçı olmaktan çok, zengin bir tüccar ailesinin kızıyla evlenmiş olmaktı.” (Alberto Manguel, Okuma Günlüğü) “Bir şeyi kesinlikle, açıkça anımsadığımı sanıyorum. Bir kitabın rastlantıyla açtığım son sayfasındaki bir not, yanıldığımı söylüyor bana; olay başka bir yerde, bir başkasıyla, farklı bir zamanda geçmiş. Bioy'un anlatıcısı: "Alışkanlıklarımız bazı şeylerin belli bir şekilde meydana geldiğini, dünyanın bulanık bir tutarlılığı olduğunu varsayıyor. Şimdiyse gerçeklik değişmiş, gerçekdışı görünüyor bana," diyor.” (Alberto Manguel, Okuma Günlüğü) "Birçok cennet olasılığından söz ediliyor. Yalnızca bir tane olsaydı, hepimiz oraya gitmek zorunda kalsaydık ve bizi orada her hafta edebi toplantılar düzenleyen sevimli bir çiftin beklediğini bilseydik, birçoğumuz uzun zaman önce ölmekten vazgeçerdi." Bir de şu: "Erkek ve çiftleşme, uzun ve yoğun anlara katlanamaz." (Borges, "Tlön, Uqbar"daki ünlü alıntıyı Bioy'a yorarken bu dizeyi düşünüyor olmalıydı: "Aynalar ve çiftleşme iğrençtir, çünkü erkeklerin sayısını çoğaltır." İki dost, Borges ile Bioy, yazılarında birbirlerinin yüzünü yansıtmışlardır. Hem Morel’in Buluşu hem de "Tlön, Uqbar" aynı yıl, 1940'ta yazıldı.)” (Alberto Manguel, Okuma Günlüğü) “Bir şeyi kesinlikle, açıkça anımsadığımı sanıyorum. Bir kitabın rastlantıyla açtığım son sayfasındaki bir not, yanıldığımı söylüyor bana; olay başka bir yerde, bir başkasıyla, farklı bir zamanda geçmiş. Bioy'un anlatıcısı: "Alışkanlıklarımız bazı şeylerin belli bir şekilde meydana geldiğini, dünyanın bulanık bir tutarlılığı olduğunu varsayıyor. Şimdiyse gerçeklik değişmiş, gerçekdışı görünüyor bana," diyor.” (Alberto Manguel, Okuma Günlüğü) "Bioy'un günlüğünde şu yorumu görüyorum: "Okur için yazdığımı söyledim hep, ama okurlar (samimi, safkan okurlar) yok olmuşken halen yazmayı sürdürüyor olmam, yalnızca kendim için yazdığımı yadsınmaz biçimde kanıtlıyor." (Alberto Manguel, Okuma Günlüğü) Borges'in, James Whale'in 1937 tarihli filmi The Road Back için yazdığı eleştiriden:"Sadece pasifizm yeterli değildir. Savaş, zahitçe ve öldürücü büyülerle insanların aklını çelen kadim bir tutkudur. Savaşı ortadan kaldırmak için onun karşısına başka bir tutku konmalıdır. Belki de kendini bütün ülkelerin mirasçısı ve ardılı olarak gören iyi Avrupalı tutkusu; Leibnitz, Voltaire, Goethe, Arnold, Renan, Shaw, Russell, Unamuno,T. S. Eliot gibi. Avrupa'da sırf Alman ya da sırf İrlandalı bolluğu var; eksik olan şeyse Avrupalılar." (Alberto Manguel, Okuma Günlüğü) Sherlock Holmes'un bir kokain bağımlısı olduğunu öğrendiğimde tepkimin ne olduğunu anımsayamıyorum. Kitaplığımın kapısına, Rabelais'nin Thelême Manastırındaki düsturunun değişik bir şeklini yazmıştım: "LYS CE QUE VOUDRA" ("Canın ne istiyorsa onu oku") (Alberto Manguel, Okuma Günlüğü) “Londra'nın gözetlemeye en uygun yerinden görülen dünya, "Gerçek Hindu'nun uzun ve ince ayakları vardır," der Holmes. "Çarık giyen Müslüman'ın, ötekilerden tamamen ayrı büyük başparmağı vardır." Daha sonra, yakın zamanda yayımlanan bir atlasın "güvenilirliğine" dayanarak Andaman Adaları'nın sakinlerini anlatır: "Bunlar sert, suratsız ve serkeş insanlardır, ama güvenleri kazanıldıktan sonra insanın en sadık dostları haline gelebilirler... Doğaları gereği, iri, şekilsiz kafalara, küçük, ateşli gözlere ve çarpık yüz hatlarına sahip çok çirkin kimselerdir. Ama ayakları ve elleri dikkati çekecek kadar küçüktür. O kadar inatçı ve serttirler ki, Britanya yetkililerinin kendilerini kabul ettirmek için bütün çabaları boşa çıkmıştır." (…) “Gerçek safkan Yahudi," der ona Roger, "dünyadaki en iyi insanlardan biridir. Bu ırkı bu kadar kötü biçimde aşağılatanlar, melez Yahudilerdir, Rus, Polonyalı ve Alman cinsidir." 1928'deki İngiltere budur.” (Alberto Manguel, Okuma Günlüğü) “Goethe bunu söyler Eduard'ın Ottilie'e aşkı konusunda: "Gizlice, ihtiras duygusuna bırakmıştı kendini bütünüyle." Bir anlamda bu, politik edilginliğin coşkusal eşdeğeridir; tutku olarak kendini gizleyen bir dalınç.” (Alberto Manguel, Okuma Günlüğü) Ottilie'nin günlüğünden: • "Aşk olmaksızın, sevdiğin kimsenin fiziksel varlığı olmaksızın, yaşam bir 'comédie à tiroir'dan, bildiğimiz farstan başka bir şey değil." Daha ilerde: "Gönül inceliği" olağanüstü bir kavram ve öyle hakiki ki, hemen tanınıyor. Chateaubriand buna, aşkın artık bir kendinden geçiş olmadığı, ama "tutkulu bir dostluk" haline de gelmediği coşku diyor. • "Hiç kimse cezalandırılmaksızın dolaşamaz palmiyelerin altında, fillerin ve kaplanların yuvalandıkları bir yerde insan, hiç kuşkusuz, davranış tarzını değiştirmek zorundadır." Ya da tersi, tabii. Ottilie'nin bu çok alıntılanan satırı, başıboş dolaşan benim için, kendime sadık kalma ve bir okur-yazar yaşamını kabul etme kararını verdiğimde -yetmişlerde Tahiti'de bir yayınevi için çalışıyordum palmiye ağaçları altında olduğum için de son derece ironik bir şey. "Palmiye ağaçları altında" her konukluk bir sürgündür. Ovidius yabancı topraklarda oluşuna gözyaşı döker; Cortázar Paris'e gitmek üzere Arjantin'den ayrılırken sevinir. Her iki durumda da imgelem yenilik ve zıtlıkla beslenir. • "İnsan hep gördüğünü hayaller. Sanıyorum, sırf durmadan görmek için düş görürüz." İnsan bilincinin, onun o korkunç, Argos benzeri uyanıklığının bu kesin tanımı, bütün romana pathosunu veren şeydir; dört karakter, yazar ve onun uzantısı okur devamlı olarak eylemlerinin farkındadır ve kendilerini aldatamadan ya da başlarını çeviremeden, kendi sonlarına doğru hızla ilerleyişlerini seyrederler. (Alberto Manguel, Okuma Günlüğü) “Belli bir evde yaşamanın nasıl bir şey olacağını, eşikten içeri adımımı atar atmaz söyleyebilirim. Duygu yakınlığı (ya da yokluğu) hemen ortaya çıkar. On altıncı yüzyıl pikaresk romanı El Lazarillo de Tormes'te [Tormesli Lazarillo] kahraman şunları yazar: "Talihsizliklerini, içinde yaşayanlara yapıştıran mutsuz ve köksüz evler vardır." Neşeli yerler için de aynı şey geçerlidir.” (Alberto Manguel, Okuma Günlüğü) “Juan José Saer'e göre, Don Quijote, adalet uğruna üstlendiği görevin başarıya ulaşması ya da başarısız olmasıyla hiç ilgilenmediği için bir destan kahramanıdır: "Akılda tutulması gereken temel nokta şudur," der Saer; "her insani girişimde, başarısızlığın kaçınılmazlığının açık ya da bulanık bir biçimde de olsa farkında olmak, destanın verdiği derse temelden zıt bir şeydir." Stevenson'un düşüncesiyle karşılaştırın bunu: "Hayattaki görevimiz başarılı olmak değil, cesaretimizi yitirmeden başarısız olmayı sürdürmektir." (Alberto Manguel, Okuma Günlüğü) “Çoğu yazarın tarihsel bir varlığı vardır; benim belleğimde Don Quijote’deki bir karakter kadar gerçek bir insan olmayan Cervantes içinse durum böyle değil. Goethe, Melville, Jane Austen, Dickens ve Nabokov kanlı canlı, az çok tanınabilen yazarlardır; Cervantes ise kitabı tarafından yaratılmış gibi gelir bana.” (Alberto Manguel, Okuma Günlüğü) “Proust, bizzat yaratmış olduğu kurgusal "ben"e yargılı kaldığını hissediyordu. Don Quijote’de ise Cervantes olmaya yargılı olan kişi, kurgusal "ben"miş gibi görünüyor.” (Alberto Manguel, Okuma Günlüğü) “Dr Jekyll ve Bay Hyde ile karşılaştırıldığında Sancho ve Don Quijote: Nicholas Rankin, o harika gezi kitabı Dead Man's Chest'te [Ölü Adamın Sandığı], ‘alfabenin harflerinden Hyde'ın H'sı ile Jekyll'in J'si arasında I'nın olması belki de rastlantı değildir,’ diyor.” (Alberto Manguel, Okuma Günlüğü) “Don Quijote'de "hiçbir şey sonuçlandırılmaz"çünkü kahramanın bedensel ölümü, etik kanıt tartışmalarının sonucunu işaret etmez. Flaubert: "Evet, budalalık, sonuçlandırma arzusuna dayanır." (Alberto Manguel, Okuma Günlüğü) “Ödünç alınmış kitaplar, misafirliği fazla uzatan ziyaretçileri anımsatır. Onları okumak ve bana ait olmadıklarını bilmek, bir bitmemişlik, yarıda kalmış bir zevk duygusu verir bana. Kitaplıklardan alman kitaplar için de aynı şey geçerli.” (Alberto Manguel, Okuma Günlüğü)

Baskı: Yatak Odasında Felsefe

"Yararlı oldukları sürece dostluk ilişkilerine saygı gösterelim bunu kabul ediyorum; bunlardan bir şey sağlayamadığımızda da unutalım gitsin; insanları ancak kendimiz için sevmeliyiz; onları kendileri için sevmek bir aldatmacadır; doğa asla insanlara kendilerine iyi gelebilecek hareketlerden, duygulardan başka bir şey esinlemez; doğadan daha egoist bir şey olamaz; o halde, doğanın yasalarına uymak istiyorsak, böyle davranalım. Minnete gelince Eugenie, bu kuskusuz tüm bağların en zayıfıdır. İnsanlar bizi kendimiz için mi minnettar kılıyorlar? Buna asla inanmayalım sevgilim; gösteriştendir, kibirdendir. Başkalarının gururunun oyuncağı olmak aşağılayıcı olmaz mı? Minnettar kalmak daha da aşağılayıcı değil midir? Yapılan bir iyilikten daha fazla yük olamaz. Ortası hiç yoktur: ya karşılığı verilmelidir ya da aşağılanmıs olunur. Gururlu ruhlar iyiliğin ağırlığı altında kendilerini kötü hissederler: Onların üzerine iyiliğin ağırlığı öyle şiddetle çöker ki, iyilik yapandan nefret ederler yalnızca." (Marquis de Sade, Yatak odasında Felsefe) “Bir ulusun tüm bireylerinin kararı olan bir yeminin özü nedir? Yurttaşlar arasında kusursuz bir eşitlik sürdürmek, herkesin mülkiyetini koruyacak yasaya herkesi eşit olarak tabi kılmak değil midir bu? Şimdi, hiçbir şeyi olmayanın her şeye sahip olana saygı göstermesini emreden bir yasa pek mi adildir, sorarım size? Toplumsal sözleşmenin öğeleri nelerdir? Her iki tarafın sahip olduklarım güvence altına almak ve korumak için kendi özgürlüğünden ve mülklerinden bir bölümünü bırakmak değil midir? Tüm yasalar bu temellere dayanır; kendi özgürlüğünü kötüye kullanana çektirilen cezanın saikleri bunlardır. Hatta vergilendirme emredilir ki yurttaş kendisinden bir şey istendiğinde kızmaz, bilir ki bu verdikleri sayesinde geri kalan mallan korunacaktır. Ama bir kez daha yineliyorum, hiçbir şeyi olmayan kişi, yalnızca her şeyi olanı koruyan bir sözleşmenin altına hangi hakla girer? Eğer siz, ettiğiniz yeminle, zenginin mülkiyetini koruyan bir hakkaniyet sözleşmesi yapıyorsanız, bu “koruyucu” yemine hiçbir şeyi olmayan kişinin uymasını isteyerek adaletsizlik yapmış olmuyor musunuz? Sizin yemininizden onun çıkan nedir? Ve zenginlikleri bakımından kendisinden bunca farklı birinin yalnızca isine yarayacak bir şeye söz vermesini niçin istiyorsunuz? Kesinlikle bundan daha haksız bir şey olamaz! Bir yeminin, bunu eden tüm bireyler üzerinde eşit bir etkisi olmalıdır; bu yemini tutmakta hiç çıkan olmayan birini yeminin bağlaması imkânsızdır, çünkü artık özgür bir halkın sözleşmesi olmaktan çıkmıştır: Bu yemin güçlünün zayıf üzerindeki silahıdır ve buna karşı, zayıf hiç durmadan isyan etmelidir. Ulusun talep ettiği mülkiyete saygı yemininde olup biten budur; yalnızca zengin, yoksulu bu yemine bağlar, yoksulun bunca düşüncesizlikle ettiği yeminden çıkarı olan yalnızca zengindir ve yoksul öyle düşüncesizce etmiştir ki bu yemini, iyi niyetinden yararlanarak zorla kabul ettirilmiş bu yemin aracılığıyla kendisine karsı kimsenin yapmayacağı şeyi yapmayı kabullendiğini göremez. Bu barbar eşitsizliğe ikna olmuş olan sizler, tek suçu her şeye sahip olandan bir şeyler çalmaya cesaret etmiş olmak olan kişiyi cezalandırarak adaletsizliğinizi artırmayın: Sizin hakkaniyetten uzak yemininiz ona bu hakkı hiç olmadığı kadar vermektedir. Onun açısından saçma olan bu yemin aracılığıyla onu yalan yere yemine zorlayarak, bu yalan yeminin yol açabileceği tüm suçlan meşrulaştırıyorsunuz; dolayısıyla, nedeni olduğunuz bir şeyi cezalandırma hakkınız yoktur! Hırsızları cezalandırmanın korkunç vahşetini size hissettirmek için daha fazla bir şey söylememe gerek yok. Sözünü ettiğim halkın bilgece yasasını taklit edin; kendi malını çaldıracak kadar ihmalkâr adamı cezalandırın, ama hırsızlık yapana asla ceza vermeyin; bilin ki bu eyleme izin veren sizin yemininizdir ve o kişi, hırsızlık yaparak doğanın ilk ve en bilgece hareketine göre davranmıştır yalnızca: Kimin zararına olursa olsun, kendi varlığım koruma hareketi.” (Marquis de Sade, Yatak odasında Felsefe) Hırsızlığı savaşçı bir erdem olarak görmek! “Antikçağa bakarsak, hırsızlığın Yunan'ın tüm cumhuriyetlerinde izin verilmiş, ödüllendirilmiş bir şey olduğunu görürüz; Sparta ya da Lakedaimon hırsızlığı açıkça destekliyordu; bazı halklar hırsızlığı savaşçı bir erdem olarak görmüşlerdi; hırsızlığın cesareti, gücü, yeteneği geliştirdiği, tek kelimeyle cumhuriyetçi bir yönetime, dolayısıyla bizimkine yararlı tüm erdemleri geliştirdiği açıktır. Şimdi tarafsız olarak şunu sormaya cesaret ediyorum: Eşitliği amaçlayan bir yönetimde zenginlikleri eşitleyici etkisi olan hırsızlık büyük bir kötülük müdür? Hayır, kuşkusuz; çünkü bir yandan eşitliği geliştirirken, diğer yandan da, kendi malını korumayı da haklı kılmaktadır. Hatta hırsızı değil malının çalınmasına izin vereni cezalandıran bir halk bile vardı, böylece kendi mülkiyetine sahip çıkmayı herkes öğrensin isteniyordu. Bu bizi daha geniş düşüncelere yöneltmektedir.” (Marquis de Sade, Yatak odasında Felsefe) "Her halk kendi dininin en iyisi olduğunu ileri sürer ve ikna etmek için de yalnızca birbirleriyle uyumsuz olmakla kalmayan, neredeyse hepsi de çelişik olan sayısız kanıta dayanır. İçinde bulunduğumuz derin cehalette, bir Tanrı’nın varlığını varsayarsak, hangi din Tanrının hoşuna gidebilir? Eğer aklı başında insanlarsak ya bunların hepsini korumalıyız ya da hepsini yasaklamalıyız; onları yasaklamak kesinlikle en emin yoldur, çünkü hepsinin şaklabanlık olduğuna ahlâki olarak inanıyoruz ve var olmayan bir Tanrı’yı hiçbir din memnun edemez." (Marquis de Sade, Yatak odasında Felsefe) “Tanrı’ya inanmak için insanın aklını yitirmesi gerekir. Kimilerinin korkularının, kimilerinin zayıflığının meyvesi olan bu iğrenç hortlak, Eugenie, yeryüzünün sisteminde bir ise yaramaz: bu sisteme zarar verir, çünkü onun adil olması gereken istençleri doğa yasalarındaki temel adaletsizliklerle asla bir arada olamaz; onun sürekli olarak iyiliği istemesi gerekir, doğa ise kendi yasalarına hizmet eden kötülüğün karşılığı olarak iyiliği arzulamaktadır; onun sürekli hareket halinde olması gerekir, oysa bu daimi eylemi yasalarından biri kılan doğa onunla ancak daimi karşıtlık ve rekabet halinde olabilir. Ama, buna karşılık, Tanrı ile doğa aynı şeydir denebilir. Bu bir saçmalık değil midir? Yaratılmış olan şey yaratan varlığa eşit olamaz: Saat, saatçi olabilir mi? O halde, diye devam edilir söze, doğa hiçtir. Tanrı her şeydir. Bu da bir başka aptallık! Evrende zorunlu olarak iki şey vardır: yaratıcı fail ve yaratılan birey. Şimdi, yaratıcı fail kimdir? İşte çözülmesi gereken tek güçlük budur, cevaplandırılması gereken tek soru budur.” (Marquis de Sade, Yatak Odasında Felsefe)

ÖncekiSayfa 2 / 5Sonraki