
Puanlar ve değerlendirmeler
Bu okurun kitap puanları ve yazılı değerlendirmeleri.
Baskı: Palmer Eldritch'in 3 Stigmatası
Kendimi "hard-core" PKD okuru kabul etmeme rağmen, pek çok "hard-core" PKD okurunun aksine, bu romanın "en iyi" PKD romanlarından biri olduğunu düşünmüyorum. Bu romanda da Dick, sanki doğaçlama yazmaya başlamış, daha sonra kendisinin de başlangıçta öngörmediği bir akış içinde kitabın finaline ulaşmış gibi. Kitabın ilk yarısı, diğer pek çok PKD romanlarında olduğu gibi soluksuz okunuyor. Daha sonra kitap "ağırlaşmaya" başlıyor. Son 40-50 sayfada ise tempo iyice düşüyor ve roman neredeyse sıkıcı bir hal almaya başlıyor. Bu romanda da klasik PKD unsurlarına bol bol rastlıyoruz: halisünojenler, psikolojik açmazlar, zaman-mekan karmaşası ve değişmez PKD teması: "gerçek nedir?" Dick, 1964 yılında yazdığı bu romanda ilk kez teolojik sorgulamalara giriyor. (1970'lerin sonlarında yazdığı eserlerde bu sorgulamalar daha da artıyor.) Bir eleştiri de 6:45 Yayınları'na: Bilim Kurgu'nun klasikleşmiş eserlerini Türkçeye kazandıran yayınevi, nedense kapak tasarımlarında ve çeviride aşırı özensiz. Bu kitabın özgün basımlarında kitap kapakları çok çarpıcı olduğu halde, Türkçe basımda sıradan bir kapak tasarımı yapılmış. Kitap isminin çevirisindeki özensizlik ise başlıbaşına bir sorun. Örneğin, Türkçe'de "stigmata" diye bir sözcük yok. Bu sözcük, Türkçe'de (tam karşılık olmasa da) iz, işaret, damga sözcükleriyle karşılanabilirdi. Her şeye rağmen, bu bir PKD romanı ve okumaya değer.
Baskı: Gökdelen
1970'lerin dünyası, krizler ve travmalarla doluydu. Ekonomik ve sosyal yaşamdaki çalkantılar kaçınılmaz olarak bütün sanat eserlerine yansıdı ve sanatın pek çok alanında o dönem işlenen konular, insan ruhunun derinliklerinde gizlenen ilkel güdüler oldu. J.G. Ballard'ın 1975 tarihli Gökdelen (High Rise) romanı da böyle bir eser. İki bin kişinin yaşadığı kırk katlı bir gökdelen... İçinde yüzme havuzları, oyun parkları, dev bir süpermarket, okul, geniş teras ve balkonlar olan bu gökdelene yerleşenlerin tamamına yakını parlak bir kariyere sahip, mesleğinde başarılı insanlar... Acaba dış dünyadan yalıtılmış böyle bir yerleşim biriminde yaşam neye benzerdi? Ballard'ın karşıt-ütopya tasarımında bu dünya, dış dünyadan farklı olmayacak, hatta dış dünyada ifade edilemeyen gizli ve karanlık güdüleri harekete geçiren bir cehenneme dönüşecektir. Gökdelen sakinleri önce alt-orta ve üst sınıflara bölünürler. Daha sonra bu sınıflar birbirine düşman klanlara dönüşür ve nihayetinde klanlar arasında dozu gitgide artan şiddete dayalı bir çatışma başlar. Gökdelen sakinleri gündüzleri "normal insanlar" olarak işlerine gider, akşam gökdelene döndüklerinde bir türlü dizginleyemedikleri ilkel güdülerinin harekete geçmesi sonucu ilkel avcılara dönüşürler. Önce klanların birbirinden yalıtılmış eğlence partileri düzenlenir. Sonra alan işgalleri başlar ve bu alanları korumak üzere bariyerler kurulur. Daha sonra insan avları başlar. Bütün bu süreçte gökdelenin altyapısı çöker, gökdelen sakinleri yeme/içme, seks ve şiddetten beslenen ilkel insanlara dönüşür. Şiddetin dozu tırmanır; Ta ki doyum noktasına ulaşana kadar. Gökdelen, "altın-çağ sonrası" bilim kurgunun iyi bir örneği ve 20. yüzyılın son çeyreğinde başlayıp, 2000'lerde zirveye ulaşan yalıtılmış "apartman, site, akıllı bina" furyasının insanlığı hangi bireysel ve kitlesel histeri patlamalarına sürükleyebileceğine dair ciddi bir uyarı.
Baskı: Kutsal Toprakların Davetsiz Misafirleri
Toplam üç ciltlik serinin birinci kitabı. 683 yılında Halife Ömer'in Kudüs'e girişinden, 1099 yılında Kudüs Krallığı'nın kurulmasına kadar olan dönemi anlatıyor. Haçlı Seferleri ile ilgili en kapsamlı kitaplardan biri. Roman tadında yazıldığı için kolayca okunuyor. Bu baskıyla ilgili tek sorun, özgün baskıda yer alan harita ve görsellerin bu baskıda olmaması.
Baskı: Gezi Direnişi, Türkiye'yi Sarsan Otuz Gün
Gezi Direnişi isimli ve "artık hiç bir şey eskisi gibi olmayacak" alt başlıklı bir kitaptan neler beklersiniz? Hele ki kitap, biri sayısız kitabın yazarı sosyoloji profesörü, diğeri 2008 Abdi İpekçi yılın gazetecilik ödülünü almış iki yazara ait ortak bir eserse. Gezi direnişinin tarihsel arkaplanı nedir? (Yok) Bu direniş birden bire mi ortaya çıktı, yoksa yakın zamanda yaşanan diğer bazı protesto eylemlerinin bir devamı mı? (Yok) Direnişi başlatan Taksim Platformu nedir, kimlerden oluşur? (Yok) Direnişin İstanbul dışındaki kentlerde yansımaları nelerdir? (Yok) Direnişin yakın zamanda dünyanın diğer bölgelerindeki protesto, işgal ve gösterilerle (Occupy Wall Street-ABD, Tahrir-Mısır, Sintagma-Yunanistan, Puerto del sol-İspanya, Jantar Mantar-Hindistan, Snow Revolution-Rusya, ...) benzerlikleri ve farklılıkları nelerdir? (Yok) Direnişin, dünyanın son 30 yılına damgasını vuran neoliberalizm, özelleştirme, aşırı finansallaşma, küreselleşme gibi olgularla ilintisi ve bağlantısı nedir? (Yok) Neden başka herhangi bir olayla değil, Gezi parkına yönelik bir inşaat projesiyle tetiklenmiştir? (Yok) Bu direnişi başlatan ve böylesine yaygınlaştıran zamansal, mekansal, toplumsal, kültürel ve ekonomik faktörler nelerdir? (Yok) Direnişi büyüten faktörlerden biri olarak tespit edilen sosyal medyadaki sayısal ve nitel değişimler. (Yok) Türkiye'de muhalefetin durumu ve duruşu bu direnişin böylesine yaygın ve ısrarcı oluşunda bir faktör müdür? (Yok) Redhack, LGBT, feministler, anti kapitalist ve devrimci müslümanlar, taraftar grupları, Guy Fawkes maskeleri, Atatürk resimli Türk bayrakları, Deniz Gezmiş posterleri, kısacası bu direnişin tüm sembolleri (Yok) Direnişin estetiği, sanatı, mizahı (Yok) Direnişin yanında değil, karşısında yer alan halk katmanlarında gelişen tepkiler, söylemler, kuşkular, tereddütler (Yok) Direnişten kısa bir süre önce reyting sıralamasında en sonlarda yer alan Halk TV'nin bir anda reyting birincisi olması ve bu birinciliği haftalarca sürdürmesinin sosyolojik, psikolojik, tarihsel nedenleri (Yok) Dünyada siber savaşlar, hacking, sosyal medya üzerinden yaratılan bilgi, ya da bilgi kirliliği, Avrupa'da hızla yükselen Korsan Partileri benzeri oluşumlarla Gezi Direnişi'nin tarihsel ve sosyolojik ilintisi (Yok) Direnişin, kimlik arayışları, değerler sistemi, davranış kalıpları, okuma/izleme alışkanlıkları, bireylerin kendine dönük algısı ve sosyal eylem gibi altbaşlıklarla ilişkisi (Yok) Peki ne var? "Türkiye'yi sarsan otuz gün" boyunca olan bitenin içinde değil, kenarında bile değil, tamamen dışında yer alan gazete yorumcularının, parti yöneticilerinin dışarıdan ve eski paradigmalara dayalı güncel yorumlarından, sadece İstanbul'a yönelik ana akım medya haberlerinden, bilimselliği oldukça kuşkulu anket ve nabız yoklaması tarzında araştırmalardan bölük pörçük derlenmiş bilgiler. Okuyup bitirdiğinizde, Y kuşağı denen bir kuşağın, dünyada yaşanan dijital devrimin etkisiyle, 24 yıl gecikmeyle de olsa Berlin duvarının yıkılmasına neden olan bir sürecin devamı olarak insan hakları ve demokrasi taleplerini dile getirmek üzere birdenbire sokaklara döküldüğünü, ancak bundan sonra hiç bir şeyin eskisi gibi olmayacağını öğreniyorsunuz. Kitabı okuduğunuzda siz de herhalde şu soruyu sormaktan kendinizi alamayacaksınız: 58. sayfada söylendiği gibi "insanlık tarihinin bir dönüşüm aşamasının Türkiye'deki bazı birikim ve oluşumlarla çakışması sonucunda ortaya çıkan" bir direniş, kitabın 27-28. sayfalarında alıntılanan bir gazete yazarının iddia ettiği gibi, şu, şu, şu hatalar yapılmasaydı nasıl bitecekti?
Baskı: Yaratık
Bu kitabın isminin Türkçe'ye doğru çevirildiğini düşünmüyorum. Kitabın özgün adı "a maggot". Maggot İngilizce'de bir kaç anlama geliyor. Birinci anlamı larva. (Yani, kanatlı bir böceğin kurtçuk aşaması) İkinci anlamı Fantastik ya da egzantrik düşünce. Üçüncü anlamı da argoda kullanıldığı biçimiyle değersiz kimse. Bu üç anlamın hiç biri, "yaratık" sözcüğünü çağrıştırmıyor. Larva, kurt, ya da kurtçuk ismi daha uygun olurdu. Fowles, romanına bu ismi seçerken, romanın başkahramanı Rebecca Lee'nin, romanın diğer kahramanlarınca sürekli aşağılanan kişiliğine, zihnini meşgul eden "acayip" fikirlere ve nihayet mağarada gördüğü (ya da gördüğünü zannettiği) uçan cisme gönderme yapmak istemiş görünüyor. Romanın hemen başındaki özdeyişte, "maggot" sözcüğünün ilk iki anlamına da dikkat çektikten sonra, esin kaynağının belli belirsiz bir imge olduğunu söylüyor: Yüzleri ve görünüşte belli bir amaçları olmayan bir seyyah grubu. Bu imgeden hareket ederek yazdığı 500 sayfaya yakın romanını, belli bir edebiyat türü içinde sınıflandırmak oldukça güç. Esrar (mystery), bilim-kurgu, ya da tarihsel roman olarak sınıflandırılabilecek roman, edebiyat eleştirmenllerince post-modern bir roman olarak sınıflandırılma eğiliminde. Kitabı okuyup bitirdiğinizde, yazarın (tıpkı kendisine esin kaynağı olan imgedeki seyyahlar gibi) belli bir amacı olmadığını, yazmaya başladığında romanı nerede ve ne şekilde bitireceğine karar veremediğini ve olay kurgusunun yazdıkça şekillendiğini hissediyorsunuz. Bu "kendiliğinden akıp giden" yazma biçimi, sadece kurguya değil, tekniğe de yaznsımış. Kitabın ilk 60 sayfasında yazarın ağzından anlatılan öykü, daha sonraki bölümlerde soruşturmayı yürüten hukukçu Henry Ayscough'ın sorguladığı şahıslarla soru-cevap biçiminde akan diyalogları ve mektuplarla sürüyor. Arada yeniden yazarın anlatımına dönüyoruz ve soru-cevaplarla roman yeniden devam ediyor. Bazı bölümlerde yazar, öyküyü anlatan gözlemci olmaktan çıkıyor, bir tarih/felsefe yorumcusuna dönüşüyor. Romanın başında yaşanan esrarengiz olayın çözümüyle ilgili yürütülen soruşturmada üç farklı öykü anlatılıyor. Bunların bir tanesi metafizik, bir tanesi bilim-kurgu ve bir tanesi de akla daha yakın bir senaryo. Ancak esrarın çözümünün ne olduğunu romanın sonunda da öğrenemiyoruz. Kitabın son yüz sayfasında soruşturma iyice ilginç yollara sapıyor ve kendimizi sonu gelmez bir din tartışmasının içinde buluyoruz. Yazarın, romanın sonunu kurgulamadan yazmaya başladığını düşünmemin nedeni de bu. Soruşturmayı yürüten Ayscough ile Rebecca, oldukça ilginç bir karşıtlık oluşturuyorlar. Erkek/kadın, yaşlı/genç, orta sınıf/aşağı sınıf, protestan/shaker karşıtlıkları iyi işlenmiş. Rebecca Lee'nin ani kişilik değişimini ve "Mr. Bartolomew"in iniş çıkışlarını tutarlı bulmadım. Okunmaya değer bir roman. Özellikle ilk yarısı akıcı ve yaratılan esrar havası çarpıcı. Kitabın ikinci yarısında başka bir roman okuduğum duygusundan kurtulamadım.
Baskı: Mr. Why'ın Sonu
Bir kitap, başka bir dile çevrilirken o kitabın adına bir alt başlık eklemek ne kadar doğrudur bilmiyorum. Scarlett Thomas’ın The End of Mr Y isimli romanı Türkçe’ye Mr. Why’ın Sonu adıyla çevrilmiş ve kitabın kapağına “Bu kitabın lanetli olduğunu bilseydin okur muydun?” alt başlığı eklenmiş. Kitabın çevirisini değil, orijinalini okuduğum için Türkçe basıma alt başlık ilavesiyle ilgili bir açıklama konmuş mu bilmiyorum. Bu tip ucuz pazarlama teknikleri,benim gibi okurlar için, pek çok bakımdan ilginç bir roman olan The End of Mr Y’ı satın almamak, ya da okumamak için önemli bir neden. Kitabın çevirisiyle ilgili ikinci sorun, romanın isminde yapılan küçük değişiklik. Y harfinin telaffuzu, İngilizce’de “niçin” anlamına gelen why sözcüğünün telaffuzu ile aynıdır. Scarlett Thomas’ın, roman kahramanına isim ararken, ses benzerliği dışında bir amacının olduğuna dair bir beyanı yok. Her nedense, kitabın çevirmeni (ya da editörü), Mr Y’nin, Mr Why olması gerektiğine karar vermiş. Ne yazık ki, çeviri romanların okuyucusu, bu tip pazarlama cinliklerini görmezden gelme zorunda. Scarlett Thomas, 1972 doğumlu bir İngiliz yazar ve Kent Üniversitesi‘nde yaratıcı yazarlık konusunda eğitimler veriyor. Bir söyleşisinde şöyle diyor: “Her şeyi bilen ukalaları düşündüğümde, kendimi mizah dergisi ve şekerleme almak üzere köşedeki bakkala gitme takıntılı, televizyonda bilim kurgu izleme, gezegenlerin düzeni (hakkında kafa yorma), caddenin sonundaki, ciklet ve ucuz, boktan plastik oyuncaklar veren makinaya atmak üzere cebimdeki paranın tamamını 2 pens’lik bozukluklara çevirme hastası bir çocuk gibi görüyorum.” Thomas’ın 1998′le 2010 arasında yayımlanmış sekiz romanı var. Edebiyat çevrelerine adını 2004 tarihli PopCo ile duyurmaya başlamış. 2006 tarihli The End of Mr Y ile ünlenmiş ve Türkçeye de çevrilen Our Tragic Universe (Bizim Hazin Evrenimiz) romanıyla çok okunan modern yazarlar arasındaki yerini almış. Kendi romanlarını şu bakış açısıyla değerlendiriyor: “Bildiğimiz kadarıyla bütün iyi öyküler iki modelden birine uygun olma işlevi görür: Trajedi ve komedi. Trajedinin sonunda herkes ölür ve komedinin sonunda herkes evlenir. Her ikisinin özünde de bir aşk hikayesi vardır. (Trajedi veya komediyle) şu şekilde oynayabilirsiniz: Onları macera veya destan yazmak üzere birleştirirsiniz, tersine çevirirsiniz, alt üst edersiniz,(trajedi veya komedi unsurlarını) aydınlatır ya da karartırsınız; Ancak ne yaparsanız yapın onlar durduğu yerde durur. Her nedense insanlar sonunda herkesin öldüğü romanları okumayı sevmiyorlar. Bu nedenle de ortalık genellikle komedi yapısına uygun, genç kız ya da erkek romanlarından geçilmiyor. Bu tip romanlar aslında kısa öykülere dayanır – Kesin bir sonları, romanın özüne yerleştirilmiş bir aşk hikayeleri yoktur, genellikle gizli ancak görece basit bir temayı işlerler. Benim romanlarım da böyle; Kurallara kısmen uygun, ancak bir şeyleri birazcık kurcalayan tipte romanlar. Tabi ki bir şeylerle oynayıp durduğunuzu herkes fark etmiyor. Akıllara ziyan umulmadık bir finalle trajedi ile komediyi mütevazı bir şekilde birleştirme işine yoğunlaştığımı, Mr Y’nin en son sahnesinde görebilirsiniz. Aslında ben ciddi ciddi Mr Y’yi bir trajedi olarak okuyorum. Eğer üstüne düşünürseniz, kitap hiç de mutlu sonla bitmiyor.” Ursula Le Guin’in 2007 yılında The Guardian gazetesine yazdığı eleştiride de belirttiği üzere, Mr Y’nin Sonu romanı, kapağında tek boynuzlu atlar, ya da uzay araçları olmadığı için bilim kurgu edebiyatına uzak gibi görünse de, fantazi, bilim kurgu ve gerilim türlerinin pek çok unsurunu içerdiği için pekala bir alt-tür olarak sınıflandırılabilir. Romanın ana kahramanı, Ariel Manto isimli bir doktora öğrencisi. Bu isim, I am not real (gerçek değilim)’den türetilmiş bir evirmece (anagram). Manto, 19. yüzyıl yazarı Thomas Lumas’la ilgili araştırma yaparken, yazarın çok nadir bulunan Mr Y’nin Sonu isimli kitabına ulaşıyor. Rivayete göre kitap lanetli ve okuyana felaketten başka bir şey getirmiyor. Bir sahafta bulduğu kitaba, son meteliğine kadar cebindeki paranın tümünü veriyor ve kitabı okuduğunda, yazar Lumas’ın bir düşünce deneyine kapılıp gittiğini öğreniyor. Lumas’ın yazdığı Mr Y’nin Sonu kitabına göre düşünce deneyi sayesinde bütün zihinlerin birbiriyle bağlantıda olduğu Troposfer’e ulaşmak ve Troposfer’de diğer insanların aklından geçenleri okumak mümkün. Kitapta Lumas, Troposfer’e homeopatik bir karışım sayesinde ulaştığını anlatıyor, dahası, bu karışımın formülünü de veriyor. Manto, sonunda başına felaketler geleceğini bile bile, Troposfer’e çıkabilmek için formülün peşine düşüyor. Ancak bu formülü ele geçirmek üzere Mr Y’nin Sonu kitabını arayan bazı gizli örgütler de var. Bundan sonrası Hollywood tarzı bir kovalamaca/gerilim ve Manto’nun yepyeni keşifler yaptığı Troposfer maceralarını anlatıyor. Diğer taraftan, Thomas’ın Mr Y’nin Sonu romanını sıradan bir macera romanının üzerine taşıyan ilginç unsurlar da var. Örneğin Fransız düşünürler Baudrillard ve Derrida‘ya, Alman düşünür Heidegger‘e göndermeler, kuantum fiziği ile ilgili unsurlar, din-bilim tartışmaları, kitabı sadece macera türünün meraklısı okuyucunun değil, bilim, felsefe, tarih konularının meraklılarının ilgisine de sunuyor. (Bilim kurgu türü içinde, din-bilim tartışmalarının en iyi işlendiği romanlardan biri, ünlü kozmolog Carl Sagan‘ın tek romanı olan Contact‘dır. Roman 1997 yılında aynı isimle sinemaya uyarlanmıştı. Romanın içinde paragraflarca süren tartışma, elbette sinema uyarlamasında yer almıyordu. The Contact, Türkçe’ye Mesaj adıyla çevrilmişti.) Mr Y’nin Sonu romanının çok ilginç ve çarpıcı başka bölümleri de var. Örneğin yazarın 19. yüzyıl insanının dünyaya bakışını incelediği bölümler, Ariel Manto’nun Troposfer’de bir farenin zihni ile birleştiği anı anlatan bölüm ve Ariel Manto’nun düşünce treninde bütün zihinlerde kökleşmiş korkuları hissettiği bölüm kitabı okumaya değer kılıyor. Yazarın dili ve seks unsurunu çok fazla öne çıkartmış olması, kitaba yönelik eleştirilerin başında geliyor. Scarlett Thomas (Lumas’ın kitabından alıntılar yaptığı bölümler hariç) çoğunlukla avant-garde bir dil kullanıyor. Son bir yüzyılda sinema yoluyla İngilizce diline giren ve gitgide her dile bulaşma eğilimi gösteren f…k sözcüğü (her anlamıyla) gereğinden fazla kullanılıyor. Bu da, zaman zaman romanı ucuz bir ergen romanı seviyesine düşürüyor. Romanın başkahramanı Ariel Manto’nun travmatik seks hayatının neden romanın kalbine yerleştirildiği ise belirsiz. Yazar, kahramanının lanetlenmek uğruna kitabı okuma ve Troposfer’e çıkmayı göze almasını yoksul ve sefil hayatıyla ilişkilendirmek istiyor. (Manto’nun fare zihnine kolayca ulaşabilmesi ve o zihinde kendi zihniyle benzerlikler keşfetmesi, yaşadığı sefil hayatla ilişkili.) Ancak her şeye rağmen, yazarın kahramanına neden böyle garip bir seks yaşamı biçtiğini anlamak kolay değil. Dahası, Manto eriştiği her zihinde şu veya bu ölçüde cinsel sapma ile karşılaşıyor ki, yazarın bu kurgusu, 19 ve 21. yüzyıl insanlarının zihin dünyaları arasındaki çelişkiyi vurgulamak amaçlı olabilir; Çünkü Lumas’ın kitabında anlatılan deneyimler içinde seks unsuru hiç yok. İnternet’te yayınlanan okur yorumları genellike olumlu. Ancak okurlar bu kitabı ya çok beğenmiş, ya da hiç beğenmemişler. Romanın son zamanlarda yayınlanmış en iyi eser olduğunu söyleyenler de var, kitabı satın aldığına bin pişman olduğunu ve okuyup bitirdikten sonra yırtıp attığını söyleyenler de … Pek çok bakımdan rahatsız edici olsa da, Mr Y’nin Sonu okunmaya değer bir roman. http://blog.sosyonomi.com/?p=4370
Baskı: Modern Bilimin Oluşumu
Kitap, Aristotelesci doğa felsefesinden mekanikçi felsefeye geçiş dönemini inceliyor. Günümüzde temel eğitimin konusu olan pek çok buluşun, dönemin bilim insanlarının zihin dünyasında nasıl ele alındığını gösteren ilginç bir çalışma. Descartes'ten, Kepler'e, Galileo'dan Toricelli'ye, Boyle'dan Newton'a pek çok düşünür ve bilim adamının astronomi, fizik, kimya, optik, biyoloji alanlarında modern bilimin oluşum döneminde karşılaştıkları düşünsel problemleri öğrenmek bakımından yararlı bir kitap. Bilimsel Girişimciliğin Örgütlenmesi başlıklı bölüm, üniversitelerin 300-350 yıl önceki durumunu ve bilim karşısındaki konumunu öğrenmek bakımından özellikle okunmaya değer.
Baskı: Gökdelen
Bilim kurgu türünde bir roman. En azından, bilim-kurgu türünün pek çok unsurunu kullandığı için, bu tür içinde sınıflandırılabilecek bir roman. Bir öyküye sığabilecek bir konu 288 sayfalık roman olarak yazıldığında haliyle pek çok tekrar da kaçınılmaz olmuş. Bazı bölümlerde paragrafları çok uzun buldum. Kitabın ilk 100-150 sayfası neredeyse tamamen tekrarlardan oluşuyor. Roman karakterlerini tutarlı bulmadım. Örneğin, Gül Tezcan karakteri tutarsız. Can Tezcan'ın "çılgın projesini" destekleyip desteklemediği tam anlaşılmıyor. Rıza Koç karakteri aynı şekilde; Sıkı bir marksist muhalif mi, asalak mı, yoksa her ikisi birden mi belli değil. Can Tezcan, Sabri Serin ve Rıza Koç, roman içinde bazen yazarın fikirlerini ifade eden tek bir karaktere dönüşüyor. Bu üçlüye Gül Tezcan'ın da katıldığı bölümler var. Roman karakterlerinin hemen hepsi benzer beden dili ile tarifleniyor. Bu da yazarın karakterlerden çok ana fikre odaklandığını düşündürüyor. Yazar, tüm karakterleri içinde sadece Mevlüt Doğan'a - o da Smerdiakof anıştırması yoluyla- odaklanıyor. Yılkı insanları düşüncesi hoş, ancak yeterince işlenmeden hızlı geçilmiş. Romanda anlatılan bir kaç öykü var. Bu öyküleri birbirine bağlayan örgüde bazı kopukluklar var. Tahsin Yücel'in çok daha iyi eserleri var; Özellikle de öykü türünde yazılmış olanlar.
Baskı: Hazar Sözlüğü
İki, belki de üç veya dört kez okunması gereken bir kitap. İlki, birbirinden kopuk ve bağımsız gibi görünen müthiş keyifli ve fantastik öykülerin lezzetini almak için. Marquez, Borges ya da Calvino öykülerindekine benzer, yaratıcı, fantastik, sürükleyici öykülerin keyfi bu. İkincisi, öyküleri, kişileri, tarihsel kronolojiyi ve kitabın kurgusunu daha iyi kavrayabilmek için. Kitap bir sözlük (ya da ansiklopedi) gibi oluşturulduğu, dahası, üç semavi dinin bakış açısından- üç değişik perspektifle düzenlendiği için kitapta yer alan muhtelif anlatımları birleştirmek gerekiyor. Üçüncüsü, (dördüncüsü, beşincisi, ...) daha önceki okumalarda bile gözden kaçmış olabilecek ayrıntıları yeniden keşfedip belki de yazarın kurgusunu bile aşarak yepyeni bir kurgu oluşturmak için. Bu nedenledir ki, yazar kitabına bir de "kullanım kılavuzu" eklemiş. Bu kılavuzda şöyle diyor: "Okuyucu böylece bu kitabı nasıl hoşuna gidiyorsa öyle kullanabilecektir. Kimileri herhangi bir sözlükteki gibi bir kelime ya da bir ad arayacaklar, kimileriyse bu kitabı herhangi bir kitap gibi, başından sonuna bir çırpıda, Hazar sorunu, belli başlı kişileri, bu konuyla ilgili hedefler ve olaylar üstüne yuvarlak bir görüşe sahip olmak için okuyacaklardır." Çevirisini, baskısını, dizgisini de dikkate alarak bu kitaba 9/10 verdim. 10/10 vermememin nedeni, kitabı sadece bir kez okumuş olmamdan kaynaklanıyor.
Baskı: Johnny ve Ölüler
Johhny Maxwell üçlemesinin ikinci kitabı. Serinin ilk kitabından daha iyi. Kolay okunuyor ve çok eğlenceli bölümleri var. Bilim kurgu türünün bazı ögelerini kullansa da, bu kitabı bilim kurgu olarak değerlendirmek zor. William Stickers, Sylvia Liberty ve Solomon Einstein, romandaki favosi "ölüler"im.
Baskı: Neden Her Şey Hala Yok Olup Gitmedi?
Kısa, özgün, çarpıcı.
Baskı: Ben Ozzy
Sonlarına doğru sıkıldım. Ozzy'nin ilk gençlik dönemini ve Black Sabbath'ın kuruluşunu anlatan bölümler çok eğlenceli. Randy Rhoads'un ölüm hikayesinin detayları üzücü.
Baskı: Mezarlık Gülleri
Türk rock tarihi ile ilgilenenler kaçırmasınlar.