
Puanlar ve değerlendirmeler
Bu okurun kitap puanları ve yazılı değerlendirmeleri.
Baskı: Gelecek 50 Yıl (21. Yüzyılın İlk Yarısında Hayat ve Bilim)
Bu kitap muhtelif bilim dallarında 2050 yılına kadar yaşanacak gelişmeleri konu ediyor. Orijinal kitap 2002 yılında yayımlanmış. İkinci bin yılın ilk 15 senesi geride kaldığı halde, kitap güncelliğini yitirmiş değil. Bilimsel gelişmelere ilgi duyanlar bu kitabı sevecektir.
Baskı: Uyumsuz Defne Kaman'ın Maceraları: Su
Bütün Buket Uzuner kitaplarında olduğu gibi, bu kitabı da okuyup bitirdiğinizde kendinizi iyi hissediyorsunuz. İşte böyle bir yazar Buket Uzuner. Bütün kitapları SU gibi keyifle okunuyor ve tamamlandığında size kendinizi iyi hissettiriyor. İyi ki Buket Uzuner gibi bir yazarımız var.
Baskı: Cevdet Bey ve Oğulları
Orhan Pamuk'un romanlarını okurken hep aynı duyguya kapılıyorum. Romanların bazı bölümlerinden müthiş keyif alırken, bazı bölümlerinde sayfa atlama isteğimi zor engelliyorum. Cevdet Bey ve Oğulları'nı da benzer duygularla okudum. Belli bölümleri okurken Orhan Pamuk'un çok büyük bir yazar olduğunu düşünürken, bir sonraki bölümün lise kompozisyon ödevi yazan bir öğrencinin kaleminden çıktığı duygusuna kapıldım. Özellikle kitabın ilk 50-60 sayfasındaki dili beğenmedim: Acemice kurulmuş kısa cümleler, Türkçe dilinin kurallarına hiç uymayan cümle yapıları. Orhan Pamuk'un Türkçe dilini kullanmakta ciddi sorunları olduğunu düşünüyorum. Cevdet Bey ve Oğulları isminin bu romana çok da uymadığını düşünüyorum. 1979 Milliyet Roman Ödülü alırken bu eseri için kullandığı Karanlık ve Işık daha uygun bir isim. Orhan Pamuk'un toplumun bazı kesimlerini hiç tanımadığını ve bu kesimlerden gelen insanlarla hiç bir şekilde empati kuramadığını, romanına bu insanları yerleştirirken genel geçer klişelere dayandığını düşünüyorum. Örneğin, Pamuk'un subaylar ve asker emeklileri ile ciddi sorunları var. Bu insanların dünyasına giremiyor, bu insanları romanlarına yerleştirirken kalıplaşmış yargılara başvurmak zorunda kalıyor. Uşaklar, hizmetçiler ve "ötekiler" ise sadece dekoru tamamlıyor. Orhan Pamuk "ötekileri" tanımadığı için olsa gerek, örneğin Refik'in Kemah'ta ne görerek etkilendiği bir türlü anlaşılamıyor. Okuyucunun Refik'in "bir şeyler" gördüğünü ve gördüğü bu bir şeylerden çok etkilendiğini varsayması isteniyor. Kitabın son 50 sayfasını oluşturan SonSöz önceki bölümlere tutarlı bir şekilde bağlanmıyor. Bu bölüm, kitapta bir fazlalık gibi duruyor. Kitabın en önemli karakterlerinden Ömer'in, Muhittin'in ve Ziya'nın öyküleri tamamlanmadan kısaca geçiştiriliyor. Kitabın pek çok bölümünde, romanın akışkanlığını bozan sıkıcı tekrarlar var. Romanın arka planını oluşturan Nişantaşı'nda bir şeyler yaşandığını ve semtin ciddi değişimlere uğradığını "hissediyoruz", ancak 1930'ların Nişantaşı semti o kadar yavan bir şekilde tasvir ediliyor ki, değişimler vurucu ve sarsıcı olmaktan çıkıyor, paragraflar dolusu gereksiz ayrıntı vasıtasıyla anlatılmaya çalışılıyor. Sonuç olarak bu romanı okuyup bitirdiğinde şu yargıya vardım: Nişantaşı'nı çok iyi tanıyan, ancak Türkiye'ye ve halka çok yabancı bir romancının, romanının merkezine Nişantaşı çevresini koyarak Türkiye'deki değişim sancılarını anlatmaya çalıştığı sıkıcı ve vasat altı bir roman.
Baskı: Prag Mezarlığı
Umberto Eco ile Gülün Adı romanı sayesinde tanışan pek çok okurun aksine ben kendisini Foucault Sarkacı ile tanıdım. 1980'lerin sonunda çevremdeki herkes Gülün Adı'nı okuyor, birbirine hararetle bu kitabı tavsiye ediyordu. Çok okunan kitapları sevmediğim için ben Eco'nun başka bir kitabını okumaya karar verdim ve 1992 yılının yaz aylarında hacimli Foucault Sarkacı'na başladım. İtiraf etmeliyim ki kitabın dörtte üçünü hiç anlamadan okudum. Ancak kitap öylesine sürükleyiciydi ki kitabı, bir haftanın içinde, herkes denizin ve plajın tadını çıkartırken bitirdim. Okudum ilk romanında, Eco'nun kurgusuna, yarattığı roman kahramanlarının saçmasapan fikirlere tutkuyla bağlanmasını alaycı bir dille anlatmasına hayran kaldım. Daha önemlisi, Foucault Sarkacı beni hiç bilmediğim konuları daha fazla araştırmaya teşvik etti; Gülhaçlılar'ı, Tapınakçılar'ı, Haşhaşiler'i, masonik örgütleri, illuminati'yi ve daha nicelerini Umberto Eco sayesinde tanıdım. Eco romanlarında, en irrasyonel fikirlerin bile nasıl tutkuyla sahiplenildiğini, hatta daha ileri giderek dünyada olup biten her şeyin açıklaması haline getirildiğini büyük bir ustalıkla anlatan, anlatırken de okurunu daha fazla araştırmaya, sorgulamaya davet eden büyük bir yazar. Prag Mezarlığı bir Gülün Adı, ya da bir Foucault Sarkacı değil. Hatta bir Baudolino da değil - ki benim en sevdiğim romanlardan biridir. Okurken zaman zaman kitaptan koptuğumu hissettim. Prag Mezarlığı da en az diğerleri kadar okuması zor bir roman. Tıpkı diğerleri gibi bir kez değil, bir kaç kez okunması gerekiyor. Anti-semitizmi, mason komplosu takıntısını, mevcut ırkçı düşüncenin 19. yüzyıla uzanan kökenlerini daha iyi anlamaya yarayan Prag Mezarlığı'nı ikinci kez okuduğumda daha iyi anlayacağıma eminim - elbette romanda konu edilen olayları ve şahısları daha fazla araştırdıktan sonra. Şimdilik notum on üzerinden altı.
Baskı: Ölmeye Yatmak
Üç kitaplık Dar Zamanlar serisinin ilk kitabı. Roman kahramanı Aysel'in kendisiyle ve yakın zaman Türkiye tarihiyle hesaplaşması. Adalet Ağaoğlu romanın başkahramanı Aysel'le beraber Aysel'in yakın çevresinden bazı insanların da öyküsünü anlatıyor. Zaman zaman öyküler birbirinin içine giriyor. Ancak öykülerin çoğu tamamlanmadan, öylece kalıyor. İnsan öyküleri, yaşadıkları zamanın önemli olayları ile beraber anlatılırken, bu olaylarla kişisel öyküler birbirine bağlanmıyor. Bu da okuyucuda kopuk kopuk öyküler ve gazete manşetlerinden oluşan bir karmaşa duygusu yaratıyor. Ağaoğlu zaman zaman aynı paragrafın içinde farklı zaman ekleri kullanıyor -ki kullandığı bu dil öykünün akışkanlığını bozuyor. Romanın ikincil kahramanlarının öyküleri hep havada kalıyor. Ali, İlhan, Sevil, Semiha, Behire romanda iğreti duruyorlar. 1930'lar ve 1940'lar ayrıntılı bir şekilde anlatılırken 1960'lara nasıl gelindiği konusu üzerinde durulmuyor. (Nihayetinde yazarın seçimidir) Kitabın ilk sayfalarında çizilen 1930'ların "kasaba okulu" sahnelerini çok sıradan ve fazlasıyla abartılı buldum. Aysel'in ölmeye niye yattığı (ve ölmeden niye kalktığı) konusu kafamda netleşmedi.
Baskı: Hayvanlardan Tanrılara - Sapiens İnsan Türünün Kısa Bir Tarihi
Çok ilginç bir kitap. Yuval Noah Harari, İbranice yazdığı, kısa zamanda İsrail'de best-seller olan ve daha sonra otuz dile çevrilen Sapiens'i henüz 36 yaşında iken kaleme almış. Jared Diamond'ın Tüfek, Mikrop ve Çelik'ini beğenenler bu kitabı da çok beğenecektir. Diamond insanın tarihini doğa tarihçisi gözüyle ele alıyordu. Harari ise insanın tarihini kültürel evrimci bir bakış açısıyla inceliyor. Kitap toplam dört kısım, yirmi bölüm ve bir sonsözden oluşuyor. Birinci Kısım'ın başlığı Bilişsel Devrim; okuyucuyu doğrudan kitaba davet eden, meraklandıran, provokatif bir giriş... İkinci Kısım'ın başlığı Tarım Devrimi. Okuyucu bu kısımda Harari'nin ilginç görüşleri ile tanışıyor. Harari bu bölümde tarım devriminin "ileriye doğru" atılmış bir adım olup olmadığını tartışıyor. Tarım devriminin Sapiens'in yaşamını kolaylaştıran bir devrim olmak bir yana, belki de bir hata olduğunu ileri sürüyor. "Hayali düzenler" ve "işbirliği ağları" kavramlarını ortaya atarak, kitabın ilerideki bölümlerinde daha da geliştireceği fikirlerin temelini bu kısımda oluşturuyor. İnsanoğlunun Birleşmesi başlıklı üçüncü kısımda para, din ve imparatorluk kavramlarını sorguluyor. İşbirliği ağlarının "hayali düzenler" içinde nasıl kurulduğunu anlatıyor. "Emperyal Döngü" ilginç. Bu bölümde ileri sürdüğü bazı tezlerle hemfikir olmak çok güç. Örneğin, hümanizmin, komünizmin, kapitalizmin de birer din olduğunu iddia ediyor ki, bu tezler "din" kavramının sınırlarını muğlaklaştırıyor. Ancak gene de Harari'nin tezleri oldukça provokatif ve üzerinde düşünmeye değer. Bilimsel Devrim başlıklı dördüncü bölüm, kitabın belki de en ilginç ve okunmayı en fazla hak eden kısmı. Ölüm konusunu tartıştığı Gılgamış Projesi alt-başlıklı bölümü özellikle ilginç buldum. Kapitalizm ve serbest piyasa kültünü tartıştığı 16. bölümde iktisat tarihine giren Harari bir sonraki bölümde tarihe bir de evcilleştirilmiş hayvanların açısından bakıyor. 19. Bölüm'de mutluluğu tartışırken okuyucuyu tarihi ve "ilerlemeyi" bir de insan mutluluğu bakımından değerlendirmeye davet ediyor. Kitabın en çarpıcı bölümü ise (aynı zamanda Sonsöz'den önceki son bölüm olan) Sapiens'in Sonu. Bu bölümde Harari, geçmiş olayları değerlendiren sıradan ve alışılmış bir tarihçinin yaklaşımından uzaklaşıyor ve geleceği tartışıyor. Özellikle bu bölümü çok beğendim. Sadece bu bölüm için bile okumaya değer bir kitap Sapiens. Bazı konulardaki fikirlerini yeterince geliştirilmemiş ve spekülasyona açık bulsam da kitabı genel olarak beğendim. Tarihe hiç meraklı olmayanların bile severek okuyacağı bir kitap.
Baskı: Kör Saatçi
Benim elimdeki kitap (Tübitak Yayınları) 11. Baskı. Kitabın yazıldığı tarih 1986. Tübitak, kitabın yayın haklarını 1998 yılında satın almış ve ilk baskıyı 2002 yılında yayımlamış. Türkiye bilim kitapları yayıncılığını epeyce geriden takip ettiği için, Gen Bencildir (Felfish Gene) ve Kör Saatçi (Blind Watchmaker) Türkçe'ye çok geç çevrildi. Dolayısıyla da Dawkins Türkiye'de daha çok ateizm üzerine yazdığı kitaplarla tanındı. Kör Saatçi toplam 11 bölüm, kaynakça ve dizinden oluşuyor. Kitabın son üç bölümü daha çok bilimsel polemiklere odaklı. Noktacılık ve taksonomi tartışmalarından oluşan 9. ve 10. bölümler (ortalama bir okuyucu için) gereğinden uzun ve sıkıcı ayrıntılarla dolu. Bu iki bölüm hariç tutulursa kolayca okunan bir kitap. Bazı bölümlerde verilen örnekler beni yeterince tatmin etmedi. Örneğin 8. bölümdeki dul kuşunun kuyruğu tartışmalarına (ki Darwin'in cinsel seçilim kuramına verilen örneklerden biridir) Dawkins'in "düz geri besleme" açıklamasını fazlasıyla spekülatif buldum. Ancak elbette ben bir evrim biyoloğu değil, popüler bilim meraklısı bir okurum ve bu değerlendirmeyi bir kitap okuru olarak yapıyorum. İlgilenmediğim (dolayısıyla okurken sıkıldığım) "disiplin içi" polemikleri uzun uzadıya tartışan 9. ve 10. bölümler hariç, kitabı genel olarak beğendim.
Baskı: Mükemmel Boşluk
Bu kitabı okuduktan sonra (bir kez daha) Stanislaw Lem'in olağanüstü zekasına, entelektüel birikimine ve şakalarına hayran olmamak mümkün mü? Tam da kitabın tanıtım yazısında ifade edildiği gibi, Mükemmel Boşluk "şen, şakrak, eğlenceli, grotesk" bir kitap. Yazılmamış ve var olmayan kitaplarla ilgili eleştiriler, yorumlar, değerlendirmeler... Okuması kolay değil; çünkü her şeyden önce Lem'in çok uzun cümlelerle dile getirdiği karmaşık mantığı takip etmek yorucu. Ne yazık ki kitabın çevirisi de iyi değil. (İmla kuralları, noktalama işaretleri, Türkçe cümle yapıları hak getire...) Bütün bu zorluklara karşın zaman zaman bir mizah eseri okur gibi eğlenerek okudum. Stanislaw Lem nelerden bahsetmiyor ki: Kozmogoni, olasılık teorisi, teoloji, sibernetik, bilgisayarlar, ... Lem, bu konularda yazılmamış kitaplardan bahsederken mantık ve sözcük oyunlarına başvuruyor. En absürd fikirleri öylesine inandırıcı bir dille aktarıyor ki, arada bir soluklanma ihtiyacı duyuyorsunuz. Gigamış çok eğlenceli, Namümkün Hayat Üzerine ve Namümkün Öngörü Üzerine daha da eğlenceli, Non Serviam teoloji ve din konusunda müthiş mantık oyunlarıyla dolu, Ahmak Dostoyevski'ye gönderme, Kendin Yaz çok hoş bir edebiyat taşlaması. Lemseverlere ve entelektüel açlık çekenlere şiddetle tavsiye olunur. (Kırılan not bu müthiş kitabı okuması zor bir hale getiren "orta-karar" çeviriden ötürüdür.)
Baskı: Aksın Gözyaşlarım Dedi Polis
Tipik PKD romanlarından biri. Ancak bu kitabı atipik yapan bazı özellikler de var: PKD roman kahramanları genellikle toplumun alt kesimlerinden insanlardır. Bu romanda baş kahraman özel genetik yöntemlerle üretilmiş bir TV yıldızı/şarkıcı. Dick bize bir polis devletine dönüşmüş geleceğin Amerikasını anlatıyor. Başkahramanımız da dahil olmak üzere bütün roman kahramanlarının sıradışı cinsel eğilimleri ve uyuşturucu maddeye yatkınlıkları var. Bütün ilişkiler yüzeysel ve güvensizliğe dayalı. Dick sadece polis devletinin baskı ve kontrolünde yaşayan yurttaşların depresif ruh hallerini incelemekle kalmıyor, kitabın son bölümünde polis müfettişinin dünyasına da odaklanıyor: Yalnızlık, umutsuzluk, boşluk. Bu romanda da Dick'in bazen roman için gereksiz gibi duracak sayıda kahraman yarattığını görüyoruz. (Bir diğeri için tipik örnek: Simulakra) Dick'in neredeyse bütün romanlarındaki değişmez konusu 'gerçek nedir' bu romanda da sorgulanıyor. Kitapla ilgili son üç gözlem daha: 1) Bu kitap (her ne kadar paralel evrenler konusunu işlemiş olsa da) bir bilim-kurgu romanından çok felsefi-romana benziyor 2) Dick'in objeler hakkında derin fikirleri (Bir diğer örnek: Yüksek Şatodaki Adam) 3) 6:45'in her zamanki berbat çevirisi ve dizgisi (artık yazmaktan sıkıldım)
Baskı: Osmanlı Kültürü ve Gündelik Yaşam Ortaçağdan 20.Yüzyıla
Osmanlı'da gündelik yaşamı ve kültürü inceleyen en kapsamlı kitaplardan biri. Konu çok geniş ve kapsamlı olduğu için Faroqhi her bir başlık üzerinde sadece bir kaç sayfa durabiliyor. Özellikle XIX. yüzyıl öncesi ile ilgili kaynak yetersizliği de ayrı bir sorun. Osmanlı modernleşmesi ve değişen kültürle ilgili bölüm çok kısa. Ancak bu konuda başvurulacak çok sayıda başka kaynak var. Kitaba çok geniş bir kaynakça eklenmiş. Böylece daha fazla araştırma yapmak isteyenlere, inceleyebilecekleri 500'e yakın metinden oluşan geniş bir kaynak listesi verilmiş. Kitabın çevirisi mükemmel. Kitaba ilave edilen resimler renkli olsaydı, çok daha iyi olurdu.
Baskı: Neuromancer (Sprawl Üçlemesi #1)
Bir kitabı bu şekilde yayımlamak tek kelimeyle saygısızlık. 6:45 yayınevinin diğer kitaplarını okurken de kendimi zorluyordum. Ancak artık kendime işkence etmekten vaz geçiyor ve pes ediyorum. Bir daha 6:45 yayınevinden kitap okumak yok. Artık sağlığımı tehdit eder hale geldi. İlk 100 sayfayı geçtiğim halde bir türlü kitaba giremedim. Orijinalini okur muyum bilmiyorum. En azından 6:45 baskısından kesinlikle uzak durun.
Baskı: The Three-Body Problem [Kindle Edition]
Bu kitabı tesadüfen keşfettim. Amazon.com sayfalarında bilim kurgu kategorisinde yeni çıkan kitapları araştırırken dikkatimi çekti. Kitap henüz iki ay önce Çince'den İngilizceye çevrilmişti (Çince baskısı 2007) ve şimdiden 150 civarında okur değerlendirmesi yapılmıştı. Daha da ilginç olan şuydu ki,150 değerlendirme yapanların 100'den fazlası kitabı çok beğendiğini ifade ediyordu. Goodreads'i kontrol ettiğimde, orada da benzer bir sonuçla karşılaştım. Ortalama okur beğenisine her zaman kuşkuyla yaklaşsam da, denemeye değer olduğuna karar verdim ve hemen okumaya başladım. Roman 1960'ların Çin'inde, çok çarpıcı Kültür Devrimi sahneleriyle başlıyor. İlk 40-50 sayfayı okurken sanki bilim kurgu değil, tarih romanı okur gibi hissediyorsunuz. Daha sonra yazar günümüze atlıyor ve bir dedektif romanı tadında okunan sayfalar boyunca bir gizemi çözmeye çalışıyorsunuz. Sonra birdenbire kendinizi bir bilgisayar oyununun içinde buluyorsunuz. Romanı okudukça sık sık geriye dönüşler yapıyor, olayların nasıl geliştiğini öğreniyorsunuz. Ve nihayet kitabın sonunda ... Burada kesmek en iyisi; Bilim kurgudan hoşlanıyorsanız siz en iyisi bu kitabı alın ve okuyun. Kitaptan sadece BK okuma zevki de almayacaksınız. Üç cisim problemini, Çin'de Kültür Devrimi dönemini, parçacık fiziğini, nanoteknolojiyi merak edecek, bu konularda daha çok okuma ihtiyacı duyacaksınız. Uygarlıkların gelişim evrelerini, bu gelişimin ne şekilde kesintiye uğrayabileceğini, akıllı bir türün, bu kesintilere karşı hangi yöntemler geliştirebileceğini sorgulayacaksınız. Yeryüzünde türlerin hızla ortadan kalkışını ve çevresel çöküşün boyutlarını hatırlayacak, bu konuda daha fazla duyarlılık geliştireceksiniz. Ve sanırım siz de benim gibi, bu kitabı okuyup bitirdikten sonra sabırsızlıkla Liu Cixin'in diğer kitaplarının da İngilizce'ye (ya da Türkçe'ye) çevrilmesini bekleyeceksiniz. The Three-Body Problem bir üçlemenin ilk kitabı. İkinci ve üçüncü kitaplar 2015 yılının ortalarında İngilizce'ye çevrilecekmiş. Umarım en kısa zamanda Türkçe'ye de çevrilir. Liu Cixin 1963 doğumlu, Çin'de çok sevilen bir BK yazarı. Çin'in Hugo ödülü kabul edilen Galaxy Award'ı tam sekiz kez kazanmış. Ben uzun zamandır okuduğum BK romanlarında Asimov, Clarke, Herbert gibi yazarların o "eski" ve tadına doyulmaz BK zevkini almıyordum. Liu Cixin bana unutulmaya yüz tutmuş o "eski" BK zevkini fazlasıyla verdi.
Baskı: Zaman Haritası
Bilim kurgu? Bilim-kurgu parodisi? Tarihsel-kurgu? Zaman haritası romanının bunların hangisi olduğu tartışılabilir. Tartışılmaz olan, yazar Félix J. Palma'nın müthiş sıcak anlatımı. Kitabı okurken zaman zaman "ben bu saçma sapan romanı niye okuyorum ki" duygusuna kapılmadım değil. Zaten kitabı beğenmeyenlerin çoğu da anlatılan öyküyü "saçma sapan" bulmuşlar. Sanırım öyküyü saçma bulanlar, kitabı son sayfasına kadar okumamışlar. Ben kitabı okuyup bitirdiğimde Palma'nın çok güç bir kurguyu başarıyla oluşturduğu sonucuna vardım. Bu kurgu içinde Palma, olay örgüsünü oluşturan ayrıntıları aktarırken zaman zaman roman kahramanları ile alay ediyor, ya da roman kahramanlarının saflığını, irrasyonalitesini olanca çıplaklığı ile aktarıyor. Okuyucuda saçmalık duygusu uyandıran da bu aslında. Okuyucu için en büyük tuzak, yazarın okuyucunun rasyonalitesine hitap etmesi beklentisidir. Oysa başarılı yazar, okuyucunun bu beklentisine cevap vermeden, kendi kurgusu içinde romanını okunur kılabilir. Zaman Haritası 19. yüzyılın sonu, Londra'sında geçiyor. Londra, neredeyse her tür romanın arka planını oluşturabilen bir şehir. 19. yüzyıl sonu ise insanların bilimsel merakının kabardığı muazzam bir çağ. Tarihin bu dönemine denk gelen pek çok ilginç karakter var: Bilim-kurgu türünün babası H.G. Wells, dünya çapında ses getiren ilk gotik romanın yazarı Bram Stoker, pop-kültür üzerinde de ciddi etkiler yaratan Karındeşen Jack, Fil Adam, vs. Palma bütün bu ilginç kişilikleri, kendisinin yarattığı başka ilginç kişiliklerle bir araya getiriyor. Gerek yaratılan kurgu kahramanlar, gerekse gerçek kişilikler romanda gayet güzel işleniyor ve anlatılıyor. Romanın akışı içinde okuyucu, olayların tarihsel gerçeklerden (ya da bilinen tarihsel gerçeklerden) daha farklı ilerlediğini fark ediyor. Zaten sabırsız okuyucu, belki de bu romanı bu yüzden sevmiyor, çünkü bütün "saçmalıklar" ve tarihsel akıştan farklılıklar kitabın en sonunda çözülecek. Bence güzel ve okumaya değer bir roman.
Baskı: Osmanlı Toplumsal Düzeni
Yeni baskısı yapılmayan bu kitabı artık sadece sahaflarda bulmak mümkün. Konusunda en iyi kitaplardan biri. Taner Timur Osmanlı'nın sınıf yapısı ve toprak düzeni ile ilgili tezlerini ileri sürerken, Bizans ve Selçuklu dönemlerini de inceliyor. Anadolu'ya Türk akınının Avrupa'da frank akını ile benzerliklerini ve farklılıklarını ortaya koyuyor. Martin Luther ve Makyavel'in anti-türk yaklaşımlarını milliyetçilik ekseninden değil, sınıfsal perspektiften yorumluyor. Pek çok değerli fikir içeren bu kitabın muhakkak yeni baskıları yapılmalı.
Baskı: Kapı Birden Vuruldu
Okuduğum ilk Etgar Keret kitabı. Ben daha çok geleneksel öykülere alışkınım. Post-modern öyküler okumayı sevmiyorum. İlk bir kaç öyküyü bitirdiğimde kafamda soru işaretleri vardı. İlk bir kaç öyküden sonra Etgar Keret'in post-modern, sürrealist ve çocuksu tarzını daha çok sevmeye başladım. Sanırım bunda en önemli paya sahip olanlardan biri de çevirmen Avi Pardo. Son dönemde okuduğum bütün çeviri kitapların berbat dilinin aksine, Pardo'nun çevirisi dört dörtlük. En sevdiğim öyküler Kötü Karma, Kancık, İyi Bir Tane, Bir Adım Ötede, Paralel Evrenler ve özellikle Sürpriz Parti. Etgar Keret, okuduğum ilk kitabıyla beraber favori yazarlarım arasına girdi.
Baskı: Erken Modern Dönemde Avrupa 1450 -1789
Mükemmel.
Baskı: Şizofreni ve Değişimler Kitabı
Philip K. Dick'in Schizophrenia and The Book of Changes ve Drugs Hallucinations and the Quest for Reality isimli makalelerinden oluşan 50 sayfalık bu kitap tek kelimeyle bir çeviri faciası. Dick'in çok uzun cümlelerden ve oldukça karmaşık (ve dolaşık) fikirlerden oluşan makaleleri, redaksiyon yapılmadan berbat bir şekilde Türkçe'yle çevrilmiş. Bu arada Dick'in ilginç fikirleri de kaybolup gitmiş. 6:45 yayınlarının çevirdiği ve yayımladığı bütün kitaplar, bu özensizliğin kurbanı. İngilizce bilenlere, bu kitapta yer alan makalelerin orijinallerini okumalarını tavsiye ederim.
Baskı: The Martian: A Novel [Kindle Edition]
Diyebilirim ki, okurken en fazla sıkıldığım bilim-kurgu romanlarından biri. The Martian (ya da Türkçe'ye çevrilen ismiyle Marslı), Goodreads'te okuyucu oylarıyla 2014 yılının en beğenilen BK romanı seçildi. Andy Weir kitabı 2012 yılında kendi imkanlarıyla yayımlamış. Hatta kitabın ücretsiz kopyasını kendi web sitesine koymuş. Daha sonra okuyucularından gelen yoğun istek üzerine romanın kindle edisyonunu Amazon.com'da 99 cent'e satışa çıkartmış. Kindle edisyonu kısa zamanda 35,000 satmış ve en çok okunanlar listesinde ilk sıraya yükselmiş. Daha sonra bir yayınevi romanın telif haklarını satın almış ve hard-copy kitap haline getirmiş. Kitap 2014 yılı içinde NYT en çok satanlar listesine girmiş. Denebilir ki, Marslı romanı da Gangnam Style gibi bir tür "internet fenomeni". Kitabı niye beğenmedim? 1. Bana göre bu bir BK romanı değil, "Mars'ta tek başınıza kalırsanız, nasıl hayatta kalır ve dünyaya nasıl dönersiniz" konulu, romanlaştırılmış bir bilgisayar oyunu. Roman kahramanımız CHEM101 ve PHYSICS101 seviyesinde problemler çözüyor. Oksijen nasıl üretirsiniz, ürettiğiniz oksijen size ne kadar yeter, devrilen Mars taşıtını nasıl doğrultursunuz, Phobos'a bakarak yönünüzü nasıl bulursunuz tipinde sorulara cevaplar bularak hayatta kalmaya ve Mars'tan kurtulmaya çalışıyor. 2. Roman kahramanı Watney'nin ruh hali Mars'ta tek başına kalmış bir astronottan ziyade, bilgisayarının başında oyun oynayan yaramaz bir çocuğa benziyor. Yazar beni, Watney'nin Mars'ta tek başına kaldığına bir türlü inandıramadı. 3. Astronotların ve NASA uzmanlarının konuştuğu dile bir türlü ısınamadım. Bana daha çok, internet cafe'lerde sokak dili konuşan ergenleri hatırlattı. İçinde bol miktarda fuck, asshole geçen "Americanish" romanları sevmiyorum. Mesela: "You know what? Fuck this! Fuck this airlock, fuck that Hab, and fuck this whole planet." (S.158) Nedir bu allahaşkına? BK romanı mı? Bir ergen sohbet odası muhabbeti mi? 4. Betimlemeler ortaokul kompozisyon ödevi düzeyinde. Mesela: "the airlock's on its side, and I can hear a steady hiss. So either it's leaking or there are snakes in here." Edebiyat bu değil... Başka bir şey olduğu kesin. 5. NASA "uzmanları", uzmandan çok, orta düzey fizik bilgisine sahip astronomi meraklıları gibi resmedilmiş. "Bilimle" haşır neşir olan sadece roman kahramanımız Watney (Andy Weir'ın hayalindeki kendisi) 6. Roman toplam 369 sayfa ve gereksiz ayrıntılar atılırsa aslında 100-150 sayfaya sığdırılabilecek bir uzun öykünün konusu. Romanın olumlu yanlarına gelince: Nihayet seneler sonra içinde metafizik, abra-kadabra ve sahte bilim olmayan bir öyküye dayanıyor, bir felaketle değil, mutlu-sonla bitiyor, özellikle lise öğrencileri için temel bilimlere dair bir şeyler barındırıyor. On üzerinden Dört.
Baskı: Gölge Boksörü
Berlin'in karanlık, soğuk, kirli mekanları, şizofrenik denecek ölçüde ayrıntılı anlatımlar, iki farklı zaman ekseninde ilerleyen olay örgüsü, delilik sınırlarında gezen roman kahramanları. Muhakkak beğeneni vardır. Bana hitap etmedi.
Baskı: Tehlikeli Rüyalar Görme Yılı
Kitabın bazı bölümlerinde Žižek'in biraz kafası karışık ve hiperaktif olduğunu düşünmeden edemedim. İlginç fikirlerle dolu bir kitap.
Baskı: Utopia
Bir klasik, başucu kitabı. İş Kültür Yayınları baskısında Mina Urgan'ın incelemesi, Utopia'dan daha fazla yer tutuyor. İlaveten, okuyucunun feraseti ile ilgili bir endişe mi var ki, eserin incelemesi eserden önceki sayfalara yerleştirilmiş?
Baskı: Capital in the Twenty-First Century
Belki 21. yüzyılın das Kapital'i değil, ancak pek çok bakımdan önemli ve okunması gereken bir kitap. Çok uzun yıllar boyunca tartışılacaktır. Kitapla ilgili değerlendirmelerimi blog'umda ayrıntılı bir şekilde yazdım: 21. Yüzyılda Sermaye ve “Pikettymania” Hakkında bir Değerlendirme-1 http://sosyonomi.org/wp/?p=5404 21. Yüzyılda Sermaye ve “Pikettymania” Hakkında bir Değerlendirme-2 http://sosyonomi.org/wp/?p=5424 21. Yüzyılda Sermaye ve “Pikettymania” Hakkında bir Değerlendirme-3 http://sosyonomi.org/wp/?p=5436
Baskı: Açlık Oyunları (Açlık Oyunları, #1)
Düşünce parlak, ancak yeni değil: Romanın önsözünde de belirtildiği üzere eski efsanelerden ve Roma dönemi "eğlencelerinden" esinlenilmiş. Dahası, 13 bölge (kavim) düşüncesinin de Judaik kaynakları var. O halde bu romanı öncelikle kurgusuyla değil, anlatımı ile değerlendirmek gerekiyor. Çocuk ve gençlerin hayatta kalabilmek için vahşet dolu bir ortama mahkum edilmesi nasıl anlatılabilirdi? Sanırım Collins'in soğuk ve duygusuz üslubuyla değil. Ne yazık ki, çağımızın anlayışı bu: Bir kahraman (sen, ben,...) var ve kurgulanan (yaşanan) ortam ne olursa olsun, kahramanımız bütün olayların merkezi; geri kalan herkes ancak kahramanımızın deneyimleri ile temas edebildiği ölçüde anlamlı ve önemli. Örneğin bu romanda tek bir kahraman var: Katniss Everdeen. Onun dışındaki herkes ikincil. Annesi, kız kardeşi, Gale, Peeta, 12. bölge halkını oluşturan insanlar, Capitol'dekiler, arenada savaştığı rakipleri, ... Collins'in anlatımı tamamen Katniss'e odaklı. Diğer insanlar sadece Katniss'le ilişkilerinin biçimine göre "iyi" veya "kötü". Örneğin, Rue... Onun trajedisine bile sadece Katniss'in hissettikleri ölçeğinde yaklaşabiliyoruz. Bu tarz bir anlatım, olayların merkezindeki insan hariç herkesi nesnelere dönüştürüyor - ki 21. yüzyıl Amerikan anlayışı budur. Örneğin Cato'nun vahşetine öfkeleniyoruz; çünkü o bir canavar! Katniss'in vahşetine sadece sempati ile yaklaşıyoruz; çünkü o bir kahraman. Rue'ya yaşadığı trajedi için üzülmüyoruz; sadece Katniss üzüldüğü için üzülüyoruz. Romanın anlatımı gibi, kurgusu da sorunlu. Bir merkez var: Capitol. Bir de merkezin sömürdükleri: 12 işçi bölgesi. Sömürenle, sömürülenin asimetrik ve adaletsiz ilişkisi dışında hangi toplumsal düzlemlerin olduğuna dair bir bilgi yok. Capitol'de ve bölgelerde yaşayanlar eşit mi? Yoksa onlar arasında da derin ve uzlaşmaz eşitsizlikler ve çelişkiler var mı, bilmiyoruz. Sömürenlerin genel bir adı var: Capitol'dekiler! Oysa romanı okurken anlıyoruz ki, Capitol'de yaşayanlar arasında da eşitsiz ilişkiler var. Bu durumda akla şu soru geliyor: Collins'in kurgu dünyasında sorun yazarın anlattığı gibi Capitol-12 bölge eşitsizliği mi, yoksa sistem yaşadıkları bölgelerden bağımsız olarak global bir eşitsizliğe mi dayalı. Yazarın bakış açısından bu sorunun cevabı şu: Çok ve iyi tüketebildikleri için Capitol'dekiler bir yanda, çok ve iyi tüketemedikleri için işçi bölgelerindekiler diğer yanda. İşte romanın yazıldığı 21. yüzyılın başındaki anlayış sorunu, tam da burada düğümleniyor: "Eşitlik, aslında bir tüketim sorunudur". Collins, çağının bir yazarı olarak kendi kurgu dünyasına bu gözle bakıyor. Bence Açlık Oyunları, sıradan bir gençlik romanı değil, 21. yüzyılın başında yaşayan insanın kendisini, toplumu, eşitsizliği, adaletsizliği nasıl gördüğünü, nasıl kurguladığını ve bu perspektiften kendisini ve ilişkilerini nasıl tarif ettiğini anlatan bir yetişkin romanı.
Baskı: Büyük Açık Kıyamet Çarkının İçinde
Mükemmel bir sunuş yazısı, bir finans kitabında şimdiye kadar okuduğum en güzel önsöz ve soluksuz okunan 300'ü aşkın sayfa. Bu kitap sadece 2008 büyük krizine neden olan konut piyasasının çöküş öyküsünü anlatmıyor, aynı zamanda finans dünyasının trilyonlarca dolarlık bir ahmaklık denizinde yüzdüğünü apaçık gözler önüne seriyor. Kitap sıradan ve sıkıcı bir finans kitabı olmanın ötesinde, bütün piyasaya ve akıl almaz boyutlardaki ahmaklığa karşı pozisyon tutan ve tuttukları pozisyonun psikolojik ağırlığını senelerce taşımak zorunda kalan üç küçük fonun yöneticilerinin 2005-2008 dönemindeki yaşamlarına odaklanıyor. Bu insanların kişilik özellikleri, zaafları ve üstün yönleri, ilişki kurdukları diğer kurumlardaki meslektaşlarının ve fon müşterilerinin öngörüsüzlüğü - daha ileri giderek aptallığı - etrafında şekillenen örgü, adım adım yaklaşan krizin yarattığı gerilim ve nihayetinde kriz patlak verdikten sonra ortaya çıkan olağanüstü boyutlardaki zararlar... Bu zararların, bizzat krize yol açan politikaları uygulayanlar eliyle "kamulaştırılması" ve trilyonlarca dolarlık bahis oynayarak kurumlarını ve müşterilerini batıranların milyonlarca dolarlık maaşlarla "ödüllendirilmesi" ... 2008 kriziyle beraber "en kötünün" geride kaldığını düşünenler bu kitabı muhakkak okumalı. Okumalı ki, "daha kötünün", "çok daha kötünün" gelmekte olduğunu görebilsinler ...