
Puanlar ve değerlendirmeler
Bu okurun kitap puanları ve yazılı değerlendirmeleri.
Baskı: Pasifik Günleri
Bu "değişik" romanı çok keyifle okudum. Robot hikayesi diğer hikayelerin yanında biraz yama gibi kalmış. Nazlı Eray'ın dili ve anlatımı çok sıcak ve okuyucuyu anlatılan öykülere sıkı sıkı bağlıyor, bir de şu "değişik" sözcüğünü olur olmaz kullanmasa...
Baskı: Deniz Kenarında Pazartesi
"Bazen, bir şehir hatları vapuru, Karaköy iskelesine yaklaşırken güvertesindeysem, o günler eski bir kent gölgesi gibi içime vurur, bir an ürperirim. Ama artık hiçbir zaman tümünü anımsayamam."
Baskı: Bir Düğün Gecesi
Dar Zamanlar serisinin ilk kitabı Ölmeye Yatmak'ı beğenmemiştim. Klişelerle ve tamamlanmamış öykülerle dolu bölük pörçük bir romandı. Bir Düğün Gecesi'ni ise soluk bile almadan okudum. Bir kadın yazarın romanını (ya da öyküsünü) erkek kahramanının bilinç akışıyla yazması her zaman problemlidir. Erkekler için kadın zihnini tasavvur etmek ne kadar zorsa, kadınlar için de erkek zihnini çözmek aynı ölçüde zordur. Romanın ilk bölümünde bu duyguya kapıldım. Neyse ki bir sonraki bölümde Tezel'in zihin akışı beni kurtardı. Roman, daha sonraki bölümlerde ağırlıklı olarak Ömer'in zihin akışı ile devam etse de, iğretilik hissetmedim. Bir bütün olarak değerlendirmek gerekirse, Bir Düğün Gecesi'ni çok beğendim. 12 Mart faşizminin öncesinde ve sonrasında insan ruhlarının ne kadar örselendiğini anlatan çok başarılı bir roman.
Baskı: Kabuk Adam
Aslı Erdoğan'ın okuduğum ilk romanı. (Aynı zamanda yayımlanmış ilk romanı.) Anlatımını, betimlemelerini çok beğendim. Romanda olayların geçtiği kumsal ve oteli, otelin yakınındaki gettoları görmüş kadar oldum. Konunun çok ilgimi çektiğini söyleyemem. Bir okur olarak daha farklı kurguları seviyorum. Gene de Aslı Erdoğan'ın okunmaya değer bir yazar olduğunu düşünüyorum - özellikle de Kabuk Adam'ın ilk romanı olduğu göz önüne alınırsa...
Baskı: Ay Zalim Bir Sevgilidir
Olmuyor; Heinlein ile yıldızım barışmıyor. Hangi romanını okursam okuyayım neden "bilim kurgunun babalarından biri" olduğunu bir türlü anlayamıyorum. Bu romanda da aynı şekilde: Rasyonel anarşist bir profesör, kendisini birdenbire bir devrim lideri olarak bulan bir bilgisayar tamircisi, komik isimli sarışın Wyoming Knott, "tıpkı bir insan gibi" düşünen, kızan, şaşıran, tereddüt eden bilgisayar Mike, klan aileler, aya koloni gönderme aşamasına gelmiş, ama 17. yüzyıl barbarlığını aşamamış dünyalılar, Heinlein romanlarının olmazsa olmazı, bir miktar seksizm, bir miktar ırkçılık, bir miktar kovboy kültürü, bir miktar Amerikan tarzı kaba saba mizah... I-ıh...Sevdiğim bilim kurgu tarzı bu değil.
Baskı: Homo Deus: Yarının Kısa Bir Tarihi
Hem işlediği konular, hem bu konulara getirdiği ilginç yorumlar, hem de okuyucuyu son satırına kadar soluksuz bir şekilde bağlaması anlamında son yıllarda yazılmış en iyi kitaplardan biri. Harari kitabını üç bölüme ayırmış: Birinci Kısım'da -bir önceki kitabı Sapiens'de derinlemesine incelediği- insanın dünyayı fethetme sürecini değerlendiriyor. Bu bölümde, insanlarla (diğer) hayvanlar arasındaki farkın ne olduğunu ve insanın dünya üzerindeki egemenliğinin kaynağını sorguluyor. İkinci Kısım'da insanın dünyayı nasıl (ve neden) anlamlandırdığını inceliyor. Üçüncü Kısım'da insanın (son birkaç yüzyılda) kontrolü kaybetmekte olduğu sonucuna varıyor. Kitap boyunca Harari, okuyucuyu üzerine uzun uzun düşünmeye ve tartışmaya teşvik eden kavramlarla tanıştırıyor. Bu kavramlarla geleceğe dönük bazı tahminler (estimations) yapıyor. Sonuçta ortaya bir miktar karamsar bir tablo çıkıyor. Ancak Harari kitabın son satırlarında şöyle diyor: "Bu ihtimallerin bazıları hoşunuza gitmiyorsa, gerçekleşmesini önleyecek yeni fikirler üretmekte ve bunlara uygun davranmakta tamamen özgürsünüz." Umut verici satırları, şu değerlendirme izliyor: "Gelin görün ki, yeni fikirler üretmek ve bun(lar)a uygun davranmak hiç de kolay değildir, çünkü düşüncelerimiz ve davranışlarımız günümüz ideolojileri ve sosyal sistemleri tarafından sınırlanıyor. Bu kitap geleceğimiz hakkında daha yaratıcı düşünebilmemizi ve farklı davranabilmemizi sağlamak adına günümüz koşullarının köklerine iniyor. Tek bir nihai senaryo öngörerek ufkumuzu sınırlamak yerine genişletmeyi ve çok daha geniş bir seçenek yelpazesinden haberdar olmamızı amaçlıyor." Homo Deus'u çok dikkatle okumama ve pek çok not almama rağmen, yakın zamanda tekrar okuyacağım. Sanırım ikinci okumamda da aynı sonuca varacağım: Mükemmel bir kitap.
Baskı: Böyle Buyurdu Zerdüşt
Benim okuduğum baskı, okunması en güç baskılardan biri olsa gerek. Çevirisi kötüydü ve okurken beni çok yavaşlattı.
Baskı: Paris Düşerken
Okuduğum en iyi ve en çarpıcı romanlardan biri. Bütün karakterler çok etkileyici, olayların akışı tutarlı, yazarın dili (ve romanın Türkçe'ye çevirisi) çok iyi. Bir ulusun, bir kentin ve bu kentte yaşayan insanların öyküleri anlatılırken, Fransa'yı, Paris'i hiç görmemiş bile olsanız zihninizde çok canlı manzaralar çiziliyor. Roman kahramanlarının yaşanan büyük trajedi karşısındaki tepkileri çok çarpıcı. Tessat, Lucien, Dessère ve Agnes karakterlerinin hikayeleri özellikle çok etkileyiciydi. Okumamış olanlara şiddetle tavsiye ederim.
Baskı: 49 Numaralı Parçanın Nidası
Okuduğum en zor kitaplardan biri; toplam 175 sayfa değil de mesela 375 sayfa olsaydı bitirebilir miydim? Sanmıyorum... Post modern edebiyatla aram iyi değil. Bu edebiyat türünün "ıvır zıvıra" boğulmuş detaycılığından ve insan aklına meydan okuyan "alaycılığından" hoşlanmıyorum. 49 Numaralı Parçanın Nidası da bu tip unsurlarla dolu. Aşırı detaylara boğulmuş aşırı uzun paragraflar yorucu ve kitaptan kopma riski doğuruyor. Kitabın kurgusunda çözülmeye çalışılan gizem, bu detaylar yüzünden cazibesini yitiriyor, okuyucunun (en azından benim) merak duygusunu öldürüyor. Kitapta şu veya bu önem sırasına göre zikredilen kahramanların tamamı aşırılıklara meyilli, hastalıklı, sevimsiz tipler. (Hayır, bu kadar dehşet verici bir dünyada yaşamıyoruz.) Belki de yazar yarattığı kahramanların hepsini böyle sevimsiz ve itici görmemizi istiyor. Sonra laf dönüyor dolanıyor "acaba bir matrisin içinde mi yaşıyoruz" paranoyasına geliyor - sonraki on yıllar boyunca bu paranoyadan bol malzeme çıkacak... Bu tip romanlar '60'larda ilginç idi. Sonraki yıllarda benzeri binlercesi yazıldı ve artık kabak tadı vermeye başladı. Eminim bu türden hoşlanan pek çok okuyucu vardır. Ben onlardan değilim.
Baskı: Türkiye`de Geri Kalmışlığın Tarihi
İsmail Cem'in klasikleşmiş eseri. İlk baskısı 1970 yılında yapılan eserde İsmail Cem, Türkiye'nin geri kalmışlığını, henüz 30 yaşında olmasına rağmen büyük bir olgunlukla tahlil ediyor. Eserin henüz başlarında çok doğru bir şekilde Türkiye'nin geri kalmışlığının bir Afrika ya da Latin Amerika ülkesinin geri kalmışlığı ile aynı olmadığını tespit ediyor. Daha sonra Osmanlı'dan başlayarak 1970'lerin başına kadar geri kalmışlığın hangi aşamalardan geçtiğini inceliyor. Kitabın ilk bölümlerindeki "Osmanlı'nın ileri devlet düzeni" ve kitabın son bölümlerindeki İslam-Türk düşünce geleneğinin geri kalmışlıktan çıkışta itici güç olacağı görüşlerine katılmıyorum. Dahası, İsmail Cem'in geri kalmışlıktan çıkışta itici güç olacağını düşündüğü "işçi-köylüler" ve gelişmekte olan sermayenin doğru yönlendirilmesi düşüncelerini de hayalci buldum. İsmail Cem'in geri kalmışlığın aşılmasında tam olarak nasıl bir model önerdiği çok net değil: Devlet kapitalizmi mi? Sosyalizm mi? Kapitalizm ve sosyalizm dışında üçüncü yol mu? Kitapta bir başka eksiklik, geri kalmışlığın sosyolojisinin ve bireylere, topluluklara, kültüre sinmiş kodlarının yeterince irdelenmemiş olması. Türkiye'de Geri Kalmışlığın Tarihi önemli bir eser ve 1980'den sonrasını da kapsayacak şekilde genişletilmesi, sonraki tarihsel süreçlerle yeniden gözden geçirilmesi yeni nesil araştırmacıların görevi olmalı.
Baskı: Kutsal Ekonomi: Geçiş Çağında Para, Armağan ve Toplum
Genel olarak beğendim. Armağan ekonomisi, Çürüyen para, büyümenin kontrol altına alınması (kontrollü küçülme?) fikirlerine genel olarak yatkınım. Kitabın son bölümlerindeki tekrarlar okumayı güçleştiriyor.
Baskı: "Borsa Kralı"
Türkiye'de sermaye piyasalarının en önemli aktörlerinden biri olan Nasrullah Ayan'ın anıları(nın ilk bölümü; sanırım yakın zamanda finansal etkinliklerinin dışındaki anılarını da yazacak). Kitabı bir seyahatte, bir hafta sonu kahvaltısından öğlene kadar, bir tatilde kumsalda güneşlenirken bir kaç saat içinde okuyup bitirebilirsiniz; ancak bu şekilde okumayın. Özellikle de Ayan'ın anılarına konu olan 1970'leri, '80 ve '90'ları yaşamadıysanız... Daha uzun zaman ayırın; anılarda sözü edilen olayları, kişileri, kurumları ve finans enstrümanlarını araştırarak okuyun. Sermaye piyasalarının serbestleştiği 1980 ve 90'ların iki büyük krizini, 1982 banker krizini ve 1994 TL çöküşünü araştırarak okuyun. Türkiye'de, özellikle de finans dünyasının önemli aktörleri, anılarını yazmıyorlar. Bu nedenle aynı hatalar sık sık tekrarlanıyor, 2000'lerin elektronik dünyasında kariyer yapmış olanlar hangi aşamalardan geçilerek bugünlere gelindiğini bilmiyorlar. Kitabı okurken zaman zaman "taş devrinden" bahsediliyormuş gibi hissedebilirsiniz; normaldir... O yılların finansal olaylarını (kıyısından köşesinden) yaşamış olsam da ben bile böyle hissettim. Nasrullah Ayan anılarında, doğal olarak 1994 krizine ve Turkinvest'in iflasına giden sürece daha fazla ağırlık vermiş, ancak en az bu olay kadar, 1980'lerin finansal serbestleşmesine giden yoldaki olaylar da ilgi çekici. Kitabı okurken, 20 seneye yakın zamandır finans piyasalarıyla - şu veya bu şekilde- haşır neşir olan bir insan olarak ben *bile* zorlandım. Kitabın bazı bölümlerine dip notlar düşülmüş olsa da, özellikle genç okuyuculara daha yardımcı olacak kapsamlı dip notlar düşülebilirdi. Dönemin olaylarının kronolojisi verilebilir, ekonomik/finansal arka plan biraz daha ayrıntılı resmedilebilirdi. Nasrullah Ayan'ın anıları, hem eski tartışmaları alevlendirecek, hem de dönemin diğer önemli aktörlerini anılarını yazmaya teşvik edecektir.
Baskı: Gen Bencildir
Evrim konusunda yazılmış kitap değil. Kör Saatçi çok daha iyiydi. Kitabın son bölümünde sözü edilen mem kavramı ilginç.
Baskı: Puslu Kıtalar Atlası
Yaklaşık 20 sene arayla iki kez okudum. İkinci okumada, kitapta anlatılan hikayelerin çoğunu hatırlamadım. Muhtemelen üçüncü okumam da da hatırlamayacağım. Ama bu kitabı üçüncü kez okuyacağım kesin. Çünkü çok sıra dışı bir roman ve Türk edebiyatında bir köşe taşı; sizi gündelik hayatınızın sıradanlığından alıyor, bambaşka dünyalara götürüyor, bazen de derin derin düşündürüyor. Zaman zaman romanda kullanılan eski Türkçe dil yoruyor, ancak asla sıkıcı değil. Kelime dağarcığınıza yeni kelimeler ekliyor, yeni nesne isimleri ile tanışıyorsunuz. Sonuç: Türk edebiyatının muhakkak okunması gereken, önemli eserlerinden biri.
Baskı: Saatleri Ayarlama Enstitüsü
Pek çok insan kitabın ilk sayfalarının zor ve sıkıcı olduğunu yazmış. Benim için tam tersine, kitabın ilk 100-150 sayfası çok daha cazipti. Hayri İrdal'ın çocukluğunu anlatan bölümlerden müthiş keyif aldım. Sonra, sıra saatleri ayarlama enstitüsüne geldiğinde sıkılmaya başladım. Son 100 sayfayı sürüne sürüne bitirdim. Bilmiyorum, belki de kitabı okuma zamanlama ilgilidir.
Baskı: Satranç
Bir solukta okunan bir şaheser. Bir köylü çocuğunun Sırbistan'ın önemsiz bir kasabasından başlayan yolculuğunun, soylu bir doktorun Avusturya sarayında başlayıp Nazi Almanya'sına uzanan yolculuğu ile New York'tan Buenos Aires'e giden bir yolcu gemisinde kesişmesi... Zweig 1940'ların karanlık dünyasında unutulmaz bir eser kaleme almış.
Baskı: Uygarlık - Batı ve Ötekiler
Bu kitabın en iyi bölümü ilk 13 sayfası, yani önsözü. Okuyucuyu okumaya, düşünmeye, araştırmaya davet eden bu mükemmel önsözün ardından birbirinden sıkıcı ve sıradan bölümler başlıyor. Ferguson Giriş bölümünde "Batı'yı diğerlerinden ayırt eden altı özellik olduğunu ileri sürüyor: 1.Rekabet 2.Bilim 3.Mülkiyet hakları 4.Tıp 5.Tüketim Toplumu 6. Çalışma ahlakı. İsmi ve konusu uygarlık olan bir kitapta Batı uygarlığı olarak tanımlanan bir bütünlüğün sınırlarının bir takım kavramlarla çizilmesine kimsenin itirazı olmaz, ancak bu kavramların ilgili uygarlığı diğer uygarlıklardan ayıran özellikler olarak tanımlanması oldukça problemli. Dahası, tıp neden bilimden ayrı bir başlık? Rekabet ve tüketim toplumu iki farklı (ve ilgisiz) kavram mı? Çalışma ahlakı gibi sınırları belirsiz bir kavram bir uygarlığın ayırt edici özelliği olabilir mi? Kitabı bu sorularla okumaya başlıyoruz. Niall Ferguson'ın bir tarih teorisi yok; daha çok kes-yapıştır tarzında birbiriyle ilgisiz kavramları, başka kitaplardan taşıyarak eklektik metinler halinde yazıyor. Çin ve Osmanlı'nın Batı uygarlığından neden koptuğunu bir kaç olaya bağlayarak kolay reçeteler sunuyor. Böylece sözü edilen (ve bir kaç on yıla sığan) olaylar olmasa Çin ve Osmanlı'nın geri kalmayacağını öğreniyoruz. Sonra yazar rekabeti anlatırken birdenbire Çin tarihi içinde kayboluyor. Anlatılanlar konu başlığına nasıl bağlanacak diye bekliyorsunuz; bağlanmıyor. Bilim konusu incelenirken tarihçi pek çok gelişmeyi sıralıyor. Bu gelişmeler arasında ne bağ kuruyor, ne de tartışmalı metinler yazıyor. Kes-yapıştır yöntemiyle Batı'nın bilimsel üstünlüğü anlatılıyor. Arada Prusya ve Osmanlı tarihi içinde kaybolup gidiyoruz. Atatürk'ün Türkiye'nin Friedrich'i olmak isteyen doğu diktatörü olduğunu okuyoruz. Esneyerek bir sonraki bölüme geçiyoruz. Mülkiyet başlığı altında Kuzey ve Güney Amerika karşılaştırılıyor. Biz Güney Amerika'yı Batı uygarlığı zannederken, birdenbire Güneyde daha farklı mülkiyet ilişkileri olduğu için Batı-dışı olduğunu öğreniyoruz. Konu başlığının neden "özel bir tür mülkiyet ilişkisi" değil de mülkiyet olduğunu merak ediyoruz. Özellikle bu bölümde Ferguson'un bir türlü dizginleyemediği komünizm düşmanlığı depreşiyor. Marx'ın dünya fikirler tarihine hiç bir katkısı olmayan bir asalak olduğunu okuyoruz. Mülkiyet sorunu bir muamma olarak yarıda kalıyor ve tıp konusuna geçiyoruz. Konu başlığı tıp ama Ferguson bize uygarlaştırıcı bir enstrüman olarak iyi emperyalizmi anlatıyor. Ancak emperyalizm Ferguson'un anlattığı kadar iyi bir şey değil. Tarihçimiz emperyalizmin suçlarını anlatırken bunu teslim etmek zorunda kalıyor. Ancak suçlar insan hakları ihlallerinden ibaret; Ferguson'a göre zenginliğin yağmalanması diye bir sorun yok. Öyle ya, Afrika'da ortalama yaşam süresi uzadı, iyi emperyalistlerin getirdiği aşılar sayesinde hastalık salgınları önlenemedi ancak ölüm oranı azaldı. Bu bölümde de tıbbın iyi emperyalizm olduğunu öğreniyoruz. Tüketim başlığı altında giysilerin tarihini okuyoruz. Batı giysilerinin dünyaya nasıl ve niçin yayıldığını okuyoruz. Bu bölümde Ferguson'un ünlü Türk düşünürü Nihal Bengisu Karaca'dan öğrendiklerini de okuma fırsatı buluyoruz. Dipnot düşülmüş: Yazarla görüşme, 2009. Bir tarihçinin dipnot referansı bu. Çalışma konusu Protestan ahlakından ibaret. Çin'in hızlı büyümesi ile hıristiyanlığın Çin'de yayılması, buna karşılık Avrupa'nın imansızlaşması ile ekonomisinin durgunlaşması arasında kurulan dahice ilişkiyi öğreniyoruz. Son bölümde kehanetler ve döngüsel tarih teorileri hakkında kes-yapıştır bilgiler var. Bir de acemice harmanlama. Bilmiyorum ki bu kitabı neresinden tutsam? Bir de kitabın YKY baskısına konu ile alakasının ne olduğunu bir türlü anlamadığım bir kitap kapağı eklenmiş. Ne diyeyim bilmiyorum ki!
Baskı: Kızıl Yıldız
Paul Mason'ın Post Capitalism'inde sık sık gönderme yapılan Kızıl Yıldız 1908 yılında yazılmış. Doğal olarak bilim kurgusal ögeler, o yıllardan geleceğe bakıldığında görüldüğü kadar. Bu nedenle romanı bilim kurgusal ögelerin tutarlılığı bakımından değerlendirmek doğru olmaz. Romanın baskın unsurları şunlar: İleri gelişmişlik düzeyindeki sosyalist bir toplumla, daha geri bir gelişmişlik düzeyindeki bir toplumun kıyaslanması, bu iki farklı topluma ait olan bireyler arasındaki ilişkilerin irdelenmesi, sosyalist bir devrimin arefesindeki bir ülkede yaşayan devrimcinin, sosyalist bir toplumla temas kurduğunda yaşadığı karmaşanın değerlendirilmesi. Başarılı...
Baskı: Yarı Gölge
Yazarın çok ilginç bir teknik kullandığı, okuması zor bir roman. Romanda olayların akışı kronolojik bir sıra izlemiyor; dahası, olayların akışı bir kişinin ağzından değil, pek çok roman kahramanının ağzından anlatılıyor. Yazar zaman zaman Almanca'nın inceliklerini kullanıyor, dil oyunları yapıyor. Türkçe çeviride bu incelikler fark edilmeden geçilmesin diye dipnotlar eklenmiş. İki dünya savaşı arasında yaşayan insanların - ki bunların neredeyse tamamına yakını asker - dünyaları, dünya görüşleri, hayalleri, beklentileri, değer yargıları çok iyi anlatılmış. En önemlisi de, dönemin kaotik olayları ile o dönemde yaşayan insanların donuk ruh hallerinin yarattığı çelişki yazarın satırlarına çok iyi yansımış.
Baskı: Kendi Hayatının Şiirini Yazanlar Casanova / Stendhal / Tolstoy
Zaman zaman Zweig'ın ağdalı dilinden yorulduğumu hissetsem de keyifle okudum.
Baskı: Türkiye'de Çağdaşlaşma
Türkiye'nin 1700'lerden başlayıp günümüze uzanan çağdaşlaşma tarihini anlatan muhteşem bir eser. Muhakkak okunması gereken kitaplardan biri.
Baskı: Sessizlik Kuleleri
Bugüne kadar okuduğum en kötü roman.. Kitap İthaki yayınlarından çıktığı, okuyucuyu cezbeden bir tanıtım yazısına sahip ve ilginç kişiliğe sahip bir yazara ait olduğu için okumaya başladım. Baştan sonra berbat bir kurgu, berbat bir Türkçe, berbat bir anlatım, zaman zaman sayıklamayı andıran monologlar, acemice kullanılmış Judaik semboller ve kendisini alttan alta hissettiren bir anti-semitizm. Okumaya değmez.
Baskı: Küreselleşme ve Ulus-Devlet - Yeni Ekonomik Düzen
Her bir satırı bilgelik dolu, isminin doğrudan ima ettiği üzere, küreselleşme ve ulus devletle ilgili oldukça kapsamlı bir kitap. 1994 yılında yayımlanmış, 2000, 2005 ve 2009 yıllarında genişletilerek yeni baskıları yapılmış kitabın 5. baskısını olabildiğince yavaş ve notlar tutarak okudum. Küreselleşmenin öncesinin ve (hemen) sonrasının anlatıldığı bölümler, sadece küreselleşmenin ileri aşamalarını yaşamış okuyucuya "tarih-öncesini" anlatıyor gibi gelebilir. Ancak bu bölümler, küreselleşmenin kendiliğinden ve rastgele gelişen süreçlerin ürünü olmak bir yana, Merkez'de sermayenin düşen kar hadleri nedeniyle, yaşamsal ihtiyacından kaynaklandığını, arka planını ve tarihsel geçmişini irdeleyerek açıkça gösteriyor. Küreselleşme içinde en önemli aşamalardan biri, 2007-08 finansal/ekonomik kriziydi. Kitap, bu krizden çok önce yazıldığı için ve ana metne sadık kalmak üzere, sadece gözden geçirilerek genişletildiği için, 2007-08 krizi ayrıntılarıyla incelenmemiş. Kriz sonrası gelişen protestolar, siyasal hareketler, Avrupa ekonomik krizi, Brexit, "Arap Baharı" gibi önemli gelişmeler de kitapta yer almıyor. Ancak bütün bu gelişmelerin daha önceki sinyalleri kitabın her bir paragrafından kolayca okunabiliyor (ve elbette nedenleri, bu gelişmeler yaşandıktan sonra, çok daha iyi anlaşılıyor.) Kitabın son bölümü 2010-2025 dönemine yönelik bir değerlendirmeye ayrılmış. Şimdi bu dönemin içindeyiz ve ortalarına yaklaşıyoruz. 2008-09 yıllarına ait "doların ölümü" klişelerini bir tarafa bırakırsak (o dönemde pek çok ekonomist bu yanılsamaya kapılmıştı) oldukça isabetli ve tutarlı değerlendirmeler yapmış Kazgan Hoca. Kitabı bitirdiğimde, konuyla ilgili, Türkçe dilinde şimdiye kadar yazılmış en iyi kitaplardan birini okuduğuma karar verdim. Konuyla ilgilenenlere şiddetle tavsiye ederim. Bir küçük eleştiri: Kitapta sık sık atıfta bulunulan tablo ve grafikleri kitabın içinde bulabilmek başlı başına bir sorun. Bazen atıfta bulunulan tablo ya da grafik 45-50 sayfa ileride. Bunun nedeni kolayca anlaşılabiliyor: Muhtemelen kitabın ilk baskılarında tablolar ve grafikler "doğru" yerdeydiler; daha sonraki gözden geçirme ve değerlendirmelerde yeni paragraflar eklendikçe ileriye doğru "itelendiler". (Böylece hangi bölümlerin daha sonra yazıldığını da anlamak kolaylaşıyor.) Türkiye'de dizgi başlıbaşına bir sorun ve senelerdir çözülemiyor. Bu konuda yayınevlerinin çok ciddi özen göstermesi gerekiyor.
Baskı: Hükümdar
Machiavelli'nin İmparator'unda yazılanlar, aradan geçen yüzyıllar boyunca geçerliliğini hiç yitirmedi. Machiavelli Hükümdarın niteliklerinden ruhban sınıfına, paralı askerlerden yönetim biçimlerine kadar çok geniş bir perspektiften yönetim sorunlarını ele alıyor. Tarihten ve yaşadığı çağdan örnekler veriyor. Kitabın yazıldığı dönemin olayları hakkında fikri olmayan okur, kitabın bazı bölümlerinden sıkılabilir. T. İş Bankası Kültür Yayınları baskısında bol dipnotla, kitapta adı geçen kişi ve olaylar hakkında epeyce bilgi verilmiş. Ancak bu dipnotlar bile, 16. yüzyıl başı İtalyası (ve Avrupa güç dengeleri) konusunda fikri olmayan okur için yeterli olmayacaktır. Aradan geçen 500 yıl içinde dünya epeyce değişmiş olsa da, insanlar, yöneticiler ve yönetilenler çok fazla değişmedi. Her zaman güncelliğini koruyacak çok önemli bir eser.