Puanlar ve değerlendirmeler
Bu okurun kitap puanları ve yazılı değerlendirmeleri.
Baskı: Ölümcül Hastalık Umutsuzluk
Kierkegaard, 3 insan tanımı yaparak metnini açıyor : Ben'i olduğunun farkında olmayan insan, Ben'i olduğunun farkında olan ve kendisi olmak istemeyen, ben'i olduğunun farkında olan ve kendisi olmak isteyen. Ben'in kendine bağımlı bir ilişkisi olduğu argümanını detaylandırırken insanın bir sentez olduğunu, diyalektik bütünlerden oluştuğunu ifade eden yazar, Hristıyanlığın en çok kullanılan öğelerinden biri olan "Trinity ( üçleme)" öğesini çoğu savunusuna katmış. İnsanların hayvanlardan acı değil, umutsuzluk duyarak ayrıldığını savunan yazar, "Yaradılış Merdiveni" görüşüne imada bulunmakta. Olabilir ( olasılık kast edilmekte / çeviri hatası ) den gerçeğe geçmenin bir yükseliş biçimi olduğunu belirten yazar, "dünyevi çilecilik" kavramını yüceltirken "Cennet'ten kovuluş ve Kusurlu insan" temalarını vurguluyor. Umutsuzluğun kendi olma sorumluluğunu içinde barındırdığını ifade eden yazar, umutsuzluk durumunda şimdiyi geçmiş gibi yaşadığı zamansal fiksasyonu açıklıyor. yazarın çoğu argümanını dayandırdığı "ölümden sonraki yaşam" teması çoğu savunusunun ve çıkarımının ana kolonlarından biri görevini üstlenmekte. Kendi benliğine sahip olamamanın ölümün ölümü olduğunu ifade eden yazar, yaşayan ölülüğe benzeyen bir varoluş olarak betimlemiş kavramı. Yazar, kendi tanıları arasındaki geçişleri şu şekilde aktarmış: "Ben'liğin reddi yüzünden oluşan umutsuzluk, kendiliğin istendiği umutsuzluğa dönüşür. Umutsuz kişinin olmak istediği ben, hiçbir zaman olamadığı ben'dir." Sokrat'tan çok sayıda alıntı yapan ve atıfta bulunan yazar, diyalektiği her argümanına yedirmiş. Kimi yerlerde "Kusurlu Tanrı" imalarında bulunan yazar, Umutsuzluğun, tinin, sonsuzluğa bağlanan yanı olduğunu ve bu ilişki üzerinden diyalektiğin içine sonsuzluk kavramının girdiğini savunuyor. Apati ve depresyon ilişkisine değinen yazar, rahatsızlığın hiç hissedilmemesinin umutsuzluğun kendisi olduğunu belirtmiş. Hedonizm eleştirisine sıklıkla giren metinde İnsanların tinsel yazgılarının farkında olmamalarının bir umutsuzluk çeşidi olduğu ifade edilmiş. "Ben, özgürlüktür; olabilirin ve gerçeğin diyalektiğidir" diyen yazar, bilinç seviyesinde artışla beraber istencin ve umutsuzluğun da geliştiğini belirtiyor. ( Oedipus sorunsalı ) düşgücünün sonsuzluğu yaratan düşünce olduğunu ifade eden yazar, nesne- özne algısındaki karışmalara vurgu yapmakta. Kaçışçılık'ı eleştiren ve tanılayan yazar; düş gücüne gömülmüş her insanın sonsuzluğa katıldığını ancak bu eylemi kendi olmadan gerçekleştirdiğini, ben'inden sürekli uzaklaştığını ifade etmiş. Konformizm eleştirisini sert ve yerinde vurgularla okuruna sunan yazar "Varoluşçuluk'un babası" statüsünü her sayfada hak etmiş. Tanrı'yı kazanmak için aklın yitirilmesi gerektiğini ifade eden yazar, Ben'in olabilire ve zorunluluğa eşit ölçüde ihtiyaç duyduğunu belirtmiş. yazarın bir çok sayfada vurguladığı kurtuluş esasen " dini kurtuluş ( salvation ) ". kendi yok oluşuna kimsenin inanma olasılığı olmadığını , kayıpların olabiliri yanında taşıyan gerçeklikler olduğunu belirten yazar, Çoğu dini metinde geçen " kurtarılmış, kaderden ari" mümin profilini tanımlamakta. Olabilirden yoksun olmak, her şeyin kişi adına bayağı ve zorunlu olması anlamını taşıdığını, determinist ve kaderci kişilerin Ben'lerini kaybetmiş umutsuzlar olarak sadece zorunluluğu yaşayabildiklerini, Tanrı'nın saf olabilirlik olduğunu ( zorunluluğun yokluğu ) ifade etmiş. Tanrı'yı bilmenin ben aracılığıyla mı, yoksa Ben'i bilmenin Tanrı aracılığıyla mı gerçekleştiği konusunda çok muğlak retorikler kullanan yazar kimi yerlerde totolojiye benzer önermelere dayandırmış çıkarımlarını.Tin'in en ciddi günahının yaşamdan kaçmak, intihar olduğunu ifade eden yazar, kimi yerde son derece seksist çıkarımlarda bulunmuş. Pagliavari bir tanılama kullanan ve doğayla kadını bir tutan yazar, etik dinsel ve medeni tüm yüceltmelerini erkeğe adamış. Son bölümlerde Günah ve tanılaması üzerinden detaylı duran yazar, Sokratçı tanımı ön plana çıkarıyor. Descartes, Shakespeare alıntı ve atıflarında bulunan yazar; Tanrı'nın "yığınları" değil "bireyleri" yargıladığını ifade ederken varoluşçu görüşlerini en yüksek tonlara taşıyor.
Baskı: Kurma Kız
Uzak gelecek... Kaynakların tükenmesi ve ekolojik kıyametten sağ çıkan insan ırkı, devasa şirketlerin oyuncağı haline gelmiştir. Gen-kırıcılar yarattıkları canavarların bir geri çağırma şansına sahip olmadıklarından ölümcül hastalıklar, yeni canlı türleri ortaya çıkmış; eskilerinin yerine geçmiştir. Agrigen, Purecal gibi devasa şirketler gri marketin sınırlarını zorlamakta kar amacıyla asla sömürgeleştirilmemiş Tayland'ı bile pazar paylarına sokmaya çabalamaktadır. Agrigen'in sağlam gen-saptayıcılarından biri olan Anderson, kendi üretimleri olmayan ve tarıma son veren hastalıklardan etkilenmeyen yeni bir meyveye rastlayıp Tayland'da kalmaya karar verdiğinde tek düşüncesi gen bankalarını yağmalamaktır. Ancak kurma kız Emiko ile tanıştığında tüm planları suya düşer... Ekolojik kıyametin vurduğu Dünya'da deniz seviyeleri yükselmiş sahil şeritleri ve önemli metropolleri haritadan silmiştir. Vahşi mutasyonlar yüzünden gen mühendisliği yapılmış çeşitler dışındaki gıdaları acımasızca yok eden hastalıklar ortaya çıkmış ve açlığı en önemli sorun haline getirmiştir. İnsanları kırıp geçiren "habbe pası" karantina müdürlüklerinin bir nevi polis kuvvetine dönüşmesine yol açmış ve Çevre Bakanlığı'nı her acil durum karşısında göreve hazır ufak bir orduya çevirmiştir. Yaratılan canlılar diğerlerinin yerini almış, milyonlarca yıllık evrimin kalemlerini yeryüzünden söküp atmıştır: "Chesire kedileri" gibi...( Lewis Carrol atfı ) Gen mühendisliği yaşlı nüfusu çok olan gelişmiş ülkelere de yaramış yeni bir canlı türünün doğmasına neden olmuştur: Kurmalar. Motor fonksiyon bozuklukları ile sıradan insanlardan ayırt edilen bu kısır canlı türü, insanın yeni kölesi olarak okurun karşısına çıkıyor. Petrol ve kömür öncesi çağa geri dönen Dünya, sanayi devriminin öncesini yaşamamakta. Metanla enerji yüklenen burmalı yaylar ve pedalla çalışan bilgisayarlar gibi icatlar hala endüstri çağını yaşamaya çalışan insanın yardımına koşuyor. Ağır yük taşımasında ve fabrika burgularına enerji yüklemesinde kullanılan Megalodonlar imgesi üzerinden hem hayvan hakları ihlallerini eleştiren hem de 3. Dünya'nın ağır çalışma koşullarını sorgulayan yazar; kurguladığı ufak isyanla sessiz yığınların ürkütücü gücünü sergilemekten kaçınmamış. Vahşi çok-uluslu şirketlerin gri pazar sayesinde girdikleri her ülke ve toprağı köleleştirdiğini son derece yalın bir şekilde aktaran yazar, insanın kibrini doğa üzerinde açtığı onarılmaz yaralarla okura taşımış. Tanrılığa soyunan gen- kırıcıların çocukları "Kurmalar" Japonya'nın modern geyşa ve askerleri pozisyonunda bulunmakta. Çocukluktan itibaren "itaat" ve "hizmet etmek" için programlanan, endoktrine edilen Emiko gibi binlerce Kurma insan olarak bile görülmüyor ve her türlü aşağılanmaya maruz kalıyorlar. Kurgusunu son derece ilginç karakterler arasında paylaştıran yazar, farklı bakış açıları ve arzuları okuruna sunarken kağıttan karakterler yaratamadığını her sayfada tekrar tekrar kanıtlıyor. Eskiden Triad'ın başı olan Hok Seng şu anda Anderson adına çalışıyor ve tek amacı parlak geçmişini geleceğine taşıyabilmek... Ancak Radikal İslam'ın yükselmesiyle kıyılan Çinliler için hayat kolay değil. Caydi karakteri Çevre bakanlığı'nın korkusuz "Bangkok kaplanı" lakaplı komiseri ve sonuçlardan çok hareketlere odaklanıyor. Anderson, bencil ve acımasız bir iş adamı, deneyimli bir gen-saptayıcı. Emiko ise sadece insan gibi yaşamak isteyen bir Kurma. Yazar ırkçılığı, çıkarcılığı, vahşi kapitalizmi,deteminizmi karakterleri üzerinden sorguluyor ve çoğu karaktere ekstra boyutlar katmayı başarıyor.Karma algısını kurgusuna yediren yazar, çoğu sürprizde bu öğeyi başarılı bir şekilde kullanmış. Çevreci görüşleri kurduğu ürkütücü distopya da tezatlarla bolca vurgulayan yazar, yöre argosu, inanış ve dini görüşlere hakimiyetiyle okurunun takdirini kazanıyor.
Baskı: Doğal Yaşam ve Başkaldırı
Çevrecilerin baştacı. Thoreau'nun 1845-47 yılları arasında ikamet ettiği Walden Gölü hakkında tuttuğu günlük ve notlarla, Sivil İtaatsizlik makalesinin beraber yer aldığı kitap. Yazar metnini, kitle esaretine yol açan ekonomik atılım ve kaygılara hicivle dolu bir yergi düzerek açıyor. Temel ihtiyaçları tanımlamaya kendi öz ihtiyaçları üzerinden yaklaşıyor. Gösteriş budalalığı ve açgözlülüğü yeren ve sade bir yaşamı öğütleyen metninde tüm statü sembolleri ve yapmacık hayat tarzları ele alınmış. Toplum yaşamını korumak adına bireyin varlığının eritildiğini belirten yazar, kilise de dahil olmak üzere tüm kurumları eleştirmekten geri durmuyor. Dönemin yaygın görüşlerinden biri olan "Mutlu vahşi" kavramı üzerinden toplum ve medeniyet irdelemeleri yapan yazar, son derece lirik tasvirlerle günlük yaşamını ve düşünce zincirlerini okuruyla paylaşmış. Gününe değer katabilmenin tüm sanatların en yücesi olduğunu, entellektüel arayışların önemini vurgulayan yazar; toplumsal adaletsizlikler üzerinden güçlü betimlemeler yapmış. Üstü kapalı hiciv ve bol tezat kullanan yazar, doğu mistisizmine dair hoş alıntılar ve güzellemelerle dolu pasajlar kaleme almış. insanların hayatlarını değiştirmekten, risk almaktan korktuklarını vurgulayıp saplantılı ve tekdüze yaşanan hayatları eleştirmiş. Tarımsal çabalarını ve elde ettiği kazanımları da okuruyla paylaşan yazar, monokültür uygulamasının yanlışlığına değiniyor ve çiftçileri uyarıyor. tarımın sanayileşmesine, çevreyi düşünmeden tarım ve sanayi hamleleri yapmaya meraklı olan girişimcilere son derece tepkili olan bu münzevi, dünyayı kaybettiğimiz zaman kendimizi bulmaya başlayacağımız argümanını savunuyor. Gittiği her yerde kurumların kişiye pençesini geçirmeye çalıştığını ifade eden Thoreau, sıkı bir vejeteryanlık savunusu yapıyor. Her türlü uyarıcıyı hayatından çıkarmış olan yazar, bolca İnci alıntısı yapıyor ve kimi yerlerde Bhagavad Gita'dan pasajlar paylaşıyor okuruyla. mitolojiden sıkça örnekler veren yazar, Çok güçlü bireysellik savunuları yapıyor: "Bir adamın topluma karşı tavır almasına gerek yoktur, ama kendi varlığının kanunlarına uymak için takınması gereken tavrı korumalıdır." Doğanın içerisinde gerçeğin kendisini arayan yazar, gereksiz önkabulleri değil, para, şan ,şöhret gibi geçici şeyler değil sadece hakikati talep ediyor. Sivil İtaatsizlik makalesine geçildiğinde, metni " en iyi yönetim en az yönetendir" prensibi üzerinden kurum ve militarizm eleştirileriyle açıyor. Ticaret ve iş dünyasının esnek olmasaydı kanun koyucuların önlerine koyduğu tüm engelleri aşamayacağını belirten yazar, yönetimin ortadan kalkmasını değil iyileştirilmesini savunuyor. Neyin doğru neyin yanlış olduğuna çoğunluğun değil vicdanın karar vereceği bir sistemin hayalini kuran Thoreau, haklara besleğimiz saygının kanunlara beslenmesinin beklenemeyeceğini savunuyor. Köleliği reddeden yazar, özgürlük meselesinin bile serbest ticaret konusuna öncelik verilmek için kenara konabildiğine isyan ederken hümanist yaklaşımıyla göz dolduruyor. Le Bonvari bir yaklaşımlar insan yığınlarının eylemlerinde çok az erdem bulanabileceğini ifade eden yazar, statü ve sermayenin insanla nesnelerin ve doğanın arasına girdiğinin altını çiziyor. Yönetim mekanizması kişiyi başkasına yapılacak bir kötülüğe aracı yapıyorsa yasaların açıkça çiğnenmesi ve dikkate alınmaması gerektiğini belirten yazar, devletin damgaladığı insanların bakış açısının kökten değişmesini kendi nezarethane anekdotu aracılığıyla yermiş. sivil itaatsizlik eylemlerini hiciv ve hoş örneklerle tanımlamış.
Baskı: Toplum Sözleşmesi
Ünlü düşünür metnini, toplum düzeninin doğal bir yapı olmadığını, sözleşmelere bağımlı olduğunu söyleyerek açıyor. Aile gibi temel kurumların dahi sözleşmeler aracılığıyla varlığını sürdürdüğünü belirtip Hobbes ve Grotius'a atıfta bulunuyor. "Güçlü olan Haklıdır." mantrasına güçlünün yok olmasıyla ortadan kalkan hakka hak denilemeyeceği argümanı ile baş kaldırıyor. Seçkinciliği sıklıkla hicveden ve yeren yazar, savaşın kişisel ilişkilere değil olay ilişkilerine bağlı oladuğunu ve mal- mülk ilişkisinden ortaya çıktığını belirtiyor. Kölelik ve hakkın çeliştiğini aynı yerde bulunamayacaklarını, bireysel özgürlüğü yitirmeden kollektif düzeni sağlamanın toplum sözleşmesinin ana sorunu olduğunu söylüyor. İç grup -dış grup tanımlamalarını ustaca yapıyor Rousseau. Devletin soyut bir olduğunu, bu yüzden halkın kendince uymayı sözleştiğinden daha bağlayıcı veya zorunlu bir yasa olmadığını ifade ediyor. İnsanın itkilerine uymasının bir nevi kölelik olduğunu belirtirken döneme ait yargıların dışına çıkmayan yazar, yasalara uymanın özgürlük çıkarımını yaparken çelişiyor. Mülk kavramı üzerindeki çıkarımlarını belirtirken komünvari bir çiftlik veya üretim modeli ileri süren yazar, insanların güç veya zeka bakımından eşit olmasalar da hak ve hukuk yoluyla eşit olabileceklerini, halkın açıkça boyun eğmeyi kabul etmesi durumunda politik bütünün yok olacağını, savaş açmak ve barış yapmak gibi eylemlerin egemenlik işlemi olmadığını çünkü yasaların kendisi değil uygulanması olduğunun altını çiziyor. Satılık kalemlere ve fikir adamlarına çatan yazar, verilen cezaların sıklığının hükümetin tembelliği ve basiretsizliğini göstereceğini, iyi yönetilen devletlerde suçlular az olduğu için verilen cezaların da az olacağı argümanı üzerinden belirtiyor. yasaların istemlerimizi saptayan belgeler olarak görülmesi gerektiğini, halkın onayı olmadan konulan yasaların ancak kararname hükmünde sayılabileceğini ileri sürüyor. ( "Cumhur" halk demektir, "Cumhuriyet" halkın kral olduğu devlettir. ) Yasalara boyun eğen halk, onları koyan halkın kendisi olması gerektiğini, hükümetin devletin sadece bir aracı olduğunu belirten yazar; yasaları koyan kişileri insanüstü erdem ve akla sahip kişiler olarak tanımlıyor. Kapalı tarım ekonomisi irdelemesi yapan yazar, güçlü bir sosyal demokrasi savunusu yaptıktan sonra; devrimlerin halkın üzerinde yaptığı etkileri ifade diyor : "Geçmişe duyulan nefret kaybolur, devlet kendi külleri arasından gene doğar ve taze güce kavuşur." Erkler ayrılığını ateşli bir şekilde savunan yazar, Lüksün yurdu yokluğa ve gevşekliğe sürükleyeceğini ifade ediyor. Gerçek demokrasinin uygulanabilir olmadığını düşünen yazar şu sözlerle ne kadar ilerlemiş bir topluma gereksinim duyulduğunu da ifade etmekte: " Demokrasi tanrılara layık, insanlar henüz bu olgunlukta değil." İşlevsellik adına aristokrasi ve seçkinciliği destekleyen ama savunmayan yazar, halkla hükümet arasındaki uzaklık ne kadar artarsa vergilerin o ölçüde ağırlaştığını, toplum düzeninin insanların emeği kendi gereksinimlerinden fazlasını karşıladığı sürece ayakta kalabileceği gibi çıkarımlarını okura sunduktan sonra; tiranların rahat yönetebilmek adına halklarını yoksullaştırdığını belirtiyor. Yazar, eğer hükümet devletin gücünü zorla ele geçirirse devletin daralacağını, devletin içinde hükümet üyelerinin bulunduğu ikinci bir devlet oluşacağını bu düzenin de bir tiranlık düzeni olduğunu ifade ediyor. Halk boyun eğmeye zorlanırsa toplum sözleşmesini ihlal eden kurum veya kişilere boyun eğmek zorunda olmadığını da ekliyor. Devletle yapılan tek sözleşmenin bir ortaklık sözleşmesi olduğunu, halkın toplanması halinde hükümetin egemenliği kalmadığını çünkü temsil edileninin bulunması durumunda temsil edenin varlığını geçersiz kıldığını ve yönetenlerin en başından beri "politik bütünün koruyucusu ve dizgini" olan halk toplantılarından korku duyduğunu savunuyor. yürütme gücünü elinde bulunduran kişilerin halkın efendileri değil görevlileri olduğunu ekleme gereği duyuyor. halk toplantılarının yolsuzluk ve uygunsuzluklar karşısından bir baraj görevi gördüğünü belirten yazar, Antik Roma'nın idari yapısına geniş yer veriyor. Montesqieu atfından sıklıkla bulunan yazar, Sandık sisteminin oyların satın alınmaya başlanmasından sonra getirildiğini ve oy verme işleminin gizlendiğinin altını çiziyor. Yurt dini ve toplum dinini birbirinden ayıran yazar, yurt dinini kendi özel istemlerine uydurmaya çalışan tiranların yurda çok büyük zararlar vereceğini söylüyor. Hristiyanlığın " dünyevi çilecilik" algısı üzerinden detaylı duran yazar, toplumsal hoşgörüsüzlük ve dini hoşgörüsüzlüğün birbirlerinden ayrılamayacağını, salt ulusal bir din olmayacağı için tüm görüş ve dinleri saygı gösterilmesi gerektiğini belirtiyor.
Baskı: Yürüyen Ölüler: İsyan
İlk kitabın performansını yakalayamıyor.
Baskı: Yeryüzündeki En Büyük Gösteri
Yazar metnini, Platoncu özcülük kavramına sitem ederek açmış. Genlerin karışmadığını kağıt gibi karıldığını ifade eden yazar, en güçlü seçici ıslah modelinin dişilerin erkekler üzerinde yaptığı olduğunu belirtmiş. Evrim biyolojisinin bir uzlaşmalar yumağı olduğunu ve vücudun kendi ekonomisine göre işlediğini açıkladıktan sonra, sagan, Heinlein, Huxley ( Aldous Huxley'in babası ), Wallace ve doğal olarak Darwin atıflarında bulunmuş. Aynı çağda yaşamlarına ve aynı alanda çalışmalar yürütmelerine rağmen Mendel ve Darwin'in hiç tanışmamış olduğu bilgisini okuruyla paylaşmış. Pleyotropi ve gözümüzün önünde gerçekleşen evrime dikkat çekmiş. Darwin'in de pek sevdiği orkide ve arı çifti üzerinden birlikte gerçekleşen evrimi tartışmış. Tarihleme ve zaman belirleme uygulamalarını basit ve zarif bir şekilde açıklayan yazar, insan ömür içinde gözlemlenebilen evrim baskılarına örnekler vermiş : Uganda fillerinin diş ağrılıklarının 30 yıl içinde yarıya inmesi, onyıllar içinde otoburlaşan Pod Mracrau kertenkeleleri ve köpekvari fentoip ve davranışlar sergileyen gümüş tilkiler... Lenski ve E.coli deneyine geniş yer ayıran yazar, 45.000 bakteri neslinin insan standartlarına göre ortalama 1 milyon yıla denk düştüğünü ifade etmiş. İnsan ömrü içerisinde gerçekleşen evrime bu örneği de kattıktan sonra, Büyük varlık zinciri ve yaradılışçıların insan merkezli doğa algılarını eleştirmiş. Harun Yahya'nın kitap ve fikirlerinin bilim adına utanç verici olduğunu belirtip balinaların evriminden bahsetmiş. Bolca resim ve detaylı açıklamalar sunan yazar, evrimsel u dönüşlerine değinip kayıp halka olarak ifade edilen insan fosillerinin izini sürmüş. Performasyonizm ve epigenez'i tanımlayan yazar, akıllı tasarım tartışmalarını güçlü argümanlarla çürütmüş. Oto-origami yapan hücreler ve gastrulasyon konusuna detaylı şekilde değinip, prionlardan bahsetmiş. Enzimlerin kimyasal imzalarını, genlerin ifadesini, gen adalarını, endemik türleri açıklayıp doğal olarak Galapagos'dan çeşitli örnekler sunmuş. Tektonik levha mekaniği ve manyetik alan izlerini evrim kanıtları arasına açıklayıp kattıktan sonra kökendeşlik ( homoloji ) kavramını tanıtmış okuruna. iskelet ve kemik eşleşmesi örnekleri detaylı resimler aracılığıyla açıklanmış. GDO, konusunda kesin kararını vermediğini belirten yazar, daha önce safi merakla izole alanlara taşınan yabancı canlıların ekosistem üzerinde çok büyük sıkıntılar doğurduğunu da eklerken bunun çok da iyi bir fikir olmayacağının sinyallerini vermiş. Kuzenlik ağaçlarına geniş bir bölüm ayırdıktan sonra, çöp genlerin moleküler saatler olarak işlev gördüklerini belirtmiş. akılda kalıcı ve yerinde benzetmeler kullanmış. darwin'in az bilinen "İnsan ve Hayvanlarda Beden Dili" kitabına atıfta bulunup alıntı yaptıktan sonra evrimsel kalıntıları açıklamış. Yunusların akciğer sahibi olması, termostat görevi gören tüylerimizin arada dikelmesi gibi örnekler vermiş. "tasarımdan doğan argüman" savunuclarına balyoz gibi çarpacak "akılsız tasarım" örnekleri sunmuş : Zürafaların 4.5 metreye varabilen geri dönen gırtlak siniri bunlardan biri. Zarif tasarım ilüzyonunun iş fizyolojiye geldiği zaman çöktüğünü ifade etmiş. Canlılar arasındaki silahlanma yarışına bir bölüm ayıran yazar Maynard Smith, Helmholtz, Blake ( tyger tyger ), Jay Gould atıflarında bulunmuş. Av- avcı diyalektiğine giren yazar, evrimsel adaptasyonun öngörü sahibi olmadığını vurgulamış. Son bölümü "Türlerin Kökeni"' nin kapanış paragrafını açılımlamaya ayıran yazar, Darwin'in "Ilık Gölet ( daha sonra İlkel Çorba olacak ) " hakkındaki görüşlerini okuruyla paylaşmış. Ekte ise Tarih inkarcıları başlığı altında cehaletin ne kadar yaygın olduğunu okuruna sunmuş.
Baskı: Palmer Eldritch'in 3 Stigmatası
Sene 2016... Küresel ısınma yüzünden yaşam şartları kökten değişmiştir. Gökdelenlerin yerini yeraltı mahzenleri almış, insanoğlu mahvettiği gezegenden başka yaşanacak yerlere zorunlu göçe başlamıştır. 4 gezegen ve 6 uyduda konuşlanan sömürgeciler, izole ve boş yaşamlar sürdürmekte; koşullarından kaçmanın yolunu ise "Can-D" adı verilen uyuşturucu ile bulmaktadırlar. Perky Pat minyatür ve aksesuarlarının dünyalarına uyuşturucu aracılığıyla kaçan sömürgecilere bu koşulları P.P.Layouts şirketi sağlamaktadır. Barney Mayerson, bu şirket adına moda - öncesi tahminlerde bulunan bir bilici ( precog ) dir. Barney'in hayatı ünlü endsütri devi Palmer Eldritch'in Proxima gezisinden dönmesiyle tamamen değişecektir... Aynı şekilde tüm insanlığın da. Küresel ısınmaya dikkat çeken arkaplan, dışarıda soğutucu kıyafetlerle bile uzun süre kalınamayacak distopik bir geleceğin portresini çiziyor. Yazar bildiğimiz kavramları tersine döndürmüş. Ticaret devleri artık parlak fildişi kulelerde değil, yerin birkaç kat altında yaşıyor. Statüleri yüzeyden olan uzaklıkları ile ölçülmekte. Zenofobi bu eserde yabancı korkusundan ziyade, uzaylı korkusu olarak okura sunulmuş. Can-D, halüsinojenik bir uyuşturucu. belli düzeylerde kurgulanan fantezi dünyalarında bireylerin bir araya gelmesini sağlıyor. Sömürgecileri bu hayal dünyasına taşımaktan Can-D sorumlu iken, onların gerçekliklerini Barbie benzeri bir minyatür ve onun aksesuarları dolduruyor. Bu uyuşturucu alemlerinde görülen fanteziler üzerinden yazar çok ciddi bir tekbirörnekçilik eleştirisi yürütürken Konformizm vurgularını da güçlü yapmış. Geleceği önceden bilen karakterlerin girdiği kişisel ve mantıksal çıkmazlar üzerinden determinizm ve özgür irade tartışması yürütülmüş ancak yazar bu konu üzerinde çok fazla durmamış. Piyasaya yeni giren Can-d muadili olan uyuşturucu Chew-Z ise farklı bir şey vaad ediyor: Kişisel cennetler. Palmer Eldritch karakteri " vahşi kapitalizm" in vücut bulmuş hali iken, Evrimleştirme kliniğindeki doktor ise klinik kasaplık, kayıtsız bilim insanı motifini dolduruyor. Leo Bulero, üzerinden hedonizm, Mayerson üzerinden ise kimliksizlik eleştirileri yürütülmüş. Yazarın tersine çevirdiği kavramlardan bir tanesi de din ve tanrı algısı. Can-D kullanıcıları yaşadıkları deneyimleri ulvi hisler olarak tanımlıyor ve sömürge gezegenlerinin tek dini de Can-D. Chew-Z'nin kurguladığı gerçeklik pasajlarında yazarın imzası haline gelen zaman kayması ve gerçeklik sorgusu motifleri incelikli işlenmiş. Muğlak bir sona imza atan kitap temposunu hiç düşürmüyor. Kitabın adını aldığı stigmata ise " ele geçirilen " vücut parçalarını vurgulamak için kullanılmış.
Baskı: Düşüş
Erling Fall, Norveç'li bir sulh yargıcıdır. Sevdiği kadının onu aldatıp terk etmesinden sonra üvey kızlarını da alıp gitmesi, Fall'u iş göremez hale getimiştir. Geçirdiği ağır depresyondan kurtulmak adına çılgınca şeyler deneyecek seviyeye gelen Fall, çocukluk arkadaşlarından birinin çağrısına cevap verir ve Dünyanın doruklarına yapılacak bir geziye dahil olur. Norveç'in seçkinlerine kendini ispat ettikten sonra onlara dahil olan Fall, Kvaerland grubu adına yeni yatırımlar peşinde koşacak bir danışman olur. Ancak kendine saygısını yerine getirmek için alması gereken uzun bir yolu vardır... Yazar, çağa egemen olan kayıtsızlığı vurgulamak için çok doğru bir arkaplan seçmiş. Norveç'in Avrupa Birliği ve diğer ırklara bakış açısı son derece dar olduğu için izole ve temassız yaşamlar sürdürdüklerini Fall ailesi üzerinden ele almış. Fall, karakter olarak çok katman sergileyemeyen ancak içinde bulunduğu çıkmaz ve depresyonu son derece güçlü aktaran bir karakter olarak okurun karşısına çıkıyor. Üstü kapalı bir freudyen sapma gösteren karakter, onu hor görüp incitecek kadınlar seçmek konusunda babasıyla aynı izleri takip ediyor. Tüm kitap boyunca okurun karşısına çıkan Merete Bover ismi, kimi yerde şeytanlaştırılıyor, kimi yerde yüceltiliyor. karakterin özellikle kadınlara karşı "çekme - çatışma" döngüsünü tekrarlıyor olması, yazar üzerinden çok kez geçtiği için okurun normal karşılayacağı bir motif haline dönüşüyor. Karakterin özellikle kendi acısı karşısındaki duyarlılığı samimi bir tonda aktarılmış. Yönetilmeye ihtiyaç duyan bir karakter olan Fall, karısının onayını alamazsa ablasına, eğer ablası mevcut değilse annesine koşuyor. Gudmund Kvaerland karakteri üzerinden modern batının ikiyüzlülüğü ve çelişkilerini tanımlayan yazar, iki karakter arasındaki ilişkiyi tam olarak asla tanımlamıyor. Tutkularını yitirmiş yenilmiş erkeklerin hayatlarını tehlikeye atmadan yaşamda ilerleme kararı alamamaları durumu son derece güçlü ve kimi yerde mizahi tonlarda işlenmiş. Daha yüce amaçlara tutunarak varlıklarını onatmaya çalışan bu seçkinler grubu boş hedonizme sarılıyor ve çoğu zaman kayıtsızlıktan, nihilizmin kıskacından kaçamıyorlar. Kimi varoluşsal sorgularda tezatlarla vurgu yapmayı tercih eden yazar Apollonik ve Dionysosçu çatışmaları içerine mahkum olmuş insanları güzel betimlemiş. Nesne - özne karmaşası yaşayan karakterler züppe kaçacak harcamalar ve anlamsız gösteriş budalalıkları ile statülerini her zaman belli etme gereği duyuyorlar. Karakterin yaşadığı değişimler, özellikle rüyalarında gördükleri üzerinden açıklanmış. Rüyasında eski eşini boğduğunu gören Fall, yeni bir hayata hazır olduğu çıkarımını yapıyor ve karakter bir eşiği geçmiş oluyor. İkinci eşik ise dağcı arkadaşlarından birinin cesedinin yaşama döndüğünü gördüğü rüya ile kendini bitirme arzusuna karşı ve tutkusuzluğuna karşı baş kaldırdığı ilk an olarak okura sunulmuş. Komünizm ve kapitalizm çatışması konusu Fall'un yeni eşiyle olan ilişkisi üzerinden tartışılmış. Sahiplenme saplantısı gösteren karakter bir kıskançlık krizi sonucunda daha önceden akıl dahi edemeyeceği ( bir yargıç olarak karşısından durduğu ) bir şey yapmaktan geri durmuyor. Yazar sanki insanların sanıldığı kadar çok değişmediklerini vurgulamak istermişçesine Fall'a aynı döngüyü tekrar ettirmiş.
Baskı: Malafrena
Taçsız kraliçenin bu romanı Orta Avrupa'da 1820'lerde ve varolmayan bir coğrafyada geçiyor. Prusya egenmenliği altındaki Orsinya halkı katı sansür ve özgürlük gaspları içerisinde yaşamaktadır. Malafrena Vadisi'nin küçük toprak sahiplerinden birinin oğlu olan İtale, tüm naifliği ve idealizmi ile devrim yapma düşünceleri içindedir, ancak içinde bulunduğu taşra koşulları onu ülkenin atan kalbinden uzak bıraktığı için ailesinin ısrarlarına karşı çıkarak başkent Krasnoy'a gider. Daha iyi yaşam koşulları ve özgürlük hayalleri ile dolu olan İtale, sıla hasreti, burjuva kayıtsızlığı ve geçim derdi gibi sorunları devrim yapmadan önce aşmak zorundadır. Kendi gibi aykırı gençlerle bir araya gelen İtale zamanla yeraltının güçlü sesi olacaktır... Eser boyunca sıklıkla Rousseau atfı bulunuyor. mektupların sansürlendiği gazete ve ifade özgürlüğünün gasp edildiği Orsinya için yasaklı kitapları okumak hem bir cüret göstergesi hemde orta sınıf çevrelerde statü belirtisi olarak kabul ediliyor. Küçük taşra beylerin olan Domey'lerden birinin büyük oğlu olan İtale üzerinden yazar çok sevdiği bir motif olan "kendi olma çabası" nı işlemiş. Varoluşçu esintiler kitabın tamamına hakim, yazarın imzası gibi olan uçma düşleri ile destekleniyorlar. Nietzche'nin "Güç arzusu" eserine gizli atıfta bulunan yazar, statü kısıtlamaları ve gizli kast sistemi ile desteklenen Viktoryen dönemin bütün sosyo-politik özelliklerini taşıyan bir coğrafya tasarlamış. seçkin kastın züppeliği son derece güzel aktarılmış. İçi boşalmış kahraman motifini kullanan yazar, edebi özgünlük ve özgürlüğün ölümünü kaleme alırken açık sansür ve sosyal baskılara vurgu yapmış. Lazarus iması ise son derece trajik bir pasaja sürüklüyor okuru. İtale'nin aşk hayatı da sosyal hayatı da naifliğini zamanla yitirmesi ve farklı görüşleri yüzünden onu diğer insanlardan ayırırken kendi gibi olan özgürlük aşıklarına yaklaştırıyor. İtale ve Piera arasından filizlenmesi beklenen aşk kurgusu ise kendi çerçevelerinin dışına çıkamayan insanların kısıtlanmış hayatlarını vurgulamak için yarı yolda kalmış. Yazarın dili dönem koşulları gereği genelde resmi olsa da bahsettiği konular ve ifade tarzı samimi. Yazar, aynı zamanda feminist vurgularla güçlü kadın karakterlerini sahneye sürmekten de çekinmemiş. Trajediye dönüşen roman ters psikoloji kullanarak okuru daha çok kamçılayan vurgularla süslü. Amadey karakteri üzerinden şiddetli depresyonu tanımlayan Guin, ortalama bir klinisyene yumruk ısırtacak bir psikolojik ve sosyolojik iç görüşe sahip olduğunu gösteriyor. Çıkarımları güçlü, insana dair çok şey barındıran bir eser. edebi bakımdan "Lavinia" kadar güçlü bir yapıt. Ancak eserin bir tek eksisi mevcut akıcı bir yazım tarzına sahip değil
Baskı: Cehenneme Övgü
Yazar deneme kabulündeki eserini geceye güzelleme pasajıyla açmış. Gece hepimizin eşit olduğunu , gerçek anlamda özgür olduğumuz tek zaman dilimi olduğunu belirtmiş. kavramların sözcüklerden önce var olduğunu savunan yazar, dünyayı sözcüklerle tutsak ettiğimizi, bizde aynı sözcüklerin tutsağı haline geldiğimizi ifade etmiş. Delilerin özgürlüğünü överken, tıbbi iktidarı seçkinlerin en güçlü kolluk kuvveti olarak okuruna tanıtmış. Yazarın genel olarak saldırdığı kollektif önkabuller arasında mimari seçimlerde bulunuyor. Mekan koşullandırmaları, duygu durumu ayarlamalarına değinen yazar mimarinin işlevselliği ön plana çıkarark insanı yok saydığını savunmuş. Tekdüze zihin düzeneklerine ve belirlenmiş eylem kalıplarına mahkum edildiğimizi ifade den yazar, kahramanların otoritenin poster çocukları olduğunu ve önkabullerin inşasında önemli rol aldığını eklemiş. Özgürlük içinde yaşamaya cesaret edemediğimiz için bu işi tapındığımız kahramanlara havale ettiğimizi belirtip kötülüğün düşmanın özelliklerinden ziyade hepimizin içindeki " düşman" kavramında saklı olduğunu söylemiş. çocukların değer sistemlerini ve ideolojileri kahramanlar aracılığı ile kimliklerine dahil ettiğini, bilgilendirme içinde boğulduğumuzu, " gerçek" bilginin ona aç olan kimselere ulaşmasının yıllar aldığını ifade etmiş. İktidarların korktuğu şeyin muhalefet değil ciddiye alınmamak olduğunun altını çizen yazar, ardından cinsel kimliklere giriş yapmış. Cinsel kimliklerin birbirini dışlayan 2 şıktan ibaret olmadığını söyleyip belli kimlikleri benimseyip bunları daha sonra seçimmiş gibi mantıksallaştırdığımızı, sevgiyi vermek veya esirgeme eyleminin sevginin kendisini bir denetim aracı haline soktuğunu belirtmiş. Çocukların oyun düzenleri konusunda taraf seçme ve kamplaşma vurguları yapan yazar, ölümün farkında olmayan kimsenin yaşadığınında farkında olmayacağını, " ebediyen" sözcüğünün zamanı iptal ederek ölümü durdurma çabası olduğunu, hep yaşayacakmışız gibi düşünüp miskinleşerek yaşama aktif olarak katılamadığımızı, mesleki kimlik ve çıkarlarımız doğrultusunda ilişki kurabildiğimizi, kendi davranışlarımızı dahi verimlilik çerçevesinde tanımladığımızı , kusursuz insan imajına taptığımız için kusurlu insanlara acıdığımızı, hor gördüğümüzü belirtmiş. Kitabının son sayfalarına gelen dek işin biyolojik rolünü ve enerji korunumu yasasını dahil etmemesi çoğu çıkarımının temelini sarsıyor. Varoluşçulara dahil olduğu gün gibi ortada olan yazarın metininde May, Yalom, ve Fromm 'dan esinlenmeler olduğu, Foucault'a çok yakın görüşlere sahip olduğu net şekilde görülebilir. İnsan- merkezci görüşe karşı olduğu belli olan yazarın anti hümanizm çizgisinden geçip geçmediği ise tartışmalı. Tüm Apollonik öğelere karşı soğuk bir öfkeyle kaleme alınmış olan eserde yazarın kendisiyle çoğu yerde çeliştiğini okur görebilecektir. Özgürlüğü savunurken okurunu determinizme kurban vermesi eserin en büyük eksisi. Maslow ve Skinner atıflarındaki ton farkından yazarın görüşleri biraz daha net anlaşılabilecek bir yapıya kavuşuyor. Açıkçası tek taraflı yazılmış bir eser olmasına karşın çıkarımların çoğu yerinde. Foucault ve May arasında salınan jilet gibi keskin bir sarkaca benziyor bu eser.
Baskı: Evrim Aldatmacası
Ortaokulda bedava dağıtılmıştı bizlere. o zaman dahi yememiştik.
Baskı: Android ve İnsan
Usta yazar metnini, ilkel insan ideası üzerinden; nesne- özne tanımlaması yaparak ve antropomorfizm açılımlaması yaparak açıyor. Sibernetik ve insan zihnini yapay zeka kurulumu yaparak çözümleme çabalarına değiniyor. Teknolojinin ilerleme hızının toplumsal normların takip edebileceğinden daha hızlı değiştiğini belirtmek adına Stanislaw Lem atfı yapıyor ve "Dikiş makinası" adına okurun üzülmesini garantiliyor. Özgür irade sorgusuna değinen yazar yükselen kayıtsızlığa karşı uyarılarda bulunuyor: " Dış dünyayı daha canlı hale getirdikçe daha cansızlaşıyoruz." İnsanlık sorgusuna giren yazar, özgün insanlık kavramının ölümünden bahsederken "uyumculuğa" diş bilediğini açıkça gösteriyor. İnsanın çabalarının anlamı olması adına hedeflerine ulaşırken insanlığını yitirmemesi gerektiğini ifade ediyor : "Ad astra par hominem" ( insan olarak yıldızlara ). Varlığımızın doğasını daha iyi kavrayabilmek adına çaba harcamamız gerektiğini çoğu pasajında vurgulayan yazar, bradbury'e atıfta bulunuyor ve bir hikayesini kendi yorumluyor. insanların en bayağı fesatlıklarının bile makinelerin en görkemli yönelimlerinden üstün olduğunu vurguluyor. Kayıtsız kalan yığınlar androidlerle özdeşleştirilmiş eserde. Orwell'e atıfta bulunuyor ve 1984'ün öğeleri üzerinden kendi zamanının gençliğini hem yüceltiyor hem de ufaktan sitem ediyor. Uyuşturucu için serbest kontrol laboratuvarları ile ilgili bilgilerini ve kişisel geçmişinden bölümleri okuruyla paylaşıyor. Tıbbi iktidara yüklenen ve dönemin kişilik kasaplarını eleştiren yazar, şizofreni ve şizoid yapılar hakkında görüşlerini açıklıyor. Türümüzün doğal seçiliminin kadının dayanıklılığında yattığının altını çizen yazar ünlü bir İsa heykeli üzerinden görüşlerini detaylandırmış. "Dünyevi çilecilik" görüşüne kaymadan acının üstesinden gelme ve mücadelenin insanı insan yaptığını belirtmiş. Bu konuyla ilgili olarak son derece hüzünlü bir anekdot paylaşan yazar çoğa zaman Paglia'nın yüzünü güldürecek çıkarımlarda bulunmuş. Doğa kadın ile özdeşleştirilmiş, insanın kadının bağrına dönme özlemi ve doğayla bir olma arzusu üzerinde detaylı durmuş. bu biraz da olsa Freud ve Paglia harmanı görüşlerden sonra zaman algısı konusuna geçiş yapmış. Dante ve İlahi Komedyasına atıfta bulunduktan sonra romanlarında sıkça kullandığı öğeler olarak okrunun karşısına çıkan "zaman kaymaları" na değinmiş. Plak benzetmesini yapan yazar, zaman algımızdaki bozukluklar ( Ubik ), düşler ve gerçeklik sorgusu ( Aksın Gözyaşlarım Dedi Polis ) na değiniyor. Joyce'a atıfta bulunup otorite sorgusuna giriyor. Guin'e ve eseri "Lathe of Heaven" e bolca güzelleme dizdikten sonra zihnin ve beynin ikiliği, sağ ve sol yarım küre bölümlenmesi konularında görüşlerini aktarıyor. Jung'un "kollektif bilinçaltı" yüceltiyor ve Gestaltçı bir bütünlük sunan "Noosfer" kavramı üzerinde duruyor. Çoğu romanının gördüğü rüyalardan esinlenerek yazdığını itiraf eden usta, Düalizm ve Taoist yorumlamalarla rüyalar ve yaratıcılık üzerine ufak bir söylev vermiş. "Androidler elektirikli koyun düşler mi?" romanına gizli bir atfı kayıtsız karakter yergisinde kullanmış ( kaplumbağa sorusu ). Maslow atfı ve varoluşçu akıma selam duruşunun ardından "Albemuth özgür radyosu" romanına gönderme yapmış. Yakından takip ettiği bir bilim adamı olan Ornstein'e yazdığı mektubu paylaşarak metnini kapatmış.
Baskı: Komadaki Sevgilim
Lise son öğrencileri olan Richard ve Karen genç aşıklardır. Çılgın bir partiye katılmadan önce yaşadıkları kaçamağın tatlı mayvaşlığını üzerlerinden henüz atmamışlardır ki Karen bilincini yitirir. Komaya giren Karen, arkadaşlarının hayatlarını dondurmuştur bir bakıma. Çocuksu ve kinik Hamilton, inek ve mesafeli Linus, manken adayı güzel Pamela, zeki ve sağduyulu Wendy ve Richard, yeni yaşamlarına arkadaşları olmadan başlamak zorundadırlar. hayatın masumiyetlerine ve hayallerine ne şekillerde saldıracağından haberleri yoktur henüz. Her biri ayrı yönlere savrulurken en sert darbeyi Richard alır: Karen hamiledir... Yazar, X kuşağının kaybedenlerini, kara koyunlarını , modern çağın en büyük günahkarlarını kaleme almış: Verimsizleri, uyumsuzları. Hepsi üzerlerine yıkılan kültürel baskı ve uyumculuğun dayatmalarına karşı farklı yöntemlerle başa çıkmaya çalışıyorlar. Wendy, kendini derslerine veriyor ve başarılı bir doktor oluyor, ancak kendine ve hayatına ayıracak vakti ve enerjisi kalmıyor. Hamilton, çocuksu tavırları ve patavatsız tavırları ile insanlarla temas etmekten kaçıyor. Pamela, kendini ondan beklenen hayata teslim ediyor ve Vogue'un kapaklarını süslüyor; kokain ve mücevherle dolu bir hayal dünyasına sığınıyor. Linus, sağlam bir mühendis oluyor ve kendini izole ediyor, elektriğe insandan çok değer veriyor. Richard için ise hayat donmuş, uyuyan güzeli nin ayılması hayaline kadar içkiyle öldürülen bir zaman diliminden başka bir anlam ifade etmiyor. Karen'in annesi Lois ise kendi imajında yontabileceği yeni bir çocuk olduğu için kızının kaybnı hissetmiyor. Karakterler dağılmış hayatları arasında koşturur durur, tutunmaya çalışırken yaşam akar gider. Karen ve Richard'ın kızı Megan küçük bir goth, asi ve vahşi bir gence dönüşür. Richard ne kadar temas etmeye çabalasa da bir otorite veya saygı figürü yerine bir utanç kaynağıdır. Donuk ve gittikçe kabullenmeye dönen bir hüznün hakim olduğu kurgu kimi yerde amatörce hatalara sahne olsa da karakterlerin duyguları genelde güçlü işlenmiş. Tüm hayatını sevdiği kadını beklemeye ayıran adam motifi ise en taş yürekli okuru bile duygulandıracak kadar çarpıcı. Teknoloji ve getirileri masa altına yatırılsa da güçlü argümanlar sunamıyor kurgusu. Ancak 17 yıldan sonra Karen gözlerini açtığında kurgu hız kazanıyor, duygusal yumruk salvolarıyla okuru kendine bağlıyor. Onun yaşamına 17 yıl yaşlanmış dünya, sevgilisi ve arkadaşlarının, ailesinin yeni hayatlarına, küçük kızını tanıma ve bedenine hükmetme çabası son derece canlı ve başarılı bir şekilde okura sunuluyor. Yazar bu noktadan sonra kitabına bir son yapsa, uyumculuk karşıtı görüşlerini karakterlerin sefaleti üzerinden vurgulamaya devam etse daha iyi olacakmış denilen noktaya geliyor. Karen'in uyanmasından kısa süre sonra nasıl ortaya çıktığı bilinmeyen bir hastalık Dünyayı kasıp kavuruyor. Yakalanan kimseler yorgunluk ve denge kaybı gibi belirtiler sergiledikten sonra uykuya dalıyor ve yaşamlarını yitiriyorlar. Kısa zaman içinde dünyada tanıdığımız karakterler hariç kimse kalmıyor... Vonnegutvari motifleri kullanmayı seven bir yazar olan Coupland bir hayaletin bakış açısıyla aktarıyor son bölümlerdeki olayları. Ancak bir karşı kültür devrimi manifestosuna dönüşen metinde kendisiyle çelişen, ciddi mantık hataları yapan yazar çok zayıf bir sonla kitabını bitiriyor.
Baskı: Ayyaş Yürüyüşü
Yazar metnini, olasılık ve istatistikle ilgili ufak önermelerle açıyor. Cardano ve çalışmalarına değinip kumarbazdan bilim adamına dönen bu ilginç kişiliğin trajik yaşam öyküsünü okuruyla paylaşıyor. Olasılık hesaplamaları için evrilmediğimizi savunan yazar, Pascal ve kuramlarından bahsettikten sonra ünlü "Pascal Bahsi" ni açıklıyor. Matematikçileri zayıf noktalarından vuran ünlü Martin Gardner problemi "3 kapı" yı çözümleyerek metnini ve çıkarımlarını destekliyor. Olasılık kuramlarından bahsettikten sonra loto dümenlerine geniş yer ayıran yazar, mizahı da metninden eksik etmediğini göstermiş oluyor böylece. Raslatısallığın frekans ve öznel yorumları arasındaki farkları açıklayan pasajından sonra kaosun "ironiyle yüklü mükemmellik" olduğunu belirtip, rulet masasına davet ediyor okurlarını. Bernoulli, Huygens, Newton, Liebniz'in kuramlarını açıklıyor, Benford yasasını tanıtıyor. Zeno çelişkisi üzerinden çok vakit kaybetmeden Bernoulli'nin büyük sayılar yasasının Makyavellist algıya derin bir darbe vurduğunu matematiksel olarak da kanıtlıyor. Tüm insanların "Kumarbazın yanılgısı"ndan muzdarip olduğunu belirtiyor: " Kumarbazın yanılgısı bilinçaltı düzeyde herkesi etkiler. İnsanlar kötü şanslarının ardından şanslarının düzelmesini beklerler ya da iyi giden şanslarının bozulacağından endişe ederler." sahte pozitifler ve pozitif yanılgılarla ilgi bölümde ise şartlı olasılık kavramı tanıtıyor. Bayesyen çözümlemelerin endüstri ve bilimin vazgeçilmezleri arasında olduğunu belirtiyor. Savcının yanılgısı kavramına ve adalet sistemine dair ufak çapta eleştirilerden sonra, Lavoisier, laplace ve William James'ten alıntılar yapıyor. Çan eğrisini esasen Moivre'nin keşfettiğini ifade edip Merkezi Limit Kuramı ve Gauss'un çıkarımlarına değiniyor. Rastlantısallık ve düzensizliğin sık sık birbiriyle karıştırıldığını ifade eden yazar, yaşam süresi beklentisi ve ölüm raporlarının nasıl ortaya çıktığını açıklıyor. Poincare'den bahsseden yazar, Forensik ekonomi kavramını okura tanıtıyor. Quetelet, ve sosyal fizik türetmesi, hata yasasından çıkarımı yapılan " ortalama insan" , kalitecilerin adı gibi bildiği 80'e 20 yasasına değinen yazar Darwin'in kuzeni Galton'dan bilime katkılarından bahsediyor. galton'un "insan ıslahı" hayallerinden ve ortalamaya gerilemeye eğilimden bahseden yazar bağıntı katsayısını da es geçmemiş. İstatistiksel fiziği ilk kez uygulayan kişinin Einstein olduğunu belirtip Kitaba adını veren Brown hareketine geçmiş. Paylaşılan yanılsamalar ve sosyal örüntüleri açıklıyor: " Örüntüleri aramak ve bulunca da anlam atfetmek insan doğasında vardır." Keskin nişancı etkisinden bahsettikten sonra, kontrolün bizde olduğunu hissetme ihtiyacımız ile rastlantısallığı algılayışımız arasında tem bir çelişki olduğunu ifade ederek Langer'in deneylerine ve onama eğilimlerine geçiş yapıyor. Son bölümü determinizm ve özgür irade tartımşasına ayıran yazar, determinizm modelininin yetersizliğini "Başlangıç koşullarına kritik bağlılık" ' ın doğurduğu "kelebek etkisi" ile kanıtlıyor. En son sayfalarda Statükoyu haklı çıkarma davranışları gösterdiğimizi ve sosyal etkilerini masaya yatıran yazar tarafsız, cesur ve doyurucu bir eser kaleme aldığını açıkça gösteriyor.
Baskı: Gölge Oyunu: Ray Bradbury Anısına Yepyeni Öyküler
Gölge Oyunu, usta yazar Bradbury anısına toplanmış ve derlenmiş öykülerden oluşan bir saygı duruşu. Her öykü sonunda öykü sahibi yazarın düşüncelerinin yer aldığı pasajlarda Bradbury öykülerine yapılan atıflar, öyküler altındaki dipnotlarla da desteklenmiş. Usta yazarın, öyküleri kaleme alanlar için ne anlama geldiği, metinlerinin onları nasıl etkilediği, tekniklerini nasıl şekillendirdiğine dair paylaştıkları düşünceler samimi ve saygı dolu. Kitabın sonundaki ekte tüm yazarların kısa öz geçmişleri belirtilmiş. Öyküler klasik Bradbury tarifleriyle yazılmış. Kimi zaman hüzünlü, kimi zaman karanlık ama her zaman insana dair, eleştirel ve uyumculuk karşıtı, varoluşçu esintiler içeren metinler güçlü kurgu oyunları ve insan doğasını sorgulayan motiflerle birlikte akıcı, yoğun, duygusal yumruklar savuran öykülerin her biri farklı bir tat ve dokuya sahip. Bazı öykülerde Brabdury'nin en tanınmış eserlerindeki karakterle özdeşleşen yazarlar farklı bakış açılarından bunları yorumlamışlar. Aralarındaki en etkili yorum olarak ise "Resimli Adam" 'a atıfta bulunan " Dövme" öyküsü göze çarpıyor. En çarpıcı öykü olarak ise Mort Castle'nin "Işık" adlı öyküsü, ritmi ve kelimelerinden sızan hüzünle sarhoş edici bir etki bırakıyor. " Telefon Görüşmesi", zamanda atlamalar yapan kurgu oyunuyla varoluşçu çıkarımlarda bulunuyor, sert sonu ile okuru şaşırtmayı başarıyor. Öykülerin doğası sıradan roman ve öykülerde bulunmayan "garip" soruları cevaplamaya çalışan yazarların kollektif bir çabasını andırıyor: Hayatınızın aşkıyla o öldükten sonra tanışsaydınız ne olurdu? Hayatınızı mahveden ailedeki ölümün dolaylı sorumluluğu sizde olsaydı? Hayatın kendisinden çok hikayelere aşık olsaydınız? Teninizde bitmeyen matineler oynasaydı? Yazarlar bunlar gibi ve daha pek çok soruya öykülerinde cevap aramışlar. Eser, korku, gizem, fantezi, bilim kurgu ekollerinden çıkmış olan öykülerin toplamı. Bu ekollerden kitap okumayı seven kimseleri ve Bradbury'nin ekollere katkısını merak eden tüm okurlara seslenecektir.
Baskı: İhanet Altını
Hester ve Tom, şehirler arası ticarette çalışmaktadırlar. Hava gemileri sayesinde hiçbir şehirde uzun süre kalmadan sıklıkla seyahat etmekte,ilişkilerinin tadını çıkarmaktadırlar. Ancak Ünlü bir yazarın gemilerini kiralamasıyla Eski Dünya'nın efsanelerinin için dalacaklar ve geleneklerine fazlasıyla saplanmış Anchorage şehrinin kaderini belirleyecek bir maceraya sürükleneceklerdir. Arkhangel Şehri, havacılara bulundukları şehrin koordinat ve rotalarını satmaları karşılığında altın önermektedir. Bu avcı şehrin dahil olacağı bir kovalamaca Yüksek Buz'u temelinden sarsacak olaylara başlamasına neden olacaktır... Anchorage ve Arkangel arasındaki kovalamacaya dahil olacak olan Mobillik Karşıtlarının aşırı ucu, Yeşil Fırtına yeni bir çağa öncülük etmek adına korkunç deneyler düzenlemektedir. Eski Dünya'ya Yarış bitmeden Dünya tamamen değişecektir... Kurgu özellikle "ihanet" teması üzerinde yoğunlaşıyor. Şehirlere hakim olan güvensizlik okura son derece iyi aktarılmış. Gelenekselcilik ve yenilik arasındaki mücadele, kurgu oyunlarında kullanılan yeni grup ve fraksiyonların oluşmasına mantıklı bir taban sağlamış. Bir aşk üçgeni içerisinde sıkışıp kalmış olan kurgu, Yüksek Buz'daki farklı fraksiyonların ava katılması sayesinde hareket kazanıyor. Eski Kıta ile ilgili efsaneler ve kaşifler göndermeleri merak öğesini iyi kullanan yazarın okura akıcı bir okuma sunmasını sağlıyor. Yazar Mobillik Karşıtları ve yürüyen kentler arasında bir savaşın tohumlarını ekecek kurgu oyunları kullanırken şehirlerden beslenen "parazitler" bu yapay ekolojiye taze kan olan yeni bir fraksiyonu oluşturmuş. Monarşik düzenine fazlasıyla bağlı olan şehir motifi, çürüyen statüko göndermesi olarak kullanılmış. Mekanik zombiler öncekinden daha korkunç ve deforme şekilde okurun karşısına çıkarken doğaya tahakküm ve yapay ekoloji hissi verilen detaylı şehir tasvirleriyle desteklenmiş. Aşk üçgeni kuru ve yalın bir motif olarak üzerinde çalışılması gereken bir öğe hissi uyandırıyor. Geneli itibariyle ilk kitabın performansının altına düşmeyen ama üzerine de fazla çıkamayan bir eser.
Baskı: Kıyamet Okulu (Kıyamet Sonrası Günlükleri, #1)
Lee Keagan, 15 yaşında bir lise öğrencisidir. Dünyayı kasıp kavuran salgın sonunda 0 Rh (-) kan grubuna sahip olmayan herkesin yaşamını kaybettiği bir dünyada tek başınadır. Annesini gömdükten sonra, babasının onu bulabileceğinden emin olduğu tek yere gitmek için yola koyulur: St. Mark lisesi... İngiltere'nin yarısını tek başına kat eder. Okuluna ulaştığında henüz masumiyetini ve çocukluğunu yitirmemiştir. Ancak kabile dönemine dönüş yaşayan dünyada; güvensiz topluluklar, sapkınlıklarını ifade edebilmek için dini metinlere sarılan deliler, modern toplumun yıkımıyla tüm sosyopatlıklarını sergileme şansına kavuşan zorbalar bulunmaktadır. Lee, önce katil sonra bir hain ve lider olmayı en zor yollardan öğrenmek zorunda kalacaktır. 1. tekil üzerinden yazılan eser, inandırıcı ve samimi. Kimi yerlerde kurgunun inandırıcılığına darbe vuran hatalar göze çarpsa da yazar örgüsünü sıkı tutmayı başarmış. Akıcı ve merak uyandırıcı öykü örgüsü okuru içine çekmekte zorlanmıyor. tasvirlerde son derece başarılı olan yazar, özellikle şiddet kareografilerinde elini sakınmamış. Okul motifi, yeni bir yaşam tarzını öğrenme vurgusunu yapmakta başarılı olmuş. Cinayet psikozunu sıkça irdeleyen eser; çocuksu bir tınıyı, ufak da olsa bir masumiyet hissini korumaya çalışan karakteri ön plana sürüp bolca gri alanla dolu olan yeni dünyayla okuru ve karakteri sınamaktan çekinmiyor. Boş zaferlerin bulunduğu, her an yitebilecek akıl sağlığı ve dikkatsizliğin kesin ölüm anlamına geldiği bir dünyada hayatta kalmaya çalışan çocuklar üzerinden basit grup dinamikleri ve modern toplumun otopsisi yapılırken, Makyavellist algı tartışılıyor. Yazar, özellikle grup dinamikleri ve liderlik modelleri üzerine ördüğü bir pasajda gerçekten sağlam tespit ve ifadelerle kurgusunu destekliyor.
Baskı: İktidar Mahkumları
Maxim Kammemer, genç bir öncüdür. Dünyaları gezip örnekler toplayan, toplumları inceleyen Maxim, son yolculuğunda nükleer felaketle kavrulmuş, savaş yüzünden kanla sürekli ıslanan bir gezegene iniş yapar. Aracının yok edilmesi onu bu hırçın gezegende mahsur bırakır. Altı parmaklı, önyargılı ve savaşa susamış geri kalmış bu tolumda modern bir Robinson Crusoe haline gelen Maxim, toplumu ve gezegeni mahveden sorunlarla tek başına savaşmaya karar verir. Öncelikle bir mahsur, ardından asker, militan olan bu genç insan acaba kurtarıcı olabilecek midir? Açıkça bir Sovyetler eleştirisi olan Gezegenin bir adı yok. Yazarlar bürokratlara ve tüm dünyayı yöneten süper elit grup olan Yaratıcı Efendiler üzerinden sosyal adalet ve elitizm tartışması yürütmüşler. Anti militarist yaklaşımları her 2 taraftan da ele alan yazarlar, " bitmeyen savaş" motifini toplum üzerinde bir kontrol mekanizması olarak kullanmış. Devlet, her gün 2 kez radyoaktif dalgalar aracılığıyla toplumun içindeki vahşi yanları ortaya çıkarmakta bu hırçınlaşmayı "dışarıdaki" düşmanlara yönelterek uysal ve emir almaya açık bir toplumu desteklemektedir. Ancak bu yayınlara dayanamayan "hala sorgulayan" bir "dejenere" takımı mevcuttur. Degen ler bu yayınlar esnasında korkunç acılar çekmektedirler. Teknoloji seviyesi düşük olan bu toplum dışarıdan gelebilecek bir saldırı korkusuyla yaşamaktadır. Ana karakter olan Maxim, devletin radyoaktif yayınlarına bağışık, fiziksel açıdan görülmemiş dayanıklığa sahip, dövüş sanatları ustası bir dahi... Çizilen karakter profili elle tutulur bir inandırıcılığa sahip olmadığı gibi ve yazarlar ona eksiklik bulmakta zorlanmış gibi gözükmekte. Ana karakterin zayıf yanı, çocuksu kaçacak bir saflığa sahip olması. Bu çok ciddi bir mantık hatası olarak okurun karşısına çıkıyor. Maxim, en ileri mühendislik, fizik, kimya, astronomi, toplum bilimleri gibi konularda saatler içinde ustalaşmasına rağmen, içinde yaşamak zorunda kaldığı toplumun dinamiklerini algılamaktan aciz. Kurgu oyunları bir gerçeklik sorgusuna dayanıp K.Dick vari bir altyapı kurmaya yaklaşmışken yolundan saparak hem ana karakteri hemde kurguyu boşlukta bırakıyor. Yazarlar arasındaki geçişler son derece bariz. Yalın ve sürprizlerden uzak olan kurgu, "aniden", "bir anda" gibi bağlaçlarla okuru eserden soğutma konusunda ( ortalama 12 cümlede bir kullanılmakta ) son derece başarılı. Karakterler kuru ve arkaplanları zayıf. Elitizm ve bürokrasi mekanizmasını kitap boyunca yerden yere vuran yazarlar, bir kurgu oyununda okuru şaşırtmak amacıyla tüm eleştirileri ve çıkarımlarını yıkıyorlar.
Baskı: Psikoloji Ve Ruhsal Hastalıklar
Yazar metnini, hastalıkların semptomatolojisi üzerine görüşlerini açıklayarak açmış, bazı temel patolojilerin açılımları, nörofizyolojik ve psikolojik postulatların karşılaştırılması üzerinde durdurtan sonra Psikolojide bütünlük arayışına değinmiş. Psikoz ve nevrozların ayrım kriterlerini belirttikten sonra kişiliğin hem hastalığın geliştiği bir öğe olarak hem de hastalığı değerlendirmek için bir ölçüt haline gelmekte olduğunu belirtmiş. Regresyonun bilişsel arka planına değindikten sonra, hastalıkların semptomatolojisinin felsefi düzeyde incelenmesine yer ayırmış. Karşıt anlamlılık kavramı üzerinde detaylı ( belki de fazla ) duran yazarın, Klasik Freudyen psikanalizin görüşlerini benimsediği ortada. Jackson, Bleuler atıfları yapan yazar, kaygıyı karşıt değerliliğin dışavurumu olarak almış. Regresyonun, geçmişe doğru bir dönüş değil, şimdiki zamandan kasıtlı bir kaçış olduğunu belirttikten sonra kapsamın döngüselliğini sorgulamış: " Kişi şimdiki zaman sayesinde kendini geçmişinden mi korumaktadır yoksa geride kalmış tarihin yardımıyla şimdiki zamandan mı kendini sakınmaya çalışmaktadır?" hastalık belirtilerinin arkaik davranış kalıpları olduğunu savunan yazar, varoluşçu, bilişsel ve evrimci ekollerin görüşlerini içeren çıkarımlar yaparken Klasik Freudyen psikanalizinden uzaklaşmadığı son derece açık. Çoğu çıkarım, nörofizyolojiden kopuk, kimi yerde kısmi redlere kadar varan görüşlere sahip. "Normal" ve "anormal" i sosyal bir çerçevede tanımlanın gerekliliğini belirten yazar, tüm bu kavramları kültürün yarattığını ifade etmiş. Antropolojik potansiyeller ve tanımlar üzerinde duran yazar; toplumun, kovduğu veya hapsettiği hastada kendi hasta olabilme potansiyelini görmek istemediğini anomali olarak tanımladığı andan itibaren hastayı dışladığını belirtmiş. "Deliliğin Tarihi" ' nin cömert bir özetini "delilik ve kültür" pasajını son bölümde okura sunan yazar, modern çağın en büyük günah algısına değinmiş: İşsizlik. Hapishanenin sınıfsal bir baskı aracı olarak kullanıldığını ifade eden yazar, tedavi adı altında ahlaki zincirlere vurulan hastaların sonsuz bir çocuklaştırma ve ceza döngüsüne sokulduğunu ve tıbbi iktidarın arzusu yönünde fütursuzca kullanıldığını belirtmiş. Davranışcılık ekolünün temellerinin 1790'larda atıldığını ima eden yazar, vahşi ahlakçı sadizmi eleştirmiş.Metninde Erasmus, Bosch, Nietzsche, Cervantes, Shakespeare göndermelerinde bulunan yazar, anomalilerin toplumsal eşiklerinin değişkenliği üzerinde durmuş ve kaygıyla çizilen toplumsal ilişkileri tanımlamış. kayıtsızlık uyarıları yaptıktan sonra varoluşçu çıkarımlarla metnini kapatmış.
Baskı: Süper Kent
Paul Sinclaire ve genç eşi Jane, Fransa'nın en güzel koylarına bakan bir iş ve finans kompleksinde yeni yaşamlarına başlamışlardır. "Eden - Olimpia", mükemmel yaşamın bu çağdaki yeni tanrıları için inşa edilmiş küçük bir cennettir. Paul eşinin eski sevgilisi olduğundan şüphelendiği genç bir doktorun cinneti ve ölümüyle açılan bu pozisyona alındığından dolayı eşi adına mutlu olmaya çabalamaktadır. Paul, geçirdiği uçak kazasından sonra pilotluk kariyeri sona ermiş orta yaşlı bir havacılık dergisi editörüdür. İkisinin de yakında keşfedeceği üzere; profesyonel gülümsemelerin ardından psikopati tomurcukları açmakta, plaza koridorlarından vicdanlarını ve ruhlarını yitirmiş binlerce insanın oluşturduğu bir şehir devletinin karanlık tiyatrolarında hapis kalmışlardır... Courbusier ve "Işıldayan Kent" yakıştırmasıyla desteklenen tanrılar kenti iması, isim seçiminde dahi yeni üst sınıfın çarpık oyun parkı olan bu şehir devlet hakkında okuru meraklandırıyor. Kitap boyunca Carroll ve "Alice Harikalar Diyarı'nda" göndermeleri yapılırken bildiğimiz gerçekliğin ve kabullerin dışında yaşayan bir grubun varlığını vurgulayan çok sayıda güçlü tasvir kullanılmış. Yazar Freud'un "Catharsis" kuramına fazlasıyla yaslanan bir kurgu düzmüş olsa da işlenme şekli ve inandırıcılığı okuru bu çarpık gerçekliğe çekmekte zorlanmıyor. çalışanlar ve şehrin sakinleri üzerinde röntgenci kaçacak derece de kullanılmış olan güvenlik kameraları totaliter imalar içeriyor. Irkçı yeltenmeler alt metini sıkça okurun karşısına çıksa da şehrin sakinleri ve uluslararası şirketlerin arasında çok sayıda yabancı insan bulunmakta. Bu durum ırkçılıktan ziyade sınıflararası bir çatışmasının benzini olacak çarpık düşüncelere tohum yatağı şeklinde aktarılmış. Kullanılan motifler kara edebiyat unsurları taşıyacak düzeyde sert. Ancak yazar, okurun yüzüne sıvamak yerine psikanaliz konusundaki donanımını kullanarak röntgencilik, teşhircilik,cinsel esaret, saldırı, ırkçı taciz ve şiddet eylemleri, hırçın fetişler, eşcinsellik, eş değiştirme, çocuk fuhuşu gibi korkunç eylemleri kendini onatamamış bir topluluğun hafta sonu eğlencesine dönüştürmeyi başarmış. Boş vaktin yetersizliğin göstergesi olduğu talepkar ve acımasız iş dünyasının bitmez tükenmez süreçlerinin boşalttığı ruhları tekrar ateşmeyi planlayan bir psikiyatrın büyüklük düşleri içinde "kontrollü" psikopati reçete etmesi bu şehir devletin üzerinde dolaşan bir şiddet düşü görülmesine yol açıyor. Artık ruhların bile barkodları olduğu kalite sözcüğüyle sterilize edilmiş bir çevrede yaşayan bunca lanetlenmiş ruh, önce kayıtsızlığa gömülüp profesyonel gülüş kaslarını geliştiriyor, uyuşturucu ve sadakatsizlikle evlilik ve yaşamlarına heyecan katıyor, ardından şehrin ima ettiği şiddet tiyatrosuna figüranlar olarak katılıyorlar. Bu eletrik kablolarıyla dolu ama sinirleri alınmış dünyada rahatlamayı gettolara yapılan modern şehir safarileriyle hayatta kalan üst düzey insanlar üzerinden elitizm ve kayıtsızlık eleştirileri de işlenmiş. Viktoryen imaları 1990'lara uyarlayan yazar, cinnet geçiren Greenwood ve Sinclair özdeşleşmesinin dışarıdan güdülen çirkin bir deney olduğu imasını okura verirken tıbbi iktidara da saldırmaktan geri durmuyor. Tüm vahşetin ardındaki kişinin şiddet fantezilerini 3. kişiler üzerinden yaşaması kaçışçılık eleştirisi olarak alınabilir. Yazar, ruh hastalıkları ve sermayeyi melezleyerek büyümüş olan beton ve elektrik kablolarından oluşmuş bir tsunaminin Avrupa ve dünyayı yutmak üzere yükseldiği uyarılarından bulunmuş.
Baskı: Uzayda Piknik
Redrick Schuhart, Harmont kasabasının genç ve deneyimli cambazlarından biridir ( stalker çevrisi cambaz? ) Ziyaret sonrası dünyada yaşamını sürdürmeye çalışan Redrick, sıkça otoriteyle başını belaya sokmaktadır. Uzaylı ziynetlerinin ciddi bir karaborsası bulunmakta, bu eşyalara sahip kişiler statü sahibi olmaktadır. Askeri güç Ziyaret sonrası dünyada demir yumrukla yaptırımlar uygulamakta, "Bölge" nin dehşetlerinden canlı çıkmayı başarmış "stalker" ları izinsiz geçiş ve yasadışı madde bulundurmaktan hapse tıkmaktadır. Tefeciler, karaborsacılar, deneyimsiz stalkerlarla dolu bu şehirde geçimini sağlamak son derece zordur. Redrick, bir efsaneyi kovalamaktadır. Dilekleri gerçekleştirdiği rivayet edilen "Altın Top" stalkerların "kutsal kase"sidir. Redrick son bir vurgun yapıp "Bölge" yi ardında bırakabilecek midir? 30 yıl önce uzaylıların ziyaretinden sonra dünyamız geri dönüşü olmayacak şekilde değişmiştir. 6 "sıcak bölge" uzaylıların varlığını tartışmasız kanıtlayan eşya ve etkilere ev sahipliği yapmaktadır. Bu sıcak bölgelerden birinin çok yakınında bulunan Harmont şehri, yeni bir meslek grubunun doğmasıyla dışarıdan bolca göç almıştır. Tıpkı altın humması gibi, uzaylı ziynetlerini ele geçirip kısa yoldan zengin olmak isteyenler "Bölge"ye girmeye çalışmakta, askerler ise hem "Bölge" nin etkilerini sınırlamak hem de stalkerların "Bölge" ye girişlerini engellemektedir. Çok riskli olan bu iş kolu, çok sayıda maceracıyı kendine çekmekte ancak çok azını sağ bırakmaktadır. Uzaylıların varlığı kanıtlanmış olmasına karşın bilim adamlarının çözmekte zorlandığı bir konu bulunmaktadır. Uzaylıların ırkımızla temasa geçmemesi onların evrenin bu bölgesinde sadece kısa bir mola vermiş oldukları teorisini akla getirmektedir. Dünyamıza sadece piknik yapmaya gelmiş olan canlılar artlarında karmaşa ve yıkım bırakmışlardır... İnsanın teknolojik açıdan yeterliliğinin irdelendiği bölümlerde, teknoloji ve günlük hayattaki anlamı tartışılmış. Redrick karakterinin yaşadığı fakir çevre, onu küçük yaşta stalker olmaya itmiş, tefecilerin elinde ve hapis korkusuyla büyümüştür. Çoğu arkadaşını "Bölge" ye kurban veren Red, huzuru alkolde bulmuş, "hayatta kalanın suçluluğu" nu boğmak için içmektedir. Eser boyunca gücünü kötüye kullanan otorite eleştirilmiş, insanların çaresizliğinden para kazanan sermaye odakları ciddi biçimde yerilmiş.
Baskı: Incognito: Beynin Gizli Hayatı
Nörofizyoloji ve bilincin bağlantıları üzerine yazılmış doyurucu ve güçlü bir kitap. Yazar, ilginç tıbbi anekdot ve en güncel makale çalışmalardan alıntılama yaparak tezlerini sunuyor. Girişte Kendi ve çevresi hakkında bilgi edindikçe canlılar arasındaki tahtından kademe kademe inmeye zorlanan insan soyunun büyük bilimsel atılımlara verdikleri tepkileri irdeleyerek metnini açıyor. Tıbbi anekdotlarla özellikle cezai yaptırımları olabilecek bozuklara varan beyin kimya ve fizyolojisindeki değişimleri okuruyla paylaşan yazar, beyin üzerindeki izole sistemleri inceleyerek argümanlarını sunuyor. Bilincin altta işleyen sistemlerin çoğundan habersiz olduğunu belirten yazar, bu konuyla ilgili şu benzetmeyi kullanıyor: Alt sistemleri bilgileri toplar ve işlerler, en önemli kısımları özet halde bilince ileten bu sistemler gazete için haber ve veri toplayan gazeteciler gibi çalışırlar. Tüm verilerinin özeti sürmanşet olarak bilince sunulur. Yazar, algı ve bilinç arasındaki ilişkileri incelerken "değişim körlüğü", "sinestezi" gibi son derece ilginç fenomenleri okuruyla paylaşırken tıbbi açıdan devrim niteliğinde olan vakaları da es geçmiyor: Beyninde oluşan tümör nedeniyle pedofili hastası olan sıradan insanlar, Alzheimer hastalığı için yeni çıkan ilacı kullanan kişilerin iflah olmaz kumarbazlara dönüşmesi, uyurgezer halde kayınvalidesini öldüren biri gibi... Kas hafızasına da değinen yazar metninin sonunda beynin kitapta açıklanan fenomenlerden sorumlu olan bölgelerinin işaretlendiği bir resim ve 50 ( ! ) sayfalık notlar& kaynakça bölümü sunmuş. İndirgenmeci yaklaşımı açıkça yeren yazar, materyalist görüşleriyle varoluşçuları kızdırmadan insanlık tarihinin başından beri sorulmuş olan soruları bugünkü bilgi dağarcığımız içerisinde yanıtlar aramış. Sorumlu tutulabilirlik kavramı ne kadar gerçekçi? Özgür irade var mı? Zekayı ne oluşturur? bize çekici gelen şeyler neden çekici gelir? erdem nedir? gibi soruları yanıtlamaya çalışan yazar çoğu yerde güçlü çıkarım ve araştırma sonuçlarıyla desteklediği argümanlarını rahatlıkla savunmayı başarmış. samimi bir dilde jargonla okuru fazla yormadan anlatmak istediği konuları aktarmayı başarmış. Var olan en güçlü ve en verimli bilişsel mekanizmanın güçlü ve zayıf yanlarını gözler önüne sererken insanın kırılgan doğasını da okura göstermiş. Anlatı olarak Evrimselci / bilişselci psikologların görüşlerinin bir melezi olan ifadeleriyle uzun süredir tartışılmakta olan "çevre mi yoksa genler mi?" tartışmasına tıpkı Medawar gibi yaklaşan yazar "genler önerir, çevre düzenler" alıntılamasıyla son vermiş. İnsanın kafatasının içinde kopan elektro-kimyasal fırtınalara göz atmamıza olanak sağlayan yazar meraklı zihinler için açık büfe kıvamında bir eser kaleme almış.
Baskı: Yakın Geleceğin Mitosları
J.G.Ballard'ın 10 kısa hikayesinden oluşan kitabı. Ballard, klasik bilim kurgu algısının aksine teknolojinin iç dünyaya açılabilecek bir araç olduğunu savunan görüşleri ve çarpıcı yorum, uyarılarıyla diğer yazarlardan ayrılmakta. Bu kitabında incelediği konular arasında izolasyon, gerçeklik sorgusu ve kaçışçılık, gerçek dünyaya duyulan güvensizlik ve geliştirilen psikolojik savunmalar, Freudyen sapmalar ve kurgulanan dünyanın medyayla olan ilişkisi yer almakta. Öykülerin çoğu yazarın kitaplarını kurduğu alt metinlerin yalın versiyonlarını andırır nitelikte. Ancak yanlış anlaşılma olmasın diye vurgulama gereği duyduğum bir nokta var ki o yalınlık dahi, Guin'in ustaca yaptığı imge aktarmalarla dolu. Hikayeler çok katmanlı yapıları ve hicivle güçlenen desteklerle dokunmuş. Sert motifler kullanılsa da göndermeler yerinde ve etkileyici tasvirlerle bezeli. Varoluşçu göndermeler içeren görüşler başka hikayelerde ekolün sert eleştirileri yüzünden belli oranda tutarsızlık gözlenmesi yüzünden esas gücüne tam olarak ulaşamıyor. Yazarın klasik psikiyatriden uzaklaşma çabaları olarak görülebilecek görüşlerle yüklü olan alt metinler hikaye bazında detaylı olarak irdelenmiş. Thanatos ve libido kavramlarını çok katmanlı imgeler altında sıkça kullanan yazar, bu kitabındaki hikayelerde daha çok gerçeklik sorgusu üzerinde durmuş. Kurgu ve gerçeklik arasındaki sınırların belirsizleştiği hikayelerinde gerçekliğe duyulan güvensizlik, insanın kendine ve içinde yaşadığı dünyaya yabancılaşması, belirtilen psikopatolojilerin ortaya çıkmasında medya ve modern çağın oynadığı rol tartışılmakta. Gerçeküstü bir tat bırakan kurguların çoğu sahiden etkileyici. Kaçışçılık eleştirileri fazlasıyla sert olmasına karşın gerçek dünyanın keşfedilmesi ve daha çok temas edilmesi yönünde yaptığı uyarılardan kaynaklanan eleştirilerin altlarının dolu olduğu göze çarpmakta. Kaçışın imkansız yolculuklar olarak kurgulandığı hikayelerde vurgulanan kaçış kişinin kendi benliğine yapılan bir yolculuk aslında. Temasın giderek azaldığı bir çağda çekirdek ailenin dahi işlevsizleşip ortadan kalkacağı gibi ciddi uyarılarda bulunuluyor.
Baskı: Çarpışma
Ballard, bir reklamcıdır. Tekdüze hayatı geçirdiği trafik kazasından sonra tamamen değişir. Kazadan sonra nekahat dönemi boyunca kurduğu çarpık hayaller, onları onaylayacak ve yaşatacak birini bulmasıyla çığrından çıkar. Vaughan, kazalara ve yaralanmalara karşı duyduğu saplantısı sağlıksız boyutlarda olan bir yapımcıdır. Uyuşturucu ve ve seksle desteklediği saplantıları Ballard'ı da yoldan çıkaracaktır. Beraber arabaların ve kazaların cinsel imalarına yoğunlaşacak, ters şeritlerle ölümle dans edeceklerdir... Ballard, doyumsuz modern hayatın imalarının toplandığı bir karakter olarak okurun karşısına çıkıyor. Yazar kendi adını kullanmaktan çekinmediği gibi umarsızca kurguladığı senkronlarda verdiği grafik detaylarda bir vahşet senfonisi dokuyor. Özellikle yavaş çekimde kurgulanan kazalarda test mankeni kullanması şiddetin aşırı olduğu tezini çürütüyor. Aynı zamanlarda tekdüzeliği vurgulayan test mankenleri sadece kaza anlarından can kazanıyor ve sıradan hayatlar süren insanlarla özdeşleştiriliyor. Cinsiyetsiz bir nesne olan arabaların her iki cinsiyetin özelliklerini yansıttığı imalarla zenginleşen kurgu incelikli tasvir ve detaylara özen gösterildiği izlenimini uyandırmakta. Otomobil, hem köprü ayaklarının arasına son hızla "giren" maskülen bir öğe olarak hemde içinde yaşamı onaylayıcı serbest ilişkilerin yaşandığı metal, cam ve plastikten yapılmış bir "rahim" gibi feminen bir öğe olarak karşıt anlamlar kazanıyor. Otomobilin simgelediği anlamlar sadece cinsellik önermeleriyle sınırlı kalmıyor. Hareket eden metal bir kafes olarak güvenliği temsil ettiği kadar kaza olasılığı ve durumlarında sakatlık ve ölümü de temsil ediyor. Thanatos ve libido yu yalın bir şekilde kullanmış olmasına rağmen yazarın imgeleri üst üste bindirmesi, karşıt anlamlılıkları ustaca kurgusuna dahil etmesi övgüyü hak ediyor. Oral fiksasyonun toplum geneline vurgusu olan modern çağın doyumsuzluğu karakterlerin yaşadığı sadakatsiz ve vahşi ilişkilerle vurgulanıyor. Ballard'ın eşiyle yaşadığı açık evlilik ve birbirlerine olan ihanetleri dahi sıkıcı hale gelmiş ancak bu durum yaralara ve kazalara duydukları ortak ilgiyle değişiyor. Güvenlik, hız ve mesafenin değişen oranları bir özgürlük yanılsaması yaratarak şu andaki geleceke çok sayıda seçenek ekliyor ve bebeksi isteklerin karşılanması yönünde güçlü bir baskı oluşturuyor. Teknoloji sayesinde gizli kalmış patolojiyi ortaya çıkarmaya çalışan yazar, yabancı olunan iç dünyalara bir gezinti sunuyor. Çarpık algılar ve saplantılarla süslü otobanlarla okurun hız kadranını zorlamasına yardımcı oluyor. Vaughan ve Ballard arasındaki ilişki, tıpkı otomobil ve onu kullanan kişinin ilişkisi gibi biseksüel bir yapı sergiliyor. Sakatlıklarını sergilemekten çekinmeyen aksine bundan teşhirci bir zevk alan karakterler sado-mazoşist ilişki önermeleri sunarken otomobillerin fiziksel yapısı, metal iskeletler ise cinsel esaret çağrışımı yapmakta. Eser, ne midesi zayıf olanlara, ne de kalbi zayıflara göre değil. grafik detay seviyesi son derece yüksek. Teknoloji karşıtlığı propagandası gibi algılanabilecek olan eserin önermesi aslında bu değil. Teknolojik yenilikler sayesinde insan ruhunun gizli kalmış yanlarının keşfedilebileceğini ifade eden yazar, son derece güzel bir giriş yazısı kaleme almış.