AN
@Antivenom

Puanlar ve değerlendirmeler

Bu okurun kitap puanları ve yazılı değerlendirmeleri.

Baskı: Haz İlkesinin Ötesinde - Ben ve İd

Yazar, gerçeklik ilkesini süperegoya, haz ilkesini id'e bağlayarak metnini açmış. Haz ilkesinin optimum, minumum ve maximum sınırlarını tanımladıktan sonra, PTSD'nin ilk olarak travmatik nevroz olarak tanılandığını okuruyla paylaşmış. Kaygı, kaynağı bilinmese de bir tehlike beklentisi ve buna hazırlık durumudur diyen yazar, kaygının PTSD'nin nedeni olamayacağını iddia etmiş. Travma objesini kurgulaştırılarak oyuna çevirmenin bir kontrol duygusu ve aktiflik ilüzyonu yarattığı çıkarımını desteklemek için "gitti oyunu" örneğini kullanan yazar, transferansın terapideki rolünü açıklıyor. "Zorlanımlı tekrar"ın bir sistem için hoşnutsuzluk kaynağı diğeri içinse doyum barındırdığını belirten yazar, algı sistemini fizyolojik açıdan açkılamaya çalışmış. Hoşnutsuzluk uyarımlarını içeriden değil dışarıdan kaynaklanıyormuş gibi ele alan algı sisteminin "yansıtma" mekanizmasını ortaya çıkardığını belirten Freud, algı sisteminin uyarı kalkanını delecek denli güçlü uyarıları " travmatik" olarak tanımlamış. Ruh ekonomisi konusunda detaylı açılımlar yaptıktan sonra, acı ile bağlantılı tepkilerin pscyhe'nin yardımına ihtiyaç duymazsa bu tarz "boşaltım"( catharsis ) ların refleks olarak adlandırıldığını belirtmiş.( o dönemde acı ve nevrozun aynı sistemlerden yönetildiği bilinmiyordu ) Düşlerin yorumuna atıf yapan yazar, düşler haz ilkesine göre doyuma çalıştığını ancak PTSD koşullarında tekrarlanan travmalar yaratmaları, haz ilkesi ve düşler arasında kurulan bağ fazlasıyla zorlanıyor. "Zorlanımlı tekrar"ı biyolojik bir temele oturtmaya çabalayan yazar, kalıtım ve embriyoloji konusunda örnekler vermiş. Tüm canlıların " ilk durum", basit bir ilkel regresyona dürtülendiğini ifade edip tüm yaşamın hedefinin ölüm olduğunu söyleyip Thanatos'a atıfta bulunmuş. Hartman'dan alıntı yaparak bireysel gelişimin sona ermesini ölüm olarak nitelediğini belirten yazar, çok sayıda düalist çıkarımlarla argümanlarını süslemiş. "ben dürtüleri" ve "cinsel dürtüler" arasındaki çatışmadan psikozların doğduğunu ifade etmiş. Mazoşizmin bir regresyon kalıbı olduğunu, bütün bilgilerin dış algılamalardan kaynaklandığını, vücudun hem nesne hem özne olması algı katmanlarında farklara neden olduğunu belirtmiş.Süperegoya atfedilen özellikler de bilinçdışından ( vicdan, özeleştiri vs. ) kaynaklanabilir savunusunu yaptıktan sonra, melankolinin, yitik nesne ben içinde yeniden inşa edildiğini, nesne yatırımının yerini özdeşleştirmenin aldığını ifade ediyor. MPD ( multiple personality disorder- çoklu kişilik bozukluğu ) 'nin çok sayıda özdeşleşmenin birbiri üzerinde egemenlik kuramamasına ve bu direncin ben'in varlığını parçalamasından kaynaklandığını savunmuş. Süperegonun kaynakğını borçlu olduğu etmenleri ( ebeveyn ) ölümsüzleştirdiğini ifade eden yazar, vicdanın talepleri ve benin yetenekleri arasındaki gerilimin suçluluk duygusu olarak algılandığını söylemiş. Totem ve Tabu'ya atıfta bulunan yazar, din ve ahlak kısıtlamalarının Oedipus kompleksiyle başa çıkılmasından, toplumsal duyguların ise yeni kuşaklar arasındaki rekabetlerin aşılması zorunluluğundan ortaya çıktığı argümanını sunan Freud, kalıtım yoluyla aktarılan İd düşüncesiyle Jung'un daha sonra kuramlaştıracağı "kollektif bilinçaltının" tohumlarını atıyor. Eşcinselliği bir saplantı olarak tanımlayan yazar, Viktoryen dayatmalardan çok uzaklaşamadığının sinyallerini veriyor. Catharsis'in açıklanmasına yer veren ve libidonun bu durumdaki rolünü belirtip insana karşı düşmanlık, saldırganlık duygularının ne denli bastılırsa süperegonun ego'ya karşı düşmanlık ve saldırganlığı o denli güçlendirdiğini ifade ediyor.Tanrı'yı süperego dayatmaları üzerinden tanılayan yazar,Moral ve estetik eğilimlerin bastırmadaki güç kaynağı olduğunu vurguluyor. haz ilkesi ve gerçeklik ilkesi üzerine yazılmış, konuyla ilgilenen kişilere çok sayıda malzeme sunan temel eserlerden biri.

Baskı: İkili İlişkilerde Duygusal Manipülasyon & Narsist Bir Partnerle Yüzleşmek

Yazar, fazlasıyla kurbanların üzerinde yoğunlaştığı için manipülatörlerin de hasta konumunda olduğunu gözden kaçırmış gözüküyor. tıbbi veya bilimsel bir metne sahip değil, kişisel görüş ve hasta ifadelerinden derlenmiş bir metin olduğu belirtilmeli. çatışma kökenleri ve örüntülerini güzel özetlediğini es geçilmemeli. ancak daha derin bir metin veya örüntülerin psikolojik kökenlerinin analizlerini merak eden okuyuculara hitap etmeyecektir.

Baskı: Kişilik Bozuklukları

Ağır bir tıbbi metin, çeviri hataları ve kavramlara dair açıklamalarda karşılaşılan bu tür hatalar jargonun sık kullanıldığı metindeki açıklığı zedeliyor. Vaka analizlerine çok fazla yer veren metin tek bir analizle 150 sayfanın üzerinde yer işgal ediyor. Rüya yorumları ve Klasik Freudyen çıkarımların üzerine Bowbly ve Ainsworth ekleyen Masterson, çoğu erken dönem ya da gelişim psikoloğunun kuram ve analizlerine klinik yorumlar getirmiş. terapist ve konu ile profesyonel ilgilenen kişilere hitap etmeye yönelik bir metin.

Rastlantı ve Kaos
4/1021.10.2013

Baskı: Rastlantı ve Kaos

teknik detaylarla boğulmuş, konusundan sıklıkla sapan,ilgiyi üzerinden tutma konusunda eksik bir makale. Mlodinow'un Ayyaş Adımları daha yadınlatıcı ve okur dostu bir kitap.

Kendini Arayan İnsan
4/1020.10.2013

Baskı: Kendini Arayan İnsan

Jung'un kollektif bilinçaltını yücelten yorumları, Freudyen önermelere aşırı yüklenmesi, kimi yerde püriten ahlaka sarılması ve deterministik çıkarımları eserin ciddi eksileri, May'ın ortlamanın altında kalan bir kitabı.

Baskı: İnsan Ruhuna Yöneliş

Yazar, fiziğe duyulan güvenin ruhsuz bir ruhbilim yarattığını savunarak metnini açmış. Metafiziğin değer kaybetmesini fazla kişisel alan yazar, ruh ve bilincin aynı kefeye konmasına karşı öfkeli olduğunu ifade etmiş. Bilinçaltını ölçütsüz yücelten Jung, bilinçaltının tüm ataların ve tüm yaşamış insanların deneyimlerini barındırdığını savunan yazar, bilinçaltının ancak bilinçten hareket edilerek açıklanabileceğini belirtmiş. Bilgi felsefesi ve algı üzerinde detaylı durarak dış dünyanın olduğunu gibi algılanıp algılanamayacağını tartışmış. Bilincine vardığımız her şeyin ruhsal araçlardan başka bir şey olmadığını savunan yazar, her insanın içgüdüsel olarak ruhsal yapısının genelde başkalarına benzediğini varsaydığını ifade etmiş. Arkaik bilinçaltının bilincin sınırlarında yer aldığını ve ortaya çıkmak için krizleri beklediğini söylemiş, kullanılan deyimlerin bilincin ne denli kolay sarsıldığını göstermek adına örneklemiş. Ciddi krizlerin ardından gelen düzen bozukluklarına kopuş ( dissociation ) dendiğini belirtip düalist önermelerde bulunarak klasik Çin felsefesine giriş yapmış. Düşlerin arkaik bilinçaltına açılan kapılar olduğunu savunan yazar, kendini tanımayan kişinin başka kimseyi tanıyamayacağını söylemiş. Çağın bireysel eğiliminin sonucunun kollektif insana doğru ödün verici bir geri dönüş olduğunu iddia eden yazar, bilinçaltı olaylarını 3'e ayırmış: Anlaşılır, dolaylı anlaşılır, anlaşılamaz olaylar. Bilincin 4 bileşeni olduğunu iddia eden Jung, bunları şu sırayla incelemiş: Duyum, düşünce,duygu,sezgi. Bu bileşenlerden biri görev yüklendiği zaman karşıt işlevini içeren bölümün devre dışı kaldığını belirtmiş. Kişileri sınıflara ve kategorilere ayırmanın gereksiz olduğunu, kişiliğimizin bilincin dışında kalan oluşmasını sürdüren bir yanı olduğunu, belleği; bilinçaltı içeriklerini yeniden ortaya çıkarma yetisi olduğunu söylemiş. Süperegoyu gereğinden fazla yücelten Jung, halüsilasyonların sezgiden kaynaklandığını savunmuş. Kimi yerde ırkçı yorumlamalar yapan yazar, kompleksin bilinçli veya bilinçsiz derecelerde yer alan çoşkusal düzeyi ruhsal bir içerik olduğunu iddia etmiş. Kişinin yaşamında karşılaştığı yeni verileri, kompleksi doğrultusunda algılayıp anladığını, kompleksin değişikliklerine göre yaşadığını belirtmiş. Kompleksin bilincin denetiminden bir bölümüyle veya bütünüyle kurtulmuş ayrı bir ruhsal varlık oluşturduğunu savunan yazar, odyo halüsilasyonları kompleksle açıklamaya çalışmış... Benlik'in enerji taşıyan özerk ve kendini özgür kılan bir kompleks olduğunu savunmuş ve psikosomatik tepkimeleri " histeri" ye bağlamış. Şovenist ve seksist yorumlar ( "akılsız özneler, özellikle kadınlar"...) yapan yazar, komplekslerle bölünmüş kişilik arasaında ilkesel açıdan fark olmadığını, komplekslerin bölünmüş ruhlar olduğunu savunan varsayımın kesinlik!!! kazandığını iddia etmiş. Kompleks ve nevrozu karıştıran Jung, kavramanın düşüncelerimize uygun düşen bir bilgiden başka bir şey olmadığını belirtmiş. Rüya yorumlama tekniklerine giren yazar, düşlerin simgesel içeriğinin iç çatışmaların çözümünü de kapsadığını ifade edip, telepatiyi yadsımanın bilimsellikten uzak bir tutum olduğunu iddia etmiş!!! Ruh ekonomisini sıkça kullanan yazar, libidoyu yüceltmiş. "Akıl hastalıklarının beyin hastalıkları" olduğu dogmasınının maddeci ve gereksiz bir görüş olduğunu söyleyen (!!!) yazar, "kendini gerçekleştiren kehaneti", düşler üzerinden yorumlamaya çabalamış. Ruhun arkaik yapısından doğan imgeler ve eğilimlerin düşlerde ortaya çıktığını savunurken Freudcu ekolden ayrıştığını kanıtlamaya çok çabalayan Jung; hastalarının bireyselliğini savunurken konu çocuklara gelince püriten endoktirinasyonu yücelterek inandırıcılığını yitiriyor. Mitolojik canlılara simgesel anlamlar yüklenmesinin insanlara buna ihtiyaç duymasından kaynaklandığını belirten yazar, her insanda doğuştan bulunan (!!!) ırksal bilinçaltını açıklamaya girişiyor. Darwinyen bir gelişim sürecini bilinçaltına ve kültürel ilerlemeye uyarlamaya çalışan yazar, "noosfer" düşüncesini cilalayarak üzerine Lamarck'ın "öğrenilen özelliklerin aktarılması" nı eklediğini okuru rahatlıkla görebilir: Kollektif bilinçaltı... Orta yaş krizini nevrozla karıştıran yazar, arketiplere değinip metnini kapatmış.

Baskı: Sevginin ve Şiddetin Kaynağı

Freud'dan çok Freudcu görüşleri, püriten ahlakı, çelişkilerle delik deşik önermeleri, göz tırmalayan çeviri hataları, psikoz ve nevrozu birbirinden ayıramayıp kimi zaman psikologdan çok papaz olduğunu hissettiren pasajları ile zayıf,eksik bir makale. konformiteye bu kadar karşı olan bir adamın kendi fikirlerini üretip savunmada böyle eksiklik duyması ve sırtını sadece Marx, Freud ve Adler'e dayıyor olması can sıkıcı.

Mezarlık Kitabı
8/1017.10.2013

Baskı: Mezarlık Kitabı

Soğuk bir Ekim akşamı, ailesinin katledilmesinden kıl payı kurtulan meraklı ve sınır tanımaz bebek kendini yakındaki mezarlıkta bulur. Mezarlığın sakinleri olan hayaletler ve gece halkı, bebeği takip eden katili başlarından savar ve çocuğu kabullenirler. Katledilen ailenin hayalleri mezarlık halkından çocuğu bakmalarını rica eder. Owens hayaletleri ve Silas isimli gizemli karakter, çocuğa büyüyene kadar göz kulak olacaklarına söz verirler. Kendinden başka kimseye benzemeye çocuğa "Nobody" ismi verilir. Nobody'e "Mezarlık özgürlüğü" verilir. Burası artık onun evidir. Nobody ise keşfedilmedik delik bırakmayacak, dışarıda bekleyen ölüm tehdidinden ironik bir şekilde mezarlıkta korunarak büyüyecektir... Dave McKean'ın güçlü içini darbeleri ve keskin, yumuşak hatların dengeli kullanımı gerçeküstü tonu yansıtıyor. İllüstrasyonlar gerçekten usta işi. Nobody, bebekliğinin aksine ailesine söz verdiği için Mezarlıktan hiç çıkmıyor, dış dünyayla tek bağlantısı Silas. Serbestçe gidip gelen Silas ve dünyayı dolaşmış hayaletlerin hikayeleri sayesinde merakı daha da körüklenen çocuğun kendi türünden canlılarla olan teması Scarlett Perkins sayesinde gerçekleşiyor. Mezarlığa bağımlı ve dış dünyadan çekinen birine dönüşen Nobody, Silas ve Scarlett'ın hayatından çıkmasıyla boşluğa düşüyor. Merakı yüzünden başına bolca dert açan Bod, mezarlık halkı tarafından sevilip korunuyor. Ezberci eğitimi Bayan Lupescu, üzerinden eleştiren yazar, oral fiksasyon ve tüketim açlığını gulyabanilerle temsil etmiş. Amnezi iması üzerinden ise kayıtsızlık uyarısı yapan yazar, memnun olunmayan hayatları için başkasını suçlayan insanları ve yığınların hedefsiz öfkesini ise Cadı hikayesinde aktarmış. Aynı zamanda adaletsizliği de aynı pasajlarda temsil eden yazar, Ölülerin Dansı bölümünde ise May veya Yalom'la özdeş şekilde; hep ölüm tehdidi altında olduğumuzu ve ancak çok kısa zaman aralıklarında fark edebildiğimizi, kendimizi ve gerçekliğimizi güvence altına almak adına çabucak unuttuğumuzu kurgulamış. Yıllar geçip Bod, büyüdükçe arkadaş bulmakta zorlanıyor çünkü hayaletler hiç değişmiyor. Meraklı yapısı yüzünden yeni yer ve insanlara duyduğu açlık, eski arkadaşı Scarlett'in geri dönmesiyle biraz olsun diniyor. Ancak insanlarla temasın kötü bir yanı var: Normalde akıllarda kalmayan hatırlanmayan Bod, izlenebilir ve tanımlanabilir hale geliyor. Jack, Bod'u ortadan kaldırmak için peşinden mezarlığa girdiğinde, Bod yıllar boyunca tüm öğrendiklerini ve kurduğu tüm ilişkilerin getirilerini kullanıyor. Kitabın sonunda hırsının kurbanı olan antagonist klişesini kullanan yazar taze, yenilikçi tonu biraz da olsa baltalıyor.

Baskı: Kedinizi Nasıl Bilirsiniz?

kedi besleyen ve beslemeyi düşünen herkesi okumasında fayda olduğunu düşünüyorum. Dünyanın en yetkin zoologlarından ve davranış bilimcilerinden biri olan yazar, kedi davranışlarının fizyolojik ve psikolojik arka planları veriyor. çok sayıda soruyu zorlanmadan cevaplıyor.

Statü
7/1016.10.2013

Baskı: Statü

Yazar, önsözünde metninde Weber'in bakış açısından yazacağını belirterek metni açıyor. Klasik Marksizmde özel mülkiyetin ortadan kaldırılmasıyla sınıfların yok olacağı öngörüsü bulunurken Weber, hem kapitalizm hem de sosyalizm de statü farklılıkları ve grup çatışmalarının süreceğini savunuyor. sosyolojide statünün rol kavramıyla ilintilendirildiğini ifade eden yazar rolün; kişinin toplumdaki konumunu tanımlayan beklentiler seti olduğunu belirtmiş. Bu açıdan bakılacak olursa statü, rolün durağan yanını belirtmekte. Statü paniği kavramını açıklayan yazar, bunun toplumdaki sosyo-ekonomik değişimlerin ima ettiği tehditlere verilen tepki olduğunu ifade etmiş. Statünün 2 bileşenini tanılayan yazar bunları; verilmiş statü ( ırk, yaş vs. ) kazanılmış statü ( eğitim, yetkinlik vs. ) olarak ayırmış. Modern toplumun gelişim yönünü verilmiş statüden kazanılmış statüye geçiş yönünde olduğunu söyleyen yazar, ardından zümreleri tanımlamış. Statü gruplarının; kıt kaynaklara, bu kaynakların kültürel, ahlaki veya simgesel sıfatlar dahilinde ulaşma ayrıcalığı elde eden komünal gruplar olarak tanılayan yazar, bu grupların var olmasının dahi içerisinde çatışma ve mücadeleyi barındırdığını belirtmiş. Bireylerin bu gruplar içindeki statüsünün ise aldığı ödüller ve formal takdirlerle ölçüldüğünü okuruyla paylaşarak ödül verme ritüellerini kuşatan sosyal gösterilerin gruba bağlılığın değerini onaylayarak grubun bütünleşme ve kimlik algısına katkıda bulunduğunu da eklemiş. toplumun, hayatta kalmak için, bireyler arasında yapılan sonsuz mücadele alanından başka bir şey olmadığını vurgulayan yazar, sıkı çalışmanın ve üretimden ziyade çalışmamanın, tüketme; kazanılmış gelire bağlı olmayan toplumsal tabakaların karakteristik bir özelliği olduğunun altını çizmiş. Marx, weber, Abercrombie,Locke, Hobbes göndermelerine yer vermiş ve topluluk ile toplum arasındaki farkı açıklamış. Durkheim, Spencer,Maine atıflarından sonra, çağdaş kapitalizmin geleneksel değerleri ve dinsel sistemleri tasfiye den toplumsal ve rasyonel davranış sistemlerinin hakimiyetinde olduğunu belirtmiş. En eski toplumlardaki mülkiyet ve ekonomik modellerin açılımlarına giren yazar, köleliğin; emeğin serbest olmadığı bir sistemde, basit bir nesne, üretim araçlarının bir uzantısı olduğunu, Marx'ın feodal toplum açıklamasında savaşçı ve tacirler sınıfı arasındaki farkı vurgulamakta ve tanımlamakta eksik kaldığını, feodal soyluluğa giden yolun kapısını ise şövalyelik ve silahşörlük yazılı kurallarının açtığını ifade etmiş. politik gücün kırsal kesimden kente kaymasının askeri soyluluğun sonunu hazırladığına dikkat çeken yazar, 17. yy sonlarında bireyci değerlerin kendini sanata formunda açıkça teşhir edebildiğini belirtirken kapitalizmin sınıfsal karakterinin burjuvazi, geleneksel köylülük ve aristokratik sınıflar arasında istikrarsız bir dizi ittifaklar halinde doğan kaynaşmanın ürünüdür demiş. Liberal demokrasideki siyasal yönetimler, toplumsal hakları geliştirdiklerini iddia ederler ancak buna rağmen eşitsizlik son derece yaygındır. Hükümetler fırsat eşitliğini geliştirmeye çabalar ama sonuç eşitliğini güvence altına alma konusunda çaba göstermezler diyen yazar, çağdaş toplumların koşulları çoğu zaman yarışa ( mecazi olarak ) aynı noktadan başlayan birey takımlarının, sonunda kazananlar ve kaybedenler olarak sınıflandırıldığı rekabetçi bir oyun bağlamında değerlendirdiklerini fiade etmiş. profesyonel ve yarı profesyonel çalışanlar grubunun ortaya çıkmasının ( beyaz ve mavi tasma veya yaka/ adını siz koyun ) kapitalist üretim sistemlerinin bürokratikleşmesinin bir sonucu olduğunu söyleyen yazar, çağdaş toplumların tüm toplumsal ve ekonomik koşularını "Pazar" ın belirlemeyeceğinin altını da çizmiş. Weber, devletin düzenlediği kapitalizm den sonra toplumsal yapının devletin düzenlediği sosyalizme kayacağı öngörüsünü okuruyla paylaşıp statü bloğu politikalarının modern bir politik yanaşmacılık ( clientelism ) olarak yorumlayan yazar, refah sistemine karşı olan içerlemenin sistemin geleneksel ayrıcalık ve güç hiyerarşisinde bir aşınmaya neden olacağından çekinen ayrıcalıklıların hissettiği kültürel kaygı olduğunu vurgulamış. Sosyal grupların kendilerini rakiplerinden "üstün" eğitim , konuşma ve davranışlarla ayırt etmeye çabaladığını, eğitsel erişim ve sınıf konumunun asla tam olarak özdeş olmadığını da ifade eden yazar, kültürel alan içindeki rekabetçi mücadelenin, bir kültürel işaretler ve hayat tarzları ahenksizliği patlaması ürettiğini savunarak metnini kapatmış.

Yokuştaki Salyangoz
7/1015.10.2013

Baskı: Yokuştaki Salyangoz

Pepper ve Kandid, gerçeküstü bir arkaplanda yerlerini arayan iki adam. Orman ve Yönetim arasında bölünmüş ruhlar ve hayatlar, ait olacakları ve huzur bulacakları bir konum ve durum özlemi içindeler. Ancak ikisini de geride tutan onlar dışında güçler mevcut. Birbirleriyle hiç karşılaşmayan bu iki karakterin özlem ve istekleri aynı olmasına rağmen çok farklı koşullardalar... Orman, doğayı ve Dionysosçu edimleri temsil etmekte. her iki karakter için de bir merak ve özlem nesnesi. İlerleme ve gelişme adına doğanın katledilmesi ve durumun yanlışlığı Acey isimli karakterin dövmeleri ile vurgulanmış: "Bizi yok eden" ve " daima ileri". Doğaya tahakküm arzusunda olan bilimin bürokratik uzantılarını temsil eden kısım ise "Yönetim". Doğal olana duyulan tiksinti ve sentetik bir yaşam dayatması ellerini 2 ayrı sabun ve sıcaklık ayarıyla her gün defalarca yıkayan teknisyenler üzerinden belirtilmiş. "Orman" ' kadın özellikleri atfedilirken kimi yerde Freudyen açılımlar yapan yazarlar, doğal olanın kadın şeklinde temsili motifini " Muhteşem bakireler" ( tam çevrilemeyen bir söz dizini ) ile vurgulamışlar. Bu grup ormanı kontrol eden ve onunla bir olmuş efendileri ifade etmekte. Apollonik dayatmaları da Yönetim bünyesinde barındırıyor. Pepper'ın tek arzusu orman'ın bu derece yakınındayken içine girememek,onu tanıyamamak, Kandid ise tersine Orman'a düşen helikopterden sağ kurtulan bir teknisyen olarak Yönetim ve Şehir'e ulaşmanın yolunu arıyor. Pepper ve Kandid'in orman'a karşı bir aşk/ nefret ilişkisi geliştirdikleri bariz bir durum. Pepper bürokratik konformitenin kıskaçlarından kurtulmaya çalışırken, Kandid, yaşadığı izole köydeki cehalet ve uyuşukluğun etkisinden kurtulmaya çabalıyor; bu koşullarda dahi "adsız otorite" iş başında görülebilir. Kandid'den beraber yaşadığı kadından çocuk sahibi olması dayatılıyor. Düşünmesi ve anlam bulma çabası uyuşukluk ile kitlenen Kandid, Şehir'den uzaklaşıp doğanın içine kaçtığı halde huzursuz. Aksine Pepper'da ait olamadığı bürokrasiden sıyrılıp ormanın bir parçası olmak istiyor. Kimi yerlerde Kafkavari bir çaresizlik tablosunun çizildiği, gerçeküstü dereceye varabilen engeller karakterleri nihai amaçlarından alıkoyuyor. Kafka'nın Şato'su, Pepper için Yönetim, Kandid içinse Orman... Ait olmaya çabalayan ama başaramayan çevrelerinden soyutlanan karakterlerin en güçlü vurgulandığı pasaj ise Yönetimden gelen telefon. Konformiteye ve jurnalci, kuşkucu meslekdaşlara/komşulara direnmeye çalışan karakterler ne kadar çabalarsa o kadar batıyorlar. Kimi karakterler çareyi ayran ( bir içki türü ) la kendini uyuşturmakta, kimisi vahşi hedonist dürtülerini izlemekte ( Acey ), kimi yıkımın sarhoşluğuyla kontrol sahibi olduğu ilüzyonunu yaşamakta ( Tank ), kimisi ise kendi adına düşünmeyi tamamen bırakıp bir sonraki hareketinin belirtileceği talimatnameyi beklemekte bulmuş ( Hausbotcher ). Kaçma çabaları esnasında daha çok kaçtıkları şeylere batan ve dönüşen karakterler, hüzünlü ve güçlü vurgularla okurlarını tatmin ediyor.

Baskı: Bir Şeytan'ın Papazı

Yazar, belli konular hakkında yazdığı makaleleri tek bir kitapta toplamış. Bölümlerin başında her makaleyi hangi dönem ve koşullarda yazdığını ifade eden önsözler eklemiş. Kültürel görecelilik ve algının yetersizliği tartışmalarıyla metnini açan yazar, bilimin eğitilmiş ve düzenlenmiş sağduyu olduğunu ifade etmiş. insan merkezli algının saçmalığından dem vurduktan sonra, ırkçılıkla dalga geçmiş, politikacıların dindar oylara kur yapmak zorunda olduğunu söylemiş. Halka türleri açıklayıp aslında kayıp halka falan olmadığını gösteren yazar, " İnsan" ın mutlakiyetçi bir kavram olduğunu bunun kesintili ve türcü zihin yapılanmasına neden olduğunu açıklamış. Post modernist zırvalamalara da değinen Dawkins birbirinden komik laf salatalarını örnek olarak alıntılamış. Trajikomik hezeyanlar içinde olan meslektaşlarına uyarıda bulunan yazar, okurlarına post modern bir makale yazmalarını sağlayacak programın web adresini de vermiş. ( :D ) William Sanderson'un eğitim kariyerine ve güçlü fikirlerinden bahsedip eğitim sistemini eleştirmiş. Evrim olmadan biyolojinin sadece bir olgular yığını olduğuna vurgu yapan Dawkins, önemli olanın olgular değil; onları nasıl düşündüğümüz olduğunu belirtmiş ve doğru anlamda eğitimin günümüzün çoktan seçmeli, "değerlendirme delisi" sınav kültüründen çok farklı olduğunu söylemiş. Cinsel seçilim konusunda Darwin ve Wallace'ın fikir ayrılıklarını açıklayıp doğal seçilim ve cinsel seçilim arasındaki farkları detaylı bir şekilde tartışmış. "Yaradılış merdiveni" algısının saçmalığı ve Viktoryen dönemin ırkçılığına atıfta bulunup insan ırklarının dahi bu algıya göre hiyerarşik bir sıraya konduğunu ifade etmiş. Kimura'nın yansızlık kuramına değinip, Lmarck'ın kuramını yıkacak argümanları sıralayan yazar, bilgi depo sitemleri ve DNA arasındaki benzerlikleri okuruna sunmuş. Shannon'un bit ve bayt larla ölçülen sistemini açıklayan ve detaylandırıp gen sayısının karmaşıklığı ifade etmediğini, genetik gerekirciliğin geride bırakılması gerektiğini ifade ediyor. "Mem" in ( ki kavramı kendsi ortaya atmıştır ) kültürün taklit etme ile iletilen kendini kopyalayıp çoğaltabilen unsuru olduğunu olduğunu açıklayıp doğal seçilimin düşük mutasyon oranına ihtiyaç duyduğunu belirtiyor. Feynmann, Weismann, Huxley, Blackmore, Watson&Crick atıflarından bulunan yazarın benzetme ve örneklendirmeleri açıklayıcı ve başarılı. Zıplayan genleri, onkogenleri ( kansere neden olan proteinler) açıklayıp bunların bilgisayar virüsleri ile olan benzerliklerinden bahsediyor. Virüslerin sisteme kendilerini kopyalamadan önce dış imzalarının veya kopyalarının bulunup bulunmadığını kontrol ettiklerini belirtiyor, dilin evrilmesi gerektiğini çünkü yüksek tutarlılık ve ufak değişkenlik oranına sahip olduğunu ifade ediyor. Dini buyruk veya önerme ( adını siz koyun artık ) leri bir nevi zihin virüsüne benzeten yazar, Lewis Carroll alıntısı yapıyor ve yakın dostu Douglas Adams'ın "Elektirikli Rahip" ine göndermede bulunuyor. Zahavi'nin cinsel seçilimin handikapı kuramını okuruna açıklayıp homeopatlar ve medyumlara vahşice saldırıyor. Bilimi bir "din" olarak yeniden yorumlamaya yeltenen templetoncu deistlere ateş püsküren yazar, kuantum feminiz, kuantum finansal yönetim gibi başına kuantum konulan her şeyin paraya çevrilebileceği günümüz piyasasıyla dalga geçiyor. Bertrand Russell'ın ünlü semavi çaydanlığı üzerinden kanıtlanamayan her verinin ciddi değer taşımaması gerektiğini vurgulayan Dawkins klonların ruhu olmadığını iddia eden fanatiklere soruyor: " Tek yumurta ikizlerinin ruhu yok mu peki? Fark ne? " İnsan aklının en büyük 2 hastalığını bir kan davasını nesiller boyunca sürdürmek ve insanları birey olarak değil yığın olarak yargılayıp etiketlemek olduğunu ifade ediyor. Homeopati sorgusu ve yergisine giren yazar "su moleküllerinin hatıralarına" işlenen izleri tam anlamamış! Duoglas Adams ve Hamilton'a ağıt,methiyelerini paylaşan yazar, Medawar ve Gould'un kitaplarının eleştirisini okurlarıyla paylaşmış. Kızına yazdığı mektupla ise metnini kapatmış.

Baskı: Özgürlükten Kaçış

Yazar metnini her nevrozun dinamik bir uyum sürecinde oluştuğunu belirterek açmış. John Milton ve "Kayıp Cennet" vurgusuyla isyanın insanlığın ve bireyselliğin başlangıcı olduğunu ifade etmiş. Birey olma sürecini Freud'un kuramları üzerinden öncelikle biyolojik ardından sosyolojik bağlamda irdelemiş. Tarihsel açıdan bakıldığında birey olma süreci uyumlu ve dengeli değil bu yüzden çelişkilere ve ikamelere sahip çıkarımını yapan yazar, İnsanın kendine güvence sağlayan baları yitirdiğinde özgürlüğün yük haline geldiğini kuşku ve belirsizlikten kurtulmak adına benliğini feda ettiğini ve boyun eğerek güvenceye kavuştuğunu savunmuş. Bruckhardt alıntıları yaparak Ortaçağ toplumunun sosyolojik yapılanmasını açılımlamış. Bir yerde Freud'un kişisel gelişim aşamlarını tarihe ve toplumlara uyarlamış olan yazar, ardından Aquinas vurgusu yaparak insanın isterse Tanrı'nın lütfunu dahi geri çevirebileceğini söylemiş. Lutherciliğin açılımını yapan yazar, dünyevi çileciliği yücelten Luther'in görüşleri arasından ciddi ikilikler ve çelişkiler olduğuna dikkat çekiyor. Calvinizmin determinist açılımlarını yapan yazar, kuşkunun tekrar tekrar giderilmesi için kişinin ait olduğu topluluğun Tnarı'nın seçtikleri olduğu konusunda fanatik bir inanca ihtiyaç duyduğunu ifade etmiş. Calvinizm gibi determinist postulatlarda dahi kuşku ve güçsüzlük duygusunun aşılması için " bireyin" etkin olması gerektiği vurgulanmış. Doğrudan ifade şansı bulamamış bastırılmış düşmanlığın, bütün kişiliği egemenliğine aldığını kişinin kendisiyle ve başklarıyla olan ilişksini yönetmeye başladığını ifade eden yazar; insanların üzerinde sınırsız baskı kurmak isteyen, onların boyun eğmesini ve kendilerini aşağılamasını bekleyen bu zorba tanrının, Luther ve Calvin'in tanrısının, orta sınıfın yükselen düşmanlık ve kıskançlık hislerini yansıttığına dikkat çekmiş. Kamuoyu ve sağduyu gibi adsız otoritelerin rolünü göz ardı etmeye yatkın olduğumuzu söyleyen yazar, iinsanın herkesinden beklentisine uymaya hazır olduğunu ve farklı olup dışlanmaktan korktuğunu belirtmiş. Gelişen kültürel düzeyin ve Tanrıyla bireysel ilişki; insanın laik etkinliklerinin bireysel yapısına yönelik psikolojik bir hazırlık olduğunu ifade eden yazar, Ortaçağda sermayenin insanın kölesi olduğunu modern çağda ilişkinin tersine döndüğünü belirtiyor. İnsanın kendisini insanlık dışı hedeflere feda etmeye bu denli hazır oluşundaki payı Protestanlığa yükleyip Hırs ve açgözlülükle ilgili görüşlerinde Adlerci savlar ileri sürmüş. Bütün insanca ilişkilerde piyasa kurallarının hakimiyetine dikkat çeken Fromm, İnsanın artık yalnızca meta değil kendini de satmakta olduğunu ve kendini meta gibi hissettiğini belirtmiş. Reklamların müşterinin eleştiri yeteneiğini körelttiğini hayal kurdurarak doyum sağladığını aynı zamanda güçsüzlük ve küçüklük duygularını arttırdığını ifade eden yazar, nevrotik kişiliklerin bireyselliklerini ve özgünlüklerini övmüş. Ayak uydurma anlamında normal olan kişilerin aslında nevrotik kimselerden daha az sağlıklı olduğunu, ayak uydurmak adına kendi benliğinden vaz geçip bu esnada özgünlüğünü ve benliğini yitirdiğini belirtmiş. Nevrotik benlik savaşında bütünüyle boyun eğmeye hazır olmayan kişidir. Psikosomatik tepkimelerin mazoşizm ile bağlantılı olduğunu savunmuş. Sadizm ve mazoşizmin kişinin yalnızlığına zayıflaığına katlanamamasından kaynakladığını söylemiş. Buyurgan otoritenin yerini, "adsız otorite" almıştır diyen Fromm, sağduyu, bilim, ruh sağlığı ve normallik adları altında güçlü bir görünmez denetim mekanizması oluşturulduğunu ifade etmiş. Yıkıcılık dürtülerini açıklamak adına " Thanatos" kavramı ve ruh ekonomisi kullanan yazar, yıkıcılığın yaşanamamış yaşantıların sonucu olduğunu belirtmiş. Sosyal istenirliği örneklerle açıklayan Fromm, çeşitli vaka analizlerini okuruna sunmuş. otoriter sistemler özgürlük arayışına yol açan koşulları yok edemez diyen yazar, Nazi Almanya'sını irdelemiş. "Kavgam" dan çok sayıda alıntı yapmış, sosyal darwinizm ve ırk ıslahı arzusundan bahsetmiş. Duygusuz yaşamın ideal hale geldiğini belirten yazar, günümüzde "duygusal" olmanın sağlıksız, dengesiz olmak anlamına geldiğini söylemiş.

Baskı: Çağımızın Nevrotik Kişiliği

Yeni Freudcular akımının kara koyunu Karen Horney'in 1937 basım tarihli kitabı. Yazar, metnini açarken rekabet güdü üzerinden kültürel ön kabul ve referanslara vurgu yapmış. Nevroz teriminin kültürel içeriği olmadan kullanılamayacağı ifaed eden yazar, her kültürün kendi duygu ve dürtülerinin insan doğasının normal ifadesi olduğu yanılgısına saplandığını belirtmiş. Olanaklar ve başarılar arasındaki uyumsuzlukların nevrozları betimlediğini, Anksiyetenin süreci başlatan ve devam ettiren motor görevini üstlendiğini; tabular, ritüeller, geleneklerin korkudan korunmak adına özerkleşmiş ve kurumsallaştırılmış kollektif savunma mekanizmaları olduğuna değinmiş. Nevrozların ve bunların arasındaki benzerlikler içinde bulunulan çağ ve kültür tarafından yaratıldığını vurgulamış. Yazar eserinde nevrotik davranışların kökenlerine dair bir ayrım yaparken şu sırayı gözetmiş : duygusal yakınlık göstermeye ve görmeye yönelik tutum, benlik değerlendirmesine yönelik tutum, kendini ortaya koymaya ilişkin tutum, saldırganlık ve cinsellik.Yazarın, hayali bir tehlikeye gösterilen tepki olarak tanımladığı kaygının, mantıksızlığı itibariyle kişinin içinde bozuk olan şeylere dair üzeri örtük bir ihtar sunduğunu; nevrozların merkezinin çözümsüz çatışmalar olduğunu ifade ettiği pasajlar literatür adına yeni bir soluk. "Catharsis" vurgusunu sıklıkla kullanan yazar, Adlerci tersinebilir bileşenlere de başvuruyor, eşcinselliği bir çeşit nevroz olarak ele alıyor. Açgözlülük ve oral fiksasyon benzeşmelerini açılımlayan yazar, kıskançlık ve koşulsuz sevgi talebini nevroz başlığı altında incelemiş. Öznel aşk ve acı kavramlarının talepte bulunmak adına bir gerekçe hizmeti gördüğünü ifade etmiş, psikosomatik tepkilerin bilinçli olarak uyarılabileceğini savunmuş. Cinsellik olarak görünen şeyin büyük kısmının güvence arzusunun bir ifadesi olduğunu, nevrotik kişilerin irrasyonel bir güç ideali geliştirerek bunu gururu ile bağlantılandırdığını, zayıflığı tehlike ve itibar kaybı olarak algıladığını ve insanları " güçlü" ve "zayıf" olarak sınıflandırdığını ifade etmiş. konformist yeniden programlamanın psikanalizdeki rolünü savunan Horney, Adlerci bir narsisizm tanımı yapmış. Prestij ve güç peşindeki nevrotiklerin ironik bir şekilde kaderci bakış açılarına sahip olduğunu, nevrotik kimselerin değişim zorunluluğunda kaçınmak adına sorunlarını enttelleştridiklerini, kendilerine dair bilgiyi içeren psikolojik bilgiyi edinmede büyük bir entellektüel haz duyduklarını belirtmiş. Mazoşizmi ikiye ayıran yazar, cinsel mazoşizmde doyum arayaşı ve doyumun bilinçli olduğunu, ahlaki mazoşizm de ise her iki öğenin de bilinçsiz olduğunu savunmuş. "Thanatos" metaforunu yüceltmiş, Freudyen akımdan bir kopuşu temsil etmesine karşın ruh ekonomisi kavramından uzaklaşamadığını sergilemiş. Mazoşistler için acı çekmenin istediğini elde etmenin, taleplerini kabul ettirmenin ve haklı bir temele yerleştirmenin aracı olduğunu söylemiş, Nietzsche'den alıntılıyarak " bireyleşme ilkesi" nin yıkımını açılımlamış: benliği daha büyük bir şey içinde kaybederek, bireyselliği eriterek, benlikten kurtularak doyum bulma. kayıtsızlık ve boş vermişlik doyumunu ilişkilendirmiş. Kültürün, kendinden vaz geçmeye yönelik eğilimleri aforoz ederek yapısını koruduğunu, nevrozların kültürel gelişim adına ödenmesi gereken bir bedel olduğunu ifade etmiş. Modern kültürü şu başlıklar altında irdelemiş: Rekabetçilik, gizil düşmanlık, özsaygı-başarı, duygusal yalnızlık. hayati bir ihtiyaca karşılık geldiği için kültürün aşka aşırı değer verdiğini, tıpkı başarı gibi hayalete döndürüldüğünü, beraberinde tüm sorunlar için çözüm olduğu yanılgısını da taşıdığını belirtmiş, kültürün bireyleri " sözde özgürlük" ile kandırdığını, sınırsız güç ve çaresizliğin arasına mahkum ettiğini söyleyerek metnini kapatmış.

Baskı: Şok Doktrini - Felaket Kapitalizminin Yükselişi

Yazar metnini, 50'li yıllarda fazlasıyla sık kullanılan elektroşok "tedavisi" ni inceleyerek açmış. CİA'nin Finansal açıdan destek verdiği davranışçı kasapların insanların kişiliklerini yıkma çabası adına, insanlık dışı deneyleri deneğin rızası dahi olmadan nasıl gerçekleştirdiklerini açıklamış. Yazar, Kişiyi fiziksel ve psikolojik baskı altına alarak regresyona sokma mekanizmasını ve deneylerin ardındaki kişilerin Descartes çi bir "Tabula Rasa " elde etmek adına işkenceye dönüşen gizli deneylerini belgeleniyor. Stocholm'un açık örneklerini bu deneylerden sağ kurtulmuş kişilerin ifadelerinde ve vaka analizlerinde görmek mümkün. Ewer Cameron'un işlediği insanlık suçlarını belgeyen yazar, dehşet verici ihlaller karşısında tarafsız davranarak yazamamış( ki okur da bu konuda başarılı olamayacaktır. ). Kişisel modelsizleştirme rüyasını devlet yapılarına ve ülkelere uygulama mantralarını meydana getiren Neo-liberalizmin peygamberi Milton Friedman'ın bu şok tedavisini toplumsal kriz dönemlerinde uygulamaya koyma fikrinin şekillenmesi ve insanlık dışı uygulamalarını Bolivya, Brezilya, Ekvador, Polonya, Rusya, Çin, Lübnan, İsrail, Şili ve Arjantin örneklerinde tarihsel alıntı ve tanık ifadeleriyle desteklenerek detaylı olarak aktarılmış. Serbest piyasanın önünde devlet de dahil hiçbir engel kalmaması için yapılan totaliter yaptırımlar, sendika başkanlarının kaçırılması, gözaltında kaybolan binlerce insan, devlet yönetiminin üst kademelerindeki yolsuzluklar ve insan hakları ihlallerine göz yuman vahşi polis devleti politikaları, yoksul ve zengin arasındaki uçurumunun aşılmaz biçimde açılması için yapılan pazarlıklar, patlayan hiper enflasyon rakamları, sosyal devletin, "devlet içindeki devlet " tarafından tasfiyesi ve ultra zenginlere peşkeş çekilmesi aşamaları kişisel regresyon ve toplumsal regresyon arasında kurulan güçlü bağlantılarla desteklenmiş. Neo-liberalizm veya sınır kapitalizmi olarak da adlandırılan bu yeni ultra zenginler yaratma yönteminin 50 yıl boyunca dünyayı kasıp kavurmasını anlatırken yazar, Tüm kamu fonksiyonlarının özelleştirilerek taşeronlara aktarılması sürecinde şişirilen faturaların kimi zaman 103 ülkenin GSMH'sinde fazla olabildiğini belgelerken çok sayıda rakamsal örnek vermiş. Vergilerin bu özelleştirme sürecinde mega şirketlere aktarıldığını, zaten yoksul durumda olan halkın ironik bir şekilde felaketlerinden sorulu insanları ve kurumları finanse ettiğini ifade etmiş. Friedman'ın haçlı seferinin neferleri olan "Chicago Boys" vb. lerin her krizi yağma için bir fırsat kapısı olarak gördüklerini, krizler tükenince bu vahşi sistemi devm ettirmek adına kriz dizayn ettiklerini, ülkeleri haraca kesip, insani sonuçlardan ellerini yıkayarak, bilimsel doktrinler ardına sığındıklarını gözler önüne seren yazar, Tsunami felaketinde yoksul halkın elinden evlerini alıp geçim kaynaklarını yok eden turizm sektörünün bir turizm cenneti yaratmak adına balıkçı köyünü denizden 8 km içeri taşıması gibi utanç verici ve trajik örnekleri sıkça vermiş.

Baskı: Dune (Dune Serisi 1. Kitap)

Yıl 10191. canopus'un 3. gezegeni olan Arrakis'e Atreides hanedanından Dük Leto atanır. Harkonnen hanedanıyla kan davaları olan bu aile, Arrakis ve baharat üretiminden sorumludur artık. Ancak Harkonnen hanedanı bu önemli stratejik pozisyon ve üründen vazgeçmek niyetinde değildir. İmparatorluğa ve Lonca'ya ödenecek cüzi rüşvetler karşılığında Harkonnen hanedanı Atreides'lerin soyunu kırmak için operasyon başlatır. Ancak başarılı olamazlar. Paul Atreides ve annesi kurtulurlar. Paul ileride Arrakis'in yerli halkının güveni elde edip liderliğini ele geçirecek ve savaşı Harkonnen'lere taşıyacaktır. Yazarın, 19. yy da hakim olan Yaradılış merdivenine imada bulunan, insanı yücelten önermeleri " akış" pasajında görülebilir. sosyal etiket ve statü bildirgelerini sıklıkla ve incelikle kullanan yazar, ortaçağ motiflerini uzak geleceğe çok tezat gelmeyecek şekilde taşımayı başarmış. Teknoloji ve vahşi kapitalizm eleştirisi Baron Harkonnen üzerinden işlenmiş. Makinelerin yükselişi ve bastırılan isyan motifleri, insan merkezli kurguyu destekleyen öğeler olarak okurun karşısına çıkıyor. Yazar kimi yerde Freudyen önermelere başvursa da, kurgusunu daha çok Jung metaforları üzerinden kurmuş. Eril ve dişil bileşenleri olan bilindışı öğeleri Bene Gesserit'lerle ilgili olan pasajlarda kullanılmış. Aristo göndermesinde bulunana yazar, Harkonnen baronu üzerinden tahakküm ve tüketim metaforlarını kurgulamış. Entrikalar ve detaylı kurgu örgüsü, çevresel faktörlere göre biçimlenmiş sosyal temalar ve yaşam şartlarını incelikli bir şekilde aktaran yazar, eserini sağlam temellere oturtmuş. Liebig'in minimum kuramını açılımlayan pasaj son derece başarılı. Ekoloji bilgilerini kullanmaktan çekinmeyen yazar, Kopenhag Yorumu üzerinden geleceğin okunabileceği önermesinde bulunmuş. Müeddib'in gelecek yorumlamaları üzerinden determinizm ve özgür irade sorunsalını ele alırken Heisenberg'in belirsizlik kanuna gönderme yapmış ve gözlem sorunsalını irdelemiş. Schrödinger'in kedisine gönderme Müeddib'in kum solucanı ile sınavında rahatça görülebilir. Kurduğu ekoloji ve yaşam şartlarını eklerde detaylı biçimde açıklayan kurgu, başından sonuna akıcı bir nitelikte okunuyor.

Müzik Uğruna
7/1025.09.2013

Baskı: Müzik Uğruna

Aksel Vinding 17 yaşında yetenekli bir gençtir. Hayalleri iz bırakacak bir piyano virtüözü olmak ve ünlü virtüözlerle beraber çalmaktır. Ailecek çıktıkları piknikte annesinin trajik ölümü, aileyi dağıtacak ve Aksel'i ruhen çökertecek olayları başlatacaktır. Aksel, okuldan ayrılacak tüm zamanını piyano çalışmaya ve annesiyle özdeşleştirdiği çağlayanda hayal kurmaya ayıracaktır. İyi bir müzisyen olmak için sadece iyi çalmanın yeterli olmadığını zor yoldan öğrenecektir. Vinding ailesi'nin geneli ulaşılmazı elde etmeye çabalamanın özdeşleştiği bir motif olarak okurun karşısına çıkıyor. Baba figürü, harcamalarını doğru ayarlayamıyor ailenin ve birikimlerin hepsini gösterişli bir hayat için saçmaktan çekinmiyor. Cathrine, ölmüş annesiyle yarışmak adına açıkça Elektra kompleksine kapılıyor. Aksel ise sürekli kaygı atakları ile sarsılan benliğini müzikle izole ediyor. Aile, hem aile birimine hem de içindeki üyelere yabancılaşmış samimiyetsiz bir yapı olarak olarak kurgulanmış. O derece de ki ancak telefonla görüşürken samimi olabiliyorlar. Aksel'in gösterdiği regresyon, annesinin ölümüyle başlıyor. Ailenin en güçlü karakterinin yokluğunda yerini alacak kimse olmadığından yönlendirmeye ve ne yapacağının söylenmesine ihtiyaç duyan Aksel, açıkça annesinin yerine ikame edeceği birini arıyor. Müziği bir kaçış aracı olarak kullanan Aksel, ailesinden gelen ihanetlerle sarsılıyor. Önce verdiği konserde sarhoş ablasının çıkardığı rezillik ardından sevdiği kadın için ablasıyla yarışmak zorunda kalması ve kaybetmesi gibi motifler karakteri ailesinden daha da uzaklaşmaya itiyor. Teknoloji ve eşya fetişi ile güçlendirilmiş duvarları okuruna sergilemek için yazar, Anja karakterini kullanıyor. Ailesinin hiçbir sözünden çıkmayan Anja, izole ve kopuk biri. Ailesinin ( daha doğrusu ) küçük projesi olarak beklentileri karşılamak dışında bir amacı yok. Aksel'in kine benzer bir İkarus kompleksi Anja üzerinden çarpıcı biçimde ifade edilmiş. İlişkiler kopuk ve hüzünlü işlenmiş. Bedensel temaslar mevcut olması rağmen bağlantılar yok. Yazar çok fazla freudyen önerme kullanmakta sakınca görmemiş. Ölümsüzlük elde etmek adına öğrencilerini kullanan öğretmenler, çocuklarını arzu ettikleri imaja göre yontmaya çalışan aileler, sadece müzikle uğraşmak isteyen çocukların masumiyetine karşı ciddi bir tezat oluşturmakta. Tek bir hatanın bir kariyeri bitirdiği bir arenada, en iyisi olmayan çalışan bu genç insanların hikayesi, hüzünlü ve soğuk işlenmiş.

Un Lun Dun
8/1020.09.2013

Baskı: Un Lun Dun

Zanna ve Deeba, okul arkadaşı 2 genç kızdır. Zanna'nın çevresinde gelişmekte olan garip olaylar, 2 dostu Lon Dra Kis'e sürükleyecektir. Londra'nın çarpık bir versiyonu olan bu yer, kahramanını, "Seçilmiş Olan"'ı beklemektedir. Zanna, seçilmiş olan olarak kehanetlerde geçen şekilde "Duman"'ı yenmek zorundadır. Lon Dra Kis'in kaderi 2 genç kıza emanettir. Lon Dra Kis, imaların canlandığı, aynı zamanda kelimelerin ilk anlamlarını ifade ettiği bir yer. Kondüktor, hem otobüs biletçisi bir karakteri tanımlarken aynı zamanda onun insan üstü güçlerini ( Conductor, elektrik saçmak / iletken ) ifade ediyor. Duman, "ilkel çorba deneyine" gönderme içeren, oral fiksasyon üzerinden yazarın üzerine kurgulamayı çok sevdiği tüketim toplumu kavramını da bünyesinde barındırıyor. Duman, çevreci görüşleri destekleyecek bir kurguyu içermekle beraber doğa üzerine tahakküm ve vahşi kapitalizm imaları da taşımakta. Duman'ın ortakları olan Şirket, anonim kalarak değer ve insanlara daha çok kar elde etmek için saldıran modern iş dünyasının karikatürü motifi olarak dikkat çekiyor. Deterministik göndermelere açıkça karşı çıkan yazar, "Kitap"'ta yazan kehanetlerin ve önceden belirlenmiş görüşlerin hepsini hiçe sayan bir karakter olarak Deeba'yı kullanıyor.Zanna'nın Seçilmiş Olan olarak ifade edilmesinden dolayı, okurunu klasik fantezi eserlerinden taşıdığı ön kabullerle donatan yazar, okuru şaşırtıyor ve ana karakter olarak Deeba'yı seçiyor. O, "Seçilmemiş Olan". Bir ana karakterin figüranı olmak istemeyen Deeba'nın öfke dolu isyanı varoluşçu imalar taşıyor. "Kitap"taki olay sırasını dahi takip etmeyen yazar, kalıplaşmış efsanelere baş kaldıran metninde nitelikli mizah da kullanmış. Hayal gücü ve kurgudaki başarısı tartışmasız ortada olan genç yazarın, kullanmayı sevdiği ötekiler ve ezilenlerin isyanı motifini bu eserinde de okuru görebilecektir. Üstü üste binen imgeleri, eğlenceli kelime oyunları ( çevirmenin ve redaksiyonun son derece başarılı bir şekilde kotardığı ), okuyanlara hoş vakit geçirtecektir. Kayıtsızlığa, dokunduran genç yazar, karakterin üzerinden duygusuzluğu ve kenara atılmayı irdelemiş. Lon Dra Kis, ıskartaya çıkartılmış veya bozulmuş şeylerin oluşturduğu bir bölge: Karakterin evcil hayvanı olan "Kesmik" dahi çöpe atılmış bir süt kutusu. Otorite sorgusuna da girmeyi ihmal etmeyen yazar, isyankar ve cüretkar bir sonla bitirmiş eserini.

Yara (Bas-Lag, #2)
9/1018.09.2013

Baskı: Yara (Bas-Lag, #2)

Bellis Coldwine, Yeni Crobuzon'dan sömürgelerine giden Terskipor gemisine binmiş yeni bir hayata yol almaktadır. Şehirden uzaklaşması gereken Bellis, soğuk ve içine kapanık bir akademisyendir. Gemisi korsanlar tarafından tarafından ele geçirilen Bellis, küçük derebeyliklerden oluşan yüzen korsan şehri Armada'ya götürülür. Armada, imkansız gözüken bir amaç uğruna sakinlerini ve kaçırdığı esirlerini Bas-lag'ın öbür ucuna dek sürükleyecek bir yolculuktadır. Bellis'in evine dönebilmesi ise bu maceradan şehri geri döndürmesine bağlıdır... Armada, kaçaklar, hainler, yenilmişler ve devşirmelerden oluşmuş toplama bir filo. Küçük derebeyliklere ayrılmış olan şehir son derece kozmopolit bir yapı sergiliyor. Crobuzon'la benzeşen yönü ise doymak bilmez bir tüketim deliği olması. Tüketimcilik metasıyla özdeşleşen bu iki şehir yapı ve organizasyon açısından ciddi farklılıklar sergiliyorlar. Tekraryapımlara ayrımcılık uygulamayan Armada, kendini sürekli geliştiren ve büyüyen bir koloni. Şehrin güç odağında "Sevgililer" lakaplı bir çift bulunuyor. En güçlü derebeyler olan Sevgililer, şehri kendi hırsları uğruna dehşet verici zorluklarla karşı karşıya getirmekten çekinmiyorlar. Tüm kurgu boyunca kullanılan Bellis, İlk kitaptan tanıdığımız İsaac'ın eski sevgilisi. Islak pervanelerin ortaya çıkışı ile İsaac'ı tanıyan insanların bir bir ortadan kaybolması, şehrin milis güçlerinin işi olduğundan şüphelenen Bellis, kendini sürgüne yolluyor. Deniz şeytanı'nı çağıracak talimatları içeren kitabı çevirebilecek kadar bilgiye sahip tek insan olduğu için Bellis, Armada'nın tüm planlarına bir şekilde dahil olmak durumunda. Silas Fennec, Crobuzon ajanı olarak çıkarcı ve manipülatif bir karakter; Tanner Sack onu cezalandırıp bir tekraryapıma çeviren Crobuzon'un sürgününden kurtulunca Armada'yı ve yeni bedenini benimsiyor, gönüllü olarak ameliyatlarla bir deniz canlısına dönüşüyor. Bellis ise kütüphanede görevlendiriliyor ve şehri benimseyemediği için yabancılaşma ve izolasyon içinde kütüphanede çalışıyor. Armada'nın gardiyanı ve Sevgililierin şampiyonu Uther Doul ise efsanevi bir şehirden gelen bir dövüş ustası ve münzevi. Yazar, Kopenhag yorumu ve olasılık teorileri üzerinden kurguladığı eserinde, Bas-lag'ın geçmişi ve kültürel yapısı ile ilgili çok sayıda detayı okuruna sunuyor. Bilim kurgu öğelerini ilk kitabından daha çok motiflerine yediren yazar, özellikle Armada ve Crobuzon arasındaki deniz savaşını son derece detaylı ve güçlü tasvir etmiş. Dünya'yı yıkıma sürükleyen olayları; Sıtma Kraliçeliği ve Hayaletkafa İmparatorluğu'nun hükmü dönemleri üzerinden merak öğesini son derece etkili kullanmış. Crobuzon ve Armada'nın güç ve sömürgeleştirme takıntısı ve asimilasyon politikaları ciddi siyasi eleştiriler içeren pasajlarda işlenmiş.

Baskı: Akıl Hastalığı ve Psikoloji

Yazar metnini, hastalıkların semptomatolojisi üzerine görüşlerini açıklayarak açmış, bazı temel patolojilerin açılımları, nörofizyolojik ve psikolojik postulatların karşılaştırılması üzerinde durdurtan sonra Psikolojide bütünlük arayışına değinmiş. Psikoz ve nevrozların ayrım kriterlerini belirttikten sonra kişiliğin hem hastalığın geliştiği bir öğe olarak hem de hastalığı değerlendirmek için bir ölçüt haline gelmekte olduğunu belirtmiş. Regresyonun bilişsel arka planına değindikten sonra, hastalıkların semptomatolojisinin felsefi düzeyde incelenmesine yer ayırmış. Karşıt anlamlılık kavramı üzerinde detaylı ( belki de fazla ) duran yazarın, Klasik Freudyen psikanalizin görüşlerini benimsediği ortada. Jackson, Bleuler atıfları yapan yazar, kaygıyı karşıt değerliliğin dışavurumu olarak almış. Regresyonun, geçmişe doğru bir dönüş değil, şimdiki zamandan kasıtlı bir kaçış olduğunu belirttikten sonra kapsamın döngüselliğini sorgulamış: " Kişi şimdiki zaman sayesinde kendini geçmişinden mi korumaktadır yoksa geride kalmış tarihin yardımıyla şimdiki zamandan mı kendini sakınmaya çalışmaktadır?" hastalık belirtilerinin arkaik davranış kalıpları olduğunu savunan yazar, varoluşçu, bilişsel ve evrimci ekollerin görüşlerini içeren çıkarımlar yaparken Klasik Freudyen psikanalizinden uzaklaşmadığı son derece açık. Çoğu çıkarım, nörofizyolojiden kopuk, kimi yerde kısmi redlere kadar varan görüşlere sahip. "Normal" ve "anormal" i sosyal bir çerçevede tanımlanın gerekliliğini belirten yazar, tüm bu kavramları kültürün yarattığını ifade etmiş. Antropolojik potansiyeller ve tanımlar üzerinde duran yazar; toplumun, kovduğu veya hapsettiği hastada kendi hasta olabilme potansiyelini görmek istemediğini anomali olarak tanımladığı andan itibaren hastayı dışladığını belirtmiş. "Deliliğin Tarihi" ' nin cömert bir özetini "delilik ve kültür" pasajını son bölümde okura sunan yazar, modern çağın en büyük günah algısına değinmiş: İşsizlik. Hapishanenin sınıfsal bir baskı aracı olarak kullanıldığını ifade eden yazar, tedavi adı altında ahlaki zincirlere vurulan hastaların sonsuz bir çocuklaştırma ve ceza döngüsüne sokulduğunu ve tıbbi iktidarın arzusu yönünde fütursuzca kullanıldığını belirtmiş. Davranışcılık ekolünün temellerinin 1790'larda atıldığını ima eden yazar, vahşi ahlakçı sadizmi eleştirmiş.Metninde Erasmus, Bosch, Nietzsche, Cervantes, Shakespeare göndermelerinde bulunan yazar, anomalilerin toplumsal eşiklerinin değişkenliği üzerinde durmuş ve kaygıyla çizilen toplumsal ilişkileri tanımlamış. kayıtsızlık uyarıları yaptıktan sonra varoluşçu çıkarımlarla metnini kapatmış.

Baskı: Beyin ve İç Dünya (Öznel Deneyimin Sinirbilimine Giriş)

Psikanaliz ve nörofizyolojiyi sentezleme yönünde cesur bir çaba, güzel bir çalışma.Yazarlar anatomi bilgileri ve tanımları vererek metinlerine giriş yapmışlar. Verilen basit grafikler kavramların algılanmasına yardımcı olmakta. Nörofizyoloji ile devam etmiş en önemli nöral taşıyıcıları ve modülatörleri açıklamışlar. Zihin - beden sorununa değinen bilincin eşbağıntılarını arayan metin, materyalizm ve idealizmin bilek güreşine sahne olmuş. Zihnin, sinir hücrelerinin daha yüksek düzeyde örgütlenmesi olduğu belirtilmiş, zihinle ilgili tüm görüş bildiren felsefe ekollerinin açılımları yapılmış. Charcot ve Broca'ya saygı duruşu içeren pasajlardan sonra karşıt kutuplu 2 görüşü sentezlemeye çabalayan ilk uzmanın Freud olduğu ifade edilmiş. Onun Mirasını devralan Luria'dan da sıkça alıntı yaparak zekanın tanımlanmasındaki zorluklar açıklanmış. Turing Testi ve yapay zeka sorunsalı üzerinde durulup, karşıaktarımın empatinin temeli olduğu belirtilmiş. Zihnin algılanmasının önündeki öznellik engelinden detaylı bir şekilde bahsedildikten sonra nörolojik hasarlar ve ünlü Phineas Gage, Broca'nın " Tan- Tan" vakası ele alınıyor. Körgörü ve amnezi gibi hasarlanmalar açıklandıktan sonra bilindışı görüp hatırladığımızı ifade eden metin, görsel deneyimler üzerinden bilinçli düşünmek için bu deneyimlerin sözcükler olarak kodlanması gerekliliğine dikkat çekiyor. Damasio'nun çalışmalarından övgüyle bahsedilirken " çekirdek bilinç" kuramını alıntılıyor, evrimselci görüşü pekiştiren "tüm memelilerde çekirdek bilinç bulunur" gibi çıkarımları okurla paylaşıyorlar. Bilinçli farkındalığın zeminin duygusal farkındalık olduğunu ifade edip ilginç vaka özetleri ile metin süsleniyor. Psikiyatri de kabul edilen bilindışının fizyolojik değerlendirilmesini incelikli bir şekilde ele alıp bir duygu hissedildiğinde olayın kendisini değil öznel yanıtımızı hissettiğimiz belirtiliyor. Duyu modalitesi ayrımları, sanal bedenler, algı ve beyin haritalarına girip 4 temel duygu kumanda sistemi olduğu ifade ediliyor: Arayış, Öfke, Korku, Panik. Özellikle bebekli dönemindeki hafızanın durumuyla ilgili yorumlarda Bowlby atıfları gözden kaçmıyor. Anlamsal ,epizodik, işlemsel bellek tanımları yapıldıktan sonra ayrımları ve deja vu gibi fenomenlerin nasıl oluştukları belirtildikten sonra hipokampus'un önemine değiniliyor. REM aralığının düşlere denk olmadığı ifade eden yazarlar, arayış sisteminin aşırı çalışmasının şizofreniye, yapay yollarla uyarılmasının ise psikozlara neden olduğunu belirtiyor. Beyin dahil insanın varsayılan planının dişil olduğu belirtilirken, cinsiyet kimliğinin beyin kimyası ile olan ilişkisi tartışılmış. Son bölümleri Freud'un çalışmalarına ve psikanaliz, psikiyatriye bir güzelleme olarak ele alan yazarlar, her iki ekolün eksiklerini ve yapabileceği katkıları son derece tarafsız bir gözle tartışmayı başarmışlar. Kimi kuramlar yıkılmış, kimi yanlış bilgiler literatürden kaldırılmış da olsa kitabın genelinde Psikanaliz ekolünün çoğu çıkarımı ve kuramı fizyolojik olarak da kanıtlanmış. Detaycı yapısı, incelikli tartışmaları, tarafsız yaklaşımı ile okunmayı kesinlikle hak ediyor. Dili çoksatar kıvamı basitlikte değil, dolayısıyla nörofizyolojiye giriş için uygun bir kitap olma özelliği taşımıyor; ancak konuyla ilgilenen kişilere çok şey sunuyor.

Baskı: Güneş İmparatorluğu

Öncelikle şu belirtilmeli; yazarın ön sözde ifade ettiği üzere 1941'den 1945'e dek toplama kampında esir olarak tutulduğu dönemde karşılaştığı çarpıklıklar ve anılar bütününün bir toplamı olan bu eseri, çoğu kitabındaki "kıyamet sonrası" dünya motiflerinin çıkış noktasını oluşturmaktadır. Jim, Şangay'ın elit tabakasına ait bir İngiliz çocuğudur. 11 yaşında olan Jim, Japonların Çin'i işgal etmesiyle ailesinden kopar. Küçük çapta bir kıyamet yaşanan Şangay sokaklarından evinin güvenliğine kaçar. İşgal kuvvetlerinin sokaklarını arşınladığı şehirde evinin ve komşuların kilerlerindeki konservelerle yaşamını sürdürmeye çalışan Jim, teslim olup bakımını Japon ordusuna bırakmak istemektedir. Ancak teslim olması, toplama kampına gönderilmesinden önce sokaklardan canlı çıkmak zorundadır... Jim,11 yaşında. Kitabın başlangıcında vurgulanan masumiyet, büyüme arzusu ve merak gibi kavramlar karakter üzerinden son derece güçlü ifade edilmişler. Kendi insanları olan İngilizlerden, Bölge halkı olan Çinlilerden daha çok, işgal kuvvetlerine daha işgal başlamadan önce hayranlık duyan Jim, erken Stockholm belirtileri gösteriyor. Yazarın insanın içindeki şiddet ve statü betimlemelerini erken Freudyen motiflerle tanımlaması hoş bir detay olarak göze çarpmakta. Kozmopolit bir şehir olan Şangay, Çinliler, Ruslar, Polonyalılar,Çek ve Naziler, Japonlar ve İngilizleri aynı anda konuk eden fay hatları çok silik bir "hiç kimsenin toprağı" motifi olarak dikkate değer. Savaşın başlangıcı pasajı, Petrell Zırhlısının trajik düşüşü ile başlatan yazar, Lewis Carroll atfında bulunuyor. Jim'in aynanın öteki tarafına geçmesi ise müttefik zırhlısının sulara gömülmesi ile gerçekleşmekte. savaşın Başlangıcından itibaren tıpı çöpçübalıkları gibi yetişkinlere hizmet ederek yiyecek ve koruma bulmaya çalışan Jim, hayatta kalmak için başkalarına bağımlı hale geliyor.Bu dünyada şefkat yok, merhamet yok. Takas ve hizmetlerle ödeniyor tüm erdemler. ölüm ve esaret kavramlarından kendini soyutlayan Jim, tam bir apatiye kapılıyor. Çıkarcılığın sert biçimde eleştiriliği, ölü soygunculuğu ve insan pazarlamanın normal olduğu bir ortamda hayatta kalmaya çalışan küçük çocuk, kendi değer sistemini ve alışkanlıklarını yaratıyor. yazar tüm kitap boyunca bayrak sallamadan, şerefe, onur kahramanlık destanlarına girmeden savaşın gerçek yüzünü okuruna sunuyor: Sefalet. Hastalıktan ve açlıktan kırılan insanlar, pislik ve kötü yaşam şartları altında esaretle geçen günler, erdem ve sosyal sözleşmelerin rafa kaldırılması... Ailesine ulaşma şansı olduğu anlarda dahi toplama kampına geri dönmesi, kendini işgalcilerle özdeşleştirmesi gibi Stockholm'un ilerlemiş seviyelerine imada bulunan yazarın verdiği grafik detay ve çarpık düşüncelerle okuruna duygusal yumruk salvoları indiriyor. Hiroşima'ya atılan bombanın ışığını Şangay'dan dahi gören Jim, dünyanın sonunun geldiğini düşünüyor. 2. Dünya savaşı bitmiş olabilir ama 3.sü ne zaman başlayacak diye sorgulayan çocuk, usta bir mimar gibi öğeleri ve imaları üst üste yükleyen yazarın çıkarım ve sorgularını aktarmakta kullandığı bir karakterden çok daha fazlası olduğunu her sayfa da ispat ediyor. Ballard, okurunu şarhoş edecek bir sefalet ve yıkım senfonisi kurgulamış.

Baskı: Savaş Okulunda Yılbaşı (Ender, #5)

Zeck Morgan, ufak bir cemaatin liderinin en büyük oğludur. Diğer çocuklardan farkı bir savant olmasıdır. Gördüğü veya okuduğu hiçbir şeyi unutmayan Zeck'i Ordu'nun saflarına katmak için görevliler bunu gayet iyi bilmektedirler. Tanrı'nın gözünde arınmış olması için babasından düzenli olarak kırbaç yiyen Zeck, pasifizmini korumayı kışlada da sürdürmek niyetindedir, görevlilerle işbirliği yapmaz ancak gene de 9 yaşında askere alınır. Ender ve diğer üstün zekalı çocuklarla insan ırkının geleceğini korumak için eğitim almaya giden Zeck Savaş okulunda dini ve kültürel kimlikleri ayrıştıracak bir krize sebep olacaktır... Yazar, daha girişte Dinin güçlü bir otorite aracını olduğunu vurgulayan ve ordu ile cemaat kavramları arasında köprüler kuran eleştirel çıkarımlarını Zeck ve babasının arasındaki ilişki üzerinden tanımlıyor. İç grup- dış grup çatışmasını son derece başarılı aktaran Card, izole ortamlardaki ( cemaat ve kışla gibi ) ihtirasları ve güç çatışmaları hoş kurgu oyunlarıyla betimlemiş. Ender ve Zeck arasındaki benzerliği , toplumdışılıkları net biçimde okuruna aktaran yazar, kışla gibi bir ortamda bile konformizm eleştirisi yapan karakter ( Dink ) kullanarak karakterin ortam ve önkabullerden ari olduğu çıkarımını yapıyor. Sıla hasreti çeken çocukların ufak bir kutlamasının idari bir krize dönüşmesi sürecinde, bu sevgi ve fedakarlık dolu ufak isyanın büyümesinde Zeck'in rolü son derece büyük. Dünyevi çilecilik, kadercilik gibi kavramları bünyesinde toplayan Zeck, değer ve imaları yıkarak anonim savaşa hazır bedenler bedenler üreten bir fabrikada sembollerin gücünün öğrenilmesine istemeden de olsa katkıda bulunuyor. cehaletine can simidi gibi sarılan karakter, aynı cehaletin farklı ağız ve kültürlerde aynı cümleleri kurduğunu fark edemeyecek kadar kibirli. gruba bağlılığı yok edilen karakter evrimsel biyolojinin ve davranış bilimin kuramlarına göre izolasyona mahkum ediliyor. Yabancılaşmasıyla yapay bir apati içine sürüklenen Zeck, dini öznel algıyı bir kaçış aracı olarak kullanıyor. Ender ve Zeck'in mantık düellosu eserin en güçlü pasajlarına ev sahipliği yaparken Dink ve Zeck arasındaki ideolojik çatışma Ender ve Zeck'in çatışması haline dönüşüyor. Kırılma noktasını geçen Zeck tüm kavramların göreceli olduğunu, pasifizminin çok kırılgan olduğunu ilk elden öğreniyor. yazarın yaptığı muhteşem psikanaliz Sert bir mantık düellosuyla süslenmiş. Kişisel kontrolün yüceltildiği pasaja özellikle dikkate değer. Arınmanın iması olarak reddedilen sembolün kabulü ise gruba yeniden katılınması ve büyümeyi temsil eden son derece güzel bir öğe.

Mr. Why'ın Sonu
9/1003.09.2013

Baskı: Mr. Why'ın Sonu

Ariel Manto, hocasının ortadan kaybolmasıyla üniversitede yalnız kalmış bir dergi yazarıdır. Hocasının çok fazla bilinmeyen bir yazara olan takıntısını paylaşan Ariel, şans eseri kopyası olmayan "Mr Y'ın Sonu" adlı kitabı ufak bir sahafta bulur. Kitap kendine özgü bir sır içermektedir. Lanetli olduğu öne sürülen kitabı okuyan herkes ölmüştür. Ariel, kitabı hazine bulmuşçasına sahiplenir, lanetten korkmamaktadır. Ancak lanet dışında başka sırlar da içeren bu eski kitap hayatını kökten değiştirecektir... Lamarck, Darwin ve Poe atıfları göz dolduran yazar, ara pasajlarda paylaştığı ufak hikayelerde hem kurgusunu güçlendiriyor hem bilim kurgu öğelerine ne kadar hakim olduğunu sergiliyor. Kitabın tamamı "Noosfer" ya da Jung'un deyimiyle "kollektif bilinçaltı" kavramına imada bulunmakta. Ariel karakterinin 4. boyuta olan merakı ve konuyla ilgili önermeleri herhangi bir popüler kültür bilim kitabının altında kalacak gibi değil. Flatland ve Erewhon atıfları yapan yazar, Mobius şeridi kavramına dair çok güzel çkarımlarda bulunmuş. Mary Shelley alıntısı yapan yazar, zorlu bir çocukluk geçirmiş olan karakterini kurarken samimi önerme ve ifadeleri sıklıkla kullanmış. Ariel arkadaşı Wolfgang ve Adam karakterleri temelde benzer özellikler taşıyorlar. Ariel, Munchausen başlangıcına sahip genç ve zeki bir kadın. kendine zarar verme zorlanımı geride bırakmış olmasına rağmen bu dürtüye karşı çıkamıyor ve bu görevi başkalarına devrediyor. Onu aşağılayacak, incitecek ilişki ve insanları seçerek hem kaçışçı karakterini besliyor hem de mazoşist eğilimlerini gideriyor. Wolfgang da aynı şekilde güçlü bir kendine zarar verme dürtüsü duyan biri. Adam ise babasını memnun etmek adına dürtü ve arzuların gem vurmaya çalışan, benliğini yok etmek adına elinden geleni ardına koymamış. Tüm karakterlerin ortak bir diğer noktası ise kabul edilmek istemeleri. Nesne ve özne arasındaki farkları tüm bu karakterlerin farklı oranlarda karıştırdığına tanık olan okur, özellikle mazoşist eğilimlere ve grafik detaylara takılabilir. Wells, Picasso ve Munch atıfları yapan yazar, Akıllı tasarım eleştirisini idealizm ve materyalizm tartışmasında kullanmış. Nedenselliği açıkça yıkan önermeler kullanmaktan çekinmemiş. Burlem ( Ariel'in hocası ) net bir şekilde geçit bekçisi rolünü oynuyor. Anlambilime sıkça giren ve felsefeyle fiziği harmanlayan yazar, sosyal etkileşimler ufak mantık hatalarına düşse de; akıcı düşüncelerin dansıyla okurunu mest ediyor. Aziz Jude, kayıp davaların hamisini sıkça imada bulunan yazar, özellikle dehşet metrosu pasajındaki grafik detay ve canlılık açısında zengin, tasvirlerine güvenen metiniyle göz dolduruyor. Duyguları da Troposfer'e dahil eden Thomas, dini buyruklara feminizm üzerinden isyan ediyor, zayıf noktalara samimi ve yerinde darbeler vuruyor. "Broca'nın beyni" ve "Kopenhag yorumu" üzerine muhteşem detaylarla bezeli bir gerçeklik sorgusuna girmekten de geri durmuyor. "Heisenberg'in belirsizlik kuramı"na göz kırpan özgür iradeyi yücelten görüşleri ve kurgusunda "büyükbaba paradoksu"nu kullanıyor. Nedensellik, geçmişi etkileyen gelecek düşünceleri gibi son derece ilginç temaları kurgusuna yediriyor. Lab. hayvanları pasajında ciddi bir hayvan hakları savunusu yapan yazar, tıbbi ilerlemenin başka canlılar için günlük işkenceler olduğu bir yolculuğa çıkarıyor okurunu. metninin sonlarına doğru ruh sorgusuna ve ahlaki rölativizme değinen yazar, dil konusunda yeteneğini sergilemekten çekinmemiş. Akıcı, felsefe ve bilim kurgu öğelerini harmanlayan doyurucu bir roman.

ÖncekiSayfa 6 / 12Sonraki