Puanlar ve değerlendirmeler
Bu okurun kitap puanları ve yazılı değerlendirmeleri.
Baskı: Uzayda İlk Oyun
Metis'ten çıkan "İkiz Yıldız" adlı romanın eski baskısı.
Baskı: Ötekiler Arasında
perileri görebilen bir kızın fantezi ve bilimkurgu üstadlarına saygı duruşu...
Baskı: Bağlantı
Titus ve arkadaşları Ay'daki bahar tatillerinde çılgınlar gibi eğlenmektedirler. Titus, asi ve uzak Violet ile tanıştığında daha iyi hissedemeyeceğini düşünmektedir ki... "Merhamet Koalisyonu" adlı örgütün bir ajanı Bağlantılarını Hack'ler. Bağlantısız kalan gençler hem kendilerini eğlendirmek hem de dünyayı ve insanları bağlantı olmadan tanımlamak için bir şans elde etmişlerdir. Violet ve Titus, pazarlama öğelerini aşıp dünyayı gerçekten görmek için çok çaba harcayacaklardır... Yazar, metnini 1. tekil üzerinden kurgulamış. Ergen tech argosu ile açılış yapan roman, bilginin insana köle olduğu bir zamanı anlatıyor. Bilgiye ulaşmadaki kolaylık dehşet verici seviyede bir tembellik yaratmış, insanların dünya kendi başlarına ( bağlantısız ) algılama yetilerini köreltmiştir. Argo kullanımı ve sözcük seçimlerindeki embesillik seviyesindeki basitlik yazarın toplumun cahilliğini aktarma yönündeki takdire şayan yaratıcılığından ileri gelmekte. Her şeyin sentetik olduğu, yiyeceklerin dahi damardan vurulduğu geleceğin dünyası tüketim çılgınlığına vurgu yapan hoş imalardan birisi. Konformizme karşı isyan çok ufak bir pasajda klonlama irdelemesi üzerinden yapılmış. Yazar dünyanın yapaylığının altını daha çok çizmek için bölümlerine reklam pasajları ile ara vermiş. Hedonist vurguların mevcut olduğu oral fiksasyon üzerinden tüketim toplumu açılımlamaları eserin güçlü yanlarından. insanların işleyebileyeceğinin üzerinde veriyle bombardıman edilmesi bar pasajında güzel aktarılmış. Bağlantı üzerinden yaşanan hayatları ve veri müptelalığını okurun gözüne sokmadan aktaran yazar, bilgiye ulaşma konusunda çaba harcamanın anlamsız hale geldiği, bilginin kirlendiği ve çarpıtıldığı korkunç bir gelecek kurgulamış. Müşteri profili, sürekli öneri ve reklamlarla yüklenen düşünceler, ve insanların amaçsızlığı özellikle "yelkenli resmi" imgesi üzerinde toplanmış. Yazı yazmak nerdeyse yok olmuş, kağıt ve kalem hiyeroglif kadar antik kaçıyor bu dünyada; her şey satılık , düşünebileceğiniz, görebileceğiniz her şey . Bulutlar TM ( trade mark ) veya Okul TM gibi... Artık eğitim kurumları şirketler tarafından yönetilmekte, insani temas neredeyse yok olmuş; aileler sadece gen materyalini satın alıp tüp bebek ( tıpkı Cesur Yeni Dünya'daki gibi ) yapıyorlar. Sevgi bile satın alınabiliyor, aileler çocuklarına alışveriş listesi sunmak dışında iletişim yolu bilmiyorlar. Kimi zaman Vonnegutvari ironilere başvuran yazar ( hava fabrikası kurulması için talan edilen ormanlar !!! ) , yüzeyin altında yapay bir güneş ışığıyla yaşayan , üretmeyi bilmeyen insanları dolu bu dünyayı devasa dijital bir alışveriş merkezi haline sokmuş. Her şeyin kullan at olduğu ( masa ve sandalye dahil !!! ), bu dönemde hayvanlara ihtiyaç yok. Doku çiftliklerinde fileto biftekler yetiştiriliyor, doku mezbahaları var, mekanik oyuncak kuşlar eski canlı ve kırılgan olanları aratmıyor... oral fiksasyonu kelimenin tam anlamıyla kullanan yazar, yemek alışverişi yaparken heyecanlanan karakter üzerinden nesneyle özneyi karıştıran modern toplumu yermiş. Rüyalara dahi sızan Bağnet TM uyurken bile insanlara pazarlama yapmakta, en sevdiği reklamı görerek uyuyan milyonlar insanla dolu bir veri çöplüğü burası. Korsan yayınlar bu gerçekdışı alışveriş merkezi ilüzyonunu delip gerçek dünyayı biraz da olsa insanlara aktarmaya çabalıyor. İç grup - dış grup çatışmasını Violet üzerinden irdeleyen yazar, moda uğruna ne kadar ileri gidebileceğimizi sorgulamış: kendine kasıtlı zarar vermenin moda olması, estetik cerrahların yara taklidi dokular yerleştirmesi vs. Beynin çoğu görevini kendi üzerine alan Bağnet ölümcül sonuçlara neden olabiliyor. Kayıtsızlığı Titus üzerinden irdeleyen yazar, karakterin kendini bitirme çabasını çok güçlü ve hatırda kalır şekilde aktarmış. İnsanları birbirlerine bağlamak yerine uzaklaştıran Bağnet, insani duygularla teması kesmiş. H.G. Wells göndermesi ; mutlu ve bön Eloi atfıyla toplumu yeren yazar, hüzünlü ve isyan dolu bir metin kaleme almış.
Baskı: Hayvanlar Ne İster
Yazar, metnini tarım ve çevre raporlarında "Hayvan refahı" nın hiç geçmediğini belirterek açmış. insanların hayvanlara karşı tutumunun, duyarlılığın, önyargının, kişisel çıkarın ve onları kullanmanın karışmasından oluştuğunu, hayvanların y iş için kullanıldığını ifade etmiş. Hayvan refahının yalnızca bol yiyeceğe ve zengin yaşam koşullarına sahip olan insanların ilgileneceği bir üst-orta sınıf zevki olarak görülüp yanlış algılandığını, Hayvan refahına ilişkin en güçlü savların hayvan refahının insanınkiyle ilişkilendirilmesiyle ortaya çıkacağını belirtmiş. hayvanat bahçelerinin neden iyi refah ifade etmeyeceğini açıklayıp " doğal" , köy mutfağı" gibi vurgular sayesinde insanların aslında hayal satın aldıklarının altını çizmiş. "Doğal" kelimesinin genellikle "mükemmellik" ili ilişkilendirildiğini belirtip, önkabul ve çağrışımların gücüne giriş yaparak bilişselcilerin sıklıkla kullandıkları şema kavramına atıflarda bulunmuş. İnsan aklı gibi olmayan aklı, insan gibi olmayan duyguları ifade edecek sözcüklerimiz olmadığını, İnsan olmayan şeylere insansı nitelik ( insanbiçimcilik ) atadığımızı ifade eden yazar, Lorenz, Bekoff, Blackmore ve Griffin atfılarında bulunmuş ve etolojinin güçlü isimlerinden saygıyla bahsetmiş. Griffin'e göre avlanma stratejilerindeki değişkenlik yani beceriklilik ve yeni durumlarla başa çıkma yeteneğini bilincin kanıtıdır diye yazar, hayvanların yalnızca içgüdülerinin, basit denemelerin ve hata yaparak öğrenmenin dışına çıkarak haraket edebileceğini, hayvanların düşünebileceğini vurgulamış. Hala insanlardaki biliç yapısının nasıl ortaya çıktığına dair kesin bir fikrimiz olmadığını bu yüzden bilinmeyen bir kapsamı hayvanlarda aranmasının etolojiye zarar verdiğini metninin çoğu yerinde vurgulamış. Hayvanların tümünün ilk başta şans eseri olarak ardından bundan faydalanarak olaylar arasındaki bağlantıları çözme yeteneiğne sahi olduğunu, kalıtsal davranışlar ve öğrenmenin de bilinçliliğin bir kanıtı olarak görülebileceğini belirtip Ryle ve "makinedeki hayalet" atfından bulunuş. Fiziksellik ve düalizm ( aslında dikotomi ) yi açıkladıktan sonra bilincin henüz şifresini çözemediğimiz oldukça becerikli bir yazılım olduğunu belirtmiş. Filozofların Zombi testini açıklayıp ( çok ciddi bir sorgu ve yerinde kullanılmış ) evrimselci sorgulamalara girmiş ve Turing testi atfında bulunmuş. Görüntüleme sistemleri ve nörofizyolojideki gelişmelerden kısaca bahsedip Acı çekmeyen hastalar ve kör görüşü gibi son derece ilginç vakaları irdelemiş. Doğal seçilimin ara nokta bulup belirli bir yeteneği diğeri pahasına geliştirdiğini balık ve sürüngen beyinlerine hala sahip olduğumuzu ancak yakın zamanda yeni kısımların geliştiğini ( evrimsel ölçekte elbette ), insanların dilinin ortaya çıkması sürecinde beyinde yeni bir bölgenin evrimleşmediğini dilsel faaliyetlerde aktif olan bölgelerin büyük kısmına primatların da sahip olduğunu ifade etmiş. Darwin Ve " insan ve hayvanlardaki Davranışların ifadesi" kitabına atıfta bulunan yazar, Darwin'in bir duygusal davranışın ifadesi ve onun arkasındak olan veya olmayan bilinçli farkındalığın ayırdına vardığını belirtmiş. Hormonal tepkimelere , evrimsel silahlanma yarışına kısaca değinen yazar, hayatta kalma içgüdüsünü açılımlamış. İnsanların müdahele ettiği alışılmadık kafes koşullarında " ihtiyaç" ve "istek" birbirinden ayrışmıştır diyen yazar, " iyi refah" ın yalnızca fiziksel ihtiyaçların karşılanmasından fazlasını ifade ettiğini, hayvan sağlığı üzerinde bir etkisi olmayan ya da hayvanın dikkate almadığı bir gelişmenin hayvan refahını etkilemeyeceğini vurgulamış. doğal seçilimin , tüm ihtiyaçların ve isteklerin karşılandığı kalıcı bir durumu yaşayan hayvanlar değil, o çevrenin doğurduğu farklı istek ve ihtiyaçlar arasında en uygun dengeyi bulan hayvanların yaşayacağı bir mekanizma olduğunu vurgulamış. Aynı şekilde en zor seçimleri yapabilmek için hayvanların donatıldığını da eklemiş. Rushen'in ayak sürüme deneyini örnek olarak gösteren yazar, koyunların dahi hoşlanmadıkları bir koşula girmekte "hevessiz" olduğunu ( kırkılma ünitesi yolunda çok yavaş hareket etmek ) ve istedikleri her şeyi öğrenebileceklerini belirterek, onların bir kez ne istediğini ya da istemediğini bilirsek ve ne ölçüde isteyip istemediklerini anlarsak bunun diğer davranışların yorumunu kolaylaştıracağını ifade etmiş. Tüm söylediklerini özetleyen bir sonuç bölümüyle metnini kapatmış. Tarafsız kalmaya çok çabaladığı belli olan metin kimi yerde çelişkilere düşmekle beraber bilimsel ve sağlıklı bir bakış açısı sunuyor.
Baskı: Anarşizm
Yazar, metnini anarşinin tanımını yaparak açıyor. Yunanca otorite karşıtı, yönetim yokluğu anlamına gelen "anarkhia" dan gelen sözcük ilk kez Proudhon tarafından 1840'ta kullanılmış. Proudhon'a göre yönetim olmaksızın örgütlenme hem mümkündür hem istenilir bir durumdur diye yazar, ters giden Fransız devriminin sonucu olarak otorite karşıtı görüşün güç kazandığını belirtiyor. Tüm anarşist ideolojilerin temelinin harici otoritenin dışlanması olduğunu ifade eden yazar, Anarşinin kurucu babalarından alıntılar yaparak onları tanıtıyor: William Godwin, Pierre - Joseph Proudhon, Michael Bakunin, Peter Kropotkin. Devrim denemeleri ve küçük çaplı isyanlardan örnek veren yazar, Chomsky atfından buluyor ve anarşizmin devlet, toplum arasındaki bir ayrımı vurguladığını belirtiyor: Sivil toplum. Her bir halkın kendisini diğer halkların tehdidi altında hissetmesinin devlete birleştirici gücünü verdiğini belirten yazar, Tredagar modelindeki kendini vergilendirme kalıbı genel olarak sağlık sektöründe uygulansa bu kurumun devletin finans siyasasının oyuncağı olmayacağını ileri sürüyor. toplumsal gereksinimlerin karşılanmasına yönelik çabaların kamu büraokrasisin ve özel sermayenin dışından alternatif arayışını ortaya koymaktadır diyen yazar, anarşistlerin kaçınılmaz hayal kırıklığının ardından alternatif bir sosyalizmin yükseleceğini ileri sürmekte olduğunu çünkü modern toplumun kapitalist ve sosyalist alternatiflerin sınırlılıklarını öğrendiğini ifade ediyor. Anarşist örgütlenmenin küçük, geçici, gönüllü, işlevsel olması gerektiğinin altını çizen yazar; özellikle küçük olmaları gerektiğini vurguluyor: Bu sayede bürokratikleşme ve hiyerarşi oluşumu eğilimlerinin gelişme şansının az olduğunu savunuyor. sosyalizmin büyük ölçüde yanlış temsil edildiğini, ulusçuluk yanlısı bir politik gündeme hizmet eden tarihin yanlış yazıldığını, hatta yaratıldığını vurguluyor. Bakunin alıntıları yaptıktan sonra kırsal kesimdeki muhafazarlığı irdeleyip bütün dünyadaki laik devletlerin tehdit altında olduğunu belirtiyor. her türlü köktendinci inancın temsilcilerinin özgürlüğü ve bununla ilgili konuların tartışılmasını bastırmak için cinayet ve terörü kullandığını, hapishanelerin suç üniversiteleri olduğunu ifade ediyor. John Stuart Mill ve Mustafa Kemal Atatürk atfı yapan yazar, rekabet yerine işbirliği içinde yapılandırılan toplumun, toplumdışı davranışlardan daha az muzdarip olacağını, emeği özgürleştirme hareketinin hız kaybetmesinin nedeninin daha ucuz işgücüne yurtdışında ulaşma imkanının işverenlere bu tehdidi edecek gücü vermesi olduğunu belirtmiş. İstihdam kültürünün tuzağına yaklanmış hisseden vatandaşların düşleriyle anarşistlerin görüşlerinin birbirine çok yakın olduğunu iddia eden yazar, eğitimin esas hedefinin mutluluğun üretilmesi olduğunun altını çizmiş. İlerlemeci eğitim ve özgürlükçü eğitim arasında ayrım yapılmasının gerekli olduğunu, anarşist yaklaşımın eğitim lanında diğer tüm alanlardan çok daha başarılı olduğunu belirtip Thoreau ve Walden atfında bulunmuş. 20 yy ın özgürlükçü akademisyenlerini pazar kapitalizmine ideoloji tedarik etmekle suçlayan yazar, prodhon'dan alıntılıyor: " Savaş devletlerin sağlığıdır." Emma Goldman alıntısına yer verip "özgür birliklerin" normalleşmesinin ardında doğum kontrol tekniklerinin gelişmesi olduğunu vurguluyor. Anarşizmin sık karşılaşılan krizinin, küresel düzeyde çokuluslu topluma değil, kendi kendisini yönetecek kadar küçük olan yalıtılmış bölgelerin oluşturacağı dünyaya uyan bir ideoloji olduğunu itiraf edip Le Bon atfında bulunuyor. nazik bir biçimde başlayan kürsel kapitalizme karşı büyük uluslararası muhalefet gösterilerinin artık sessiz devirmler olmadığını her geçen onyılda güç kazandığını belirten yazar, Kropotkin'den alıntılayarak sürdürülebilir enerji kaynaklarına duyulan ihtiyacı ve çevreci anarşistlerin görüşlerini paylaşıyor. yeşil ümit hareketi ve çevreci eylemlerin sıklığının artmasının umut verici olduğunu ifade eden yazar, detaycı ve hoş bir makale kaleme almış.
Baskı: Hayvan Hakları
COK'un ( compassion over killing ) Nisan 201'de entegre tavukçuluk tesisine yaptığı baskınla metnini açmış yazar ve sormuş: "İnsanlar karşısından hayvanların ahlaksal statüsünü nasıl anlamalıyız?" Aristo'nun vurguladığı, "Yaradılış Merdiveni" görüşünün perçinlendiği hayvanların daha düşün konumda olduğu görüşünü ve tarihini irdeleyerek başlamış. Aristo'nun seksist ve elitist görüşleri gibi inanışlar İncil'in de üzerine çimento dökmesiyle iyice sağlamlaştı derken yazar ( benim yorumum bu tabi ki ) hayvanların nesnler gibi kullanıma açık hale geldiğinin altını çizmiş. Descartes ile başlayan mekanik görüşün, insanın üstünlüğü görüşünü iyice cilaladığını, bu görüşle beraber hayvanların akıl yürütmeden ve duygulardan yoksun organik makineler olarak sınıflandırıldığını belirtmiş. Hobbes, Locke, Kant gibi büyük filozofların akıl yürütmeyi çok görseler de hayvanlara duyguları atfettiklerini, Bentham'ın yapılan zulmü lanetlediğini belirten yazar, Darwin'le beraber karşı görüşlerin güç kazandığını, evrim kuramının hayvan ve insanlar arasındaki uçurumun savunulmasını güçlendirdiğini ifade etmiş. ilk hayvan hakları hareketinin 19. yy da İngiltere'de ortaya çıktığının altını çizen yazar, 1960 ve 70'lerdeki medeni haklar hareketinin ırk ve cinsiyet ayrımcılığında artan muhalefetin diğer ayrımcılık türlerinin reddine giden yolu açtığını ifade etmiş. Bu sayede davranışçılar ekolünün ( kasaplar da denebilir ) entellektüel arenada puan kaybettiğini ve Peter Singer ve Donald Griffin gibi muhalif yazarların kitaplarının yayınlanmasının aktif eylemleri ateşlediğini belirtmiş. Bir canlının ahlaksal haklara sahip olduğunu söylemek onun ahlaksal statüye sahip olduğunu söylemektir diyen yazar, tüm canlıları kapsayan bir eşit hak söyleminin saçma olduğunu ifade ediyor. Sezgiye sahip olmayanların olanlarla bir tutulamayacağı savını destekleyip farklı çıkar ve karakterlerin söz konusunu olduğunu vurguluyor. insanlar için otonomluğu saygı prensibi geçerlidir ama bunu hayvanlara uygulamak zordur ( rızası dışında tedavi amaçlı kediyi veterinere götürmek örneği ) diyen yazar, hayvanların acı çekmesinin insanların acı çekmesi kadar önemli olduğunu belirtmiş. Yakın akrabalarımızın ( bonobolar misalen) bize bu kadar benzerken " homo sapiens" türüne ait olmak özel bir ahlak statüsünü gerektirmiyor diyen yazar, toplumsal sözleşmelerin koşullarını anlayacak rasyonelliğe sahip olmayan insanların ( ciddi zeka geriliği örneğin ) ahlaksal statüden yoksun olması gerekir diye vurgulayarak prensipteki açığı gösteriyor. Kişi ancak ahlaksal yükümlülüklere sahipse ahlaksal haklara sahip olabilir diyen görüşün aksine yazar bebeklerin ahlaksal uygulayıcı olmadığını ama eşit hak sahibi olduğunu göstererek prensibi yıkıyor. toplumsal bağlam hipotezine giren yazar, bu kuramın ırkçılığa ve türcülğe açık kapı bıraktığını inceden ima ederken, sürgülü cetvel modelini irdelemiş ( yaradılış merdiveni'nin daha bilimsel versiyonu ). acının doğasına ve evrim kuramından destek alarak gerekliliğine , nörofizyolojik benzerliklere giren yazar, bütün endişe engelleyici alt tabakları oluşturan benzodiyazepin reseptörlerinin çoğu omurgalı da var olduğu ( acı ve zevk duyuları var, inanılanın aksine ) hayvanların anılara sahip ve kendierinin farkında olduğunu ifade etmiş.hayvanet bahçeleri, hayvan deneyleri, sınai çiftlikleri örneklerle açıklayan yazar, protein alımındaki dengesizlik ve ekonomik yetersizlik savlarına saldıran yazar, çoğu yerde Makyavellizm sorgusuna girmiş. Öneri ve alternatifler getirmeyi es geçemeyip kısa olsa da doyurucu bir inceleme kaleme almış.
Baskı: Uzayda Kaybolanlar
Vanguard adlı yıldız gemisi uzayda kaybolur, Centaurus yolunda 2 kuşak boyunca sürecek yolculuğunu tamamlayıp tamamlamadığı bilinmemektedir. Ancak Jordan Vakfı'nın inşa ettiği bu sağlam ark uzayı yarıp yoluna planlandığı gibi devam etmektedir. İçinde yaşayanlar ise dünyalarını sadece bu metal tabuttan ibaret sanmaktadır. İçlerinden biri, genç Hugh Hoyland, gerçeği keşfedecek ve üst güverteleri işgal etmiş olan mutantlar ve sıradan insanlar arasında barış yapılmasını sağlamak ve yolculuğu tamamlamak için canını ortaya koyacaktır... İnsanların toplumunda sert sosyal kontrol parametreleri mevcut: evlilik ve gelecek ( iş ) seçimi tamamen kıdemli ( yaşlı ) kişilerin tekelinde. İçlerinde en yaşlısı "Şahit", olarak yargıç, alim rolünü üstleniyor. Yazar din ve tanrı sorgusuna girerken yolcuların içindeki yaşadıkları metal dünyaya çok sayıda imge ve anlam atadıklarını kozmogoniden de yararlanmış. İç grup- dış grup çatışması, asiler ( mutantlar ) ve insanlar arasındaki sürtüşmeler üzerinden irdelenmiş. Ağır bir teknokrat kültürün hakim olduğu gemi yaşamı, fizik ve sosyal kıstasların karıştırıldığı bir sosyal etiket ve imgeler çrobasına dönmüş. Kozmogoni ve dini yazıtlarında geçen saf ırk vaadi, neonazi kökenli psotulatlar içeriyor. Dinin ve teknolojinin birleştiği bu kültürde, çok sayıda Orwellyen tezat kullanılmış. Proleter isyan tohumlarını gençler arasına atan yazar, hem sınıf hem de kuşak çatışmasını harmanlamış. Tıbbi iktidar yergisine giren yazar, Galileo atfında bulunmuş ( çok başarılı ). Tüm bir inanış sistemine, önyargılara, tabulara açılan savaş mutantlar ve insanlar arasında kısıtlı bir barış yapılmasına olanak vermiş. Makyavellizm yergisinde bulunan yazar, iktidarın yozlaştırdığını Narby karakteri üzerinden aktarmış. Heinlein ustaya yakışmayan bir yalınlık ve basitlik, kimi yerde göz yoran seksist ifadeler metnin değerini düşürüyor. Kitabını zayıf bir sonla kapatan yazarın acemilik çalışmalarında biri olan eseri devasa mantık hatalarına da ev sahipliği yapmakta ( tüm dünyası güverteler ve yıldız gemisi olan, Dünya ve uzay'a dair hiçbir bilgisi olmayan bir karakterin "Jupiter'den büyük" diye yorum yapması affedilir gibi değil. )... Türün hayranlarına değişiklik olacaktır ancak beklentilerini düşük tutmalarını önermem gerekli.
Baskı: Güzelliğin Tarihi
Yazar, metnini kadının dekorun ve devinimsizliğin içindeki donuk siluetlerin estetiğinden yakasını sıyıramadığı için, güzelliğin modeli olarak düşünülür diyerek açmış. Güzelliğin konsept olarak modernizmin içine "Rönesans'ta gerçekleşen figüratif değişimde" girdiğini belirtip statü ve itibar için değil doğal güzellikleri için hayranlık duyulan kadınları açılımlamış. "İdeal güzellik" e duyulan hayranlığı tanımlayarak 15. yy'da kadın bedeninin daha önce sahip olmadığı bir derinlik ve renge kavuştuğunu ifade etmiş. Güzelliğin değerini belirtmek için ifadelerde değerli metaller ve mücevheratın egemen olduğunu, ahlaki kuralların, güzelliği bedenin belli bölgeleriyle sınırlandırdığını belirtip açık olanın ve gizli olanın ölçütlerini vermiş. Kelime olarak da bedenin üst taraflarının 15 yy.'da tüm kibar sıfatları üzerinde topladığını, ışık saçan veya parlayan gözlerin güneşin veya gökyüzünün parıltısının temsili olduğunu, güzelliğin, kadınların mükemmelliği olarak görülecek kadar değerini arttırdığını ve böylece kadının statüsünün güçlendiğini ifade etmiş. Kadının onu şeytanileştiren geleneği aşarak mükemmelliğe bir adım daha yaklaştığını cinsiyetler arası ilişkilerin bu yüzden değişerek bir "konuşma sanatının" ve " saray kadını" konseptinin doğuşuna neden olduğunu belirtip fiziksel estetiğin mükemmelliğinin kesin olarak dişileştiğini, güç ve güzellik kavramlarının birbirinden ayrıldığının altını çizmektedir araştırmacı. Ancak kadın hala erkeği "eğlendirmek" hata "hizmet etmek" için vardır. Hiyerarşi yolunu estetiğe dek bulur: güzellik türleri tanımlanır ve ast-üst ilişkisine girerler; kışkırtıcı güzellik, cilveli güzellik, sofu güzellik. Tanrısal köklere yapılan sonu gelmez referanslar, güzelliğin tasvirinin bir mutlakı yansıtması gerektiği görüşü hakimdir. Güzellik, elementlerin en gizemli kaynaklarıyla birleştirilir, bu koşullarda dilin yetersizliği ve tanımlamada eksiklik net bir şekilde görülebilir. Çoğu zaman beden arzulanan biçime boyun eğmek zorundaymış gibi sıkıştırılır, korse doğar. Güzellik için ilk ev yapımı reçeteler 16. yy.'da ortaya çıkar diyen yazar, 17 yy.'da süslenmenin ve yapaylığın meşruluk kazandığını ve kanıksandığını belirtmiş. Gözler bu dönemde parıltı dışında duygular kazanır ( romantik akımın etkisi hakimdir ),Sahne sanatlarının estetiğin artık ifadeden bağımsız ve devinimsiz olmasını engellediğini, duygu sözcüğü tutku sözcüğünün yerine geçtiğini, fiziksel güzellik üzerine ampirik incelemeler ortaya çok sayıda rakam ve ölçüt çıkardığını belirten yazar, İskelet yapısının incelenmesiyle ırkçılığın dayanak bulduğunu ve seksist dayatmaları ( leğen kemiği genişliği, kadın anne olmak için vardır ) beraberinde getirdiğini ifade etmiş. Bireyleşmenin, kuaförlerin ortaya çıkmasına, modern kozmetiğin ve ulaşılabilir güzellik idealinin evlere girmesine sebebiyet verdiğini ifade eden yazar, 18. yy. 2. yarısında dirilik, hijyen ve güzelliği kadına bağlayan bir anlayışın somutlaştığının altını çizmiş. 19. yy'da güzellik tanrı vergisi olmaktan çıkıp sonradan kazanılan bir şeye dönüştüğünde makyaj ve süslenmede meşruluk kazanmıştır diyen yazar, tuvallerin artık gözler ve bedenler olduğunu da eklemiş. Yazar, kadının kamusal alana girmesi ona engel olan korsenin sonunu getirerek bir hareket serbestisi sağladığının, perhiz ve egzersizlerle beraber boy aynalarının da evlere bu dönemlerde girdiğinin altını çiziyor. 1930'larda ağırlığın sağlık göstergesi ilan edilmesiyle yeni beden ölçüleri arayışı başladığını, güzellik yarışmalarının ortaya çıktığını , model ve imajların artık sayılara döküldüğünü, cisme büründüğünü belirten yazar, sinemanın bu beden ölçülerini kitlelere yaydığını vurgulamış. "Platin sarışın" miti doğduğunda, saç şekli ve renginin çarpıcılık öğelerinden biri olduğunun hissi kitle iletişim araçları yardımıyla yayıldığını, Güzellik inşa edilir düşüncesiyle kozmetik sektörünün devasalaştığını belirtip estetik cerrahi ve onarıcı cerrahinin birleştiğini belirten yazar, 1940'larda selülitin tıp literatürüne giridğinin de altını çizmiş. hayvan metaforlarının kadını ( kedi ) tarif ederken kullanılmaya başlaması ise haylazlık ve yabanilik gibi içgüdüsel ve doğal ifadelerin sosyal etiketlerden bir kopuşa işaret ettiğini belirtip özel yaşama ve bireysel seçimlerde özgürleşmenin güzellik konseptinin gelişmesiyle gündelik yaşama girdiğini ifade etmiş. Giyim sektörünün unisex hale gelmesiyle cinsel sınırlar ve etiketler ortadan kalkar: metroseksüellik ve homoseksüellik kavramları tanınma talebinde bulunur. diye görüş belirten yazar, Kimliğin hiç olmadığı kadar beden indirgendiğini, güzelliğin ve ortaya konan şeyin artık bireyin kişiliği olduğunu nosyonunu doğrulamış. Hazzın davranışların merkezine yerleştiğini ( diyetin hazzı, sağlığın hazzı, bakımın hazzı vs...) belirten yazar sormuş: " Tekil bir ben, neşterle nasıl çizilir?" Çok sayıda referans veren ve mümkün olduğunca tarafsız yazan yazar, Doğu'daki güzellik kavramına hiç dokunmamış. Avrupai nosyonların onaylanmasına kadar gelen görüşler daha detaylı bir tarihçe talep eden okurları yüzüstü bırakacaktır.
Baskı: İnsan Olmanın Psikolojisi
Taoist felsefeyi kendi "piramid kuramıyla" harmanlayan, Maslow, Sağlıklı insanın arkaplanı ve psikolojisi üzerinde durmuş. Kimi yerde ahlak fesefesine giren ve Aristocu dikotomik ( ikilikçi ) görüşleri yeren yazar, parapsikolojinin sınırlarda gezmiş ama içeri adım atmamış. Nörofizyolojik temellerden ari bir kuram ( o yıllarda görüntüleme teknikleri mevcut değildi ) meydana getiren yazar, özellikle biyolojik gereksinim konularında sıklıkla çelişkilere düşmüş. Varoluşçuların en güçlü temsilcilerinde olan Maslow, bireyin tam özerkliğini savunmuş ve bireyciliği yüceltmiş. Konuyla ilgili kişiler için hafif bir okuma sunan akıcı bir makale.
Baskı: Dünyaya Düşen Adam
Thomas J. Newton, yüzlerce ışık yılı öteden gelen bir ziyaretçidir. Ölen dünyasının kalan insanlarını kurtarmak için yıllardır yaşadığı dünyanın insanlarını gözden çıkarmak zorundadır. Değiştirdiği, zamanının ötesindeki buluşlara boğduğu dünyanın sorumluluğunu almak için gereken gücü bulmak için kültürün dayatmaları ve nevrozlarla boğuşması gerekecek ve bürokrasi ile kafa kafaya çarpışacaktır... Yazar, metninin açılışında Paracelsus atfı yapıyor. Kültürün çarpıttığı kişilikleri kurgusuna yediren yazar, açgözlü ve hırçın,çıkarcı avukat motfine Farnsworth'u koyuyor. Akademik yarışta hırpalanmış, öğretmenlik yapmadan önce Oppenheimer ile birlikte atom bombası üzerinde çalışmış olan Nathan Bryce ise bilimi ve erdemini sorgulamakta olan dul ve dünyadan elini ayağını çekmiş bir münzevi. Betty Jo, sosyal yardımlarla geçinen, kendini geliştirmemiş ortayaşlı bir dul, kendi hayatından kaçmak için içkiye sığınıyor. Newton modern entellektüellerin yaşadığı ikilemleri yansıtan bir imge olarak kullanılmış. Kimi yerde Orwellyen kaçan abartılar ( Nebraska ve İowa'lı silahsızlanma taraftarları ? ) kullanan yazar, Henry David Thoreau atfında da bulunmuş. Bryce, insan ruhunun ikiliğini sorgulayan karakter olarak görev alırken insan kibri "İkarus'un Düşüşü" tablosuyla imgelenmekte. Bryce yabancılaşmaya ve yaşanan ikilemleri aktarma görevini üstlenirken tüm bu motifler bir münzevi ve "yabancı" Newton'la imgeleniyor. Betty Jo ile paylaştığı yalnızlığı ve konformizme isyanı göz doldururken Newton, acıklı bir kimlik sorgusuna giriyor ve dönüştüğü "insan" la yüzleşiyor. Makyavellizm sorgusu, milyonların yaşamına karşın yüzlerce yaşamın ikame edilip edilmeyeceği koşullarında irdelenmiş. Bürokrasi sorgusu ve 1984 atfı yapan yazar, Newton'un hüzünlü hikayesini okuruna sunarken karanlık bir gelecek tablosu çiziyor. Teknolojiyi ve kafatasçılığı Newton üzerinden irdeleyen yazar, ucuz kurgu oyunlarına başvurmadan, taze bakış açıları sunarak Modern batıyı eleştiriyor.
Baskı: Başına Buyruk Beyin (Beynimiz Nasıl Çarpıtıyor, Nasıl Kandırıyor?)
Yazar metnini samimi bir anekdotla açtıktan sonra, kibirli beynin pozitif ilüzyonlarını açıklamış. herhangi bir insanın kendisini bir totem direği veya kümenin en altında konumlandırmasının istatistiki olarak imkansız olduğunu belirtip zayıflıklarımızı sıradan ve insani olarak görürken güçlü yanlarımızı eşsiz ve olağanüstü olarak algılama eğiliminde olduğumuzu ifade etmiş. Potansiyel tehlike büyüdükçe beynin kendisini ve egoyu korumak adına çok daha fazla çaba harcadığını, kişinin kendi çirkin yönlerine dair yargılarının kaybedilmesinin bir yerde akıl sağlığını ( narsisizm ) kaybedilmesiyle eşdeğer olduğunu vurgulamış. Karar verme anlarında geleceğimizi düşündüğümüzü, kendimizi ve hayatımızı gerçekçi bir şekilde değerlendirdiğimizi ifade eden yazar, bu fenomene " realizm penceresi" adı verildiğini okuruyla paylaşmış. Duygusal tepkilerin merkezi olarak " prefrontal korteks"i alan yazar, duygunun duygusal uyarılma ve duygusal düşüncelerden oluştuğunu belirtmiş. kişinin kendilik algısında ısrarlı ve yineleyici bir değişimi yanında getiren gerçeklik duygusunun geçici olarak yitirilmesiyle ortaya çıkan durumu " de personalization" olarak tanılayan Fine, bu durumun uç hallerinin "Cotard sendromuna " dek varabileceği uyarısını yapmış. Çok sayıda deney örneklemesi veren yazar, kişiye kendilik hissini kazandıranın duygusal beyin olduğunu ifade etmiş. Ahlaki bir konuyu düşünürken içimizde basit bir duygu hissettiğimizi ve bunu verdiğimiz karara yansıttığımızı ifade eden yazar, ahlaki yargılarımızın kökleri derinlere uzanan bir "adil dünya inancıyla" kirlendiğini de ekleyip bu inacımızın çok güçlü olduğunu bu nedenle kötü şeylerin sadece kötü insanların başına geleceği yanılgısına kapılacağımızı belirtmiş. Milgram'ın otorite deneyine atıfta bulunan yazar, hiyerarşinin yarattığı psikolojik baskının çok yoğun olduğunun altını çizmiş. Kitty Genovese vakasına atıfta bulunup pozitif test stratejisini açıklamış. Yanıltıcı korelasyon ve Rorschach testinin uygulama lanlarına değinip Capgras sendromundan bahsetmiş. "İnanç kutuplaşması" fenomenini masaya yatıran yazar, inanışlarımızla uyum gösteren kanıtların kabul edildiğini , karşı kanıtların ise suçu ispatlanana kadar suçlu olduğunu belirtmiş. Plasebo etkisini açıklayan yazar ardından, bir inancımıza veda etmenin kimliğimizin sevilen bir parçasına veda etmek anlamına geldiğini ifade etmiş düşlerin ve bilinçdışının hayatımıza yansımalarını irdelemiş. Bilişsel psikoloji ve şema kavramlarını açıklayıp reklamlar ve bilinçaltı ilişkisini sorgulamış. Bilinçli veto sürecini açıklayıp stereotiplerin ve önyargıların varolma nedenlerini, nörofizyolojik kökenlerini okuruyla paylaşmış. Sonsöz bölümünde tüm kitapta açıkladığı ve savunduğu fikirlerin özetini geçerek argümanlarını pekiştirmiş.
Baskı: Ok Diyarı
Robert, Salgın sonrası İngiltere'de bir efsane haline gelmiştir. Kolluk kuvveti olan Korucular geri teknoloji ürünü olan silahlarda uzmanlaşmış güvenliği sağlamaya çalışan bir örgüttür. Notingham Şerifi ve Çar adlı tiranları deviren Korucular sınırlarını genişletmiş hizmet ve güvenliği Galler ve İskoçya'ya taşımaya çabalamaktadır. Robert, Halk arasındaki ismiyle Robin, yeni ortaya çıkan düşmanlarını bu kez hafife mi almıştır? Kuzeyde yeni bir güç odağı olan Karadul, Güneyde ise Ejderha Korucuları sıkıştırmakta sınırları ve tüccarları taciz etmektedirler. Robin öncelikle kuzeydeki tehdide yönelir, bilmediği şey ise düşmanlarını geçmişinden gelen başka bir gücün desteklediğidir. Robin mücadelesini bitirmeden geçmişin günahlarıyla da yüzleşmek zorunda kalacaktır. Robin Hood, karakteriyle özdeşleşen Robert stereotipin dışına çıkamıyor. Gerçeküstü motifleri bolca kullanan yazar, metnin inandırıcılığını zedeleyen çok kurgu oyunu kullanmış. Yan karakter ve düşman tiplemeleri de kuru ve boyutsuz kalan öğeler olarak okurun karşısına çıkıyor. Mümkün olduğunca zengin bir kültür dokusu kurmaya çalışmak adına geçmişin kabuslarını dirilten yazar, "Çarlık Rusyası", "Nazi Almanyası" gibi motifler kullanıyor ancak farklılıklara vurgu yapılmadığından dolayı tüm karakterler birbirine benzemekte. Sadece akıl sağlığı açısından farklılıklar bulunan karakterlerin yönsüz oluşu kurguyu baltalarken redaksiyondaki gülünç hatalar okuru kitaptan soğutuyor. Kimi yerlerde inandırıcılığı hepten bırakan yazar, aksiyonla dolu pasajlarda kurgusunun ucunu açıkça kaçırıyor, mantık hatalarından kaçınamıyor.
Baskı: Manhattan Tanrıları
New York, deliler ve dahiler yaratan hırçın bir şehirdir. ASBD'nin ( Amerika Sosyalist Birleşmiş Devletleri ) en büyük kahramanı olan Doc Thunder, yardımcısını gizemli bir ölümü araştırması için görevlendirdiğinde kendi geçmişiyle de yüzleşmesi gerekeceğini bilmemektedir. Doc'un yardımcısı Monk, araştırma esnasında gizemli bir figür tarafından yaralanır: Blood Spider. Tıpkı Blood Spider gibi daha New York'a yeni gelmiş bir suç savaşçısı olan El Sombre, ortalığa dehşet saçmaktadır... Doc, deli suç savçıları ve kendi geçmişinden gelen hayaletlerle mücadele etmek zorunda kalacak, en zorlu sınavını verecektir... Çizgi roman hayranlarına tanıdık gelecek Gümüş çağ ( 60'lar ) esinlenmeleriyle dolu Steampunk Amerika atmosferinde geçen bir süper - kahraman romanı. Zaman çizelgesi çok farklı bir dünya. İkinci İç Savaş'tan sonra bayrak kullanımı neredeyse ortadan kalkmıştır. Hitler yenilmiş ancak ölmemiştir, beyni Almanya'nın bilinmeyen bir bölgesindeki lab.da ülkesini yönetmeye devam etmekte, asimetrik bir savaş sürdürmek adına, Untergang adlı terör örgütünü kontrol etmektedir. Teknoloji henüz endüstriyel devrimi yaşamamış olan dünyaya yabancıdır. Elektirik enerjisi henüz hayatlara girmemiş, otomobil gibi icatlar sokaklara henüz dökülmemiştir. Mcharty Dönemindeki cadı avının çok sert sonuçları olması ve Klu Klux Klan gibi öykünmelerin göründüğü kurgudan zamanın 70-80 aralığı bir döneme denk geldiği düşünülebilir. Yazar, esasen neonazi kültürüne saldırırken son derece ilginç kültürel profiller çizmiş: Futurehead'ler, Otakukid ve Nekogirl gibi etnik esinlenmeleri olan akımların azınlıklar ve gençler arasında bulduğu popülerliğe değinirken rol modeli eksikliğinden ve uyum sürecinin zorluklarından da bahsetmiş. Kurgunun kendisi Yüzbaşı Amerika'nın öyküsünün tersten anlatılmış bir versiyonu olduğu gözden kaçacak gibi değil. Tüm çizgi roman klişeleri detaylı biçimde kullanılmış: Ölümden geri dönen düşmanlar, tüm dünyayı tehdit eden terör örgütleri, başka boyutlardan gelen güzel yarı-tanrıça prensesler, garip elementler ( süperman göndermesi ), Süper-kötü ve kahramanın bitmek bilmeyen dansı... Göndermeler arasında özellikle Süperman ve Örümcek adam öykünmeleri göze çarpıyor. Önemli gazetelerden birinin adı : Daily Bugle. Doc Thunder'ın en büyük düşmanı ise Lars Lamox, Süperman'ın belası olan Lex Luthor gibi dahi bir kötü. Cezalandırıcı ( Punisher ) öykünmesi gözüken Blood Spider ise tıpkı İron Man veya Batman gibi aşırı zengin bir suç savaşçısı. Göndermeleri ve öykünmeleri başarılı. Ancak zaman çizelgesiyle ilgili ufak mantık hatalarına kurban giden popüler kültür referansları tek eksik kaldığı nokta: Endüstri devrimi henüz yaşanmamış, Çoklu medya organları yok ama Lady Gaga göndermesi yapmış örneğin. Sürükleyici kurgusu, çizgi roman hayranlarını mest edecek yapısı, cesur ve farklı zaman çizgisi, ırkçılık ve neonazizmle açıkça dalga geçmesi gibi önemli artıları olan okuması keyifli bir roman.
Baskı: Ra Çağı
Teğmen David Westwynter, istihbarat paylaşımı olan görevinin bir pusuya dönüşmesiyle esir alınır. Bir Osirisyak olan David şans eseri tutsaklıktan kurtulur ve çölde başıboş gezmeye başlar, artık bir asker değil, zaiyattır. Yolu Hürmısır'ın Özgürlük Savaşçıları ve çekici lideri Zafirah ile keşisen David kendini tek ateist toplum olan Hürmısır'da bulur. Gizemli bir figür olan Işıkgetiren çevresinde toplanan milisler tüm dünya ve tanrılara savaş açmaya hazırlanmaktadır. David, bu topyekün savaşta yer alacak ve Işıkgetiren'in milislerine katılacaktır. Ancak tüm dünya ve tanrıların yanında geçmişi ve inançlarıyla yüzleşmesi gerekecektir... Yukarıda ise Tanrılar Meclisi'nde bir karışıklık ve çözülmesi gereken sorunlar vardır. Dünya, Mısır pantheonu arasında bölüşülmüş bir pastaya dönmüş, geçen yüzyılda tüm diğer din ve tanrılar yeryüzünden silindikten itibaren tanrıların inançlarını benimsemiş koalisyon ve milletler arasında bitmek bilmeyen bir savaşın içinde kıvranmaktadır. Tanrılar, inananlarını ba enerjisi ile ödüllendirmekte çoğu savaş aracı bu enerjiye gereksinim duymaktadır. Rahipler, tanrılar ile en yakın temasta olan kişiler olarak en üst karar mercileri haline gelmişlerdir. Tanrısal yakıtla dolu olan zaiyatlar mumyalar olarak geri dönmekte bitmeyen savaşlarına devam etmektedirler. Devasa mantık hatalarıyla dolu olan kurgu kendi ağırlığını taşıyamayıp çökmekten kurtulamıyor. Yazarın elinde milislerden oluşan bir ordu var ancak ikmal yolları ve araçları için elde edilmesi gereken yakıt, mühimmat ve erzak gibi hayati öneme sahip şeyler yok, temin edilmiyorlar. Ateizmi savunan figürün dini bir lider olarak kurgulanması örgüdeki kocaman bir deliğe işaret ediyor. askeri eğitimle uzaktan yakından bilgisi olmayan yazarın karakter ve savaş poziyonları kızıştığı zaman örgüyü elinden kaçırdığı göze çarpan bir unsur. Özellikle aksiyon ve savaşın yoğun olarak işlendiği kurguda bir ciddi bir kusur. Tüm dünyayı ve tanrıları karşısına almayı düşünen bir figürün propaganda yapması gerekir, görüşlerini ve ilkelerini karşı taraf ve sivillere ulaştırması, asimetrik savaş sürdürmesi gibi çabaların belirtilmesi eksik kalan yönlerden biri. Hikayeyi zenginleştirmek için karakterler arasında gelişen ( geliştirilmeye çalışılan ) aşk, o kadar yavan ve kuru kalmış ki, ne karakterlere ne kurguya katkıda bulunabiliyor. Karakterler kağıttan ve boyutsuz. bazı eşcinsel öğeler 2 uçta kullanılmış ya korku ve tiksinti öğesi ya da tanrılar arasında çok normal olan sıradan bir şeymiş gibi... Yazar bu motifle ne yapacağını bilememiş gibi gözüküyor. Alt metin değişimi desteklerken beklentilerin altında kalıyor ve determinist önermelere teslim olup çoğu yerde nihilizm çukuruna düşüyor. Sonuçta değişim, devrim gibi cesur motiflerin suyunu çıkaran kullanamayan örgü içinde boğulan şeylerden bir tanesi de militarist toplum eleştirisi. Yazarın örgüsünde tek takdire değer şey Mısır pantheonunu araştırmış olması. Bunun dışında imgelere baktığımız zaman belki çatışmalara günümüzdeki hiziplenmelerin öykünmesi gözüyle bakılabilir. Ancak bu açıdan bakılsa bile eksik kalan bir çaba.
Baskı: Kıyamet Sonrası Şafak / Kıyamet Sonrası Günlükleri Dizisi
Yakın gelecek... Önceden tahmin edilemeyen bir salgın Dünya'yı vurmuş sadece 0 grubu kan sahibi insanlar hayatta kalmıştır. Medeniyet çökmüş, bilinen dünya geride kalmıştır. Amerika gelişmekte olan iki gücün yaklaşan savaşının beklentisi içinde huzursuzdur. Kızılderili ulusuna eski şanına kavuşturmayı arzulayan şef Hiowi'nin arkasında birleşmiş olan Birleşmiş Kabileler Ulusu ( BKU ), kutsal toprakları yavaş yavaş geri almaktadır. Yeni Ruhban Sınıfının tüm ülkeyi Hristiyan değerleri altında birleştirmesi hayalini gerçekleştirmek adına her şeyi yapabilecek olan lider Samuel Colt ise yerel çetelere yitirdikleri şehirleri sınırlarına geri katmak istemektedir. Bu iki büyük gücün kaderleri daha önce Beyazadam ve Kızılderili ulusu arasında gerçekleşmiş olan eski bir savaş alanında belirlenecektir: Liitlebighorn. Gizemli bilim adamı Greaves ve ortağı Cortez, bir genelevden kurtardıkları kızılderili kız olan Anna'nın dünyanın kaderini değiştireceğine inanmaktadır, bu kızı Montona'ya götürmek için yola koyulurlar... Kıyamet gelip geçtikten sonra, ufak topluluk yaşamına geri dönüş yaşanmış olan Amerika'da her sokak serserisi ve psikopat için kendini yuvada hissedebileceği bir yer vardır: Yeni Ruhban Sınıfı. Evangelist zırvalara sığınıp bir korku toplumu yaratmaya çalışan Colt ve yoldaşları otorite adına kullanıldığı zaman her ideolojinin nasıl çürüyeceğini güzel örnekler teşkil ediyorlar. Hiowi ise barışçı ve atalarının görüşlerine saygılı olmaktan başka bir arzusu olmayan bir şef. Ancak genç, zeki ve hırçın Agiha onun konseyinde yer bulduktan sonra inandığı totemlere olan sadakati sorgulanmaya başlıyor. Agiha, kendi intikamı adına tüm bir ulusu topyekün savaşa sokabilecek kadar öfkeden kör olmuş. Örgü içerisinde 2 zıt karakter birbirlerine yakın duruşlara geliyorlar: Colt ve Hiowi. Colt, sömürdüğü dini zırvaları bir imgelem olarak deneyimleyince, vicdanına kavuşuyor ve hareketlerini sorguluyor. Hiowi ise otoriteye tutundukça inançlarından uzaklaşıyor. Alttan altta Makyavellist sorgular yürütülürken çokça dini motif ve alıntı kurguyu süslüyor. Cortez, eski bir milis, CİA işkencecisi. İşkence etmesi için ona yollanan bir imam ise tüm görüş ve bakış açısını değiştiriyor. Anna, kimlik bunalımı yaşayan genç bir kız; Kızılderili olmasına rağmen katı hristiyan değerlere bağlı bir topluluk olan Amishler tarafından büyütülüyor. Tüm tanıdıkları öldükten sonra dünyayı keşfetmek için güvenli sınırlarının dışına çıkıyor ancak tutsak edilip köle olarak satılıyor. Greaves, çok zeki olduğu halde sosyal ilişkilerde başarısız bir bilimadamı. Anna'yı dünyayı kurtaracak bir melek olarak görüyor ( ki kendisi ateist ve dini motiflerle amaçlarını açıklaması bir tutarsızlık olarak göze çarpıyor ). Linda, ailesiyle yaşadığı sorunlardan sonra evden kaçmış ve fahişelikle hayatını kazanan zeki ve hayatta kalmasını bilen bir kadın, zamanla Anna için bir abla figürüne dönüşüyor. Görüldüğü üzere çok sayıda stereotip kullanan yazar geneline bakıldığında hakkını vermiş gibi gözüküyor. Klinik gaddarlıktan ve tahakküm arzusundan detaylı biçimde bahseden örgü çok sayıda fazlasıyla yalın olmak üzere Freudyen önerme içeriyor. Karakterler çok kullanılmış olmalarına karşın farklı olmayı başarıyorlar. Motifler daha çok dini ve hepsi Anna'nın bir mesih olduğu algısını desteklemek için kullanılmış. Her şeye kadir virüs ise kontrol arzusunun vücut bulmuş hali olarak okurun karşına çıkıyor. Şiddeti kullanırken biraz aşırıya kaçtığı düşünülebilir yazarın, ancak hayatta kalmak adına verilen çabanın vurgulanması görevini yüklendiği için örgüde ve kullanıldığı ortamlarda göze batmıyor ( gene de zayıf kalplere göre değil ). Aksiyonla dolu kurgusu, Kızılderili tarihi ve inanışlarını araştırdığı belli olan yazarın verdiği bilgiler, sürükleyici olması artıları. Stereotiplere çok bel bağlaması ve henüz karşılaşılmamış bir karakter kullanmaması, Viroloji konusundaki yanlış bilgiler ise eksileri.
Baskı: Hayvan Özgürleşmesi
Yazar, fizyolojik yeterliliklerden bahsederek metnini açmış. Irkçılık ve seksizmi adabıyla yerdikten sonra, bir erkeğin kürtaj yaptırması söz konusu olmadığına göre bu konuda görüş bildirme hakkına da sahip değildir demiş. temel eşitlik ilkesini okurlarına tanıttıktan sonra, eşit ya da özdeş muameleyi değil eşit önemsemeyi gerekli kıldığını vurgulamış. Bireysel açıdan farklara sahip olunsa da cinsiyetler ve ırklar arasında fark olmadığını ifade eden yazar, "eşitliğin bir olgunun ifadesi olmadığını ahlaka dayanan bir fikir olduğunu" belirtmiş. Ahlak felsefesine giriş yapıp çeşitli postulatlar sunduktan sonra, canlıların acı çekme veya haz duyma kapasiteleri üzerinden değerlendirilmesi gerektiğini ifade etmiş. Descaters'in "bilinçsiz otomatlar" olduğunu iddia ettiği hayvanların bilinçsiz olmadığını çeşitli örneklerle okuruna sunmuş. Acıya dair , fizyolojik ve davranışsal çeşitlendirmeler kurduktan sonra, Okkam'ın usturasını kulanmış: bilinçsiz olmadıkları sonucuna varmış ( her aklı başında insan gibi ). Nörologların ifadelerini paylaşıp, dil kullanma yeteneiğinin bir varlığa nasıl muamele edilmesi gerektiği ile ilgisi olmadığını vurgulayıp zor bir soru yöneltmiş okurlarına : " Zihinsel engelliler ve bebekler üzerinde deney yapmaya onay verir miydik?" "Hayatın kutsallığı" değil " insan hayatının kutsallığına" vurgu yaptıktan sonra ötenazi ve kürtaj gibi konuları irdelemiş. hayvanlar üzerinde yapılan çok sayıda deneyin bilimsel makalelerden alınmış çirkin grafik detaylarını ve anlamsızlıklarını göz önüne serdikten sonra, bilimadamlarının klink kayıtsızlığını ( haklı olarak ) yermiş. Akıl almayacak zalimlikteki "işkence deneyler" i okumak gerçekten beton gibi bir mide ve yürek gerektiriyor. davranışçı kasapların mirası, Pavlov'un ve Descartes'in fikir çocuklarının yarattıkları yıkım o derece büyük çapta ve yararsız ki okura kimi zaman sadistçe dahi gelebilir. Özellikle " öğrenilmiş çaresizlik" deneylerinin üzerinde yürütüldüğü köpeklerin hali okurun yüreğini burkacaktır ( bir çok diğer detayla beraber). Bu tarz deneylerin anlamsızlıkları baz çarpıcı örneklerle ortaya dökülmüş. Türler arası kimyasal uyuşmazlıkları hesaba katmayan araştırmacıların kimi zaman gerçekten nedensiz yere kan döktükleri ( tavşanlarda insülin deneyleri ) yazarın ve okurlarının gözünden kaçmayacaktır. Çoğu araştırmacının daha çok para alabilmek adına ( ve deneylerini yükselen tepkilere rağmen sürdürmek amaçlı ) araştırmalarını sadece kağıt üzerinde " kanser araştırmalarına" çevirdiklerini belirten yazar çoğu yerde tarafsız kalmaya çaba göstermiş. Milgram'ın otorite deneyine atıfta bulunan Singer, bilimadamlarının çoğu zaman amaçları yönünde sorgulanmadıklarını ( halk tarafından ) belirtmiş. Bu pasajlardan sonra Endüstriyel çiftliklerin duruma yönelen yazar, tarımın, tarım sanayiine dönüştüğünü; doğa, bitkiler ve hayvanlar arasındaki uyumun dev şirketler ve onlarla rekabete zorlanan çiftçiler için önemsiz olduğunu, ancak karlılık söz konusu olduğu zaman hayvanların çektiği acılardan bahsedildiğini ve plastik ambalajla gelen gıda sayesinde hiç kan görmediğimizi belirten Singer, Konrsad Lorenz'in "gagalama düzeni" ne atıfta bulunmuş açıklamış. Orwell ve "Hayvan çiftliği" atfında bulunduktan sonra, ticari tarım lobisinin halkı sürekli "mutlu,sağlıklı ve iyi bakılan" hayvanlardan verim elde edildiğine inandırmaya çalıştığını belirtiyor. Bizim yarattığımız sorunlar yüzülen normalde görülmeyen hastalıklar ortaya çıktığının altını çizen yazar ( nakliyat humması, Bst hormonu yüzünden acılı ve irinli bir hastalık olan meme iltihabı mastitis vs.) vejetaryenliğin bir tür boykot olduğunu Türcülüğün gerçek yüzünün bu kara arifesinde kendini gösterdiğini vurgulamış. Açlık sorunundan bahseden dev şirketlere yazar sormuş : " Bunca yıldır entansif tarımla açlığı sonra erdirdiniz mi?" Entansif tarımın çevresel etkileri ve protein dönüştürme oranlarına giren yazar, protein açısından yetersiz beslenme ve çözüm önerileri üzerine spekülasyonlar yürütmüş. Bitkisel ve hayvansal protein çeşitlemeleri arasından farka pek girmeyen yazarın eksik kaldığı tek argümanlar bu noktalarda ortaya çıkıyor ( kedilerin torine insanların da kazein / peynirde bulunan bir protein / gibi suplementlere ihtiyaç duyduğunu inkar etmiyor.) vejetaryenlik çizgisinin çok tartışmalı bir konu olduğunukişinin bu kararı kendisinin vermesi gerektiğini ama "hayvansever" olmadığı halde canlıların acı çekmesine katlanamadığı için vejetaryen olduğunu vurgulayan yazar, kendi diyeti ve kararlarını örnek olarak sunmuş. Türcülüğün kısa tarihine yer veren yazar kitabının son bölümünde çokça İncil alıntısı yapmış ve çağının ötesindeki çoğu filozof veya din adamının bile alaya alınmaktan çekindikleri için görüşlerini yeterince savunamadığının altını çizmiş. Hayvan özgürleşmesi hareketinin tarihine ve alınan yola vurgu yapan Singer, Argümanlarını çoğu yerde mantıklı ve güçlü temellere oturtmuş. Okurunun gıdasına bakış açısını zorlayan yazar, hedefine ulaşmış gibi gözükmekle beraber insan ırkının erdemine fazla güvendiği de açık. Yedikleriniz hakkında doğumunuzdan bu yana gelen önyargıları yüzünüze vuracak bu metin okuması kolay bir kitap değil. orta sayfalarda verilen resimler çiftlik ve laboratuvarda neler olduğunu şüpheye yer bırakmayacak bir şekilde ortaya koymakta. cesur ve çağının ötesinde bir metin, biyoloji konusunda eksikleri olmasına rağmen çoşkusu ile açıklarını yeterince kapatıyor.
Baskı: Sürücü
Karakterin kayıtsızlığının dereceleri dışında veri içermeyen ve okurun bağ kurmasının çok zor olduğu bir kurgu, avant garde yazılmaya çalışılırken 3. sınıf film senaryosundan fırlamış gibi davranan, gerçeklikten uzak karakterler ve zaman algısının kurulmasındaki yetersizliği, İthaki'nin Başka kitapları'na yakışmamış.
Baskı: Kitleler Psikolojisi
Yazar, metnini Unutulmaz tarihi olayların insanların iç dünyasındaki görünmez değişikliklerin eseri olduğu belirterek açıyor. Bu durumun çok sık görülmemesinin nedeninin toplumun psikolojik yapısında bulunan köklü unsurların ağır basması olduğunu ifade ediyor. Kitlelerin çağına girdiğimizin altını çizen Le Bon, medeniyetlerin bugüne kadar küçük bir fikir aristokrasisi tarafından kurulduğunu ve idare edildiğini vurguluyor. Hiyerarşiyi ve vahşi elitizm savunusunu sağlıksız düzeylere çıkaran yazar, kitleleri toplumun yapısını çürüten mikroplara benzetmiş. Meşrutiyetin dayatmalarına özlem okunan kültürel geçmişe methiye kıvamındaki postulatlar sunan yazar, metninin büyük bölümünü Napolyon'un siyasi ve kültürel yeteneklerini yüceltmeye ayırmış. Kollektif bilinçaltı tarafından yöneilen kitlelerin bireysel bağlamda, zeka ve benliklerini yitirdiklerini savunan yazar, bir yerde "kovan zihni" tanılamış. Birbirlerinden ayrı binlerce kişinin şiddetli duyguların etkisiyle bir araya gelip bir kitle oluşturabileceğini, kitlelerin duygusal özelliklerinin temelde bireylerle aynı olduğunu belirtmiş. Tuz çözeltilerini ( tampon ) kitlelere benzeten yazar, Herbert Spencer'ı yermiş. Freud ve Jung'un fikir babası olduğu açıkça ortada olan yazar, "ırka" ait düşüncelerin ( substratum ) genetik yolla aktarıldığını ( Lamarck'ın deneyimlerin genlerle aktarılabileceğini yönündeki kuramına atıf ) "ata ırka" ait görüşleri ( residus ) insanın içinde taşıdığını savunmuş. Kültürün etkisini tamamen yadsıyan yazar, kitlelerin vasatlığı temsil ettiğini; bireylerin, kitle içindeyken içgüdülerini frenleyemediğini , bir düşünsel bulaşmayla ( contagion ) duygulanımda hızla sebebiyet verdiğini belirtmiş. Hipnotizmada meydana gelen bireysellik kaybını, kitlenin psikolojisi olarak betimlemiş. Konformizmi tanımlayan yazar, kitlelerin hareketlerinin önceden belirlenemeyeceğini, duyguların her zaman aşırı olduğunu, isteklerini çılgınca bir vecd haliyle elde etmeyi arzu eden kitlelerin isteklerini uzun süre koruyamadıklarını ifade etmiş. Kitle içinde bulunan bireyde "imkansızlık" duygusunun silindiğini, şovenist ve seksist çıkarımlarıyla kitlelerin "tıpkı kadınlar " gibi etkilenmeye açık olduğunu söylemiş. tarih kitaplarının yalancı şahitliklere ve kuruntulara dayandığını ifade edip kitlelerin hayalleriyle düşündüğünü ifade etmiş. Ezberci eğitimi eleştiren ve usta- çırak ilişkisine vurgu yapan yazar, çağdan çağa değişen kitleleri etkileyen kelimeleri irdelemiş. Geçmişten kalma bir çok kuruma yeni kelimeler giydirerek hayal gücündeki kötü tesirleri olan kelimelerin yerine yenisini getirdiklerini ifade edip, toplumun çeşitli tabakları görünürde aynı kelimeleri kullandıklarını ancak konuştukları lisanın aynı olmadığını belirtmiş. Sosyalizm yergisine geniş yer ayıran yazar, kitleleri hayallere çekmeye başaranların onlara hakim olacağını, kitlelerin hayallerini yıkanların ise onların kurbanı olacaklarını ifade etmiş. Önderin, başlangıçta sonradan havarisi olacağı fikir tarafından hipnotize dilmiş kişi olduğunu, kitle halinde bulunan bireylerin bütün iradelerini yitirdikleri için içgüdüsel olarak iradesi sağlam olana döneceklerini savunmuş. Kitlelerin esirliğe ihtiyaç duyduğunu iddai eden, toplu histeri ile kişilik bozukluklarını karıştıran yazar, açıklamalarının temelsiz kaldığı yerlerde totolojilerden medet ummuş. Piramid benzetmesi ve hiyerarşiye açıkça methiye düzen yazar, toplumsal konular karşısından tüm cehaletlerin denk halde geldiklerini iddia etmiş. Tam oturmayan öznel görüşlerin geçmişe dönük bir özlem ve elitizm savunusuyla yoğrulduğu metin, temel eserlerden olmasına rağmen çok ciddi eksiklikler taşıyor. Konuyla ilgili kişileri dahi soğutacak eski Türkçe'ye dayalı çeviri kimi yerlerde zayıf kalabiliyor.
Baskı: Çürümenin Kitabı
Kierkegaard, Nietzsche, ve Foucault'un görüşlerini harmanlayan, nefret dolu nihilizm savunuları içeren bir metin. Deneme kabulünde olan eser, dayanaksız öznel görüşlerin vahşi savunularının kimi yerde saldırılara dönüştüğü ağır ve ağdalı bir dil kullanıyor.
Baskı: Görünür Adam
Yeterince iyi bir terapist misiniz? Peki görünmez bir hastayı, gizli narsisistik bozukluğu ve uzaklaşmacı borderline'ı olan bir hastayı tedavi edebilir misiniz? Geceleri evinize gizlice girilmediğinden, kocanızla veya kendi başınıza olan hayatınızın izlenmediğinde emin misiniz? Vicky artık emin değil, hastası olarak kabul ettiği Y_'nin nevrozlarının üstesinden gelebileceğinden veya mahremiyetinin ona ait olduğundan... Hastasıyla diyaloğu yoğunlaştıkça profesyonel sınırlar ortadan kalkacak ve Vicky'i paranoyaya itecek olaylar döngüsü başlayacaktır... Yazar, optik, psikoloji ve beden dili konularına hakim olduğunu metni boyunca hissettiriyor. Wells'in unutulmaz eserine ( doğal olarak ) atıfta bulunan yazar, karakterini kurgularken K.Dick'in "Karanlığı Taramak" eserindeki kostümden esinlendiğini okurundan gizlemiyor. Y_, ciddi narsisistik bozukluk sergileyen bir hasta olarak Vicky'in profesyonel yaşamına girdiğinde entellektüel açıdan çok farklı seviyelerde olduklarının sürekli sahnelenmesi , terapistin tehdit altında hissetmesine ve Y_'nin ise terapi sürecinden soğumasına neden oluyor. Yeteneğini, görünmezliğini ifşa ederek psikozlu olmadığını Vicky'e kanıtlayan Y_, kendi görüşlerine çarpık bir biçimde bağlı. Terapistini sürekli aşağılaması ve tek taraflı bir süreç yürütmesi zamanla Vicky'nin ters aktarım geliştirmesine ve borderline röntgenciye karmaşık hisler beslemesine sebebiyet vermekte. Aslında Y_ tam bir röntgenci değil, insanları cinsel haz amacıyla izlemiyor. Onları tanımak için rol atıflarından kurtulunması gerektiğini düşünen Y_, yalnızken insanların " gerçek" oldukları düşüncesini savunuyor. Çok net bir uzaklaşmacı borderline profili çizen karakter, temas edemediği yaşamları anlayabilmek uğruna insanlarla arasına kibirden ve tanımlanamazlıktan ( görünmezlik kostümü ) duvarlar örüyor. Yazar, Y_'nin gözünden modern batının nevrozlarını, sosyolojik ve ekonomik dayatmalarını, psikolojik bozukluklarını irdelerken, vurgu yapılan eleştiriler "dikizlenen" kişilerin hikayeleri üzerinden sunulmuş. Karakterler arasındaki "aktarım" a yüklenirken kurgunun akışını biraz da olsa kaçıran yazar, sado-mazo bir ilişkinin dış hatlarını çizmiş. Motifler arasındaki çelişkiler mevcut ancak baş karakterin ağır nevrozlarını vurgulamak için kullanılmış olması nedeniyle göze batmıyorlar. Keyifli bir okuma sunan, eleştirel bir "Görünmez Adam" yorumlaması.
Baskı: Madde 22
2. Dünya Savaşı sırasında küçük bir İtalyan adasında konuşlanmış olan bombardıman birliğinden Yossarian, tam bir paranoyaktır. Yüzbaşı Yossarian, kışlasındaki ast ve üstlerinin deliliklerinin savaş sayesinde açıkça ortaya çıkmasından rahatsızdır, aynı zamanda sürekli birilerinin onu öldürmeye çalışmasından da rahatsız olmaktadır. Emirlere aykırı olarak rütbe peşinde koşan üstlerinin sürekli uçuş sayısını arttırıyor olması, kışlada sinirleri germektedir. Yossarian'ın tek amacı öldürülmeden bu cehennemden kurtulmanın bir yolunu bulmaktır. Kışlada bulunan tüm karakterleri, eleştirilecek karakter özelliğinin bir karikatürü olarak kurgulayan yazar, öyle güçlü kimi yerde Orwellyen kaçacak bir abartı seviyesinde tezatlar kullanıp her sayfasından zeka damlayan alaycı bir üslupla yazmış eserini. Dunning- Kruger göndermeleri içeren ast-üst ilişkileri, bürokratik manevralarla verilen ölüm hükümlerine kadar varıyor. Mevki çatışmaları, zaten bıçak sırtında olan ve ölüm korkusuyla daha da gerilen ilişkileri daha da çıkmaza sokuyor. Irkçılığı, bencilliği, ölümsüzlük düşlerini, kontrol edilemez kaygı gibi özellikleri karakterlerine ustaca yediren yazar, çok sayıda açmazla süslemiş metni ( ki en ünlüsü Madde 22 ). Uyumculuğu eleştiren, din ve tanrı sorgusuna giren yazar, açık Travma sonrası depresyon yaşayan bir karakteri metne dahil ederek, savaşın insan psikolojisinde yarattığı ciddi yıkımı da okuruyla paylaşıyor. Diz boyu beceriksizlikle dolu, sağduyunun camdan uçup gittiği bir kışlada her yerde sağırlar diyaloğu sürmekte, as-üst ve eşitler arasında. statü için dönen onca dolap, bürokratik sadizmle taçlanıyor. Askerlerinin can güvenliğini kendi statü yarışı için hiçe sayan üstler, girişimciliği ve karaborsa yaratmak için ( bir müptelanın sonraki vuruşu gibi) her şeyi gözle alan astlar, silah arkadaşlarını ve kendi güvenliklerini bile önemsemiyorlar. Çoğu asker ölümden öylesine korkuyorlar ki, yaşam onaylayıcı eylemlerin ( seks ) müptelası olmuşlar.Sürekli onanma beklentisi olan karakterler, derin güvensizlik ve kaygı atakları geçiriyor, tüm pisliklerini savaşı bahane ederek ortaya saçan psikopatlar kimi nasıl incittiklerini umursamıyorlar. yazarın çok sayıda tekrar kullandığı doğru, ancak bu durum mantık dışı görüşleri ve olayın saçmalığını vurgulamak için kullanmış bu tekniği. Stevenson atfında bulunan yazar, Freud ve rüya yorumlamalarına gönderme yapıp Psikiyatri eleştirine giriyor. yansıtmacı psikiyatrist üzerinden herkesin kendi eksikliklerini karşısına yansıttığı görüşünü inceden savunan yazar, Adler atfında bulunmuş. Yossarian'ın Roma'ya kaçak gittiğinde yaptığı yürüyüş sırasında dünyanın sunabileceği tüm pisliği okuruna sergileyen yazar, gerçeküstü anlamsızlıklardan okuru o denli hızlı çekip alıyor ki betona çakılmış gibi bir etki bırakıyor. Birey mi yoksa grup mu sorusunu "şeytanla antlaşma" gibi bir motifle okuruna aktaran yazar, başından sonuna Vonnegutvari ironilerle dolu güçlü bir eser kaleme almış. İngilizceye çözülmesi mümkün olmayan açmaz anlamıyla geçen "catch 22" , hakkındaki tüm övgüleri ziyadeysiyle hak ediyor.
Baskı: Güneş Sistemi Öyküleri
saac Asimov'un derlediği kısa öyküden oluşan kitap. Zamanının en iyi bilim kurgu yazarlarının öykülerinin öncesinde öykünün geçtiği göksel cisimle ilgili bilgiler paylaşan Asimov, bilinenlerle buluşlar arasında geçen zamanda değişen bilgileri karşılaştırmak için öykülerin iyi bir kayıt mekanizması olduğunu belirtmiş. Yazarların, geçmişleri ve kazandıkları ödüller gibi bilgileri de okurlarıyla paylaşan editörün de metin içinde bir öyküsü bulunmakta. Asimov'un işin içinde olduğunu belirten en net gösterge, insanın merakı ve zorlukların üzerinden gelme ( per aspera ad astra ) motiflerini yücelten öykülerin özenle seçilmiş olması. Doğa üzerinde tahakküm ve izolasyon, yalnızlığın da incelendiği öykülerin her birinin dokusu birbirinden farklı. Özellikle "Midyeci Bull" ve "Bekle" isimli öyküler sıradan bilim kurgu literatürünün dışına çıkan hoş motifler içermekte. Hoş kurgu oyunları ve akıcı yapılarıyla rahatlıkla okunuyorlar. türün hayranlarına hoş ve zevkli bir mola olacaktır diye düşünüyorum. Öykülerin sıralaması ise şu şekilde: 1- Güneş - Güneş'te Hava Durumu (Theodore L. Thomas) 2-Merkür - Aydınlıkyüzden Geçiş (Alan E. Nourse) 3-Venüs - Altın Arayıcının Aşkı (Robert Sheckley) 4-Yer - Su Gürlemesi (Isaac Asimov) 5-Mars - Zıpzıp Arkadaş (Terry Carr) 6-Asteroidler - Midyeci Bull (Poul Anderson) 7-Jüpiter - Köprü (James Blish) 8-Satürn - Satürn Şafağı (Arthur C. Clarke) 9-Uranüs - Kar Yörüngesi (Fritz Leiber) 10-Neptün - Neptün'de Bir Pazar (Alexei Panshin) 11-Plüton - Bekle (Larry Niven) 12-Plüton - Nikita Eisenhower Jones (Robert F. Young) 13-Kuyrukluyıldızlar - Kuyrukluyıldız, Kurgan ve Kapsül (Duncan Lunan)
Baskı: Ruhsal Çatışmalarımız
Yazar, her nevrozun esasında bir kişilik nevrozu olduğunu ifade ederek açmış metnini. Klasik psikanalizin ataerkil dayatmalarından bunalan Horney, kadın psikolojisi ve kültürel etmenleri odağına almış. Zorlanımlı dürtülerin nevrotik olduğunu, bunların Freud'un savunduğunun aksine doyumu değil güvenliği amaçladıklarını, yalıtılmışlığın, çaresizlik ve kaygıdan doğduğunu belirtmiş. Yazar, kendi kuramını sağlam temellere oturturken libido kuramını sarstığı ortada. Nevrotik eğilimlerin birbirlerini pekiştirip güçlendirdiğini ve yeni çatışmalar yarattığını ifade edip, tüm çatışmaların tipi ve yoğunluğunun topluma göre belirlendiğini söyledikten sonra, çatışmalara karşı 4 ana savunma girişimi olduğunu savunuyor: 1- Çatışmayı gizleme, 2- İnsanlardan uzaklaşma, 3- kendinden uzaklaşma, 4- Dışsallaştırma ( genel yansıtma )... Rol atıflarının yükümlülüklerini çatışma ortamının hazırladığını belirten yazar, Kierkegaard alıntısı yaparak, kayıtsızlık, uyumculuk ve fırsatçılık eleştirilerinde bulunuyor. Çatışmanın söz konusu olduğunu gösteren etkenin tutarsızlıklar olduğunun altını çizen yazar,çatışmaların bilinçdışında bulunduğunu, bilinçta bulunan çatışmanın ise kılık değiştirmiş bir ikilem olarak kendini gösterdiğini ifade etmiş. Güçlü Freud ve Jung eleştirilerinde bulunan Horney, Freud'un ahlak ve insani değerlerden ari bir bilim kurguladığını, Jung'un ise çatışmaların sahiplenilip kişiliğe katılması kuramının zayıf ve gerçeklikten uzak bir yaklaşım olduğunu göstermiş. Stevenson ve Dr. Jekyll, Mr. Hyde atfından bulunan yazar, çocuğun karşısındaki düşmanca dünyayla başa çıkabileceği yollar ve savaş taktikleri geliştirdiğini kalıcı eğilimlerin de bu yolla ortaya çıktığını ifade ediyor. Psikosomatik tepkimeleri bastırmanın başarısız olmasına bağlayan yazar, nevrotik tipolojileri açılımlamış: Uysal tip, saldırgan tip, yalıtkan tip. Yzar, nevrotik kişilerin kendisinin olduğuna ya da o anda olabileceği, veya olması gerektiğine inandığı bir imaj yarattığını, bu imajın özgün yanları kişilik yapısı tarafından belirlendiğine ve farklılık gösterdiğine vurgu yapıyor. İdeal imajın, nevroz dokusuna işlenmiş bir psikoz örneği olduğunu, bilinçsiz bir oluşumdan kaynaklandığını belirten yazar;İdeal imajın statik olduğunu, bunun bir hedef değil tapınılan ve saplantıya dönüşmüş bir inanış olduğunu belirtiyor. insanın kendine katlanamadığı için bir ideal imaj yarattığını, bunun kendine yabancılaşmayı yanında getirdiğini söylüyor. Temel çatışmaların öğelerinin eğilimlerde ve savunma mekanizmalarında kaynaşabileceğini savunan yazar oral fiksasyon ve depresyona bağlı duygusal açlığın fizyolojik birzorlanımı, kendine yabancılaşmanın, temassızlığın dışa vurumu olduğunu iddia etmiş. Adler'in tersinebilir "aşağılık kompleksini" evlat edinen yazar, öz aşağılamanın dışsallaştırılmasını açıklarken düalist çıkarımlarda bulunuyor. Savunma mekanizmalarını açıkladıktan sonra aldatma türlerini açılımlıyor. nevrotiklerin umutsuzluğunun kökenlerini izole edip okuruyla paylaşan yazar, Huxley atfında bulunuyor, ve çatışmaların sadece kişilik içinde bunları yaratan koşulların değiştirilmesiyle çözümlenebileceğini savunuyor. Nevrotik kişilikleri tanılayan yazarın en ciddi başarısı, borderline ve narsisistik bozuklukların temellerini atması. Klasik psikanalizden başarıyla uzaklaşan Horney, devrimsel görüşlere çok yaklaşmış. konuyla ilgilenenler için son derece akıcı ve başarılı bir makale.
Baskı: Yalan Söylediğimi Nasıl Anladın?!
Mikro ifadeler üzerine özerkleşmiş bir metin olmasının yanında, yalan konseptinin sosyal iletişim içerisindeki yeri ve nedenlerinin klinik bir tarafsızlıkla incelendiği güçlü ve doygun bir eser. Ağır bir metin olmasına karşın konu üzerinde yazılmış en temel eserlerden biri olma özelliğini taşımakta.