AN
@Antivenom

Puanlar ve değerlendirmeler

Bu okurun kitap puanları ve yazılı değerlendirmeleri.

Onuncu Gezegen
1/1027.03.2014

Baskı: Onuncu Gezegen

İdris Hamilton, ölen Dünya gezegeninden Mars'a çok önemli bir kargo taşımakla yükümlü olan geminin kaptanıdır. Süper zeki çocuklardan oluşan kargosuna sabotaj girişiminden şüphelenen İdris mürettebatını tüm gemiyi aramakla görevlendirir, zamanında bulamadıkları için patlayan bomba tüm mürettebatı ve İdris'i öldürür. Ölümünden 5 bin yıl sonra gözlerini açan İdris Güneş sisteminin 10. gezegeni Minerva'dadır. Buzdan bir kafese mahkum olmaktansa tüm toplumu sarsacak davranışlarda bulunacak ve Dünya'yı son bir kez görmek için elinden gelen her şeyi yapacaktır... Freudyen imaları okurun yüzüne sıvarcasına kullanan yazar, Ölen dünyadan kaçan kaptanın ağzından çevre katliamı ve kontrolsüz büyüyen sanayileşme eğilimi yermiş. Kadın karakterlerini ucuz erotik öğeler olmak dışında kullanmayı beceremeyip okurun ilgisini canlı tutmak için şeffaf giysilere yönelmiş. Teknoloji karşıtlığı açıkça anlaşılan kurguda insan ilişkileri devasa mantık hataları içermekte, o derece ki ergen fantezisi yakıştırması bile yapılabilir. Solüsyon içinde yüzen ve konuşan bir beyni cinsel açıdan çekici bulan kadın karakter gibi anlamsız, tutarsız ve şovenist ifadelerle ( Dünyalı bir erkekten dayak yeme onuru !!! örülmüş cıvık diyaloglar kurguyu çoğu yerde duvara çarptırıyor. Broca'nın beyni atfını fazlasıyla kelime anlamıyla alan yazar hiçbir dayanak kullanmadan bilinci ve akıl sağlığını irdeleme hatasına düşmüş. Cennet'ten kovuluşu uzay operası arkaplanında uyarlamaya çalışan yazar çok zayıf bir gerçeklik sorgusuyla kurgusuna çeşni katmaya çabalamış. Başkası üzerinden yaşama kavramını röntgencilikle bağdaştıran (???) kurgu içinde bilim ve ilerlemeye duyulan tiksinti son derece açık. Teknokrasi yergisini katı dini kurallarla teknolojik ilerlemesi neredeyse durmuş bir toplumda yapmaya çalışan yazar, Mesih kompleksli karakteriyle Minerva'nın kurucusu fanatik Talbot arasındaki ciddi benzeşmeler kurmasına rağmen bunlardan biri kurgunun kendi gidişatından diğeri ise kurgudaki hatalardan kaynaklanmakta. Vahşi fantezilerini çağa göre ilkel kalmış karakter üzerinden aktaran yazar tecavüzü dahi onatmaya çabalamış. Talbot'u tanımlarken dahi ( Hitler ve Gandhi karşımı bir Rasputin ) saçmalama derecesinde gerçeklikten uzaklaşan Cooper, çok fazla sayıda kavramı başarısız bir şekilde birbirine kaynatmaya çalışmış. Spinoza'nın tanrısı'na inanan bir din militanı olan Talbot kurduğu toplum üzerinden gelenekçilik ve yenilikçilik tartışması yürütülmüş. Kefaret adına tüm bir toplumu buzdan bir cehenneme hapseden diktatör üzerinden özgürlük ve güvenlik takası sorgusuna girip çok zayıf anarşist argümanlar yürütmüş. Konformizm uyarılarını Minerva toplumunun içe kapanıklığı ve uysallığı üzerinden sürdürse de yapmacık ve kuru olmaktan kaçınamıyor. Hans Andersen ve Scott Fitzgerald atfı yapan yazar, Diktatörlüğü ve hiyerarşiyi yermesine karşı karakterini devirmeye çalıştığı mesihin koltuğuna oturtmaktan çekinmemiş ve İsa yakıştırması dahi yapmış. Baskan yayınları serisi tamamlamak dışında niyeti olan okurlar kesinlike uzak durmalı. Hem edebiyat hem bilim kurgu ekolü adına bir utanç kaynağı.

Baskı: Steelheart (Reckoners, #1)

İşgal'in üzerinden 10 sene geçmiştir. Calamity gökte belirdiğinde sıradan insanlara süper güçler vermiş, bu olaydan sonra her şey değişmiştir. Newcago ( Yeni Chicago ) 'nun efendisi olarak bilinen Steelheart, bu süpergüçlere sahip Epiklerden biridir. Yaralanamaz olarak bilinen Steelheart'ın yüzündeki yara izini ise hatırlayan biri vardır: David. 8 yaşındayken Steelheart'ın yaralandığını gören David, babasının öcünü almak için öncelikle Epiklere karşı savaşan Asiler'e katılmalı, ardından Steelheart'ın zayıf yönünü kullanarak onu öldürmelidir. Amacına ulaşmadan önce saplantı haline getirdiği intikam güdüsünü dizginlemeyi, hayat görüşünü sorgulamayı öğrenecektir... Epikler güçlerini kazandıktan sonra insanlar üzerinde hakimiyet kurmuş, çoğu yerde altyapı çökmüş, hukuk sona ermiştir. Doğal afet gibi olan Epikler, hırsları ve kaprisleriyle katliam boyutlarında yıkım yarattıktan sonra en güçlüleri birlik olma veya tiran olarak yönetme gibi seçimlerle yeni bir statüko oluşturmuş. Tüm eser boyunca " Güçlü olan mı haklıdır, haklı olan mı güçlüdür" tartışması yürütülmüş. Platoncu bir düalizmi kurgusuna yediren yazar, Lord Byron alıntısı yapmış : " Güç yozlaştırır, mutlak güç mutlaka yozlaştırır." 1. tekilden aktarılan hikayede İşgal'den sonra yönetici veya idari pozisyonlarda olan elitler statü simgesi olarak 1920 ve 30'ların giyim tarzını benimsiyor. Steelheart tarafından çoğunluğu çeliğe dönüşen Newcago sakinleri yeraltına çekilip normal hayatlarını sürdürmeye çalışıyorlar, geçmişin sıradan işleri bu dünya için imtiyaz niteliği taşıyor. eski sert çalışma koşullarının geri dönüşü, sosyo kültürel gerilemelere vurgu yapıyor. Epiklerin Dna'sı gizli ve yüksek değerde yeni bir para birimi olarak kullanılıyor. Epikler üzerinde deneysel çalışmalar yapılmış, Black lab'lar da yürütülen bu deneyler yni teknolojik ilerlemelere sebebiyet vermiş. Tüm bu değişime neden olmuş olan Calamity, Günlük dilde doğaüstü bir gücün yerine geçmiş, " Tanrı" yerine kullanılıyor. Efendi köle bağlamında tanımlanan tüm bir sosyal düzen söz konusu.Makyavellizm sorgusuna giren yazar, Steelheart'ın yokluğunda altyapı ve düzen koyucuların eksiliğinde sıradan insanların hayatlarının ne hale geleceğini ön plana almış. isa'nın 2. gelişi uyarlaması gibi görünen bir inanca sahip olan " İnananlar" ( true believers, Stan Lee'nin favori sözcüklerinde biri , atıf ), İyi Epiklerin geleceğine ve kötülüklere son vereceğine güveniyorlar. David'in saplantısı, grubu 2'ye bölüyor. Steelheart'tan alacağı intikamın takıntıları onu hoşlandığı kadından', Megan'dan uzaklaştırıyor. Geçit bekçisi görevini Megan'a yükleyen yazar, bilimsel temellere çok fazla dayanmayacağı "Durkon" Paradoksu" adı verilen bir kuramla okuruna bildiriyor. Tanrı kompleksli Epikler, güçlerini kullandıkça insanlıktan çıkıyor, değerlerini yitiriyorlar. Bu motifte savaş sanatlarının temel prensiplerini göz önüne aldığı belli olan yazar kitabının son bölümüne çok sayıda kurgu oyunu sıkıştırmış. "Genç Yetişkin" türüne dahil olan kitap edebi açıdan çok fazla şey sunmuyor ama akıcı temposu ve "süperkahraman" ekolüne farklı bir bakış açısı getiren diliyle okuru kendine bağlı tutmayı başarıyor.

Baskı: Toplu Öyküler 1 - Bay Uzay Gemisi

Ünlü yazarın 25 kısa hikayesinin toplandığı kitabı. Metin, yazarın kendi ağzından bilimkurgunun ne olup olmadığıyla ilgili görüşlerini ifade etmesiyle açılıyor. Bilim kurgunun özünün toplumsal düzeyde kavramsal yerinden oynatmalar olduğunu belirten yazar, bu tarz hikayelerde baş kahramanın bir fikir olduğunu okuruyla paylaşmış. Hikayelerinde bürokrasiyi ve çevre katliamını eleştiren yazar, makinelerin insan işgücünün yerine geçeceği uyarısında bulunmuş. Zaman yolculuğu motifi, otorite sorgusunu hikayelerine dahil eden usta imzası gibi olan gerçeklik sorgusuna da yer vermiş. Silahlanma karşıtı görüşleri kurgusuna yediren, hayvan refahı konusunu mizahi bir dilde işleyen ve vejetaryenlik savunusu yapan yazar, neredeyse tüm hikayelerinde savaş ve militarizm karşıtı görüşlerini belirtmiş. Pasif direnişi destekleyen ifadelerin de yer aldığı, Darwin ve Mendel atıflarının bulunduğu, teknokratik oligarşi toplumlarını işleyen yazar, metnine soğuk savaş paranoyasını ustaca katmayı bilmiş. Gelenekçilik ve yenilikçilik tartışmasına giren, medyanın yanlış bilgiler yayarak statükoyu destekleyici görev gördüğünü ifade eden, Makyavellizm, bilinç sorgulaması yapan yazar, Dante ve Milton atıflarında bulunmuş. Bir hikayesinde postmodern bir cennet bahçesi kuran yazar, doğa ve yetiştirme tartışmasını da başka bir hikayede girmiş ( nature vs nurture ). İkarus ve kelebek etkisi atfı yapıp bireyciliği savunan , nedenselliği irdeleyip büyükbaba paradoksunu kurgusuna katan, anarşist görüşlerin savunusuna yer veren yazar şirket hegemonyasının kimi zaman kanunlardan çok daha güçlü olduğu dünyalar kurgulamış. Diğer dünya ve yaşamların farklı formlar alacağını ileri süren yazar, insan merkezci görüşe karşıt motifler kullanmış. Farklı yaşam formları arasında iletişimdeki zorlukları kurgusunda kullanan yazar, Gulliver'in gezileri, Alice Harikalar Diyarında, Oz Büyücüsü, Erewhon atıflarında bulunmuş. Gulliver'in Gezilerine atıfta bulunan öyküsünde enflasyon kuramıı ( büyük patlamanın ardından oluşan genleşmeyi açıklamak için kullanılan kuram ) kullanan yazar, ekolü hakkındaki samimi görüşlerini okuruyla paylaşmış. En çok göze çarpan hikayleri; Dadı, Maaş Çeki, Değişken Adam, Kafatası, Savunucular, Yorulmaz Kurbağa, Ötedeki Vub, Bay uzay Gemisi, Ulu C. Eser hayranlarına keyifli bir okuma sunacaktır.

Uzaydan Gelen Ajan
2/1027.03.2014

Baskı: Uzaydan Gelen Ajan

Don Haig, Fyon adlı yapay gezegenin sahillerinde yaşayan evsiz bir ayyaştır. Bir gün kimilerince yarıtanrı gibi kabul edilen üstün bilimadamı Vulcan'ın yapma bebeklerinden birini bulunca hayatı değişir. Çok derinlerde birbirine bağlanan bebek ve Haig, totaliter ve ırkçı SSP'nin hedef listesine alınacaklar ve Haig hayatı pahasına oyuncak bebeği korumak için elinden gelen her şeyi yapacaktır... Freudyen imalar ve rüya sekansları kullanan yazar, gelecekte kontrolsüz evrim geçiren insanlara animistik öğeler atfetmiş. Kanat çıkaran anten büyüten insanlar, SSP nin ırkçı politikalarına kurban gitmekte. K. Dickvari gerçeklik sorgusunu çok da başarılı işleyemeyen yazar, altın yapma bebek üzerinden özne-nesne kavramlarının karıştırılmasını ve nevrozları irdelemeye gayret etmiş. bebeği bulduktan sonra hayatı kökten değişen Haig içkiyi bırakıyor ve evrenin gündemine önem vermeye başlıyor. Oedipus efsanesi göndermesi yapan yazar, doğa üzerindeki tahakküm arzusunu yapay gezegenler ve onlara duyulan duygular üzerinden irdelemiş. Kurgunun akımını bozan mantık hatalarına düşen yazar, gizemli anlatı adına çoğu yerde metafiziğe girmiş. İnsan avı gibi sert öğelerin bulunduğu kurguda kullanılan çoğu oyun zayıf. Makyavellizm eleştirisi yapıp kayıtsızlık uyarısında bulunan yazar, aşkıncılık akımına imalarla dolu ifadeler kullanmış. Güvenlik ve özgürlüğün takası üzerinden Benjamin Franklin atfı yapan yazar, Pinokyo'ya da atıfta bulunup çok da sürükleyici yanı bulunmayan metnine buruk ve umutsuz bir son uygun görmüş.

Embriyogenesis
2/1027.03.2014

Baskı: Embriyogenesis

Çok uzak bir gelecekte geçen 2 farklı öyküsünü Descartesçi bir tahakküm içeren arka planda varoluşçu imalarla açmış. Deterministik ifadelerin de yer aldığı kurgusunda Heisenberg'in Belirsizlik Kuramı na atıfta bulunan yazar, aralarda lirik bir dil kullanmaya gayret etmiş. Materyalizm ve açgözlülüğü eleştiren yazar, Nietzsche'ye atıfta bulunmuş. Tıbbi iktidar eleştirisine girip akıl rahatsızlığı, özgürlük ve konformizm karşıtı ifadeler arasında bağlantılar kurmuş. Aile gibi kavramların artık mevcut olmadığı gelecekte sevgi ve diğer insani değerlerin yeri bulunmamakta. Tamamen objektif yargılamanın bulunduğu gelecekte yargıçlar birer bilgisayar. Zayıf tasvirler ve özgür iradeyi, bireyciliği savunan yazar kurgu oyunu yapmak adına toplumculuğu destekleyip akışı sekteye uğratmış ve kurduğu kurgunun temellerini yıkmış. Çoğu ifadesinde düalist önermeler kullanan yazar, ilk öyküsünde " Makinelerin yükselişi" temasını işlemiş. 2. öyküsünde soğuk duygulardan ari ve steril bir gelecek dizayn eden yazar, çocuk doğurma hakkını sadece genetiği ile oynanmamış "gerçek insanlara" atfetmiş. Gerçek insanlara, kristal soy yakıştırması yapılıyor ve elit bir kesmi oluştururyorlar. Güneş enerjisinin tek enerji kaynağı olduğu optimist görüşlerin yanında yazar sosyal kıstasları tersine döndürmüş; herkes torna tezgahından çıkma benzerlikte çekiciliğe sahip olduğu için çirkinlik bir çekicilik ölçütü haline gelmiş. Genlere zeka atfeden ve metafiziğe giren yazar, Lamarck'ın önermeleri ile süslediği kurgusunu Descartes gerçek olan bir rüyasına çevirmiş: Tamamen inorganik insanları yaratabilen Tanrı rolündeki bilim adamlarının bulunduğu kurgu teknoloji karşıtı imalar içeriyor.

Baskı: Kadın Filozoflar Tarihi

Tüm kadın filozofların haklarını vermek amacıyla derlenmiş bir çalışma. Yazar bilinen ( kayıtlı ) ilk kadın filozofların Pythagoras'ın çevresinde olduğunu, ilkinin ise eşi Krotonlu Theano olduğu ifade edip "Altın Kesit" kuramını ona atfetmiş. Çileciliğin ve yoğun zihinsel çalışmanın revaçta olduğu dönemde Theano nun döneme hakim olan görüşleri benimseyip kadının kamusal alanda var olmasını desteklemediğini ifade etmiş. Kadınların kamudan dışlandığı bir dönemde Hetairalar ( eğitimli ve kültürlü eskortlar ) ın insan ilişkilerinde serbest olduğunu aralarında en önemlisinin ise Aspasia isimli okul yöneticisi olduğunu vurgulamış. Aspasia'ya akıl danışmak için gelen arasında Sokrates, Anaksagoras gibi önemli şahsiyetlerin bulunduğunu, eğitim konusunda evli kadınlardan çok daha üstün olduklarını, Aspasia'nın hitabet sanatında otorite kabul edildiğini ve bilgi tellallığı yerine insanları felsefe ile uğraşmalarını desteklediğini, teşvik ettiğini belirten yazar, Diotima'nın bağlayıcı unsur olarak sevgiyi ön plana çıkardığını, tek dünya görüşünü yıkan "İki Dünya Kuramı" nı ( maddi ve manevi dünya ) ortaya attığını, Phintys gibi filozofların kadın ve erkeğin beraber felsefe yapmasını savunduğunu ifade etmiş. Antik çağ kadın filozoflarının hepsi dünyaya teorik yönden nüfuz etme cesaretini gösterdiğini vurgulamış. Ortaçağ'da kadın düşünürlerin yerini bulduğu akım: mistisizm. Gizemli bilginin ve ruhun felsefesi. Bingenli Hildegard 1150'de kendi kadın manastırını kurmuş ve 1158'de bağımsızlığını ilan ederek Kilise'de ciddi sarsıntı yarattı. İnsanın ikiliğini sorgulayan Hildegard kişisel sorumluluğa geniş yer vermiş. Marguerite Porete teoloji ve felsefe alanında serbestçe konuşmak istediği için canından olduğunu ifade eden yazar, Sienalı Caterina'nın özgür iradeye çok önem verdiğini belirtmiş, lüks içinde yaşayan papalara dinin gereklerini hatırlatarak utandırdığını, Ortaçağ'da kadın filozofları birleştiren en önemli unsurların inançları olduğunu vurgulamış. Rönesans döneminde kadınların bilgin olarak kamusal yaşama katılabildiğini, güzellik ve zekanın birleşmesi olarak görüldüklerini, eğitim olanaklarının evlendikleri zaman sona erdiğini ifade edip Engizisyon ve cadı avlarına rağmen dönemin kadın filozoflar açısından zengin olduğunu belirtmiş. Marie le Jars de Gournay'in ilk kadın aktivistlerden olduğunu ve " Kadın ve Erkeğin Eşitliği Üzerine" yi 1622 'de yazdığını , Montaigne'nin onu himayesine aldığını ve büyük saygı duyduğunu, Rönesans'ta insanların Tanra düzeni dışında bir düzeni kendi düzenlerini aradıklarını, Margaret Cavendish'in Descartes'in 2 tözlü ayrımına karşı çıktığını, insan ve doğanın ayrılmaz bir bütün olduğunu, birinin diğerinin hakimi olmadığını savunduğunu ve Liebniz'e ilham kaynağı olduğunu,Anne Finch Conway'in determinist ve mekanik evren görüşlerini benimsemediğini, bireyciliği ve özgür iradeyi savunduğunu belirten yazar, "monad" kavramının esasen Liebniz'e değil Conway'e ait olduğunu Juana İnes de la Cruz'un ruhun cinsiyeti olmadığını ve tüm insanların münferit olduğunu savunduğunu ifade etmiş. Rönesans kadın filozoflarına göre insan evrenin parçasıdır hakimi değil. Yazar, 18. yy da kadınların rehberliğe muhtaç büyük çocuklar olarak görüldüğünü, Mary Wollstonecraft'ın 1791'de "Kadın Haklarının Gerekçelendirilmesi" ni yazdığını erkekle kadın arasında fark gözetilmesinde çok belirleyici rolü olan hissetmek ve düşünmenin birbirinden ayrı tutulması olduğunu, kadının düşünmekten çok hisseden bir varlık olduğu görüşünün hakim olmasının döneme ait bir görüş olduğunu belirtip 19 yy da eşitlik taleplerinin örgütlenmiş kadın hareketi olarak ortaya çıktını ifade etmiş. Hedwig Dohm'un "kadın doğası" üzerinden kadına yapılan ayrımcılığa şiddetle karşı çıktığını, kız ve erkek çocuklarının sosyalleştirilmesindeki farkların doğa yasasına dayandırılarak haklı çıkarılmaya çalışılmasını sertçe eleştirdiğini, Rosa Mayreder'e göre "kadınsı" ve "erkeksi" gibi görülen tüm ifadelerin kültürel bir normlaşma olduğunu ve bu görüşlerin ileride Simone De Beauvoir'ı da etkileyeceğini söyleyen yazar,Hannah Arendt'in ünlü Eichmann davası üzerine " Kötülüğün Banalliği üzerine bir rapor"u yazdığını belirtmiş. Beauvoir'ın bireyin yalnızlığını güçlü biçimde yaşadığını, etik konuların onun varoluşçuluğunda önemli yer tuttuğunu ve ateizmi güçlü şekilde savunduğunu, ahlakın olup olmadığının insana bağlı olduğunu, hiçbir ilahi yasanın breyin kendi yargılamasından daha önemli olmayacağını ifade ettiğini belirtip Agnes Heller'in insanların çevrelerini biçimlendirerek kendilerini de biçimlendirdiğini söylediğini , Martha Craven Nussbaum'a göre dünya bencil tutkularla dolu olduğu için etik felsefesine ihtiyaç duyduğumuzu belirten yazar, son bölümü felsefenin geleceği açısından geleceğe bakış olarak aktarmış. Tüm kadın filozofların hakkını veren derli toplu ve detaycı bir çalışma.

Erewhon
7/1027.03.2014

Baskı: Erewhon

Gönüllü bir sürgün olan ana karakter, talihini uzak diyarlarda aramak için İngiltere'den ayrılır. Avrupa'nın kolonilerinden birinde çobanlığa başlayan karakterin tek amacı tarifsiz zenginlikler bulmak ve şansını tersini döndürmektir. Sürekli bulutlarla çevrili olan yüksek bir dağın ardına yapacağı yolculuk onu henüz keşfedilmemiş bir uygarlığa götürecek, orada kaldığı süre boyunca bu garip toplumu inceleyecektir... Keşfetme arzusu ile dolu olan karakter zamanın ruhunu yansıtıyor, başarılı pastoral betimlemelerle desteklenen kurgu akıcı. En yüksek dağdan ölümüne korkan yerli karakteri, zorlu doğa koşullarıyla birlikte geçit bekçisi görevini üstlenmiş. Materyalist ve sömürgeci İngiliz imparatorluğunun imalarını bünyesinde taşıyan karakter 1. tekilden aktarılmış. Doğa koşulları ile izole olmuş bir ülke olan Erewhon'un insanları fiziksel açıdan güçlü ve güzel, karakter ve ahlaki açıdan zayıf bir toplum oluşturuyorlar. Yazar sosyal istenirlik kıstaslarını tersine çevirerek çağın İngiltere'sini hicvetmiş. Sosyal darwinizm imalarına başvuran yazarın kurgusuna, insan ıslahı görüşü hakim. Makinelerin insan iş gücünün yerini alacağına yönünde çağının ötesinde uyarılarda bulunan yazar, aynı zamanda konformizm ve kültürel baskı oluşumunu da irdelemiş. Fiziksel rahatsızlıkları modern tıbbın tedavi etmeyeceği, insan bünyesini tembelleştirip hastalıklara karşı daha duyarlı ve zayıf hale getireceği uyarısında bulunan yazar, ileride doktorların ilaç pazarlayacağını öngörmüş. Sosyal ve bireysel sorumluluk, ahlak ve adalet kavramlarını tersine çeviren yazar, ölümden korkmayan buna bağlı nevrozları taşımayan bir toplum dizayn ederken taksidermi ve heykeltraşlığı melezleyerek yeni bir meslek grubu kurgulamış. Bu kimselerin eserleri olan cesetten heykeller toplumun eski dönemlerinde sokaklarını süslemiş. Sanatın ticaret unsuruna dönüşmesiyle alaya eden yazar, ölüm ve doğuma verilen tepkileri tersine çevirmiş. Aşağı kastların varlığına verilen tepkiler üzerinden elitizm eleştirisine giren yazar, Tanrı ve kilisenin otoritesini sorgulamış. Pantheona yakın çoktanrılı bir dine sahip olan Erewhonlular insan özelliklerinin kişiselleştirilmiş hallerine ibadet ediyorlar. Düalist önermelerle eğitim sistemini ve ezberci eğitimi eleştiren yazar, totolojilerle mantıksızlıkları vurgulamış. Akademik yobazlıkları irdeleyip bireyi yüceltirken "Mekanik evren" görüşü "Makinelerin kitabı" bölümünde hicvedilmiş. Çok sayıda determinist argümanla ve Mekanik evren, biyolojik evrim uyarlamasıyla akımı bozmayan yazar, İnsan ruhunun ikiliğini apollonik ve dionysosçu görüşleri irdelemiş. Ortak gen hafızasını savunan yazarın görüşleri Lamarck'a daha yakın. İlk bilimkurgu eserleri arasında sayılan eser hem ütopik hem distopik özellikler taşıyor.

Evrenin Türküsü
7/1027.03.2014

Baskı: Evrenin Türküsü

Lanskoy, hocasının isteği üzerine ünlü bir kozmonotun heykelini yapmak üzere görevlendirilir. Görüşme esnasında uzay aracında görev bölgesine gitmekte olan Çevtsov ile konuşabilecekleri kısıtlı bir zaman vardır. Lanskoy, insanın tutkularını ideal ve erdemlerini bir heykele dönüştürmek için efsanevi Çevtsov'un maceralarını dinlemeye başlar. Akıllı bir türle olan ilk teması ve uzayın tehlikelerini ilk ağızdan dinlemek Lanskoy'un içindeki yaratıcılığı ateşleyecektir... Doğa üzerindeki tahakküm arzusu ve hayalperestlik seviyesindeki optimist görüşler ilk sayfalarda kendini belli ediyor. Geleceğe özlem duyan karakterin ağzından Rönesans ve Uzay çağı bağdaştırılmış. İnsanın manevi şahsiyetine sıklıkla övgüler düzen yazarlar, sanat ve sanatçıya, bilim ve bilim kurguya saygı da kusur etmemişler. Geçmiş yüzyılların deniz ve keşif serüvenlerini uzaya taşıyan yazarlar, insan merkezci yaklaşımları eleştirmişler. Teknolojik ve evrimsel bazda taze ve farklı önermelere giden yazarların kurguladığı dünyalar evrim kuramına atıfta bulunması yanında temelini bilimsel önermelerden almayan motifler oluşturmuş. Nietzsche'nin "übermensch" ine gönderme ve Darwinist çıkarımlar kullanan yazarlar, son derece ilginç bir motif kurgulamışlar: Nihilist bir uzaylı ırkı. Beethoven, Mozart, Leonardo da Vinci, Michelangelo atıfları yapan yazarlar, bilgi birikimini bilime ve şiire yükleyen ifadeler kullanmışlar ve kollektif bilinçaltına, Jung'a atıfta bulunmuşlar. Homeopatik tedavinin yüceltilmesi, nükleer silahlanma karşıtı görüşleri, iletişim sorunlarının edebiyat ve anlayışla çözülebileceği önermeleri dışında Goethe ve Shakespeare atıflarında bulunan yazarlar eserlerini pozitif ve geleceğe umutla bakan bir sonla kapatmışlar. Ufak tefek yazım hataları hariç okuma zevkini bozacak bir yanı yok. Türün hayranları keyifle okuyacaktır.

Baskı: Tanrılar ve İmparatorlar (Galaktik İmparatorluk Serisi #2)

Florina'nın tarlalarında kendine gelen Rik'in uyanmasından öncesine dair anısı yoktur. Bölgenin yerlilerinden olan Valona, onun koruyuculuğunu ve hemşireliğini üstlenir. Bölge yöneticisi Terens'in gözetimi altında olan fabrikalar ve tarlalar tüm galaksiye sadece o gezegende yetişmekte olan Kirt liflerini işleyip satmaktadır. Sark gezegenin mandası altında olan Florina'yı çok ciddi bir tehlike beklemektedir. Sark'lı efendilerin Kirt işlemeleri dışında umursamadığı geri kalmış Florina'yı bekleyen tehdide dair bilgisi olan tek kişi ise hafızasını yitirmiş olan Rik'tir. Trantor ve Sark'ın tüm çıkarlarına karşı Florina'yı kurtarmak için Rik'in geçmişini hatırlaması ve entrikalarla örülmüş ağlardan sıyrılması gerekecektir... Vakıf evreninde geçen öykü İmparatorluk serisinin 2. kitabı ( 1. Kitap asi Gezegen Tyyran / Sonsuzun tohumları, 3. Kitap Uğursuz Gezegen Galactica / Zamandan Kaçış ). Sark'ın mandası altında olan Florina'da çok sert bir kast sistemi mevcut. Oligarşinin hüküm sürdüğü Sark, Trantor'dan farksız ama daha küçük nüfuza sahip bir imparatorluk olarak okurun karşısına çıkıyor. Köylülerin bazıları eğitilmek için Sark götürülüp çeşitli bürokratik pozisyonlara atanıyorlar. ara bir yönetici sınıf haline gelen bu kişiler Kentli olarak anılıyor. Bunlardan biri olan Terens üzerinden elitizm eleştirisi yürütülmüş. Bürokrasi ve uyumculuk eleştirileri ise Samia üzerinden irdelenmiş. Samia, soylu bir beyin kuluçka makinası olmak yerine bilim kadını olmayı seçen bir soylu kızı. Terens üzerinden doğal olana ve doğaya dönüş özlemi dile getirilirken entrika ve politik ikili oyunlarla dolu olan kurgu çoğu yerde polisiye türünün özelliklerine yaklaşıyor. Son sayfalara değin merak öğesi ustaca kullanılmış olan eserde, okurun şaşırabileceği çok sayıda kurgu oyunu mevcut. yazarın kurgusuyla arasındaki mantık düellosuna dönen oyunlar son derece başarılı. Rik'in geçmişini araması, daha önceki veya şuaki kimliği arasındaki tercihi , Valona'nın karşılıksız ( kimi zaman Nigthingale sendromuna yaklaşan ) aşkı gibi çok sayıda motif, politik bir bilimkurgu / gerilim olan kitabın akıcı ve ilgi çekici olmasını garantilemiş. Yaşamın değeri ve yönetimin çıkarlarıyla halkın isteklerinin çatışması gibi irdelemeler kuru olmasını engellemiş.

Baskı: Süper Kompüter Colossus

Profesör Forbin, binlerce kişinin 12 yıllık çabasının ürünü olan Colossus'u aktive etmek için sabırsızlansa da yanında getireceği tehlikeleri de göz önünde bulundurmaya başlamıştır. Bloklara bölünmüş dünya USNA ve USSR'nin arasındaki soğuk savaşa odaklanmış, ufukta gözüken bir nükleer savaşın endişesi altında yaşamaktadır. Etkinleşince tüm savaş tehditlerine son verecek olan Colossus, kısa zaman içinde önlediği tüm tehlikelerden daha büyük bir endişe kaynağına dönüşecektir. Prof. Forbin ise yarattığı canavarla mücadele edebilecek tek kişidir... Teknoloji karşıtı ve soğuk savaş paranoyası kokan esere "Makinaların yükselişi" teması hakim. Bertrand Russel alıntısı yapan yazar, politik anlaşmazlık yüzünden çıkan savaşları eleştirirken fazla yüzeysel yazmış. Tüm insanlığın kaderini mozolesinde yatan dijital bir tanrıya teslim eden süper güçler ( USNA ve USSR ) üzerinden Mary Shelley ve Dr. Frankestein'in Canavarı iması yapılmış. Colossus'un bilinç kazanması ve Rus yapımı ikizi olan Kustos ile iletişime geçmesi, insan efendilerin tahtlarından indirilmesi, organik ve dijital bilinçlerin soğuk savaşına sebep oluyor. Cleo ve Forbin arasındaki kuru, yavan ve kurguya hiçbir katkısı olmayan aşk motifi son derece zayıf ve inandırıcılıktan uzak. Genelinde seksist ve şovenist ifadelerle dolup taşan ifadeler yüzünden ( süper bilgisayarın devre bağlantılarını kontrol ettikten sonra kahve yap da içelim kızım tarzı... ) okur kolaylıkla metinden soğuyabilir. Akıl almaz çeviri hataları ( diskusyon yapmak gibi... ) akımı bozan engeller olarak okurun karşısına çıkacaktır. USNA ve USSR'nin daha büyük bir tehdide karşı birleşmesi gibi ucuz kurgu oyunları yanında insanlık ve evrim sorgusu zayıf kalan diğer motifler. Benjamin Franklin'in özgürlük ve güvenlik hakkındaki alıntısına atıfta bulunan sorgulama, Colossus ve Forbin arasındaki tartışmada işlenmiş. Tanrı kompleksli yapay zeka, insani bir nevroz taşıyan mekanik bir tanrı olarak kurgudaki devasa bir boşluğa işaret ediyor. Freudyen otorite açılımları yapan yazar, Savaşı yasaklayıp insanlığa savaş açmakla tehdit eden Colossus motifinde ciddi tutarsızlık ve mantık hatalarına gömülmüş. Kendini ayağından vuran kurgu oyunları ve inandırıcılıktan uzak olan sosyal etkileşimler okuru tatmin etmeyi başaramıyor. Baskan'ın serisini tamamlamak dışında bir amaç taşıyan okurlar hayal kırıklığına uğrayabilir. Başka incelemelerde görüşmek üzere.

Yaratılan Dünya
5/1027.03.2014

Baskı: Yaratılan Dünya

Alternatif gelecek. Polis devleti haline dönmüş olan Amerika'da tüm insani haklar devletin kontrolüne geçmiştir. Gizli polis uzaydan gelen tek hücreli tepkisiz yığınlara ve Jones isimli medyumun başlattığı halk hareketine karşı çaresiz kalmıştır. Cussick, hem karısını Jones tarikatının pençesinden kurtarmaya hem de gizli polis olarak işini korumaya çabalamaktadır. Dr. Rafferty'nin ürettiği klonlar Venüs çevre koşullarında yaşam deneyine hazır olmalarına karşın gergin politik ve ekonomik ortam deneyi tamamlamasına izin vermemektedir. Jones ise 1 yıl önceden herşeyi görebildiği için federal hükümeti devireceğinden emindir. Cussick hem kadere hem de öfkeli yığınlara karşı mücadele etmek zorundadır... Deterministik öğeleri bünyesinde barındıran Jones karakteri, siyasi lider hicvi açısından başarılı bir kurgu olsa da roman içerisindeki yeri az kalmakta. Yazar, pek de tarzına yakışmayan şekilde determinizmi Jones ile savunuyor gibi durmuş. Dr. Rafferty klinik kayıtsızlığı ve tahakküm arzusunu bünyesinde barındırarak bilim adamı hicvini temsil etmiş. Tanrı kompleksi, Dr. Rafferty'nin Venüs deneyinde yaratılan insanlarda kendi DNA'sını kullanmasında ifade edilmiş. Varoluşçu imalar, Relativizm akımı olarak okura sunulmuş ve karşı cepheyi temsil etmekte. Çoğu suçun cezası ölüm değilse de çalışma kamplarında ömür boyu tutsaklık. Eser boyunca diyaloglar dağınık ve okuru içine çekmekte fazla başarılı değiller. Kimi yerde inandırıcılığını kaybetme pahasına kurgu oyunları kullanmış olan ustanın bu eserinin aceleye geldiği hissediliyor. Determinizm ve özgür irade sorgusu yarım kalmış, daha çok politik bütünlük ve otoritenin sorgusuna ayrıldığı belli olan eser sadece "Hardcore" K. Dick hayranlarına hitap edecektir.

Uzun Dünya
9/1027.03.2014

Baskı: Uzun Dünya

İnsanlık, beşiği olan gezegenin kaynaklarını tüketmeye ve dünyayı yaşanılmaz hale getirmeye yaklaşmışken, sonsuz sayıda paralel dünyaya erişim şansı ortaya çıkar. "Adım Günü" nden itibaren insanlar "Doğu" ve "Batı" yönünde olmak üzere olasılıklar ağacının dallarına dahil olan çok sayıda paralel dünyaya çok basit düzenekler olan " Adımlayıcılar" sayesinde erişebilmektedir. Güç kaynağı olarak bir patates kullanan bu aygıtlara rağmen adımlayamayan insanlar ise Esas Dünya'da mahsur kalmakta kimi zaman aileleri tarafından terk edilmektedir. Ekonomik ve sosyal açıdan insanlık tarihinin tümden değiştiren bu fenomen insanlığı 2'ye bölmüştür. Varoşlar boşalmakta, hükümetler başka dünyalara göç eden vatandaşlarından nasıl vergi toplayacağını düşünmektedir. Bu kaos ortamının orta yerinde doğan Joshua Valiente ise doğal bir adımlayıcıdır efsaneleşen Joshua'ya Black şirketi bir keşif gezisinde rehberlik etmesi için teklif götürür. Joshua, bir zamanlar Tibetli bir motorsiklet tamircisi şimdi ise makinelere hapsolmuş bir süper bilinç olarak reenkarne olmuş Lobsang'la beraber Uzun Dünya'nın sonuna doğru tekinsiz bir yolculuğa çıkacaktır. Esas soru ise: Uzun Dünya'nın bir sonu var mıdır? M-brane kuramına atıfla açtıkları kurgularını ekonomik ve sosyal argümanlarla destekleyen yazarlar, Lewis Carroll, Turing ve Salinger imalarıyla da süslemişler. Mülkiyet ve otorite sorgusunun son derece güçlü işlendiği, soylu vahşi mantrasının ve insanlığın merakıyla desteklenen yayılma ihtiyacının açıklandığı güzel kurgu oyunlarıyla akıcı ve kimi yerde mizahi olabilen ( Terry Pratchett kendini her sayfada belli ediyor :) ) eser Robinson Crusoe, Sineklerin Tanrısı na göndermelerde bulunuyor. Değer sistemlerinin tamamen çöktüğü koloniler de takas sistemine dönüş yaşanmış. Para ve kıymetli cevherler değersiz denecek kadar ( her dünyada işlenmemiş ve çıkarılmamış trilyonlarca ton ) bol. kimi yerde "kıyak" adı verilen alıcı ve satıcının değerine beraber karar verdiği piyasa baskısının veya vergi yükünün bulunmadığı para birimleri kullanılmakta. Diğer paralel dünyalara kararlı metaller adımlanamadığı için insanlığın medeniyet macerasına avcılık ve toplayıcılıktan ufak kabile ve köylerden en baştan başlaması gerekmekte. maden ve ürünlerinin taşınamaması yüzünden Dünyalar arasında bir ticaret zinciri kurulması olasılığı bulunmuyor. Yerleşilecek alanın bolluğu ve küçük toplulukların hayatta kalması için gereken güvenin yoğun olması sebebiyle suç yok denecek denli az. Adımlama sadece mekanda oynamaya neden olduğu için 500 yıl dışında zamansal oynama yok ve tüm dünyalar birbirinin ( ufak farklılıklar hariç ) tıpatıp aynısı. Adımlamanın Esas Dünya'da ortaya çıkıp diğer dünyalara dağılması fosil kayıtları ile destekleniyor. Mitolojik yaratıklarla bağdaştırılan diğer insan türleri Uzun Dünya'nın farklı yerlerinde yaşayan topluluklar olarak insanlarla zaman zaman temas ediyor ve bazen Esas Dünya'ya bile uğruyorlar. Lobsang üzerinden insanlık sorgusu yürüten yazarlar, Lobsang'ın insan olduğunu iddia ettiği argümanlara rağmen davranışçı tavırları ve klinik kasaplığa varan bilimsel merakı onu makinelere daha yakın bir noktaya koymakta. Şarkıların ortak hafıza görevi gördüğü argümanlarını destekleyen yazarlar, inceden Jung atfında bulunuyorlar. Oz büyücüsü atfında bulunan yazarlar, kimi koloni yapılanmalarında açıkça anarşik yapılanmalar kurarak otorite yokluğu görüşünü desteklemişler. Tüm metine varoluşçu imalar hakim ve evrimsel olasılık açılımları da Darwin atfında bulunan yazarlar, kurgularını destekli ve inandırıcı kurgu oyunları ile sunmuşlar. Başından sonuna akıcı ve merak uyandırıcı bir eser olan "Uzun Dünya", şaşırtıcı bir sonla noktalanıp okurlarını daha fazlası için aç halde bırakıyor.

Silo - Wool 1
9/1027.03.2014

Baskı: Silo - Wool 1

POLİTİK GÖNDERMELERLE DOLU SARSICI BİR BİLİM KURGU Kuşku ölümcül olabilir... Dışarıda hayat olabileceği ya da hayatlarını bir dehlizde boş yere tükettikleri kuşkusu... Bu kuşkuya kapılan kimseler "temizlik" 'e gönderilir. Silo'nun dışına çıkma şansı sadece bu ritüelleşmiş idam senaryosu için geçerlidir. Dışarıyı görüntüleyen sensörlerin temizliğini yapmak için ölüme yollanan kimselerin neden bu görevi yerine getirdiği, kimsenin isyan etmediği kuşkusu Şerif Holston'un eşinin canını almıştır. Onu yıllar sonra Holston da takip edecek, ardından açılan boşluğu doldurmak için seçilen mkeaniker Juilette tüm Silo'nun yün ipliği gibi çözülmesine ( kelime oyununu mazur görün ) neden olacak olayları başlatacaktır... Dünya'nın yaşanmaz hale gelmesinden önce insanlığın gen kaynaklarını korumak, ırkın devamlılığını sağlamak için yerin altına yüz kat inen silolar inşa edilmiştir. Zehirli hava yüzeyi döverken insanlık gelişimine burada devam etmeye çabalayacaktır. Kendine yeterli silolar hiyerarşi piramidini izleyen bir yetki yapısına göre dizayn edilmişler. En Derin'de tüm siloya enerji ve maden sağlayan makineler ve onların çobanları olan Mekanikerler, Orta katlarda memurlar , En Tepe'de de Başkan ve üst kademelerden kimseler yer almakta. Usta çırak ilişkisine farklı bir isim veren yazar, çeşitli iş kollarına alınmadan önce insanların gölgelik yaptığı bir deneyim kazanma örgüsü kurgulamış. Tüm katlarda şerif yardımcılarının ofisleri bulunurken Şerif en üst katlarda ikamet ediyor. Orta katlarda yer alan IT, enerjinin çoğunu alan yetkilendirmeler icazet veren gücün arkasındaki güç olarak okurun karşına çıkmakta. Her katın veya iş kolunun giyim renkleri ait olduğu grupları işaret ederken yazar Robbers Cove deneyine atıfta bulunmuş ve alıntı yapmış. İnsanları bir arada ama ayrı tutmak için düzenlenmiş mimarisi, incelikle kurulmuş tabuları ve iletişimin kısıtlı olması nedeniyle halk hareketlerinin kolay kolay başlamaması gibi detaylar, yazarın distopyası üzerine gerçekten vakit harcadığını gösteriyor. "Geçmişi kontrol eden geleceği de kontrol eder. Bugünü Kontrol eden geçmişi de kontrol eder." George Orwell / 1984 Bir öcü masalı gibi çocuklara tekrarlanan, insanların için korku salan "İsyan" öyküleri Silo halkını uyumlu ve evcilleştirilmiş tutuyor. İsyan'da tüm kitap ve geçmişe ait verilerin yok edildiği söylenmesine karşın gizli güç olan İT departmanı verilerin sınıflandırılmasını ve imhasının fetvasını vermiş olduğunu yazar okuruyla paylaşarak insanların hayatları üzerine neredeyse mutlak güce erişmiş bir bürokrasinin korkutucu tablosunu tıpkı büyük usta Orwell'in 1984 gibi sert hatlarla çiziyor. Çekilişe bağlanan yaşamlar birlik duygusunu törpüleyip insanları ayırıyor. Çekilişe temizlik sırası yani idamı, ve çocuk edinme şansını bulan insanlar, hayat ve ölüm dağıtan bu sistem karşısında sinmiş durumdalar. Beton tüm hayatlara baskı yapıyor, yer altında yaşamak için dizayn edilmemiş beden ve zihinler kırılıyor. Bir sonraki idam mahkumunun kim olduğunun bilinmemesi huzurluk ve kuşkunun yaptığı baskıyı arttırıyor ve sistemin ekmeğine yağ sürüyor. Adalet kavramı anlamını yitirmiş, İT'nin fetvalarını hazırdan okuyan yargıçlar ve şerifler sistemin sürdürülebilirliğini sağlıyor. Kendi eşini idama mahkum eden Holston, konformizmin insanı nerelere götüreceğine dair kurgulanmış hoş bir figür. Yalan üzerine yalanla kurulmuş olan sistem, itaati ve öforiye bulanmış son dakikalar yaratmak için tüm Silo'nun işbirliğini gerektiriyor. Dışarının manzarasını duvar - ekranlardan izleyen insanlar, aileler, ufuğa varamadan düşüp ölen kişilerin hangisinin komşuları veya çocukları ya da eşleri olduğunu bilemiyorlar ve ceset dolu bir ekranı izliyorar. Bürokrasi yergisi ve Makyavellizm sorgusunu İT üzerinden götüren yazar, rol çatışmalarını Juliette ve Lukas'ın ilişkisinde de kullanmış. "Akıllı tasarım" argümanını materyalist bir mekanikerin ağzından duymak hoş bir ironi. Tanrı kompleksli Bernard, akıl sağlığı pamuk ipliğine bağlı önce gizli sonradan açık bir diktatör portresi çizerken tutarsızlık sergilese de içinde bulunduğu buhran kurgu hatasına düşülmesini engellemiş. "Yalanlar döneminde gerçeği söylemek, devrimci bir eylemdir." George Orwell Popülist argümanlarını Juliette üzerinden dillendiren yazar, gerçeği arayan sorgulayan veya dile getirenlerin ölüm cezasına çarptırıldığı bu beton ve çelikten cehennemde en büyük isyanın temizlik yapılmaması olduğunu vurgulamış. İsyan tohumları En Derin'de yeşerirken Walker, karakteri Silo'nun kolektif algısının kişilik verilmiş hali olarak okurun karşısına çıkıyor. Freudyen imalara da başvuran yazar, Knox'u korkuyu ve disiplini temsil eden baba figürü olarak McLain'i ise sevgisine ulaşılmak istenen anne figürü olarak kurgulamış. Silo'yu kuran ve ayakta tutan tabular onun çöküşünü hazırlıyor. Yazarın değinmediği tek politik organ ise Kilise. Kilise'nin rahiplerinin levazımatçılık dışında bir görevleri yokmuş gibi görünüyor. Yeraltının en büyük gerilimini klostrofobiyi ustaca kullanmış olan yazar, özellikle duygu irdelemelerinde ve genel olarak tasvirlerinde başarılı ifadelerle okuru kendine bağlıyor. "İnsanlığı korumak için dizayn edilen Silolar, insanları kendinden koruyabilecek mi?" sorusunu irdeleyen eser politik göndermeleri, taze kurgusu, inandırıcı karakterleri ile tam bir şölen. Yün ipliklerin çözülmesi gibi parça parça çözülen kurgusu yazarın edebi gücüne dair bir farkındalık da sağlıyor.

Baskı: Çalışmak Sağlığa Zararlıdır

Politik partilerin, sendikaların, birlikler ve örgütlerin sömürünün modern biçimlerinin meşruiyet emellerini sorgulayacak bir muhalefet oluşturamadığını, çalışma hayatındaki ölümü veya yaralanmaları gösteren kelimelerin anlam açısından ağır olduğunu; insan öldürme, gasp, darp, yaralama denmediğini bunun yerine KAZA dendiğini belirterek metnini açan yazar, neoliberal vahşete savaş açtığını saklamıyor. Her bölümün başında konuyla ilgili ceza hukuku yasalarından alıntılar yapan yazar, stajyer veya " geçici statüde çalışan" kişilerin kaza geçirme oranlarının çok yüksek olduğunu vurguluyor. İş kazası mağdurlarının çektikleri acı yetmezmiş gibi bir de sosyal açıdan dışlandıklarını ifade eden yazar, taşeronlarda geçen iş kazalarının istatistiklere ve sosyal bilançolara yansımadığını belirtmiş. İşletmelerin kendi çalışanlarının taşeron işçilere " yabancı" olarak baktığını, kendi istihdamlarının devamlılığına bir tehdit olarak algıladıklarını, meslek liseleri gibi okulların işveren ve yönetici suçlarına karşı okulun; sağlığını koruması için gençlere haklarını öğretmediğini, işyerindeki takdir yokluğunun ve bu yokluğun yarattığı tekinsizliğin kişinin kendisine yönelik bir şiddete dönüşmesinin ( intihar ) mümkün olduğunu vurgulayan yazar, Okulların istihdam için susmak ve boyun eğmek gerektiğini öğrettiğini vurgulamış. Güvencesizleştirme ve iş yoğunluğunun arttırılması süreçlerinin meşruluğu çalışanları intihara dek sürüklerken, İş Kanunun yükümlülüklerini yerine getirmeyen yöneticiler cezasız kalmaktadır diyen yazar, sanayi hastalıklarından silikozun anlamı ve tarihçesine geniş yer ayırmış. Çok sayıda mağdurun hayat hikayelerine ve ifadelerine yer ayırdıktan sonra, adaletin 2 vitesli olduğunu zenginler için yumuşak ve ağır, fakirler içinse sert ve hızlı işlediğini belirtmiş. Meşru suspayı olarak kullanılan tazminatın, tıpkı üretimdeki ESNEKLİK kelimesi gibi gerçekleri gizlediğini ( iş yoğunluğunun arttırılması, iş kolektiflerinin parçalanması, işten çıkarmaları, işsizliğin yapısallaşması, geçici iş uygulamalarıyla yaratılan erozyon gibi ) belirtmiş. Emir vericilerin en düşük fiyat mantığını dayatmasına olanak veren ihalelerle taşeronlar dahi kendi içlerinde rekabete sokulduğunu böylelikle işçilerin işveren karşı birlik olmaktansa, müşterilerin beğenisini kazanmaktansa birbirleriyle mücadele etmeye başladığını belirtip nükleer santral bakım işçilerinin korkunç çalışma koşullarına değinmiş. İstihdamı alınan radyasyon dozuyla yöneten sektörün simsarlığı desteklediğini, taşeronların, işçi simsarlığının modern hali olduğunu, taşeron işçilere yasalara aykırı olarak ayrımcılık uygulandığını ( yıllık radyasyon limitin 20 katını tek seferde alan işçinin psikiyatri servisine beyin yıkama amaçlı gönderilmesi gibi örneğin ) belirten yazar, " VERİMLİLİK ARTIŞI" arayışının, işin sürekli yoğunlaştırılmasında ve çoğu kez işi kaybetme korkusuyla sessizce katlanılan onura saldırılarda kendini gösterdiğini; sömürü isteminin işletme cirosuna atfedilen kutsal değerin herkesin boyun eğmesi gereken bir çalışma prensibine dönüştüğünü ifade etmiş. Sendikaların işçilerden çok istihdamın devamlılığını düşündüğünü, başkasını tehlikeye atmanın sonuçlarının parasallaştırılarak bir suspayına dönüştürülmesinin meşrulaştığını, iş teftişi memurlarının işinin sıradan bir polislik ve hakemlik dönüştüğünü, çalışma hayatındaki risklere karşı çalışanların değil işverenlerin korunmasına geçilidiğini gelişme ve insani yardım nutuklarının acımasız yeni sömürgeciliğin ( fabrikaların diğer ülkelere taşınması / outsourcing ) uygarlık maskeleri olduğunu belirten yazar, varolan şiddetin karar vercilerin politik seçimlerinden meşruiyet aldığını ve zorunluymuş gibi empoze edildiğinin de altını çizmiş. Asbeste hayır hareketinin kurucularından olan yazar, Amyant'la doygun "Celemenceau" adlı geminin kaderi ve Alang limanı ile ilgili tüm verilerini okuruyla paylaşmış. Sonsuza dek sürmesi istenen ekonomik büyüme taraftarlığının çalışma hayatındaki şiddeti maskelediğini, neoliberal politikaların yıkıcı sonuçlarının tüm ülkelerin çalışanlarının birbirleriyle rekabete sokulmasıyla kamufle edildiğini belirtip, yazarın kendi tecrübesine dayanan önerilerle ve metninin özetiyle kitabını tamamlamış. Üslubunu şahit olduğu vahşetlere rağmen bozmayan yazar takdiri gerçekten hak ediyor. Her çalışanın okuması gerektiği güçlü bir eser.

Baskı: Anarşi/ Felsefesi- İdeali

Yazar değişmezlik ve mutlaklık kavramlarını sorgulayarak metnini açmış, doğa bilimlerindeki kökten değişimlerin siyasi havadaki değişimlere de yansıyacağı öngörüsünde bulunmuş. Bireyciliği yücelten yazar, krallıkların bilimi olmuş tarihin halkların bilimi ardından ise bireylerin bilimi olmaya doğru evrilediğini ileri sürmüş. Düalist çıkarımlara başvuran Kropotkin, parçaların bütünlüğünden bahsederken Doğu felsefesinden izler taşıyan önermeler kullanmış. İktisadın insan toplumlarının fizyolojisi olmaya doğru ilerlediğini belirten yazar, anarşist toplum idealini açılımlamış. Aşırı üretimin, sermaye ve devletin yoksulluğa mahkum ettiği emekçilerin alım gücünü aşan bir üretim biçimi olduğunu vurgulayan yazar, o dönemde dahi güvencesizleştirme ve iş gücünün geleceğine yönelik tehditlerin vahşi kapitalizmin can damarı olduğunu açık ve sade bir şekilde ifade etmiş: " Açlık tehdidiyle zorlanmadıkça kim iş gücünü alabileceğinden daha azı için satar?" Tembellerin tarih yazamayacaklarını ancak ona boyun eğeceklerini belirten yazar nasyonel sosyalizmi eleştirmiş ve Bolşeviklerin ortaya çıkaracağı distopyayı önceden görüp uyarmış. Emekçileri de eleştirelerine dahil eden Kropotkin, iktisadi ilişkileri emekçiden yana düzenlediği sürece her türlü tahakküme boyun eğmeye hazır olduklarını vurgulamış. Bir canavarı devirirken yerine yenisinin koyulabileceği uyarısından ( sermayenin reddinin ardından devlet tahakkümü / nasyonel sosyalizm ) sonra, sermayenin artı değerinin işçinin işgücünü satma zorunluluğundan kaynaklandığını belirtmiş. Ürettiği zenginliğe sahip çıkan bir toplumun 4-5 saatlik çalışma saati süreleri ile herkese yeterli bolluğu kazandıracağının altını çizerek açıklayan Kropotkin, caydırıcıların varlığının mı sosyal ilişkilerin ve toplumun devamlılığını sağladığını yoksa insanların içlerinde getirdikleri topluluk olma güdüsünden mi kaynaklandığı tartışmasına girmiş : "Güvenlik hissinin nedeni polis sayısı mıdır? Yoksa cana kast edecek kimsenin olmadığını bilmek rahatlığı mıdır?" Hapishanelerin birer suç üniversitesi olduğunu, kurumların insanları olduklarından daha kötü kimseler haline getirdiğini belirten yazar, İherig, Darwin ve Bentham atfında bulunmuş. Herhangi bir otoriteye boyun eğmenin inisiyatif kaybına ve zihin köleliğine yol açtığını, her zaman için yönetici azınlıkların çıkarına tekellerin kurulmasına aracılık etmiş olan devlet örgütlenmesinin bunların yıkılması için çaba göstermeyeceğini ifade etmiş. Anarşizmin tarihçesine giren yazar Godwin'den alıntılıyor : " Yasalar, atalarımızın hikmetinin değil, korku, kıskançlık ve tutkularının eseridir." toplumun yönetim olmaksızın da var olabileceğini güçlü bir şekilde savunan yazar, anarşizm ve doğa bilimleri özellikle de "evrim" arasında bağ kurmaya çalışarak anarşiyi bilimsel temellere oturtmaya çaba göstermiş. İktisadi reformlara fazlasıyla bel bağlayan komünistlerin bireyin özgürlük ihtiyacına dikkat etmediğini, nüfusun geçim araçları üzerine baskı yaptığı yönündeki küstah ve elitist inancın yanlışlığını net bir şekilde açıklayan yazar; iktisadi ve siyasi özgürlük taleplerinin anarşinin ortaya çıkmasına neden olduğunu ifade etmiş. Çocukluktan mezara tüm eğitim türlerinin yönetimin gerekliliğine ve yararlılığına yönelik bir inanç endoktrinasyonu olduğunu vurgulayan yazar, yönetimlerin başarılarını ve yenilgileri üzerine binlerce cilt yazıldığını ancak özgür cemiyetlere dair kayıtların azlığını göstererek özgür cemiyetlerin en ilginç özelliğinin önceden devletin kontrolünde olan konulara sürekli el atarak yetkinlik kazanmaları olduğunu ifade etmiş. Özgür anlaşmalarda zor kullanmaya gerek olmadığını, kamu ahlakının yasalar ve dinden çok daha önce var olduğunu belirten yazar, güçlü argümanlarla dolu olan metnini sade ve akıcı bir tonda aktarmayı başarmış.

Cehennemin Tarihi
8/1018.01.2014

Baskı: Cehennemin Tarihi

Yazar, tüm büyük dünya dinlerinin kendi özel cehennemleri olduğunu ve asla tüm ruhların ebediyen alıkonmayacağını ifade ederek metnini açıyor, ardından hiçbir dinin Cehennem kavramına Hristiyanlık kadar önem atfetmediğini de ekliyor. Cehennemin' peyzajının imgelem tarihindeki en büyük inşa projesi olduğunu ve bunun baş mimarlarının Homeros, Platon, Dante, Augustinus, Bosch, Milton, Goethe, Blake ve Michelangelo olduğunu vurguluyor. Kitapta Okültizim veya Demonolji bilgilerine yer vermeyeceğini başından belirten yazar, Cehennemin en büyük güçlerinden birinin "iğrenç fantezi" olduğunu, bu kavram sayesinden kurtarılmışların sevincinin lanetlilerin acısına dayandığını ifade ediyor. Ölüler ülkesie ait en eski yazılı kayıtların Sümerlere ait olduğunu, tüm dinlerin aynı motifleri ( Aşılması gereken dağ, nehir, kayık ve kayıkçı, köprü, kapı ve muhafızlar, yaşam ağacı vs. ) kullandığını eklerken Gılgamış destanının açılımlamasına giriyor. "Cehenneme iniş" motifinin bilinen en eski kaydının Sümerlere ait "İnanna" olduğunu vurgulayan yazar, tüm dinlerde tekrar eden motifleri okuruyla paylaşmış. Kayıp tabletlerin bir tanesinde Gılgamış ve Enkidu'nun ölüler diyarına dair diyaloğunu paylaşan yazar tüm ölülerin o dönemde eşit olduğunu, henüz kurtarılmış veya ayrıcalıklı ruhlar olmadığının altını çiziyor. Bazı Mısır düşüncelerinin Hristiyanlıktaki yankılarını vurgularken Osiris ve Göksel İsa arasındaki benzerlikleri karşılaştıran yazar, Zerdüştçülük ve Veda inancı na dair bilinen verilere girmiş. Zerdüştçülük inancının modern Hristiyanlıkta olağanüstü kalıcı etkilerini olduğunu, kalisk Yunan edebiyatının ve Orpheus kültünün de aynı şekilde etkili olduğunu, helenistik dönemin sanatçılarının Orpheus'un niteliklerini İsa'ya atfettiklerini belirtiyor. Herakles'in Hades'e inişi mitinin, "cehenneme iniş" motifinin defalarca tekrarlanacak olan bir edebiyat türünün ne başı ne de sonu olduğunu gösteren yazar, cehennemi hicvetmenin Klaisk Yunan'da sakıncalı olmadığını çünkü kötülüklerin cezalandırılmasının ölümden sonraya bırakılmadığını belirtiyor. Erken Dönem Yunan'da ölümden sonra yargılamanın olmamasını, merkezi yargı sisteminin olmamasına bağlayan yazar, yaygın Helenistik dönem kültlerinin Hristiyanlığı 7 büyük günah ve 7 rakamının önemi gibi formülasyonlarla beslediğini tüm bunların kökeninin Zerdüştçülük'e dayandığını ifade ediyor. Mitraik kültlerin aynı zamanda 25 Aralık, Tanrı'nın doğum günü de miras bıraktığını, Vergilius'un Aeneid ,destanının çok kapsamlı tasvirler içerdiğini ifade ediyor. Fiziksel diriliş ve ruhun dirilişi görüşlerini benimseyen gruplar arasındaki görüş ayrılıklarının nedenlerini tanımlayan yazar, bun'un cehennemi peyzaj olarak Yunan ve Roma öteki dünyalarında kabul görmediğini ancak Yahudi inancında mevcut olduğunu belirtmiş. Gnostisizm görüşüne geniş yer ayıran yazar, daha iyi bir dünyanın gölgesinde yaşandığı, gündelik hayatın esasen cehennemde geçtiği fikrini nedenleri ve kökenleriyle irdelemiş. Bu görüşün Platon'a değin dayandırılabileceğini belirten yazar, Geç Antik Çağ'da çileciliğe doğru bir eğilimin var olduğunu, Gnostisizm yorumlamalarının esasen çağa göre modern ve merhametli bulunduğunu belirtmiş. Manicilik, Mani'nin Zerdüşt dininden etkilenerek kurduğu dinin, kadını "karanlığın" bir yaratığı olarak tasvir ederken erkelerin daha "aydınlanmış" olduğunu ileri sürüyor. Maniciliğin Hristiyan manastır sistemini doğrudan etkilediğini belirterek Hristiyan inanışlarına geçiş yapıyor. Düşüş'ün Hristiyan inanacında ( Cennet'ten Kovuluş / İlk Günah ) kilit metafor olarak rol aldığını Lucifer'in aslında "ışık taşıyan" anlamına geldiğini ve İsa'yı betimlemek için kullanıldığını ancak Ortaçağ'da Şeytan'a bu ismin yakıştırıldığını, Hristiyanların kefaret ve kurtuluşun önemini vurgulamak için ilk günahı fazlasıyla abarttıklarını belirtiyor. Evrensel kurutuluş ve Ayıklama görüşleri arasındaki çatışmayı detaylıca irdeleyen yazar, Augustinus'un İlk Günahı kaçınılmaz biçimde cinsellikle bağlantılandırdığını, Apokalipsis kelimesinin cehenneme yolculuk hikayeleri için üretilmiş bir sözcük olduğunu belirten yazar, Cehennemin peyzajının ve sakinlerinin çağlar değiştikçe nasıl farklılaştığını okuruyla paylaşmış. ilk apokalipsis öykülerinde Cehenneme hükmeden bir şeytan olmadığını, Azrail ve Uriel isimli meleklerin burayı Tanrı adına denetlediğini, erken çağ cehennemlerinin çoğunlukla cinselliğe odaklandığını ve Roma'nın çöküşüyle tüm edebi ve yazılı kaynakların kontrolünün dizginlerinden kurtulmuş Kilise'ye geçtiğini vurgulayan yazar; Görü edebiyatının yükselişiyle ve popülerlik kazanmasıyla Kilisenin de kazandığı gücün kat kat arttığını ifade etmiş. Feodalizmin görü edebiyatındaki yankılarını irdeleyen yazar, sadakatsizliğin feodal düzendeki en büyük günah olduğunu, Dante'nin cehenneminin en dibinin hainlere ayrıldığını belirtmiş. Kefaret ve ceza kılavuzları çıkaran Kilise'nin, sanat ve şiiri tekeline aldığını, Ahlaki oyunların Ortaçağ'ın sonuna doğru ortaya çıktığını zamanla ceza veya cehennem korkusunun yerini Ölüm korkusunun aldığını alıntılarla okuruna kanıtlamış. Araf, kavramının ortaya çıkışı kilise'ye mezarın ötesinde güçler bahşederken, deizm ve ateizm güç kazanıyordu diye yazar; Bosch'un bazı resimlerinin açılımlamasına girmiş. Erasmus, Deliliğe Övgü; Milton, Kayıp Cennet; Bosch, Dünyevi Zevkler Bahçesi açılımlarını okuruna sunan yazar, optik ve saat yapımındaki gelişmelerin 17 yy da "akıllı tasarım ve "makanik evren" görüşlerinin doğmasına yol açtığını ifade etmiş.Marquis de sade'den sonra ahlaksal bağlanışarın son bulduğunu, sanayi çağında uyuşturuculara kolay erişimin görüleri daha ulaşılabilir kıldığını belirtip Goethe, Willam Blake, Percy Shelley, Coleridge, Baudelauire, Rimbaud alıntıları vermiş. Victoria dönemiin kendi kültünü, hayalet ve gizem hikayelerini, korku türünü doğurduğunu belirten yazar, Mary Shelley, Frankenstein, Edgar Allen Poe, Bram Stroker, ve Stevenson atıflarında bulunmuş. Modern dünyanın 4 peygamberinin cehennem ve din üzerindeki görüşleri iyice zayıflattığını bu kişilerin Darwin, Marx, Nietzsche ve freud olduğunu belirtiyor. Joyce, Dostoyevski,, Sartre, T.S.Elliot atıflarında bulunan yazar, depresyon ve şizofreni olmak üzere çoğu kitapta delilik ve cehennem arasında bağlantılandırma yapıldığını belirtmiş. Cehennemin, dinsel öğretiden yavaş yavaş silineceğini veya değişime uğrayacağını ama metafor olarak değerini yitirmeyeceğini söyleyerek metnini kapatmış.

Baskı: Ölüler De Konuşur: Bir Adli Tıp Antropologunun İlginç ve Büyüleyici Hikayeleri

Cinayetten önce veya sonra aç karnına okunması tavsiye olunur. ezber bozar, prospektüsü okuyunuz.

Beton Ada
7/1010.01.2014

Baskı: Beton Ada

Robert Maitland, iş dönüşü kaza yapar ve 3 otobanın kesişim noktasındaki bir trafik adasına hapsolur. Onun geçmiş başarıları veya modern kimliği bu vahşi kara parçasında hayatta kalma mücadelesinde işe yarayacak şeyler değildir. Eğer hayatına geri dönmek istiyorsa, bu hurda cehenneminden kurtulacaksa daha derinlerdeki bir şeyi uyandırmak zorundadır: İçindeki vahşiyi... Yazar, gene gerçek dışı görülebilecek kurgusunun gerçek olabilirliğine okurunu ciddi biçimde inandırırken muhteşem benzetme ve tasvirlere başvurmuş. Maitland'ın kazasının kasıtlı, özyıkım edimleri çerçevesinde gerçekleşmiş olabileceği iması tüm metne hakim. Karakter üzerinden yazar, sorumluluklardan ari olmak için mahsur kalmaya ihtiyaç olduğu argümanını öne sürmüş. "Ada", fazlasıyla canlı imgelerle tasvir edilmiş, çok katmanlı imaları kendisinde toplayan bir motif: hem izole insan imasını hem çağın ruhunu temsil ediyor. Adadan kaçabilecek olmasına rağmen umudunu yitiren karakter, yaralarının da etkisiyle sosyal bağlamda geriliyor ve ilk ihtiyaçlara yönelirken içindeki vahşiyle tanışıyor. Karısının adını kurtarılmaya muhtaç bir çocuğun duası gibi tekrarlayan karakter, içindeki suçluluk ve öfke gibi enerji rezervlerine temas ederek adayla mücadele etmeye yöneliyor. kadınlara karşı gömülü kalmış bir nefretin psişik yaralarını taşıyan Maitland, Freudyen göndermelerin merkezinde karakter olarak sunulmuş. Animist çıkarımlara başvuran yazar, Adayla bir olmak arzusunu belli pasajlarda çok güçlü işlemiş. Vücudundaki enfeksiyonun ateşi , modern dünyaya ait bu adamı yakıyor, geriye yeni varoluşa aç bir vahşinin bedenini bırakıyor; yazar bu pasajları bir geçiş ritüeli tadında kurgulamış. karakterin Öz yıkımını paylaşan adanın diğer sakini Jane, karşılıklı bağımlılık zincirinin diğer parçasını oluşturuyor.Adamın sürekli istemeye ve talep etmeye, kadının ise nefret edecek birilerine olan ihtiyacı bu derbeder modern çağ kazazedelerini ham yakınlaştırıyor hem uzaklaştırıyor. Jane için 2 farklı adam olan Maitland karşıt temsilleri bünyesinde barındırmakta. Sado - mazo bir ilişkinin temellerini atan karakter, hakimiyet kurma yolunda Makyavellist edimler sergiliyor. Onanma ve yalnız kalma arzusunun çatışmaları, adanın diğer sakini Proctor'da vücut buluyor. Ada'nın diğer şahsiyetleri Maitland'ın psyche'sinin içindeki temaların açılımları olarak da yorumlanabilir. Ada, sadece var olarak, doğanın çağrısını, ilkelliğe dönüş çağrısını tekrarlıyor. Modern vahşinin zorunlu tatilini benimsemesi yoğun nevroz imalarında bulunurken, akan trafiğin kaza yapmış olan biri için bile durmaması yükselen kayıtsızlığın altında kalan Modern Batı'ya güçlü bir yergi olarak okurun karşısına çıkmakta. Katman katman yükselen imgeleri ve çarpık "soylu vahşi" motifiyle dolu başarılı bir roman.

Baskı: Bonobo ve Ateist / Primatlar Arasında İnsanı Aramak

Yazar, metnini Kitap boyunca sıklıkla alıntılayacağı Bosch'un "Dünyevi zevkler Bahçesi" yorumlamaları ile açıyor. Evrim konusundaki çatışmanın gerçeğin kendisi ile değil onunla ne yapılacağıyla ilgili olduğunu belirten yazar, Dostoyevski ve Karamazov kardeşler atfından bulunmuş. Memelilerin birbirlerinin duygularına karşı duyarlı olduğunu, kuşların dahi birbirlerinin acısını hissettiğine dair kanıtlarıyla sunan yazar, bir hayvanın ne kadar az sayıda yavru dünyaya getirirse onlara o derece iyi bakacağını ifade etmiş. Yerkes atfından bulunduktan sonra Matriyarşi ile yönetilen evrim edebiyatının kara koyunları olan bonobolara geçiş yapmış. Okurlarının tahmin edebileceği gibi ataerkil edimleri hayvanlar üzerinden onatmak isteyen bilimadamlarının pek hoşlanmadığı bir tür bu. İnsanların başkalarının ne düşündüğüne çok fazla önem verdiğini, davranışlarını düzeltmeleri için duvara yapıştırılmış bir çift göz resminin dahi yeterli olduğunu ifade eden yazar, dinin bunu çok uzun zaman önce keşfettiğini bu yüzden Tanrı'yı sembolize etmek için her şeyi gören göz imgesini kullandığını belirtmiş. Ahlakı bir grup değişmez ilke veya kanun olarak görmenin dinden kaynaklandığının altını çizen yazar, hominidlerin empati kurabildiği argümanını güçlü bir şekilde savunmuş.Huxley, kropotkin atıflarında bulunana yazar, esas çatışmanın doğa vs. medeniyet olduğu bir kulvara girmiş ( nature vs. nurture ). Haidt'e göre kararı duygularımızın verdiğini, insan mantığı bu kararı akla uygun hale getirmek için elinden geleni yaptığını belirten yazar, Medawar'ın çıkarımlarından bihaber gözüküyor. Toplulukçu mirasa ait deliller , mevcut din ve medeniyetlerden 100 bin yıl öncesinde ahlakın geliştiğini vurgulamakta. Primatlarla ilgili bilgilerine dönen yazar, çoğu cinayetin maymunlarda sınır kavgalarında işlendiğini ancak bonoboların sınırlarda dış gruplarla seviştiğini ifade etmiş. Lorenz atıflarında bulunan yazar, avcılık ve saldırganlığın sıklıkla karıştırıldığını vurgulamış. Clarke ve Uzay Macerası 2001 atfı yapan yazar, bonobo cinselliğinin ilginç yanının tümüyle rastgele ve sosyal hayatla içiçe olması olduğunu belirtmiş. rosseau ve "soylu vahşi" konseptine atıfta bulunan yazar, amigdala ve ön insula gibi başkalarının üzüntüsünü algılamakla ilgili bölümlerin bonobolarda da çok gelişmiş olduğunu belirtiyor. "Militan ateistler" e ( Bknz Dawkins ) sıklıkla saldıran yazar tüm kitap boyunca ateizm ve dini barıştırmak gibi uç bir ideal peşinde koşmuş. Bu çatışmanın din tarafında olduğunu sıklıkla sergileyen Waal ne yazık ki erkek sünneti ve kadın sünnetini bir tutan bir biyolog. "İnsanın geride dinin ateizm tarzını da belirlediği" yönünde bir itirafta bulunan yazar, akademik yobazlık eleştirilerinde bulunuyor ve Garcia etkisinden söz ediyor. Kendini içinde dahil etmediği " rasyonel elitleri" bolca taşa tutan Waal'ın tüm metnine " Kanıt yokluğu, yokluğun kanıtı değildir." argümanı sinmiş. kimi yerde insanmerkezci postulatlar kuran yazar, Ekman'ın mikro ifade deneylerine atıfta bulunuyor. Öncelikle Makak maymunlarında keşfedilen ayna nöronlar üzerinden empati ile ilgili argümanlarını geliştirmeye devam etmiş. Sinirbilimin, insan ve hayvan duyguları arasında kesin bir sınır çizemediğini, bilinçdışı olduğu için empatinin beden kanalını görmezden geldiğimizi ifade etmiş. Dinbilim öğrencilerine yapılan ünlü " İyi Samiriyeli" deneyinden bahseden yazar deneyi anlatmış ama deneklerin dinbilimci olduklarından bahsetmeyi unutmuş??? Sosyal hiyerarşi sogusuna ve Lorenz'in "gagalama sırası" ( pecking order) a atıfta bulunan yazar, sosyal beriyerlerden bahsetmiş. Ünlü marshmallow deneyi anlatan yazar Bosch'un Bahçe'sinin cehennem kısmını detaylı olarak yorumlamış. Akıllı tasarım ve "gözün evrimi" tartışmasına dahil olan yazar, bu konuda dawkins'in hakkını vermiş. Kitty genovese gibi sosyal psikoloji dair güncel verilerden habersiz olan yazar, tozpembe ve romantik bir toplum idealini primatoloji bilgileri üzerinden onatmaya çok uğraşmış. Peter Singer'ı faydacılıkla itham eden yazar, hayvanların kaybı ve ölümü anladıklarına dair anekdotlar paylaşmış. Dinin animist kökenlerini maymunlar seviyesine kadar indirmeye çalışan yazar ne yazık ki nasyonel sosyalizm ile komünizmi karıştırmış. Bekoff atfında bulunan yazar, sosyal medyada son derece ünlü olan "Kapuçin haksız ödeme deneyi" ni yapan waal adalet duygusunun sadece bize ait olmadığını sürü veya topluluk oluşturan canlılarda var olduğunu açıkça gösteriyor. Grup hayvanları olarak evrimleştiğimizi, dünya vatandaşları olarak değil değil diyen yazar, son bölümünü bir bonobonun ağzından metninin özeti olarak kurgulamış ve kapatmış. Fikir siyasetinde zayıf, davranış bilim konusunda ortalamanın üzerinde argümanları olan bir metin.

Öteki Dünya
9/1003.01.2014

Baskı: Öteki Dünya

Richard Pearson, babasının vahşi bir cinayete kurban gitmesi üzerine otoban kasabalarından biri olan Brooklands'a gider. Evliliği ve kariyeri yeni bitmiş olan Richard, ölü bir adamla yakınlık kurmak için onun yürüdüğü yollarda yürüyecek, yatağında uyuyacak ve kasabaya hakim olan garip olaylara dalacaktır. Bilmediği ise çürümenin onun gelmesiyle tavan yapacağı ve kasabanın patlamaya hazır bir cep kıyameti taşıdığıdır... Yazar akılda kalan ve ezber bozan benzetmeleriyle okurunu şaşırtırken edebi gücünü sergilemekten kaçınmıyor. hayal satmak ve reklamcılık arasında kurulan bağıntılar ve yergi dolu iç muhasebeler son derece çarpıcı. Cenazede bile pazarlama yapmaya çalışan müşteri temsilcileri özellikle güçlü vurgu sunuyor. yazarın kurguladığı kasabadaki iç grup St. George haçı bezeli Tshirtlerle kendilerini tanımlıyor. Kasabanın merkezinde dikilen Metro- Centre bir tüketim katedrali olarak kendi Tv kanallarına, otellerine ve akla gelebilecek her türlü ihtiyaca hizmet verebilecek tesislere sahip devasa mimarisiyle dini bir vecd hali ile alışveriş yapan "tüketiciler"in kendilerini ve ihtiyaçlarını bulduğu bir mekan. Vahşi milleyetçilik ve kafatasçılığın banliyölerde kol gezmesi, yazarın "Süper Kent" romanın kıyısına değin geldiği ama girmediği ırkçılık ve nefret suçlarının açıkça işlendiği yeni bir motif olarak okurunun karşına çıkmakta. St.George Haçı, ırkçılık çağrıştıran imaları ile son derece güçlü bir motif. Metro- Centre ise insanın benlik duygusunu elinden alan bir neon ve jelatin cehennemi. Nesne- özne algısının karışmış olması tüm eser boyunca kitapta en çok üzerinde durulan motiflerden biri. Metro - Centre 'daki saldırıda ölen ve yaralanan çok sayıda kişi varken, tükeicilerin AVM'nin maskotu olan ayılara üzülmesi, önlerinde mum yakması gibi kurgu oyunları bu motife yapılan sağlam vurgular. Bir yerde AVM tanrılarına adanmış bir türbe görevi gören ayılar, aynı zamanda dini vecd ve alışveriş yaparken kendinden geçen insanların durumları arasında bağ kurulmasını kolaylaştırmakta. Yaşanmamış bir hayata özlem duyan Richard, babası öldükten sonra tanımaya çalışıyor. geçmişin hayaletleri ile yatıp kalkan Richard, tüm distopyalarda bulunun "yabancı, toplumdışı kimse" rolünü üstleniyor. Onun yaşadığı kültür şokları üzerinden okurun kurduğu bağlantılar, özellikle kabile tanımlaması ile altı çizilen pasajlarda ortaya son derece güzel konmuş. Modern çağın tamtamları Nissan ve Renault'lar, her maçtan sonra kollektif vahşiliklerini ortaya dökmek isteyen holigan ve kafatasşçıların dövdüğü nesneler. Edebi açıdan çok güçlü pasajlar ortaya koyan yazar, şiddet hayalleri kuran küçük bir kasabanın kendi kendine tezgahladığı devrim denemelerinde Le Bon imalarına başvurmuş. Stevenson ve Define Adası atfından bulunan yazar, AVM'nin nevrotik tanrısı olarak kullandığı David Cruise karakteri üzerinden konformizmi eleştirmiş. Tüm bir kasabanın Stockholm Sendormuna itilmesine neden olacak bir plan "kar marjı" üzerinden tanılanmış. Kollektif bir şiddet düşüne kreatif direktörlük yapan karakter, Jung ve Freud imaları ile dolu pasajlarda göz dolduruyor. Kabusu dizayn edenlerin kıyamet patlak verdiğinde "sıfır noktasında" toplanmış olması, Bireyden topluma, özelden genel bir gönderme atfı taşımakta. Kuşatma latında bastıran Stockholm'u muhteşem aktaran yazar, Sangster karakterini klinik kayıtsızlığı temsil eden, kendi dizginlerini yitirmiş bir sosyal deneyci olarak kurgularken, davranışçı ekolün tanrılarını alttan alta taşa tutmuş. Yabancılaşmanın son noktalarını bir mesih edasıyla öngören Ballard, rüyasında tükecileri gören Metro- Centre'nin müritleri olarak kişilerin benliklerini yitirmelerini ve nesneleşme yönünde gösterdikleri çarpık çabayı güzel betimlemiş. dayanıklı tüketim malı haline gelmek isteyen kişiler müşteri sıfatlarını geride bırakıp ellerine barkodlar yapıştırarak, reklam cingıllarıyla dua ederek kollektif deliliğe teslim oluyor ve bunu gönüllü bir şekilde yapıyorlar. Düşmüş tanrılarını diriltme arzusuyla mantığın son kırıntılarını geride bırakan tüketiciler, bir cesede mağaza turu yaptıracak kadar ileri gidiyor. Ana motifi olarak çürümeyi kullanan Ballard, tıpkı Gökdelen adlı eserinde olduğu gibi, tekrar tekrar patlamayı bekleyen delilik bombaları kehanetinde bulunmuş. Başından sonuna değin protest bir yazarın en iyi eserlerinden biri olduğunu her haliyle belli eden kitap kesinlikle "Tüketimcilik" kültürüne yöneltmiş en güçlü eleştirileri ve gri alanlarla dolu kurgusuyla okunmayı hak ediyor.

Baskı: Hz. Süleyman'ın Yüzüğü

Ünlü davranış bilimci metnini hayvanlarla yaşamanın zorluklarından bahsederek açıyor ki evi bir nevi Nuh'un gemisi olarak bilinen yazar, özellikle kısıtlı bir alanda yaşamak zorunda kalan yırtıcılardan bahsediyor. Akyaryum kurulumu ve kendini idame eden küçük bir ekosistemin açılımını yapan yazar, daha sonra kur davranışlarındaki sapmalara örnek veriyor: kaplumbağaya vurulan bir tavuskuşu. evcil kargası olan Çok'tan da bahseden yazar, kuşların cinsel çekimde çaprazlama yapmadığını hemcins ilişkilerinin son derece olağan olduğunu belirtirken çoğu kuş türünün insan bedeninin anatomik yapısını bir dereceye kadar anladığını onu beslemek isteyen evcil kargası Çok'u örnek göstererek savunuyor. Kuş türlerinde tehdidi, belli bir sosyal öğrenme düzeninde ebeveynlerin rol aldığını ( saf içgüdüye dayanmadığını ), Hiyerarşi basamaklarını ( pecking order ) detaylıca açıklayan yazar, alt ve üst statü grupları arasında yaşanan çatışmalar göstermelik olduğunu en ciddi çatışmaların aynı kıdemdeki canlılar arasında gerçekleştiğini ve bu durumun gelişmiş memeliler ( yani insanlar ve insansı maymunsular ) de de farklı olmadığını ifade ediyor. Sosyal kıdem basamaklarının bir kez belirlendikten sonra muhafazarkarca savunulduğunu, her zaman insana özgü sandığımız şeylerin neredeyse tamamının insan- öncesi kökenli ve ortak yanlarımıza vurgu yapan şeyler olduğunu belirtirken; hayvanların aşk ve evliliklerinde kaba tensel bir yön olduğuna karşı vurgulanması gereken şeyin nişan durumunun çoğu zaman çiftleşmeden önce geldiğinin üzerinde duruyor. Kargalardaki şefkatin aynı insanlarda olduğu gibi bir çocuksulaşma eğilimiyle paralellik gösterdiğini, haksız saldırılara karşı yardım çağrılarının cevap bulduğunu tüm sürünün tehdide karşı birleştiğini ve tehdit sürü lideri, despot veya matriyark olsa dahi saldırmaktan geri durmadığını ifade ediyor. Kuş türlerinin birbirlerini tanıdıklarını ( birey bazında ) ve liderlerinde tebaasını tanıdığını vurgulayan Lorenz, Eski hükümdarın yerine gelen lider, eski liderin onayıyla kabul edilirse sürünün onu sınamadan kabul ettiğini belirtiyor. " Akıllı at Hans " vakasına atıfta bulunan yazar, papağanların "konuşmalarının" amaçtan yoksun olduğunu, oyunsu bir konuşma olduğunu ve diğer kuş türlerinin şarkılarına karşılık geldiğini söyleyen yazar, belli anlamsa bağıntıların kurulabildiğine dair ilginç ve şaşırtıcı anekdotlar paylaşmış. " İmprinting" kurmaının doğuşunu okurlarıyla paylaşan yazarın "yavru kaz Martina" 'sı onun nasıl " Baba kaz " lakabını aldığını gösteren bir anekdot olarak okurlarını gülümsetiyor. hayvan bakımı ve sorumluluklara geniş bir bölüm ayıran lorenz, köpeklerle kurulan bir dostluğu bitirmenin veya onu birilerine vermenin cinayetle eş anlamlı olduğu konusunda okurlarını uyarıyor. Tüm hayvanların alışkanlıklarına bağlı olduğunu ve alıştıkları yaşamı hiçbir şekilde değiştirmeye yanaşmadıklarını belirten yazar, göç tedirginliği yaşayan canlıların uçup gitmesinler diye sakat bırakıldığını üzülerek anlatıp hayvanat bahçelerinin iç yüzünü aktarıyor. Papağan ve kuzgungillerin boyutları çok küçük kafeslerde alıkonulmaları yüzünden insanların da bağ kurabileceği bir his yaşadıklarını, can sıkıntısından muzdarip olduklarını belirtip insansı maymungillerin sosyal ortamından alınıp tek başına kafese kapatıldığı durumlarda hayvanın can sıkıntısından öldüğünü vurguluyor. insanların çoğunun yırtıcı ve otçul hayvanları insanmerkezci bir ahlak sistemiyle yargıladığını yeren yazar, kumru ve güvercinin arasında geçen bir dövüşü okuruna aktarırken okurun kanını donduracak şekilde tasvir ediyor ve ekliyor "Barış güvercinleri de katil olabilir." İki kurdun detaylı dövüş analizine giren yazar, sosyal ketlenme mekanizmasını ( tıpkı İşte İnsan'da olduğu gibi )açıklıyor. çoğu teslimiyet ifadesinin sadece aynı türe mensup canlılarda işe yarayacağını ve "boyun eğme" davranışının insan kültüründeki karşılıklarına dair çıkarımlarda bulunan yazar çok ilginç noktalara değiniyor. Belli türlerin kendi filogenetik tarihleri içinde rakibini öldürecek bir silah geliştirmişse bununla beraber bir sosyal bariyer de oluşturduğunu vurgulayan yazar, silahları kendi bedenindeki bir uzuv olmayan ve bu nedenle de türün üyelerinin üzerinde silah kullanımına dair bariyerleri olmayan tek canlının adını veriyor : İNSAN. Köpeklerin sadakat kavramını geniş yer ayıran yazar, keyifli anekdotlara dolu ve okurunu düşünmeye sevk eden makalesini hayvanlara gülmemizin onlarda benzer kalıplar yakalamamızdan ileri geldiğini belirterek kapatmış.

Anormaller
5/1026.12.2013

Baskı: Anormaller

Luster ve tuhaf grubu, küçük bir Amerikan Orta-Batı kasabasında konser verme hayalleri kuran çok farklı arkaplanlara sahip 5 kişiden oluşmaktadır. yaşamaya mecbur kaldıkları sınırlı ve tatminsiz hayatlardan sıyrılmaları için bu rock konserini tek umut olarak görmektedirler. Ama bir sorun vardır, çalışacakları bir alan bulamamaktadırlar. Bu sorun Ember'in ailesinin tatile gitmesiyle çözülür, artık onları Rock efsaneleri arasına yerleştirecek konsere hazırdırlar... Acaba Luster ve Uyumsuz grubu "Anormaller", muhteşem bir konser verip sıkıcı hayatlarını geride bırakabilecekler midir? Tüm karakterler, çeşitli stereotipleri zıtları olarak kurgulanmış. Luster, çeteci rap dünyası içinde büyümesine ve uyuşturucu satıcısı olan zibilyon kardeşine rağmen, kültürlü ve hırslı bir rock müzik fanı. aynı zamanda gizli narsisizmle bütünleşmiş uzaklaşmacı borderline hastası. Aralarındaki en uyumsuz ve determinizme karşıt olarak pasajların çoğunu süslüyor. Ray ( Raykeem ) Ortadoğu'dan gelmiş kibar ve Amerikan kültürünü yanlış analiz etmiş bir eski asker; Körfez savaşı esnasında yaraladığı kişiden özür dilemek için kalkıp gelmiş. Kibar yapısı onun sıklıkla eşcinsel olduğu yanılgısına yol açıyor. Opal ölümden korktuğu için yaşam onayıcı bir eylem olarak sekse fazlasıyla bel bağlamış 70'inin üzerinde bir kadın. Aurora güzelliği yüzünden sadece et olarak algılanan isyankar bir bakire, satanist ve babası da rahip. Güzel olmasına güzel olan ama sosyal hesap mekanizmaları çalışmayan Aurora, utangaç bir liseliden biraz hallice bir portre çiziyor. Ember, depresif ve yıkıcı davranışları olan küçük bir kız çocuğu, piromanyak ve şiddete aşık. başkalarını incitemezse kendini incitiyor, dünyadan ve insanlardan nefret ediyor. Görüldüğü üzere yazar, stereotiplere fazlasıyla bel bağlamış. Tüm sözü edilen karakterlerin zıtları da kurgu içerisinde mevcut. derin tatminsizlik ve sosyal adaletsizliğin ve önyargıların çarklarına takılmış yaşamlara dair ifadeler metni süslüyor. Temas edilen her karakterin bakış açılarını yansıtan pasajlarla dolu olan metin tam bir uyumsuzluk ve anarşi havası hakim olan bir tona sahip. arada sosyal kontrol mekanizmalarını da mizahi bir tonda eleştiren yazar, tıbbi iktidar eleştirisini grup terapisi bölümlerine saklamış. Banliyö yaşamı yergisini , imajlarını çocuklarından çok seven ebeveynler üzerinden götüren yazar, düzen koruyucularını ( psikiyatrist, polis, patron vs... ) bolca taşa tutmuş. Determinizme bu derece karşı bir metnin, stereotiplere bunca bel bağlaması, kurgusal açıdan dahice bir hamle midir yoksa ciddi bir zayıflık mıdır onun kararını okura bırakmak en doğrusu olacaktır diye düşünüyorum. Sonuçta konformizm karşıtı karakterlerin onlar için çizdiğimiz sosyo-kültürel sınırlar dışında davranması elbette toplumsal eleştiri bakımında güçlü vurgular içeriyor. Bir huzurevinde ölümü beklemek yerine stritptiz barlara, rock barlara takılan önüne gelenle yatan Opal, en mutlu olması gereken çağlarda yıkıcı Borderline davranışlar sergileyen Ember, Ondan beklenilenin aksine çeteci bir uyuşturucu satıcısı olmak yerine düzenli bir işe girip sıkılıp rock yıldızı olmak isteyen Luster, savaşta döktüğü kandan memnun olması gerekirken bundan utanıp vidanını temizlemek adına dünyanın bir ucuna ailesini de peşinden sürükleyen Luster, babasının mazbut ve steril yaşamından tiksinen ama buna rağmen bir stereotip haline gelmeyip hayatını yönlendiren ama kendini saklayan Aurora... tüm bu karakterler, imkanlarının tersine hayatlar peşinde koştuğu için tatminsiz ve mutsuzlar. Edebi açıdan bir şaheser olduğu söylenemez, imgelere gömülmüş okurunun zihnini gıdıklamak için bekleyen bir alt metne sahip değil. Çok yalın, çok açık ,çok düz. Ancak yavan değil. Bir yere varmıyormuşçasına bölünen pasajlar karakter arkaplanlarını desteklemekte eksik alıyor, yazar sanki doğarken yanlış zar atmışlar gibi basit bir motife tutunuyormuşçasına karakter arkaplanlarını metinde kısmış. Eserin eksikliği buradan kaynaklanıyor. Çok daha fazlası olabilecekken yarım kalmış gibi bir his uyandırıyor okurunda.

Baskı: Ve İnsan Köpekle Tanıştı

Yazar metnini tarihöncesi avcılarla köpeğin atasının muhtemel karşılaması spekülasyonları üzerinden açmış. belgesel tadında bir tonla açılan metni, insan ve yabani çakalın av partnerliği sürecinin hikayeleştirilmesine ayıran yazar, hayvanbilimciler tarafından genel kabul gören kuramları okuruyla paylaşmış. İlk evcil köpeklerin Baltık Denizi'nde Piroglarda ortaya çıktığını hipotezine de değinen Lorenz, kazık evlerin sınırlı sayıda köpek barındırmaya uygun olması nedeniyle aynı soydan köpekler arasında çiftleştimenin hızlandırdığını, yeni soyun ( evcil ) ortaya çıkışını neden olmuş olabileceği üzerinde durmuş. Çoğu köpeğin saf kurt kanı taşımadığını kuzeye ilerleyen insanların daha önceden evcilleştirilmiş köpeklerini de beraberlerinde getirmiş olabileceği hipotezine de vakit ayıran yazar, bu köpeklerin kurtlarla melezlenmesinin "kurt köpeği" adı verilen alt türlerin ortaya çıkmasına neden olduğunu ifade etmiş. Her sayfayı basit ve hoş ilüstrasyonlar süslerken yazarın mevzu bahis ettiği konular rahatlıkla gözde canlanmakta. yaban hayvanının sürü liderine sadakatle bağlı olduğunu çeşitli anekdotlarla okuruna aktarıp çocuksu bir düşkünlüğe sahip köpeklerin bir insana bağlanmadıklarını, tüm insanlara bağlandığı, sadakat kavramından uzak olduklarını belirten yazar, Lupus türü köpeklerde bir hayvanın bir insana bağlanma sürecinin takriben beşinci aya denk geldiğini, avlanırken sürü desteğini muhtaç olan bu canlıların sıkı dayanışma içinde olduklarını belirtmiş. Anekdotlarda birinde köpeği Stasi'nin yaşadığı nevroz ( evet nevroz ) u tanımlayan yazar, o kadar güzel kelimelere dökmüş ki Stasi anekdotunun sonu okurların burnunu direğini sızlatabilir. Eğitim ve cezalandırma tekniklerine giren Lorenz, en etkili yöntayarak hayvanı ensesinden tutup kaldırmak ve silkelemek olduğunu, can yakmadan otorite kurulabileceğini belirtmiş. Köpeğin "görev bilinci" olmadığını eylem eğlence ifade ediyorsa katılım göstereceğini belirten yazar, çeşitli komutlar ve anlamları üzerinde durmuş. Çoğu yerde büyük üstad Lorenz'in dahi "insan merkezci" ifadelerden kaçınamadığı açıkça belli olan metinde belki de en ilgi çekici olan bölümün "hayvan töreleri" olduğu görülecektir. Tehdit ifadeleri, beden duruşları ile ima edilen hakimiyet gibi kavramların açılımını yaptıktan sonra demiş ki : "Prestiji ve hakimiyeti koruma güdüsü sadece insana özgü değildir." Kin tutma olarak yorumlanması mümkün olabilecek davranış örüntülerini açıklayan yazar, normal bir köpeğin asla türdeş dişisini ısırmadığını dişinin ve yavruların sorgusuz sualsiz dokunulmazlığa sahip olduğunu ifade etmiş ( hakaret ederken adını kullandığını hayvan bu evet, ).Hayvan krallığında çok katı sosyal engellerin mevcut olduğunu ifade etmiş. İnsan merkezci görüşü yere yazarın metninde kimi yerlerde "Yaradılış merdiveni" görüşünün alt metinde okunuyor olması hayranlarının kalbini kıracaktır. ilgisini insanlardan çekip sadece hayvanlara yönelten kişileri sosyal açıdan "sodomi" ile suçlayan Lorenz, birlikte geçirilen uzun senelerin ardından hem sahip hem köpeğin davranışlarının benzerleşmesine sebep olduğunu söylemiş : " Köpekler zamanlar sahibinin, sahipler de köpeklerinin yansısı haline gelir." Çocuklar ve hayvanlar arasındaki karmaşık ilişki modellerine giren yazar, hayvanlarla ilişki kurmanın doğa ile sıkı bir güven ilişkisi gerektireceğini de eklemiş. Köpek edinmek isteyenlere kendi tecrübelerini aktaran yazar, bilimin mücadele ettiği deyimleşmiş aptallıklardan kedinin "nankör" olduğu düşüncesini de yermiş. nasıl bir ruhsal durum içinde olduğunu yüzünden okumanın kedideki kadar kolay olduğu çok az hayvan olduğunu belirtip kedinin kendisini kızdıran kişi ciddi bir şekilde uyarmadan asla tırmalamadığını, kedinin normalde kaçmadığı saldırısını kendini feda edecek seviye sürdürdüğü tek durumun yavrularının tehdit altında olduğunu gördüğü koşullar olduğunu da eklemiş. Köpeklerin yalan söyleyebildiğini kanıtladığı bir kaç anekdot paylaştıktan sonra, çoğu hayvanın "tongaya" düştüğünü anlayabildiğini belirtiyor. Okurla paylaştığı çoğu hikaye aslında kendi kendini açıklar vaziyette. Kedinin evin simgesi olduğunu, ancak bir esir olarak değil, insanla aynı statüye sahip aynı evi paylaşan bir canlı olduğunu belirtip çoğu hayvanın yuvası yakınında avlanmadığını ( atmaca yuvalar yakınında kurulan güvercin yuvaları, tilki yuvası yanında oynayan yavru karacalar vs... ), yırtıcı hayvanların öldürürken nefret duymadığını, ifade den yazar, İnsan merkezci görüşleri eleştirirken çelişkilere ve dil sürçmelerine düşmekten geri duramıyor. Köpeklerin sözcüklerin anlamını sadece tonlardan anlamadığını, ses biçimlerini algıladıklarını ( Haris, Aris, Paris isimli çoban köpekleri ile yapılan deney ) ifade eden yazar, sahibini ısırdığı için ( yazarın kendisi ) ruhsal travma geçiren ve kelimenin tam anlamıyla "ağlayan" köpek anekdotu ile okurlarını şaşkınlığa sürüklüyor. Doğumdan sonra plesenta yeme ve davranış ketlemelerinin gerekliliğini, sınır ve çit gibi oluşumların hayvanlara nasıl hizmet ettiğini açıklayan yazar, başından sonuna belgesel kıvamında, doyurucu bir metin kaleme almış.

Baskı: Caliban'ın Savaşı (Enginlik Serisi #2)

Protomolekülün açığa çıkmasıyla başlayan olaylardan sonra, Güneş sistemindeki huzursuz barış, pamuk ipliğine bağlıdır. Güneş Sistemin'nin tahıl ambarı olan Ganymede'de konuşlanmış olan BM ve Mars birlikleri arasında bilinmeyen bir nedenden dolayı çıkan çatışma, topyekün bir savaşa neden olacak kadar şiddetlidir. Çatışmanın çıkmasının ardındaki gerçek sebebi bilen Çavuş Roberta Draper tüm bölüğünden sağ kalan tek kişidir. Bu asi ruhlu Mars donanma piyadesiyle, James Holden'in yolları kesişecek ve tüm Sistemi kapsayacak bir savaşın önüne geçmeye çalışan çetin ceviz politikacı olan Avasarala'nın da yardımıyla Ganymede'li bir botanikçinin küçük kızının arayacaklardır. Hiçbirinin bilmediği bir şey vardır: Venüs hala aktiftir ve protomolekül kendini sürekli geliştirmektedir... Yazarlar, savaşın yüksek oktanlı bölümlerinden ziyade Ganymede'deki insanlık dramıyla metinlerini açıyorlar. Gezegendeki sosyal ve ekolojik sistemlerin çökmesi kabile toplumuna benzer yapılar oluşturuyor ve insanların acılarından beslenen gaspçı, haraççı gibi salakları bu ziyafet sofrasına davet ediyor. Mars ve BM arasındaki giderek yükselen gerginlik iki tarafın da Ganymede'de yaşananlara görmezden gelmesiyle sonuçlanıyor. Sosyal adaletsizlik ve bürokrasi yergisi bu kısımlarda sıklıkla kullanan yazarlar, koşulların yarattığı psikolojik çöküntüyü ve PTSD 'yi ( travma sonrası stress bozukluğu ) özellikle Prax ve Bobbie üzerinden işliyorlar. Kolonide büyüyen çoğu insanın agorofobik olması ve Dünya'nın koşullarına sert tepkiler vermesi hoş ve yerinde detaylardan sadece biri. Holden ve Miller arasında bir özdeşleşme ve kimlik bunalımını kurgularına dahil eden yazarlar aynı konsepti Bobbie'nin yaşadığı kimlik krizinde de işlemişler. Avasarala ve Roberta'nın ilişksi, iç grup - dış grup çatışmasına güzel göndermeler içeren bir yapıya sahip. Evrimsel baskılara Psikolojik ve Nietzchevari açılımlar getiren yazarlar, Escher ve Kurosawa atfında bulunuyor. Holden'in bilginin serbest paylaşımı anlayışına karşı durabilecek olan güçlü bir karakterin ( Avasarala ) kurguya dahil olması diyaloglar ve ilişkilerin doğasını derinden etkiliyor. Naomi ve Holden arasındaki ilişkinin space opera'ların olmazsa olmazı aşk temasını doldurduğu ve siyaseti kurguya daha fazla dahil ederek, detaylı ve akıcı bir okuma sunan eser kaleme alındığı gözden kaçmıyor. Özellikle Fizik ve biyolojinin temel kurallarına bağlı kalınmış ve mantıksal temellere oturtulmuş olan açıklamalar okuru yoracak veya kurgudan kopmasını sağlayacak düzeyde değiller. Kimi yerlerde klişelere de başvuran yazarlar akımı hiç bozmamış ve okuru şoke edecek bir sonla eserlerini noktalamışlar.

ÖncekiSayfa 4 / 12Sonraki