Puanlar ve değerlendirmeler
Bu okurun kitap puanları ve yazılı değerlendirmeleri.
Baskı: Espriler ve Bilinçdışı ile İlişkileri
Ünlü psikolog, üzerinde çok fazla ( psikoloji alanında ) çalışma yapılmamış bir konuya el atmış bu kitabında. Gülünçlüğün doğası ve esprinin kökenlerini inceleyen filozofların çıkarımlarını irdeleyerek başlamış metnine, kelime çakışmalarıyla ( örneğin : alcoholidays ) devam etmiş. Tezatlar ve ses benzeşimleriyle oluşan espri temalarına değinmiş ve kelime birleşimlerinin sadece rüya görürken değil uyanıkken kullanıldığı tek durumun espri yapmak olduğu çıkarımını yapmış. Espri oluşum şemalarını incelerken daha çok yergi örneklemleri üzerinden giden yazar, kelime oyunlarını yüceltirken linguistik açılımlarını yapmaya özen göstermiş. Yahudi olmasına rağmen hassas davranmamış ve bolca Yahudi esprisine yer vermiş kitabında. Mizahın önemine dikkat çekmek istediği bir eserde alıngan davranmaması hoş bir detay olarak göze çarpıyor. Einstein'a yazacağı ünlü "Neden Savaş?" mektubunda kullanacağı göndermeleri ilk kez bu kitabında görüyoruz. esprilerin bazılarının ( kasıtlı espri olarak sınıflandırdığı ) bastırılan itkilerin sosyal ortamlarda kabul görecekleri bir makyaj yardımıyla açık ifadesi olduğunu belirten yazar, şakaların genelde ciddi mesajların sulandırılmış halleri olduğunu savunmuş ve bir sanat dalı olarak görülmesi gerektiğini belirtmiş. Çok güçlü ahlak ve sosyal baskı eleştirilerine yer verirken elitizme saldırmaktan da geri kalmamış. tanrı ve din sorgusunu da eleştirileri arasına katan yazar,Esprilerin hiçbir zaman kasıtsız olmadığını savunmuş. esprileri ( insan yaşamına kıyasla ) kısa ömürlü olduğunu belirtmiş ve güncel olaylar ve değişen ilgi alanlarıyla uyumlu olarak yeniden icat edilmeleri gerektiğini savunmış. Düşünce ve sözcüklerle oynamanın esprinin ilk aşaması olduğunu, şakanın kendisinin ise son evresi olduğunu ifade etmiş. Espri ve rüyayı bilinçdışına bağlarken " Rüyaların Yorumu" nu özetlemiş ve kitabındaki eleştirilen, kabul görmeyen kuramlarını savunmuş. Gülünç'ü ve espriyi birbirinden tamamen ayıran yazar, esprinin gülünce bilinçdışından yapılan bir yardım olduğunu ifade etmiş. içimizdeki çocuğu her bulduğumuzda güldüğümüzü belirtip, çocukların safça kelime oyunlarının ve linguistik yanlış algıların espri olarak kabul edilmesi gerektiğini savunmuş. Gülmenin fizyolojisinden veya filogenetik kökenlerinden bahsetmemiş, çünkü o dönemde bu tarz bilgiler mevcut değildi. Gülmenin fizyolojisi zaten mekanik olarak incelenmiş bir konu olduğundan sadece espri oluşum şemaları anlam ve amaçları üzerinde durmuş. Mizahi algıyı ruh ekonomisine dayandıran yazar, metnini doyurucu bir sonla kapatmış. Yabancı dillerdeki referans ve dönem koşullarının açıklamaları, kelime oyunlarını dipnot olarak verilmesi okumanın bolca kesilmesine neden olmakla beraber bu bilgilerin verilmemesi durumunda çok kuru ve anlam yoksunu bir kitap olacağını da belirtmeliyim. Çevirmen kelime oyunlarına hakimiyetiyle alkış alıyor
Baskı: Meraklı Zihinler
John Brockman, kendi alanında önemli kuram ve buluşlara öncülük etmiş olan 27 bilim insanıyla görüşmüş ve onlardan bir nevi CV hazırlamalarını rica etmiş. Ortaya çıkan şey ise insanların nasıl akademisyen oldukları onları nelerin motive ettiğiyle ilgili son derece güzel bir kitap olmuş. Belirttiğim gibi kitabın bir yazarı yok. 27 yazarı var, editörün katkılarını da sayarsak 28. Son derece farklı arka planlara ve kişisel geçmişlere sahip olan, aynı zamanda farklı dünya görüşlerine sahip olan insanları aynı kitapta bir araya getiren nedir peki? Merak. Dawkins ve Templeton ödülü almış bir yazarı aynı kitapta buluşturan şey bu : Merak. Kitap son derece ilginç anekdotlara sahip, Carl Sagan'ın eski eşinin veya Darwin'in torunun evlenme teklif ettiği bir bayanın ya da Anna Freud ile beraber çalışma yürütmüş aile bireylerinin , Feynmann'ın diyagramlarını modern bilime kazandıran kişilerin hikayeleri hem samimi bir uslüpla kaleme alınmış kendileri tarafından hem de çok güzel sosyal referanslar sunmuş. Akademik yobazlıklara, farklı ırk ve milletten olan kişilere dair görüşler, evren ve insanı anlamaya çalışan bu insanların kaleminden bize ulaşmış. O kadar ilginç arkaplanlar var ki... Kiminin babası casus, kiminin ailesi tamamen bilim ve sanat dünyasına ait insanlardan oluşmuş, kiminin ailesi fakir, kiminin zengin, kiminin ailesi eğitimsiz. Son derece aydınlatıcı bir çalışma olmuş. Kaleme alan kişilerin de mesleki geçmişleri çok farklı; kimi benzin istasyonunda çalışmış kimi daha 10 yaşında bilgisayar programları yazıyormuş. Her yazarda ton ve doku son derece değişik olduğundan okuyucunun kopması ihtimali olmasına rağmen, kitabın adını aldığı öğe; merak öylesine baskın çıkıyor ki bu insanların geçmişlerini ve görüşlerini öğrenmek için sayfalar çevrilmeye devam ediliyor. Kitap son derece keyifli bir okuma sunuyor. Motive edici ve ilham verici özellikleri olması büyük artıları.
Baskı: Macellanya
Ustanın ölümünden 7 yıl önce kaleme aldığı kitabı. Basım sayısı son derece azdır. Dünya'nın ucuna Güney Amerika açıklarındaki adalar topluluğuna gönüllü sürgün bir adamın hikayesini anlatan roman, ana karakterin çevresine doladığı gizem perdesinin bir an için bile aralanmasına izin vermiyor. Kaw-djer, bölge yerlilerinin bu adama verdiği ad. Anlamı " Velinimet". Kaw-djer adalar topluluğu arasında sıkça turnelere çıkan ve halka mümkün olduğunca yardım etmeye çalışan biri. Tüm geçmişini ve sosyal kalıplarını geride bırakıp bu bölge halkına kendini adamış bir ateist ve anarşist. Usta metine girerken zincire vurulmama, bağımsızlık arzusu imalarıyla başlıyor kurgusuna. tüm kitap boyunca Kaw-djer'in ağzından dökülecek olan "Ne Tanrı, Ne de Efendi!" cümlesini ilk kez burada işitiyor okur. Kitabın genelinde emperyalist kaygıları eleştiren yazar, fırsatçılık ve insan doğasının kirli yanlarına da değinmiş. Güçlü tasvirler, tarih, isim ve anekdotları etkili kullanarak inandırıcı bir coğrafya yaratmış; var olmamasına rağmen. Kurgusunu ilginç bilgilerle süsleyen usta, fikir çatışmalarını imgelemlerine bolca yedirmiş. Kitabın çoğu yerinde çelişkiler göze çarpıyor, yazarın bir nevi vicdan muhasebesi yaptığı gözden kaçmıyor. "Otorite mi yoksa reddi mi?" tartışması genel unsur olarak işlenmiş. Yeni Dünya ( Kuzey Amerika ) 'da denemesi yapılan ütopya girişimlerine atıf olarak aldım yazarın kurduğu Macellanya'yı ve Hoste adasını. Komünizm eleştirisi baskın geliyor ve güzel çıkarımlarla desteklenmiş. Ancak Kaw-djer'in anarşist doğası, ondan yardım ve önderlik bekleyen insanların çağrılarıyla kırılıyor ve vicdan muhasebesi sona eriyor. Karakter en son olmayı düşündüğü insan haline geliyor: Halk tarafından oy çoğunluğuyla atanmış da olsa bir kral, tüm yetkilerin tartışmasız elinde bulunduğu bir otorite figürüne dönüşüyor. Kendini adadığı insanların bağımsızlığı ve refahı için değerlerinden vaz geçiyor. İnsan ırkına küskün olan gönüllü sürgün bir adam olsa da bir misentrop değil Kaw-djer. Kurduğu ütopyayı bazen sahiplerinden bile koruması gerekiyor. Ancak her güzel şeyin bir sonu olduğunu çok acı bir şekilde öğrenmesi gerekiyor "velinimet"in. Adada altın bulunması... tüm dünyasını sarsıyor. Altın hummasına karşı bir bilinç aşısı yok ne yazık ki. Kullanılan motiflerin çok güçlü ve usta işi olduğunu belirtmeme gerek olduğunu sanmıyorum.
Baskı: Ruhun Uzun Karanlık Çay Saati
Serinin ikinci ve son kitabında, Heathrow havalimanında can kaybına neden olmayan bir patlama meydana gelir. Miskin dedektifimiz ise bu esnada uyumaktadır. Müşterisiyle olan randevusuna feci geç kalan kahramanımız, müşterisinin vakitsiz ve mana yoksunu ölümü yüzünden tatsızdır. Patlama ve son günlerin hit şarkısı "Sıcak patates" in bir bağlantısı olduğuna emin olan Dirk, mümkün olan en saçma şekillerde bu gizemlerin izini sürecektir. Bu esnada, öfkeli kartallar, öfke kontrol sorunu olan Tanrılar, ortadan kaybolmayı seven evsizler, irada savaşı vereceği buzdolapları ile mücadele etmesi gerekecektir. Pizzanın önemini detaylı vurgulayan yazar, bu eserinde reklamlar ve medyayı hedef tahtasına koymuş. Polis kuvvetinin pratik zekasına değinen yazar psikiyatristleri feci yermiş ve mizah duygusundan yoksunluklarıyla dalga geçmiş. Medya ve reklam dünyasını eserinde kıymaya çeviren yazar akıcı ve absürd dilini bolca tebessüm ve kahkahaya neden olacak şekilde ustaca kullanmış.Çok ciddi eleştirileri ustaca mizahıyla yoğuran yazarın bu eseri de aynı kalitede güldürü yuvası. Gaiman'ın Amerikan Tanrıları'ndan önce yazılan, aynı konsepti işleyen bir eser olduğunu belirteyim.
Baskı: Kutsal Dedektiflik Bürosu
Serinin ilk kitabında, Richard Macduff sevgilisini aramayı unutur ve hocalarının verdiği yemeğe gider. Bu aynı zamanda patronun kardeşi olan sevgilisini hiç mutlu etmeyecektir. Patronu Howard Hughes kadar takıntılı olan Gordon ise, son derece garip bir şekilde aynı gece öldürülür. Richard'ın masumiyetini kanıtlamak ise Dirk Gently'e düşer. Tüm olayların birbiriyle bağlantılı olduğunu savunan beleşçi ve garip huylu dedektif, tuzluklar, çömlekler, zaman makineleri ve hortlaklarla boğuşmak zorunda kalacaktır. Adams'ın bu yeni serisi, absürd bağlantılar, birbirinden tuhaf karakterler ve bolca göndermeyle akıcı ve keyifli bir okuma sunuyor. Göndermeler arasında Beatles, Coleridge, Duran Duran gibi isimler var. Genelinde medyumluk ve falcılıkla dalga geçen kitap pürşamata bir mizah sunuyor. Eğlenceli bir Schrödinger'in kedisi açılım yapan yazar, bilinçdışı süreçlere değinirken; kurguladığı yanlışlıklar komedisi altında ciddi bir ateizm savunsu yapmış. Zaman yolculuğu klişeleriyle ustaca dalga geçen yazar eğlenceli bir eser kaleme almış.
Baskı: Yaratma Cesareti
Varoluşculuk ekolünden Rollo May'ın sanat ve psikoaktif süreçler üzerine yazdığı kitabı. Yazarı tanıtan, dönem, ilham kaynaklarına, düşünce yapısına değinen incelikle yazılmış bir önyazıyla açılış yapıyor kitap. May, önsözünde samimi bir üslupla seslenmiş okurlara. Nevrozun bir sapma değil bir uyum mekanizması olduğunu savunan yazar, cesareti umutsuzluğa rağmen ilerleyebilme yetisi olarak tanımlamış. Cesaret olmadan sevginin salt bağımlılık, sadakatin ise uyumculuğa dönüşeceğine dikkat çekmiş ve dönermin Amerikan toplumunu sert biçimde eleştirmiş. Korkaklığın en yalın şeklinin pragmatist " bana ne*" veya "karışmak istemedim" gibi ifadelerle su yüzüne çıktığını belirten yazar, toplumsal cesaretin diğer insanlarla ilişkiye girme cesareti olduğunu ifade etmiş. cesareti sınıflandırarak devam edip sanatçının bir erken uyarı görevi gördüğüne değinmiş. Uyumculuk ( konformizm ) eleştirilerinde bulunan May, yaratıcılığın ölümsüzlüğe duyulan özlem olduğunu; adanmanın şüphe içermediği zaman değil şüpheye rağmen gerçekleştiğinde sağlıklı koşut olacağını belirtmiş. Prometheus , Adem ve Havva mitlerinin açılımını ustaca yapan yazar, yaratıcılığın mücadeleden beslendiğini, başkaldırıdan kaynaklandığını savunmuş. Adler'in kuramlarını aşırı sadeleştirici bulan May yerinde eleştirilerle sanatın kökenlerini savunmayı ihmale etmemiş. Sanatın bir çeşidinin nevrotik diğerinin normal olduğu gibi ayrımlar yapılamayacağını belirtip, benlik ve dış dünya arasındaki diyalektik ilişkilere değinmiş. önemli şair ve ressamlardan alıntılar yapmış ve açılımlar sunmuş. Yaratıcılığın bilinci yoğunlaşmış insanın kendi dünyası ile karşılaması olduğunu ifade etmiş ve Picasso'dan alıntılayarak : " Her yaratı edimi aynı zamanda bir yıkma edimidir." demiş. Sanat eserlerinin zamanın ruhunu taşıdığına değinmiş. Bilinçdışından gelecek kavrayışlara açık olmak için yalnızlığın kabullenilmesi gerekn bir süreç olduğunu belirtip yaratıcılığın sadece sanat için değil bilim için de gerekli olduğunu ifade etmiş. sanatçının toplum mekaniklerine sokulan bir çomak olduğu çıkarımını yapan yazar, sanatçıyı kontrol etmek mümkün olsaydı sanatın sonunun geleceğini söylüyor okuruna.Eksiklerin gestalt fantezilerle doldurulduğunu belirtip yaratıcılığın onu sınırlayan şeyle ve ona karşı koyma arzusuyla ortaya çıktığını belirtiyor. Sanatçının edilgen olmadığını dikkat mekanizmalarının ve denge unsurlarının tam kontrolünde olması gerektiğini ifade eden May, Antik yunan mitlerinin kısa açılımlarını yapıyor. çıkarımlarını terapi kayıtlarından da destekleyen yazar; taptaze fikirlerle, klasik psikanalizden ari görüşlerle yazdığı kitabını okuru yormadan noktalamış. Sanat ve süreçlerine dair, doyurucu ve güçlü bir eser olduğunu belirterek bitiriyorum.
Baskı: Çıplak Maymun
Ünlü zoolog ve davranış-bilimcinin çok tartışma yaratan kitabı. Yazar, kökenlerimizi incelemeye ve bugünkü yankılarını göstermeye ayırmış çalışmasını. Diğer primat türleriyle bizi kıyaslayarak başlıyor kitabına. Çok ilginç bilgilerle süslüyor çalışma sonuçlarını. Seks alışkanlığının ( üreme amacı dışında ) seleksiyon baskısına karşı evrimleşmiş bir mekanizma olduğunu ifade ediyor, cinsel imaları ve biyolojik göstergeleri inceliyor Morris. Çift kurma ( evlilik vs. ) davranışını sadece bizim gösterdiğimize dikkat çekiyor. Yüz yüze sevişmeye başladıktan sonra "insan" olduğumuzu çıkarımları arasında. Diğer primatlarda orgazm mekanizması bulunmadığı için, bu davranışın çiftler arası uyum ve işbirliğini pekiştirme amaçlı ortaya çıktığını savunuyor. Egzogamiyi açılımlamış ve kültürel bir tabu değil, biyolojik bir dayatma olduğunu belirtmiş. Kızlık zarını sosyo-kültürel imalarından ari olarak incelemiş ve çift kurma dönemindeki önemine değinmiş. Monogami ve poligami konularına da giren yazar, poligaminin biyolojik açıdan ekonomik olmadığını ifade etmiş. Modern hayatı hala "ilkel" itkilerle yaşadığımızı söylemiş ve sadece adların değiştiği çıkarımını yapmış ( in yerine ev, av yerine iş vs. ) . Biyolojinin toplumsal yapıları kurduğuna dikkat çeken Morris tersi şeklinde işlemeyeceğini güzelce açıklamış. Kişisel alan kuramına değinmiş. Ahlakın kökenin irdeleyen yazar yavru bakımı ve anne ile yavrunun ilişkileri üzerinde detaylıca durmuş. Arkaik ifadelerden bahsetmiş, evrensel olduğunu belirtmiş ve dilin önemine dikkat çekmiş. Lorenz'in damgalanma kuramına ve Bowlby'e atıflarda bulunmuş ve çocuğu hislerimiz konusunda kandırmanın imkansızlığından bahsetmiş. homeostaz ve anksiyete azaltma mekaniklerini de metne dahil eden yazar, savaşın kökenlerini incelemiş. Doğum kontrolünün öneminden bahsedip deyimlerin biyolojik kökenlerini açıklamış. Yazı arasında Huxley'nin "Cesur Yeni Dünya" 'sına da atıfta bulunmuş. Çok güçlü Tanrı ve Din sorgusu yapan Morris demiş ki : "Din, gücünü maymun atalarımızdan miras kalan < herşeye kadir > lidere boyun eğme eğiliminden almaktadır." Kitap son derece kapsamlı çalıma verileri içermesine rağmen istatistik ve oranlarla boğulmamış aksine o kadar az kullanılmış ki... Ancak bu durum akıcı dile ve güçlü çıkarımlara çelme takmıyor, daha rahat okunmasını sağlıyor. Kökenlerimiz ve bugünkü karşılaştırmaları cesurca yapan bu kitap Soğuk Savaş yıllarında yazıldığı için tüm toplumsal kalıplar aynı olmayabilir, ancak biyolojik karşılıkları hala geçerliliğini korumakta
Baskı: Aya Tırmanmak ve Diğer Öyküler
Ünlü yazarın 18 kısa hikayesinden oluşan kitabı. Son derece deneysel hikayeler kurgulamış bu eserinden Guin. İmgeler altında yazın dünyasını ve çatışan cinsiyetlerin yanlış algılarını eleştirmiş. Bağnazlığın tıkadığı akıllara hikayeleriyle savaş açmış. Hikayelerinde sık sık eşcinsel ilişki motifini kullanmış. Ayrımcılığın saçmalığını da cinsel imalardan uzak olan kocamış kadınların, yaşlı lezbiyenlerin üzerinden vermiş. Doğal olana duyulan özlemi çoğu hikayesinde kullanmış. Birbirlerinin üzerine binen imgeler ve farklı anlatı tarzları kullanarak tatlı bir gerçeküstülüğe taşımış okuru. Son derece sert motifleri okurun suratına sıvamadan şiirsel bir tonda anlatmış: Tecavüz, kürtaj, aile içi şiddet, kırık hayatlar... Bazen karakterlerin rol ve arka planlarını çok farklı açılardan tekrar tekrar kurgulamış, hikayeleri birbirlerinin içine katmış. Gerçeküstü tezatlara başvurmuş. Kullandığı imgeler ve göndermeler son derece usta işi. Dionizyak ayinleri, kocakarıları, anne motifleri, ünlü masallara göndermeleri zevkle dokuduğu son derece belirgin. Persephone iması altında kan donduran bir insanlık ayıbından da bahsetmiş. Yerinde durmayan kasabalar, kürtaj klinikleri, kırılmış hayatları yadsıyan minyatür evler, bilge kadınlar, kaçak avcılar gibi birbirinden ilginç hikayeler anlatmış bilge kocakarı. Dil samimi ve şiirsel. Diğer kurguladığı dünyalara gönderme içermiyor bu eserindeki hikayeler, daha çok Amerikan yaşam tarzı içinden gelen öyküler. Bol eleştiriyi imge altından incelikle vermiş. Her hikayesinin dokusu ve tadı çok farklı, kendini hiç tekrar etmemiş kitapta.
Baskı: Ben ve Savunma Mekanizmaları
Anna Freud'un, çocuk psikolojisi ekolünün kurucu metni olarak kabul edilen kitabı. Algı ve ekollerin ben'e ( ego ) çekilmesine öncülük etmiş olan yazar, psikanalitik süreçte id'in bypass'ı ile başlamış metnine. Hipnoz, rüya yorumları ve Freudyen sürçmelerin önemine değinmiş. Tekrar mekanizmasını ( aktarım ) detaylı olarak açıklamış. Analistin "dirence" karşılık vermemesini aksine direnci tanılayıp onu oluşturan alt mekanizmaları anlayarak kırması gerektiğini belirtmiş. Çocukların oyun kurgularının duygulanım ve sorunlarını dirençle karşılaşmadan filtresiz yansıttığını gözlemleyen yazar, çalışmalarını daha çok çocuk ve ergen hasatlar üzerinden yürütmüş. Bastırmanın en kolay tanılanan mekanizma olduğunu belirtmiş. Tanım ve açıklamalarını vaka analizleriyle başlamış. id, ben ve süperben ilişkilerine basit ve açıklayıcı bir üslupla değinmiş. Alaycı ve oyunbaz tavrın hadım edilme korkusunun yadsınmasından kaynaklandığını savunmuş. Yadsınan çevre ve bastırılan dürtülerin, "ben" de boşluk bulduklarında kaygı ve hoşnutsuzluğa yol açtığını belirtip aşırı telafinin sorun yaratan bir nevroz olmadığını ifade etmiş. Viktoryen dönemin henüz algıda kapanmadığını yazarın Freudyen sürçmelerinde göz önüne çıkmakta ( "kadınların erkeklerle eşit olduğuna saplanması..." ). Stocholm'un temllerini saldırganla özdeşleşme mekanizma altında daha 1936'da atan yazar, özeleştiri yoksunluğunun çocuksu kalmış bir "ben" in uzantısını olduğunu belirtmiş. Kaygı ve hoşnutsuzluğun önlenmesi için yapılan girişimlerin "ben" i ketlediğine, kişinin gelişmek için güvenli bölgesinden ayrılmasının gerekliliğine işaret etmiş. Vaka analizlerinde çeşitli transferans örnekleri de göze çarpmakta. "Yansıtma" üzerinde detaylı duran yazar, eşcinselliğin karşı cinste doyum bulmayan arzuların "özgeci vazgeçiş"le tekrar kurgulanması olduğunu iddia etmiş. "Yansıtma" nın bir fonksiyonu olarak ele aldığı "özgeci vazgeçiş"i biraz da olsa yüceltmiş. Ergenliğin dualist ve dengesiz yapısına değinmiş, "düşünselleştirme" mekanizmasına dikkat çekmiş. Kendine ve topluma yabancılaşmanın id'in bastırılması ve süperben'in dışlanması durumunda ortaya çıkacağını belirtmiş. kendileri dışında her şey olmaya çabalayan hastalarının tutumlarını eleştirmiş.Narsisizmin dışarıdan sevgi göremeyen "ben" in bir onarı çabası olduğunu ifade etmiş. Sonsözde kitapta topladığı çıkarımlarının kapsamlı özetini vererek metnini noktalamış. Tıbbı metin ciddiyetinde yazılmış bir kitap olduğunu belirteyim.
Baskı: Uygarlığın Huzursuzluğu
Ünlü psikologun, sosyal psikolojinin kurucu metinlerinden biri kabul edilen tartışma yaratan kitabı. Önyazı detaylı ve aydınlatıcı olmuş. Yazar metnine "ben" in sınırlarının öznel olduğu için belirsiz ve bozukluklara açık olduğu savunusuyla giriş yapmış. İlke haz ilkesinin sınırlarının deneyimler aracılığıyla törpülendiğini belirtmiş. nevroz ve psikozların birbirlerine dönüşebilmesinin ciddi bozuklukların çıkış noktası olduğunu ifade etmiş. Darwin'e atıfta bulunmuş ve evrim kuramının savunusu yapmış. dini duyguların çocukluktaki çaresizlik hissini örtmek amacıyla kullanılan bir mekanizma olduğunuu, Tanrı figürünün "koruyucu baba" nın bir versiyonu olduğunu ifade etmiş. "Bir Yanılsamının Geleceği" ve " Totem ve Tabu" dan alıntılar yaparak metnine devam etmiş. Mutluluk ve acı kavramlarını haz ilkesiyle tanımlamış ve açılımlamış. İnsanların çoğunluğunun sadece zorunlu olduğu için çalıştığını, en ağır toplumsal sorunların bu çalışma isteksizliğinden kaynaklandığını belirtmiş. Dinin kitlesel bir sanrı olduğunu, cinsel hazzzın tadılan ilk mutluluk olduğunu ifade etmiş. Acıdan kaçmak için sevmek ve sevilmek istediğimizi ancak acıya karşı en savunmasız olduğumuz zamanın sevdiğimiz zaman olduğuna dikkat çekmiş. Uygarlığın estetiğe ihtiyacı olduğunu, estetiğinde cinsel sevgiden kaynaklandığını savunmuş. arzularımızın hepsine birden asla ulaşamayacağımızı, haz elde etmek için veya acıdan kaçınmak için çaba harcayacağımızı iddia edip herkesin kendi mutluluğunu tanımlaması ve bulması gerektiğinine dikkat çekmiş. mutluluk çok öznel bir konu olduğu için öğüt verilemeyeceğini söylemiş okuruna. Dinin herkesin uyum sağlama olasılığını kısıtlayıp kendi mutluluk edinme ve acıdan kaçınma yollarını dayattığına dikkat çekmiş: Dinin bunu, yaşamın değerini düşürerek, dünya algısını çarpıtarak ve zekayı sindirerek yaptığını açıklamış. Kendine yasak olan şeyleri tanrılara atfeden insan, bu kültürel ideallere doğa ve bilim üzerinde uzmanlaşarak gerek duymayı bırakmalı çıkarımını yapmış. Uygar insanın kökenlerinden aslında kopmadığını, parkların , çiçek tarhlarının ve evlerdeki bitkilerin doğal ve ilkel olana özlemi yansıttığına dikkat çekmiş.İnsanın bireysel özgürlük talebini kültürel- kitlesel talepler karşısında hep savunacağını belirtip uygarlığın içgüdülerin bastırılması üzerine yükseldiğini söylemiş. uygarlığın monogamik ve kısıtlı cinsel yaşam dışında hiçbir olasılığa izin vermediğini söyleyerek bir yerde poligami ve eşcinselliğin erken bir savunusuna kaymış. Yazarın haz ilkesini son modeline tam getiremediği gözlenebiliyor. her olgu ruhsal enerji ekonomisi ve libido üzerinden hesaplanmış. Cinsel itki ve saldırganlıktan güç alan, insanlar arasındaki şüpheciliğin ve güven eksikliğinin otorite etkisi kalktığı an zincirlerinden boşalacağının uyarısını yapıp komünizmi eleştirmiş. Saldırganlığın mülkiyet kavramından çok daha eski olduğuna toplumsal mekaniklerin mülkiyetten ziyade itkiler üzerinde kurulduğuna değinmiş. Kendi kuramlarını da eleşitirerek ufak bir özet sunarak devam etmiş. saldırganlığın kendi yıkıcılığına dayanamayacağı için "vicdan"ı bir karşıt ağırlık olarak icat ettiğini savunmuş. ( Dualist felsefenin kuramlardaki yoğunluğu açıkça görülebilir. ) Erotik taleplerin yerini suçluluk, suçluluğun yerini ise saldırganlığın alabileceğine dağinmiş. Özgeciliği ve bencilliği uygarlığın getirisi olarak almış ancak yüzeysel kaçtığını da belirtmiş ( DNA'nın keşfine daha 35 sene olduğu için bu kavramların tam oturmaması normal ). insanların değer yargılarının mutluluk arzuları tarafından yönetildiğini, yanılsamaların savlarla desteklendiğini savunurak kapatmış. Dil samimi ve akıcı, çıkarımların arasında kayma veya eksiklik göze çarpmıyor. Sosyal psikolojini kurucu metinlerinden olan bu kitap çok tartışmalı konu içermekle beraber bayağı veya çirkin yakıştırmalara girmemiş. Mümkün olduğunca tarafsız aktarmaya çabalamış.
Baskı: Uçuştan Uçuşa
Ünlü yazarın 16 kısa öyküsünden oluşan kitabı. Yazar havalimanında hazımsız, sıkılmış ve yorgun halde uçağını beklerken boyutlar arasında yolculuğu keşfetmiş. Bu bir boyutlararası seyahatname. Absürd bir tonla başlıyor ilk hikayeye. Genetik mühendisliği ve Gdo'yu eleştiriyor. Uçuş ve havalimanlarında gördüğü insanları farklı boyutların sakinleri olarak kurgulayan yazar, kurguladığı tüm hikayelerde ütopyalar ve distopyalar yaratmış. Huzurlu canlıların bulunduğu bir hikayesinde psikiyatri tarihinin ilginç vakalarından birine atıfta bulunan yazar reenkarnasyon ve ruh sorgusunu da katmış kurgusuna. Husumet ve kan davalarıyla dalga geçip hikayelerinde şehir yaşamını eleştirmiş ve kır özlemini dile getirmiş. Cinsel ayrımcılığı, seksist yaklaşımları imaları altında veren yazar, kültür asimilasyonu olgusuna değinmiş. Şehir yaşamının hayalleri boğduğunu kurgulamış bir hikayesinde. Megalomani ve günümüz ünlülerinin peşindeki medyayla da dalga geçmeyi unutmayan yazar; çoğu biyolojik, kültürel ve sosyal kalıbı tersine çevirerek yazmış. Tekdüze yaşama isyan motifini ustaca kurgulamış. Soykırım ve faşizm yergisini imalara gömüp savaşın gerektirdiği hırsı ve dönekliği ete kemiğe büründürmüş, imgesi son derece güçlü. Hırs ve toprak kavgasının sonunda el konulmak istenen toprağın kendisini yok ettiğini belirtmiş, görüş ayrılıklarını fiziksel ( ve bilindik ) uçurum imgesine hapsetmiş. Tüm özel günleri ticari metaya çeviren Amerikan kapitalizmine çatmış. Cehaletin mutluluk getirip getirmeyeceğini tartışmış. Çoğu hikayesinde mülkiyet kavramını kullanmamaya özen göstermiş. günümüz toplumunun gençleri kısıtladığını ve sanata boyunduruk atmaya çalıştığını çok güçlü bir kurgu altında altında anlatmış. İcarus ve Romeo & Juliet göndermeleri gözden kaçmıyor. Uyumculuğu ( konformizm ) eleştiren yazar, ölümün gerekliliğini de belirtmiş hikayelerinden birinde. Kitap özellikle akıcı ve şiirsel diliyle sürükleyici bir okuma sunuyor. Gyr'ın Uçanları hikayesinin özellikle en göze çarpan öyküsü olduğunu düşünüyorum.
Baskı: Yürüyen Ölüler
Salgın'ın ilk günleri her yere karmaşa hakimdir. Dünya'nın sonu sessiz sedasız gelmiş, insanlığı gafil avlamıştır. Ölüler ayaklanmış sokakları doldurmuş, ölüm kelimenin tam anlamıyla şehirlerde kol gezmektedir. Kamyon şoförü genç dul Philip Blake, küçük kızı Penny, kardeşi Brian ve çocukluk arkadaşları Nick, Bobby; cehennemde sağ kalmaya çabalayan küçük bir gruptur. Roman onların grup dinamiklerine ve verdikleri mücadeleye odaklanıyor. Romana son derece sert bir giriş yapmış yazar. Daha önce çizgiroman ve dizide verilmeyen Salgın'ın ilk günlerinde başlıyor hikaye. Tüm klişeleri ustaca kullanmış ve yavan kaçmadan işlemiş. Gerilim dozuna son derece hakim olan yazar, çizgi romanda geçen yerlere tatlı göndermeler yaparken bağlantıları ustaca kurmuş. Geneli itibariyle son derece vahşi bir anlatı diline sahip olan romanda sosyal kalıplar tersine dönmüş. Beyaz yakalı yöneticiler dilenci konumunda bu dünyada. İcra edecek mesleği olanlar ise ( veteriner, oto tamircisi, doktor, çiftçi vs. ) son derece önemliler. Bolca Freudyen çağrışım kullanılmış romanda. Bu vahşet senfonisinin karakterlerine bir göz atmakta fayda var... Penny, geneli itibariyle masumiyeti simgeliyor. Sessiz ve sevimli bir çocuk. Her gün biraz daha yaşadığı travmalarla kendi içine gömülen bu çocuk babasının ona hakim olmaya başlayan deliliğinin önündeki tek baraj. Grubun tutkalı rolü Penny'in üzerinde. Brian Blake, çelimsiz, başarısız kardeş. Zeki ve temkinli bir adam. Şiddet karşıtı bir yanı olması, ödlek yapısı onu grup için yük haline getiriyor. Penny'i korumakla ve ilgilenmekle yükümlü. Salgın ve etkileri üzerine en çok kafa patlatan karakter. Ödlek yapısı yüzünden kardeşinin gölgesinden çıkamıyor. Nick, Her korku film ve romanından aşina olduğumuz "rahip" karakteri. İncil'ni yanından hiç ayırmıyor. Salgın'ı insan ırkı için kutsal bir sınav olarak algılayarak deliliğe karşı tampon olarak kullanıyor. Grubun ahlaki değerlerini simgeleyen karakter. İçten içe öldürmekten çok zevk alıyor, yarı-yaşamına son verdiği talihsiz ruhları azaptan kurtardığını düşünüyor ve Brian'ın eksik kaldığı insiyatif kullanma poziyonunu dolduruyor. Philip Blake, "Kas ve Beyin" ikilemesinin kas olan kısmı. iri ve cahil bir adam. Gün geçtikçe şiddete aşık oluyor, odyo halisülasyonlara teslim oluyor. Herşeyi olan küçük kızını, bu cehennemden çıkarmak ve güvenli bir yer bulmak için yapamayacağı hiçbir şey yok: İşkence, şiddet, tecavüz... adını siz koyun. Ruhundaki çatlaklardan sızan zehirli kokular onu hasta ediyor. Başkalarını korumak için kendini yitiren adam motifini dolduran Philip, psikopatiye teslim olmamak için çocuğuna sarılıyor. Sosyo kültürel anlamda kabile dönemlerine dönen dünyada, masumiyet yok. Ahlak yok. Güzel yok, çirkin yok. Sadece mücadele var. Yaşama ve hayatta kalma kavramlarını çok güçlü işleyen seri, Entropi yasasına gönderme yapmaktan geri durmamış: Herşey çürür... Her otorite çökmüş. Devlet yok. Din yok. Kendi ihtiyaçları için insanları sömüren parazit grupları, çeteler, asker artıkları; cesetleri kemiren kurtçuklar gibi yaşamaya çabalayan toplulukların üzerine çökmüş. Kitap son derece akıcı ve güçlü bir anlatı tarzına sahip. İkiside de gerilim ve korku türünde eserler veren yazarlar muhteşem bir vahşet senfonisi kurgulamışlar.
Baskı: Psikopatoloji
Klasik psikiyatrinin İncil'i. Yazar özellikle anksiyete , ketvurma, belirtilere geniş yer ayırmış.Çalışmalarından derlenen makaleler kronolojik sıraya göre düzenlenmiş, özellikle ilk çalışmalarında Viktoryen dönemin püriten kaçacak seviyede baskıcı algısı ve şovenist yaklaşımlar göze batmakta. Girişi anksiyete ve hipokondri ( hastalık hastalığı ) bağlantıları kurarak yapmış ve arkaik korkulara değinmiş. . Fizyolojik rahatsızlıkların ( Graves ve Addison hastalığı gibi ) nevroz belirtileri üretebileceğini ifade etmiş. Rüya yorumlarına kitabına atıflarda bulunan yazar, çağın algılarına fazlasıyla takılmış. Histerik hastaların geçmiş yaşantılara hala tazeymiş gibi tepki gösterdiklerini belirtmiş, histeri ve rüya bağlantıları üzerinde durmuş. Histerik nöbetlerin cinsel çağrışımları olduğunu savunmuş, bu çağrışımların eşcinsel içerikleri olduğunu iddia etmiş. fark etmeden Munchausen ve histeri bağlantısının temellerini atmış olan yazar,düşünceler arasındaki karşıtlığın çeşitli içgüdülerin arasındaki savaşımın ifadesi olduğunu belirtmiş. " kişi, sevgi gereksinimi dış dünyadaki gerçek bir nesne tarafından karşılandığı sürece sağlıklıdır, bu nesne ikamesi olmadan uzaklaşırsa kişi nevrotikleşir." diyen yazar, nevroz ve regresyon arasındaki bağlantıları sağlamlaştırmış tartışmasında. geneli itibariyle doyumun ertelenmesinin nevroz oluşumdaki önemini belirtip obsesif kompülsif bozukluğun, anal-erotik ve sadistik itkilerden kaynaklandığını savunuyor, ardından dayak düşlemlerinin hadım edilme korkusunun imgeleri olduğunu tartışıyor. Zihnin eril ve dişil olarak ayrılan 2 farklı bileşeni olduğunu ve bunların rüya mekanizmalarıyla ilişkilerini incelemiş ( kuram esas olarak Adler'e ait, Jung'un Anima ve Animus'unda son şeklini buluyor. ). Biraz eksik kalan bu tartışmadan sonra kıskançlığın doğası ve nevrotik yapısı üzerinde durmuş. paranoya ve kıskançlığın esasen bir yansıtma mekanizması olduğunu kişinin itkilerini başkasına yamadığını belirtmiş. eşcinselliğin karşıt cinsiyetle özdeşleşme olduğunu savunmuş. "Nevroz, ego ve id arasındaki çatışmadan, psikoz ise ego ve dış dünya arasındaki çatışmadan doğar." diyen yazar sanrının, egonun dış dünyayal olan ilişkisinde oluşan açığı kapatma, yamama çabası olduğunu ifade ediyor. melankolinin ise ego ve süperego çatışmasından doğduğunu belirtip anksiyete ve ketvurma arasındaki kısır döngülere giriş yapıyor. Oedipal komleksin anksiyete oluşumuyla ilişksini " Kurt adam " ve " Küçük Hans " gibi ünlü olgu irdelemeri üzerinden tartışıyor. Fobi oluşumlarında egonun süperegonun tepkisinden korkması sonucu zorlanımlı anksiyete oluştuğunu belirten yazar, anksiyetenin bir tehlikeye tepki olarak üretilip tehdit durumlarında ( gerçek olsun olmasın ) yinelendiğini ifade etmiş. Catharsis kuramını neden terk ettiğini detaylı açıklamış. Rank ve Adler'e bol atıfta bulunan yazar, gelişmekte olan nörofizyolojinin önemli rahatsızlıkların çözümlenmesinde psikiyatriye yardımcı olacağı tahmininde bulunmuş. Özellikle son bölümlerde sadece "Ayrılık anksiyetesi" ( seperation anxiety ) üzerinde durmuş. Dili akıcı ve anlaşılır olsa da çeviri hatalarına takılıp düşen bir okuma sunuyor. Kimi yerde komik olabilen bu hatalar düşünce akışını yitirmeye neden olabiliyor. Bunun dışında özellikle patoloji üzerinde verilmiş en güçlü eserlerden biri olduğunu belirtmeme gerek olduğunu sanmıyorum.
Baskı: Evrimin Öyküsü
Yazar, sohbet tadında son derece karmaşık ve tartışmalı bir konu olan Evrim'i son derece anlaşılır ( kimi yerde fazla basit ) biçimde ilgilenenlere aktarmış. Torunuyla sohbet eden bir dedenin ağzından kuramı, önemli savunucuları ve karşıtlarının görüşlerini de kapsayacak şekilde anlatmış. Lamarck, Darwin, Wallace, Huxley, De Vries, Mendel gibi önemli bilim adamlarının yaşam öyküleri ve anekdotlarıyla zenginleştirmiş kitabını. Kimi zaman "Dil balığı fileto" tarifi verecek kadar konudan sapsa da, jeoloji, fizyoloji, histoloji, evrimsel biyoloji, genetik, biyoteknoloji gibi çok sayıda alanın kurama katkıda bulunan görüş ve gelişmelerini aktarmış. Dünyanın oluşumu, tektonik hareketler ve fosil bilimden de genişçe bahsederek son derece ilginç bilgi ve anekdotlar sunarak adım adım kuramın önemli çıkarımları üzerinden durmuş. Bazen kendini tekrarlasa da özet bölümleri son derece başarılı. Son yılların önemli gelişmelerinden "sayısal yaratıklar" a da değinen yazar Dawkins'e bolca atıfta bulunmuş. Dawkins performansında değilse de Evrim'in E'sinden anlamayan biri için tam açık büfe olacak bir eser kaleme almış. Yazarın tek takıldığım yönü, Çok öztürkçe kavram kullanması. Ancak parantez içerisinde latince veya ingilizceden dönmüş kelimelerde kullanarak anlaşılmaz olmasını engellemiş: Fosil için "Taşıl" kullanması gibi. Son söz olarak, giriş için son derece güçlü ve rahat okunan bir eser. Bilimsel yayınları takip ediyorsanız veya konuya giriş yapmak istiyorsanız bu kitap aradığınız eserlerden biri diyebilirim.
Baskı: Uzay Düğümü
Kurt Morgan, yıldızlar arası bir savaşın korkunç çarpışmasından son kurtulan kişidir. adını bilmediği gezegen düştüğünde filikası, insan ırkına benzeyen garip bir kültürle tanışacak ve onlardan biri olabilmek için elinden geleni yapacaktır. Ama geçmişi ve görünüşü onu hep diğerlerinden ayıracak, uyum sağlamasını engelleyecektir. Acaba Morgan bu gezegende huzur bulacak mıdır? Yazar, space opera türünde yazdığı eseri kurgularken bir çok sosyal dinamiği ve kültürü melezlemeye çalışmış. Nemet kültürü; feodal japonya, kızılderili ve hindu kültürel içeriklerinin bir harmanı ancak tam oturmamış. Kurgu tasvir ve açıklamalarda eksik kalıyor, özellikle ataerkil kültürün çok yoğun yaşandığı bir kültürde bir matriyark ( ana kraliçe ) olması çok büyük bir mantık hatası. Farklı bir ırkın kendini insan olarak tanımlaması ve gerçek insanları ise hayvan gibi kabul etmesi hoş bir tezat olabilirmiş ama insanlık sorgusu öyle üstünkörü işlenmiş ki burada da zayıf kalmış kurgu. Saç baş yoldurtan çeviri hataları, kendini taşıyamayan kurgusu, özdeşleşmekte güçlük çekilen kağıttan karakterleri eserin çok büyük eksiklikleri. Eğer "Space Opera" tarzının ciddi bir hayranı değilseniz, keyifle okumanız gerçekten güç.
Baskı: Uzayda Satranç
Jerg Algan, zeki ve asi ruhlu bir Dünyalıdır. Dark adı verilen son şehirde ticaret, gezi rehberliği, avcılık gibi işlerle hayatını kazanmakta gününü geçirmektedir. Bir gün sarhoşluğundan faydalanan bir ajan onu kaşifler programına kayıt ettirir. Sevdiği gezegeni geride bırakıp evrenin uzak köşelerine gidecek, aklın hayalin almayacağı sırlara ulaşacaktır. Merkezi yönetim'in atadığı bu yeni ajan; Jerg yüzlerce yıldır insanlığın aradığı sorulara cevap bulabilecek midir? Yoksa merkezi yönetimin sonunu getirecek bir hain midir o? Jerg'in asi ve hırçın doğası, zeki yapısıyla güzel birleşmiş; ancak karakterin eksik kalan yönleri çok fazla. Değişimler son derece hızlı ve ayrıntısız, bu yüzden kurgu yalın kaçıyor. Kurum ve karakterlerin yansıttıkları imalar güzel olsalar da göze batmakta yetersizler. Betelgeuse'nin Merkezi yönetimi 8 kişilik bir ölümsüz konseyinden oluşuyor ve bu kişilerin yansıttığı statükoyu desteklemek amaçlı ölümsüzlük motifi güzel kullanılmış. İnsanlar yıldızlar ve gezegenlere dağılmışlar ama uzay ve zamanı bükmeyi bilmedikleri için zaman hala ciddi bir engel. Bu toplumları izole ediyor ve onları yabancılardan korkan "Püriten" kültürler geliştirmesine neden oluyor; bu son derece güçlü ve yerinde bir çıkarım olmasına karşın kurgudaki yeri çok az. Genel fizik ve kimya kullanımı ilkokul seviyesinde bile olmadığı için bilimsel desteği yok kurgunun, bir bilim- kurgu demek bu esere son derece zor. Uzayda bir satranç tahtası ve halüsinojen bir içki vasıtasıyla binlerce ışık yılı aşmak? açıkçası ne kadar alt metin aransa da eksik kalan motifler. İnsanlık sorgusuna girerken yaratıcı Eski efendi motifi güzel kullanılmış olsa da kitabın sonundaki kurgu oyunu çok ciddi hayal kırıklığı yaratıyor. Kolektif bilinçaltına güzel göndermeler ve statükoyu tehdit eden asi figürü bile dayanıksız kurguyu desteklemeye yeterli olmuyor. Kurgu durağan ve savaş açtığı statükoyu farkında olmadan yüceltmiş, bu açıdan son derece üzücü. Dili yalın ve kurgu oyunları zayıf.
Baskı: Zoe'nin Öyküsü (Yaşlı Adamın Savaşı, #4)
Yaşlı Adam'ın Savaşı serisinin son kitabında; John Perry , Jane Sagan'ın evlatlıkları ve Charles Boutin'in kızı olan Zoe'nin ağzından "Son Koloni" nin hikayesini dinliyoruz. Seri bu kitapla son buluyor. Zoe, karmaşık bir ailevi geçmişi olan politik ve kültürel ( kimi yerde dini ) sayılabilecek bir figür olmasının yanında 16 yaşında bir kız. Kendini, hayatı ve insanları acımasız bir evrende tanımaya çalışan bu genç kızın verdiği kararlar ve olmayı tercih ettiği kişi bir koloni ve 2 ırkın kaderini belirliyor. Ailesinin desteği ve sevgisiyle geçmişinin yüklerini sırtlayan başkalarının gurur ve günahlarını taşıyan genç kız, kendi kanatlarıyla uçmayı öğrenmesinin öyküsünü bizimle paylaşıyor. Hikaye bilmediğimiz bir hikaye değil, serinin 2. ve 3. kitaplarının farklı bir ağızdan özeti olarak da algılanabilir. Sürekli olduğu kişi için değil de simgelediği şeylerle yargılanan genç kız, bir young - adult romanın tüm içeriğini taşıyan karakter pozisyonunda : büyüme sancıları, kendini keşfetme, aşk, ihanet, aileyle çatışma, mahremiyet arzusu, küstahlık, isyan... Bu young adult romanın bir bilim kurgu olması ve militarist yapısı ise diğer eserlerden ayrıldığı nokta. Yazarın dili tüm serilere göre daha düzgün ve alaycı tarzını çok fazla karaktere dağıttığı için karakterlerin özerkleşmesini ve ayrı algılanmasını engelliyor. Amerikan esprilerine daha az yer vererek doğru bir seçimde bulunmuş olan yazar, mizah dozunu çok fazla kaçırmamış bu kez. Hala tasvirlerde sıkıntı olduğu gözden kaçmamakla beraber dilin akıcı olması bu eksiğin gözden kaçmasına neden olabilir. Sosyal dinamikleri ve benlik, bilinç kavramları üzerinden 3 kitap kurgulamış olan yazarın konuyla ilgili daha çok çalışması gerektiği açıkça ortada. 2. kitaptan beri seriye dahil olan ve önemli yer işgal eden Obin ırkı zeka sahibi ancak benlik oluşturamamış olan, üstün yaratıcı ırk Consu'ların genetik mühendisliği ürünü. Obinlerin bilinç ve benlik arayışı bir anlamdan matriyarkları olan Zoe'nin hayatı deneyimlemesini gözlemleyerek yaptıkları bir eylem. Zoe'nin korumaları onu hep gözetliyor ve koruyorlar. Bu durum mahremiyet arzu eden genç kızı kızdırsa ve üzse de aileden kabul ettiği korumalarına karşı güçlü bir bağlılık ve sevgi duyuyor. Eleştirmem gereken yan ise bu sosyal dinamiklerde yatıyor. Obinler zeka sahibi ama benlik geliştirmemiş bir ırk demiştim. Bir bilim kurgu eserinde dahi mümkün olmayan bir motif bu ne yazık ki. Benlik, yani ben - öteki ayrımını yapamayan bir ırk fonksiyon sahibi olamaz; bir kültür geliştirip uzaya açılamaz, çünkü ben bilinci oluşmazsa grup bilinci oluşmaz, dolayısıyla kültür ve uygarlık gelişmez. Aslında alt metinle desteklendiği takdirde çok güçlü eleştiri niteliği taşıyabilecek bu motif çok kısa kaçan bir kurgu oyunu olmaktan öteye gidememiş. Seriye veda ederken daha önce söylediklerimden başka bir şey söyleyemeyeceğim. Ustaların yakınına bile yaklaşmıyor; Haldeman, Heinlein performansı beklemiyorsanız çerez niyetine okunabilecek bir kitap.
Baskı: Alfa Cellatları
Dünya'nın sonu yaklaşmıştır. Açgözlülük ve sömürge tutkusuyla uzaya açılan insan ırkı, başka çok daha gelişmiş bir ırkın yargı terazisinde oturduğunu bilmemektedir. Dünya'nın yokedilmesinden yana olan Alfa Morko ve İnsan ırkına şans vermek isteyen Alfa Thovv arasındaki çekişme Dünya'nın kaderini belirleyecek, yıldızdölü olan insan- alfa melezlerinin bulunması ve yuvalarına döndürülüp şahit olarak gösterilmesini gerektirecektir. Birçok yasağı çoktan çiğnemiş olan Thovv; Oren, Kora, Chauna'yı başka dünyalara ulaştırabilecek midir? Yazar, eserinin genelinde toplum ve insanlık eleştirisi yapmış. Dil akıcı ve doygun olsa da, eski bilim -kurgu ekolüne dahil olan parapsikolojiye girmekten çekinmediği için kurgu dayanaktan yoksun kalıyor. Hırs odakları ve konformizme cesurca başkaldırması, paranın egemenliğini eleştirmesi, sanatı yüceltmesi son derece güzel motifler de olsa kısa kalmış. Efsaneler ve bakireden doğma mitleri üzerine geniş araştırma yaptığı gözden kaçmayan yazar bu bağlantıları ustalıkla kurmuş. Dünya'nın sunduğu en güçlü lider ve bilim adamlarına karşı yaptığı saygı duruşunda Atatürk'ü unutmayan yazar, savunmasını " Yurtta Sulh, Cihanda Sulh." diyerek bitirmiş. Milli duyguları okşamasına rağmen ortalamanın altında kalan bir "space opera" olduğunu belirtmeliyim.
Baskı: Uzay Şeytanları
İnsanlık uzaya açılmış ve yeni keşfedilen, boşlukta yaşayan ateşböcekleri olan Vüm'leri avlamak için safarilere çıkmaktadırlar. Dünya'nın kaynaklarını mahvetmiş olan insan ırkı petrol içinde yaşayan bakteriler ve sentetik besinler sayesinde iklimsel felaketlerden kurtulmuşlar, diğer gezegenlere gözlerini dikmişlerdir. En zengin insan olan Sir Percy, Vüm'leri avlamak için bir uzay oteli inşa ettirmiş ve tüm sayılı zenginleri safariye davet etmektedir. Bu durum Vüm'ler üzerine çalışan Dr. Pavlevski ile temasa geçmesi gereken ajan olan Jord Moagan'ın işini kolaylaştırmamaktadır. Vüm'ler zeka sahibi midir? Pavlevski'nin ortadan kaybolması ne anlama gelmektedir? Moagan, hedefine ulaşıp 2 ırkı birden korkunç bir yıkımdan kurtarabilecek midir? Eserin geneli tüm space opera klişelerini son derece yerinde kullanmış. Doğa üzerinde kontrol ve insanın vahşi açgözlü doğasının yerinde eleştirildiği bu macerada Bizden tamamen farklı bir kültürel yapıya sahip olan Vüm ırkının Taoist kültürünün biyolojilerine de yansıması güzel işlenmiş bir detay. Nötirinik bir evrende yaşayan Vüm'ler devasa ateş topları gibi gözükmekteler, çevrelerinde onları saracak boşluk olmayınca can veren bu zeki canlıları insanları avlamasını kabullenemeyen ve deli bir bilimadamı olarak görülen Pavlevski, barışçıl bir canlı türünü alıp yaşadıkları gezegeni bir savaş kampına çeviriyor. Onu aşağılayan ve küçümseyen insan ırkını ortadan kaldırmak için 2 ırkı birden imha etmeye hazır. Jord ise sağduyusu ve güzel Elika'nın da yardımıyla bu felaket senaryosunun önüne geçmeye çalışıyor. Nötrinik evrenle ilgili tasvirler biraz daha detaya ihtiyaç duymakla beraber kurgu hoş oyunlarla akıcılığını koruyor. Güçlü eleştirileri ve sürükleyici dili artıları arasında. Ortalamanın üzerinde bir space opera olduğunu belirtirim.
Baskı: Evrenin Ucu
Kumandan Jord Moagan, Alkinoos gemisinden sorumludur. Alkinoos, değişken iklim koşulları ve dengesiz yıldızıyla tam bir cehennem olan maden kolonisine tutuklu getirip götürmekte, maden trafiğini sağlamakta ve esirlerin ihtiyaçlarını karşılamaktadır. Sistemin yıldızının süpernovaya dönmesi koloninin sürekliliğini bozar, tahliyeye girişen kumandan geride hiç kimseyi bırakmamak için tam yıldızın patladığı anda "sıçrama" gerçekleştirir. Hasar alan gemisi bilinmeyen bir konum ve yol gösterecek yıldızlar olmadan uzayda kaybolmuştur. Uygun koşullara sahip bir gezegene inip tamir çalışmalarına başlamayı planlayan kumandan, tutuklulara ve uzmanlarına canı pahasına güvenmek ve disiplini korumak zorundadır. Alkinoos mürettebatı evlerine, Dünya'ya dönebilecek midir? Yazar eser son derece güçlü bir giriş yapmış. Güçlü çıkarımlar ve akıcı diliyle süslenen kurgusu, çoğu space opera nın yavan tadını taşımıyor: Evrenin kelimenin tam anlamıyla ucuna sürüklenen tayfanın kaderi son derece güçlü bir merak öğesi oluşturuyor. Eserin genelinde insanın doğası, kötülüğün doğuştan gelip gelmediği, doğa üzerinde kontrol ve ölümsüzlük konuları işlenmiş. Özellikle Ölümsüz ırk olan Antefeas İmparatorluğu'nun yavan ve durağan hayatı, hayattan keyif alamamaları ölümün gerekliliği ve zaman kullanımının önemi konularını yerinde işleyen bir motif olmuş. Hipnos'lar la uyuşturulan halk ise Tv başında ( veya günümüz için PC başında ) ömür çürüten hissiz bir yaşayan-ölü topluluğu olarak tasvir edilmiş. Yerinde eleştiriler ve çıkarımlar sürükleyici olmak pahasına koşturan ve bazı bağlantıları üstünkörü ( kimi yerde zayıf ) kuran kurguyu biraz da olsa baltalamış. Çeviri hataları can sıkıcı olsa da, kitabın tümüne dağılmış değiller. Genli itibariyle ortalamanın üzerinde kalan, eleştiri ve çıkarımlarını güçlü kullanan hikayeyi hemen anlatmak için kendi hızına takılan bir kurgusu, merak öğesini başarılı bir şekilde kullanıyor. Eğer Space operaları seviyorsanız keyifli bir okuma sunuyor.
Baskı: Muhafızlar! Muhafızlar! (Diskdünya Serisi #8)
Havuç, ortalamanın çok üzerinde bir cücedir. Bu 1.90 m lik cüceye babası olan cüce kralı evlatlık olduğunu ve insanlar arasında da yaşaması ve adetleri öğrenmesi gerektiğini söyler, bir erkek olmak için kendini kanıtlamalıdır. Böylece Havuç, Ank-Morpork'a giderek bekçi teşkilatına katılır. DiskDünya'nın en büyük ve kozmopolit şehrinin Havuç'tan büyük sorunları vardır. Gizemli bir tarikat, Ataerki tahttan indirmek için bir Ejderha çağırmaya ve önceden planlanmış bir kahramanın onu yenerek kral olmasına çabalamaktadır. Ataerk'in yönetmelik ve mevzuatlarla güçlendirdiği suç örgütleri yüzünden kendine saygısını ve askeri gücünü yitirmiş bekçi teşkilatının alkolik yüzbaşısı Vimes, şehrini kendi kendisinden korumak için adamları ve yeni katılan saf çocukla beraber ciddi mücadelelere girişecektir. Bu kitap tamamen bir filmin 15. dksında öldürülen veya bir kitabın 10. sayfasından öldürülen figüranlara, o saygıdeğer muhafızlara adanmış. Tüm polis ve dedektif klişeleri ustaca kullanan yazar çoğu filme gönderme yapmaktan geri durmamış. Clint Eastwood'un bir repliği veya Danny Glover'ın ünlü cümlesini görünce ister istemez gülümsüyor okur... Havuç, saf ve iyi yürekli bir çocuk ve kanunu her şeyin üzerinde tutuyor, bu yüzden suçun mevzuat ve kotalara bağlandığı bir şehirde ilk geldiği günden itibaren karışıklığa sebep olmaktan geri duramıyor. Vimes ise hayatına sızan aşk ve bu genç çocuğun idealizmi sayesinde kendine saygısını yavaş yavaş geri kazanıyor ve şişeyi bir kenara bırakıyor. Çavuş Kolon, emekliliğini dört gözle bekleyen bir aile babası, Nobby ise boş vaktinde halk danslarına giden banyoyu henüz duymamış bir sigara tiryakisi. hepsinin ortak noktası ise önemsiz olmaları... Şehir ve otoriteler için sinek kadar değerleri yok. Ancak bu zavallılar takımı bir Ejderhanın karşısına dikilince işler değişiyor. Yazar kitabının genelinde hukuk ve pratik uygulamalarıyla dalga geçmiş. Otorite ve konformizm eleştirileri çok güçlü. insanın kendisine ve çevresine ne kadar kolay yalan söyleyebildiği, uyum sağlamak için verdiği tavizler üzerinde detaylı durulmuş. Tüm bu eleştiri ve çıkarımlar pür şamata bir mizahla süslenmiş ve okurun eğlencesine sunulmuş.
Baskı: Varoluşun Keşfi
Freud ve Kierkegaard'a atıflarla açtığı metnini varoluşçuluk ekolünün çıkarım,algı ve savunusuna ayırmış May. Yazar, kaygının ontolojik olarak varlık duygusunu baskılamak durumundan beslendiğini belirtirken klasik ve modern psikiyatriye başkaldırıyor. Terapistin en zayıf noktasına parmak basarak, yardımcı olmaya çalışılan kişileri modern psikiyatrinin konformist kuklalara çevirdiğini, bireyselliği öldürdüğünü ifade ediyor. Nevrozun, bireyin kendi varlığını korumak için kullandığı bir yöntem olduğu açıklamasını yapan yazar, varoluşun bireyin cesaretine bağlı olduğunu ifade ediyor. Tillich'e atıflarda bulunurken diyor ki :" Biz başkalarında yaşarız, başkaları da bizde..." Farkındalık ve bilincin aynı şeyler olmadığını açıkladıktan sonra varoluşçu analizin kökenlerine tarihçesine giren yazar, Viktoryen dönem ve algıların güçlü ve yerinde bir analizini yapmış. Modern psikiyatrinin neferleri olarak terapistlerin hastaları kendi önkabullerine göre yargılayıp yonttuğunu ve sonuca ulaşmakta başarısız olduğunu savunuyor. Batı dünyasının insanları endüstriyel ve siyasal kolektivizm içine sıkıştırarak isimsiz bireyler haline çevirme eğilimi eleştiriyor. Freud, Kierkegaard, Nietzsche'nin çıkarımları üzerinde detaylı duran yazar, Hegel, Locke, Marx, Kafka, Rilke'yi alıntılamış. Varoluşçuluk algısı açısından Doğu ve Batı'yı kıyaslamış, tarihçelere değinmiş. kontrolün, güç yerine kullanılan bir ifade olduğunu belirten yazar, zorlanımlı ve katı ahlakçılığın kişilerdeki varlık duygusu eksikliğinin bir sonucu olduğuna işaret etmiş. Özsaygının, sosyal onaya bağlı kaldığı sürece sadece konformist bir çaba olduğunu belirten yazar; varlığı , ego ve diğer fenomenlerden güçlü dayanak noktaları ve çıkarımlarla ayırmış. Egonun edilgen kılınmış olmasının sosyal baskıya işaret ettiğine değinmiş. Varlığın tükenmesinin tek şartının ölüm ( varlığın yokoluşu ) olmadığını konformitenin bireyi, dolayısıyla varlığı yok ettiğini ifade etmiş. Kaygı ve korku kavramlarını güzel örneklerle net bir şekilde birbirinden ayıran yazar, şizoid kişilik oluşumlarının doğasını da incelemiş. Diyalektik döngüler ve düalist çıkarımlarla metnini zenginleştirmiş, terimlerin etimolojik kavramları ve anlamları üzerinde durmuş. Varoluşçuluk ekolünün felsefi temellerini açıklamayı unutmamış ve ekolün insanı analiz etmeye çalışan tekniklerin üzerine değil insanı anlama çabasının üzerine kurulduğunu belirtmiş. son bölümde klasik / modern psikiyatri ve varoluşçu ekol arasındaki farkları ortaya koymuş ve detaylandırılmış örneklemlerle kıyaslama yapmış. Vaka analizleriyle metni boğmamış, akıcı ve anlaşılır bir dilde tecrübe ve çıkarımlarını okurlarla paylaşmış. Cesur ve güçlü bir metin: Psikoloji tanrılarına ve yeni kurulan bilimsel tarikatlara açıkça meydan okuduğu için takdiri hak ediyor May. Konformizme savaş açması ve Batı kültürünü yerinde ve sofistike bir tarzda eleştiriyor olması eserin büyük artıları.
Baskı: Gece Ana
Campbell Jr. bir savaş suçlusudur. Tel Aviv'de bir hapishanede duruşmasını ve idamını beklemektedir. Nazilerin nefret tacirliğini ve propaganda borazanlığını yapmış, bir tiyatro metni yazarı, şair, aşık, esasen karısından başka ulusu olmayan bir adamdır. Aynı zamanda bir casustur, şifreli mesajlarını Ari ırka adanmış yayınları arasına saklayan bir müttefik casusu. Safdil bir hayalperesttir, bu yüzden Alman eşini ve büyüdüğü ülkeyi bırakıp kaçmamıştır. Savaşın sanata ve aşka dokunamayacağına inanmaktadır. Dünya savaşı, fikirlerini değiştirecektir ama... Usta kişisel geçmişinin en korkunç anılarını öylesine yoğun ve güçlü bir dilde aktarmış ki hayranlık duymamak zor. Dünya savaşında Dresden'de esir düşmesi, şehrin bombalanarak yıkımı, annesinin intihar girişimi gibi güçlü kişisel unsurlar hikayeye yoğunluk, samimiyet katıyor ve zenginleştiriyor. İhaneti tüm kurgusunun esas unsuru olarak alan yazar yarı-gerçekler ve zorlama önkabullerle herşeyi, her karakteri griye boyamış. Hiçbir bilgi parçası tam olarak gerçek değil. Bir sanatçı kadar iyi yalan söyleyebilecek kim var ki? Bu yüzden Campbell hayatta kalan tek casus, Reich'a bu kadar yakın olup da canını kurtarabilen tek insan. Herkes birbirine ihanet ediyor, aşk, sanat, idealler... hepsi ihanetin ve nefretin demir ökçeleri altında formunu kaybediyor, bozunuyor. Romanın girişindeki hapishane gardiyanlarını karakterin psychesinin parçaları olarak bize tanıtan yazar, karakteri kişisel ilişkileri bağlamında tanıtmış ve romana hakim olan travma sonrası duygusuzluğu, çağa ve insanlara egemen olan kayıtsızlığı diyaloglardan ziyade samimi monologlara gömmüş. Herkes kurban istiyor... insanlar, akımlar, ülkeler hepsi kurbana aç. Bu hikayede ise kurban Campbell Jr. hayatlarından memnun olmayan insanlar suçu başkasına atabilmek için nefrete sığınıyor, kişisel şeytanlar ediniyor ve pisliklerini dünyaya kusuyorlar... Campbell, aslında kimdir? bir casus mu? bir hain mi? bir aşık mı yada sadakatsiz mi? istemediği halde her 2 tarafa çalışmak zorunda kalan karısından ve yazılarından başka sarılacağı bir şeyi olmayan bu adam herkes tarafından ihanete uğruyor. Ülkesi hizmetini reddediyor, Almanya onu yargılamak ve asmak istiyor, Ruslar onu Amerika- Nazi ortaklığı komplosuna tanık olarak istiyor, İsrail ise 6 milyon insanın ölümünü onun propagandasına yüklemek... Bu devasa saklambaç oyununda, kaçmak ve kovalanmaktan bitkin düşmüş biri o sadece. Eserinde bayrak sallamıyor yazar. Hiçbir ülke ve ırk üstün değil burada, hepsi aynı... hepsi insan ve hepsinin eksiklikler var. O kadar güzel metaforlarla ,insanlıktan çıkarmadan parmakla gösterip kin kusmadan eleştirmiş ki yazar edebi gücü okura şapka çıkartıyor.
Baskı: Galapagos
azar bize evrimi tersten anlatmış. İktisadi kıyametin eşiğindeki dünyadan Galapagos adalarına yolculuk etmesi beklenen kişiler hariç insan ırkının topyekün yok olduğu bir dünyadayız. Ama önce 1 milyon yıl önceye gidip artık suda yaşayan insanlardan çok farklı olan bu kara canlılarının sorunlarını ne oluşturuyor olabilirdi diye baksak? Koca beyinleri elbette. Kült karakter Kilgore Trout'un oğlu Leon'un ağzından tanık oluyoruz hikayeye. Tüm detayları bir hayalet olduğu için biliyor Leon. Evrim mizahın esas unsuru ve bağlantılar yanlışlıklar komedisi tadında verilmiş okurlara. Ancak yeni bir ırkın ataları olacak insanlar bilgiden yoksun değiller, otomatik çevirmen ve alıntı makineleri olan Mandarax sıkılmalarını engelliyor. Trajikomik ironilerle, ördüğü kurgusunda kullanılan alıntılar gerçekten tam oturmuş ve göz dolduruyor. Çıkarımlar beton kadar sağlam, yazar hicviyle gövde gösterisi yapmış resmen. Freudyen çağrışımları bu kadar ustaca kullanması da ayrı bir tat katıyor kurgu katmanlarına. İnsan ırkını evrim teorisi üzerinden eleştiren yazar, kolektif bilinçaltının dayatmalarını, evlilik, para hırsı, hoşgörüsüzlük, ırkçılık, konformizm ve elitizmi yerden yere vurmuş ama insan ırkının güzel yanlarını da verdiği alıntılarla yüceltmekten geri durmamış. İnsanın vahşiliğiyle, doğaya karşı duyduğu hınçla öyle güzel dalga geçmiş ki... Eseri isterseniz fantezi ,( hayalet anlatıcımız dolayısıyla ) isterseniz bilim - kurgu, isterseniz insanlık eleştirisi, isterseniz hiciv yada eğer isterseniz hepsini birden bulabileceğiniz çok güçlü bir yazın olarak alabilirsiniz.