inci
@inci

Puanlar ve değerlendirmeler

Bu okurun kitap puanları ve yazılı değerlendirmeleri.

Baskı: İskoçyalı'nın Kollarında (The McCabe Trilogy, #1)

https://illekitap.blogspot.com/2018/11/maya-banks-iskocyalnn-kollarnda-mccabe.html Bu ay beni sık sık historical romans kitaplarının yorumlarıyla karşınızda göreceksiniz çünkü kasım ayını kendimce historical romans ayı ilan ederek bol bol bu türü okumaya karar verdim. Dolayısıyla da ilk olarak Garwood kitabı ile başladım sonrasında da oldukça tavsiye edilmesiyle aldığım Maya Banks'ın McCabe Üçlemesi ile bu ay ki okumalarıma devam ediyorum. Öncelikle söylemeliyim ki Maya Banks daha önce hiç okumadım halbuki yazarın yayımlanan birçok kitabı var ama ben nedense okumadım ama bu seriyle yazarla tanışmış oluyorum. Fark ettim ki daha önceden okumam gereken yazarlardanmış. Çünkü kurgularını kaleme alış şeklini beğendim. Olayların akışı, karakterlerin özellikleri, olaylara verdikleri tepkiler falan hepsi çok güzel kurgulanarak yazılmış bu yüzden bu yazarı severek okuyacağım yazarlardan biri olarak ilan edebilirim. :) Detaylı yoruma girmeden önce kitabın konusuna değinmek gerekirse; İskoçya Kralı'nın yeğeni olan Mairin, yıllarını manastırda geçirmiştir. Sahip olduğu muazzam çeyiz birçok para göz, hırslı adamın hedefi olsa da kendini bir yere kadar korumayı başarmıştır. Ancak bir gün kaldığı manastırdan acımasızca kaçırılan Mairin, yolda koruduğu Crispen ile beraber Cameron'ın kalesine gitmek zorunda kalır. Orada gördüğü muamelenin sonunda oradan kaçmayı başaran genç kadın, Crispen'ın amcası tarafından bulunup McCabe kalesine götürüldüğünde hayatının inanılmaz derecede değişeceğini bilemeyerek adımlar atmaya başlamak zorundadır. Ewan McCabe ile evlenmek zorunda kalan Mairin, korkarak girdiği bu yolda aşkı, güveni, sevilmenin ne demek olduğunu ve aile olmanın nasıl olduğunu tadarken hiçbir mutluluk sonsuza dek süremeyeceğini tekrardan fark eder. Çünkü Cameron, McCabe'e açıkça savaş ilan ederken hiç de adil oynamamış bütün delilleri lehine çekerek McCabe'leri şikayet ederek haince yollarla Mairin ve çeyizini ele geçirmeye çalışır. Bir kadının gücünü çok güzel bir şekilde işlemiş yazar, Mairin'in tavırları, karakteri ve bazı olaylar sırasındaki güçlü duruşu oldukça hayranlık uyandırıcıydı. Ewan'ın ise bir klan lideri olarak görevleri ve bunun yanında oğlu ve Mairin ile olan ilişkileri çok güzeldi. Her ne kadar başlarda Ewan'ın erkek kardeşlerini biraz sinir bozucu bulsam da ağabeylerine karşı olan sadakatleri falan çok güzeldi. Serinin diğer kitaplarında onları okuyacak olmak da ayrı bir zevk verecek ve şuanda sırf bir anlaşma için evlilik yapmak zorunda kalan Alaric'i okumak çok muhteşem olacak. Hepsini peş peşe okuyacağım. Neyse yorumuma devam edeyim.. .aslında hoşuma giden kısımları anlatmaya devam edeyim. Kitapta en çok hoşuma giden kısımlardan biri Ewan'ın Mairin zehirlendiğindeki haliydi. Ayrıca orada kardeşlerinin verdikleri tepkiler falan muhteşemdi. Bunun yanı sırada kalede olanlar da şaşırtıcıydı çünkü böyle bir şey beklemiyordum, hoşuma gitti. Bahsetmek istediğim birkaç yer daha var ama onları da anlatmayayım kitabı okuma hevesiniz kaçabilir. Ancak şunu söylemeliyim ki İskoç severler bu kitabı mutlaka okumalılar. Bu arada McCabe Üçlemesi, üç erkek kardeşi anlatıyor. İlk kitapta en büyük kardeş Ewan McCabe'i okuduk ikinci kitapta Alaric'i okuyacağız ve üçüncüsünde ise Caelen'i okuyacağız. Ben çok beğendim, sizlere de tavsiye ederim :)

Hiç Umudum Yokken
10/1004.11.2018

Baskı: Hiç Umudum Yokken

https://illekitap.blogspot.com/2018/11/julie-garwood-hic-umudum-yokken.html Allah'ım nasıl da özlemişim senin kurgularını... Resmen dönem dönem Garwood kalemine aşeriyorum ve ne yazık ki Epsilon o kadar geç çıkarıyor ki kitaplarını ölmeden büyük kitaplarını okuyabilirsek kendimi çok şanslı sayacağım . Klasik bir Garwood kitabıydı... yine muhteşem bir kurgu, yine muhteşem olay döngüsü, muhteşem bir aşk, muhteşem bir diyaloglar ve aşık olunası İSKOÇLAR :) Şimdiye kadar bu kitap dahil 16 kitabını okuduysam bu yazarı ne kadar çok sevdiğimi anlamışsınızdır diye düşünüyorum. Zaten historical romans severler için bu kadın kraliçelerimizden biri. Dolayısıyla bu türü sevip de bu yazarı tanımayan yoktur. Hem historical hem de günümüz romans kitaplarında muhteşem kurgular yarattığı bir gerçek. Birçoğumuzun aşık olduğu İskoç'ların yazarlarından biri olan Garwood, her kitabıyla bir öncekinden daha güzel kurgularla karşımıza çıkıyor. Bu seferde yine bambaşka bir kurguyla karşımıza çıktı ve bir kez daha okurlarını tatmin etti diyebilirim. En azından beni etti, kitaplarını ne kadar özlediğimi hissettirdi ve içimde hissettiğim hasreti sonlandırdı. Arada bir elimize herhangi bir kitabını alıp okumamız gerektiğini de anladım açıkçası. Çünkü içimdeki okumama isteğini hızla uçup yok ediyor bu kadının kitapları. Kısaca kitabın konusundan bahsetmek gerekirse; Leydi Johanna çok genç yaşta evlendiği Baron'dan şiddet görüp hayatına esaret altında geçirirken bir gün aniden duyduğu kocasının ölüm haberiyle rahatlar ama o hissettiği rahatlama o kadar da uzun sürmez çünkü Kral John'un onun için bambaşka planları vardır. Johanna'nın kardeşi Nicholas, kız kardeşine yardım edebilmek adına bir İskoç beyi olan Gabriel MacBain ile anlaşma yapıp ikisinin evlenmesini ayarladığında kardeşinin güvende olacağını biliyordu. Ama aşkın bu kez Johanna'nın kapısını çalacağını belki de tahmin etmemişti. Johanna'nın sahip olduğu toprakları onunla evlenerek sahip olabileceğinin farkında olan Gabriel, genç kadının güzelliğinden, saf kalbinden ve içinde kimsenin bilmediği iyilik ve cesaretten etkileneceğini hiç hesaba katmamıştı. Üstelik onun gayri meşru oğlu Alex'e de kol kanat gereceğini ve annesi olabileceğini ise hiç düşünmemişti. Gabriel, hem kendi klanı MacBain'leri hem de lordu olduğu MacLaurin'lerin anlaşmazlıklarını ve uyum sağlayamama durumları ile baş ederken hem de zamanında Johanna'nın ilk kocasının yok ettiği bir köyü toparlamaya çalışmakla meşgulken kimsenin farkına bile varmadan hayatlarına aldıkları Johanna'nın onlara böylesine bir yardım eli uzatacağını düşünmemişlerdi. Kitapta en çok hoşuma giden şey Alex ve Johanna arasındaki duygusallıktı. Gabriel'in bile bir aile hayali olmamasına rağmen gençlik hayallerini aptalca bulup bu hayalden vazgeçmesine rağmen buna sahip olabilmiş olmasını hayranlıkla izlemesi de çok güzeldi. Johanna'nın MacBain ve MacLaurin'lerle girdiği tartışmalar ve birbirlerini anlamamaları falan çok eğlenceliydi. Hatta bir ara onların yemek masasındaki gürültülü ve nezaketten yoksun hallerine karşı verdiği tepki süperdi. O satırlar su gibi aktı ve nasıl gitti anlamadan onlarca sayfayı çevirmeme neden oldu. Kitabın sonunda Johanna'nın yaptığı muhteşemdi ama daha da muhteşemi ise Gabriel ve adamlarının yaptıklarıydı. Bu kadın her kitabının sonunda böyle bir vurgun yapacak ve biz okurların ayaklarını yerden kesecek bir son yazıyor olmasını memnun ediyor. Hatırlıyor musunuz Ian ve Jamie'deydi sanırım bütün klan beyleri toplanıp değerli eşyalarını fırlatıyorlardı falan bunda da Baronlara karşı yapılan o son saldırı aynı oranda muhteşemdi. Johanna'nın zekice kurguladığı Clare vakasını hayranlıkla okudum ve içimden bir ses Nicholas ve Clare'in çok mutlu olacaklarını söylüyor ki keşke onların da bir kitabı olsa okusak... var mı bilmiyorum araştıracağım ama varsa Epsilon dilerim çevirip bizim önümüze koyar yoksa da biz kendimizce bir son yazarız onların hikayelerine ;) Aslında kitaba dair söylemek istediğim çok fazla yer var ama ne yazık ki kendime engel olup söylemiyorum çünkü spoiler vermek istemiyorum. Ancak şunu söylemeliyim ki cidden klasik bir Garwood kitabıydı ve onun kitaplarını ne kadar özlediğimi bana hissettirdi. Ah bir de İskoçları özlediğimi :) Neyse çok uzatmayayım, ben kitaba bayıldım. Yavaşlamış olan okumamı tekrar hızlandırdı ve şunu söylemeliyim ki iki günde bitirdim kitabı, sayfalar su gibi aktı. Historical romans severlere tavsiye ederim, hiç denememiş olanlara da bu yazarı asla es geçmemeliler :)

Baskı: Kara Kule I: Silahşor

https://illekitap.blogspot.com/2018/10/stephen-king-silahsor-kara-kule-1.html Ayın son yorumunu Stephen King'in Kara Kule serisinin ilk kitabı Silahşör ile yapıyorum. Kitap yaklaşık olarak bir hafta - on gündür elimde süründü durdu ama sonunda bitirdim. Yorumuma başlamadan önce söylemek istiyorum ki bu kitabı elinize aldığınızda uzunca bir önsöz ile karşılacaksınız... bu önsözün her bir kelimesi bu kitabın yazım aşamasını anlatıyor. Sakın ola ki atlamayın o satırları derim :) Öncelikle söylemek istiyorum ki peş peşe okumasam da serinin bütün kitapları elimde her ay bir kitabını okuyarak toplamda 7 ayda seriyi bitirmeyi planlıyorum tabi kitap aşırı derecede merak uyandırıcı ve sürükleyici hale gelmezse... eğer öyle olursa peş peşe okurum :) Stephen King, herkesin kurgularına, kitaplarına hayran olduğu ve kitaplarının hep çok satanlarda olduğu bir yazar. Ben de yaklaşık bir sene kadar önce yazarın Hayvan Mezarlığı kitabını okumuştum ve ardından bu kitabın filmini izlediğimde seriyi toplamaya karar vermiştim. Şimdi ilk kitabı bitirmiş olmanın verdiği rahatlıkla şunu söylemeliyim ki film bence daha iyiydi çünkü kitabı okurken ara ara sıkıldım. İlk olarak, kitap adından da anlaşılacağı üzere Silahşor'ü anlatıyor. Gilead'lı son silahşor olan Roland'ın yolculuğuyla başlıyor ve bu yolculukta neler yaşadığı neler yaptığı ve nasıl hayatta kaldığını okuyoruz. Yolculuğun zaman zaman akıcı ve heyecanlı detayları olmasının yanında zaman zamanda sıkıcı ve durgun ve monoton olduğu da bir gerçek. Bu yüzden ara ara sıkıldığımı ve kitabı yarım bırakma isteği ile dolup taştığımı itiraf etmeliyim. Bütün bunların yanında Silahşor'ün geçmişine yapılan dokunuşlar hoşuma gitti ve hocasını yenmesindeki zekası da oldukça iyiydi. Aynı zamanda Jake ile olan yolculuğu ve o çocuğu koruyup sevdiği kısımlarda çok güzeldi. Ama sonunda Jake ile yaşananlar... bilemiyorum bence olmamalıydı. Beklediğimden farklıydı ve yazar bu noktada farklılığını konuşturmuştu. Siyahlı Adam gizeminin kitabın sonunda açıklanması ve yeni bir yolcuğun temellerini atarcasına yaptıkları konuşma da güzeldi. Kitaptaki sihirli dokunuşlar ve yazıldığı döneme kıyasla yapılan detaylar oldukça iyiydi. Kitaba dair çok fazla bir detay vermeyeceğim çünkü anlatılacak her şey spoiler olur ki zaten anlatmak da pek doğru gelmiyor ama şunu söylemeliyim ki sabırla okunması gereken bir kitap. Dediğim gibi zaman zaman sıkıldığım ve yarım bırakmayı düşündüğüm zamanlar oldu ama zaman zaman da oldukça iyi detaylarla aksiyon yazılmıştı. Diğer kitapların daya akıcı, aksiyon dolu olmasını umuyorum. Sonuçta bu ilk kitaptı ve çoğunlukla ilk kitaplar serilerin en vasat kitapları olur bu düşünceye güvenerek devamını getireceğim. Filmdeki sahneler ile ister istemez kıyaslama içerisine giriliyor ve sanırım film birkaç kitabın ya da tamamının özet haliydi çünkü bu kitap ile film pek bir alakasız geldi bana. Stephen King severler bu seriyi zaten okumuştur ama fantastik dünyaları okumayı seven okurlara da eğer sabırlı davranıp serinin diğer kitaplarına da şans vereceklerse deneyebilirler...

Eylül Çıkmazı
7/1019.10.2018

Baskı: Eylül Çıkmazı

http://illekitap.blogspot.com/2018/10/asl-karabulut-eylul-ckmaz.html Aslı Karabulut'un okuduğum 2. kitabı Eylül Çıkmazı. İlk kitabı Kan Kırmızı'ydı ve bence ortalama bir kitaptı. Bu kitabın da onun gibi olduğunu düşünerek beklentim düşük başladım ve durum böyle olunca da fena değildi diyebilme hakkına sahip oldum. Öncelikle, Aslı Karabulut'un oldukça akıcı ve zaman zaman sıksa da sürükleyici bir kalemi var. Zaman zaman sıksa da dediğim kısımlarda bazen fazlasıyla aşk böceği olup hayatımlar veya seni seviyorumların ortalarda dolaştığı sayfalardı. Onları saymazsak güzeldi diyebilirim. Kısaca konusuna değinmek gerekirse; pastane işleten Eylül, bir akşam arkadaşlarıyla yediği yemekten evine dönerken girdiği ters yönde karşısında gördüğü araba ve sonrasında yaşadığı silahlı saldırı sonrasında hayatı tepetaklak oluyor. Silahlı saldırı arasında kalınca onun ve patronlarının hayatını kurtaran adamlar aynı zamanda bu kadınında bu olayla bağlantısının olup olmadığını araştırmak için evlerine götürürler. Zaten olaylarda sonrasında patlak veriyor. Poyraz, yaralansa da Eylül yaptığı ilk yardım sayesinde ve sonrasında yapılan tedavi sayesinde kısa zamanda toparlasa da hasta yatağında birden karşısında gördüğü Eylül'den fazlasıyla etkilenir. Her ne kadar Eylül'ün olaylarla alakası olmadığı öğrenilse de düşmanları bir kere onu tespit etmiş ve Poyraz'lar için koz olarak kullanmaya karar vermişlerdir. Bir süreliğine aynı evde yaşamak zorunda kalan Poyraz ile Eylül her ne kadar birbirlerine karşo hissettikleri çekime karşı çıkamasalarda Poyraz'ın kendini geri çeken tavırları olayları bambaşka boyuta götürüyor. Aslında kitabın başlangıcı ve ortaları fena değildi hatta bence iyiydi de. Sanki böyle polisiye aşk falan okuyacağız izlenimi vermişti ama sonrasında tamamen Poyraz ve Eylül ilişkisine odaklandı. O da kötü değildi ama bazen Poyraz'ın tripleri ya da Eylül'ün alınganlıkları falan... bilemiyorum sevemedim. Ne Poyraz'ı ne de Eylül'ü. Mesela Eylül, Poyraz'ın kendinden sakladığı sırrı öğrendiğinde Poyraz'ın tavırları fazla uzatılmıştı. Ya adam akıllı açıkla ya da bırak gitsin... Ben bu çifti sevemedim. Ama... bunun yanında Jülide ile Harun çiftini fazlasıyla çok sevdim. Atışmaları, kavgaları falan çok güzeldi. Kitapta en çok onların sahneleri olsun istedim. Hevesle onları bekledim. Bu arada Leyla Fırtınası'nı da okumayı planlıyorum sırf Menderes'i merak ettiğimden. Çünkü telefonla boy gösterip ortadan kaybolan gizemli adamdı. Hikayesi merak edilesiydi ;) Neyse çok uzatmayayım, eğer çok büyük beklentilerle okumazsanız beğenebilirsiniz. Benim nazarımda ise 5 üzerinden 3.5'luktu. Ayrıca nedense ben yazarın yan karakterlerinin aşklarını daha çok seviyorum. Mesela Kan Kırmızı'da da Erdem ile Lizzy' sevmiştim bunda da Jülide ile Harun'u :) Bence onlara da kısa bir kitap olur, çok kalın olmadan ince bir şeyler :)

Katran Karası
7/1015.10.2018

Baskı: Katran Karası

https://illekitap.blogspot.com/2018/10/gunes-demirel-katran-karas.html Güneş Demirel'in ilk çıkardığı ve basımı tükendiği için birçok okurun bulamadığı ancak şimdi Ephesus Yayınları'nın logosuyla yeniden çıkardığı kitap Katran Karası okundu, bitti ve yorumuyla karşınızdayım :) Güneş Demirel'in çıkardığı bütün kitapları okumuş biri olarak bu kitabı da okumam gerekliydi ve okudum da. Ancak şunu söylemeliyim ki Güneş Demirel'in son çıkardığı kitaplar çok daha güzeldi. Bu yazarın ilk kitaplarından biri olduğundan dolayı kalemindeki o mükemmellik ne yazık ki bunda yoktu. Yine akıcıydı, kurgu yine güzeldi ama diğerleri gibi muhteşemdi diyemem açıkçası. Kitabın kısaca konusuna değinmek gerekirse; yetimhanede büyümüş olan Yağmur, bilgisayar mühendisi olarak çalışmaktadır. Bir gün tesadüfen Özgür ile tanışınca hayatı tepetaklak olup yalnız yaşadığı hayatta birden etrafını bir sürü kişi ile sarmalanmasıyla hayatı renklenmeye başlar. Özgür'ün yardımı ile annesini bulup, babasının ailesiyle tanışan Yağmur'un hayatı aile sevgisini tadarken Özgür'ün aşkı da kalbini kavurur. Ama hiçbir zaman her şey bu kadar kolay olmaz... Çünkü annesinin kimliği büyük bir deprem etkisi yaratırken zaman zaman Özgür ile olan ilişkisini zedeler. Ama aşk her zaman kazanır ;) Kitapta en sevdiğim çiftin Suna ve Barış olduğunu söylesem ne yaparsınız... hatta Yağmur ve Özgür'den daha çok sevdiğimi... aşkın onlara daha çok yakıştığını... hatta aşkı için bu kadar kararlı adım atan asıl çiftin bence onlar olduğunu... :) tatlım sizleri ben daha çok sevdim. :) Yağmur ve Özgür'ün ilişkisi benim için biraz ergen tripleriyle bir barışık bir küs geçen bir ilişkiydi. Ciddi anlamda ele avuca sığmaz ayrılıkları ve triplerini okuduk ve açıkçası benim için oldukça sıkıcıydı o kısımlar. Kitapta en sevdiğim yerlerden biri de Yağmur'un halaları ve amcalarıyla olan ilişkisiydi. Çok güzellerdi :) aile sevgisini tekrardan ortaya sermişlerdi. Kitapta sevmediğim bir diğer kısım da çok fazla Sunacığım, Yağmurcuğum, anneciğim babacığım muhabbetlerinin olmasıydı. Açıkçası bunlar benim günlük hayatta bile kullanmadığım ve 'yağ çekiyormuş' gibi hissettiren ifadeler olduğundan dolayı bu kitapta da biraz yapmacık durmuştu. Üzülerek söylüyorum ki bu kitap diğer Güneş Demirel kitaplarının yanında biraz sönük kaldı. Çünkü yazarın çoook daha güzel kitaplarını okuduğumu düşünüyorum. İlk hikayesi, kitabı olmasının dezavantajını gördüm sanırım. Benim nazarımda 5 üzerinden ne yazık ki 3 lük bir kitaptı. Eğer yazarın diğer kitaplarını okuduysanız bu kitabını çok büyük beklentiyle veya onlarla kıyaslayarak okumayın.

Baskı: Ölüm Çemberi (Washington Poe #1)

4,5 stars http://illekitap.blogspot.com/2018/10/m-w-craven-olum-cemberi.html Ve uzun zaman sonra bir polisiye kitap ile karşınızdayım. Öncelikle Arkadya'nın son çıkan polisiye kitabı olan Ölüm Çemberi'nin diğer kitapları gibi ayraçlı ve püsküllü olmadığını dile getirmeliyim. Keşke olsaydı :( ve bir şey daha söylemek istiyorum ki kapak tasarımı daha güzel olabilirdi. Evet bir seri katil kitabına uygun kapak olabilir ama kurgusuna daha yakın bir kapak olabilirdi. Kurguyla kapam olmamış bence. Uyumsuz gibi... Kitap ise; akıcı, merak uyandırıcı tam bir dedektif kitabıydı. İşlenen cinayetleri adım adım çözmeye çalışmalarını izlemek dedektifli dizi izlemek gibi bir şeydi. Ve güzeldi de. Aslında bazen öyle konularda detaya girdi ki ne gerek vardı bu bilgiye falan dediğim yerler oldu ama sonrasında gelişen kurgu o bilgilerin ne kadar gerekli olduğunu ortaya çıkardı. Kitabın kısaca konusunda bahsetmek gerekirse; taş çemberlerde yakılarak öldürülem 3 cesedin ardından son cesedi incelerken kurbanın göğsünde bir isim yazıldığı dikkatleri çeker. Washington Poe. Görevinden uzaklaştırılmış Poe, bu bilgiyle sıradaki kırbanın kendisi olduğunu düşünülerek göreve geri dönüp davaya alınır böylelikle daha güvende olacağı düşünülür. Ancak mesele o kadar basit değildi. Poe bu cinayet dizine olayı çözümleyecek, nedenleri ve niçinleri sorgulayacak, diğerleri gibi prosedür takip etmek yerine içgüdülerine güvenip görünenin altoçına bakacağı bilindiğinden dolayı o davaya çekilmek istenmiştir. Aslında hepsi Kasap adı verilen katilin planıdır. Kurbanların ölüm şekli, altındaki nedenler, yaşanan her şeye rağmen intikam isteği çok muazzam kurgulanmıştı. Olması gerekenden ne bir tık az ne de fazlaydı. Dediğim gibi bazen kurguda verilen detaylar, araştırmaların gittiği yöndeki monotonluk sıkılmama neden olsa da olayların bağlandığı nokta da o kısımların olması gerektiğini gösteriyordu. Kitaba dair çok detaylı bir yorum yapamıyorum çünkü bu tür kitaplarda fazla detay tamamen spoiler olur. O yüzden susmak zorundayım. Ancak şunu söylemeliyim ki kurgu süperdi ama azıcık daha hareketlilik olabilirdi. Olayların bağlandığı noktayı ilerleyen sayfalarda tahmin etsem de katil kesinlikle tahmin ettiğim gibi değildi. Şaşırdım! Bence polisiye severseniz mutlaka bir el atın derim ben :)

Aşka Zaman Ver
10/1007.10.2018

Baskı: Aşka Zaman Ver

http://illekitap.blogspot.com/2018/10/suzanne-brockmann-aska-zaman-ver.html Epsilon'un 2011 yılında çıkardığı ve bence harcadığı yazarlardan biri diyebilirim. Çünkü kitap cidden çok güzeldi. Bayıldım. Oturup birkaç saat içinde okunacak ve hemencecik bitecek bir kurgusu vardı. Suzanne Brockmann, daha önce tanımadığım yazarlardan biri. İnstagramda baya bir bu kitaba dair yorum görünce dedim okuyayım ve hemen alıp okumaya koyuldum. Yazarın kurgusunu sevdim. Akıcı ve sürükleyiciydi. Üstelik olaylar hemen başlayıp son sayfaya kadar nefessiz bırakacak şekilde aksiyon ile ilerliyordu ve aşk doluydu. Bence romans severler mutlaka okumalı. Kitabın konusuna kısaca değinmek gerekirse; Maggie bir gün 7 yıl sonrasından gelen Chuck ile kaşrılaşıyor. Chuck zamanda yolculuk yapabilecek bir alet geliştirmiş bir bilim adamı ve geliştirdiği aletin kötü amaçlar için kullanıldığını, birçok insanın, ABD başkanının öldürülmesi ve aşık olduğu kadının kollarında ölmesine tanık olduktan sonra 7 yıl öncesine giderek kendi gençlik halinin bu projeyi hayata geçirmesini engellemeyi amaçlamaktadır. Ve ölümüne tanık olduğu sevdiği kadın olan Maggie'nin bahçesinde çırılçıplak bir şekilde ortaya çıkmaktadır. Maggie ile bir şekilde iş birliği yapıp kendi gençliğine bu projeden vazgeçirmek için çabalamaya başlarken ona engel olmak için gelecekten gelen adamlardan da kaçmaya çalışmaktadır. İlk sayfadan son sayfaya kadar nefes kesen bir aksiyon var. Karmaşalar, nedenler niçinler arasında kalmış aşk da kendini göstermektedir. Kitaba dair anlattığım her nokta spoiler olacak ve zaten çok kısa bir kitap olduğundan okunacak bir şey kalmayacağından dolayı çok uzatmayacağım yorumumu ama çok zevk alarak okuduğumu dile getirmeliyim. Yazarın bu konuyu daha uzatıp dallandırıp budaklandırsa belki kurguyu batırabilirdi ama olması gerektiği gibi bırakıp, her şeyi dozunda yazıp oldukça güzel bir kitap okurların önüne koymuş. Diğer okuyanlar ne düşündü bilmiyorum ama ben kitabı çok beğendim ve yazarın yayınlanan bir kitabı daha var onlara da el atmayı düşünüyorum açıkçası. Umarım başka yayınevleri bu yazarı keşfeder.

Biz
10/1007.10.2018

Baskı: Biz

http://illekitap.blogspot.com/2018/10/selvi-atc-sen.html Bu kadının kalemini seviyorum. Şimdiye kadar beni tatmin etmeyen tek bir kitabj bile yok! Muhteşem kurguları, iliklerine kadar hissettiren duyguları, soluksuz okunacak olay döngüsü ve vıcım aşkı değil kalpte yer edinecek şekilde aşkı yazmasına bayılıyorum. Selvi Atıcı'nın şimdiye kadar çıkmış bütün kitaplarını okuyan biri olarak şunu söylemeliyim ki, kadın cidden yazıyor. Birçok severek, bayılarak okuyup takip ettiğimiz yabancı yazarlardan bile daha iyi kitaplar koyuyor okurun önüne. Şimdi de wattpadde Miço adında bir hikaye yayınlıyor, ben okuyorum çok güzel size de tavsiye ederim bir el atın ve umarım o hikaye de kitaplığımızda yer alır diyerek araya sıkıştırayım Miço'yu da. ;) Öncelikle, Biz kitabı Selvi Atıcı'nın daha yayınlanan 2. kitabı Sen'in devamı gibi bir şey. Yarım kalıp devam eden hikayelerden değil ama Sen kitabında tanıdığımız Demir'in ağabeyi Çelik'in kitabı o yüzden seri olsa ikincisi bu olurdu. O yüzden eğer bu kitabı okuyacaksanız öncelikle Sen kitabını okuyun sonra da Biz kitabını okuyun. Hatta peşpeşe okuyup Demir ve Sühryla çiftinin tadını çıkarın derim ;) Kitabın kısaca konusuna değinmek gerekirse; ailesini kaybetmenin ardından evlendiği kadından da darbe yiyip kendine bir kabuk örüp onun dışına çıkmayan Çelik ile geçmişinden fazlasıyla yara alıp, hata yapıp kendisine takıntılı olan üvey ağabeyinden kaçan Ahsen'in aşkını konu alıyor. Böyle çok basit göründüğüne bakmayın. Aslında içerik çok fazla derin ;) bu özetin özetinin özeti gibi bir durum. Çelik, evlendiği kadına hayatını ve sahip olduğu her şeyi önüne sererken çocuk sahibi olamayacak olmasını unutmaya çalışıyor. Ancak karısı Senem, Çelik'i aldatıp ondan ayrılıp başka bir adamdan çocuk yapınca Çelik kendini hem sonu ciddiye gidecek olan ilişkilere hem de aşka kapatarak işine, Demir ve Süheyla'ya ve küçük yeğeni Umut'a adıyor. Tam bu sırada hayatlarına Ahsen dalıyor. Ahsen de kendisine takıntılı olan üvey ağabeyinden kaçıp, kimlik değiştirip Çiğdem adıyla Demir ve Süheyla'nın oğluna bakıcıklık yapmak için evlerine girdiğinde Çelik'in burnu havada, kibirli, züppe tavırlarına sinir olup laf sokmaya başlıyor. Hayat onlar için böyle devam ederken Çelik ve Ahsen arasında oluşan çekime karşı gelememeye başlıyorlar. Ancak bir sorunları var o da... her ne kadar bir ilişki yaşasalarda izi bulunduğunda Ahsen'in kaçmak zorunda olduğudur... Sen kitabında Demir ve Sü'nin atışmalarını ve kavgalarını severek okumuştum. Şimdi bu kitapta onları görmek ve hiç değilmedeb aynı performansta okumaktan çok mutlu oldum ve çok eğlendin. Hele Sü'nün Çelik ile olan tartışmaları çok eğlenceliydi. En sevdiğim ve eğlendiğim satırlar onlardı diyebilirim. Ahsen'e ise... hayran olmamak elde değil! Çünkü kadın cidden çok güçlü ve hiçbir şekilde ne yaşamaktan ne hayallerinden ne de istediği şeye ulaşmak için çırpınmaktan vazgeçmiyor. Öyle hale geliyor ki aşkı için bile savaşıyor yeri geldiğinde çekip gittiğinde kalbi acısa da yaşadıkları anılarla avunabilmeyi bişe göze alıyor. İşte... aşk, acı da çektirse mutluluk da verse yaşanması güzel dedirtiyor Ahsen. Çelik ise... adamı anlatamam bence okuyum görün. Çünkü alıntılarsa gördüğünüz gibi ego tavanda, kibirli ve ulaşılmaz ama sadece yabancılar için. Sevdiği ve hayatına aldığı kişiler için bambaşka biri... Ahse için yaptıkları çok güzeldi. Ev tartışmasından, eşya tartışmasına, iş tartışmasından yaş tartışmasına kadar... muhteşemdi. Hele ki Ahsen, sarhoş olıp da aşkını söylediği zamanlarda Çelik de itirafta bulunduğunda kusuruma rağmen kendimi sana adarım dediği yerlerde öl bit... çok güzel sevdi be Çelik... Çok güzel sevdi... çok güzel de sevildi bence. Spoiler vermemek adına kısa kesiyorum ama şunu söylemeliyim ki Çelik bence yazarın en iddialı karakterlerinden çünkü böylesi bir karakter daha önce hiç okudum mu hatırlamıyorum. Muhteşemdi. Kitabı şiddetle tavsiye ediyorum ama dediğim gibi önce Sen kitabını sonra da Biz kitabını okuyun.

Baskı: Okyanusun Ötesindeki Yıldızlar

http://illekitap.blogspot.com/2018/10/kimberley-freeman-okyanusun-otesindeki.html Ülkemizde oldukça sevilen yazar olan Kimberley Freeman'ı ben ilk defa Deniz Feneri Koyu kitabıyla tanımıştım. Kitap güzeldi ama zaman zaman yavaş gitmesinden sıkıldığımı hatırlıyorum ama geneline bakıldığında güzeldi ancak bu kitap... ondan birkaç basamak daha üstteydi kesinlikle. Deniz Feneri Koyu'ndan sonra yazarın başka kitabını okumamıştım ancak şimdi tekrardan Okyanusun Ötesindeki Yıldızlar kitabıyla karşınızdayım. Kimberley Freeman, iki kitabından anladığım kadarıyla günümüzde yaşayan insanların geçmişte yaşamış insanlara dair bulduğu minik mektuplar ya da anılarla geçmişin araştırılmasını ve anlatılmasını sağlayan kurgular yazmayı seviyor. Açıkçası bence oldukça güzel de kurguladığını düşünüyorum çünkü ciddi anlamda ilgi çekici ve merak uyandırıcı olmuştu. Kitap, akıcı ve sürükleyiciydi. Elinizden bırakamayacağınız, hayretle okuyacağınız, hayran kalacağınız karakterler ve yüzünüzde gülümseme oluşturacak bir aşk ile karşınıza çıkıyor. Kitabın kısaca konusuna değinmek gerekirse; Victoria annesinin hastalığı için yaşadığı yerden, kocasından ayrılıp annesinin yanına geliyor. Annesinin araştırdığı ve merak ettiği mektup dizisini bulur ve o mektubu okurken geçmişe yönelik hikaye akmaya başlıyor. Geçmiş hikaye ise, Agnes adındaki 19 yaşındaki kimsesizler yurdundan hayata atılmaya hazırlanan bir kızı anlatıyor. Agnes, annesini bulmak için elindeki küçücük bilgilerle izini takip etmeye çalışırken annesinin kız kardeşinin evine giriyor. Orada teyzesine eşlik ederken öğrendiği bilgilerle annesinin peşinden ülke ülke, şehir şehir dolanırken yaşadıklarını anlatıyor. Bu sırada teyzesinin aynında kalan ve annesinin arkadaşının oğlu olan Julius'a karşı içinde filizlenen aşkla beraber annesinin peşinden giderken hiçbir şeye sahip değilken sadece bir kimlik arayışında ya da bir aidiyet arayışında macerasına atılıyor. Agnes'in yolculuğunu ve aşkını okurken aynı zamanda günümüzde Victoria'nın eline geçen mektubu okuyoruz. Mektup da tahmin edeceğiniz gibi Agnes'in annesi ile babasının tanışmasını anlatan bir mektup. Birçok gizemli nokta o mektupla aydınlanırken yaşanan aşka hayran oluyor insan... Yüzünüzde gülümseme oluştururken son satırlar gözlerinizi dolduruyor. Açıkçası böyle bir hikaye beklemiyordum ve yazarın başka kitabını okur muyum? Ülkemizde yayınlanmış 7 tane kitabından sadece 2'sini okudum ve diğer 5'ine de şans vermeyi planlıyorum. Özellikle tavsiye edilenlerle başlayacağım sanırım. Kitabı beğendiğimi söylemeliyim. Cidden muhteşem bir kurgusu vardı. Pes etmeden, inandığ şey uğruna bir çok şeyden ve aşkından vazgeçerek düşülen bu yolculuk... bir yanda insanın önüne birçok farklı yaşam seriyordu. Ama en çok hoşuma giden yer ise... Agnes'in babasını bulması... sonrasında Julius'a dönmesi... bütün bunların yanında Emile'nin sevdiği kadının yanına dönebilmesi... Agnes birçok acıyı tattı, kimsesiz kaldı, tek başına kaldı, aç kalmamak adına ya da bir yerlerde kalabilmek adına çok çırpındı... bir yerde hayatta kalma savaşı verdi evet ama sonunda ulaştığı mutluluk tam da hayal ettiğiydi. Şu kitabı kapattığımda... içimde oluşan o huzurlu tatmin hissi geçen her zaman değdi açıkçası! Tavsiye ediyorum. Bu tür kitapları seviyorsanız mutlaka deneyin. Yazarı seviyorsanız henüz okumamış olmanız hata der susarım! :)

Cezayir Menekşesi
10/1026.09.2018

Baskı: Cezayir Menekşesi

http://illekitap.blogspot.com/2018/09/burcu-buyukyldz-cezayir-meneksesi-askn.html Kalemini çok sevdiğim yazar Burcu Büyükyıldız'ın çıkan son kitabı ve benim hep okumayı ertelediğim kitabı Cezayir Menekşesi de okundu. Ne yazık ki okundu çünkü sevdiğim yazarları devamlı okumak isterim ve Burcu hanım da o yazarlardan biri. Kitabın bitmiş olmasına mı üzüleyim yoksa yazarın okunmadım başma kitabı kalmadı ona mı üzüleyim bilmiyorum. Ama genel olarak ara ara diğer kitaplarının sayfalarını karıştırdığım gibi bu kitabında sayfaları karışacak. Kuzey'i özlediğimde ya da Selin'in çok güzel sevişini özleyişimde mutlaka el atacağım. :) Direk yoruma daldım ama öncelikle Burcu Büyükyıldız'ın kitaplarını neden sevdiğimi söylemek istiyorum. Kitaplarında kuru bir aşk hikayesinden daha fazlasını barındırıyor. Arkadaşlık ve aile ilişkilerine öyle güzel değiniyor ki okurken kendi kuzenlerimle ya da kardeşimle ve ailemle olan iletişimimin aynısını görüyorum bu da kitabı benim için daha eşsiz kılıyor açıkçası. Kuzey, Sarp, Hazar, Miraz, Naz ve Baran'ın ilişkisi aynı benim kuzenlerimle olan ilişkim gibi dolayısıyla en çok hoşuma giden şey de onların birbirleri ile olan diyaloglarına bayıldığımı söylemeliyim. Bunun yanında aşkın içerisine karıştırdığı o polisiye dokunuşlar bence kitaba bir ekşın katıyor bu da türlerinden kitabı ayırarak daha değerli kılıyor bence. Vıcık vıcık bir aşkı okumaktansa gerçek aşkı, duyguları okuyoruz. Bu da benim tam olarak aradığım şey. İşte böyle sıralayabileceğim birçok nedende dolayı Burcu Hanım'ın kitapları benim için farklı. Neyse yazarı çok övdüm kitabın yorumuna geçeyim ben :) Kitabın kısaca konusuna değinmek gerekirse; Selin en yakın arkadaşı ile katıldıkları yılbaşı partisinde gördüğü Kuzey'e aşık olur. Onunla yakınlaşabilmek için planlar yaparken tek gecelik ilişkilern adamı olan Kuzey o yılbaşı akşamdan birkez görüp aklında yer edinen menekşe rengi gözleri unutamamıştır. Kuzey'in yeni evinin iç dekorasyonu işini arkadaşının aracılığıyla alan Selin bunu bir fırsata dönüştürüp hem Kuzey'e sıradan bir kadın olmadığını gösterip hem de onun gönlünde yer edinmeye çabalayacaktır. Ancak Kuzey'in peşinde olduğu adamlar, o adamların sakladığı sırlar yavaş yavaş gün yüzüne çıkarken Kuzey'in hayatı tehlikeye girerken aslında en büyük sırrın ve en büyük tehlikenin içerisine doğru gittiklerini çok geç fark ederler. Bu süre içerisinde yakınlaşıp birbirlerinin hayatında yer edinen Kuzey ve Selin hemen hayatta kalmaya çalışıp hem de aşklarını korumaya çabalayacaklardır. Özellikle son 100 sayfa nefes kesiciydi. O son... o son sır var ya... bitirdi beni! Hep söylüyorum ve söylemeye de devam edeceğim beni şaşırtan yazarları severim ve bu kitapta o son sır beni hayrete düşürdü ve hiç beklemediğim anda ortaya çıktı. Bu da benim için hem şaşırtıcı hem de nefes kesici satırların geldiğini gösterdi. Selin'i sevdim ki normalde ben kadın karakterleri pek sevmem çünkü nedense yazarlar hep sümsüz kadınları kaleme alıyorlar ama Burcu Hanım, güçlü, ayakları üzerinde dura karakterleri kaleme aldığı için sevdim Selin'i de. Aşkına sahip çıkması, aşkı için çırpınması çok güzeldi. Özellikle son sayfalarda kırık kalbine rağmen yine aşık olduğu adama sığınması süperdi. Kuzey ise... adamım sen nasıl bir şeydin ya... tamam bir Demir ya da Sarp ya da Yağız değildin benim için ama sen de bambaşka bir şeydin. Hepiniz aynı oranda sahiplenme duygusuna sahipken hepiniz bambaşka sevdiniz be. Kuzey'de geç de olsa anladı sevdiğini ama duygularını dile getiremediğini söylemesi bile çok tatlıydı. Kitapta yine bütün karakterlerin boy göstermesi çok güzeldi. Birbirlerine destek olmaları, önemsemeleri falan muhteşemdi. Mira'nın hamileliği, Sarp'ın aşık olmadan önceki haline de bir dokunuş yaptık. Aslında daha detaylı birçok şeyden bahsetmek istiyorum ama ne yazık ki spoiler veririm diye korktuğumdan susuyorum. Ama kitabın sondan bir önceki bölümü... Selin ile Kuzey'in tatilleri çok tatlıydı. Adam bir de ben öküzüm, romantik değilim diyor :) ahh bir de o son bölüm var ya o son bölüm. Yeminle çok pis özendiriyor yazar evli mutlu çocuklu moduna :) tabi bir Kuzey olacaksa bize de neden olmasın ;) Neyse ben Cezayir Menekşesi'ni çok sevdim. Yazarın kitaplarını seviyprum ve size de tavsiye ederim. Mutlaka okuyun :)

Roma, Ben Geldim!
7/1026.09.2018

Baskı: Roma, Ben Geldim!

http://illekitap.blogspot.com/2018/09/pnar-gencal-roma-ben-geldim.html Ve bir Türk yazarın kitabıyla daha karşınızdayım. Roma Ben Geldim, kitabını uzun zamandır merak ediyordum, çünkü çok fazla alıntı ve yorum okumuştum dolayısıyla da fazlasıyla merak etmiştim. Şimdi okudum bitti ve yorumuyla karşınızdayım. Pınar Gencal, akıcı, sürükleyici, okuru eğlendiren, tasvirleri ve yer betimlemeleriyle oldukça iyi bir şekilde kaleme almış kurgusunu. Ancak yine de eksikleri vardı açıkçası. Öncelikle kısaca konusuna değinmek istiyorum; Çiçek Türkiye'de yaşadığı sorunlardan kaçarak Roma'ya gider. Yabancı dil eğitimi İtalyanca olduğu için orada sıkıntı çekmeyeceğini düşür. Gittiği zaman taşındığı apartmanda tanıştığı Silvia ile arkadaş olmasıyla hayatı değişmeye başlar. Başına gelen olaylar, Silvia'nın arkadaşlığı, onun tavsiyesiye çalışmaya başladığı restoran Çiçek'in hayatını oldukça değiştirir. Restoranın sahibi Dom, Çiçek'in kalbinde yer edinirken büyük aşklar kavgayla başlar sözünü doğru çıkarıp başlarda birbiriyle kapışan Dom ve Çiçek, zamanla birbirlerine karşı olan çekime yenilirler. Aşkları ilerlerken araya giren 3. şahıslar ikilinin arasını bozmayı başarır. Sonunda ise Dom ve Çiçek'in uğruna savaşacak bir aşkı kalacak mı onu okuyoruz. Öncelikle kitabı başlarda okurken hep bir ekşın olsun diye beklerken oldukça iyi gidiyordu. Ama Dom ile tanıştıktan sonraki sayfalar ve olaylar bazen yavanlaşsa da ara ara gülümseten diyaloglar da oluşturuyordu. Dom'u sevdiğimi söylemeliyim, her ne kadar suratsız halleri bazı okurları sinir etse de şu kitapta bence en düzgün karakter Dom'du. Çiçek ise... bazen sinir olduğum bazen de şapşallıklarına güldüğüm bir kadındı. Çiçek ve Dom'un arasındaki aik bence çok yavan kalmıştı. Çok yüzeysel geçmişti. Başta birbirlerine tahammül edemeyen ikili bir akşam ortamın değişmesiyle öpüşür ve Çiçek o andan itibaren aşk tereddütüne düşer... ya bana bu ikili arasındaki ilişkinin doğuşu ve gidişatı biraz Türk filmi kıvamında geldi. Daha yoğun duygularla yazılabilirdi. Ahh, evet! Kitapta duygu eksikliği vardı bence. Ve olayların döngüsünde de özellikle son kısımlar çok hızlı geçiştirilmişti. Yani Dom ve Çiçek'in ilişkisi, Çiçek'in Türkiye'ye dönmesi falan ne bileyim jet hızındaydı o kısımlar ki bence aşk acısı söz konusuyken biz pek onu okuyamadık. :( Kitaba dair yorumu pek uzatmayacağım. Çok aşırı büyük beklenti ile okumazsanız sevbilirsiniz kitabı. Çok muhteşem değildi ortalama bir şeydi. Yani 5 üzerinden 3,5 lüktü.

İlk
7/1019.09.2018

Baskı: İlk

http://illekitap.blogspot.com/2018/09/zeynep-isklar-ilk.html Zeynep Işıklar'ın Mevsim serisi olan kitaplarını okuduktan sonra bu kitabı da merakla bekliyordum. Diğer kitaplarından nasıl bir kalemi olduğunu ve kurgularının nasıl olduğunu bildiğimden ona göre bir beklenti içerisinde okudum kitabı. Öncelikle detaylı yoruma girmeden söylemek istiyorum ki Zeynep Hanım'ın kitaplarını seviyorum çünkü akıcı, sıkmayan ve bir atraksiyonun olduğu kitaplar yazıyor. Bu da benim hoşuma gidiyor. Kitaplar kurguları sebebiyle hızla akıyor ve çabucak bitiyor. Muhteşemler diyemem çünkü bana göre eksik tarafları var ama okurken sıkılmıyorum ya da off bitsin artık falan da demiyorum, okumaktan zevk alıyorum. İlk olarak kitabın kısaca konusuna değinmek gerekirse; üç yaşında yetimhaneye bırakılan ve oradaki çocuklar tarafından dışlanan Meyra artık on dokuz yaşındadır ve artık yetimhaneden ayrılıp kendi hayatını kurması beklenmektedir. Dışarıdaki dünyaya dair hiçbir şey bilmeyen ve kendi kapalı kapıları ardında büyümekten başka bir şey yapamayan Meyra, hayata atıldığında dünaynın en acımasız ve vahşi ve tehlikeli yanlarıyla karşı karşıya kalıyor. Kaldığı otelde tecavüze uğrayacağı zaman Ezel'in gelmesiyle ise hayatı bambaşka bir boyuta geçiyor. Ezel'in güvenli evinde, korunaklı hayatında, aşk dolu kollarında mutluluğu tadan Meyra, aslında öyle bir sırlarla dolu ve tehlikeli bir dünyaya giriyor ki sonrasında keşfettiği sırlarla ve açığa çıkan gerçeklerle hem aşkı hem de Ezel'e duyduğu güven büyük bir sınavdan geçiyor. Ezel'in karakteristik özelliklerini ve tavırlarını oldukça sevdiğimi söylemeliyim. İçimizde kötü çocuklara beslenen o aşkı fazlasıyla depreştirdi Ezel. Yaşadıkları kolay olmamasına rağmen hayatta kalabilmiş olması, güçlü olması ve tehlikeli tarafının düşmanlarını korkutuyor olması cidden çok iyiydi. Meyra ise tam anlamıyla Ezel'in zıttıydı. Ezel ne kadar tehlikeli ve kirliyse Meyra o kadar temiz ve masumdu. Bir yerde birbirlerini tamamlıyorlardı diyebilirim. Ancak, Ezel ve Meyra arasındaki aşkı biraz daha duygu yüklü yazılsaydı çok daha muazzam bir kitap ortaya çıkabilirdi. Açıkçası romans okurken okuduğum aşkın beni iliklerime kadar titretmesini isterim ancak Ezel ve Meyra'nın aşkında o hissi yakalayamadım. Bu duygular hiç yoktu değil, vardı ama beni tatmin edecek bir yoğunlukta değildi açıkçası. Tam o yoğunluğu yakaladığımı hissettiğim ancak nasıl olduğunu anlamadan aralarındaki aşk tensel boyuta geçti. Yanlış anlaşılmasın ben hiçbir zaman +18 sahneler okumaktan utanmadım veya rahatsız olmadım dolayısıyla da bu kitaptakiler de beni rahatsız etmedi. Ama o aşkı hissedeceğim zaman durumun boyut değiştiriyor olması o aşk hissini şehvete bıraktı ;) o yüzden daha yoğun bir aşk yazılabilirdi. Ki bazı yerler de de biraz vıcık diyebileceğim aşka geçiş de oldu... olmadı değil, bu durumdan rahatsız olmadım ama kitaba dair olan beklediğim şeyi pek bana veremedi açıkçası. Hadi ama, Ezel bir yerde mafya babası gibi tehlikeli bir adamdı onun bir kadının elinde oyuncak olabilecek kadar yumuşayacağı, basit kıskançlık krizlerine gireceği sahneleri pek beklemiyordum açıkçası. Tüm bunların yanında kitabın son bölümleri... Selim'in oyununun ortaya dökülmesi ve Cengiz'in anlattıkları falan.. işte bu kitapta benim için asıl vurgun olan kısımlardı. Beklemediğim bir şeydi ve dahası ben beni şaşırtan yazarları severim, o satırlar fazlasıyla şaşırttı beni. Keşke o kısımlar Ezel tarafından anlatılsaydı dedim... daha nefes kesici olabilirdi sanırım ki kitaptan da beklediğim satırlar tam olarak onlardı. Son bölüm ise... ahhh bütün bu hengamenin son erip de mutlu son dediğimiz kısım var ya... onu okumaya bayılıyorum :) Kesinlikle favori sahnelerimden biriydi o kısım da :D Neyse yorumumu fazla uzatmayayım. Kitabı sevdim ama dediğim gibi muhteşem değildi. Ortalama bir kitaptı benim nazarımda. Kitaptan beklediğimi veren kısımlarda vardı ama vermeyen kısımlarda vardı ne yazık ki. Ancak yazarın kalemini sevdiğimden dolayı da kitaplarını okumaya devam edeceğimi de şuraya sıkıştırayım.

Safir
9/1017.09.2018

Baskı: Safir

http://illekitap.blogspot.com/2018/09/m-lemariz-safir.html Daha önce M. A. Lemariz kitabı okumamış ve yazarın kalemiyle ilk kez karşılaşmış biri olarak şunu söylemeliyim ki oldukça iyi ve güçlü kalemi var. Diğer kitapları nasıldı bilmiyorum ama bu kitap - Safir - bir historical romans ve bir Türk yazar olmasına rağmen İskoç hikayesini oldukça güzel yazmış. Daha önce bu türün kraliçeleri diye adlandırdığımız kişilerin kitaplarında gördüğümüz kadar gerçekçi ve güçlü bir şekilde konu almıştı kurgusunu. Düşünüyorum... düşünüyorum ne eksiği vardı kitabın diye... bulamıyorum. Ahh evet bir eksiği vardı kitabın. Ciddi anlamda çok fazla yazım hatası vardı ve bu okurken beni zaman zaman rahatsız etti çünkü bazen bazı satırların üzerinde düşünmek zorunda kaldım diyebilirim. Her an bir kelimenin sonunda başında ya da noktalama işareti olması gereken yerde uyumsuz harfler karşıma çıktı ve bu durum ne yazık ki oldukça rahatsız ediciydi. Bunun haricinde kitabın kurgusuna dair ya da yazarın kalemine dair eleştirebileceğim tek bir nokta yok bu kitapta. Direk yoruma daldım biliyorum kendimi durduruyor ve kitabın kısaca konusuna değiniyorum; Eva bir klanın tek varisi aynı zamanda annesinin bir ihanet sonucu ortaya çıkan ürünü olduğu olduğu Kral'ın gözetimi altında sarayda esaret altındayken Kral bir gün onu en korkulan savaşçısı, ilk karısının kafasını kralına getiren Kafa Koparan Brain yani savaşçısı ile evlendirme kararı alır. Eva için oldukça korkutucu olan bu evlilik Brain için de bir o kadar korkutucu boyut alır. Çünkü savaş meydanlarının korkusuz, yenilmeyen ve acımasızlıkları ile efsane olmuş askeri, bir klanın lordu ve bir leydinin kocası olacaktı. Tam da en tecrübesiz olduğu konuyla sınan Brain ile esaretten özgürlüğe açılan kapıda bir klanın hanımefendisi olmanın ne demek olduğunu bileyen Eva'nın evlilikleri, klanla verdikleri uğraşları ve düşmanlarıyla karşı karşıya kalmalarını anlatırken aynı zamanda iki gencin kalplerine düşen aşk tohumlarının filizlenmelerini okuyoruz. Brain'ın kendisi ile olan savaşı, aşkı kabullenme aşamaları, Eva'ya karşı hisleri çok tatlıydı. Bunun yanında savaşçı kimliği, dillere destan olmuş herkesin yüreğine korku salmış Kafa Koparan kimliği ise... okuması ayrı bir keyifliydi. Yazarın bu detayları yazarken okuru son sınırda tatmin hissi yaşatmayı amaçlamış ve amacına ulaşmış bence. :) Eva ise... kızım sen çok tatlıydı. Her halinle ayrı bir sevimliydin :) Sana söz söylemeye gerek yok bence ;) Kitapta en hoşuma giden şey ise Lain, Kai, Bradack üçlüsü ve onların hayatlarına dokunuşlar küçük Ervyn, annesi, diğer kızlar... sadece bir aşk hikayesi yazıp iki kişi anlatmak yerine klanın hayatına değinmesi çok güzeldi. Ben çok sevdim açıkçası. Caci... oldukça büyük bir sürpriz olmasının yanında kitaba bir sihirli dokunuş olmuş. İnce düşünülen ve o zamanların inançları ile kıyaslandığında cuk diye oturan bir detay olmuş. Kitabın son kısmı da tam beklediğimiz gibiydi. Bu tür kitaplardaki o mutlu sonu seviyorum. Onlar adına mutlu olmuş, gülümsemeli ve tatmin olunan bir hikayeyle kitabı kapatmanın hazzı bambaşka... Neyse... Çok uzatmayayım :) Ben kitabı çok sevdim. İçimde bir ses bu kitabın devamı gelir... hikaye yarım kaldığından değil. Kitaptaki Karanlık Savaşçı olarak anılan Marrok'un da hikayesine dokunuş yapılacağını düşündüğümden... ben hevesle ve merakla beklemede olacağım :) Sevgili yazarımızın diğer kitaplarınıza da mutlaka el atacağımı burada duyurur ve Safir'i historical romans severlere tavsiye ederim :)

Kaşıbeyaz
10/1017.09.2018

Baskı: Kaşıbeyaz

http://illekitap.blogspot.com/2018/09/ozge-ozerbay-kasbeyaz.html Ve ben bir Türk yazarın daha kitabını bitirdim. Ara vereyim dedikçe Türk yazarlara devam ediyorum :) bu kitabı bir arkadaşımın tavsiyesi üzerine almıştım ve şunu demeliyim ki çok beğendim. Seda Özerbay'ın wattpadde hikayeleri yayınlansa da ben hiç okumamıştım bu yüzden ilk defa kalemiyle tanıştım ve şunu söylemeliyim ki kalemini sevdim. Kurgusunu da sevdim. Şöyle bir kurgudan bambaşka yerlere giden ve hikayeyi batırabilecek yazarlar yerine oldukça güzel bir kurgu yazmış. Kitabı çok sevdim. Takipte olacağım bir yazar Seda Özerbay. Öncelikle kitabın kısaca konusundan bahsetmek istiyorum; Hazal babasının iflas etmemesi için kumarın hilelerini öğrenerek blackjake yani birçoğunuzun bildiği ismiyle 21 oyununda kağıt saymayı öğrenir. Gerekn parayı toplamak için Kaşıbeyaz'ın kumarhanesine gider ve orada kazandığı paraların yanına varlığıyla da Akın'ın namı diyar Kaşıbeyaz'ın dikkatini çeker. Yılların ustası olan Akın, Hazal'ın kağıt saydığını fark edip takip etmeye başladığında bu sefer poker masasınsa hile yaptığını fark eder. Onunla yüzleştiğine ise Hazal, paraları geri vermemek için kendini Akın'a sunar. Bu şekilde başlayan hikayeleri Akın'ın hiç de tahmin edilmeyecek kadar onurlu çıkması, Hazal ile aralarındaki çekime her ikisininde kapılması, aşık olmaları ile güzel gibi görünen hikayeleri saklanan sırlarlar ve gün yüzüne çıkan geçmişle tepetaklak olur... Hazal ile Akın bütün bu sırların ve karanlık geçmişin içerisinde aşklarını ayakta tutup tutamayacaklarının hikayesi... Öncelikle belirtmek istiyorum ki blackjake ve poker bilmeyen biriyim. Hadi pokerdeki birkaç terimi filmlerden falan duysam da tamamen yabancı olduğum bir dünyanın anlatımını yazar öyle güzel rayında tutmuş ki sıkılmadan okudum. Belki biraz daha detay verseydi sıkılabilirdim. Akın Ateşdağlı, tam da adının adamıydı. Adam kesinlikle anlatılmaz yaşanırdı. Hazal'ın yerine ben aşık oldum sanırım okurken. Hazal ise... sanırım çok nadir de olsa sevdiğim bir kadın karakter oldu. Normalde kadın karakterlerin gereksiz kıskançlıkları, tripleri falan beni sinir eder ama Hazal'ı sevdim. Sanırım içinde barındırdığı karakteri sevdim. İçten içe kızkın, kırgın olsa da Akın'a güvenmesini sevdim. Aşkından korkmamasını, aşkına sonuna kadar güvenmesini sevdim. Hazal'ın babasını bir kaşık suyu bırakıp bir damla suda bile boğabilirdim hatta o aynı suda Tolga ve Hakan'ı da boğabilirim. Elif'i de onların arasına ekleyebilirim sanırım. :) Akın'ın Hazal'ı savunması , hele ki Elif'e karşı savunması çok güzeldi. Merve'nin ise tepkileri benim kendi arkadaşlarımla olan ilişkiyi bana anımsattı :) Kitabın sonunda olan vurgun şok ediciydi. Hazal'ın babası son golünü atmıştı cidden. Durumu kendi çıkarına iki dakikada nasık çevirdi hayret ettim. Beni şaşırtan kurguları severim ve bu kitaptaki o son dakika golü de baya şaşırttı. Akın ile Hazal arasındaki güven çok güzeldi. Her ne kadar bazen sarsılsa da, güzeldi. Gereksiz entrika, kıskançlık krizi falan olmaması çok iyiyidi. Bence kitapta her şey olması gerektiği gibiydi, ne eksik ne fazla. Ben kitabı ciddi anlamda çok sevdim, yazarı takibe alıyorum çıkan kitaplarını okumayı planlıyorum. Size de tavsiye ederim okuyun. :) Bu arada Akın ile Hazal'ın nikahları çok tatlıydı. Hele ki mekandan içeri girmeden Akın'ın evlenme teklif ederken ki sözleri... offf Akın ama yaaa dedirtiyordu :) Ve sustum okuyun derim ben :)

Tarot Falım
6/1010.09.2018

Baskı: Tarot Falım

http://illekitap.blogspot.com/2018/09/busra-kopru-tarot-falm.html Ve bir Türk yazarın daha kitabını okumuş bulunuyorum. Yeni yazarları deneme taraftarıyım çünkü ön yargılı olup yetenekli yazarların arada kaynamasını istemem açıkçası. Bu düşünceyle tanımadığım yazarları deniyorum ve Büşra Köprü de o yazarlardan biriydi. Kitabını deneyip, kalemini nasıl öğrenmek istedim. Şimdi ise kitabın yorumuyla karşınızdayım. Öncelikle söylemeliyim ki, Büşra Köprü romantik komedi tadında yazmış kitabını. Eğlenceli, romantik, arkadaş ilişkilerinin işlendiği ve iş hayatına da dokunuşlar yapan bir kitap. Kurgusu aslında güzeldi ama zaman zaman sıkıcı da oldu benim için. Detaylı yoruma girmeden kitabın konusuna değinmek istiyorum; Bukle işsiz bir şekilde bir gün giriği restoranda cüzdanını düşürür ve restoren sahibi Okan, Bukle'yi sahilde tek başına oturmuş konuşurken bulduğunda kıza yardım eli uzatır ve arkadaşına yönlendirir... Giray Ortay'a. Giray'ın ortağı olduğu yayınevinde işe başlayan Bukle, her ne kadar Giray'dan etkilense, çekimine kapılsa da ondan uzak durmak zorundadır çünkü Giray patronu Gözde'nin sevgilisidir. Duyguları konusunda bir çıkmazda olan Bukle'nin bu yoldaki yolculuğunu okuyoruz. Kitapta, adından da anlaşılacağı üzere fal dokunuşları var. Aslında Tarot Falım adını duyunca ben daha farklı hayal etmiştim kurguyu ama tarot falı kısmı kitabın başlarında varken burç yorumları kitabın ana fikirlerindendi. Burç yorumlarını okumaktan hoşlanmayanlar bu kitaba dair sıkıcı detaylara boğulmuş gibi hissedebilir... tıpkı benim gibi... ben burç yorumlarını okumam ve okumaktan da hoşlanmam dolayısıyla kitaptaki o detaylardan sıkıldığımı itiraf etmeliyim. Ayrıca, Bukle'nin iç dünyasındaki savaşı, iç sesleri falan... bazı yerlerde cidden fazla olduğunu düşündüğüm iç çatışmaları oldu. Ki o kısımlarda da sıkıldığımı itiraf etmeliyim. Kitaba dair eleştirel olabileceğim kısımlar bu kadardı. Onun haricinde Bukle'nin eğlenceli karakterini sevdim. Öykü ve Okan çiftine de bayıldım. Giray.. bilemiyorum o adamı tanımlamak için bence biraz daha okumak gerekebilirdi ama benim favorim sonuna kadar Devrim. :) Gözde... harbiden beklenmedik hamleler yaptı. Beni hayretlere düşürdü. Gereksiz entrikaların ve ayrılıkların olmamasını sevdim. Kitabın son bölümü muhteşemdi. O tür sonları çok seviyorum :) içimdeki umutsuz romantik harekete geçiyor :) Balo akşamının olan bölüm ise... bana biraz geçiştirilmiş gibi geldi. En azından o kadar mekanla ilgili hayaller kurulduktan sonra o mekanın nasıl olduğunu detaylandırarak anlatılmasını tercih ederdim. Saymaya başlarsam çok fazla eksik bulacakmışım gibi hissediyorum. O yüzden susuyorum. Yazarın yazdığı ilk hikaye miydi bilmiyorum ama eksikleri vardı. Duygular ciddi anlamda bazı noktalarda geçiştirilmiş gibiydi. Romantik komedilerde izlersiniz de romantizmi hissetmez ama izlersiniz ya öyleydi sanki biraz. Dediğim gibi zaman zaman sıkıldığım oldu ama eğlenerek okuduğum sayfalarda oldu. Bu yüzden dört dörtlük bir kitap değildi benim için ama okunduğunda keyifli zaman geçilebilinecek bir kitaptı.

Kırık Kalpler
2/1006.09.2018

Baskı: Kırık Kalpler

http://illekitap.blogspot.com/2018/09/sarah-ockler-krk-kalpler.html Ve asırlardır elimde olan ve daha yeni okuduğum kitaplardan birinin yorumu ile karşınızdayım. Sarah Ockler'in kitabı Kırık Kalpler... yanılmıyorsam yazarın ülkemizde yayınlanan ilk kitabıydı ve şimdilik başka yayınlanan kitabı da yok gibi görünüyor. Yazarın kalemine, çeviriye dair herhangi bir yorumda bulunmayacağım ama şunu demek istiyorum ki kitabı gerçekten çok sıkıcı buldum. Çok yavan gidiyor, hiçbir atraksiyon yok ve monoton bir hikayesi var gibiydi. Kitabı yarım bıraktım itiraf ediyorum. Çünkü bir buçuk hafta elimde oyalandı ve şunu fark ettim ki gitmiyor kitabı ve elime almak bile istemiyorum. Ya kurgu beni ciddi anlamda sarmadı ya da bu kitabı okumak için doğru ruh halinde değildim... emin değilim... bilemiyorum... Ancak şunu söylemeliyim ki ciddi anlamda sıkıldım kitabı okumaktan. Çok büyük beklentiye girmeden okursanız belki seversiniz ama ben sevmedim açıkçası... Bana sorarsanız bu kitap 5 üzerinden 2'lik o da emek verilmiş bir çeviri var karşımızıda 1 vermek doğru olmaz diye 2 veriyorum. Ben tavsiye eder miyim? Bilemiyorum sizin tercihiniz.

Ağrı Dağı
8/1026.08.2018

Baskı: Ağrı Dağı

http://illekitap.blogspot.com/2018/08/christopher-golden-agr-dag.html Öncelikle, oldukça farklı ve değişik bir kurgusu olduğunu söylemeliyim. Eksikleri vardı benim nazarımda çünkü muhteşem değildi kitap. Ancak kurgu olarak cidden çok güzeldi. Normalde okuduğum bir tür değil! Normalde elime aldığım bir tür bile değildi! Aslında içeriğinin böyle çıkacağını düşünmediğim için aldığımı da not düşeyim. Kitap kesinlikle, korku, gerilim türündeydi eğer bu türü sevmiyorsanız okumayın! Çünkü ben kitaba dair 'korku' kısmı için uyarılsaydım okumaya cesaret edemezdim. Christopher Golden'ın okuduğum ilk kitabıydı. Zaman zaman özellikle başlarda ağır ilerleyiş sıksa da sonlara doğru baya hareketlendirdi kurgusunu. Ama yine de sabırla okunması gerektiğini düşünüyorum. Özellikle kitabın başından başlangıç şekliyle bitiş şekli arasında çok fazla fark var ve okurken düşünülen sonu vermiyor ne yazık ki. Bu da okuru şaşırtıcı bir sona doğru götürüyor. Açıkçası başlangıç şekline baktığımda beklediğimden farklı bir son olması beni şaşırttı ve şaşırdığım kurguları severim her ne kadar korku-gerilim okumayı tercih etmesem de. Öncelikle kitabın kısaca konusuna değinmek gerekirse; Meryem ve Adam çifti Ağrı Dağı'na Nuh'un gemisini bulmak amacıyla tırmanmaya karar verirler. Amaçları ilk tırmanan olup, o gemiyi ilk bulan kişi olmaktır. Ki amaçlarına da ulaşırlar. Bir efsane olduğunu düşünseler de gemiyi bulduklarında amaçlarına ulaşmış, araştırma ekibinin başına geçmiş ve gerekli finansal yardımı da sağlanmasını sağlayıp araştırmalara başlamışlardır. Ancak... iş sadece basit bir arkeolojik araştırmadan ibaret değildi. Bulunan gizemli bir sandık ve sandığın içerisindeki yaratık ceseti bütün olayları sarpa sarar. Kitap arkeolojik bir araştırma-macera türünden bu sandık ve içeriğinde sakladığı sırlarla gerilim-korku boyutuna geçiyor. Cesetin bulunmasından sonra cinayetler işlenmeye, ekipteki kişilerin tavırlarında değişmeler boy gösterirken çözmeye çalıştıkları gizem ürpertici gerçekleri gün yüzüne çıkarır... Karşılarında durduramayacakları bir iblis vardır ve bu iblis sadece kendi hayatlarını değil bütün dünyayı tehlikeye sokmaktadır. Kitaptaki en sevdiğim kısımlar açıkçası Ağrı Dağı'na ilk tırmanışlarıydı ve o dağdan aynı hızla inme çabalarıydı. Gemide olan olayları okumak açıkçası baya sabır işiydi... Kitap yaklaşık olarak 160-170. sayfalardan sonra açıldı, hareketlendi... sonunda dağdan inişleri çok çabuk oldu ve çok kanlı oldu ama o kısımlar bir yerde bana çok hızlı yazılmış gibi geldi açıkçası. Kitabın sonu ise... beklemediğim bir sondu. Açıkçası daha farklı hayal etmiştim ama yazar beni bu konuda şaşırttı. Çok fazla detaya girmeden yorumumu bitireyim. Kitap güzeldi, korku türünü seviyorsanız ve gerim gerim gerilmekten keyif alıyorsanız deneyin. Ancak yine de çok büyük beklentiye girmeyin çünkü çok da mükemmeldi diyemem açıkçası. Çok aşırı büyük beklenti olmadan okursanız beğenebilirsiniz, ah bir de biraz da sabırlı bir okur olmalısınız.

Sen Yokken
8/1020.08.2018

Baskı: Sen Yokken

http://illekitap.blogspot.com/2018/08/gunes-demirel-sen-yokken.html Güneş Demirel, sevdiğim, takip ettiğim, çıkardığı kitapları gözüm kapalı alıp okuduğum ve kalemini beğendiğim Türk yazarlardan biri. Bu kitabı - Sen Yokken - dahil olmak üzere çıkan bütün kitaplarını okumuş bulunan biri olarak demek istiyorum ki güzeldi ama daha duygusal yazılabilirdi. Öncelikle yorumuma başlamadan önce demek istediğim bir iki şey var. Bunlardan biri ben bir yazarın çıkan her kitabını okuduysam o yazarın kalemini gerçekten sevdiğimdendir. Güneş Demirel'de o yazarlardan biri. İkincisi ise, bazı Türk yazarlar eleştiriyi kabul etmez, kitaplarındaki okurların eksik gördükleri şeyleri duymaktan hoşlanmaz ve hemen tepki verirler. Güneş Hanım'ın bu şekilde davranmayacağını bildiğimden dolayı açık yüreklilikle sevmediğim kısımları yazıp sevdiğim kısımlara detaylı değinmek istiyorum. İlk önce sevmediğim, aslında sevmediğim değil de eksik bulduğum kısma değinip sonrasında yorumuma devam edeceğim. Kitapta sevmediğim tek şey, bu kurgu çok daha duygu yoğunluğuyla yazılıp, 300 küsür sayfa değil de 700 küsür sayfa ya da 2 kitaplık bir seri olarak çıksaydı ve duygular doruklarda yazılarak anlatılmış olsaydı muhteşem bir kitap olurdu. Çünkü açıkçası çoğu zaman beni ağlatacağını, hıçkıra hıçkıra ağlayacağımı bildiğim kısımlarda okuyup hüzünlenmek bana anlatımda bir duygu eksikliği hissettirdi. En basitinden örnek vermek gerekirse, belki spoiler olacak ama okuyanlar ne demek istediğimi anlayacaktır. Cemal'in İpek'in karşısına geçip de Diyar ile Lale'nin düğününde 'çek ellerini kızımın üzerinden' tarzında bir cümle kullanıyor. Yaşanan onca olaydan sonra bu cümle tüyleri diken diken, irkilmeye sebep olan, ağlatan cümle olmalıydı ama sadece hüzünlendirdi ve böyle bir cümleyi kurduğu için de Cemal'a kızdırdı. Umarım ne demek istediğimi anlatabilmişimdir. Çünkü bunun haricinde yani duyguların daha yoğun olmasını ve bu konuda eksiklik hissetmenin haricinde eleştirebileceğim bir şey yoktu kitaba dair. Tipik bir Güneş Demirel kalemiydi, güzel, akıcı, aşk dolu ve buna aile ve arkadaşlık ilişkileriyle harmanlayan, yüreklere dokunan bir kitaptı. Kitabın kısaca konusuna değinmeden önce yukarıdaki alıntı aslında bir yerde kitabın kısaca özeti deyip kitabın konusuna değiniyorum; Çiçek ile İpek çocukluktan arkadaş hatta artık iki kardeş haline gelmiş bağlarıyla hayatın onlara oynadığı büyük oyunda ayakta kalmaya çalışırlar. Çiçek kanser hastasıdır ve ölümü kaçınılmazdır. Bu yüzden yaşadığı şehir Londra'dan anne babasını belki de son kez görmeye Türkiye'ye geldiğinde tanıştığı Cemal ile beraberliği sonucunda hamile kalarak döner Londra'ya... tedavi olması, ameliyat olması gerekirken Çiçek sadece bebeğini büyütmenin hevesiyle her şeyi geri çevirir. Bebeğini doğurmanın belki onu öldüreceğini bilse de vazgeçemez ondan. Bu süre zarfında Cemal, Çiçek'in çekip gitmesinden biran bocalasa da hayatına alışmaya çalıştığı sırada ondan gelen mektuplarla bir kızı olacağını ve zamanı geldiğinde onu görebileceğini ve daha fazlasını öğrenmeye başlar. Çiçek, öldüğünde küçük kızı Duygu'yu İpek'e emanet eder ve Cemal'e ulaşmasını, kızını babasıyla da tanışmasını ister. Ama işler iyice sarpa sarar çünkü Cemal kızını yanında istemektedir İpek ise en yakın arkadaşı, kardeşi olmuş kızın ona olan emanetinden uzak kalmaya niyetli değildir. Hayatları Duygu'nun sevgisiyle birleşmeye başlayan Cemal ile İpek arasındaki ilişki boyut değiştirip aşka doğru yönelirken aslında karakterleri ve yaşamları onları farklarında olmadıkları yorucu, yıpratıcı ve kırgınlık dolu bir yaşama doğru sürükler. Aşkları ya bu savaşta göğe çıkacak ve Duygu'yla beraber mutluluğu yakalayacaklardı ya da gururlarına yenik düşüp, birbirlerini öldürücü şekilde kırarak kendi yollarına gidecekler ve yaşarken ölümü yaşarcasına mutsuzluğu tadacaklardır. Kitapta sanırım en sevdiğim karakter Duygu'ydu. Onun annesizliği, İpek'i anne bellemesi, masumluğu kitapta belki de en çok yüreğe dokunan şeydi. Kelimenin tam anlamıyla bir bebeğim masumluğuydu ve bizlerin gerçek hayatta bile kalbimize dokunan şeyi okumak çok güzeldi. Cemal ise kitapta sevdiğim mi kızdığım mı bilemediğim bir karakterdi. İpek'i cidden çok kırdı geçti ve çoğu zaman kızgın olsam da kendince sebepleri olduğu gerçeği de zaman zaman kızmamı engelliyordu ama... hadi canım fazla mı kıskançsın sen Cemal demek de içimden geçiyordu. Hayır yani bu kadarı da biraz güvensizliğe kaçmıyor muydu? Devran ve Lale çiftini çok sevdim. Keşke onları da anne baba olarak okuma fırsatımız olsaydı. Bu arada kitabın final bölümü Duygu tarafından yazılmıştı ve onun düşüncelerine yer verilmişti. Duygu artık 14 yaşında bir genç kız olma yolunda ilerlerken neler düşündüğünü okuduk. Kitapta tek gözlerimi dolduran kısım da oralar oldu açıkçası. Dediğim gibi kitabı genel olarak, kurgusal olarak çok sevdim ama duygular daha yoğun anlatılsaydı daha muhteşem olurdu benim nazarımda. Yanılmıyorsam yazarın ilk çıkan kitaplarındandı, yeni basımı yapıldı Ephesus ile... şimdi düşünüyorum da son çıkan kitabı ile bu kitap arasındaki kalemini oldukça fazla geliştirdiği değişmez bir gerçek... çünkü son çıkan kitapları cidden çok iyi :) Bu arada kitapta İpek ve Cemal arasında değişen bir anlatım vardı ve bunu belirtmek için tüylü detaylarla isim belirtilmişti ve ben bunu çok sevdim :) Bölüm kısımlarındaki o mektup sayfası detayı şeklinde verilmiş tasarımı da çok sevdiğimi söylemeliyim :)

Narsist
9/1019.08.2018

Baskı: Narsist

http://illekitap.blogspot.com/2018/08/vi-keelan-penelope-ward-narsist.html Veee kurgularına bayıldım, karakterlerine aşık olduğum, kitaplarına taptığım yazar Vi Keeland bu sefer Penelope Ward ile birlikte kaleme aldıkları Narsist ile kaşımızda. İki yazarın yazdığı kitaplarda genelde ön yargılı olurum, çünkü anlatım tarzının illaki değişeceğini düşünürüm ama bu kitapta bunu hissetmedim. Bu da oldukça uyumlu anlatım tarzları olduğunu gösterir ya da çevirmenin çevirirken farkına varmadan bir uyum yakaladığını.. .orijinali okuyan daha iyi bilir gerçi ama ben bir uyum hissettim iki yazarın anlatımında çünkü kopukluk hiç olmadı. Kitabın kısaca konusuna değinmek gerekirse; bir gün Soraya trende öfkeli sesiyle karşısındakine emirler yağdıran bir adam dikkatini çeker ve bu adam durağında indikten sonra telefonunu düşürdüğünü fark eder. Telefonu alıp sahibine ulaştırmak istediğinde karşı karşıya kaldığı muamele sonrasında karşısındaki bir ders vermek zorunda kaldığında hayatının oyununu oynadığının farkına bile varmaz. Graham, telefonunu düşürdüğünün bile farkında değilken telefonunu oldukça ateşli bir tartışma sonucunda geri almış olmanın yanında ona telefonu geri veren kişinin ona gönderdiği fotoğraflarla hayatının değiştiğinin farkına sonradan varır. Sadece kaybolan bir telefonla başlayan ikilinin mesajlaşması sonrasındaki geri çevrilmesi imkansız çekimle başta randevulaşarak birbirlerini tanımaya sonrasında cinsel tatmini yaşamaya başlarlar. Tam her şey yolunda gidiyor derken Graham hayatının en büyük şokunu yaşarken Soraya oldukça büyük ikilemde kalırken geçmişin korkularıyla yüzleşmek zorunda kalır. İkilinin aşkı büyük bir sınavdan geçerken bir kez daha korkuların ve geçmişin geride kalması gerektiğini ve aşkın her şeyden üstün geldiğini gözler önüne seriyor yazarlar. Graham ile Soraya'nın mesajlaşmalarını çok eğlenceli bulduğumu söylemeliyim. İlk başlarda çok eğlenceli bir şekilde başlayan mesajlaşmaları sonrasında randevulaşmaları ve sorasındaki mesajlaşmaları falan cidden çok eğlenceliydi. Soraya'nın arkadaşları Del ve Tig ise... bayıldım. Cidden iyi arkadaşlarken Graham'ın arkadaş bakımdan yalnızlığı ya da zamanında en iyi arkadaşlarından yediği darbe sonrasındaki yalnızlığı üzücüydü ama Soraya ile olan ilişkisi hem aşk hem arkadaşlık iken oldukça iyi işlenmişti. Genevieve ve Chloe detayları çok hoştu. Her ne kadar sürtük Genevieve'den nefret etsem de Chloe'yi sevdim... hem de çok sevdim. Soraya'nın yaptığı fedakarlık adı altındaki ahmaklık için ben şahsen Genevieve suçlayamam çünkü o kadının en başından beri amacı belliyken onun oyununa gelmiş olmak senin suçundu Soraya... üzgünüm. Graham ise... bence Graham yaşanırdı anlatılmazdı. Ben bu yazarın cidden her kızın hayallerindeki erkeği yazabildiğini düşünüyorum. Bu dahil üç kitabını okudum ve üçünde de erkekler hep ne istediğini biliyordu ve peşini bırakmıyordu. Bu özellik Graham'da da vardı ve ben bunu sevdim ki bence Graham'ın kişiliğine de yakıştı açıkçası. Kitabın sonu çok tatlıydı. Son iki bölüm... bence bu kitaba yakışan sondu diyebilirim. Ama... bu kadar güzel sözün üstüne bir ama gelsin... bu kitabı okuyan herkes çok sevmişti ki bende çok sevdim bunu inkar edemem ama bence ne Patron ne de Egomanyak kitaplarından daha iyi değildi. Çoğu okur kıyaslamaya girmiş ve daha iyi olduğunu söylemiş ama bence değildi. Onlardan bir tık geride kaldı diyebilirim. Ah evet, güzeldi, çok keyif aldım okurken de ama onlarla kıyaslandığında muhteşemdi diyemem. Beni topa tutmayın ama bu benim düşüncem ne yazık ki. Tabi ki 5 üzerinden 4,5 verdim çünkü puanlamamı diğer kitaplarına kıyaslayarak yapmıyorum, okuduğumda ne derecede sevdiğime göre veriyorum ama kıyaslama yaparsam da diğerlerine göre bir tık geride kaldı benim nazarımdı. Ama yine de bu yazarı sevenlere tavsiye ederim güzel bir romanstı ve fazlasıyla +18'di diye araya sıkıştırmam gerek :)

Masallar Gerçek Olsa
8/1017.08.2018

Baskı: Masallar Gerçek Olsa

https://illekitap.blogspot.com/2018/08/kristan-higgins-masallar-gercek-olsa.html Kitabın adına karşılık bir keşke diyeceğimiz kurguya sahip, aslında kimsenin mükemmel olmadığını, görünenin aslında daha farklı olduğunuz ve bir yer de kusursuz mutlu sonların sadece masallarda olabileceğini gösteren bir kurgusu var... Kadınların görünenden daha güçlü olduklarının... her erkeğin bir pislik olmadığını... çocuklar için evliliğin yürümeyeceğini... aslında hayatın acı tatlarını ortaya sererken bir insanın ne kadar güçlü olabileceğini gösteren bir kitap. Ama tabi bu kitap, benim de her bir karakterinden nefret ettiğim ve öldürmek istediğim ilk kitap olarak tarihe geçti. Tabi istisnalar da var ama genel olarak hepsi ölsün modunda dokudum. Öncelikle, bir çok okurun sevdiği Kristan Higgins'i ben ilk defa okudum o yüzden ne beklemem gerektiğine dair bir bilgim yoktu ama içten içe de bir romantik komedi bekliyordum. Gerek kitap kapağı, gerekse kitabın adından dolayı. Ama kesinlikle romantik komedi değildi. Bu konuda şaşırdığımı itiraf etmeliyim. Ayrıca yazarın zaman zaman sıkıcı ve monoton bir kurgu yazdığını kabullenmem gerek. Çünkü kitabın yarısına kadar bir atraksiyon olmasını beklerken aynı zamanda karakterlere de içten içe kinlendiğimi de araya sıkıştırayım. Bu yüzden okuyacak ya da okumayı planlayan arkadaşlar kitap sıkı bir sinire ve sabra sahip kişilerin rahatlıkla okuyacağı benim gibi hiç de sabırlı olmayan okurların sinirden köpüreceği hatta öyle ki kitabı parçalayacak hale gelmesine ramak kalacağı durumlar söz konusu... Direk yoruma daldım ama kitabın konusundan bahsetmeyeceğim çünkü arka kapak yeterince açıklayıcı daha fazlası dibine kadar spoiler vermek olur, okuyacak olanların heyecanını kaçırmayalım ama değil mi :) Ancak kitaba daha doğrusu karakterlere dair söyleyecek çok şeyin ve ve söylemezsem içimde kalır ve patlarım. O yüzden bu satırdan sonrasında ara ara spoiler vermiş olma olasılığım var diye uyarıyorum. Öncelikle, Jenny'den başlamak istiyorum. Jenny kitapta hiç sevmediğim karakterlerin başında geliyor. Sebebi de sırf kendi bencilce istekleri ve daha doğrusu kendisini bırakıp başka bir kadınla evlenen ve hemen çocuk yapan kocası Owen'dan kopamadığı için hiç sevmedim. Yahu adam sen isterken çocuk istememiş senden ayrıldıktan 15 ay sonra baba oluyor ve sen onun babyshower partisine gidiyorsun. Nerede görülmüş seni başka bir kadın için terk eden bir adamla arkadaş kalmak... boş versene! Onlar vicdanlarını rahatlatırken sende sümsük sümsük yanlarında takıldın. Buradan sana kocaman bir alkış! Peki ya Jenny'nin kız kardeşi Rachel'a ne demeli... kocanın senin aldattığını fark ediyorsun, telefonuna gelen resmi gösteriyorsun, inkara kalkan kocana inanıyorsun. Peki! Sonra kocanı o kadınla buluşacağını öğreniyorsun ve kocanın seni aldattığından emin oluyorsun ve evlilik danışmanları falan filanla yine kocandan ayrılamıyorsun! Hadi bir hata diyelim ve bir peki daha! Sonra kocanı iş yerinde o kadınla öpüşürken yakalıyorsun! Evi terk ediyorsun üçüz kızlarını alarak. Tam da olması gerektiği şeyi yaparken kocan geliyor senin kız kardeşinle takışıyor ve sen de tutuyorsun kız kardeşini suçluyorsun ve tekrardan o adama dönüyorsun. Adam ayrıldığını söylüyor ama aslında ayrılmayıp hala o kadınla görüştüğünü öğreniyorsun ve buna rağmen o adamla berabersin. Aynı evi paylaşmayı bırak aynı yatağı paylaşıyorsun! Rachel sen ne süzme salak, beyinden yoksun, güvensiz bir şeysin ya! Adam karşına geçiyor onunla seks inanılmazdı diyor ve sen affediyorsun! O aleti koparıp ağzına sokup eminim kendi kendine de inanılmazdır demen gerekirken! Hak ettin Rachel dibine kadar hak ettin kızım! En başında kardeşin sana gerçekleri dile getirirken sen tutup ona karşı çıktın ne oldu? Ya Adam'a ne demeli? Rachel'ın şerefsiz, pislik kocası... evden üç kız çocuğun var... seni seven ve senin için hayatı mükemmelleştiren bir kadın var ve sen başkalarıyla seks yapmanın peşindesin... Adam seni diri diri betona gömüp, sonra denizin dibine atmak lazım.. belki öncesinde penisini kesip, eline verip ondan sonra da yapabiliriz. Bence senin tek korkun patronunun Rachel'in çok yakın arkadaşı olması ve senin de pisliklerin ortaya çıkınca o mükemmel kazanç sağlayan işinden olacak olman! Kitapta çok sevdiğim iki şeyden biri Rachel'ın üçüz kızları... çok sevdim evlat edinebilirim. İkincisi de Leo... Leo adamım sen yaşanması gereken adamlardansın... Adam'ın pisliklerini senin ve Jared'ın mükemmelliğiniz örtüyordu resmen. Ahh... Nasıl rahatladım anlatamam... Resmen içimi boşalttım ve artık yorumumu bitirebilirim. :) Kitaba dair dediğim gibi yarısını sabırla okumanız ve yarısından sonra sinirlerine hakim olarak okumanız gerekmektedir. Konu ve içerik olarak çok güzeldi ama başlardaki monotonluk beni sıktı açıkçası sonrasından ise çabucak bitti. 250 sayfayı devirdikten sonrası çabucak bitiyor. Bu tür kitapları herkes okumaz bu yüzden tavsiye etsem de belirli bir kısım okuyacaktır. Ama güzeldi, hayatın gerçeklerini sizlerin karşısına döküyordu. Kurguydu belki ama her an her dakika yaşanan bir gerçekliği de gözler önüne seriyordu. Sevdim ben bu kitabı...

Bahse Var Mısın?
6/1014.08.2018

Baskı: Bahse Var Mısın?

http://illekitap.blogspot.com/2018/08/victoria-michaels-bahse-var-msn.html Çok uzun zamandır elimde olan ve hep okumayı ertelediğim bir kitaptı. Neden ertelediğime dair hiçbir fikrim yok sadece okumak istememiştim ancak şimdi böyle eğlenceli, okunup hemencecik bitecek bir kitaba ihtiyacım vardı ve buna el attım. Victoria Michaels, daha öncesinde Reklam Aşkı kitabıyla tanıdığımız - benim okumadığım - şimdi de Bahse Var mısın kitabıyla okurlarıyla buluşmuş bir yazar. Akıcı, eğlenceli ve romantik bir kurgusu olduğunu söylemeliyim ama biraz fazla vıcık aşk olan sahnelerin olduğunu da araya sıkıştırmalıyım. Detaylı bir yorum yapacağım için şimdilik üstün körü geçiyorum ve kitabın konusuna değinen bir yorum yazmayacağım arka kapak yazısı baya özeti kitabı bu yüzden bir fikir sahibi olabilirsiniz. Ben direk yorumuma geçiyorum. Öncelikle, kitap bence gereksiz bir uzunluktaydı. Kitabın konusu tamam, güzeldi. Ama bu konuya 500 sayfa bana fazla geldi çünkü bazen öyle diyaloglar vardı ki gereksiz gibiydi .Bilemiyorum... mesela Grace, Meg ve Bianca üçlüsü ile Jack, Michaels ve Ryan üçlüsü birbirlerine telefon numaralarını verdiklerinde arayan zil sesi detayına girilmesine ne gerek vardı... biraz eğlence amacıyla yazılmıştı belki ama o şarkıları bilmeyen bence altındaki imayı anlamayacaktı. Bana gereksiz geldi ve bunun gibi gereksiz gelen birkaç sahne var... Bunun yanında eğer tadında bırakılmış olsaydı oldukça eğlenceli ve romantik komedi tadında bir kitap olacaktı. Kitabı beğenmedim mi? Beğendim. Okumaktan keyif aldım. Tamam zaman zaman uzamasından dolayı biraz sıkıldığım olabilir ama yine de güzeldi. Grace'in Jack, Ryan ve Michael üçlüsüyle kütüphanede ve spor salonundaki karşılaşmaları ve sonrasında barda karşılaşmaları süperdi. Aslında kitabın başlarında oldukça eğlenceliydi ama sonrada sevgili oldular yine eğlenceliydi falan ama sonra yazar bence hazır yazıyorken devam edeyim falan diye düşündü sanırım ve sıkmaya başladı gibi... Aslında Grace ve Michael'ın cici aşkını es geçersen bence Bianca ve Jack il Meg ve Ryan çiftleri çok eğlenceli olabilirdi. Grace ve Michael'in aşkını ve biraz da vıcık aşka kaçmaya başlayan anlarını kısa kesip diğerlerini yazabilirdi yazar. Neyse, çok uzatmayayım. Çok büyük beklentiye girmeden okuyun, eğlenebileceğiniz bir kitap. Ama gereksiz uzatmalarıyla da sıkılabilirsiniz bilginiz olsun :) Ahh... demezsem içimde kalır... keşke orijinal kapak kullansaymış Nemesis, çünkü o daha güzel bu kapaktansa!

Baskı: Keltler- Son Esir /Arunas

http://illekitap.blogspot.com/2018/08/oyku-odabas-keltler-son-esir-arunas.html Veee çok merak ederek aldığım, kapak tasarımına bayıldığım kitap Arunas bitti. Öncelikle, ciddi anlamda kapak tasarımını sevdiğimi söylemeliyim. Hem cildi, hem iç kalın kapağı, hem ilk sayfadaki tasarım, hem bölümlerdeki resimli tasarımlar muhteşemdi. Tam da kitabına göreydi ve bizlerin historical romanslarda görmeyi sevdiğimiz tasarımlardandı. Özge Odabaş'ın daha öncelerde 3 kitabını okumuştum ve kalemini biliyordum. Ancak şunu söylemeliyim ki kalemini çok güzel geliştirmiş, o kitaplardan sonra bu kitapla resmen bir çığır aşmıştı. Belki de Özge Hanım hep bu tür yazmalı çünkü kalemi bence bu türde daha güçlü. Akıcı, merak uyandırıcı, heyecanlı, boş savaşlı, aşk dolu, romantik bir kurgusu vardı kitabın. Yabancı yazarlarda sıkça okumaya alıştığımız türdeydi ve sanki bir Türk değil de yabancı yazardan okuyormuş gibi hissettim. O kadar iyiydi bence. Kitabın kısaca konusuna değinmek gerekirse, Arunas evliliklerinin henüz ilk birkaç gününün sonunda klanının saldırıya uğraması sonucunda Romalı askerlerle anlaşma yapan kocasıyla beraber klanının iyiyliği için onlarla savaşmaya başlar. Kocası Alb, Arunas'ın iyiliği için kendilerini yüzlerini göstermeyen savaşçılar olarak saklayarak Arunas'ın kadın olduğunu gizler ve bu şekilde köle olarak satılmasını engellemeye çalışır. Ancak Roma'da işler umdukları gibi gitmez. Arunas'ın yaralaman kocası yolculukları sonrasında ölür ve o sırada hamile olduğunu öğrenen Arunas için hayat daha çekilmez hale gelir. Artık yanında hayatta kalmayı başaran sayılı askeri ve kendisi bilmediği topraklarda hayatta kalmak zorundadır. Ne yazık ki hiçbir şey Arunas için iyi gitmemektedir. Uğradıkları saldırı sonucunda herkesi kaybeden ve kendisi kaçması sonucunda hayatta kalmayı başaran genç kadın, Arne ve adamları ile yeni bri maceraya adım atar. Tabi kimse onun kim olduğunu bilmemektedir. İşler iyice sarpa sarınca, olaylar daha da karışınca ve aşk kapıyı çalınca hayatları biraz düzene girerken aslında daha da karmaşıklaşıp yaşamak için daha fazla sebepleri olmaktadır. Alb'in Arunas'ı korumak için yaptıkları çok güzeldi. Ama Arne'nin yaptıkları... muhteşemdi. Arne ve ekibini sevdim. Birbirlerine bu kadar güvenmeleri ve aralarındaki dostluk çok iyiydi. Arunas'a karşı tavırları, onun kadın olduğunu bilmeden önce ki halleri eğlenceliydi zaman zaman. Ama bazen de sinir ettiğini söylemeliyim. Arunas'ın kimliğinin ortaya çıkması, sonrasında kurulan plan tam da olması gerektiği gibiydi. Her şey yolunda gidiyor gibi göründüğünde ortaya çıkan Antonius ortalığı iyi karıştırdı ve bence o şekilde ölmeyi de hak etti. Kitabın en büyük sürprizi Lucius ve Aranwen'di. Ben bu çifti ciddi ciddi olumayı isterim çünkü çok eğlenceliler. İki savaşçı, iki inatçı keçi... daha ne olsun :) Gailleann... bence kitabın en büyük gizemi ve merak uyandıran adamı oldu. Çünkü birden çıktı ve Arne ve ekibinin hayatını kurtardı ve onlara yeni bir hayat verdi... ama içinde oldukça gizem barındırıyor. Nedense göründüğünden daha fazlası olduğunu hissettirdi. Hele ki o son bölüm yok mu? İşte o bir sonraki kitabın bir an önce çıkmasını istememe neden oldu. Evet, yazar okurlarına bir jest yapmış ve Keltler - Son Esir serisinin ikinci kitabı Helen'den bir bölün paylaşmıştı. Ne diyelim heyecanla bekliyoruz. Umarım çok beklemeyiz. Zaten historical romans okumaya açız bizi bari sizler doyurun :)

Alahçın
10/1006.08.2018

Baskı: Alahçın

http://illekitap.blogspot.com/2018/08/ferda-gunes-aydn-alahcn.html Kitabı ilk gördüğümde kapağındaki kale ve tarihi yapı özelliği olması ilgimi çekmiş, sonrasında konusuna baktığımda günümüz Türkiye'si, Orta Çağ, İskoçya, Mitoloji kelimeleriyle de iyice meraklanmış ve kitaba dair beklentimi yükselterek hemen almamı sağlamıştı. Genelde bir kitap... hiç tanımadığım bir yazardan, yayınevinden çıkan bir kitabı görünce bir süre bekler, yorumları okur ona göre karar verirdim ama nedense içgüdülerime itaat edip bu kitabı hemen aldım. Şimdi içgüdülerimin beni yanılmadığını ve muhteşem bir kitapla beni buluşturduğunu kabul ediyorum. :) Ferda Güneş Aydın, akıcı, merak uyandırıcı, sürükleyici bir kaleme sahip Türk yazarlardan. Üstelik yabancı kitaplarda sıkça denk geldiğimiz Time Travel yani zaman yolculuğunu konu alan, historical romansa ve günümüz arkeolojisine daha da önemlisi benim gibi mitolojiye merakı olanların merakını doyuracak şekilde Türk ve Yunan Mit'lerine değinen bir kurgu harmanlamasıyla muhteşem bir eser ortaya koymuş. Öncelikle yorumuma başlamadan önce kitabın konusuna değinmek istiyorum. Türk arkeolog olan Alahçın, ailesini kaybetmenin acısıyla başa çıkmaya çabalayan genç bir akademisyendir. Bir gün hocası tarafından eline bir saha görevi gelen Alahçın, İskoç arkeoloji profesörü Murdoc ile Türkiye'de bulunan bir Kelt yerleşkesini araştırma görevine atanır. Araştırmaları sırasında tam da ümitlerini kesmişken eski bir amuleti bulan Alahçın, bu amuletin bir zamanda yolculuğu sağlayan araç olduğundan habersiz incelerken kendini bir anda Orta Çağ İskoçya'sında bulur. İlk başta ne olduğunu anlamasa da sonrasında fark eder ki aslında gizemli bir şekilde aradıkları şey bir zaman yolculuğu sağlayan, gizli kalmış bir boyutlar arası geçit... Alahçın'ı bulan Arkas MacKenray ve askerleri bu yabancı kadını, başta İngiliz fahişesi sansalarda bir şekilde klanın içine girmeyi, klan haklının arasına karışmayı ve daha da önemlisi o İskoç halkının arasında aşık olmayı bir şekilde başardı. Kitap aslında günümüzde yaralı olan bir kadının, Orta Çağ İskoçya'sında kalbi yaralı bir adamla aşkını konu alırken nerede ne zaman aşkın kapınızı çalacağının da belli olmadığını gösterirken günümüzde ne kadar vahşileştiğimizi, insanlığımızı kaybettiğimizi de gösteriyor. Geçmişte yaşanan hayat ile günümüzde yaşanan hayatı kıyaslarken barbar diye anımsanan klan beylerinin aslında en medeni olarak anılan günümüz insanlarından daha insan olduğunu da gösteriyor. Kurgunun içerisine gizlenmiş onca mesajla, çok zekice ve ustaca kurgulanmış masalsı bir hikayeydi. Normalde Türk yazar pek okumam, hele ki bilmediğim etmediğim bir yazarı hiç okumam. Türk yazarlara nadiren şans verdiğimi itiraf etmeliyim ama bir kez daha da anladım ki yayınlanan onca hiçbir şeye benzemeyen Türk yazarların kitaplarının arasında kaynamış, kaybolmuş muhteşem kurgular var. Şans eseri de olsa böyle bir kurguyu bulmuş olmanın mutluluğu içerisinde okudum kitabı. Her sayfasında müthiş bir zevk aldığımı söylemeliyim. Yer ve mekan betimlemelerinden tutun da konuşulan konulardan, karakterlerin diyaloglarına kadar muhteşemdi. Özellikle de bölüm aralarındaki şiirler veya yazılar... süperdi. Ayrıca kitap belli ki güçlü bir araştırmanın sonucunda ortaya çıkmış, aklıma geldi yazayım değil de belirli kaynaklara dayanarak yazılmış ve bu da şunu gösteriyor ki... yazar donanımlı ve boş bir kitaptansa okura gerçeklere en yakın kurguyu ortaya koymayı amaçlamış. Ellerinize, kaleminize sağlık Ferda Güneş Aydın. Bu tür başka kitaplarınızı da bekliyoruz. Sizin gibi yazarlara ihtiyacı var bu okurların :) Ben kitabı çok çok beğendim. Mutlaka okuyun. Özellikle Time Travel türünü seviyorsanız, Historical Romans seviyorsanız, Mitolojik kurguları seviyorsanız kaçırmayın. Ayrıca kitabın tasarımını çok beğendim, kağıt kalitesi falan çok güzeldi. Yorumumu da bölüm aralarında geçen yazılardan biriyle bitiriyor ve tekrar şiddetle tavsiye ediyorum.

Baskı: Cebimdeki Gözyaşları

https://illekitap.blogspot.com/2018/07/busra-civicioglu-cebimdeki-gozyaslar.html Seri kitapları, seriler bitmeden bu yüzden okumuyorum işte. Çünkü kitaplar öyle bitiyor ki... devamını merakla bekliyor, biran önce çıkmasını istiyorsunuz... Cebimdeki Gözyaşları'da serinin ilk kitabı ve kitap yarım bitiyor... Şimdiden uyarıyorum, sevgili okurlar kitap yarım bitiyor ki öyle bitiyor ki damdan düşer gibi kalıyorsunuz. Çok sevdiğiniz dizinin nefes kesen bir yerde sezon finali yapması gibi... heyecanla beklediğiniz filmi izlerken en heyecanlı yerde elektriğin kesilmesi gibi... olmadı sevdiğiniz kişi size "seni seviyorum" diyecekken babanızın sizi çağırması gibi :) Büşra Çivicioğlu... akıcı, sıkmayan, bir çırpıda okunan kitapların yazarı. Kalemi yormuyor ve okuru sıkmıyor. Azıcık jet hızında yazıyor ama jetle uçmak da ayrı bir heyecan veriyormuş onu Büşra Hanım'ın kitaplarında fark ettim :) Ki Cebimdeki Gözyaşları kitabı da aynı anda jet gibi bir hızla başlıyor ve öyle devam ediyor. Aslında bence bu kötü değil, böylelikle kitapta adrenalin ve olay hiç bitmiyor. Bu da tam benim ağzıma göre bir tat :) Kitabın kısaca konusuna değinmek gerekirse; yetimhanede büyüyen Aylin, kimsesizliğini sevgilisiyle unutmaya çalışırken aldatıldığını öğrenir bir de bu yetmiyormuş gibi dövülerek sokağa atılır. Gece tek başına dövülmüş bir şekilde sokakta kalan Aylin doğru zamanda doğru yer olan Mert, Kaya ve Burak'la karşılaşır. Bu üç genç adam Aylin'e yardım eli uzatırlar ama asıl olaylar o zaman patlak verir. Kaya'nın psikopat nişanlısı olayı büyütür, gizlenmiş sırlar ortaya dökülür, yaşanmaması gereken şeyler yaşanır ve işin içinden çıkılmaz bir hal alır bu dört gencin hayatı... Bütün bu olaylar sırasında Mert, Burak ve Kaya arasındaki arkadaşlık, dostluk süperdi. Arkadaşlarıyla bile olan ilişkileri çok güzeldi. Zaten Büşra Çivicioğlu'nun kitaplarında sevdiğim şeylerden biri de sadece bir çifte odaklanmayıp arkadaşlık ilişkisini dibine kadar yaşatıp yazıyor olması. Kitaba dair söyleyebileceğim daha yoğun ve detaylı bir şekilde duyguların yazılmasını tercih edeceğim olurdu onun haricinde eleştirebileceğim bir yer yok. Zaten Büşra Hanım'ın kalemini biliyorsanız bu kitaptaki hızı da bilirsiniz, zaman zaman çok hızlı geldiğini de inkar edemem hatta zaman zaman Aylin'in Kaya, Mert ve Burak'ın en büyük şanssızlığı olduğunu düşündüğümü bile söyleyebilirim sonuçta bu üç gencin başına ne geldiyse hepsi Aylin'den sonra oldu. Ayrıca kitapta bazı sohbetlerde sesli kahkaha attığımı da söylemeliyim. Özellikle Mert, Burak ve Kaya arasında olan iletişim süperdi. Neyse, yorumumu bitireyim ben biran önce yoksa kitabı anlatma moduna gireceğim. Güzeldi okurken yormuyor ve çabuk bitiyordu. Dediğim gibi duyguların daha ön planda olmasını veya daha detaylı yazılmasını tercih ederdim. Bunun haricinde dediğim gibi güzeldi. Aşırı büyük beklentiniz olmazsa duygular konusunda severek okursunuz bence. Ayrıca demeden geçemeyeceğim kitabın tasarımı cidden alkışlanacak şekildeydi. Cildi, iç karton kapağı, bölüm başlarındaki resimler, aralardaki nota ayrımları... bazı bölümlerde aralara verilen sözler... şarkılardan alıntılar falan hepsi süperdi ve kesinlikle kitabın içerdiği dünyaya da uyum sağlamıştı. Tasarımına bayıldım.

ÖncekiSayfa 15 / 42Sonraki