
Puanlar ve değerlendirmeler
Bu okurun kitap puanları ve yazılı değerlendirmeleri.
Baskı: Av Dönencesi
https://illekitap.blogspot.com/2020/10/busra-toraman-av-donencesi-krmz-baslkl.html Amazon Efsaneleri Serisi'ni çok sevdiğimi bilirsiniz ki onun yorumlarında da yazarın bu serisine el atacağımı bolca dile getirmiştim. İşte şimdi yazarın Kırmızı Başlıklı Kız Serisi ile karşınızdayım. İtiraf etmek gerekirse seriyi almayı da okumayı da hep erteliyordum ama instagramda okuma grubu kuran arkadaşım @okuryazarannecik sayesinde seriyi aldım ve hemen başladım da. Hazır serinin 4. kitabı da çıkmaya yakınken artık başlamak farz oldu da... Büşra Toraman, aslında birçok yabancı yazardan bile daha güçlü kalemiyle ve akıcı kurgularıyla Türk fantastik romans yazarlarından biri. Akıcı yazmasının yanında oldukça merak uyandırıcı ve kuru tatmin edecek şekilde kaleme alıyor kurgularını. Okurken o eksik olmuş, burası olmamış demiyorsunuz ve kapılıp gidiyorsunuz. Su gibi akıyor kitap bir yer de... Bu kitap da öyleydi. Hatta bu serinin öyle olacağını düşünüyorum. Bu arda seriye dair kısa bir bilgi vermek gerekirse serinin 7 kitaptan oluşacağını duydum, şuanda 3 kitabı yayınlandı ve 4. kitap yakında çıkacak hatta her an ön siparişe açılabilir de... İlk üç kitabın Ada ve Dawson'ın hikayesi olduğunu duydum ki okuduğum ilk kitapla öyle de başladı diyebilirim. 4. kitap arkadaşlarından birinin hikayesi ve diğerleri de öyle olacak diye duyumlar aldım. Bu yüzden ilk üç kitabı okuyup - sıralı bir şekilde - sonrasında dördüncü kitapla devam edebilirsiniz. Seri fantastik türde ve kurt adamları ve onların efsanelerini konu alıyor. Eğer ki kurt adam temalı kitapları seviyorsanız mutlaka okuyun, asla kaçırmayın. Öncelikle kitabın konusundan kısaca bahsedeyim; Ada, ailesiyle ve nişanlısıyla gittiği Uludağ tatilinde uğradığı saldırıdan sonra gözlerini hastanede açar. Ne yazık ki çok bir şey de hatırlamamaktadır saldırıya dair. Sadece kurt saldırıcı olduğunu ve parçalanan bedenleri anımsamaktadır. Ailesinden geriye kalan teyzesiyle ve onun eşiyle Kanada'ya yerleşen ada o saldırının üzerinden dört ay geçesine rağmen kendini hala normal hayata adapte edememiştir. Ancak bir gün nişanlısının kardeşi Ali, kapısını çalıp da bu saldırının normal bir saldırı olmadığını söyleyerek kendisine bu konuda yardım etmesini isteyene kadar. Ali, bu saldırıların kurt saldırıcı ve düzenli bir terör saldırısı olarak düşünse de buna tam olarak Ada'yı inandıramaz. Ama gelişen olaylar hem Ada'yı hem de Ali'yi bu saldırıların ardında daha büyük olayların döndüğünü gösterir. Ada, ailesinin intikamını almak için kendini kurtların arasında yani Aleut'ta bulur. Orada hem eğitilip hem de hatırlamadığı detayları hatırlamaya çalışırken olaylar daha da patlak verir. Ada, Aleut Kurtlarının Cellatı ve Remus Kurtlarının Avcısı olan Dawson'dan eğitim alırken hem kurtlarla ilgili bilgi edinirken hem de Dawson ile arkadaşlığını ilerletir. Dawson, cellat ve avcı olmasının getirisi olan büyüyle kalbi mühürlenince hiçbir şey hissetmezken bir tek Ada'ya karşı bir çekim hissetmeye başlar. Bu durum Dawson dahil olmak üzere Ada ve Dawson'ın arkadaşlarının merakını çekerken aynı zamanda da endişelendirir. Bütün bu karmaşanın ortasında hayatta kalmaya çalışan Ada, ta ki Aleut'un başı Kaiser'ın onu ve Dawson'ı gözden çıkarmasıyla olaylar patlak verir. Çünkü Ada ve Dawson kaçacaktır ve hayatta kalmak için Remus'larla savaşmak zorundalardır. Ama asıl önemli olan ise neden Ada'nın peşinde oldukları... çözülmesi gereken çok fazla sır varken, hayatta kalma savaşı vermek zorunda kalan Ada ve Dawson'ın hikayesini okuyoruz. Buradan sonra spoilere giren detaylar vermiş olabilirim bu yüzden dikkatli okuyun :) Sonra uyarmadı demeyin ;) Kitabı okumaya başladığımda Ada'nın ailesinin ölümünü ve nişanlısı, büyük aşk yaşadığı nişanlısı Kerim'in ölümünü çok çabuk kabullendi diye düşündüm. Çünkü Kanada'ya geldikten sonra dört ay gibi bir süre de atlatması bana çabuk gelmişti çünkü ben sanırım yıllarca atamam üzerimden onu diye düşünmüştüm ama sonrasında da mantıklı düşünerek baktığımda da bu olayları yaşarken onları atlatmak zorunda kalınıyor. Hayatın hiç bilmediğin bir yöne kayıyor, masal sandığın her şey gerçek çıkıyor ve bununla yüzleşmek zorunda kalınca yaşadığın şok çok daha büyük oluyor bu durumda da atlatılır. :) En azından ben öyle düşündüm. Ada'nın pes etmeyen, güçlü ve zayıf olmayı kabul etmeyen savaşçı kişiliğini çok sevdim. Kitaplarda güçlü kadınları okumayı severim. Amazon Efsaneleri serisinde de Aleka çok güçlüydü ve bunda da bunu görmek yazarın da güçlü bir karaktere sahip olduğunu düşündürdü. Tebrik ediyorum seni Büşra Toraman... böyle kadın karakterler yazmaya devam etmelisin. Ada'nın yaşadığı olaylar karşısındaki duruşu çok iyiydi. İnsan olmasına rağmen aldığı eğitim, soğukla baş etme şekli, korkusuzca konuşması ve karşıdaki kurt dahi olsa kafa tutabilecek, itiraz edebilecek karakterde olması süperdi. Çoğu zaman Peratha'ya kafa tutması, Gavin ile dalaşması, Dawson'ın aksilikleriyle baş edebilmesi süperdi. Kaiser'e bile itiraz edebilecek olması... kadın ayakta alkış aldın benden :D Dawson... adamım seni alıp içime sokup, pamuklara sarıp, herkesten gizleyip sevesim var. Seni sevebilirim... dolu dizgin, korkusuzca severim... öyle bir karaktersin sen... Sen ki "beni sevebilir misin" dedin beni bitirdin. Yaşadığı onca acıya, dışlanmaya karşılık içindeki o yalnız adam... ayy şu kitaptaki her karakteri sayfalarca anlatabilirim ama Dawson seni... anlatamam... sen anlatılmazsın yaşanmalısın... O yüzden sana dair ne yazmalıyım bilemiyorum. Ama yine de yazacağım :) Dövmelerin, onları alış şekillerin, ailenin yaşadıkları, Deborah ile yaşadığın, herkesten uzaklaşman ve daha da önemlisi yalnızlaşman... ne olduğunu saklayarak herkesten uzaklaşman... adamım çok fazla şey yaşamışsın ki bence yaşamamalısın da bu kadar kötülüğü... hak ettiğini hiç sanmıyorum. Bu yüzden avcı olup, kalbinle ve duygularınla bütün bağlantını kesmeni gerektiren büyüyü yaptırdın... İşte seni de yalnızlığından kurtarmak için geldi Ada :) kızım Ada seni sırf Dawson'ı mutlu ediyorsun diye bile sevebilirim :) Dawson'ın Ada'nın mühürlerini zorladığını keşfetmesi ve sonrasında yaptıkları çok güzeldi. Yürek burktu falan ama çok güzeldi. İşte orada dedi ya Ada'ya beni sevebilir misin diye... ben bittim. Ama neyse ki Ada akıllıca hareketler yapacak bir kadın. Sevdim seni kız! :) Dawson'ın acemi aşık halleri çok güzeldi, hele ki yapmadığım ya da yapmayı unuttuğum şeyler yüzünden tartışmamız gerekecek bu işin kuralı ne, kurallarını nereden bulabilirim tavırları ve sözleri bana kahkaha attırdı :D Gavin'e gelecek olursak... adam resmen evin yaramaz, haşarı, ele avuca sığmaz çocuğu gibiydi. İtiraf ediyorum okurken başlarda hep bir hainlik yapacak diye bekledim, Gavin'den de Murat'tan da ama ikisi de beni yanılttı. Cidden Dawson'la çok yakın arkadaşlarmış bunu çok güzel gösterdiler. Gavin'in Ada'yla uğraması, eğitirken ki zorlamaları, sonrasında Dawson ile arasında bir şeyler geliştiğindeki tavırları süperdi. Çok eğşendiğimi söylemeliyim bazı kısımlarda baya kıkırdadım da. :D Murat ise... resmen ağır abiydi. Grubun büyüğü, olgunu gibiydi ama ne oldu Gavin'in çıtır kuzenine kaptırdı gönlünü umarım cidden aralarındaki aşktır çünkü Hilary çok güzel seviyor gibi görünüyordu. Bu arada Hilary, Gavin'in kuzeni. Teyze çocuklarılar. :) Peratha... sevmekle sevmemek arasında kaldığım bir karakter. Başlarda tavırlarından pek sevemedim ama sonradan yaptıkları ise sevmeme neden oldu. Peratha bu arada Gavin, Murat ve Dawson'ın yakın arkadaşları. Bu dörtlü çocukluk arkadaşı. Peratha aynı zamanda Dawson'a aşık... ama Dawson ve Ada'nın aşkına da anlayışla karşılayacak kadar da asil bir kadın. Kitabın sonunda zaten Dawson'ın yanağına dokunup veda etmesi yok mu... kadın sen de büyük bir aşkı hak ediyorsun umarım o zamanları da okuruz. Bu arada kitaptaki olay döngüsü süperdi. Aleut'a Remus'ların saldırması, Dawson'ın cezalı kurtlara karşı infazı, kaçtıklarındaki saldırılar, kurda dönüşmeleri, sonra insana dönüşmeleri, büyücülerle ilgili kısımlar, efsaneler... her şey o kadar güzel kurgulanmıştı ki cidden çok profesyonelce ve eksiksizdi. Özellikle insan formundan kurda ve tam tersi dönüşlerdeki çıplaklık konusuna yazarın aldığı önlem muhteşemdi. Güzel bir hayal gücü... Bir de dövmeler... Dawson'ın özellikle dövmeleri... her şey çok iyi kurgulanmıştı. Eksik, kopuk gelen hiçbir kısım yoktu. Her şey tam olması gerektiği gibiydi. Özellikle aşk kısımları... türdeşlerinden çok daha farklı ince ince işlenmesi, yavaş yavaş filizlenmesi ve imkansızı imkanlı hale getirmesi çok güzel kurgulanmıştı. Özellikle aşk kurgusunu çok iyi yazmıştı. Arkadaşlık ilişkilerine değinmesi de çok hoşuma gitti demezsem içimde kalır ;) Ben bu kitabı aşırı derecede beğendim. Şimdi elime ikinci kitabı alıp kaldığım yerden devam edeceğim. Çünkü öyle bir yer de bitti ki iyi ki elimde devamı var dedirtti.
Baskı: Kaçınılmaz (Öngörü Serisi #1)
https://illekitap.blogspot.com/2020/10/amy-bartol-kacnlmaz-ongoru-serisi-1.html Uzun zamandır elimde olan bir paranormal romans türünde olan Öngörü Serisi'nin ilk kitabının yorumuyla karşınızdayım. Öncelikle 5 kitaptan oluşan seri genç yetişkin türünde de yer aldığını söylemeliyim. Gençlerin de yetişkinlerinde severek okuyacağı bir kurgusu var. Amy A Bartol'un kurgusunu akıcı, merak uyandırıcı ve sürprizlerle dolu bulduğumu söylemeliyim. Okurken bazen durgunluk sıkıcı gibi gelse de buna rağmen kitap akıp gitti. Buna karşılık aksiyon sayfalarındaki detaylar da güzel yazılmıştı ve serinin ilk kitabı olmasından dolayı da biraz konuya giriş olduğundan dolayı sanırım olayların oturtulması ve başlanması açısından da güzeldi. Kitabın kısaca konusundan bahsetmek gerekirse; Evie üniversiteyi kazanınca kendi hayatına yeniden başlayarak geleceğine ilk adımı atmıştır. Ancak gördüğü kabuslarından da kurtulacağını düşünerek üniversite kampüsüne geldiğinde kabuslarından daha şaşırtıcı gerçeklerle karşı karşıya kalacaktır. Çünkü orada kendisinin dahil bilmediği canlılar vardır... Belki duyduğunda inanmayacağı ama kendisi de dahil olunca inanacağı olayların merkezinde bulur kendini. Çünkü kampüsünde kötüler meleklerle savaşan iyi melekler vardır... üstelik içlerinden birinden çok fazla etkilenirken bir yandan da ruh eşiyle tanışmıştır. Ruhunun yarısı karşısındaki meleğe giderken diğer yarısı da ruh eşi Russell'a gitmektedir. Bütün bunlarla ne yapacağını bilemezken kendisinin de ne olduğunu çözmeli, seçiminde bir karara varmalı ve daha da önemlisi ruhu olan bir melek olduğu için peşindekilerle savaşmayı öğrenmesi gerekmektedir. Evie'nin hayatı bir çıkmaza sürüklenirken hayati tehlikesi de vardır. Bir de bitmeyen kabusları... Öncelikle kitabın klasik iyi - kötü meleklerin savaşı gibi bir kurguda olmadığını dile getirmeliyim. Oldukça farklıydı ve şaşırtıcı detaylarla da süslüydü. Evie'nin ne olduğu, olduğu şeye dönüşmesi, kontrol edemediği güçleri ve daha da önemlisi peşindeki sürgün edilmiş meleklerle baş etmesini okumak güzeldi. Güçlü kadın karakterleri kitaplarda severim ve burada da Evie'yi bu konularda güçlü görmek çok güzeldi. Evie'nin Russell ile Reed arasında kalması ve bir aşk üçgeni oluşması olayı bambaşka şeylere sürüklerken kitabın sonunda farkında olmadan Russell'ın hayatını kurtarmak için yaptığı hamle ortalığı iyice karıştırdı. Ama yine de bu kitapta en azından istediğim Reed demesi ve onu tercih eder davranması çok güzeldi ama ilerleyen kitaplarda ne olur bilemiyorum. Reed'in durumuna da üzüldüm. Çünkü bunca zamandır savaşına devam ettim tam bir kıza aşık oldun ama o kızın da ruh eşi başka biri çıktı. Dostum kıyamadım sana... hele özellikle ruh eşini seçmelisin tavırların ve çaresizce aşkını gizliden gizliye koruma çabaların çok güzeldi. Ama en büyüleyici kısım ise... seni savaşırken okumak ve kanatlarınla okumaktı. Evie'nin de kanatlarının çıkması ve ona verdiği tepki çok eğlenceliydi. Demeden geçemeyeceğim. Evet biraz spoiler oldu sanırım ama kız yarı melek yarı insan... meleklerin kanatlarının olduğunu zaten biliyoruz değil mi ama ;) Russell ise... bence kitaptaki en şeker karakterlerden biriydi çünkü başta Evie'ye arkadaşça yanaşması ama içten içe aşık olması, Evie için endişelenmesi, kibar tavırları ve onu korumaya çalışması falan çok iyiydi. İnsan olmasına rağmen cesurdu da... Alfred ise... ya da Evie'nin taktığı isimle Freddy... pislik herif... hiç tahmin edemeyeceğim şeyler yaptı. Bir de Evie'nin en yakın arkadaşıydı, onunla beraberdi, birlikte takılıyorlardı falan... yuh dedim. Cidden şaşırtıcı şeyler yaptı ve sürpriz oldu o kısım. Hatta Brownie ve Buns harikaydınız kızlar dedim. Çünkü kızlar tam bir bomba çıktılar. Çok sevdim :) Neyse çok uzatmayayım ama kitabın genelini sevdim, seriye giriş kitabı olduğunu da göz önüne bırakırsak 5 üzerinden 4 lük bir kitaptı benim nazarımda ama güzeldi. Okumaktan keyif aldığımı söyleyebilirim ve seriye de devam edeceğim. Tabi öncesinde okuma etkinliği kitaplarımı bitirdikten sonra. Fantastik, paranormal türde romansları seviyorsanız mutlaka deneyin derim :)
Baskı: Gazap (İskoç Muhafız Alayı, #3)
https://illekitap.blogspot.com/2020/10/monica-mccarty-gazap-highland-guard-3.html Monica McCarty'nin Highland Guard Serisi'nin 3. kitabı Gazap yorumu ile karşınızdayım. Bu yazarı çok severek takip ettiğimi artık fark etmişsinizdir diye düşünüyorum. Cidden benim nazarımda en iyi İskoç türünde historical romans yazarlarından biridir kendileri. 12 kitaplık bir seri olmasına rağmen Nemesis dur durak bilmeden seriyi yayınlıyor. Hatta şuanda sanırım 7. kitabı yayınlandı bu yüzden eğer seriyi okumak istiyorsanız tam zamanı ipin ucunu kaçırmadan seriye dalın derim ben. Cidden çok güzel çünkü. Aşk, arkadaşlık, aile ilişkileri, sadakat ve savaş muhteşem bir şekilde harmanlanmış bir kitap. Durum böyle olunca da çok daha keyifle okunuyor. Üstelik savaş kısımları ile ilgili konular gerçekten alıntılanıyor. Yani yazar tarihi savaşı alıyor güzel bir aşka dönüştürüyor ve savaşlı bir şekilde okurun önüne koyuyor. Çok keyifle okudum resmen. Kitabın kısaca konusuna değinmen gerekirse, Highland Guard yani İskoç Muhafız Alayı'nın İzci'si olan Arthur'un hikayesiydi bu kitap. Arthur'un aldığı görev bu sefer babasının katilinin klanına girip ona sadıkmış gibi görünüp içeriden Bruce ve adamlarına ve kendi arkadaşlarına bilgi götürmektir. Böylece hem Bruce savaşı kazanacak hem de İngiliz taraftarlarından bir klanı daha yenmiş olacaklardır. Ancak hiç de planlandığı gibi gitmez olaylar çünkü MacDougall klanında klan reisinin kızı Anna ile aralarındaki yakınlaşma ve filizlenen aşk bütün olayları karmaşık hale getirir. Her en kadar onunla olan ilişkisi savaşı ve kralı için olumlu sonuçlar doğursa da kalbi için ne yazık ki aynı sonucu doğurmaz. Üstelik klan reisi tarafından pür dikkat izlenirken. Kitapta en sevdiğim kısımlar Anna'nın cesurca inandığı şeyler uğruna attığı adımlardı. Hem cesurcaydı hem de aptalcaydı ama yine de bu adımlar onu Arthur ile yakınlaştırdı. Arthur ise... ahh adamım sen nasıl mükemmel bir adamdın. Hem savaşçı kimliğin hem de içindeki aşık adam... benim olmalısın sen ya... Kitapta en sevdiğim kısımlar Arthur'un sakladığı savaşçı yeteneklerini sergilediği kısımlardı. Cidden nefes kesen detaylardı. Ross'larla ittifak kurmak için yapılan yolculukta yaşadıkları çok güzel anlatılmıştı. Ama kitabın en etkileyici kısmı Anna için yaptıklarıydı. Göze aldıkları ve sonucunda yaşadıklarıydı. Gerçi mutlu son ama o mutlu sona ulaşmak çok işkence dolu oldu. Arthur'un klanın içindeki hain olduğu ortaya çıktığında gördüğü işkence dehşet uyandırıcıydı. Detaylı anlatılmamıştı belki ama neler yaşadığını anlatması bile tüyler ürpertici. Orada Alan'ın dediği isimleri ver ve acı çekmeden öle karşılık Arthur'un öleceksem arkadaşlarımı satmadan ölürüm tavrı çok iyiydi. Alan özünde iyiydi keşke Arthur'un yanında kalabilseydi. Kitabın sonunda Arthur'un kurtulması, Bruce'un savaşı ve savaş sonrasında olanlar çok güzeldi. Özellikle Arthur'un babasının intikamını almak için kılıcını tam da Anna'nın babasının boğazına dayadığı kısım... sonrasında olanlar muhteşemdi. Ayrıca kitapta diğer savaşçıları görmek çok güzeldi. Birbirleriyle iletişimleri falan çok güzeldi. Troy'un karısına ve bebeğine karşı tavrının askerler arasında konuşulması, Eric'in karısına düşkünlüğü falan çok tatlıydı. Ayy anlatmak istediğim çok sahne var ama susayım yoksa çok fena spoiler vereceğim. Ancak bu türü sevenlere mutlaka tavsiye ediyorum okuyun! Çok seveceksiniz eminim.
Baskı: Kader (My Blood Approves #2)
3,5 stars https://illekitap.blogspot.com/2020/10/amanda-hocking-kader-my-blood-approves-2.html Kanım Sana Ait kitabının devamı olan Kader'in yorumuyla karşınızdayım. Normalde geneline bakılırsa çok ortalama bir kitap ama yine de merakla okunduğunu da itiraf etmeliyim. Açıkçası değişik bir şekilde seriyi okumaya devam etmek istiyorum. Amanda Hocking'in ülkemizde yayınlanan ikinci serisi. İlk seri DEX yayınlarından çıktı o nasıldır bilmiyorum ama kesinlikle deneyeceğim. Bu serisi de Artemis'ten çıktı ve bence young adult türünde ve her yaş kesimine hitap edecek bir kitap. Bir de eğer fantastik ve özellikle vampir kurgularını seviyorsanız bir şans verebilirsiniz. Kitabın konusuna kısaca değinmek gerekirse; Peter evden uzaklaşmış ve Alice ile Jack'de bunu fırsat bilerek ilişkilerini yaşamaya başlarlar. Yazlarını dolu dizgin geçirmeye çalışırlarken Alice'in kardeşi Milo'da onlara takılır. Ancak bir gün bir kaza olur ve Milo ölmek üzeredir. Alice'in iki seçeneği vardır ya kardeşinin ölmesine izin verecek ya da vampire dönüşmesini kabullenecektir. Alice, Milo'nun yaşaması için her şeyi göze alır ve Jack'in onu dönüştürmesine izin verir. Bu durum Alice'in dönüşmek için yaptığı zaman planlamasını bozarken acemi vampir Milo ile Jack'in fazla vakit geçirmek durumunda olması da kendisini yalnızlığa iter. Bir gece eğlenmeye gittiklerinde Alice'e musallat olan bir vampir Lucian ise ortalığı iyice karıştırarak kitaba hareket katar. İşin ilginci ise yaşanan bir kovalamacanın ve saldırının ardından Jack, Alice'e kavuştuğunda içgüdüleri ve Alice'in izin vermesi ile onu ısırır. Bu durum ortalığı daha da karıştırır çünkü Peter bunu fark ettiğinde olaylar büyüyecektir. Üstelik bu olay tam da Peter'ın eve geri dönmeye karar vermesinden birkaç gün önce olur... İşler iyice çığırından çıkar çünkü Alice'in kalbi Jack'i isterken kanı Peter'ı istemektedir. Bu duruma hiçbir şekilde engel olamayan Alice ortada kalırken Jack'in kendisine olan duygularını da öğrendikten sonra kıyamet kopmaya yakın hale gelir. Çünkü Jack, Alice'in için savaşmaya hazırken Peter'da hazır. Öncelikle ilk kitaptan bir daha çok sevdiğimi söylemeliyim bu kitabı. Şu yönden sevdim azıcık daha aksiyon vardı ve Peter'ın bu kitaba kelimenin tam anlamıyla renk kattığını düşünüyorum. Özellikle Jack'in Alice'in kanını emdikten sonra ayrı bir açıldı kitap. Kitabın başlarında çok durgun gidiyordu ama bir anda Milo'nun başına gelenler azıcık hareketlendirdi. Sonra bir durgunlaştı derken gece kulübünde vampirle yaşananlar hareket kattı. Zaten Lucian'ın varlığı kitaba cidden hareket kattı. Saplantılı bir şekilde Violet ile Alice'i takip etmeleri güzeldi. Ama bu kısımların bana Alacakaranlık serisinde ilk kitabı anımsatmadı değil. Orada da Bella'yı takip ediyordu ya Edward'a karşı kullanıyorlardı onu... burada da bunu biraz hissettim. Peter'ın kendini göstermesi... o sahneler güzeldi. Tam olarak ortalık hareketlendi. Özellikle kitabın son bölümlerinde Jack, Peter ve Alice üçlüsünün arasındaki olaylar nefes keserek okunacak detaylardı. Milo'yu sevdim. Vampirlik çok yakıştı ona ve güzel de oldu bence. Böylede vampir olmak için çıldıran Alice'e kardeşi de dahil oldu. Zaten bu kızın bu kadar vampir olma meraklısı olmasını da anlamadım ya neyse... Milo'nun Jane'i ısırması, beslenmesi falan çok güzel anlatılmıştı. Hatta Jack'in Alice'i ısırması bile öyleydi. Jack'in Alice'i ısırmasının anlatılması ile Peter'ın ısırmasının anlatılması ve olayları okumak bile Jack'in Alice'i çok sevdiği ama Peter'ın sadece onu arzuladığı, sevmediği, kanını ve onun verdiği o arzuyu istediğini hissettim. Güzeldi o satırlar. Kitabın sonunda Jack'in yaptığı hamle süperdi. Ama hala Peter ile aralarında neler olacağını merak ediyorum çünkü değişik bir aşk üçgenimsi gibi bir durum var burada. Bu arada Artemis üçüncü kitabın çıkacağını duyurdu yakındır çıkması diye düşünüyorum. Adı Çırpınış olacak... İnstagram adresinde duyurmuştu "story" atarak bu durumda her an çıkabilir diye düşünerek hazırda beklemedeyim. Beş kitaplık bir seri ve üçüncüsü şimdiden duyuruldu umarım seriyi böyle hep peş peşe okuruz :)
Baskı: Tatlı Hüzün
https://illekitap.blogspot.com/2020/10/david-nicholls-tatl-huzun.html Ne umutlarla aldığım ve nasıl bir hayal kırıklığı yaşadığım kitapsın sen... normalde hiç yapmayacağım belki da asla yapmayacağım dediğim şeylerden biri yapıyorum şuanda... bu kitabı yarım bırakıyorum. Direndim ama olmadı... David Nicholls kitapları çok seviliyor ve Tatlı Hüzün çıktığında hem konusu hem kapağı hem de yazarın hep övgü olması okumak istememe neden oldu. Ki çıktığında da almıştım ancak okumak için fırsat bulabildim aslında okumak da denemez çünkü 120 sayfadan sonra götüremedim gitmedi... olmadı... Aslında okumaya başladığımda hevesliydim ama öyle ilerledi ki henüz liseden yeni mezun olan gençlerin günlük misali hayatını okudum 120 sayfa boyunca durum bu olunca da kitap benim için akmadı... belki yanlış zamanda okudum belki sonrasında çok daha akıcı olacaktı bilemiyorum. Belki de öyle bir hal alacaktı ki kitap kalbimde yer edinen hikayelerden biri olacaktı onu da bilemiyorum ama ne yazık ki bunu görecek kadar sabırlı olamadım ve kitabı bıraktım. Bazen olmuyorsa zorlamamak gerekir ve bende zorlamadım. Okuyanlarınız var mı bilmiyorum ama varsa yorumlarını merak ediyorum ona göre gelecekte tekrar okumayı deneyebilirim ama şimdilik kitaplığımda tozlanmaya bırakılan kitaplardan olacak ve beklentimi karşılamayan ve ne yazık ki hayal kırıklığına sebep olan kitaplardan biri olacak. Bu arada kitabın çevirmeni Arzu Altınanıt ve ben genelde kendisinin çevirdiği kitapları hep çok sevmişimdir. Adını görünce de aa yine muhteşem bir çeviri okuyacağım diye düşünmüştüm ama çevir mükemmel olsa ne olur kurgu güzel olmadıktan sonra. Neyse uzatmanın anlamı yok sırf çevirmenin emeği için 5 üzerinden 2 veririm bu kitaba... üzdün beni Tatlı Hüzün...
Baskı: Makul Şüphe
https://illekitap.blogspot.com/2020/10/whitney-g-makul-suphe.html Uzun zaman sonra ilk defa oturup okuduğum ve başladığım gün bitirdiğim bir kitap oldu Makul Şüphe. Yorumlarına çok güvendiğim ve aynı zamanda bu kitabın da düzeltisini yapan arkadaşım Tuğba'nın yorumu ve tavsiyesi de olunca gözüm kapalı almıştım kitabı. Açıkçası iyi ki de almışım ve okumuşum dedim. O kadar beğendim kitabı. Öncelikle bu kitap Whitney G'nin üç bölüm halinde yayınlamış olduğu Reasonable Doubt serisinin kitabı ama Yabancı Yayınları üç kitabı tek kitapta birleştirmişler. İnce ince üç kitap halinde basmak yerine üç hikayeyi birleştirip tek kitap yapmışlar. Bu yüzden kendilerini takdir ve teşekkür ediyorum. Diğer türlü incecik bir kitaba yüklü mevlalar verip almak ve ikinci kitap için de aylarca beklemek durumunda kalabilirdik. Bu şekilde tek kitap olarak okuduk ve hikayeyi mutlu bir şekilde sonlandırdık. Ayrıca bu kitabın +18 olduğunu özellikle belirtmek istiyorum. Okumayanlar okumadan önce ya da almadan önce bu kitabın erotik bir aşk hikayesi olduğunu kabul ederek alsınlar sonra gereksiz yere kitabı eleştirmesinler. Ne yazık ki öyle bir okur kesimi de var. Kitabın kısaca konusuna değinmek gerekirse; geçmişinde oldukça büyük bir darbe alan Andrew, kadınlarla tek gecelik ilişkiler yaşayıp asla ikinci kez görüşmeme şartıyla randevulara çıkan bir avukattır. Hem de en iyilerinden biri... İnternette tanıştığı kadınlarla tek bir gece geçirirken aynı zamanda da sadece avukatların kullandığı bir platformda da Aubrey ile mesleki sohbetler ederken aynı zamanda da görüşmeden sadece mail yoluyla ya da telefonla görüşerek arkadaşlık etmektedir. Ancak hayatı bu şekilde iyi gittiğini düşünürken Aubrey'in aslında bir avukat olmadığı ortaya çıkar ve tam da Andrew'un ortağı olduğu avukatlık bürosuna staja geldiğinde bütün yalanları ortaya dökülür. Her ne kadar aralarındaki ilişki de cinselliğin ön planda olduğunu düşünse de Andrew içten içe Aubrey'e kapılırken Aubrey çoktan Andrew'a aşık olmuştur bile. Ancak aşklarının önünde çok büyük engeller vardır. Mesela Andrew'ın geçmişindeki yaralardan sonra bir kadınla ilişki yaşamak istememesi, tanışmalarındaki yalanlar, Andrew'ın geçmişindeki sırları ve Aubrey'in ailesinin talepleri ve genç kızın hayalleri en büyük engelleridir. Aşmaları gereken onca soruna rağmen beraber olmayı başarıp başaramayacaklarının hikayesi Makul Şüphe. Öncelikle genelde blog yorumlarımda üslubumu pek bozmam ve seçtiğim kelimelere dikkat ederim. Ancak bu yorumda azıcık bozacak gibi görünüyorum çünkü Andrew'u her ne kadar çok sevmiş olsam da kabul etmeliyim ki adam g*tün teki çıktı. Aubrey'e yaptıkları cidden insanı çileden çıkarır cinstendi. Dersini aldı falan ama çok fena da kırdı ilk olarak. Aubrey ise... normalde pek kadın karakterleri böyle kitaplarda pek sevmem ama bunda çok sevdim. Ailesinin isteklerini yerine getirirken hayallerinin peşinde koşması bir de Andrew ile olan durumunu çok güzel idare etti. Ancak Andrew'un yaptığı o pislik hareketten sonra ilk defa Aubrey kendi için bir şey yaptı ve hayallerinin peşinden gitti. Aferin kızım sana dedim okurken. Aubrey'in ailesine okurken çok sinir oldum. Resmen kızlarını kendi çıkarları için kullanıyorlar ve asla da durmuyorlardı. Kızın gösterisinde bile kendi şovlarını yaptılar. Andrew ise.. .sakladığı sırlar bir bir ortaya çıkarken geçmişi beklediğimden daha fena çıktığını itiraf etmeliyim. Bütün o yaşadıkları şimdiki Andrew'u oluşturdu ve bence çok da güzel oldu. Gerçi evli mutlu çocuklu Andrew'da çok tatlı :) ben o hallerini de çok sevdim :) Aubrey'in otel odasına Andrew'a yaptığını... işte bu kızım diyerek okudum. Kitabın sonunda artık Andrew'un her şeyi yoluna koyduğunu düşündüğü akşam seks yaptıktan sonra Aubrey bütün her şeyi anlatması için onlarda fırsat verdikten sonra hiçbir şey anlatmamasına verdiği tepki süperdi. Üstünü giyindi ve çekti gitti. Arkasında terk edilmiş bir Andrew bırakarak =) işte bu kızım :D Aubrey'in hayallerinin peşinden gitmesi ve başarılı olmasını çok sevdim. Bu kısımlardaki detaylar çok güzeldi. Tıpkı avukat olan Andrew ile ilgili mesleki detaylar da çok güzeldi. O mahkeme salonu, sorgulamalar falan güzel anlatılmıştı. Tabi sonunda yine de aşk kazandı ve çok güzel kazandı ya :) Kitabın sonundaki bonus bölümler çok güzeldi tam bitti diyeceğim zaman ki bölümler çok tatlıydı. Mutlu son deyip kapattığımız kitapların aksine aylar sonra neler oldu, yıllar sona neler oldu bölümlerini okumak çok güzel gitti. Ben çok sevdim :) Ben kitabı sevmeyenlerin aksine çok sevdim. İyi ki almışım dedim ki zaten böyle hikayeleri de severim. Ayrıca tekrar belirtmek istiyorum ki kitap erotik aşk romanı bu yüzden cinsellik sahnelerinden rahatsız olanlar okumasın.
Baskı: Kadife Pantolonlu Çocuk
https://illekitap.blogspot.com/2020/09/nadia-hashimi-kadife-pantolonlu-cocuk.html Nadia Hashimi'nin kitaplarını sevmemin iki sebebinden biri gerçek hikayelere dokunuyor olması diğeri ise kadınların gücünü çok güzel bir şekilde ortaya koyuyor olması. Evet, bu kitapta henüz küçük bir çocuğun hayatını anlatıyor olsa da o yaşanılan hayatlara rağmen güçlü kalabilen kadınlar olduğunu da göz önünde bulundurmak lazım. Bütün acımasızlığa rağmen güçlü canlılarız biz kadınlar. Bunu böyle hikayelerde daha net görüyoruz. Daha öncesinde yazarın Kabuğunu Kıran İnci kitabını okumuştum ve orada da "bacha posh" kavramı üzerinde kız çocuklarının nasıl ikinci plana atıldığını okudum. Ardından normale dönmelerine fırsat kalmadan kendilerinden oldukça büyük adamlara nasıl eş olarak verildiğini ve kadınların nasıl acımasızca ve zulümle karşılaştıklarını okumuştum. Bu kitapta da bunu okudum tek farkla bu sefer Obayda'nın ailesinin farklı oluşuydu. Yürek burkan bir hikaye olmasının yanında bunların yaşanıyor olduğunu bilmek çok acı... Kitabın kısaca konusundan bahsetmek gerekirse, Obayda henüz 9 yaşında olan küçük bir kız çocuğudur. Babasının bir patlama sonucunda ayağını kaybetmesi sonucunda yaşadıkları travmatik dönemlerden sonra babasının ailesinin yanına yani şehirden köye gidince bütün hayatı değişir. Çünkü orada babasının odasından çıkmaması, kimseyle görüşmemesi sonucunda evde erkek olmadığından dolayı birinin o işleri idare edebilmesi için bocha posh olması gerekmektedir. Yani kız çocuklarını erkek kılığına sokup öyle yaşamaya zorlarlar. Obayda'da bunlardan biri olur. Sevdiği elbiseleri çıkarıp pantolon giymeye, uzun saçlarını kısacık erkek saçı gibi kestirmeye başlar. Erkeklerin sınıfında okuyup, onlarla oynayıp bütün ev işlerinden muaf olmaya, yemeklerin en güzel yerlerini yemeye ve daha da önemlisi özgür olmaya başlamıştır. Kitap Obayda'nın bir bocha posh iken hayatını, arkadaşlıklarını, kız kardeşlerinin yapamadığı ama kendisini yaptığı şeyleri anlatıyor. Tabi sonrasında diğer bocha poshlara yapıldığı gibi tekrar kız olduğunda yaşadıklarını da... ve bu durumda ailesinin tavırlarını da okuyoruz. Obayda'nın en büyük şansı ailesi demiştim çünkü onun ailesi kız çocuklarına sahip olmaktan diğer aileler gibi rahatsız değil ve babası kızlarını ok seviyor. Bu en büyük şansıydı ama ne yazık ki her küçük kız onun gibi şanslı değil çünkü kitapta Obayda'nın en yakın arkadaşı ve aynı zamanda bir bocha posh olan Rahim, kendinden yaşça büyük köyün ağasına verildi. Henüz 13 yaşındayken... Her ne kadar ülkemizde de duyuyor olsak da Afganistan'ın da acımasız gerçeği ne yazık ki çocuk gelinler... Kitapta da buna değinilmişti. Bir erkek çocuğunun sokaklarda özgürce oynayabilmesi, istediği yere gidebilmesi, her zaman yemeğin en güzel yeriyle beslenmesi... kız çocuklarının ise böyle haklara sahip olmaması... işte bu ne yazık ki Afganistan'ın acımasız gerçeklerinden... bir kitapta daha bunu okuduk. Güzel, etkileyici bir kitaptı. Böyle kitaplara çok fazla detaylı yorum yazılamıyor ne yazık ki. Ama böyle kitaplar bazen okunmalı ki sahip olduğumuz hayatla ne kadar şanslı olduğumuzu fark edebilelim. Sizlere de tavsiye ederim.
Baskı: Atlantis'in Kalbi (Poseidon Savaşçıları #8)
https://illekitap.blogspot.com/2020/09/alyssa-day-atlantisin-kalbi-poseidon.html Poseidon'un Savaşçıları serisini bitirmiş bulunuyorum. Ne seriydi ama... tek kelimeyle nefes kesici, aşk dolu, tutkulu, aksiyon dolu, savaşlı ve sonunda büyük zaferli bir seriydi. Her bir kitabı birbirinden güzeldi. Bence fantastik severseniz bu seriye el atmadan geçmeyin! Alyssa Day'in ne yazık ki ülkemizde tek yayınlanan kitapları bu seriye ait. Ama serinin bütün kitapları birbirinden güzel. Ayrı ayrı karakterler ve hikayeler gibi görünse de amaç tek olunca ve olay döngüsü de devam niteliğinde olunca sıralı okuyun derim ben. Gerçi ilk kitaplar biraz zor bulunuyor sanırım ama bulunca asla es geçmeyin! Bu kitabın kısaca konusuna değinmek gerekirse; Alaric artık duygularını durduramıyor ve Quinn için her şeyi göze alma durumuna gelmiştir. Jack'i hayata döndürmek için uğraşırken Trident'n son taşı olan Poseidon'un Gururu'nun da yeri belli olunca Alaric, Quinn'i bırakmamak adına taşı almaya gitmez ki zaten onlar bu konuda konuşurken bir İblis ve Atlantisli genlerine sahip bir iblise Batlamyus'a kaptırırlar bu taşı. Üstelik Batlamyus, Anubisa ile de iş birliğindedir. Kendini Atlantis'in Kralı olarak tanıdan adam dikkatleri üzerine çekerken Quinn'i kendine eş olarak ister ve diğer kraliyet ailesi ve savaşçıları da Anubisa'ya verecektir. Alaric bir yandan sevdiği kadını korumaya çalışırken bir yandan da görev bilinciyle hareket etmektedir. Bir de bunların yanında Keeley'in Atlantis'in Başrahibi'nin ruh birleşmesiyle güçlerinin çoğalacağını söylemesiyle işler daha da karmaşıklaşır. Bu arada da Atlantis'in kalkabı zedelenmeye ve su sızdırmaya başlamıştır. Sınırlı zamanları vardır ve güçlerini hem Atlantis'i korumaya adarken bir yandan da taşı bulup görevini tamamlamak zorundalar. Tabi Alaric, öncelikle Quinn'in güvenliğini önemsemektedir. Kitap bu yolculuğu anlatırken Alaric ve Quinn'in duygularını daha yoğun bir şekilde okuyoruz. İlk kitaptan beri bu kitaba dair beklentim çok yüksekti ve beklentimin çok ötesinde çıktığını itiraf etmeliyim. Savaş sahnelerinden tutun da Alaric ile Quinn'in arasındaki ilişkiye... Atlantis'in yükselişinden tutunda kalkan zedelenince oluşan paniğe kadar... her şey muhteşemdi. Kelimenin tam anlamıyla seriye yakışan bir son oldu! Alaric'in tereddütleri, artık kendisini düşünerek hareket edecek olması, Quinn'i öncelikli görmesi ama yine de görevini yerine getirmesi, ikilemleri çok iyi aktarılmıştı. Özellikle Quinn'e karşı duyduğu aşk... muazzamdı. Quinn ise... tam da Alaric'e göre bir kadındı. Savaşçı, sinmeyen, korkmayan, pes etmeyen bir kadın. Zaten onun bu halleriydi ya dikkatini çeken de. Özellikle taşın peşine düşmesi ve almayı başarması çok iyiydi. Alaric'in ruh birleşmesi sonucu ve Quinn ile ilk sevişmelerinden sonra olanlar süperdi. Alaric'n parıldamalarını hayal derken Fantastik Dörtlü filminde ateş adam vardı ya onun gibi bir şey düşündüm hep :). Anubisa... yaptı yine yapacağını ama sonu güzel oldu. Bütün bir seri boyunca bu hazzı bekledim :) Bütün savaşçıların tekrardan Atlantis'te toplanmaları ve kapının kafasına göre davranması çok eğlendirdi beni. O son savaş muhteşemdi. Okurken nefesimi tuttum bazı sahneler de.. süperdi. Poseidon'un yine kendini göstermesi harikaydı. Hele son sahnede çıkıp da Quinn ile konuştuğu şimdiye kadar senindi artık benim muhabbetinde kahkaha attım :) Jack'in sonunda geri dönmesi süperdi. Son tam son oldu aslında kitapta. Gülümseyerek ve tatmin olarak kapattım kitabı. Bahsetmek istediğim çok şey var ama susuyorum spoiler olur diye. Ama keşke bu serinin dizisi olsa da doyasıya izlesek ya da filmi olsa... Ya da Martı Yayınları yazarım başka serilerini de yayınlasa da doyasıya okusak. Ben çok çok sevdim, bu türü sevenler mutlaka okumalı.
Baskı: Sahte Balayı
https://illekitap.blogspot.com/2020/09/christina-lauren-sahte-balay.html Öncelikle yazarın kaleme aldığı kurgu, eğlenceli, romantik, kardeş ilişkilerine ve aile ilişkilerine fazlasıyla değinen, okurken zaman zaman eğlendiren zaman zaman da kaşlarınızı çattıran ve yürü be kızım tarzında tavırları takınmanıza neden olacak detaylarla süslü bir romanstı. Özellikle tam romantik komedi tadında bir film izliyormuş gibi hissettirdi ve su gibi aktığı için de hemen okunup bitiyor. Yani bunaldığınızda hemen elinize alıp okusanız bir günde bitirebilirsiniz. Kitabın konusundan kısaca bahsetmek gerekirse; Olivie'nin ikiz kız kardeşinin düğününde damat ve gelin dahil bütün herkesin zehirlenmesi ve sadece damadın kardeşi Ethan ve Olivie'nin zehirlenmemesi sonucunda gelinle damadın yerine Ethan ve Olivie ayarlanmış balayı tatiline giderler. Çünkü tatil ne ertelenebiliyor ne de mazeret kabul edebiliyordur. Tanıştıkları andan beri anlaşamayan Ethan ve Olivie, balayı tatilinin onlar için işkence gibi geçeceğini düşünse de işler planladıkları gibi gitmez. Çünkü otele kayıtları gelin ve damadın adıyla yapılmış ve gelen çiftin de yeni evli çift olması beklenirken kardeşlerinin kimliklerine bürünerek evli rolü yapmak zorunda kalırlar. Bir de orda Olivie'nin yeni patronu ve Ethan'ın eski sevgilisiyle de karşılaşınca işler iyice karmaşıklaşır ve bir çift olarak davranmak ve ona göre aktivitelere katılmak zorundalardır. Bu süre zarfında birbirlerinden hoşlandıklarını fark eden Ethan ve Olivie, beraber geçirdikleri zamanlarda bütün yaşadıkları nefret hikayeleri, yanlış anlaşılmalar ve duygular ortaya döküldüğünde zamanla filizlenmeye başlayan aşk da kendini gösterir. Ancak çok büyük bir sorunları vardır çünkü Ethan, kardeşi Dane'ın sırlarını biliyordur ve bu sırlar hem kendi ilişkisinde hem de Dane'in evliliğinde sorun açacak sırlardır. Olivie büyük bir sınav verecektir. Öğrendiği bu sırları kardeşine anlatıp Dane'in pisliklerini ortaya döktüğünde ona inanmayı reddeden kardeşi ve sevgilisiyle büyük bir savaşa girer. Bu savaş sonrasında kimin kazanacağı ve aşklarının ne olacağını okuyoruz. Öncelikle Ethan'ın kitaplarda tanıdığımız o çapkın, girişken ve utanmaz karakterlerden olmaması çok hoşuma gitti. Bazen çekingen olması, bazen utangaç olması çok güzeldi. Hatta bazen bazı şeylerin gizli kalması konusundaki tutumu da çok tatlıydı. Bu yüzden Ethan gibi bir karakteri okumak çok güzel bir değişiklik oldu. Olivie ise... bütün o şanssız olduğu inancına rağmen duruşunu bozmadan göze aldıkları çok cesurcaydı. Bütün gerçekleri ortaya döktüğünde geri adım atmadan durması çok iyiydi. Sonunda kazanan olsa da bir süreliğine herkesin cephe aldığı kişi olması takdirlikti. Yürü be kızım dedim. Bir de bu lafı Ami'ye söyledim. Dane'in oyununu ve bütün pisliklerini ortaya döküşü muhteşemdi. O cesur duruşu, içten içte parçalansa da karşısında yıkılmadan duruşu muhteşemdi. Aferin sana Ami! Dane zaten pisliğin tekiydi konuşmaya değmez! Olivie ve Ami'nin ailesi çok güzeldi. Her yerde bitmeleri, her şeye dahil olmaları falan çok güzeldi. Eğlenceliydi cidden. Olivie ve Ethan arasındaki diyaloglar çok eğlenceliydi zaman zaman. Eğlendiğim muhabbetler vardı. Kahkaha attırmıyordu ama gülümsetiyordu. Tabi ki kitabın sonunda aşk kazandı. Ethan'ın Olivie'ye evlenme teklif etme sahnesi de komediydi :D Genel olarak kitabı sevdim. Eksikleri vardı bunu inkar edemem ama okurken eğlendim, sıkılmadım da bu da artıdır bence. Romantik komedi, romans severlere tavsiye ederim deneyin :)
Baskı: Tutsak (İskoç Muhafız Alayı, #2)
Monica McCarty - Tutsak (Highland Guard #2) yorumu için: https://illekitap.blogspot.com/2020/09/monica-mccarty-tutsak-highland-guard-2.html
Baskı: Mafya (Blood for Blood #3)
Kitabın yorumu ve alıntılar için aşağıdaki linke tıklayınız. https://illekitap.blogspot.com/2020/09/catherine-doyle-mafya-blood-for-blood-3.html
Baskı: Cehennem (Blood for Blood #2)
Yorum ve birkaç alıntı için: https://illekitap.blogspot.com/2020/09/catherine-doyle-cehennem-blood-for.html
Baskı: İntikam (Blood for Blood #1)
Kitabın yorumu ve birkaç alıntı için: https://illekitap.blogspot.com/2020/09/catherine-doyle-intikam-blood-for-blood.html
Baskı: Yetim Koleksiyoncusu
Çok severek okudum, detaylı yorum ve birkaç alıntı için: https://illekitap.blogspot.com/2020/09/ellen-marie-wiseman-yetim-koleksiyoncusu.html
Baskı: Küçük Prens
Yorum ve birkaç alıntı için : https://illekitap.blogspot.com/2020/08/antoine-de-saint-exupery-kucuk-prens.html
Baskı: Atlantis’in Vampirleri ( Poseidon Savaşçıları #7 )
Kitabın detaylı yorumu ve alıntılar için : https://illekitap.blogspot.com/2020/08/alyssa-day-atlantisin-vampirleri.html
Baskı: Çizgili Pijamalı Çocuk
Yorumun tamamı ve birkaç alıntı için: https://illekitap.blogspot.com/2020/08/john-boyne-cizgili-pijamal-cocuk.html
Baskı: İki Ateş Arasında (İskoç Muhafız Alayı, #1)
Yorum için ve alıntılar için alttaki linke bakınız. https://illekitap.blogspot.com/2020/08/monica-mccarty-iki-ates-arasnda.html
Baskı: Oyunbozan
https://illekitap.blogspot.com/2020/08/julie-garwood-oyunbozan-buchanan-renard.html Bu kadının kalemine bayılıyorum. Kitabı çıktığı gibi almış olmama rağmen henüz ayrılmaya hazır olmadığımdan dolayı okumayı hep erteliyordum ama arkadaşlarla beraber okumaya karar verince hadi dedim ve elime aldım kitabı :) Öncelikle her ne kadar henüz okumadığım Garwood kitapları olsa da -3 tane var- kadının kurgularına bayılıyorum. Beni her zaman şaşırtmayı ve tatmin etmeyi başarıyor. Akıcı, sürükleyici, merak uyandıcı, nefes kesici, aşk dolu kurguları kaleme alıyor. Her şey o kadar dozunda ve o kadar güzel harmanlanmış oluyor ki polisiye ile aşkı okuyor olmanıza rağmen karşınızda biri hayat hikayesini anlatıyormuş gibi hissediyorsunuz. Bu kitabı da öyle, polisiye, aile dramı, kovalamaca, macera, aşk her şey var. Her bir detayıyla heyecanla okutuyor ve aşk kendini çok güzel hissettiriyor. Güçlü erkek karakterlerin yanında erkeklerin altında kalmayacak kadar güçlü kadınlar yazıyor olması da pahabiçilemez. Bu konuda takdir ettiğim ve sevdiğim yazarlardan biri. Kitabın kısaca konusundan bahsetmek gerekirse; Avery, annesi tarafından terk edilmiş büyükannesi ve teyzesi Carolyn tarafından büyütülen, yaşadığı bütün olumsuzluklara rağmen FBI'nın veri işlem departmanında çalışan genç bir kadın. Teyzesinin ısrarlarına dayanamayıp onunla bir haftalık spa tatili için işine ara verdiğinde hayatının değişeceğini hiç tahmin etmiyordu. Teyzesi ondan önce spa için gittiğinde ve Avery'de uçağını kaçırıp bir günlük gecikme yaşadığında olaylar ikili için tepetaklak oluyor. Yakalanamayan ve FBI'nın peşinde olduğu seri katil Monk Edwards, psikopat rortağı aynı zamanda Avery'nin annesi olan Jilly ile beraber, Avery'nin teyzesini ve üç kadını daha kaçırır. Onları etrafı bombalarla çevrili bir dağ evine hapsedip de Avery'nin peşine düştüğünde hiçbir şeyden haberi olmayan genç kadın kendini bir kovalamacanın içinde bulur. Üstelik Monk'un peşinde ve onun izini süren eski donanma askeri ve pasif halde çalışan FBI ajanı olan John Paul'de Avery'nin yanındadır. İkisi bu kovalamacanın içinde hayatta kalma savaşı verirken hem rehineleri sağ kurtarmaya çalışıp hem de Monk'u ele geçirmeye çalışmaktadır. Bir av oyununda Avcı olan Monk ve av olan John Paul ve Avery çiftinin nasıl hayatta kalma çabalarını okuyoruz. Bir de bu avın içinde ikili arasında filizlenmeye başlayan aşkın kendini ara ara gösterip sonunda da dayanılmaz bir şekilde kendini belli ettiğinde karakterlerin tepkilerini okuyoruz. Öncelikle söylemek isterim ki Monk Edwards ve Jilly ile ilgili detaylar, Jilly'nin amacına ulaşmak için kullandığı kişiler, her şey muazzam bir şekilde kurgulanmıştı. Özellikle Jilly'nin fazlasıyla akıllı olduğunu kanıtladığını söylemeliyim. Korkulacak kadın! Şeytana pabucunu ters giydirir derle ya bu kadın şeytan farkına varmadan cehennemin tapusunu alır şeytanı da kapının önüne asker yapar ve şeytan bunların farkına bile sonradan varır öyle bir kadın. Zaten kitabın sonunda bütün bu olay döngüsü çözüldüğünde yok artık dedim. Hiç tahmin edemeyeceğim boyutta bir plan yapmış kadın dedim. Bu yüzden bu detayları aşısı çok sevdim. Kitabın polisiye kısmı muhteşemdi anlayacağınız. Bütün kovalamacalar, Monk'un John Paul ve Avery'nin peşine düşerek onları ormanda takip etmesi, zekice hamleler yapması ve onların oyununa gelmeyip yapacağı hamleleri önceden tahmin edebiliyor olması muhteşemdi. Resmen bir an bir av okuduk dedim. Hatta zaman zaman geyik gibi avlanacaklar diye de düşündüm ama tabi baş roller ölemezlerdi :D Avery'nin bütün travmatik geçmişine rağmen ayakta ve güçlü bir kadın olmasını çok sevdim. Bütün bu kovalamacanın içinde John Paul olmazsa hayatta kalamayacakmış gibi görünmesine rağmen olayları yine çözen ve son atışın yapılmasını sağlayan da Avery oldu. Kadın süperdin :D John Paul ise... adamım sen nasıl mükemmeldin ya :D kitaptaki tarifini geçtim adamın hamleleri, korumacı tavırları, asker hareketleri ve bazen Avery'ye bebeğim, tatlım gibi tabirler kullanması beni bitirdi. Hatta onu kasabada FBI ile bırakıp gidecekken sonra vazgeçme çabası sonrasında beraber gitmeleri, sahilde beraber hareket etmeleri, kıskanmaları... harikaydı :D Avery'nin teyzesi Carolyn yani kısaca da Carrie -kitapta da çoğunlukla Carrie diye geçiyor- tam bir cadalozdu. Aslında değildi ama öyle gibiydi de :D Avery konusunda çok korumacı falan ama kadının pes etmeden hayatta kalmak için çalışması, fikir üretmesi falan çok güzeldi. Resmen FBI ajanlarına falan da kök söktürdü hastanede :D çok eğlenceliydi koca koca adamların bir kadından böylesine korkması :D çok eğlendim orada :D Ayy normalde çok anlatmak istediğim şey var ama ne spoiler olsun ne de okuma hevesiniz kaçsın istemem o yüzden kısa kesiyorum. Ben bu kitaba bayıldım. Bu serinin diğer kitaplarını da tamamlayacağım ve tez zamanda okuyacağım :) Keşke diğer kitaplara yeni basımlar yapılsa çünkü çok fahiş fiyatlara satılıyor ne yazık ki eski kitaplar :(
Baskı: Uyanış (Ciltli)
https://illekitap.blogspot.com/2020/08/busra-toraman-uyans-amazon-efsaneler-3.html Amazon Efsaneleri Serisine son sürat devam ederek, seriyi sonlandırdım. Evet doğru duydunuz seriyi yüzümde kocaman bir gülümsemeyle bitirdim çünkü cidden yakışan bir şekilde sonlandı ve beni mutlu eden serilerden biri oldu :) Büşra Toraman'ın sadece bu serisini okuduğumu utanarak itiraf edebilirim. Yazarın diğer serisine de el atacağım kesinlikle çünkü bunu o kadar çok beğendim ve tam olarak bana benim istediğimi verdiği için o seriyi de seveceğimi düşünüyorum. Yazarın oldukça akıcı, heyecanlı ve asla durulmayan olay döngüsüyle kaleme aldığı bir seriydi. Kesinlikle sıkıcı değildi ve cidden kalemi de oldukça güçlüydü. Sevdim. Serinin son kitabı olduğu bütün olaylar çok güzel ve tatmin edici bir şekilde birbirine bağlandı ve Aleka ve Gregg kendi mutlu sonlarına ulaşırken hayat akmaya devam ediyor... Bunu yazar çok güzel bir şekilde göstermiş ve bu yüzden ben de çok sevdim. Kitabın konusuna kısaca değinmek gerekirse; ikinci kitapta İhanetin Çarkları'nda Aleka, Gregg, kardeşi ve arkadaşlarıyla beraber Doryaların esiri olmuştu. Kitapta oradan devam ediyor ve Aleka ve Gregg hem sevdiklerini korumaya çalışırken hem de hayatta kalmaya çalışıyorlar. Bu sırada birbirlerine karşı olan duygularıyla da sınanıyorlar. Diğer bir tarafta da onları kurtarmak için Koperler ve Amazonlar iş birliği yapmak zorunda kalıyorlar. Doryalara karşı savaşmaları, birlik olmalarının yanında aynı amaca karşı savaşan Koperler ve Amazonlar arasındaki anlaşma Aleka ve Gregg'in ilişkisi ile daha da güçlenmeye başlarken aralarındaki hainler ve onaylamayanlarla olaylar durulmaz. Ama Gregg'in annesinin ve babasının kimliği ve dahası da Aleka ile olan ilişkisi bütün olayların onların üzerine dönmesine neden olmaktadır... Öncelikle Aleka'nın ilk kitaptan son kitaba kadar olandaki değişim sürecini okumak muhteşemdi. Özellikle Gregg'e karşı duygularını kabullenmesi, sevgisini itiraf etme biçimi, anne olma halleri çok güzeldi. Gregg'in de hep Aleka'ya içinde bir şeyler olduğunu bilerek hareket ederken Aleka'dan karşılık almaya başladığındaki rahatlığı ama yine de bazen tedirginliği ve her şeye rağmen de aşık, korumacı halleri çok güzeldi. Koperlerle Amazonların anlaşmaları ve bu anlaşmanın getirileri çok güzel kurgulanmıştı. İllaki karşı çıkanlar olacaktı ama buna rağmen otoriteye karşı gelmeden kabullenmeleri falan çok iyiydi. Doryalarla yaşadıkları ise muhteşem kurgulanmıştı. Tuzakları, testleri, tesisleri, ellerindeki teknoloji ve daha da önemlisi Aleka'ya yaptıkları... nefes kesiciydi. Özellikle Doryaların ilk sorgulamalarında Aleka ve Gregg'in tavırları... Aleka'nın Gregg ile ilgili yaşadıkları... kendi halkı ile Gregg arasında yapmak zorunda kaldığı seçim... muhteşem kurgulanmıştı. Ama ondan daha muhteşemi de Aleka tek başında esir düştüğünde emin bir şekilde geri geleceğini bunu ödeteceğini söylediği satırlar çok güzeldi. Kitabın en sürpriz yanı benim için Gregg'in babası ve Tess'in bir kopere aşık olmasıydı. Evet, azıcık spoiler oldu sanırım ama yapacak bir şeyim yok çünkü şaşırtan bir detaydı söylemezsem içimde kalırdı. Gregg'in babası sürpriz oldu çünkü bu onun ne olduğunu ortaya daha net çıkardı. Bu kadar güçlü olması ve sırtlanların yanında bir tane de pumasının olmasını açıkladı. Aleka'nın babası ve kardeşleriyle ilgili detaylarda çok sürprizdi. Bazen yapılan seçimlerin kötü sonuçlar doğurduğunu gerçekler ortaya çıktığında ancak bunu öğrenebiliyoruz bunun en iyi örneği Gregg'in ve Aleka'nın aileleri hakkındaki gerçekler oldu. Olaylar çok güzel sonuçlandı. Tam da bu kitaba yakışacak şekilde sonlandı bu yüzden seriyi bitirdiğimde yüzümde tatmin olmuş bir tebessüm oldu. Çünkü tam da hayal edebileceğim gibiydi. Bütün her şeye rağmen mutlu olmayı ve beraber olmayı başarabilmeleri çok güzeldi. Fantastik kitapları sevenlere şiddetle bu seriyi tavsiye ederim. Zaten ben yazarın diğer serisini de almayı planlıyorum. Çok güzeldi.
Baskı: Takip (Briar U #1)
https://illekitap.blogspot.com/2020/08/elle-kennedy-takip-briar-u-1.html Elle Kennedy, Off-Campus Serisi'nden kurgularını ve kitaplarını bildiğim bir yazardı. O serisi Yabancı Yayınları'ndan çıktı ve 4 kitaplık bir seriydi. O seriyi çok severek okumuştum ve favorilerim arasında yer alır. Aynı yazarın başka bir serisinin daha ülkemizde yayınlanıyor olmasından mutluyum. Bu yüzden de çıktığı gibi kitabı aldım ve şimdi de yorumuyla karşınızdayım. Öncelikle söylemek istediğim bir şey var. Bu seri yani Briar U Serisi, Off-Campus Serisi'nin yan serisi gibi bir seri. Şöyle ki o seride tanıdığımız hokey oyuncularından biri olan Dean'in kız kardeşinin hikayesiyle başladı seri. Dolayısıyla oradaki karakterleri burada da görüyoruz ki zaten bu serinin karakterleri de hokey oyuncusu ve aynı üniversitenin ve aynı takımın oyuncuları... Bu yüzden eğer okumadıysanız tavsiyem o seriyi de okumanız. Ayrı ayrı ve bağımsız olarak okunabilinir seriler ama o seriyi de çok sevdiğim için onu da okumanızı tavsiye ederim. Elle Kennedy, akıcı, eğlenceli, aile ve arkadaş ilişkilerine değinen hafiften de spora dokunuşlar yapan, üniversite çağındaki gençlerin aşklarını ve hayatlarını anlatan bir kurguyu kaleme almış. Akıcıydı, çok eğlenceliydi. Aşk ve tutku doluydu. Dün gece 100 sayfa okumuştum ve bu akşam işten sonra oturdum okumaya başladım bir baktım ki kitap bitmiş öyle de su gibi akıyor. Başladığınız zaman yarım bırakma durumunuz asla olmaz bu kitap mutlaka biter yani. Kitabın kısaca konusuna değinmek gerekirse; Summer, bir sene önce ağabeyinin yanına geldiğinde onun hokey arkadaşlarından biri olan Colin Fitzgerald'a vurulur ve o zamandan beri içten içe ona duyduğu hayranlık yerini aşka bırakırken Colin genç kızdan hep uzak durmaya çalışır ve onun bulunduğu ortamlardan da kaçar. Ancak bir yıl sonra bir yılbaşı gecesi aralarındaki çekim zirveyi bulduğunda Colin, Summer'ı istemediğine kendini inandırmak için arkadaşlarından biri olan Garrett'a söylememesi gereken şeyleri söylediğinde ve Summer bunları duyduğunda işler karma karışık olur. Yılbaşı gecesi hiç planlamadığı şeyler yapan Summer, Colin'in hokey arkadaşı aynı zamanda ağabeyi Dean'in arkadaşı Hunter'ı öper. Bu durum ilerleyen günlerde durumu daha da karmaşık hale getirir çünkü Hunter yavaş yavaş Summer'dan hoşlanmaya başlar ve Colin'in Summer'ı hep iten ve ondan kaçan tavırları da genç kızı Hunter'a yönlendirir. Tam kaybetmek üzereyken aklı başına gelen Colin, içine dönük, duygularını anlatmaktan çekinen ve sessiz karakterini bozarak duygularını anlatacak mı? Summer'ı kazanmayı başaracak mı? Bunları okuyoruz... Tabi bu yolda daha bir sürü eğlenceli, romantik ve bazen de sinir edecek bir çok olay da var :) Öncelikle Summer'ı Dean'in kitabı Hesaplaşma'dan tanımış ve görmüştük. Oradaki hallerini de çok sevmiştim ve şimdi bu kitapta ona odaklı okumak daha da eğlenceliydi. Dışa dönük karakteri, düşüncelerini açıkça söylemesi, saf, temiz halleri, uyanık olmaması ve insanların hep iyi yanlarını görme eğilimi çok tatlıydı. Hiç uyanık bir kız değildi. Zengin bir aileden gelmesi, dikkat çekici güzelliği olmasını bile kullanmadan çok doğal ve normal tavırları çok güzeldi. Summer'ı da diğer kızlardan ayıran özelliğiydi bu. Summer'ın güvensizlikleri, bunun altından kalkamadığı durumlar, Colin'in ona yardımcı olma çabalarına verdiği tavırları çok güzeldi. Ama bunun yanında da özgüveni ise... takdirlikti. Öyle tavırları vardı ki hayran olmamak mümkün değildi. Bu yüzden Summer muhteşemsin bebeğim :) Colin ise... adamım sen bir yıldızsın, hokey yıldızı, bir video oyun tasarımcısısın... kendine gel diyesim geldi hep. Onun da geçmişinden yaşadıkları bu adam olmasını sağladı belki ama bazen de suskunluğu, sessizliği ve düşüncelerini ya da duygularını kolaylıkla dile getirememesi beni sinir etti. Gerçi sonunda güzel kazandı çünkü karşısındaki Summer'dı. Fazlasıyla dışa dönük olan... ikilinin uyumu bu bakımdan çok güzeldi. Hunter'a üzüldüm. Cidden üzüldüm. Onun hikayesini okumayı hevesle bekliyorum çünkü bu kitapta kalbi kırılan o oldu. Hiç suçu yoktu, Summer'dan hoşlandı açık açık da Colin'e sordu Summer konusunu bu yüzden de Colin'e kızım ama kalp işte... Bu yüzden Hunter'ın da aşkı bulmasını ve aşık olmasını hevesle bekliyorum. Brenna'nın düşman sahalardaki büyük adama aşık olduğunu düşünüyorum. Kitabı okuyan anladı beni ya da okuyacaklar da anlayacaklar beni... Briar'ın en büyük düşmanı olan Harvard'ın hokey yıldızıyla arasında kesin bir şey olacak... Brenna sen tam bir vurgun yapacaksın kesin... Summer'ın barda kavga çıkarması, bağış gecesindeki tavırları, defiledeki halleri, futbolcularla provaları yaparken ki eğlenceli halleri, en son Nora ile olan olaydaki tavırları muhteşemdi. Bence bu kitabın yıldızı kesinlikle Summer'dı. Bir de Colin'in şu çok ünlü video oyun firması kurucusu Kamal Jain'e karşı tavırları muhteşemdi. Adam nasılda Summer için ileri geri konuştuğunda savundu sevgilisini... hele para peşinde koşan, servet avcısı sürtük dediğinde güldüm. Adamım sen kızın babasının otelinde bulunan bir balo salonundasın... o kız belki senden bile zengin ama sen kıza servet avcısı diyorsun :D çok güldüm orada ama sonrasındaki olaylar ve Colin'in tavrı süperdi. Normalde erkeklere hayranız ya bu kitapta benim Colin'den daha büyük hayranlığımı Summer kazandı! Kızım muhteşemdin sen! Summer'ın ailesi çok güzeldi. Birbirleriyle iletişimleri çok tatlıydı. Babasının devamlı ona prenses demesi, annesiyle iletişimi ve konuşmaları çok güzeldi. Hatta ağabeyi ile iletişimi bile muhteşemdi. Ayy kitapta bahsetmek istediğim daha çok şey var ama kitaba dair hevesinizi kaçırmak istemem bu yüzden okumalısınız diyorum. Cidden çok eğlenerek okuduğum bir kitaptı. Öyle eğlenceli ve romantik sahneleri vardı ki... Ama... Özellikle söylemek istiyorum ki +18 sahneleri de vardı bu yüzden rahatsız olanlar okumasın. Çok fazla yoktu ama rahatsız olanlar okumasın diye de uyarmak istedim.
Baskı: Psikiyatrist
http://illekitap.blogspot.com/2020/08/wulf-dorn-psikiyatrist.html Wulf Dorn kitabı yorumuyla karşınızdayım. Takipçiler bilir ki ben kendilerini daha önce hiç okumadım ve Tüyap'tan bir kitabını alayım dediğimde de en çok satılan kitabı Psikiyatrist olunca ben de onu aldım. Açıkçası psikolojik gerilim okumayı severim ve bu kitapta bana istediğimi verdiğini söylemeliyim. Wulf Dorn, Alman bir yazar ve benim bu türde okuduğum tek Alman yazar Sebastian Fitzek'di şimdi bir de koyu takipçisi olacağım bir yazar daha var o da Wulf Dorn oldu. Merak uyandırıcı, gerilim dolu, zaman zaman durağan olsa da genelinde akıcı, sürükleyici ve heyecan verici bir kurgusu vardı kitabın. Okurken çok aman aman gerildim diyemem ama tam kendimi kaptırdığımda Ellen'ın o izleniyormuş hissini bende yaşadım ve istemsizce çevreme bakma isteği oldu içimde. Bu yüzden ara ara yaşadığım o gerilim kısımları tam da beklediğim gibiydi. Direk yoruma girdim ama önce kitabın kısaca konusundan bahsedeyim. Ellen Roth, bir psikiyatristtir ve çalıştığı hastaneye ve onun bölümüne bir kadın gelir. Şiddet görmüş, kendi iççine kapanmış, ürkek, korkak bir kadın. Ellen bu kadına ulaşmak ve onu korkularından kurtarmak için yardım etmeye karar verir ama ertesi gün kadının yanına meslektaşı Mark ile gittiğinde kadın yoktur. İşin kötü tarafı ise o kadına dair hastanede de bir iz yoktur. Ne bir kayıt ne de o odada kaldığına dair bir iz... Ellen, her ne kadar bu durumda şaşırsa da ve kimseyi kendisine inandıramasa da kadını bulmaya karar verir. Çünkü bu kadına zarar veren Kara Adam olarak anılan adam Ellen'a ulaşmış ve onu kendisinin kurduğu bir oyunun içine çekmiştir. Ellen, Kara Adam'ın kim olduğunu bulamazsa kadın ölecektir üstelik Ellen'da ölecektir. Ellen için zaman hızla akarken her ne kadar başta Mark'tan sonra da erkek arkadaşı Chris'ten şüphelense de aslında olaylar bambaşka bir yere çıkmaktadır. Hem büyük bir gizem hem de büyük bir psikolojik sınav vardır... Ellen'ın nasıl başa çıkacağı, kadına ne olacağı ve Kara Adam'ın kimliği ise kitabın ayrıntılarında gizli. Öncelikle Ellen'ın kadın için pes etmeden çabalaması, gizemi çözmeye çabalaması çok güzeldi. Çevresindeki herkese şüpheli gibi yanaşsa da sonunda Mark ile olan yardımlaşması ve sonrasındakiler de çok güzeldi. Mark'ın Ellen için yaptıkları çok güzeldi. Yani evet okurken seven bir adamın yaptıklarını gördük ama şunu da söylemeliyim ki Mark'ın sonuna üzüldüm hep içimde bir umut vardı onun mutlu sonu için ama yazar sonunda öyle bir ters köşe yaptı ki resmen tepetaklak oldum... Böyle bir kitaba dair neler söylenir bilemiyorum spoiler vereceğim diye çok korkuyorum. Ama verirsem de affola... Ellen'ın yaşadıkları, Kara Adam ile olanlar, Mark'ın ve arkadaşının yardımıyla olayı çözmeleri ve kitabın sonundakiler çok güzel kurgulanmıştı. Okurken hiç orası böyle olmasaydı falan diye düşünmedim. Her şey yerli yerindeydi ve daha başkası olamazdı bence. Ayrıca kitabın sonu... evet... kitabın sonu muhteşemdi. Açıkçası hiç böyle bir son beklememiştim. Çünkü nedense bambaşka şeyler düşünmüştüm. Mesela Kara Adam'ın Ellen'ın bir türlü ulaşamadığı erkek arkadaşı Chris olabilirdi... ama bu durum işte çok klişe olurdu ve yazar bundan kaçınmış okuru tatmin edecek bir durum oluşturmuştu. Sevdim bunu... Kitabın sonunu cidden iki sefer okudum çünkü beklemediğim bir sondu. Böyle bir kitapta beni en tatmin eden de tahmin edilemez son oldu açıkçası. Kitaba dair yorumumu uzatırsam çok fazla içeriğe gireceğim bu yüzden kısa kesiyorum ama çok sevdiğimi de söylemeliyim. Yazarın diğer kitaplarını da toplayıp okuyacağım kesinlikle. Eğer psikolojik gerilim seviyorsanız mutlaka denemelisiniz.
Baskı: İskoç Onuru
https://illekitap.blogspot.com/2020/07/jennifer-royce-iskoc-onuru.html Jennifer Royce'un son çıkan kitabı İskoç Onuru okundu bitti. Şunu söyleyebilirim ki yazarını bilmiyor olsam kesinlikle okurken Monica McCarty kitabı okuyormuşum gibi hissettim. Bu kadar mı profesyonelce araştırılıp yazılır, kurgu oluşturulur bir kitapta. Tek kelimeyle bayıldım. Hepimiz biliyoruz ki Jennifer Royce kendi kültürüne tamamen ayrı bir türde yazıyor. Kendisi Türk olmasına rağmen İskoç klan şefleriyle ilgili bazen de İngiltere dük, kontlarıyla ilgili kurguları kaleme alıyor. Bu türün şimdiye kadar altından oldukça güzel kalktığını düşünüyordum ama şu kitabı okuduktan sonra diğerleri bunun yanında sönük kaldı. Çünkü ciddi anlamda profesyonelce yazılmıştı. Bence yazarın en hit, zirve ve profesyonel eseriydi bu kitap. O kadar mükemmel ve kusursuzdu! Çok övdüm biliyorum ama okurken sık sık yazarın ismine bakma ihtiyacı hissettim çünkü cidden bazen Monica McCarty kitabı esintisi vardı. Benzemekten falan değil, McCarty okuyan bilir her ne kadar kurgu yazıyor olsa da kurguların içindeki savaşlar ve tarihi bilgiler gerçeklerden alıntılanır. Jennifer Royce da bu kitapta bunu yapmıştı. Bruce, Wallace, savaşlar, taktikler falan ve hatta kurguda adı geçen karakterlerin gerçekte yaşamış olmaları falan onu anımsattı bana. Kitapta ciddi emek, zaman, araştırma var... Jennifer Royce bence kendisini de aştı :D alınmayın ama cidden öyle yazarım bu kitaptan sonra bence daha iyisini yapmanız gerek daha azını kabul edemeyiz. Zirvenizi gördük Kitabın kısaca konusundan bahsetmek gerekirse; Lindsey beş yıl önce en yakın arkadaşının yaşadığı acı olaylardan sonra asla evlenmemeye ve aşık olmamaya yemin ederek kendini de korumak adına deli rolü yapmaktadır. Çılgınca hareketler, insanları korkutmalar, yüz boyamalar, saç kabartmalar derken beş yıl boyunca hem kendi klan halkını hem de kendi anne babasını deli olduğuna inandırmıştır. Ancak bir gün İskoç Kralı Bruce, en güçlü adamlarından biri olan Rob ile Lindsey'in babasının düşmanlığını sona erdirmek için iki klan arasında evliliği emreder. Rob ile değil, Rob'un kardeşi Sloan ile evlenmek zorunda kalan Lindsey bu sefer kaçamaz çünkü emir büyük yerden gelmiştir. Rob'un ve Sloan'ın planı bir yıl boyunca nişanlı olarak Lindsey'i klanlarında ağırlamak bu sürede savaşı sonlandırmak ve sonrasında nişanı bozarak Lindsey'i klanına geri göndermektir. Ancak planlar hiç de umdukları gibi gitmedi. Çünkü Lindsey ve Rob daha öncesinde karşılaşmışlardır ve Rob, Lindsey'in aslında deli olmadığını bilmektedir. Lindsey kimliğini saklamak için her ne kadar yüzünü boyasa da gerçeklerin eninde sonunda ortaya çıkma huyu vardır. Gerçekler ortaya çıkınca da Rob ile Lindsey arasındaki aşk kıvılcımlanacak ve ortalığı alev alacaktır... Ama... deli yalanlarından daha büyük sorunlar vardır. O da Rob'un geçersiz kılmak için uğraştığı evliliği ve karısı Adaira'dır. Çünkü İngiliz olan Adaira, ne kocasını Lindsey'e kaptıracaktır ne de evliliğinden vazgeçecektir. Sorunlar da o noktada boy gösterir... Öncelikle söylemek istediğim bir şey var ki o da Lindsey'in deli rollerine çok güldüm. İnanılmaz eğlendim ve bütün bu çılgınlıkların arasında etrafındakilerin verdiği tepkiler çok süperdi. Çok eğlendim deli Lindsey'i okumaktan. Rob'un klanı için her şeyi yapması, savaşçı kişiliği ve bütün bunların yanında Lindsey için yaptıkları çok güzeldi. Öylesine vahşi bir savaşçının böylesine güzel bir sevgili olması... sana aşık olabilirim Rob :) Adaira tam bir sürtük çıktı. Cidden hiç yapmaması gereken hamleleri yaptı. Eeee ne oldu sonunda halk ettiğini buldu. Ama şunu söylemek istiyorum, akılsız kadın sen Lindsey'e yaptıklarından sonra sanki Rob'u elde mi ettin? Daha beteri olmadı mı? Kaçak yaşamak zorunda kaldın? Rob'un nefesini ensende hissederek korku dolu zamanlar geçirdin? Adaira ve Ranald'ın sonu... işte onu hak ettiler. O kısımlar için yazarı tebrik etmek lazım cidden muhteşemdi. İşte bu be! dedim :D Bruce ve Wallace, hatta Edward hakkındaki detaylar, savaş stratejileri, savaş sahnelerinin anlatılması, Bruce'in babalığı, kızının kurtarılması, savaş yerleri... her şey muhteşem bir şekilde kurguya dahil edilmişti. İşte bu yüzden Monica McCarty'e benzettim. Çünkü o da böyle yapıyor, kendini diğerlerinden soyutluyor. Jennifer Royce'da bunu yaptı ve kendini bence diğerlerinden soyutladı. Ama bunu yaparak kendi kitapları arasında bu kitabı da soyutladı :D Rob'un Lindsey'in öldüğü zaman verdiği tepki falan muhteşemdi. Resmen okurken aşık bir adamın sevdiği kadını kaybettiğinde ne derecede kendini kaybettiği okuduk. Cidden muhteşemdi nefes kesiciydi. Hele o ateşin yakıldığı yerdeki külleri toplayıp da Lindsey'in en sevdiği yer olan şelalede ona bir mezar yapması... harikaydı! Lindsey'in herkesin öldüğünü zannederken hayatta kalması, sonrasında yaşadıkları da çok güzeldi. Kadın sen ne güçlüsün tam da Rob'a yakışır kadınsın dedim. Ahh bu arada Adaira'nın bu konudaki planı dâhiceydi ama elinde patladı çünkü Lindsey' öldürmeyi beceremedi. Ancak o yanma sahnelerinin ifadeleri falan çok güzel anlatılmıştı. Rob'u baba olarak görmek... işte o satırlar paha biçilemezdi. Kocaman savaşçının kollarında bir karış bir bebek ve savaşçı nasıl davranacağını bilemez falan... ayyy çok tatlıydınız :) Lindsey'in babasını öldüresim geldi okurken. Tanrı Aşkına! Bir baba kızını böylesine nasıl gözden çıkarır. Hayır kızın öldüğünü zannedince mi aklına geldi diyeceğim ama o zaman bile dan etmedi kalın kafasına... Aslında bahsetmek istediğim çok şey var ama spoiler olur diye korkuyor ve anlatamıyorum. Ama şunu söylemeliyim ki kitabı ciddi anlamda çok sevdim. Gerçekten muhteşemdi.
Baskı: Oyuncu
https://illekitap.blogspot.com/2020/07/vi-keeland-oyuncu.html Vi Keelan çok sevdiğim yazarlardan biridir. Şimdiye kadar ülkemizde yayınlanan bütün kitaplarını okudum ve Oyuncu'da çıkınca okumadan geçemezdim. Bu yüzden ay bitmeden size Oyuncu'nun yorumuyla geldim. Bu sıralar hem iş yoğunluğum hem de kuzenimin nikah hazırlıkları derken elime pek kitap alamadım bu yüzden yorumlarım çok gecikmeli geldi ama hiç okumamaktansa az okumak iyidir diyerek normalde bir günde bitireceğim kitabı üç günde bitirmiş olduğumu da araya sıkıştırayım. Özellikle kitaplarını çok sevdiğim yazar Vi Keeland'ın kitabını... Öncelikle kitabın çok akıcı, eğleceli, ateşli, aşk dolu bir kurguya sahip olduğunu söylemeliyim. Bir de yetişkin okurlara hitap ettiğini de çünkü +18 sahneleri var ve rahatsız olanların uzak durması gerektiğine dair uyarımı da yapayım. Kısaca kitabın konusundan bahsetmek gerekirse; Delilah bir spor muhabiri ve ünlü bir Amerikan Futbolu oyun kurucusu olan Brody ile ilk soyunma odası röportajını yapacağında genç adamın radarına takılmış ve onun kışkırtmalarına maruz kalmıştır. Sonrasında ikili arasında röportajlar ve arada beraber yolculuk yapmak zorunda kalmaları sonucunda aralarındaki çekime engel olmayıp bir ilişkiye başladıklarında her ikisinin de geçmişi peşlerini bırakmaz. Her ne kadar geçmişte bıraktıklarını düşünseler de yaşanan aşk önlerine çıkınca tereddütler, endişeler ve korkularda işin içine girince Delilah ve Brody'nin aşkları çok büyük bir sınavdan geçer. Sınavdan kalıp kalmayacakları ise kitapta gizli... Brody'i çok sevdiğimi söylemeliyim. Zaten Vi Keeland erkekleri genelde nasılsa Brody de öyleydi. Özgüveni yüksek, kendine güvenen ve ne istediğini bilen, sevdiğini söyleyen ve sevdiği kadından vazgeçmeyen adamlar yazıyor. Brody de o karakterlerden biriydi. Biz kadınların sevdiği her şey vardı yani :) Bunun yanında Delilah ise... kadının güçlü ve ayakları üzerinde duran bir kadın olmasının yanında tam da Brody'e kafa tutacak bir kadın olması çok güzeldi. Ama en çok hoşuma giden de Brody'e güvenmesi ve onun yapmadım dediğinde buna inanması güvenmesi çok güzeldi. Keşke kendi duygularına da böylesine güvenebilseydi... Vi Keeland'ın kitaplarında en sevdiğim şeylerden biri de aşk romanları olmasının yanında karakterlerin arkadaşlık ilişkilerine değinmesi ve bunu anlatırken de çok güzel kurgulamasıydı. Burada da Delilah'ın en yakın arkadaşı Indie'nin tavırları, arkadaşını çok iyi tanıması ve onun en zor zamanında yanında olması falan çok güzeldi. Willow'un tam bir sürtük olduğunu düşündüm. Geçmiştin gelecek asla olmayacaksın neden uğraşırsın. Kendi hataların yüzünde kaybettin sen adamı daha ne adım atarsın... ama bu kadının kurgularında en güzel şeyde gereksiz entrika ve takıntılı sevgililerin olmaması... Willow'da çabuk anladı ve gitti. Willow'un büyükannesiyle yaşananlar çok duygusaldı ve bence Brody'i tanımak, anlamak ve karakterini anlamak için çok güzel detaylardı. Kitabın sonunda yaşananlar çok güzeldi. O son bölüm var ya... çok tatlıydılar, çok şekerdiler... Brody aşkım benim olabilir misin diyesim geldi yani o kadar güzeldi o son bölüm. Yazarın kitaplarının hiçbiri seri değil, bağımsız okunabilinir. Romantik ve zaman zaman erotik diyebileceğimiz detayları olan bir kitaptı. Yani yetişkin bir kitaptı. Ben çok beğendim. Romans severlere de tavsiye ederim okuyun.