inci
@inci

Puanlar ve değerlendirmeler

Bu okurun kitap puanları ve yazılı değerlendirmeleri.

Baskı: Katiller Çetesi Lydia #7

http://illekitap.blogspot.com/2018/07/j-redmerski-lydia-katiller-cetesi-7.html Ah... Allah'ım ne kitaptı ama... cidden böyle bir şey beklemiyordum! Ne bekledim ne buldum ve o son neydi öyle! Belki de Katiller Çetesi'nin en can alıcı, en bomba kitabıydı! Siz ne düşünürsünüz bilmiyorum ama bence öyleydi. J. A. Redmerski tarafından yazılan Katiller Çetesi Serisi'nin 7. kitabı Lydia... tam da seriye yakışan ve hatta seriyi zirveye çıkaran kitap oldu. Zaten her bir kitabı bir öncekinden daha iyi olan bu seride bu kitaptan daha aşağısı olamazdı diye düşünüyorum ki başlarda kitabı sevemeyecek, beklediğimi bulamayacağımı falan düşünmüştüm ama yanılmışım. Hem de ne yanılmışım. Son 100-150 sayfayı hayretler içinde okudum desem yeridir. Yok böyle bir şey cidden! Muhteşemdi. Şu satırdan itibaren uyarıyorum... oldukça fazla bir şekilde SPOİLER içerir! Kitap, Izabel ve Naeva'nın Meksika'ya gitmeleriyle başlıyor. Zaten bir önceki kitapta, Victor kitabında, Izabel'in gitmek istediğini hatta planlarını yaptığını biliyorduk. Bu kitapta o kısımda kaldığı yerden devam ediyor ve Izabel ve Naeva Meksika'ya gidiyorlar. Bu arada Naeva, Victor ile Niklas'ın kız kardeşi... Birlik'ten biri değil. Neyse... Bu iki kız tekrardan köleliğe kadar düşüyorlar, hatta Naeva köle oluyor satılmak için eğitim falan görürken Izabel'in dik başlılığı ve itaat etmez tavırları ve ölümden korkmaması Javier'in erkek kardeşi ve onun yeni çiftliğinin eğitmeni olan Cesara'nın ilgisini çekiyor. Izabel bir şekilde çiftlikte hayatta kalmayı başarıp eğitmen görevi görüyor falan derken kızların satılma geceleri başlıyor. Ondan sonra da olaylar patlak veriyor çünkü kimsenin aklına bile gelmeyen itiraflar gecesi haline geliyor. Izabel, Naeva'yı ve onun tetikçi sevgilisini kurtarmak için kendini tehlikeye atar ve o an öğreniriz ki Javier'ı Izabel öldürmemiş. Hani ilk kitapta Sarai'de Victor gibi biz de Sarai'nin onu öldürdüğünü düşünmüştük ama öldürmemiş. Bu kitapta Javier kendini gösteriyor tekrardan çünkü Izabel tekrardan onların eline düşüyor. Javier'ın da tek derdi Victor Faust'u ele geçirmek. İşin ilginç kısmı bunu Victor'da öğreniyor ve Izabel'in kendisine ihanet ettiğini düşünüyor! Aslında teknik olarak haklı ama yine de Izabel'in de kendince sebepleri var... Fredrik ve Niklas'ın Izabel'i korumak adına birilerini Meksika'ya göndermeleri süperdi. Ama en şaşırtıcı kişi kesinlikle Victor'un gönderdiği oldu çünkü adam işini mükemmel yaptı. Victor bir kez daha bu işin ehli olduğunu kanıtladı. Açıkçası, Leo, Naeva ve Izabel'in sahnede artık ölümü kucaklayacakları sahneler nefes kesiciydi. Izabel, sahneye çıkıp da Javier'ın yaşadığını söylediği kısım... o sayfayı yeminle 3 kere okudum. Emin olamadım ben de... Ama bütün bunların yanında Izabel'in o evden kurtulması ve ardında 80 tane ceset bırakması süperdi. 6 kitap boyunca Izabel'in bir şeyler öğrenip öğrenmediğinden şüphesi olan 7. kitapta kesinlikle tam bir tetikçi olduğunu görüyor. Hatta eve Niklas ve Fredrik geldiğindeki sahne süperdi :) Ama... kitap çok feci bitti. Çünkü Niklas, Jackie'yi kurtarmaya gidiyor ama sanki ölümüne gidiyor gibiydi. Fredrik desen onun taklidini yapan katili bulmak için çırpınırken katil yani kadın... evet doğru duydunuz kadınmış o katil... Fredrik'i buldu. Evine geldi, adamını öldürdü ve oda yetmezmiş gibi Fredrik arabaya bindiğinde arka koltuğundaydı. Ama asıl şaşırtıcı detay ise o kadını Fredrik'in tanıyor olması... Evet evet evet... yok artık dediğinizi duyar gibiyim ama cidden böyle oldu. Peki ya Victor ile Izabel'in sonuna ne demeli... ayrıldılar... severek ayrılanlar kategorisine girdiler... ikisi de bir şekilde kendi yollarına gitti... Ve şimdi kitabı kapatıp dumur olmuş vaziyette kaldık... Aklımızda deli sorular? 8. kitap nasıl beklenecek? Serinin gidişine bakılırsa bu seri bitmez de... Sonuç da merakla sorularımıza aradığımız cevapları ne zaman alacağız? Niklas ölecek mi? Jackie'yi kurtarabilecek mi? Fredrik o kadını nereden tanıyor? Kadını öldürecek mi? İş birliğimi yapacak? Yoksa kendi mi ölecek? Victor, Vonnegut'u bulabilecek mi? Onun peşinden giderken kendi canından olacak mı? Peki ya Izabel? Allah'ın gerizekalısı Meksika'da ne işin var? Kızını bulabilecek misin? Peki ya Nora sen neredesin? Bu kadar girmek istediğin çete dağılırken hangi cehenneme gitti? Asıl sorulması gereken diğer iki soru ise... Fredrik, Niklas, Victor ölecek mi? Victor ile Izabel tekrar beraber olacak mı? Çetenin sonu ne olacak? Kitabı henüz okumayanlar okumasanız mı diğer kitap çıkana kadar diye düşünüyorum. Ama şunu da söylemeliyim ki kitaba başladığımda kitabın gidişatından eksik bulduğum şeyler olduğunu düşünmüştüm ama asıl mevzu zaten onlar değilmiş ki detaya girilsin. Asıl mevzu bambaşkaymış. İşin kötü tarafı Ephesus'a baskı yapıp 8. kitabı çıkarın diyemeyeceğiz çünkü muhtemelen henüz çıkmadı bile... Beklemek ciddi anlamda ölüm olacak. Umarım yazar çok bekletmez bizleri... Bu seriyi hep en başından beri şiddetle tavsiye ettim. Etmeye devam ediyorum. Devam da edeceğim. Mutlaka okuyun! Asla es geçmeyin! Çünkü kitap dünyasında sizleri şaşırtıp gökten yere çarpacak az sayıda kitap vardır. Bu seri de onlardan o yüzden arkanızı dönüp gitmeyin bu seriye!

Ateşle Oynama
7/1023.07.2018

Baskı: Ateşle Oynama

https://illekitap.blogspot.com/2018/07/asude-atesle-oynama.html Asude'nin son çıkan kitabı Ateşle Oynama kitabı da bitti. Şu anda Asude'nin okumadığım kitabı kalmadı ve yeni kitabını hevesle bekleme dönemine girmiş bulunuyorum. Asude'nin akıcı, sıkmayan, eğlenceli, aşk dolu kurgularını hep sevmiştim ve bu yüzden okuduğum hatta konusuna bile bakmadan aldığım nadir Türk yazarlardan biri kendisi, ancak bu kitabında ne yazık ki diğer kitaplarına kıyaslanırsa bir tık geri olduğunu hissettim. Nedenini daha sonra detaylıca açıklayacağım ancak şunu söyleyebilirim ki Asude'nin diğer kitaplarına nazaran 1 tık kötü de değildi ama olmayan şeyler vardı sanki. Kitabın kısaca konusuna değinmek gerekirse, İkiz olan Hare ve Sare, İstanbul'dan kaçarak Baharlıkoy'a yani doğup büyüdükleri yere geri dönerler. Sebepleri de serseri ağabeylerinin istediği parayı ona bulabilmek için Hare çalıştığı barı soyar ve orada kalırsa barın sahibin oğlu Doğu tarafından başı belaya gireceğini düşünen Hare, parayı ağabeyine verdikten sonra İstanbul'u terk edip memleketlerine dönerler. Orada Bahardır Dede diye sevdikleri ve kızları küçüklüğünü bilen yaşlı adam onları bir eve yerleştirip evin temizliğiyle ilgilenmesini ister. Kızların planı burada para biriktirip bir eczacı olan Sare'ye bir eczane açmaktır. Ancak evin sahibi doktor Engin ve ailesi büyük babasının rahatsızlığı yüzünden oraya gelince işler karışır.. bir de Doğu, Hare'nin yerini de bulunca işler daha da sarpa sarar... Engin ile Hare arasındaki ilişki, iletişim ve aşk çok güzeldi. Sevdim ama daha çok Doğu ve Sare arasında filizlenen aşk güzeldi. Çünkü onlarınki tam imkansızlığı barındırıyordu bence... birbirlerinden çok daha zıtlardı ama çok da mükemmel uydular birbirlerine... Şahsen benim favori çiftim kesinlikle Sare ve Doğu oldu bu kitapta. Ama Hare'nin deli dolu halleri ve Engin'in ağırlığının yanında Hare'nin ele avuca sığmaz tavırları da tam bir eğlenceydi. Kitapta en sevdiğim şeylerden biri de Engin'in ağabeyi Ercüment, eşi Kelly ve kızları Mia'ydı. Çok tatlı bir çiftlerdi. Özellikle Kelly'e bayılmamak mümkün değil. Kitapta sevmediğim şey ise... hani yukarıda bahsettiğim... Sare ve Hare'nin hırsızlık yapmaları... şartları, sebepleri ne olursa olsun... hayat onları buna zorlamış dahi olsa... sevdikleri kişilerden çalmışlar dahi olsa... ortada bir suç vardı. Bu hiçbir şekilde bir mazeret gösterilmesinin mümkün olmadığı bir suçtu... açıkçası bu durum, kendilerini haklı çıkarmaları falan pek doğru gelmedi bana. Bunu açık ve net söylüyorum ki sevmedim. Bir de Engin, çok şakadanak aşık olduğunu anlamadı mı? Bana mı öyle geldi bilmiyorum ama adam bir Ankara'ya gitti geldi, hop aşık olduğunu keşfetti... Bence biraz daha detaylanabilirdi o kısım gibi... Bilemiyorum, Asude'nin o mükemmel kalemine göre bir tık olmamışlık vardı sanırım kitapta. Onun haricinde güzeldi, okumaktan sevk de aldım. Aile ilişkileri, arkadaşlıkları falan çok güzeldi. Olayların gidişatı da güzeldi ve kitapta hep bir hareket olmasını da sevdim. Özellikle son bölümlerde, düğün kısmında Üstüner ve Soyönder çiftlerini görmek çok daha güzeldi. Özlemişim onları :) Asıl olay bölüm de benim nazarımda, Doğu'nun küçük kızlarla oturup oynaması, onlara kıyamaması ve pembe tokalardı.. .gözümde canlandırmak bile Doğu'yu gözümde milyonlarca tık yukarıya taşıdı Engin'den :) Sanırım ben Doktor Engin'den çok serseri Doğu'yu sevdim :) Sanırım gelecek kitap Tekin Soyönder'in kız kardeşi Sezin'in olacak. O kızı cidden merak ediyorum, çünkü tam bir çatlak ve bence dehşet bir kitap olmalı :) Ateşle Oynama kitabı benden 5 üzerinden 4 aldı. İlk defa bir Asude kitabına bu cümleyi kuracağım ama, diğer kitaplardaki gibi mükemmellik beklemeden okursanız çok seversiniz. Ama beklenti tavanda okursanız benim gibi sevmediğiniz detaylara çok fena takılırsınız :)

Kan Kırmızı
7/1021.07.2018

Baskı: Kan Kırmızı

https://illekitap.blogspot.com/2018/07/asl-karabulut-kan-krmz.html Aslı Karabulut, şuanda yanılmıyorsam üçüncü kitabını çıkarmış yazarlarımızdan biri. Kalemi akıcı, sürükleyici ama bazen -özellikle bu kitap için diyorum- aynı monotonluktan sıkıcı bir kısma kayıyor. Yine de aşk kendini okutuyor. Kitabın özellikle söylemem gereken en önemli özelliği kelimenin tam anlamıyla bence erotik romans kategorisine girecek kadar cinsellik barındırması. Türk yazarlarda bu kadarını pek okumuyoruz ya da ben hiç denk gelmedim ve şunu söyleyebilirim ki oldukça cüretkar buldum bu yönde kitabı ve yazarı. Bunu yargılamak için söylemedim normalde okuduğum şeyleri bir Türk yazardan okumak değişik geldi ve bizde de kitaplarda cinsellik işlenebiliyormuş dedirtti. Kitabın konusuna kısaca değinmek gerekirse, başarılı bir iş adamı olan Emir, arkadaşlarının oyununa gelerek ona ayarladıkları eskortla buluşmak için bir otel odasına gider yanlış zamanda yanlış yerde olan ve bir yanlış anlaşılma üzeri Balım'da aynı odada olunca ikisi ilk kez karşılaşırlar. Sonrasında ise Emir, Balım'ın hem iş ortağının hem de en yakın arkadaşının kardeşi olduğunu öğrenir. Aşk ilk kıvılcımını atarken ikisinin içine en büyük engelleri Balım'ın ağabeyi ve Emir'in en yakın dostu olan Erdem'in bu ilişkiye asla onay vermeyecek tavırları... Tüm bunların yanında ise Erdem, kız kardeşinin en yakın ve ev arkadaşı olan Lizzie'ye aşık olması da var... Kitap her ne kadar Emir ve Balım'ın aşkı üzerine kurulu olsa da aslında yandan Lizzie ve Erdem'in de aşkına değiniyor. Gerçi ben Balım ve Emir'in zaman zaman fazla aşk böceği hallerini okumaktansa daha fazla Erdem ve Lizzie okumak isterdim. Çünkü sırf aşk hikayelerinde hep aşk böcekliği olması insanı biraz sıkıyor. Ben de Emir'in hep kıskanç tavırları ve Balım'ın onu kışkırtan hallerine bir yerden sonra sıkıldığımı hissettim. Bunun yerine Erdem ve Lizzie'nin daha fazla aşık olma yolunu okumayı tercih ederdim. Okuyanlardan özellikle merak ettiğim şey var... siz de benim gibi Erdem ve Lizzie'nin ilk görüşte aşık olmalarının yanında çok sorunsuz bir ilişki yaşadıklarını düşündünüz mü? Çünkü ciddi anlamda çifte standart durumu vardı. Mesela Balım'ın annesi, Emir'in yaşını tecrübesini öne koyarak kızını uzak durmasını söylerken Erdem' de Emir'le aynı yaşta ve aynı tecrübeye sahipken henüz Balım'la aynı yaşta ve tecrübesiz olan Lizzie'den uzak durmasını söylemedi. Bence bu çifte standart! Ahhh... ahhh... şu erkeklere verilen şanslar neden kadınlarda yok! :) Neyse, ben kitabı genel anlamda beğendim ki zaten dediğim gibi Wattpad'de de okumuştum ve tekrar okudum. Çok çok mükemmel değildi ki aşk böceği hallerinden zaman zaman sıkıldığımı da söyledim. Ama onun haricinde güzeldi. Okumaya niyetlenenler özellikle uyarı veriyorum kitap kesinlikle +18 bilginiz olsun :)

Babam İflas Edince
10/1019.07.2018

Baskı: Babam İflas Edince

https://illekitap.blogspot.com/2018/07/asude-babam-iflas-edince.html Asude'nin çıktığında aldığım ve nedense devamlı okumayı ertelediğim kitabı Babam İflas Edince... Açıkçası tarzı baya değişik geldi, diğer kitaplarıdan daha bir romantik komedi tarzındaydı ve Papucumun Ajanı serisini anımsattı. En son onu okurken bu kadar eğlenmiştim Asude kitaplarından. Çok güzel gittiğini itiraf etmeliyim ve çabucak da bitti. Herhalde bir bu kadar olsa yine okurdum. Asude, ne yazsa okurum dediğim nadir Türk yazarlardan biri. Zaten belirli yazarlarınız olur ve her kitabını okursunuz ya Asude de benim öyle yazarlarımdan biri. Elimde okumadığım bir tek Ateşle Oynama kitabı kaldı onu da okuyacağım ve yeni kitabını hevesle bekleme safhasıma geçeceğim. Neyse kitaba geri denelim biz. :) Kitabın kısaca konusuna gelirse; Verda, İngiltere'de okuyan, baba parası yiyen, lüks marka takıntısı olan -ki bundan kastım normal markalar değil özel tasarım çıkaran binlerce ya da milyon dolar etiket fiyatı koyan markaları kastediyorum- bir kız ve bir gün babasının iflas ettiğini her şeylerini kaybettiklerini öğrenir. Bunun üzerine Verda'nın annesi ve babası ona zengin koca bulup evlenip bu yaşamına devam edebileceğini söylerler ve önüne bir damat adayı koyarlar. Ünlü iş adamı Murat Arsever! Murat, babasının ölümünden sonra işleri devralıp büyütmüş ve dünya çapına yayılmış bir iş adamı olmasının yanında mütevazi yaşayıp ailesine önem veren bir adamdır. Gereksiz para harcamaktan da marka kıyafetlere verilen onca parayı da müariflik görürken Verda'yı yola getirip getiremeyeceğini de görür. Tabi bütün bunların dışında Murat, Verda'nın babasının iflas ettiğini ve onun zengin koca avında olduğunu bilmiyordur. Sırların hiçbir zaman gizli kalmadığı ve oyunların, dönen dolapların her zaman ortaya çıktığı göz önüne alınırsa Verda'nın babasının durumunu Murat öğrenince ne olacak... Peki bu ikili çoktan birbirlerine aşık oldularsa... aşkları bu sırrın altından nasıl kalkacak? İşte bütün hepsinin cevabı kitapta ;) Ben Verda'nın takıntısına bayıldım. O kadar bayıldım ki inanılmaz eğlendim onun marka takıntısına, alışverişkolik hallerine :) asıl eğlenceli olansa Murat'ın bunu engelleme çabaları :) Murat ve Verda arasındaki diyaloglar süperdi. Çok eğlendim ki bazı yerlerde baya güldüm yani. Verda'nın içten içe kıskandığı kısımlar, Murat'ın ise açık açık kıskançlıktan kudurduğu sayfalar çok güzeldi. Verda'nın Çağrı'nın okulunda çalışması çok tatlıydı ki adlında onun görünenden daha derin biri olduğunu Murat'a kanıtladı. Japonya'da başlarına gelen olaylar süperdi, bir de okuldaki futbol maçı... çok eğlendim. Bu arada Murat'ın Verda'ya sokaktaki evlenme teklifi, tektaşı ile yaptığı blöfü falan... çok fena oltaya geldi Verda. Ama en güzeli de ayrılıklarıdan sonraki barışma kısmıydı... uçaktaki halleri, Paris'teki romantizm... Murat'ın çocuk teklifi ve Verda'nın doğumu... Açıkçası ben evlendiklerinden sonra bu kadar ilerleyen süreyi okuyacağımı tahmin etmemiştim çünkü evlendiler mutlu son diye düşünmüştüm ama Verda'nın hamile kalması, doğumu ve küçük kızları Nil ile olan bölüm süperdi. Son bölümü Murat'tan okumak çok güzeldi çünkü bütün kitabı Verda tarafından okuduk ve özet olarak Murat'ın duygularına bir bölümle de olsa okumak iyi geldi. Kitabın iç tasarımı hoşuma gitti, bölümlerdeki resimler... ama acaba renkli olsa daha mı cazip olurdu diye de düşünmedim değil. Neyse ben kitabı çok çok beğendim. Romantik komedi seviyorsanız, değişik bie kurgu istiyorsanız okuyun :)

Baskı: Darağacında Üç Fidan

http://illekitap.blogspot.com/2018/07/nihat-behram-daragacnda-uc-fidan.html Normalde hiç okumadığım türde bir kitap ve neden alıp okudum neden böyle bir tercih yaptığıma dair en ufak bir fikrim yok. Sadece D&R'da indirimdeyken kuzenim aldı ve onun peşine sayfalarını kurcaladım ve taraflı yazılmış biyografi tarzı bir kitaptan çok belgesel tarzı anlatımı olması ilgimi çektiği için aldım. Bu yorumu burada yayınlayıp yayınlamama konusunda çok tereddüt etsem de yayınlama kararı aldım. Çünkü bu ne olursa olsun bir kitaptı ve tarafsız bir platform olan kitap dünyası ve bloggerlık bazen bu tür kitaplara da yer vermeli diye düşündüm. O yüzden bu yazıyı yazıyorum şimdi. Kitaba dair, yaşananlara dair ya da verilen idam kararının doğruluğuna yanlışlığına dair herhangi bir yorum yapmayı kitabın kısaca içeriğine dair bir yorum yapmayı daha uygun buluyorum. Darağacında Üç Fidan, adından ve kapağından da anlaşılacağı üzere 6 Mayıs 1972 tarihinde idam edilen Deniz Gezmiş, Yusuf Aslan ve Hüseyin İnan'ın son tutuklanışlarından idamlarına kadar geçen süreci belgesel tadında anlatan bir kitap. Kitabın ilk basımı olayın üzerinden 4 yıl geçtikten sonra oluyor dolayısıyla o dönemin avukatları, miletvekilleri ve savcıları, profesörleri ile konuşmaları da içeriyor. İlk ağızdan, yani üç delikanlının avukatlarının anlattıklarını da içerisinde barındıran tam bir belgesel tarzı bir kitaptı Kitabın sadece ilk 135 sayfası olayı anlatıyordu ondan sonra Deniz Gezmiş, Yusuf Aslan ve Hüseyin İnan'ın resimlerle ailelerine yazdığı son mektubun gösterimi vardı. Sonrasında ise yazarın avukat ve diğer hukuki mercilerle olan görüşmeleri bu davaya ve bu infaza nasıl yorumladıkları vardı. Benim okuduğum ilk bu tür kitaptı ve açıkçası ilgimi de çekti. Kitaba dair nedenleri, niçinleri, acabaları, keşkeleri belirten yoruma açık, taraflı veyahut tarafsız bir yorum yapmayacağımı dile getirmiştim o yüzden yorumumu uzatmadan bitirmek istiyorum. Ancak şunu söylemeliyim ki insanların bir konu hakkında bilgi sahibi olmadan konuşmasını, yorum yapmasını doğru bulmuyorum bu yüzden bir şeyleri okuyup öğrenmek en mantıklısı ve en doğrusudur. Bu kitapta bana şunu öğretti bilmediğim için sustuğum çoğu konuşmada artık konuşabilecek veya bir fikir belirtebilecek derecede bilgi öğretti. Düşünceniz ne olursa olsun, fikriniz, inancınız veya tarafınız... ne olursa olsun! Yaşanan ve tarihe geçmiş her olay bilinmesi gereken detaylardır benim için. Size de tavsiyem her tarihi detay geleceğe ışık tutacak detaydır... iyi ya da kötü fark etmeksizin... bu yüzden okuyup öğrenin derim ben...

Aşk Başka Bir Şey
10/1012.07.2018

Baskı: Aşk Başka Bir Şey

http://illekitap.blogspot.com/2018/07/fatih-murat-arsal-ask-baska-bir-sey.html Resmen ertesi gün işe gideceğimi umursamadan oturdum kitabı bitirdim. Nasıl da özlemişim FMArsal kalemini, kurgularını, kitaplarını. Ara ara eski kitapları elime alıp sayfaları kurcalıyordum ama yeni kurgunun tadı da başka oluyor. FMArsal, bence en iyi aşk yazan erkek Türk yazarlardan biri... baika var mı bilemedim şimdi ama kalemi o kadar güçlü, kurguları o kadar güzel. Gereksiz uzatmaz, gereksiz kapris yazmaz, entrikaya yenilen aşklar yerine güçlü sağlam aşklar yazıp bu aşkı taşıyabilecek karakterleri yaratır kendisi. Eee biz de boşuna sevmiyoruz yani FMArsal kitaplarını. Düşünün her çıkan kitabı milyon kere okunup ezberlenmiştir. Her neyse... yorumuma döneyim ben. Kitabın kısaca konusuna değinmek gerekirse; Işıl'ın erkek kardeşi Harun'a ve onun erkek kardeşine, yengesine, küçük yiğenine çarparak trafik kazasında ölmesine neden oluyor. Hem de aşırı hız ve alkolde işin içindeyken. Harun'da bu sırada ölümden dönüyor. Tabi Işıl'ın kardeşi İsmet bu sırada hapishaneye falan giriyor. Cezasını çekmeye başlıyor, haklı olarak Harun da şikayetçi oluyor derken ciddi bir zaman diliminde içeride kalması söz konusu olduğunda Işıl, Harun'la bir anlaşma yapıyor. Harun'a bir çocuk doğurması karşılığında genç adam şikayetini geri çekecek ve İsmet'in hapiaten çıkmasını sağlayacak. Tabi gayrimeşru bir çocuk doğurmak istemediğinden Işıl evlenip çocuk yapma taraftarı oluyor. İşte asıl olaylarda oradan sonra başlıyor. İşler iyice sarpa sarıyor. Açıkçası bir trafik kazası ve ölen insanların ardından suçluların adam akıllı ceza almayıp ya da belirli paralarla beraat etmesine o kadar alışmışız ki okurken aman çkkar zaten modundaydım. Yazarımızın da bu konuya değinmesi ayrıca hoşuma gitti. Her ne kadar tasvip etmesem de nw hazık ki ülkemizin bir gerçeği paran ile beraat etmek ve bunu bu kitapta görüyoruz. Kısmen para ile çıkmıyor ama tekliflerinin bile dönmemesi gerekem adalette dönüyor olması ne kadar acı. Öncelikle söylemeliyim ki FMArsal kitaplarında en sevdiğim şey aile ve arkadaş ilişkilerine değiniyor olması. Bana kitabın daha günlük hayatı yansıttığı ve karakterlerin daha bizden biri olduğu u hissettiriyor. Ben bunu çok seviyorum. Işıl'ın güçlü ve ayakları üzerinde duran bir kadın olması hayranlığımı kazandı. Böyle karakterleri sümsük erkek eline bakan, ne derse evet, tamam falan diyen kadınlardan daha çok seviyorum. Harun ise... bana çok farklı geldi. Tahir gibiydi. Suçsuzdu ama suçlandığında kendini savunmadan kendisine güvenilmesini istedi. Turgut ve Doğan gibi delice bir anlaşmada olsa sevdiği kadından çocuğuna dört elle sarılıyordu.... daha böyle bir çok şey sayabilirim. Bütün FMArsal erkeklerinden bir şey vardı onda... ayrı bir sevdim Harun'u bu büzden. Büyükanne Nur Sultan ve Ceren Hanım'a laf yok zaten. Urla'da geçen zamanlarda Harun ile Işıl'ın sohbetleri ve diyalogları süperdi. Açıkçası son 150 sayfayı falan yüzümde gülümseme ile okudum diyebilirim. Özellikle demek istediğim bir şey var... bri atasözümüz vardır ya "Su testisi su yolunda kırılır," diye... işte İsmet'in sonu da öyle oldu. Kim ne derse desin bu sonu hak etti hiç üzülmedim. Ama Işıl'ın o zor anında Harun'un yanında olması süperdi. Kişisel tecrübeyle söylüyorum ki anne ameliyattayken yanında sevediğin insanların desteğini istersin ve Işıl'ın o zor zamanlarında Harun'un ve Nur Sultan'ın yanında olması süperdi. O satırlar yürek burkan türdendi ayrıca. Nur Şirketler Topluluğu'nu tahmin etmiştim. Ben okurken olayı çözdüm Işıl'ın jeton niye düşmedi anlamadım ;) Ayyy çok uzattım sanırım... ben kitabı çok sevdim ve kesinlikle beklentimi karşıladı ve özlediğim kalemi okumak da beni oldukça memnun etti. Yine klasik FMArsal kalemi, kurgusuydu. Okuyan okur yine yüzünde gülümsemeyle ve karşılanan beklentiyle kapattı kitabın arka kapağını. :) Ben cidden sevdim ve beğendim. 5 üzerinden 5 veririm ben bu kitaba :)

Baskı: Bir Kadının Yaşamından Yirmi Dört Saat

http://illekitap.blogspot.com/2018/07/stephen-zweig-bir-kadnn-yasamndan-24.html ~~~*~~~ Yarım bir gerçeğin hiçbir değeri yoktur, her zaman tam olmalıdır. ~~~*~~~ Okuduğum ilk Zweig kitabı olarak tarihe geçebilir. Zaman zaman moder. Klasiklere el atma isteği duyuyor ve sonrasında bundan vazgeçiyordum çünkü klasik denilince akla sıkıcı, oflayıp puflayıp okuyacağımız, akmayan gitmeyen türde kitaplar geliyordu ama Stephen Zweig öyle bir kurgulamış ki kitabı, sonunun nereye varacağını ve ne duygularla biteceğini merak eder hale getiriyordu. Bir Kadının Yaşamından 24 Saat, tam da adı gibi Bayan C'nin yaşamından 24 saati anlatıyor. Bir tatil bölgesinde otelde gelişen olayların sonucunda Bayam C, kendi yaşadığı bir tecrübeyi anlatıyor. Belki de bir çok yazarın yapacağı gibi üç beş sayfada yazmak yerine 90 sayfaya sığdırmıi o 24 saati. Açıkçası o kadar da güzel anlatımı yapılmış ki hayran kaldım. Kitaptaki betimlemeler süperdi. Sanki gözümün önünde yaşanıyormuş gibiydi. Duyguların anlatımı ise... daha iyi olamazdı sanırım. İçten içe bastırılmış arzuların, duyguların itirafı bu kadar erkileyici olabilirdi. Herkesin içerisinde bastırdığı bazı duyguları var ve insanlar bir yerde toplumsal tepkilerden sakınarak sessiz kalıp, kendilerini saklama içgüdüsü hissediyor... bu kitapta bir yerde bir kadının bastırıp, kendisine bile itiraf etmekten korktuğu duygularını, dolu dizgin yaşayıp belki de kendini bulduğu 24 saati anlatıyor... Böyle kitaplarla ilgili söylenecek çok şey vardır ama aynı zamanda söylenecek hiçbir şeyde yoktur. Bu yüzden herkes okuyup kendi deneyimlemeli bence... Dedğim gibi Zweig, ilk defa okudum ve diğer kitaplarına da kesin el atacağım.

Baskı: Bilinmeyen Bir Kadının Mektubu

https://illekitap.blogspot.com/2018/07/stephen-zweig-bilinmeyen-bir-kadnn.html ~~~*~~~ Çünkü yeryüzünde hiçbir şey kuytuluklarda ki bir çocuğun fark edilemeyen sevgisiyle karşılaştırılamaz. ~~~*~~ Modern klasik severlerin ya da sadece okumayı sevenlerin neden Zweig kitaplarını ayrı bir sevdiklerini okuduğum 2. kitabıyla anladım. Çünkü Stephen Zweig, kaleme aldığı öyküleriyle etkileyici olmanın yanı sırada öyle noktalara değiniyor ki insan psikolojisine ve insanların iç dünyalarındaki yaşamlara dokunuyor. Bu kitapta da bir yazar olan adama seyahatinden döndüğünden kimden geldiği belli olmayan bir mektup geliyor. Mektupta herhangi bir isme hitap kullanılmayı sadece "Sana, beni asla tanımamış olan sana," diyerek hitap ederken aslında kadının içindeki gerçek kişiliği tanımayıp hayatındaki herhangi bir kadının yerine koyduğunu hissettiriyor. Kitap, erkek karektere on üç yaşında aşık olmuş olup onun aşkını ölene kadar içinde yaşatmış olan kadından geliyor. Bu kadın artık ölümün soğuk nefesini hissederken içindeki o eşsiz aşkı artık erkeğin öğrenmesini isteyerek mektubunu kaleme alıyor. Bir yerde eşsiz görünen bir aşk ama bir yerde de oldukça saplantılı görünen bir aşk... aslında okuyan kişinin psikolojisine ya da aşka olan inancına göre değişen br aşk.. Açıkçası kitaba dair ne söylemem gerekir bilmiyorum ama şunu biliyorum ki aşk platonik olsun, karşılıklu olsun ya da saplantılı olsun her haliyle yaşandığında eşsiz oluyor. Ve bir erkeğin bunu bu kadar güzel kaleme alıp anlatması ise... kelimeleri kifayetsiz bırakır. Ben sevdim bu kitabı ve şunu biliyorum ki favori Zweig kitaplarımdan biri...

Bin Öpücük
10/1008.07.2018

Baskı: Bin Öpücük

http://illekitap.blogspot.com/2018/07/tillie-cole-bin-opucuk.html İçim dışıma çıkana kadar ağladım, hüngüz hüngüz ağladım, ağlamaktan nefes alamadım diyen okurlar... bloggerlar... lütfen hatırlatın da size inanayım kendimi hazırlayayım... ne kadar hazırlayabilirim bilmiyorum gerçi ama itiraf ediyorum son 100 safadan sonra içim dışına çıkana kadar, gözlerim kan çanağına dönene kadar burnum tıkanıp nedea alamayana kadar, salak mısın kızım alt tarafı kitap niye ağladın bu kadar tepkisi alana kadar ağladım. Uzun zamandır beni bu kadar etkileyip ağlatan bir kitap olmamıştı hayatımda ve cidden uzun süre etkisinden çıkamam da. Tillie Cole, yabancı bookstagram adreslerinde çeşitli kitaplarını çok sık gördüğüm ve Bün Öpücük kitabıyla da bir çok Türk blogger ve bookstagram hesabından isminden oldukça bahsettiren bir isimdi. Kitaplarını genel olarak çok merak ediyordum ve elimde okuyabileceğim bir kitabı varken de bir deneyeyim dedim. Ki beklentim yüksekti kitaba dair her ne kadar sıradan bir aşk hikayesi beklesem de okuduğum iyi yorumlardan beklentim çok yüksekti. Ve şunu fark ettim ki sıradan bir aşk hikayesi değildi, muazzam bir aşk hikayesiydi. Yürek burkan, akılda yer eden, gülümseten, ağlatan, sevmeyi ve sevilmeyi değerli kılan bir kitaptı. Ne kadar beklentiniz yüksek olursa olsun her şekilde daha fazlasını veren bir kitaptı. Ah bir de gözleriniz kızarana kadar ağlatan bir kitaptı. Kitabın kısaca konusuna değinmek gerekirse; Rune ve Poppy 5 yaşındayken Rune'un ülkesi Norveç'i geride bırakıp babasının işi için Georgia'ya taşınması ve Poppy ile tanışması ile başlar. Poppy yerinde duramayan, her şeyi seven, serüvene her daim evet diyen cıvıl cıvıl küçük bir kızken Rune'un kalbini çalar ve sıkı dost olurlar. İlerleyen zamanla aralarındaki arkadaşlık kendini aşka bırakırken ikisi de birbirlerinin ruh iki, kayıp parçaları ve iki yarım ruhun parçaları olduğunu bilincindeyken hayatlarını mutlulumla ve aşkla dolu doly yaşarlar ama... her güzel şeyi bozan olaylar vardır ya Rune ve Poppy'nin hikayesinde de bu güzel aşkı yarım kalmaya zorlayan şey, Rune'un babasının işi gereği iki yıllığına Norveç'e taşınması. Bu Rune ve Poppy'i ayırırken Rune'un içinde hep bastırdığı karamsarlığı ve kötü yanını dışarı çıkması için bir kapı açar ama asıl kapıyı ardına kadar açan ise Poppy'nin hiçbir açıklama yapmadan Rune'u terk etmesi olur. Poppy isteyerek Rune terk etmez. Hastalanır ve hastalığının tedavisi boyunca ailesinin nasıl perişan olduğunu gördüğü için ayno duyguları Rune da yaşamasın diye onu terk eder. Ama bunu bilmeyen Rune, içten içe Poppy'e bilenir, kızar ve öfkelenir. İki yıl sonra geri dönen Rune, bir şekilde olan olayların ardından gerçeği, aşık olduğu, ruhunun yarısı olan Poppy'nin ölümcül hastalığını öğrenir. İşte asıl olaylarda oradan sonra patlak veriyor. Şimdi Bin Öpücük ile ne alaka diyeceksiniz. Bu kitaptaki bir detay. Poppy, 5 yaşındayken büyük annesini kaybeder ve büyükannesi bu küçük kıza bin tane pembe kalple dolu bir kavanoz verip onu en heyecanlandıran öpücüklerini buraya not almasını ister. Asıl hikaye de o zaten... Rune, Poppy ölmeden onun büyükannesine verdiği sözü tutturuyor ve bin öpücük veriyor kalbini yerinden fırlayacakmış gibi attıran. Çok fazla kitap içeriğine girdim daha fazla girmeyeyim, çok fena spoiler vereceğim yoksa ama kitap çıkalı zaten 7 ay falan oldu okumayan kalmamıştır kaldıysa da ayıp ediyorlar hemen okusunlar. Kitaba dair hoşuma giden şey Rune, Poppy'i son zamanlarında gülümsetebilmek için yaptığı şeylerdi. Hem ağlattı ki yorumu yazarken bile o satırları anımsayıp gözlerim doluyor, hem de kalbimde cidden unutamayacağım yer edindi. Hele ki o bin öpücüğü dilek fenerlerine yazıp bırakması... çok güzeldi. Beni bilen, tanıyan, az çok takip eden bilir ki üniversitede bir arkadaşımı kanserden kaybettim. Her anında yanında olmaya çalıştığım, acısını ilk elden görüp gözünün önünde eriyip giderken hiçbir şey yapamamanın ne demek olduğunu deneyimledikten sonra bu tür kitaplar ben de inanılmaz bie etki bırakıyor. Bin Öpücük de aynı etkiyi bıraktı ve 60 yaşında dahi olsam okumak isteyeceğim bir kitap oldu. Fark ettim ki yorumu yazarken çok dağılıyorum, konudan konuya atlıyorum. Ama hala kitabın etkisinden çıkamadım. Kitaptaki arkadaşlık çok güzeldi. Rune'un Poppy için yaptıkları... New York gezisi, mezuniyet balosu, kiraz çiçekleri, sahil, göl, en bütük hayali olan viyolenseliyle verdiği solo, gün doğumları, kaçırdığı her anı resmetmesi... Böyle bir aşkı hak etmek için... gereğinden fazla iyi olmak gerekiyor sanırım. Ama Poppy öldükten sonra Rune'a bıraktığı o kutu... işte dedim Rune, onun için çok şey yaptığı sayılı kalan günlerinde ama Poppy'de Rune'a hayallerini geri verdi. Aşk... böylesine büyük, huşu uyandıran aşk... muazzam bir şey. Kitaba dair bütün bu aşkın yanında küçük sevimli Anton, müthiş bri detay olmuş ve evet Rune'a da bence faekında olmadan en büyük destek oldu. Poppu, ölümüne günler kala Rune'a küçük kardeşi Anton ile olan ilişkisini düzeltmesinde bile yardımcı oldu. Kitaba dair yorumumu bitirmek istiyorum çünkü bahsetmek istediğim çok şey var ama kafamı toparlayamıyorum. Sanırım çok ağlamaktan. Ama söylemek istediğim bir şey var. İzlediniz mi bilmiyorum ama To Walk A Remember (Uzaktaki Anılar) diye bir film vardı. Kız kanserdi ve okulun popülee çocuğu aldığı ceza yüzünden kızla vakit geçirmesi gerekiyordu. Birbirlerine aşık oluyorlardı ama kız sonunda ölüyordu. Kızın yağmak istediği şeyleri yerine getiriyordu çocuk. Onunda sonunda oldukça ağlamıştım ve bu kitabı okurken sonlarına doğru o filmi anımsadım. Eğer bu kitabı sevdiyseniz o filme de bir bakın derim. Neyse yorumumu bitiriyorum. Ben kitaba bayıldım. Mutlaka okuyun. 5 üzerinden bin veririm bu kitaba.

Tadımlık Aşk
8/1006.07.2018

Baskı: Tadımlık Aşk

http://illekitap.blogspot.com/2018/07/ilknur-birdal-tadmlk-ask.html Satılık ve Karanlığın Külleri kitaplarıyla kalemini tanıdığım ve daha sonrasında arkadaş olup birçok keresinde bu Burçak ve Dinçer çifti ile ilgili sohbet ettiğim İlknur Birdal'ın sonunda Tadımlık Aşk kitabını okudum. İlknur Birdal, bu kitabıyla diğer iki kitabından daha başka bir türde yazmıştı. Tamam yine aşk ama bu sefer romantik komedi tadındaydı. Diğerleri etkileyici, damardan, yürekten vuran kitaplar iken bu kitap güldürüp, eğlendirip, zaman zaman sinir edip zaman zaman yüreğinize dokunan bir türdeydi. Tam anlamıyla yabancı artistlerin oynadığı romantik komedi tadındaydı. Zaten film izliyormuş gibi de bitiyordu. Su gibi akıp, çabucak bitiveriyordu. Kitabın kısaca konusuna değinmek gerekirse; Dinçer ve Burçak iş hayatında tanışıp birbirlerine kör kütük aşık olarak evlenen bir çift. İş hayatı dediğime bakmayın, Burçak, Dinçer'in asistanı ve birbirlerine aşık olarak evleniyorlar. Zaten kitabın asıl kurgusu evliliklerinden sonra başlıyorlar. Bekarlıkları ya da flörtleri bize aralarda geçmişe dönüşlerle sunuluyor. Genelde evliliğe giden yolu okurduk ama İlknur Birdal bu kitapta bize sonrasını göstermiş. Eeee aşıktık, çok güzel flört ettik falan filan ama sonra... evlendik... işte asıl ondan sonrası meraklandırmıyor mu insanı biraz da. Bu kitap bize onu sunuyor. Hem de tam anlamıyla Türk adetleriyle... Yani tipik erkek karakterinde olan Dinçer, her ne kadar istemese de bir yerde tipik Türk kadını olan Burçak... Dinçer, kelimenin tam anlamıyla kravat takıntısı olan bir adam. Onlarca, yüzlerce kravatı olan ve her kıyafetine takı arar gibi kravat uyduran bir adam... Burçak da... tipik kadın işte... benim gibi görüp beğendiği ayakkabıya sahip olmak isteyen ve olan tam bir ayakkabı hastası... iki hasta bir evde düşünün birbirlerinin kravatlarından ve ayakkabılarından nefret ederken sevgilerini ve aşklarını ayakta tutmaya çalışıyorlar... Dinçer'in işi yüzünden ve Burçak'ın artık çalışmıyor olması sonrasında birbirlerini oldukça kıran, anlaşamayan, en ufak şeylerde bile kavga eden ama her şeyden önemlisi birbirleriyle iletişimini artık bitirmiş bir çift haline gelirler... bir de bunun üzerine Burçak'ın hamileliği de gelince olaylar iyice sarpa sarar... Kitap aslında bir yerde ilişkilerde en önemli şeylerden birinin de iletişim olduğunu gözler önüne sererken birbirinizi ne kadar severseniz sevin iletişim olmadı mı her şeyin sona yaklaştığını gösteriyor. Kitaba dair bu kadar detay verdikten sonra yoruma daha da derinlemesine gireyim diyeceğim ama zaten bodoslama daldım daha ne kadar derin girebilirim değil mi :) Kitapta en çok hoşuma giden şey İnci ve Erdem çiftiydi. İlknur, bu kitabı yazarken üzerinde çok konuşmuştuk ve onların da ayrı bir kitabı hak ettiği konusunda hem fikiriz. Her neyse, İnci benim adımı alıyor, adaşız umarım aşk konusunda da aynı şekilde adaş çıkarız :) Neyse... :) :D Burçak ve Dinçer'in her ne kadar iletişimi zayıf olsa da tartışmaları bile çok tatlıydı. Burçak ile İnci'nin annesine bayıldığım gibi Dinçer'in babasına bayıldım. Aslında okurken bir an için iki dünürün arasını mı yapsaydık falan diye geçti aklımdan :) Kitabın en vurucu noktası Burçak'ın Dinçer'e bıraktığı mektuptu. Aslında Dinçer'e hayattan neler kaçırdığını serdi önüne... istediği şeylerin aslıdan bir yerde bencillikten ya da şımarıklıktan değil tamamen Dinçer'in de paylaşması gereken anlar olduğunu gösterdi. Açıkçası şöyle bir baktığımda ben Burçak'a suç bulmuyorum tamamen bir kadının sevgilisi, eşi ya da hayatındaki erkekten isteyeceği en doğal şeyleri istedi ama Dinçer o kadar kendine odaklı ve kendinin mükemmel olduğunu düşünen biri ki hatayı kendinde değil hep Burçak da aradı... bu da neredeyse Burçak'ı kaybetmesine neden oluyordu. Kitaba dair çok içeriğe giren bir yorum yapasım var ama bu seferde kitabın okunacak bir tarafı kalmayacak bu yüzden yorumumu kısa kesiyorum. Zaten yeterince şey yazdım. Kesinlikle eğlenceli, romantik ve aşk dolu bir kitaptı. Burçak bana bir kere daha gösterdi ki erkeklerin ayakkabılara tahammülü yok bu yüzden bir kez daha evlenmeme kararımın sonuna kadar arkasındayım. Çünkü en az Burçak kadar ayakkabı takıntısı olan, beğendiği ayakkabıyı almadan uyuyamayan biriyim. Küçük itirafımı buraya sıkıştırdıktan sonra kitabı beğendiğimi söylemek istiyorum. Romantik komedi filmi izler gibi okuduğum bir kitaptı. Tavsiye ederim. Bu türün okurları mutlaka deneyin seversiniz bence :)

Bahis (The Bet #1)
4/1026.06.2018

Baskı: Bahis (The Bet #1)

http://illekitap.blogspot.com/2018/06/rachel-van-dyken-bahis-bet-1.html Çıktığında çok merak ettiğim ama hakkında duyduğum yorumlardan sonra hevesimin kaçtığı ama yine de denemek istediğim bir kitaptı Bahis. İsminin nereden geldiğini kitabı okurken anlıyoruz ama kitabın içeriğinde bizim örf adetlerimize ters şeyler olduğu da değişmez bir gerçek ama bunu göz ardı edeceğim çünkü bu bizim dışımızda onlara göre oldukça normal bir durum olduğundan dolayı pek önemsememeye karar verdim. Şimdi diyeceksiniz ki bu kız neden bahsediyor? Şöyle ki kitapta Kacey, Titus kardeşlerden küçüğü olan Jake ile bir ilişki yaşıyor ve bir gece alkolün de verdiği cesaretle aralarındaki arkadaşlığını bozarak beraber oluyorlar. Bu da ikisinin birbirinden kopmasını sağlıyor. Ama asıl olay şu ki Jake'in ağabeyi Travis, küçüklüğünden beri Kacey'e aşık ve bir haftasonu için Jake ile beraber onların evine geldiğinde Travis'e olan duyguları depreşiyor ve beraber oluyorlar... Yani tamam Jake ile Kacey'nin ilişkisi gençlik aşkı olarak kalsa ve yatmasalar falan Travis ile olan birlikteliği o kadar batmazdı belki gözümüze ama açıkçası o durum olmadı. Sanırım bizim tabularımız ters olduğundan dolayı bilemiyorum ama tarafsız da olsam pek hoş karşılamazdım yani. Kitabı direk eleştirerek başladım ama olmaması gereken şeyler vardı yani ne yapabilirim. Bunun haricinde büyükanneye bayıldım süperdi. Aile ilişkisi de çok güzeldi. Her ne kadar Kacey yüzünden Jake ile Travis'in arası limoni olsa da yine de birbirleriyle olan ilişkileri çok eğlenceliydi. Travis'in böylesine severken sonunda mutlu olmasına sevindim ama keşke Kacey, geçmişi temiz bir kız olsaydı. En azınsan Travis'in kardeşiyle bir geçmişi olmasaydı. Kitaba dair çok bir şey diyemeyeceğim zaten fazlasıyla sövdüm galiba ama dediğim gibi Jake ve Kacey ve Travis üçlemesi ile olan ilişkiler biraz beni soğuttu sanırım kitaptan. Ama genel olarak bakıldığında kitap akıcı, sıkmayan ve zaman zaman da eğlenceliydi. Ben okurken Jake ile Kacey'nin yattığı kısmı okumamış gibi yaptım bu yüzden kitabı okumaktan zevk aldım benim gibi bakarsanız siz de sevebilirsiniz. Ben 5 üzerinden 2,5 veriyorum ve yayınevi serinin ikinci kitabını çıkarırsa okutacağım sırf Jake Titus'un burnunun sürtülmesinden ve bir kızın peşinden koşuşundan zevk almak için okuyacağım.

Baskı: Suya Yazılan Hayaller (Friday Harbor, #3)

http://illekitap.blogspot.com/2018/06/lisa-kleypas-suya-yazlan-hayaller.html Lisa Kleypas'ın Friday Harbor serisinin 3. kitabı Suya Yazılan Hayaller'i de bitirmiş bulunuyorum. Açıkçası serinin her bir kitabı birbirinden iyiydi ama nedense ben Alex ve Zoe'nin hikayesini daha çok sevdim. Sanırım bunda büyükanne Emma ve hayaletin hikayelerine de değindiğinden olsa gerek. Bu seride öğrendiğim bir şey varsa kesinlikle ana karakterlerin sadece aşkını anlatmıyor. Küçük sihirlere, mucizelere de dayanıyor ya da imkansız denilen küçük hayali dokunuşlara... Bu kitapta en çok sevdiğim şey, güvensizliklere, ürkekliğe rağmen aşkın bir şekilde yolunu bulup hayatını yaşamasıydı. Alex'i zaten diğer iki kitaptan tanıdık ve nasıl sorunlu bir evlilik yaptığını ve hayat bakış açısını gördük. Karamsarlıkta ve negatif düşüncelerde bayrak taşıyacak kadar bir numara olsa da onunsa yüreğinde küçücük minicik bie umut, duygu kırıtısı varmış ki Zoe'nin duyguları karşılıksız kalmadı. Hayalet ve Emma ile ilgili kısımlar çok fantastik kalsa da bence kitaba yakışmıştı. Çünkü Alex'i mutluluğu ve aşkı hakedebileceğine inanmasını sağlayacak daha başka bir olamazdı. Aşkın bu kadar güzel filizlenmesi süperdi. Holly'i bu kitapta pek göremedim sanırım Alex'in onunla çok fazla vakit geçirmiyor olmasındandı ama görmeyi isterdim açıkçası. O ufaklık çok eğlence katıyordu bence kitaba. Neyse çok uzatmayayım ben kitabı diğerlerine nazaran daha çok sevdim. Sebebini bilemiyorum belki de daha fazla imkansızlık barındırdığındandı... bilemiyorum... Bence 5 üzerinden 4 lüktü. Beş verebileceğim kadar mükemmel değildi ne yazık ki ama kesinlikşe okumaktan zevk aldığım bir kitap oldu. Sizlere de bu seriyi tavsiye ederim. Bence Lisa Kleypas'da mutlaka okunması gereken yazarlardan.

Baskı: Aşkın Son Yankısı (Friday Harbor, #2)

http://illekitap.blogspot.com/2018/06/lisa-kleypas-askn-son-yanks-friday.html Lisa Kleypas okumaya son sürat devam ederken bu kadının kurgularını da sevdiğimi fark ettim. Artık gözüm kapalı kitaplarını alacağım bir yazarım daha var :) Gerçi neredeyse bütün kitapları aldım ya neyse ;) Friday Harbor serisinin 2. kitabı Aşkın Son Yankısı, ilk kitaptan tanıdığımız Nolan kardeşlerin ortancası Sam'in ve cam sanatçısı Lucy'nin hikayesi. Cam Sanatçısı Lucy'nin aile ilişkisine, kardeşiyle diyaloglarına ve sanatını yaparken ortaya çıkardığı sihre değinen bir hikayeydi. Kitabın kısaca konusuna değinmek gerekirse; erkek arkadaşı tarafından aldatılan ve erkek arkadaşının aldattığı kişi de kız kardeşi olduğunı öğrenen Lucy'nin hayatına kaldığı yerden devam ederken tanıştığı Sam ile aralarında bir çekim hissetse de bağlanma korkusu yaşayan ve kadınlarla sadece cinsellik yaşayan Sam ile bir ilişki nasıl olacak? Bu kitapta biraz da aşkın yavaş yavaş filizlenerek çoğalması, aklı, bedeni, ruhu, kalbi tamamen kaplayarak ateşini göstermesi ve mutlu sonu okumamıza neden oldu. Şahsen Lucy'nin yaşadığı ihanet çok büyüktü. Kız kardeşi Alice yiyebileceği en büyün vurgunu yedi ve buna rağmen affedici davranması ne kadar büyük bir kalbe sahip olduğunu gösterir. Şahsen ben Alice'in düğünde terk edilmesine oh iyi oldu derdim. Ettiğini buldu. Bunu hak etti derdim. Çok mu kötüyüm be ;) Mark ve Maggie'nin evlilik yolunda olmalarını okumak çok güzeldi. Holly her zaman ki gibi şirinliği, sevimliliği ile bence kitabın en muhteşem detayıydı. Alex'in geçirdiği sürece üzüldüm ama şimdi onun kitabına başlayacağım için eşsiz ve oldukça bütük bir aşk okumayı bekliyorum. Lucy'nin arkadaşları Justine ile Zoe'yi çok sevdim. Sam'in Lucy'e bakıcıklık yaptığı zamanlar çok sevimliydi ve bu bile sevdiği insanlar için her şeyi göze alabilecek bir adam olduğunu gösterir. Kitabın sonunda bile Lucy'e hayallerinin peşinden gitti döndüğünde burada bekliyor olacağım dedi daha ne olsun ama değil mi? Ben sevdim kitabı. Cidden güzeldi ve şimdi büyük bir hevesle 3. kitaba başlıyorum. Alex'in hikayesi benş bekler sonuçta ;)

Baskı: Yalnızlar Adası (Friday Harbor, #1)

http://illekitap.blogspot.com/2018/06/lisa-kleypas-yalnzlar-adas-friday.html Lisa Kleypas'ın çoook seneler önce bir kitabını okumuştum. Hatta historical romance'dı okuduğum kitabı ve nedense yazarın diğer kitapları için devamını getirmemiştim. Şimdi daha doğrusu bu sene yazarın bütün kitaplarını toplayamaya başladım ve bir iki eksiğin haricinde hepsi elimde var. Tekrardan yazarı okumaya başlayacakken yorumuna güvendiğim birkaç blogger ve kitapsever bana Friday Harbor serisi ile başlamamı çünkü bu serinin historical romanslarından bir tık aşağıda olduğunu söylemişti. Ben de onlara güvenerek yazarın kitaplarına Friday Harbor serisi ile başlayıp Nolan kardeşlerle tanıştım. Öncelikle söylemek isterimki yazarın kurgusunu sevdim. Kitap zaten kısacıktı ama şu kurguyu uzatıp, dallandırıp budaklandırıp, entrikalarla çevirebilirdi. Yapmamış, tadında bırakıp olması gerektiği gibi kurguyu ilerletmiş ve okurun yüreğine azıcık sihir, birazıcık umut ve güzelce de aşk ekip kitabı bitirmiş. Bu yüzden sevdim. Kitabı zaten bir gecede bitirdim. Kısacıkdı, çabuk okunuyordu ve su gibi akıyordu kurgusu. Bir baktım ki bitmiş. Kendimi birazda romantik komedi tadında bir film izler gibi hissettim açıkçası... tam da bir filme konu olacak cinstendi kitap. Alex, Sam, Mark Nolan'ın kardeş ilişkileri ve küçük yeğenleri Holly ile olan ilişkilerini okumak çok tatlıydı. Maggie'den tam da aileye yakışan gelin oldu. Serinin her bir kitabı bir kardeşi anlatıyor. Mark'ı mutlu sona ulaştırdık darısı diğer kardeşlerin başına ;) Ah bir de söylemezsem içimde kalırdı. Çevirmenleri bazen anlamıyorum... hadi çevirmen görmedi kitap edisyondan hiç mi geçmedi diye düşünmeden edemiyorum çünkü kitapta imla hataları vardı ki baya vardı bir yerden sonra önemsememeye karar verdim. Ama Sam'in üzüm bağının adını kitabın başında orijinal dilde yazıp sonrasında Türkçe'ye çevirmek nedir ya... azıcık dikkat ve özen istemek bence hakkımız olmalı... Epsilon hiç yakışmıyor sana böyle hatalar... Neyse... kitaba dair çok yorum yapmayacağım zaten kısacık bir şeydi ama sevdim çok mükemmel değildi belki ama güzeldi. Açıkçası 5 üzerinden 4 veririm ben buna.

İyi Geceler, Bay Tom
9/1007.06.2018

Baskı: İyi Geceler, Bay Tom

http://illekitap.blogspot.com/2018/06/michelle-magorian-iyi-geceler-bay-tom.html İkinci Dünya Savaşı'nı konu alan tarihsel kurgulardan biri daha... ama tabi daha klasik ve çocuk kitabı türündeydi. Kitap, küçük bir çocuk olan Willie'nin hikayesini anlatıyor. Savaş sırasında evlerinden, ailelerinden ayrılan birçok çocuktan biri Willie... yaşlı Thomas Oakley'in yanına sığınmacı olarak verilen Willie'nin hikayesi... annesinden sevgi görmeyip, şiddet gören, oyun oynamasının, konuşmasının bedelini dayakla ödeyen, korkak, ürkek, konuşmaya korkan, her an kendisine kızılacağına inanan ve her adımında bir günah işlediği beynine kazınmış henüz sekiz yaşında bir çocuk Willie... Bay Tom'ın yani Thomas Oakley'in yanında sevilmenin, çocuk olmanın ve yaşamanın nasıl bir şey olduğunu öğrenirken Bay Tom'a da kaybettiklerinden sonra hayatta kalmak için bir amaç sağlıyor. Aslında kitabın yüreklere dokunan bir hikayesi vardı. Özellikle kitabın başlarında Willie'nin adapte olması, yaptıklarında ürkek olması ve Bay Tom ile olan iletişimini okumak zaman zaman gözlerimin dolmasına neden olduğunu itiraf etmeliyim. Çünkü bir çocuk o hayatı değil, deli dolu oynayacağı, düşüp kalkacağı, hatalar yapıp onlardan ders alacağı, okula gideceği, hayatını dolu dolu yaşayabileceği bir hayatı hak ederken Willie'nin bütün bunları Bay Tom'un yanına geldiğinde sahip olması... ve bunu okumak... gerçekten yürek burkuyordu. Bay Tom ise karısını ve bebeğini kaybettikten sonra tek başına devam ettiği hayatına aniden, apansız giren Willie ile tekrardan renklenip, hareketlenmesini sağladı. Cidden güzel bir ktiaptı, zaman zaman çok yavaş gittiğini ve zaman zaman da insanın yüreğine dokunduğunu itiraf etmeliyim. Sabırla okunması gereken bir kitap ve bence okuyan herkese bir şeyler verebilecek bir kitap. Güzeldi, ben sevdim. 7'den 70'e herkesin okuyabileceği bir kitaptı. Saf, karşılıksız ve en güzel haliyle karşımıza çıkan bir sevginin hikayesiydi.

Gelincik ile Serçe
10/1004.06.2018

Baskı: Gelincik ile Serçe

https://illekitap.blogspot.com/2018/06/kristy-cambron-gelincik-ile-serce.html "Her çocuğu kurtarmaya gücüm yetmeyebilir ama sana bu paketi verebilir ve sadece bir tanesini dahi kurtarabilirsem, buna değer." Vay canına... açıkçası böylesi bir kitap beklemiyordum. Beklentimin çok ötesinde çıktı ki ben Kelebek ile Keman'ı okumamıştım dolayısıyla nasıl bir kurguyla karşı karşıya olduğumu tam olarak bilemiyordum ama böylesi bir kurgu da beklemiyordum. Her ne kadar kurgu olsa da içerisinde barındırdığı gerçeklik tüyler ürpertici. Yahudi soykırımı... Nazilerin acımasızlığı... tarihe dokunuşlarla yazılmış tüyler ürperden, kalp kıran, yürek burkan, buram buram gerçeklik kokan bir kitap. Muhteşemdi. Açıkçası bir günümüze gidip de bir geçmişe giden kitaplarda en merak ettiğim şey nasıl birleşecekleri olurdu, bu kitapta da o vardı. 1940'lardaki olaylarla günümüzde yaşananların bağlantılanması muhteşemdi. Özellikle Terezin'de olan olayları okumayı, Kaja ve Liam'ın hikayesini Sera ve William'ın hikayesinden daha çok merak etmiştim ve onları okumak cidden oldukça etkileyiciydi. Terezin'de yaşanan olaylar, savaşın acı yüzü, her daim masum insanlardan çalınan hayatlar ve çocukların asla içerisinde yer almaması gereken savaşlar... Çocukların masumluğunun, saflığının içerisine o acımasızlığı nasıl koyarsınız... ciddi anlamda etkileyen ve yürek burkan satırlardı. Ve... kesinlikle Kaja'nın yerinde olsam, o çocuklar için ben de her şeyi göze alırdım. İnsan onlarca masum yüreği ardında bırakıp nasıl gidebilir ki ama değil mi? Terezin'deki toplama kampının bütün acımasız yüzü gözler önüne serilmiştir resmen. Açıkçası bu tür kitaplar hakkında söylenecek çok fazla şey olur ama aynı zamanda da çok bir şey de söylenemez içerisinde barındırdığı gerçeklikten dolayı ama şunu demeliyim ki mutlaka okunmalı. Ben tarih içerikli kitapları okumayı sevmem normalde ama kurgulaştırılmış tarih kokan kitapları ise severim. Bu da öyleydi. Özellikle yazarın kitabın sonunda yazdığı not ise alt tarafı kurgu deyip geçemeyeceğimiz gerçekliği gözler önüne seriyordu. Kitaba dair çok fazla bir şey söylemeyeceğim ama historical fiction dediğimiz tarihi kurguları okumayı seviyorsanız mutlaka deneyin ama önce Kelebek ile Keman'ı okuyun çünkü Hidden Masterpiece serisinin 2. kitabı ve ben direk bundan başladım. Her ne kadar sonunu biliyor olsam da mutlaka Kelebek ile Keman'ı da okuyacağım. Çünkü Terezin'de yaşanan olayların gerçekliği tüyler ürpertirken dahasını öğrenme isteği uyandırıyor. Ben kitabı çok beğendim. Beklentimin çok üstündeydi açıkçası bu yüzden 5 üzerinden 5 veririm bu kitaba. Bazen bazı şeyleri anlatmak için kelimeler kifayesiz kalır, bu kitaptaki Terezin kampında yaşananları da anlamak öyle..

Aramızdaki Uçurum
10/1002.06.2018

Baskı: Aramızdaki Uçurum

http://illekitap.blogspot.com/2018/06/samantha-young-aramzdaki-ucurum.html Samantha Young'un son çıkan kitabı Aramızdaki Uçurum, diğer kitaplarından çok daha farklıydı. Özellikle On Dublin Street serisinden oldukça farklıydı. Açıkçası beklediğim gibi değildi, kötü anlamda değil yanlış anlaşılmasın iyi anlamda beklediğim gibi değildi. Ergen karakterlerin olduğu bir kitaptı ve kurgu öylesine güzel anlatılmıştı ki su gibi aktı ve nasıl bitti anlamadım. Yazarın üste peş peşe 5 kitabını okudum bununla birlikte ve şimdiye kadar neden okumayıp bekletmişim pişman oldum. Keşke daha önceden okusaydım kitaplarını. Kurgularını, anlatımını ve karakterleri yaratış şeklini çok sevdim. Hepsinin ayrı ayrı hikayeleri olmaaı çok güzeldi. Bu kitapta da öyleydi. Görünüşte annesinin yeni evliliğine, yeni üvey ailesin ve yeni hayatına alışmaya çalışan İndia'nın hayatını konu alacak bir gençlik kitabı olacağını düşünmüştüm ama hem beklentimden farklı çıktı hem de beklediğim gibi çıktı diyebileceğim birçok şey vardı. Duygular, olaylar öyle bir anlatılmıştı ki ciddi anlamda hissederek okudum ve şunu söylemeliyim ki her bir sayfasından, satırından, cümlesinden, kelimesinden tatmin oldum. Sadece sonu... o son biraz yarım kalmış gibi hissettirdi. Yani İndia-Elle-Finn'in hayatlarının devamını okuma isteğiyle doldurdu. Aslında yazar bir yandan da sonu siz yazın... bu hikayeye nasıl bir son yazmak istediğinize siz karar verin demiş gibi... ama devamını da okumak isterdim. İndia'nın geçmişi çok acı vericiydi ve yaşadığı güvensizlikleri, hep popüler olma isteğini, annesiyle arasındaki diyalogların ardında yatan acı cidden o yaşta bir genç için çok ağır dedirtiyordu. İndia'nın bildiği hayattan tamamen yabancı olduğu ve tabiri caizse paranın peçete gibi kullanıldığı zenginlikte bir hayata geçmesi... aslında pek de her şeyin göründüğü gibi olmadığın göstergesiydi. Çünkü o zenginliğin içindeki gençlerin aslında nasıl da mutsuz bir hayata mahkum olduğunu gösterirken kendi seçimlerini değil onlar için seçilen seçimleri yaşamak zorunda kalması... ciddi anlamda mutsuz bir hayatı gözler önüne seriyordu. Hani bazen diyorlar ya parayla mutluluk olmaz diye, işte bu kitapta biraz da bunu görüyoruz. Finn'in hayatı ve Elle'in seçimleri... her ikisi de birbirlerini koruyup kollarken kaçındıkları sırları ve gizledikleri mutsuzlukları içler acısıydı. Şöyle bir bakıyordum da onların bu mutsuzluklarına İndia bir umut ve mutluluk getirdi. Belki de heyecan, yaşamak için bri amaç getirdi. Güzeldi... İndia'nin bütün o geçmişine ve korkularına rağmen güçlü durma çabası... süperdi. Bütün sırlar ortaya döküldüğünde Charlotte ve Gabe'in yanlarında olması arkadaş bu dedirtti. Bryce tam bir sürtük çıktı. Joshua bence hala onunla sevgili diye atsın kendini bir yerden aşağıya. Özellikle söylemek isteğim bir şey var o da her ne kadar üvey kardeş olsalarda İndia ile Ella arasında oluşan arkadaşlık çok güzeldi. Bir yerde hem kardeş hem arkadaş hem de sırdaş oldular ve belki de en büyük destekçileri oldular. Böyle bir gücün karşısında kim durabilir ki. Ben kitabı cidden çok beğendim. Dediğim gibi diğer kitaplarından çok farklı ve bambaşka bir kurgusu vardı. Sevdim. Mutlaka deneyin derim ben.

Baskı: Londra Caddesi (On Dublin Street, #2)

http://illekitap.blogspot.com/2018/05/samantha-young-londra-caddesi-on-dublin.html Samantha Young'un On Dublin Street serisinin 2. kitabı Londra Caddesi'ni de bitirdim. Açıkçası Dublin Caddesi'nden oldukça farklıydı ve onun gibi mükemmel değil diye uyarıldığım için beklentimi çok da yükseltmemiştim ama ben sevdim Londra Caddesi'ni de. Konusu, kurgusu, karakterleri, her şeyini sevdim kitabın. Tamam Dublin Caddesi'nden farklıydı ama çok da güzeldi. Karakteri zaten tanıyorduk. Dublin Caddesi'nde Joss'un bardan arkadaşı Jo'nun hikayesiydi. Orada tanıdığımız zengin adam avcısı Jo'nun aslında hiç de tanıdığımız gibi biri olmadığını okuduk. Kendince sebepleri her ne kadar haklı olsa da aslında hiç de olmadığı biri gibi davrandığını ona gösteren ve aslında onu olduğu gibi kabul edecek, sevecek adamların da olduğunu gösteren Cam'i de okuyoruz. Ben sevdim kitabı. Oldukça romantik, tutkulu, aşk dolu, duygusal, arkadaşlık ilişkileriyle dolu bir kitaptı. Kesinlikle sevdim. Jo'nun Malcolm ile olan ilişkisini aslında sevmiştim tam da Jo'ya hak ettiği değeri verecek bir adam diye düşünüyordum ama Jo'yu olmadığı biri haline getiriyordu ve ailesi konusunda nasıl hisseceğini bilemediğimden ayrılmaları çok iyi oldu. Cam ise... adamım... seni ben de alabilirim :) Cam'i çok sevdim açıkçası. Tam da Jo'nun yanında görmeyi isteyeceğim bir adamdı ve onu kendi olmasını sağlayıp ailesine sahip çıkacak bir adamdı ki öylede oldu. Cam'in eski sevgilisi ile olanlar beni bile gerip bir şeylerden şüphelenmeme neden olmuşken Jo'nun şüphelenmemesi olmazdı zaten. Ama eski sevgili Blair'de bizi haklı çıkardı yani ;) Jo'nun babasınım çıkacağını ve bir sorun çıkaracağını tahmin ediyordum çünkü her şey fazla mükemmel gidiyordu ama tam o anlardan Blair'in de atak yapması fena oldu. Braden ile Joss'un sahiplenici ve arkadaş tavırlarını çok sevdim. Özellikle Jo'nun en zor anında ve babasıyla yaşadığı olaylarda ona destek olmaları çok güzeldi. Ki onları da okuyabilmek ayrı bir güzeldi. Nişan ve düğün hazırlıkları falan... nasıl da tatlılar :) Ellie ve Adam bile vardı ki onlar da çok sevimlilerdi. Bence ayrı bir ktiabı olmalıydı onların hikayelerinin de. Cole... Jo'nun küçük kardeşi... bu kitapta öyle bir karaktere ihtiyaç vardı çünkü kitabın en eğlenceli, en sevimli karakterdi bence. Kitabın son bölümü tam da mutlu son severlere göreydi ve ben bayıldım. Kitabı ben beğendim. Tabi ki Dublin Caddesi gibi değildi, çünkü karakterlerin hayatları ve hikayeleri farklı olduğu için kitaplar baika kulvarlara çıkıyor. Joss ve Braden'in hikayesinden daha dram ve acı bir hikayeydi. Bu yüzden farklı kulvar dedim. Jo'nun kendine dair olan güvensizlikleri ve olmadığı kişi gibi davranarak güven araması... sonunda ise Cam'n yardımlarıyla kendisi olması, aşkı ve hayatını kabullenmesi çok güzeldi. Benim çok hoşuma gitti. Bu serinin devamı gelmesini isterim. Diğer kitaplarda çıkmalı, hepsi güzel hikayeler barındırıyor ve içimden bir ses hepsi ayrı bir güzel olduğunu söylüyor. Umarım DEX, devamını getirir serinin.

Baskı: Dublin Caddesi (On Dublin Street, #1)

https://illekitap.blogspot.com.tr/2018/05/samantha-young-dublin-caddesi-on-dublin.html Açıkçası kitaba başlarken beklentim çok düşüktü ve Derin Tutku tarzında bir kitap okuyacağımı düşünmüştüm. Ama yanılmışım. Hatta ilk olarak Derin Tutku'yu okuyup sonra bunu okuduğuma mutluyum çünkü bu çok çok çok daha güzeldi. Bayıldım! Samantha Yount, bence hep yetişkin karakterleri konu alan kitaplar yazmalı çünkü bu işi harbiden çok iyi beceriyor. Bu kitapta duygular o kadar güzel anlatılmıştı ki sinirlerini, acılarını, öfkelerini hissederken çaresizliklerinde çaresiz, aşklarında ise heyecan duymadan geçemedim. Cidden çok iyiydi. Kitap kısaca küçük yaşlarda ailesini kaybeden ve bu acıyla başa çıkamayıp hiç yaşanmamış sayıp yaşadığı yeri terk edip İskoçya'ya yerleşen Joss'un hayatına aniden bir takside giren yakışıklı ve tam bir alfa erkeği olan Braden'ın ilişkilerini konu alıyor. Joss, insanları kendi hayatına sokmaz, samimi olmaz ve kesinlikle geçmişinden bahsetmezken Braden onu tepetaklak ederken yeni ev arkadaşı Ellie ise tekrardan aile, dost, kardeş olmayı öğretiyor. Kitapta en çok hoşuma giden şey Ellie'nin arkadaş canlısı tavırları Braden'ın tipik İskoç erkeği halleri ve bütün bu normal davranışların Joss için anormal gelmesi... onun içinde kaldığo ve farkına varmadan kapıldığı bu duygu fırtınası cidden hoşuma giderek okuduğum satırlar oldu. Braden'ın Joss'u bu kadar iyi tanıyıp ona göre davranması ve aşkını inkar etmek yerine göğsünü gere gere söylemesi, bundan utanmaması takdirimi kazandı. Hele bir de Joss'u kaybetmemek adına yaptıkları çok güzeldi. Ellie'yi çok sevdim tam bir kız kardeş, evin yaramaz haylaz kızı gibi bir enerjisi vardı. Aşkı ise imkansız değildi ama ağabeyinin arkadaşına aşık olmak da biraz riskliydi. Onlarında kendi mutlu sonlarını yazmaları çok güzeldi. Joss'un bardaki arkadaşı Alistar ve Craig ile olan diyologlarında çok eğlendim. Kitapta en çok dikkatimi çeken şey, her yere taksiyle gitmeleri ya da yürümeleri... Braden oldukça varlıklı bir iş adamı ama araba kullanmadı... acaba İskoçya da araba kullanmak farklı bir durum mu diye düşündürdü. Nasıl da alakasız bir şeye takılmışım yalnız :) Joss'un son sahnede her şeyi Braden'e dökülmesi çok duygusaldı. Braden'ın Joss'un korkup kaçmasından ve ayrılmak istemesinin altındaki nedenleri anlaması ve ona karşı oynadığı oyun ise... cidden gülümseyerek okumama neden oldu. Çok daha fazla bahsedersem çok fena spoiler vermiş olacağım o yüzden kısa kesiyorum. Ama şunu söyleyeyim ben bu kitabı çok beğendim. Cidden beklentimi fazlasıyla karşıladı ve içimde bir İskoç'a aşık olma isteği uyandırdı. Historical Romans'larda İskoç aşığıyız zaten ama günümüz aşk romanlarında da olabilirmişiz. Bence mutlaka okuyum seveceğinize inanıyorum.

Baskı: Sığ Sularda Kaybolan (Into the Deep #2)

https://illekitap.blogspot.com.tr/2018/05/samantha-young-sg-sularda-kaybolan-into.html Derin Tutku'nun devamı olan Sığ Sularda Kaybolan da bitti. Hiçbir kitapta bunda olduğu kadar beni sinir eden bir çifte tanık olmadım. Cidden Jake ve Charley'in büyümesini okuduk. Amma da çocukça tavırlar, inançlae içerisine girdi de Jake'i üzdü bu kız. Bir ara Jake daha iyisine layık diye de düşündüm. İlk kitapya her şey bir nebze iyi gibi bitmişti ama bu kitapta öyle olmadığı anlaşıldı Bir yerde halı altına süpürülen sorunlar gün yüzüne çıktı. Bana sorarsanız pireyi deve yapan bir kızdı Charley, çünkü ailesiyle oturup adam akıllı iletişim kursa bir çözüm üretebilecekken hemen kabuğuna çekilip, fedakarlık adı altına sakladığı korkaklığıyla bir çuval inciri berbat ett resmen. Bu kitapta, aslında bu hikayede en sevdiğim çift Beck ile Claudia'ydı ve onların mutlu sonu beni de mutlu etti. Tabi Jake ile Charley'de mutlu sonlarına ulaştılar ama Jake tam bir hayatı zindan etme aşamasından sonra... Neyse, ben kitabı abartılacak kadar iyi bulmadım ama okurken iyi vakit geçirilip hemen bitirilecek bir kitap olduğunu düşünüyorum. Çok büyük beklentiye girmeden okursanız hayal kırıklığı da yaşamazsınız.

Baskı: Derin Tutku (Into the Deep #1)

https://illekitap.blogspot.com.tr/2018/05/samantha-young-derin-tutku-into-deep-1.html Samantha Young'ın ilk okuduğum kitabıydı Derin Tutku, hatta yazarın kurgularıyla ilk defa bu kitapla tanıştım bile diyebilirim. Bu kitaba dair çok yorum okudum ve bazı arkadaşlarım beğenmişken bazıları beğenmemişti ve aralarında benimle aynı zevki paylaşanlarda vardı bu yüzden beklentim çok düşük başladım kitaba sanırım bu yüzden de sevdim. Kitaplarda özellikle ilk kez tanışacağınız yazarlarla çok yüksek beklenti olmadan okumanın çok yararını hissettim bu yüzden bu düşünceyle okuyorum ilk defa okuduğum yazarları. Derin Tutku, çok ahım şahım konusu olan bir kitap değildi. Aslında biraz daha duygulu yazılmış olsaydı belki çok etkileyici olabilirdi ama duygular biraz havada kalmıştı. Yani kitapta tam ergen olduğu dönemlerindeki Jake ve Charley gerçek aşkı buluyorlar ve bunu acı olaylarla yolları ayrılıyor, üzerinden geçen 4 sene sonra tekrar karşılaşıyorlar. Aralarındaki aşkı, krıgınlıkları, tutkuyu ve acıyı daha fazla duygulu anlatılmış olsaydı muazzam bir aşk hikayesi ortaya çıkardı bence. Bu yüzden duygusal konuda biraz eksik geldi. Kitapta en sevdiği şey arkadaşlıklardı çünkü sanırım en doğal ve en doğru şeydi. Açıkçası onların bu ilişkilerini okumak çok güzeldi. Beck ile Claudia ilişkisi benim daha çok ilgimi çekti çünkğ Claudia'nın aşık olduğu belliydi ama Beck'in de ona karşı boş olmadığı belli gel gör ki Beck ne çapkın hayatından vazgeçiyor ne de Claudia'dan. Kızın hayatına biri girdi mi çıldırıyor ama kendisi kızlarla takılıyor. Açıkçası zaman zaman Beck'e kafa göz dalasım geldi. Onların sonunu da Jack ile Charley kadar merak ediyorum. Açıkça söylemek gerekirse Lowe'a bayıldım ve bence Charley, Jake aşkından vazgeçip onunla olsa daha mutlu olurdu sanki ;) Ayrıca kitapta imla hataları çok fazlaydı ve bu oldukça rahatsız edici oldu ki ben genelde takılmam çok fazla ama rahatsız ediciydi. Zaman zaman anlam bozukluğu çok oluyordu. Keşke daha düzgün bir edisyondan geçseydi kitap. Neyse çok uzatmayayım ama genel olarak çok beklenti olmadan okunursa sevilir ama beklenti yüksek okunursa beklentinizi karşılamaz. Benim nazarımda 5 üzerinden 3lük bir kitaptı.

Baskı: Kimi Seçtiğine Dikkat Et! (Karanlık Elementler #3)

https://illekitap.blogspot.com.tr/2018/05/jennifer-l-armentrout-kimi-sectigine.html Karanlık Elementler serisinin 3. kitabı Kimi Seçtiğine Dikkat ile muhteşem seriyi mutlu sonla bitirdik. Bu seriyi okumayı niye bu kadar ertelemişim hiç bilmiyorum. Cidden çok iyiydi ve çok beğendim. 2. kitabın kaldığı yerden devam etti. En son Sam'in Lilin olduğunu öğrenmiştik ve kitap da oradan devam ederek başladı. Bazı sırlar ortaya çıktı, nasıllar nedenler sorulmaya başlandı ve kitap son sürat sona doğru gitti. Açıkçası ikinci kitabın başından beri Sam'deki değişikliklerin başından beri onda bir anormallik olduğunu fark etmiştim ve yanılmadım da ama bu kitapta beni yanıltan Lilin'in yapabilecekleriydi. Ah bir de onu nasıl öldürebilecekleri hakkındaki gerçekti. Harbiden tam bir seçim yapılması gereken bir kitaptı. Layla'nın Cehennem'e yaptığı yolculuk çok iyiydi çünkü aklımda hiç de canlandırdığım gibi değil bambaşka çıktı o sayfalar. Cadıların Layla'yı iyileştirmenin karşılığını merak ediyordum ve aslında hiç de aklıma gelmeyem bir şey istediler. İtiraf edeyim benim de içim bir hoş oldu bende üzüldüm.. istedikleri şey bir yerde okurun da parçası oluyordu. Kilisede Lilin ile savaşılması çok güzel anlatılmıştı hatta Abbot'un yaptıkları ise hiç de beklenmeyecek şeylerdi çünkü adamın iki kitap boyunca sergilediği tavra çok zıt bir davranış oldu ama bence olması gerekende oydu çünkü bir şekilse kendisini Layla'ya ve Zayne'e affettirmeliydi diye düşünüyorum. Layla'nın tüylü kanatları ve ne olduğu muamma olarak kaldı. Kitaptaki bütün karakterler için bir bilinmezdi ve bir ilkti okurun içinde yanı şekilde kaldı :) Lilin ile Layla'nın karşılaşması... ımmm biraz yavan mı kaldı sanki. Bu tür detaylarda sanırım ilk iki kitaba göre yavan kaldı galiba çünkü final kitabı olayların çözülmesi ve daha fazla bir mücadele okumak istiyor okur ama bu kitapta daha fazlası yoktu ve bence ilk ikiden bile azdı. Danica ile Nicholai... ikisinin ismini aynı cümlede görmek bana bir aşkın filizlenmek üzere olduğunu hissettirdi. En azından mutlu sona bir adımdı. Zayne ise büyük bir kalp kırıklığı yaşadığı için o henüz kendini toparlayamadı ama nedense Stacey ile mesajlaşmalar konuşmalar... belki dedirtti. Tabi bunu da bilemeyeceğiz çünkü bu kısımda öyle kaldı. Bir tek mutlu aşk dolu diyeceğim Roth ile Layla oldu. Zaten bence Roth, iblis miblis ama içinde, özünde iyi ve mutluluğu hak ediyor. Kitabın sonunda Patron'u gördük ve karşısında yaratıcıyı da gördük. Büyük bir sürpriz de ve bu her an her daim yanımızdalar hissi uyandırdı. Neyse... genel olarak sevdim kitabı ama final kitap olaral daha beklentim yüksekti. Özellikşe ilk iki kitaptan sonra. Ama yine de güzeldi. Her şey tatlıya bağlandı. Bence sırf Roth ile tanışmak için bile seriye el atmalısınız. Ben çok sevdim bu seriyi size de tavsiye ederim.

Baskı: Kime Dokunduğuna Dikkat Et! (Karanlık Elementler, #2)

http://illekitap.blogspot.com.tr/2018/05/jennifer-l-armentrout-kime-dokunduguna.html Karanlık Elementler Serisi son sürat devam ediyordu ve bu okur da ara vermeden soluksuz okuyordu. Uzun zamandır gecenin yarılarına kadar okumama neden olacak bir kurguya denk gelmemiştim.Meğersem benim Jennifer L. Armentrout okumam gerekiyormuş. Resmen kitabı elimden bırakamadım ve erken kalkıp işe gitmeyecek olsaydım muhtemelen 3. kitaba da başlardım. Jennifer L. Armentrout, yine yapmış yapacağını zaten heyecan veren soluksuz okunan seriye daha da bir adrenalin katmış. Hele ki son 100 sayfa nefesimi tutup okudum o kadar iyiydi. Kitap, ilkinin yarım kaldığı yerden devam ediyor. Ayini bozmayı başarmışlardı ve Roth'ta cehennem çukuruna gitmişti o iblisle beraber. Sonrasında aslında ayinin pek de başarısız olmadığı ortaya çıkıyor. Çünkü olmaması gerekenler olmaya başlıyor. Bunun üzerine Roth sahalara geri dönüyor. Yine bir Veliaht Prens olarak boy gösterirken kendini Layla'dan uzak tutmak zorunda. Bu da Layla'yı Zayne'e yakınlaştırırken onları izlemek zorunda kalıyor. Ama tabi asıl olaylar bunlar değil. Bunlar aşk cephesinde olanlar ama asıl olaylar ayinin sonrasındaki gelişmeler... Bir Lilin'in doğduğunu düşünüyorlar! Okulda ve hayatlarında meydana gelen tuhaf olaylar olmaya başlıyor, Layla'nın yetenekleri değişime uğruyor... Bir de işin içine Cadılar giriyor. Bu kısım benim için cidden tam bir sürpriz oldu çünkü beklemediğim bir detaydı. Ama beğendiğim ve hoşlandığım bir detay oldu açıkçası. Roth ile Layla arasındaki ilişkinin hep düzelmesini istedim çünkü nedense Roth'un Layla'ya kendini gösterdiğinden daha fazlası olduğunu düşündüm hep ki yanılmadım da bunu kitabın sonunda görüyoruz. Stacey ve Sam'in gerçekleri öğrendiklerindeki tavırları süperdi. Açıkçası bende beklemiyordum bu kadar normal karşılamalarını. Bir de beni oldukça şaşırtan şey kitabın son sayfalarındaki olaylardı. Abbot'tan böyle bie şey bekliyordum ve hep tetikteydim ama Nicholai ve Dez tavırları ile hayranlığımı kazandılar ve tebrik ettim. Hele ki o kısımda Roth'un gelişi yeminle nefes kesiciydi. Vay be dedim yani. Süperdi :) Kitabın son kısımları şaşırtıcıydı, şanslıyım ki 3. kitap hemen elimin altında da devam edeceğim. Eğer ki seri bitmemiş ve biz de devamını bekliyor olsaydık meraktan ölürdük muhtemelen. Yazar okurlarına bir süpriz yapmış ve Zayne tarafından bir bölüm koymuş kitabın arkasına. Çok tatlı bir sürprizdi ama keşke koymasaydı çünkü Zayne, Layla, Roth aşk üçgeninde ben Roth tarafını tutan biri olaral Zayne ile Layla arasında bir şey olmamasını isterdim ama şimdi Zayne'in duygularını okuyunca adama üzüldüm ki. Neyse illa ki biri kaybedecek... üzgünüm Zayne. Ben yorumumu bitiriyorum yoksa resmen kitap içeriğine gireceğim o yüzden en iyisi kısa kesmek. Şiddetle tavsiye ederim. Mutlaka okuyun. Şansılısınız ki seri bitti peş peşe okuyabilirsiniz.

Baskı: Kimi Öptüğüne Dikkat Et! (Karanlık Elementler, #1)

http://illekitap.blogspot.com.tr/2018/05/jennifer-l-armentrout-kimi-optugune.html Allah'ım bu nasıl bir kitaptı böyle. Bu kadın şimdiye kadar beni hiç hayal kırıklığına uğratmadı ve hep beklentimi karşıladı. Hatta bazen öyle şeyler yaptı ki soluksuz bırakıp nefes kesip hadi canım diyerek okudum kitaplarını. İşte o kitaplardan biriydi Kimi Öptüğüne Dikkat Et! Çünkü beklediğimden daha başka bir kurgusu vardı ve cidden çok iyiydi. Jennifer L. Armentrout; sıkmayan, akıcı ve sürükleyici kurguları kaleme alıyor. Okuru şaşırtan detaylarla süslüyor kurgularını ve öyle ki okurken kitabı elinizden bırakamıyor eğer okuduğunuz seriyse hemen devamını getirme isteğiyle doluyorsunuz. Özellikle fantastik kitaplarında muhteşem şeyler yapıyor. Mutlaka el atmalısınız. Bu kitapta itiraf etmek gerekirse özel yeteneği olan bir genç ve aşkını okuyacağımı düşünmüştüm çünkü seriye dair yorumları okumadım ve yazarın kitaplarını konusunu okumadan aldığım için içinde ne olduğuna dair bilgim yoktu. Sadece adından dolayı kafamda değişim kurgular belirmişti ama böylesini düşünmemiştim. Kitap; bir muhafızla iblisin kızı olan Kayla'nın nasıl bir tehlikede olduğunu ve dünya dengesi için nasıl bir tehdit oluşturduğunu anlatıyor. Tam olarak nasıl güçlere sahip olduğu anlaşılamayan Kayla, bir gün bir iblisle yolu kesişiyor. Üstelik cehennemin veliahtı olan bir iblisle... kendiyle ilgili gerçekleri bir bir öğrenirken 17 senedir kendinden saklanan sırları öğreniyor ve nasıl bir tehdit olduğunu ve nasıl tehlikede olduğunu keşfediyor. Tabi bunlarla kalmıyor. Kayla'nın Cehennem'in Patronu olan iblise ihanet eden iblislere karşı verdiği savaşı okurken ona yardım edip bir yerden Kayla'nın kalbini çalarken kendi kalbini de ona kaptıran iblisin yani Roth'un yardımlarını ve savaşını okuyoruz. Açıkçası gelmiş geçmiş iblisler kötüdür adetine Roth'la itiraz edebilirim. Yeminle aşık olunasıydı. Adamın özgüveni, kibri, yalan söylemesi, yalan söylediğini itiraf etmesi... koruyucu tavrı, anlayışlı olması, kafa tutması... daha sayabileceğim birçok şeyle o kadar tatlıydı ki... resmen aşık olunasıydı. Roth'un dövmeleri süperdi. Ayrıca sahip olduğu hayvanlara verdiği isimlerse komediydi ve tam da ona yakışan bir tavırdı. Yılan Bambi'ye bayıldım... kediciklerine de... bir de yer altı dünyası yaratıkları kedilerden hoşlanmaz derler valla iblisler baya hoşlanabiliyormuş. Keşke Roth'un ejderhasını da görebilseydik ama içimden bir ses ilerleyen kitaplarsa göreceğimi söylüyor. Zayne'i sevdim mi sevemedim mi bilemiyorum. Bazen sevdim diyorum bazen sevemedim diyorum. Çünkü bazen öyle nir davranıyor ki Kayla'ya verdiği değer ortaya çıkıyor ama bazen de... işte bazen... Ama kitabın sonlarındaki tavırları ve Roth ile iş birliği yapması cidden takdir edilesiydi. Ama asıl takdir edilesi olan Roth'un fedakarlığı... bir yerde ölümü göze alması ya da onun değişiyle sonsuz acıyı... açıkçası beklemediğim bir şeydi bu... Abbot kelimenin tam anlamıyla sinir bozucuydu. Açıkçası Kayla iyi sabretti ben olsam çoktan patlardım dediğim çok fazla yer oldu. Kitapta en çok hoşuma giden şeyde hiç olayların ve ekşının bitmiyor olmasıydı. Her an bir şey patlak verebilir potansiyeli vardı ve bu da tam benim istediğim şeydi ve bunu buldum kitapta. Yazarın öyle bir huyu var ki... okuru bezdiriyor. Seri kitapları öyle bir bitiriyor ki damdan düşmüşe benziyorsunuz. İyi ki seri tamamlandı ve bende diğer kitapları da var. Peş peşe okuyacağım ama siz siz olun asla bu yazarın kitaplarını seri tamamlanmadan okumayın. Çok heyecanlı ve nefes kesen bir yerde "eee şimdi ne olacak" modunda bitiriyor. Ben bu kitabı çok beğendim genelde serilern ilk kitabı konuya giriş olduğu için orta derecede bir şey olurdu ama bu kitap muhteşemdi. Ben bu kitaba 5 üzerinden 5 veririm ve şiddetlede tavsiye ederim.

ÖncekiSayfa 16 / 39Sonraki