
Puanlar ve değerlendirmeler
Bu okurun kitap puanları ve yazılı değerlendirmeleri.
Baskı: Mavi Gece
https://illekitap.blogspot.com/2019/12/k-kubra-berk-mavi-gece.html Ve bir Türk yazarın yorumuyla karşınızdayım. Her ne kadar okumayacağım desem de arka kapak yazıları ilgimi çeken her Türk yazara şans verme gibi bir huyum var çünkü bazen cidden güzel şeyler çıkıyor ortaya. K. Kübra Berk'in yayınlanan ilk kitabı Mavi Gece, genç yetişkin okur kitlesine hitap eden sohbetlerle gülümseten, aile acısıyla hüzünlendiren, zaman zaman kötü çocuk iyi kız havasına bürünse de bazı detaylarıyla okuru kendine bağlayan ve nefes kesen sahneleriyle güzel bir kurgu okurun karşısına koymuş. Sıkılmıyorsunuz, kitap su gibi akıyor. Hatta kitabın sonundaki özle bölümler de tam yüz gülümsetmelik 32 diş sırıtmalık bölümler. Hani hikaye biterde keşke mutlu sonlarını daha fazla okusaydık dediğimiz noktaya el atmış yazar ve özel bölümler yazmış. O kısımları okumak çok güzeldi. Kitabın kısaca konusuna gelirsek; Gece, babasının ölümünü atlatamamış annesi ve üvey babası tarafından bir arkadaşlarının evine gönderilen genç kızımız. Evin asi oğlu Emir ile tesadüfi karşılaşmasından sonra Emir'in gizli işlerini fark edip de peşine düştüğünde başına açtığı belaların farkına çok sonradan varıyor. Emir, yeraltı dünyasında bir kafes dövüşçüsüyken Gece bunu fark ettiğinde her ne kadar dehşete düşse de Emir için endişelenmeden duramıyor. Emir ise Gece yer altından uzak tutmayı amaçlıyor çünkü oranın acımasızlığı Gece için bir yıkım olabilir ki kitabın ilerleyen sayfalarında görüyoruz ki sarsıcı bir etki de yaratıyor Gece üzerinde. Kitap Gece ve Emir'in aşkına, arkadaşlığına değinirken birbirlerine ait sırları keşfetmeleri, kötülüklerle baş etmeleri ve her şeye rağmen beraber olabilmelerini de anlatıyor. Aslında kötü çocuk iyi kız benzetmesi biraz uygun da olmamış olabilir. Emir'in yer altındaki hayatı biraz kötü çocuk havası verse de aslında Emir iyi bir çocuk sadece içindeki kötülüğü, isyankarlığı ve belki de öfkeyi orada boşaltıyor. Gece ise... valla iyi desen değil kötü desen değil bilemedim nasıl bir kız değil. Emin olduğum bir şey var ki o da Emir'in başını okkalı belaya soktuğu. Kitabın bence en güzel sayfaları yeraltının anlatıldığı sayfalardı. Bilinmezlik heyecanlandırdı beni. En nefes kesen de köstebek ile olan görüşme muhabbetleriydi. O son dövüş ve sonrasındaki köstebek detayları... Kitaba dair eleştirebileceğim kısımlardan birincisi yeraltı dünyasının geçmişine dair bence daha sağlam ve net bilgiler verilebilirdi gibi. Sanki o kısımlar biraz havada kalmış gibi geldi. İkincisi ise Gece'nin kendi içerisindeki o çelişkiler, ağlamalar, annesine nefret etmesi ama sevmesi konusundaki bilinmezliği... Allah'ım Gece yanımda olsaydı suratına bir tane vurur kendine gel be derdim sanırım. Sinir bozucu bazı ruh halleri vardı. Merak ettiğim kısımlardan biri de üvey babaya ne oldu? O kısmı ben mi hatırlamıyorum yolda okurken atladım ya da ona dair detay verilmemiş miydi? Emin olamadım. Bilen lütfen yazsın :) Kitabı genel anlamda sevdim. Okurken yormuyor, akıyor, sıkmıyor. Dediğim gibi yeraltını anlatan sayfalar çok güzeldi. Diğer sayfalarda da arkadaşlıklar, ilişkiler güzeldi. Bir iki küçük eksiklik olsa da genelinde güzeldi. Keyifli okunacak, sizi sıkmayacak, yormayacak ama kafanızı dağıtacak bir kitap arıyorsanız bence deneyin derim :)
Baskı: Yatağımdaki Yabancı (Historical #2)
http://illekitap.blogspot.com/2019/12/sylvia-day-yatagmdaki-yabanc.html Sylvia Day'in elimde okunmadık başka kitabı kalmadı. Sanırım bütün historical romanslarını okudum ve size de şiddetle tavsiye ederim okuyun. Kadın cidden bu türün hakkından iyi gelmiş. Akıcı, sürükleyici, merak uyandırıcı, romantik, aşk dolu ve erotik bir şekilde kurgusunu kaleme almış. Bu türe göre karakterlerin aykırı olması, ne istediğini bilen, isteği şeyi elde etmek için her şeyi yapabilen karakterler olması bence kitabı türlerindeki diğer kitaplardan ayırıyor. Bu türde farklılık arayanlar için mükemmel bir tercih olacaktır. Kitabın kısaca konusuna değinmek gerekirse; aşık olarak evlendiği ve sonrasında kocasının başka kadınlarla ilişki yaşadığını öğrenen Isabel erkeklere karşı güvenini kaybederken kocasının ölümünden sonra bir erkeğe bir daha bağlanmamak için kendi kendine söz verir. Bu yüzden erkeklere ilişki yaşamasına rağmen karşısındaki erkek evlilik ya da aşk yolunda bir ilişki istediğinde hemen ilişkisini bitiriyordur. Bunun yanında Garred ise henüz 22 yaşında genç bir delikanlı olmanın verdiği sorumsuzlukla istediği gibi kadınlarla gönül eğlendirirken gençlik aşkı olan Emily ile de görüşmektedir. Emily'nin evli olması onun için sorun değildir ancak ona da sadık değildir. Aynı anda birkaç kadını idare etmektedir. Garred annesinin ünvanına uygun bir evlilik yapması baskılarına dayanamayarak sırf annesini memnun etmemek için Isabel'e evlenme teklif eder. Ama klasik bir evlilik değil anlaşmalı bir evlilik olacaktır. Isabel de Garred da kendi hayatlarını, ilişkilerini yaşayacaklar ama bunun yanında ikisi çok iyi iki arkadaş olarak da evliliklerini hiçbir beklenti olmadan ilerleteceklerdir. Ancak evliliklerinin ilk yılında Garred'ın yaşadığı acı bir kaybın ardından çekip gittiğinde Isabel'i arkasında tek başına bırakmıştır. Dört yıl sonra ise çok değişerek dönmüştür. Eski deli dolu genç adam yoktur artık Isabel'in karşısında. Üstelik evlilik anlaşmasına da uyma gibi bir niyeti yoktur. Genç adam hem karısı Isabel'i kendisine bağlamak istemektedir hem de ona sadece kendisi sahip olmak istemektedir. Isabel'in güvensizliklerini yıkıp kendisi ile normal bir evlilik yaşamak için her şeyi yapacak olan Garred, hem kendisi aşkı bulacak hem de Isabel'i tekrardan aşka inandıracaktır. Isabel ile Garred'in arasındaki sohbetler oldukça eğlenceliydi. Aralarındaki cinsel gerilime rağmen arkadaşlıkları çok güzeldi. Gray'in değişimini kitabı okurken hissediyorsun, ilk sayfalardaki o hovarda ile dört yıl sonra geri dönen o genç adam arasındaki farkı yazar çok iyi anlatmış ve sanki gözünün önünde gibi değişikliği hissetmek mümkün. Garred'in Isabel'i elde edebilmek, evlilikleri için bir şans olması konusunda ikna edebilme çabası çok güzeldi. Isabel'in güçlü karakteri, istediği şeyi bilmesi ve tavırları hayranlık uyandırıcıydı. Kitabın sadece Isabel ve Garred'e odaklı olmaması ve her ikisinin de kardeşlerine değinen kurguları olması çok hoşuma gitti. Yan karakterlere değinen ve onları da konuya dahil eden kitapları severim. Özellikle Trenton... ah adamım süperdin. Özellikle son anda Abby'e yaptığı şey çok güldüm. Adam aşığım sende benim olacaksın diyor resmen. Süperdi. Ben diğer kitapları gibi bu kitabı da çok sevdim. Historical romans seviyorsanız mutlaka deneyin bu kitabı ancak +18 satırları olduğunu da unutmayın lütfen.
Baskı: The Book Of M
https://illekitap.blogspot.com/2019/12/peng-shepherd-book-of-m.html Kitabın beni şaşırttığını söylemeliyim. Kitaba başlarken böylesine bir kurgu beklemiyordum beklediğimin çok dışında çıktığını itiraf etmeliyim. Öncelikle doğru bir benzetme olur mu bilemedim ama The 100, The Rain, The Walking Death türündeki dizileri seviyorsanız bu kitap tam sizlik! Yazar oldukça ilginç ve değişik bir kitap yazmış. Zaman zaman durgun gitse de ilgi çekici içeriği yüzünden elinizden bırakamıyor ve sonunu merak ettiriyor. Sonunda ise şaşırtıyor okuru. Kitabın konusuna değinmek gerekirse, dünya üzerindeki insanlar gölgelerini kaybetmeye başlıyorlar ve gölgesini kaybeden her insan zamanla anılarını kaybediyor. Hafızalarını kaybeden insanlar günlük hayatta kalma alışkanlıklarını da kaybediyorlar. Yemek yemeyi unutuyorlar ve yer geliyor nefes almayı da unutuyorlar. Ory ve Max böyle bir dünyada hayatta kalmaya çalışırken bir gün Max'de gölgesini kaybeder. Her şeyi unutacağından daha da önemlisi zamanla sevdiği adamı unutacağından korkan Max, Ory'i terk eder. Kitap da tam orada başlıyor bence. Ory karısını arama yolculuğuna çıktığında ve Max, Ory'nin onu aramayacağı yerlere doğru giderken hayatın onlar için çizdiği yolu ve hayatı okuyoruz. Başlarda durgun gittiğini düşünsem de ilerleyen sayfalarda kitap ilginç bir hal alarak merak uyandırıyor. Kitaba dair çok detay veremiyorum çünkü heyecanı kaçar diye korkuyorum. Ancak şunu da sonu beklediğim gibi çıkmadı hele ki Ory'nin Max'i bulduğunu düşündüğü zamanki satılar en merak ettiğim satırlardı ama yazar cidden hayatının şokunu yaşatıyor okura. İlginç, değişik ve merak uyandırıcı bir kurgusu vardı kitabın. Eğer ki yorumun başında bahsettiğim dizileri seviyorsanız bence bu kitabı da bir deneyin. Bu arada kitabın hem ciltli hem de karton kapaklı baskısı var ben normalde ciltli sevmem ama bu kitabın ciltlisine vuruldum :D
Baskı: Meg Derinlerdeki Dehşet
https://illekitap.blogspot.com/2019/12/steve-alten-meg-derinlerdeki-dehset-meg.html Bildiğim bir şey varsa o da bu tür kurguların filmlerini izlemeyi daha çok sevdiğimdir. Kitap açıkçası düşündüğüm gibi çıkmadı, keşke beklentilerimi karşılayan ve daha da önemlisi filminden daha güzel bir kitap olsaydı. Evet... evet... bu kitabın filmi var ve ben önce filmini izledim sonrasında kitabını aldım okudum. Hani biz kitapkurtları normalde kitapları filmlerden daha çok severiz ya bazen durum tam tersi oluyor ve filmler kitaplardan daha güzel olabiliyor. Bu kitap için tam olarak onu söyleyebilirim. Filmi kitaptan daha çok sevdim. Kitabın detaylı konusuna değinmeyeceğim çünkü arka kapak yazısı yeterince açıklayıcı olduğunu düşünüyorum. Kitabın sevdiğim kısmı bu tür canlıların anlatılıyor olması çünkü ben dinazorları ve o dönemlerden kalma canlıları izlemek kadar okumayı da severim. Bu yüzden de bu kitabı aldığımı söylemeliyim. Ancak ne yazık ki beklediğimi bulamadım. Nefes kesen bir hareketlilik ve heyecan bekledim ama bu kitapta bunu bulamadım. Yarım bıraktığım kitaplar arasına girdi ne yazık ki. Çünkü okurken sıkıldım, ne zaman konuya girecek diye bekledim. Sonunda da pes edip bıraktım. Belki ilerleyen zamanlarda tekrar denerim okumayı bilemiyorum. Ancak şu anda denemeyi planlamıyorum açıkçası. Eğer sizler de tarih öncesi canlıları konu alan kitapları seviyorsanız deneyin belki seversiniz ama ben sevemedim. Okuyup okumama tercihi size bırakıyorum ama filmini mutlaka izleyin derim :D Bu arada kitabın kapak tasarımına bayıldım, tam da kitabın kapağı olmuş :)
Baskı: Son Hamle (Dana Cutler #1)
http://illekitap.blogspot.com/2019/11/phillip-margolin-son-hamle-dana-cutler-1.html Ara ara da olsa polisiye, gerilim, gizem ve dedektifli kitapları okumayı seviyorum. Ephesus'un Son Hamle kitabı çıktığında da okumalıyım dedim çünkü içerisinde güzel bir kurgu barındırdığını düşündüm ve bunun yanında yazarın ülkemizde yayınlanan diğer kitapları da çok sevilirken ve bende hiç kendisini okumamışken Son Hamle tanışmak için güzel bir adım olur diye düşündüm. Yanılmadım! Cidden çok güzel bir adım oldu çünkü muhteşem bir kurgu okudum. Bu yazarın diğer kitaplarını da okuma isteği oluştu içim de tek tek deneyeceğim açıkçası. Kitabın kısaca konusuna değinmek gerekirse; Dana yaşadığı kötü bir operasyon ve işkence dolu zaman sonucunda polisliği bırakarak özel dedektiflik yapmaktadır. Aldığı bir işte bir üniversite öğrencisini takip edecektir. Oldukça sıkıcı bir görev gibi görünürken Dana aslında hayatını fazlasıyla değiştirecek bir görev aldığını daha sonrasında fark edecektir. Takip ettiği kız ABD başkanıyla ilişki yaşamaktadır üstelik bu kız bir süre sonra vahşice öldürülmüştür. Brad ise ünlü bir hukuk firmasında çalışmaya başladığında bir seri katilin temyizi için araştırma yapmakla görevlendirilir. Seri katilin iddiasına göre onun üzerine yıkılan bir cinayeti aslında o işlememiştir. Brad bunları araştırırken ortaya çıkan gerçekler aslında onun hiç de beklediği gibi değildir. Fazlasıyla vahşi, acımasız ve politik bir oyunun içerisine kendini atmıştır. Dana ve Brad'ın hayatları kesişirken ikisinin de tek hedefi bu oyunun içinde hayatta kalmaktır. Olay döngüsü muhteşem bir şekilde kurgulanmıştır. Açıkçası hep nereye bağlanacak diye beklerken olayların bağlandığı noktalar başlarda beni oldukça şaşırttı. Ve bunu çok sevdim. Durgunlaşıyor dediğim noktada hep bir hareket geldi. Bu ise tam benlikti çünkü ben bu tür kitaplarda hareketi severim. Seri katillerin ikisi de birbirinden farklı katiller olmasına rağmen cinayetlerindeki vahşeti okumak ise kitabın bence en renkli noktalarıydı. Bu tür kitaplarda ben nedense vahşeti seviyorum çünkü polisiye demek durağanlık değil hareket, aksiyon ve vahşice işlenmiş cinayetler demek neredeyse benim için. Kitaptaki bulmaca gibi parçaları birleştirip olayı çözmek, hayatta kalmaya çalışmak ve bütün bunların yanında politik oyunları ve dönen dolapları okumak çok iyiydi. Bence hiçbir şey havada kalmadan çok güzel oturtulmuştu. Çok sevdim. Bir de yorumumu bitirmeden demek istediğim bir şey var ki o da şu, her iki seri katilin de işlemediği bir suçun üzerilerine yıkılmasından duyduğu rahatsızlığı ve ardındaki nedenleri okumak oldukça ilginçti. Tamam biz o cinayetleri işledik, imzamızı attık o cesetlere ama son kızları biz öldürmedik gururu ve itirazları... Onların psikolojilerini merak etmeme neden oldu. Ama özellikle Brad'in görüştüğü katil, o kızı ben öldüremem çünkü o sırada başka birini öldürmüş bağırsaklarını değişiyordum dediği kısım da itiraf etmeliyim ki "oha" dedim. Bir de adam bulunamamış cesetlerin yerlerini söylemesi de... Ayrıca katilin asıl kimliği de baya şaşırttı çünkü kitabın son detaylarına kadar aklımdaki kişi başka biriydi. İtiraf etmek gerekirse Brad ortaya çıkarana kadar da ben katili olabileceğini düşünmemiştim. Ben çok severek okudum kitabı, size de tavsiye ederim. Bu türü seviyorsanız bence kaçırmayın bu kitabı derim.
Baskı: Hissiz
https://illekitap.blogspot.com/2019/11/m-lemariz-hissiz-hissiz-1.html Öncelikle söylemeliyim ki yazarın okuduğum ilk kitabı kesinlikle değildi. Daha öncesinde yazarın historical romans türünde olan kitabı Safir'i okumuş ve çok beğenmiştim. Bu yüzden bu kitapta nasıl bir kalem beklemem gerektiğini biliyordum. Ama Safir'den sonra azıcık hayal kırıklığına uğradım diyebilirim. Yanlış anlaşılmasın kitap kötü değildi sadece Safir'den sonra daha iyi bir kitap bekliyordum. Benim nazarımda ufak tefek kusurlar vardı. Kusurlar yanlış bir tabi gibi geldi şimdi olmamışlıklar diyelim biz. Yazarın yanılmıyorsam ilk basılan kitabı Hissiz'di. Yanılıyorsam lütfen beni düzeltin. İkinci baskı da da bazı şeyleri düzeltmek mümkün olmamış sanırım bu yüzden kalan bazı olmamışlıklar vardı. Yorumumda detaylı bir şekilde yazacağım. Umarım sevgili yazarımız bana alınmaz. Ama düşüncelerim bu yönde. Kitabın öncelikle konusuna gelirsek, hayattan fazlasıyla darbe yemiş olan ve annesi tarafından hep şeytan olarak adlandırılan Alexander, gözüne kestirdiği bir çiftlik evinin peşine düşer. Yalnız o çiftlik evi aynı zamanda Alexander'ın çocukluk anılarında tek iyi olan şey olduğu için biraz daha yumuşak bir şekilde almaya ve sahibi olan Geoger'un kalbini kırmadan almaya çalışır. Ancak George'un da bir şartı vardır. Tek yakını, akrabası olan torunu Heaven'ın bir yıllığına Alexander'ın yanında kalması ve onun şehir hayatını tanıyarak çiftlik dışındaki hayatı yaşamasını istemektedir. Bir de ona uyan bir adamla evlenmesini dilemektedir. Bu konudan da Alexander'dan yardım talep ediyor. Bunun karşılığında da hiçbir şey istemeden çiftliği ona verecektir. Ama bu bir yıl içerisinde Alexander, Heaven'ın büyüsüne kapılır ve onunla beraber olursa bütün anlaşma fesih olup çiftlik direk Heaven'ın üzerine kalacaktır. Çok basit olan anlaşma aslında ne Heaven ne de Alexander için basit değildir. çünkü ikisi de birbirlerini ilk gördükleri andan itibaren içlerinde söndürülemez bir alex, arzu, sahiplenme tutuşmaktadır. Alexander, içten içe kendini Heaven'a layık görmese de onu paylaşmaktan, başkasıyla olmasına tahammül edemezken kendini de ondan uzak tutamaz. Heaven ise daha ilk gördüğünde Alexander'a vurulmuş ve onun dengi olmadığını düşünerek içerisinde ağrıyan kalbini teselli etmeye çalışmaktadır. Öncelikle sevmediğim şeylerden bahsedeceğim sonrasında da çok sevdiklerimden. Birincisi ve en sevmediğim şey Alexander'ın bozuk plak gibi içinden ben şeytanım, ben bunu hak etmiyorum, ben cehennemde yanacağım tarzındaki kendine olan söylevleriydi. Tam olarak bu cümleler kaç kere geçiyor kitapta bilmiyorum ama birden fazla okuduk ve açıkçası bir iki yerde olsa tamam ama beni rahatsız edecek kadar çoktu. Açıkçası bir yerden sonra "amma kaprisli çıktın ya, anladık şeytansın, anladık cehennemde yanıyorsun" diye ben de içinden söylenmeye başladım. Keşke bu kadar üstelenmeseydi. İkincisi, Alexander'ın holdinge gelip de Heaven benim nişanlım diye yaptığı ilan bana Judith McNaught'un Düşler Krallığı kitabındaki Royce'un Jennifer'ı halkına duyurduğu zamanki duyurusunu anımsatttı. Çok sevdiğim satırlardır normalde ve direk aklıma yazar da çok sevmiş ki benzerini kullanmış diye geldi. Keşke olmasaydı çünkü açıkçası bence gereksiz gibiydi. En azından ben öyle düşündüm. Cidden yazarım merak ediyorum o satırları neden ekledin? Sizin de mi çok hoşunuza gidiyordu Royce'un ilanı da kendi kitabımda kullanayım diye düşündünüz? Sadece eleştireceğim kısımlar bunlardı. Şöyle bakınca çok önemli şeyler değil aslında normalde pek de rahatsız olmayacağım şeylerdir ama nedense beklentimin yüksek olduğu ve daha öncesinde severek okuduğum bir kitabı olan yazarların böyle detaylarına takılıyorum. Sevdiğim kısımlara geçersek; Alexander'ın kuyruğunu sıkıştırıp Heaven'a döndüğü her satırdan çok keyif aldım. Adrian'ın Alexander'a haddini bildirircesine konuşmalarından da çok keyif aldım. Adrian ile Alexander arasındaki ilişki çok güzeldi, bir yer de kardeş olabilmek için kan bağına ihtiyacının olmadığının en güzel göstergesiydi bence. Bunu çok çok sevdim. Daniel ve Jasmine'de de bir ağabey olarak kız kardeşinin yanında olması muhteşemdi. Jasmine'in yalnız bir anne olarak dimdik, ayakta ve kendine yetmeye çalışır hallerine bayıldım. Kitaplarda güçlü kadınları, erkeklere muhtacı olmadığını bilen kadınları okumayı severim. Jasmine'de Josephine'de onlardandı. Bayıldım. Marcus'a üzüldüğüm satırlarda oldu hayran olduğum satırlarda. Herkes Alexander derken ben sanırım ya Adrian ya da Marcus diyeceğim sanırım. İkisini Alexander'dan daha çok sevdiğimi hissediyorum. Alexander'ın ben yazacak olsam çok fena süründürürdüm. Heaven'sız kaldığı o günleri öyle detaylı yazardım ki offf :D hak etti ama yani suçsuz yere kızı kaçıncı kırışıydı. Ama baba Alexander'ı da daha fazla okumak istediğimi inkar edemem. Hani Heaven hamileyken Alexander'ın acemi baba adayı halleri çok eğlenceli olabilirdi. Neyse yorumu çok uzattım. Geneline bakıldığında sevdim, ama dediğim gibi o iki şey olmasaydı çok daha fazla sevebilirdim. Sevgili Lemariz Müjde Albayrak, bir gün bu yorumu okursanız umarım bana söylediklerimden dolayı kırılmazsınız. Daha iyi olmanızı istediğim için açık yüreklilikle yazıyorum yorumu. Sizde daha iyi olabileceğinizin ışığını görüyorum. :) Ahh bu arada bu kitaba daha başka bir kapak da olmazdı, tam kitabın kapağı olmuş :D <3
Baskı: Yeni cennet
https://illekitap.blogspot.com/2019/11/moira-young-yeni-cennet-toz-diyar-3.html Ve Toz Diyarları serisinin son kitabı Yeni Cennet'i de okuduktan sonra seriyi bitirmiş bulunuyorum. İlk kitaptan beri kitabın anlatım tarzına takık olduğumu yorumlarımdan anlamışsınızdır. Hiçbir zaman şimdilik zamanlı anlatımları sevmedim, sevemiyorum da. Bu serinin en kötü tarafı bu şekilde anlatımı olmasıydı. Okumayı planlayanlara bu konuda kısa bir özet geçeyim. Seri bittiği için kısa bir bilgi olması anlamında, üç kitaptan oluştuğunu ve yorumun sonunda seri sıralamasını yazacağımı da söyleyeyim. Kitap distopya türünde ve genç yetişkin okur kitlesine hitap ediyor. Yeni Cennet'te Saba, Jack, Lugh, Emmi, DeMalo ve diğerlerinin macerası devam ediyor. Arada saklı sırlar ortaya dökülürken ihanetle sınanmalar, başıboş davranışların verdiği sonuçlarla da uğraşılıyor. Bazen olaylar hareketlense de genelde yine durgun gidiyordu. Bu seriye başladığımdan beri söylediğim şey ve seri bittiğinde hala söylemeye devam edeceğim şey, kurgunun muhteşem olduğu ama fazla durgun ilerlediği olacaktır muhtemelen. Çünkü cidden kurgu çok iyi, güzel bir başlangıç, gidiş ve sonuç var ama çok fazla durgunluk var. Bence bu kurguya daha fazla hareket ve daha az durağanlık yakışırdı. Bir de o son... bu seriye öyle bir son olmadı. DeMalo için hikayenin sonu fazla basit oldu, hem de çok fazla basit. Adam o kadar güçlüydü, o kadar korkuluyordu ama ne oldu. Spoiler olacak ama kafasına yediği bir taşla öldü. Bu mudur yani? Yazar nasıl son yazacağını bilememiş de mi böyle yazmış bilmiyorum ama olmadı bu kitaba. Kitapta beni en çok üzen şey Emmi'nin sonu oldu ve oh iyi oldu hak ettin dediğim son da Lugh için oldu. Saba ve Jack cidden aşkın gücünü gösterdiler bence. Gerçi Saba fazla sürtüklük yaptı ama Jack adamdı ve onu anladı. Ben olsam anlamamayı tercih ederdim. Çünkü Jack yapmış olsa Saba'nın hoş göreceğini sanmıyorum. Neyse, serinin daha sonuna geldim. Bu kitap 5 üzerinden 3'lüktü benim için. Dediğim gibi fazla durağandı ve DeMalo için yazılan o son hiç olmamıştı. Bir kez daha diyorum kurgunun gideri vardı ama yazılışı ne yazık ki kurguyu ziyan etmiş gibi.
Baskı: Kabuğunu Kıran İnci
https://illekitap.blogspot.com/2019/10/nadia-hashimi-kabugunu-kran-inci.html Ayın muhteşem bir kitapla kapattım. Kabuğunu Kıran İnci, ilk çıktığında aldığım ve bu zamana kadar ertelediğim bir kitaptı. Nedense salya sümük ağlamama neden olacak bir kitapmış gibi hissediyordum ama yanılmışım. Bir kadının yaşadığı bütün acılara rağmen ayakta duruşunu ve umudunu anlatan bir kitaptı bence. Bu tür kitapları sevmemin en büyük sebebi de kurgusunda barındırdığı olayların aslında yaşanıyor ya da yaşanmış olması. Hayatımızın, yaşadığımız dünyanın ya da kendi kararlarımızı kendimizin alabiliyor olmamızın aslında nasıl da büyük bir zenginlik olduğunu bize gösteren kitaplardan biri. Kabuğunu Kıran İnci, Rahima ve Shekiba adındaki iki küçük kızın, kadınlığa, hayatın zor şartlarına, erkeklerin kölesi olmaya giden hayatlarında nasıl da savaşıp hayatta kaldıklarını ve umutlarını kaybetmeyip savaşmalarını anlatıyor. Yaşanan acılara rağmen nasıl da güçlü ayakta durabildiklerini, yedikleri dayaklara, dışlanmışlıklara rağmen... dışarıda oyun oynaması gereken yaşta, okula gitmesi gereken yaşta kendinden onlarca yaş büyük bir adama eş olarak verilmesine rağmen ayakta kalabilmelerini ve umut edebilmelerinin hikayesi... Arkadya'nın ölsem de unutmam dediğim, asla vazgeçmem dediğim kitaplarından biri oldu bu kitap benim için. Hani derler ya bazı kitaplar insanın yüreğinde, zihninde ve ruhunda iz bırakır. Öyle bir kitap! Kitabın kısaca konusuna değinmek gerekirse, iki kadından biri olan Rahima henüz on üç yaşında başlık parası ile olgun bir adamla, bir savaş ağasıyla dördüncü eş olarak evlenmesini, o evde yaşadıklarını, hamile kalmasını, bebeğini kaybetmesini, acılarını, dayaklarını, dışlanmasını, hor görülmesini, hırpalanmasını, üzüntülerini ve her şeye rağmen umudunu anlatıyor. Yaşadıklarına rağmen umudunu kaybetmeyip yaşadığı düzene baş kaldırıp kaçıp hayatına yeni bir yön vermesini de anlatıyor. Diğer bir kadın ise, aslında Rahima'nın teyzesinin anlattığı büyük büyük ninesi Shekiba'nın hikayesi. O da yüzü yandığı için amcaları ve babaannesi tarafından dışlanırken ailesini kaybedip yalnız kalmasını, başkalarına satılmasını, sonrasında saraya gelişini ve evlendirilmesini, eş olmasını, anne olmasını anlatıyor. Her iki kadının da aslında benzer acıları varken aynı zamanda farklı acıları ve umutları da vardı. Shekiba'nın hayatı, Rahima için umut olup, güç verirken Shekiba da kendi hayatı için değil ama ondan sonrakiler için hep bir umut taşıyordu içinde. Böyle kitaplar birkaç satır ya da sayfayla anlatılamıyor çünkü kelimelere dökmek sanki kitabı çok sıradanlaştıracakmış gibi hissettiriyor. O yüzden bence okunması gereken kitaplarda ve yüreğindeki umudu kaybetmişlere umut olabilecek kitaplardan biri! Bu tür kitapları okumak herkesin tarzı değildir, çünkü içerisinde yaşanmışlıklar barındırır. Her ne kadar kurgu olsa da bir zamanlar ya da şuan da bir yerlerde yaşananları içerisinde barındırıyor. Bu yüzden okuyabilecek herkes okumalı.
Baskı: Titus Andronicus
https://illekitap.blogspot.com/2019/10/william-shakespeare-titus-andronicus.html *** Eğer ölüm adını taşıma izni verseydi hayata, Hayatın hiçbir anlamı kalmazdı soluk almaktan başka! **** William Shakespeare'in okuduğum ilk eseri diyebilirim. Her daim adını duyduğumuz, bir klasik, bir baş yapıt yazarı olduğunu bildiğimiz Shakespeare'in şimdiye kadar hiçbir kitabını okumamış olduğumu utanarak itiraf ediyorum. Ve ilk okuduğum kitabı da Titus Andronicus oldu. Tiyatro tarzı metinleri hiç okumamıştım ve beğenip beğenmeyeceğimi bilemiyordum. Hep roman okuduğum için bu tür kitaplarda kurgunun içine giremeyeceğimi ve beni sıkacağını düşünmüştüm. Ama... yanılmışım! Akıcı, merak uyandırıcıydı ve ciddi anlamda kendinizi vererek okuduğunuzda resmen o sahneyi izliyor gibi oluyorsunuz. Sanki tiyatroya gitmişsiniz de o sahneyi, perdeyi, oyunu izliyormuş gibi okunuyor kitapta. Bu yüzden artık gönül rahatlığıyla alıp okuyabilirim ve Shakespeare'in diğer eserlerine de mutlaka şans vereceğim. Okuyacağım. Kitabın konusu, bir savaşçı olan Titus Andronicus, oğullarıyla birlikte savaştan döndüklerinde Roma halkının Saturninus'un hakkı olan tahta oturması için söylevlerine denk gelir. Roma halkı Titus'un da Saturninus'un arkasında olduğunu öğrenen halk Saturninus'u imparatoru yapar. Bunun yanında Saturninus, kendine eş olarak hem de Titus'a minnetini belirtmek amacıyla Titus'un kızı Lavinia'yı eş ister ancak Lavinia gönlünü Saturninus'un kardeşine kaptırmıştır ve onunla evlenemeyeceğini idrak eden Saturninus, Titus'un esiri olan Got Kraliçesi Tamora'yı seçer. Yeni imparatoriçe Tamora'da Roma'nın üstüne kabus gibi çöker. Kendisini esir almasından ve oğlunu öldürmesinin intikamı için Tamora, mağribi Aaron ile vahşice planlar yapar. Tamora'nın oğulları, Saturninus'un erkek kardeşini öldürür, Lavinia'ya tecavüz edip dilini ve ellerini keseler. Bunlardan Titus'un iki oğlu suçlanır ve asılır. Diğer oğlu sürgüne gönderilir ve peşinden de büyük acılar yaşayan Titus ve erkek kardeşi Marcus ile sürgün edilen oğlu intikam planı yaparlar. Ve her kitapta, oyunda, filmde olduğu gibi kötüler kaybeder ve iyiler kazanır. Okumaktan keyif aldım. Müthiş bir entrika ve intikam kurgusu vardı. Bunun yanında da sadakat, sevgi ve saygı da güzel anlatılmıştı. Açıkçası sevdim, şiirsel anlatımı, olayların kurgusunu cidden hayranlıkla okudum. Mutlaka okuyacağım yazarın diğer kitaplarını da.
Baskı: Cesur
http://illekitap.blogspot.com/2019/10/jennifer-l-armentrout-cesur-wicked.html Bu kadın durdurak bilmeden yazsın ve bizler de onun kitaplarının zevkini yaşayalım. Kadın cidden çok iyi kurguluyor ve okuru ters köşe yapıp olaya devam etmeyi de iyi biliyor. Akıcı, sürükleyici ve merak uyandırıcı bir seri olan Lanetli Serisi'nin 3. kitabı Cesur'da okundu ve bitti. Bu kitapla Jennifer L. Armentrout'un bir serisini daha bitirmenin zevkine vardım diyebilirim. Yazarın henüz okumadığım kitapları var elimde sırayla hepsini okuyacağım ama şunu söylemeliyim ki bu kadın beni henüz hayal kırıklığına uğratmadı kitaplarıyla. Kitap, Ivy'nin buçukluk olduğunu öğrenmesi ve Prens'in peşinde olduğunu, Ötekidünya ile kapıları açmak için kendisine ihtiyacı olduğunu öğrenmesiyle işler baya değişmiş ve bir kaçma, kovalamaca ve savaşma durumuna girilmişti. Kitap ikinci kitabın kaldığı yerden yani Ivy'nin Prens'in elinden kurtulup da Fae'lerin yanlarına sığındığı yerden devam ediyor. Başlarda Ivy'nin yaşadığı iç savaşı ve Ren'den uzak duruşunu okurken sonrasında ise Ivy'nin güçlü karakteri ve cesaretiyle olayları nasıl da aleyhine döndürmeyi başardığı ve savaşta geçici de olsa galibiyetle sonuçlandırmasını okuduk. Bu seriye daha iyi bir son olamazdı muhtemelen. Ivy ile Ren arasındaki ilişki, diyaloglar, aşk ve arkadaşlık burada da kendini gösterirken aşk bir tık daha yoğundu çünkü ölümle burun buruna gelip de tercih yapmak zorunda kalındığında nasıl da sevdiğinin hayatı için her şeyi yapılabilir olduğunu okuduk. Tink'in o sevimli ama bazen vahşi hallerine rağmen okumayı özlediğimi fark ettim. Bence kitabın hatta serinin en renkli karakteriydi. Ah bir de en unutulamazıydı özellikle troll bebekleri ile kraliçeye yaptıkları unutulamazdı. Prens Drake ile ilgili gerçekler bence kitabın en ters köşe yapan detaylarıydı. Yazarın bu huyunu seviyorum hep bir son dakika golü atıp okuru şaşırtıyor ve kitabı kapattığınızda bir tatmin hissi uyandırıyor içinizde. Kitaptaki savaş sahneleri güzel anlatılmıştı. Ivy'nin iki Fae ile dövüşmesi ve ölümüne yaralanması... sonra Prens ile karşılaşma sahneleri... en son kapının açılmaması için yapılan savaş her şey çok güzel anlatılmıştı. Ama kitabın son bölümü ise... Ivy ve Ren'in "evet savaşımız bitmedi ama hayatta devam ediyor plan yapabiliriz" modunda olması süperdi. Ben bu seriyi çok severek okudum. Çok severek takip ettim ve son kitapla da seriyi oldukça keyifli bir şekilde kapattım. Fantastik, fantastik aşk severler mutlaka bu seriye el atın. Hatta bu yazarın bütün kitaplarına bir el atın derim. :)
Baskı: Dr. Jekyll ve Mr. Hyde'ın Tuhaf Hikayesi
https://illekitap.blogspot.com/2019/10/robert-louis-stevenson-dr-jekyll-ile.html Bu ay peş peşe 2 tane modern klasik okudum. Modern Klasik okumayı seviyorum. Sıkmıyor, merak uyandırıyor, çabuk bitiyor ve daha da önemlisi okura hep bir şeyler veriyor. Ben de okumadan önce hep tereddüt ederdim çünkü sıkılır ve bırakırım diye korkum vardı içimde ama okuyup da sıkmadığını ve akıp gittiğini görünce devamlı okumak istiyorum. Ancak itiraf etmeliyim ki devamlı okuyamam bu yüzden alıyorum ve arada sırada canım çektikçe, birinde görüp bende okuyayım hadi dediğimde elime bir tanesini alıyorum ve eğer şanslıysam bu ay gibi iki tane de okuyabiliyorum. İsmini hep duyduğum, kitaplarda ya da filmlerde, merak ettiğim karakterlerdi Dr Jekyll ve Bay Hyde. Bu kitapla bu merakımı tatmin etmiş oldum ve hiç de beklediğim gibi bir hikaye çıkmadı. İlk sayfasından son sayfasına kadar merak uyandırdığı bir gerçek ve insan psikolojisine, duygularına, bastırdığı ya da toplum tarafından bastırılarak yetiştiği duygulara set vururken aslında onların içlerinde dışarıya çıkmak için doğru anı beklediğini okuyoruz bu kitapta. İnsan duygularını ve bu duygulara verilen tepkileri analiz eden bir kitaptı. Spoiler olacak belki ama herkes bunu tahmin ediyordur ya da biliyordur diye gönül rahatlığıyla söylüyorum. Dr Jekyll ile Bay Hyde hep aynı kişi olduğunu düşünmüştüm ve şizofreni durumu var diye hayal ederek başlamıştım kitaba. Evet haklı çıktığım konu aynı kişilerdi ama şizofreni durumu yoktu bambaşka bir kurgu vardı. Kitabın yazıldığı tarih ve konu aldığı tarih göz önüne alındığında aslında o dönemlerde bile tıbbın ne kadar ileriye gidebileceğini keşfedebilmenin korkutuculuğu biraz ürpertti. Dünyanın bir yerlerinde kitapta kurgunun aslını ve gizemin sırrını oluşturan olay yaşanıyor olduğunu bilmek ürpertiyor açıkçası. Neyse, çok uzatmayacağım yoksa size kitabı anlatırım. Ancak şunu denemeliyim ki kitabı elinize aldığınızda su gibi akıyor ve elinizden bırakamıyorsunuz. Zaten kısacık da bir kitap bence modern klasikleri mutlaka deneyin. Pişman olmayacaksınız.
Baskı: Vahşetin Çağrısı
https://illekitap.blogspot.com/2019/10/jack-london-vahsetin-cagrs.html Teee küçücük bir çocukken, henüz ortaokul çağındayken okuduğum bir kitaptı. Türkçe öğretmenimiz okutmuştu ve hala hatırlarım o zamanlar okuduğum satırları. Şimdi bir de yetişkinken okuyayım dedim. Biliyorsunuz bazı kitaplar her yaşta okunur ve farklı yaşlarda öğrendiklerin de bakış açında farklı olur. Bu yüzden bu kitabı amaan çocuk kitabıdır deyip geçmeyin okuyun. Jack London, küçüklüğümden beri favori klasik yazarlarımdan biridir. Hiçbir zaman okumaktan sıkılmamışımdır kendisini. Vahşetin Çağrısı'nı okurken de sıkılmadım. Kitap her ne kadar bir köpeğin -Buck- rahat, ev bildiği yerden alınıp vahşi hayatta, işkence, zorluklar, sefalet, yer geldiğinde açlıkla, yeri geldiğinde dayakla karşılaşmak zorunda kaldığı, boyun eğmeyi kabullenmeyip liderlik için savaştığı bir hayata atılışını anlatsa da bunun altında bir canlının doğasına aykırı davranılmayacağını, içinde yanan ateşin harlamak için küçük bir kıvılcım beklediğini, sevginin, sadakatin, saygının, merhametin, yaşanılan acımasız dünyada ne kadar değerli olduğunu anlatıyor. Evet, başlarda Buck'ın acımasız dünyada hayatta kalma savaşını, liderlik savaşını ve ehlikeyif hayattan dondurucu soğuklarda, açıklıkla ve işkencelerle baş edebilen bir kızak köpeğine dönüşmesini anlatıyor. Ama bunun yanında Buck'ın yeni sahibine kaşrı duyduğu sevgiyi, merhameti ve onun için göze alabileceklerini de anlatıyor. Bir de... senin doğanda vahşilik varsa ne kadar evcilleşirsen evcilleş doğana karşı gelemezsin. Orası hep seni çağırır. Kendi türü, doğası Buck'ı çağırırken sahibine karşı duyduğu sevgi ve saygı onu her seferinde geri getirse de içgüdüleri bir baş kaldırışta. Çok severek okuduğum, köpek ya da insan fark etmeksizin aslında ne kadar da acımasız, vahşi olabileceğini gördüğüm bir kitaptı. Türün ne olursa olsun içindeki merhameti, sevgiyi ve saygıyı öldürmedin mi karşındakinden de onu görüyorsun. Bunun en iyi örneğiydi bence bu kitap. Thornton, Buck'ı sevdi, saydı, merhamet gösterdi. Buck'a ona aynı şekilde karşılık verdi. Tavsiye ederim mutlaka okuyun.
Baskı: Günaha Davet (Historical #1)
https://illekitap.blogspot.com/2019/10/sylvia-day-gunaha-davet.html Sylvia Day'in okuduğum ilk kitabı olmasının yanında ikinci kez okuduğum ilk kitabı aynı zamanda. Üzerinden onca zaman geçti ki bari dedim tekrar okuyayım hazır Sylvia Day okuyorken. Yorumumu da güncelleyip sizlerle paylaşayım. Historical romans okumaya ilk başladığım dönemlerde okumuştum ve içerisindeki karakterlerin aykırılıkları aslında aykırılık değil de farklılıkları ve kadınları da erkekler gibi arzulu, ne istediğini bilen ve istediğini elde etmeye hevesli yazması ilk okuduğumda rahatsız etmişti ama şimdi okuduğumda hiç rahatsız olmadım çünkü bu türde hep kadınların masumluğuna değinirken erkeklerin her çiçekten bal alır modda olmasını okuyorduk. Sylvia Day ise buna bir dur diyerek farkını ortaya koyup kadınları da aynı ölçüde arzulu ve sevdiği erkeği elde edebilecek güçte yazması çok iyiydi. Bu hoşuma gitti. Sylvia Day'in kitaplarının en sevdiğim özelliği de bu zaten. Diğer kitaplarındaki gibi akıcı, sürükleyici, aşk ve erotizm dolu bir kitap olmasının yanında kardeşlik, aile kavramlarına da değinmesi çok güzeldi. Diğer serisiyle kıyaslandığında bir tık daha erotizme odaklıydı ama bunu da Alistair'in şehvetine düşkün bir adam olasına yoruyorum :) Kitabın kısaca konusuna değinmek gerekirse; Jessica evlilik arifesindeyken Alistair'den etkilenmeye başlasa da henüz Alistair'in delikanlı olması ve Jessica'nın ondan iki yaş büyük olup evlenmek üzere olması ondan uzak durması için yeterliydi. Ancak Jessica düğününden bir önceki gece ormanda köpeğini gezdirirken Alistair'i bir kadınla seks yaparken görmesi içinde bastırdığı duyguları dışarı vururken o gece her ikisinin de hayatında unutulmaz bir anı olarak yerini almak üzeredir. Jessica evlenip, mutlu bir evliliği varken eşinin hastalanarak ölmesi üzerine geçen bir yılın ardından kocasının kendisine bıraktığı eve gitmek için bir gemi yolculuğuna çıkar. Yolculukta Alistair ile karşılaşan Jessica yedi yıl sonra karşısında Alistair'i görmesi içinde bastırdığı arzuları ve duyguları gün yüzüne çıkarır. Alistair ise delikanlılığından beri hayran olduğu, sevdiği ve arzuladığı Jessica'yı bu sefer elinden kaçırmamak için elinden geleni yapacaktır. Jessica ise bütün kusurlarına rağmen kendisini kabul eden Alistair ile mutluluğu için savaşmaya hazırdır. Sylvia Day'in en sevdiğim özelliği hiçbir zaman mükemmel karakterler yazmıyor olması, hep bir kusurları var. Her an her yerde karşımıza çıkabilecek insanlarda olabilecek özellikteler. Bu hoşuma gidiyor. Alistair'in geçmişini açık yüreklilikle Jessica'ya anlatması, Jessica'nın her şeyi anlayışla karşılaması, aralarındaki romantik anlar, kabullenmeler ve vazgeçilmez bir aşk olması çok güzeldi. Alistair ve Jessica haricinde en sevdiğim çiftte Michael ve Hester oldu. Hester, Jessica'nın kız kardeşi ve Michael da hem Alistair'in en yakın arkadaşı hem de Jessica'nın ilk kocasının kardeşi. Onların aşkı bence Jessica ve Alistair'in aşkından daha büyüktü. Michael çok güzel sevdi ve sevgisini çok güzel yaşadı kitabın sonunda onları da mutlu sonun bekliyor olması çok güzeldi. Kitabın özellikle son 50 sayfası çok güzeldi. Jessica ve Alistair'in Londra'ya gelmesi ve sonrasında yaşananlar. Su gibi aktı diyebilirim. Kitabı ben çok sevdim. İlk okuduğumda yadırgadığım yerler bu sefer bana hiç de tuhaf gelmedi. Her şey olması gerektiği gibiydi. Ben kitabı çok sevdim. Keşke yazarın daha fazla kitabını çıkarsalar. Ayrıca söylemem gerek ki kitap erotik romans olarak da geçer bu yüzden bu türü sevmeyenler hiç okumasınlar.
Baskı: Ve Aşk S*çtı
https://illekitap.blogspot.com/2019/10/merryliss-taylor-ve-ask-sct.html İtiraf ediyorum oldukça değişik ve ilginç bir kitap okudum. Genel olarak kişisel gelişim tarzında bir kitap olsa da aklınıza o klasik klişe kişisel gelişimler gibi olduğu gelmesin sakın. Çünkü bu kitap cidden çok farklı. Yazarın okuduğum ilk kitabı bir FQ adında bir kitabı varmış. İlginç ve değişik bir anlatım tarzı vardı. Zaten kitabın adından anlaşılacağı üzere oldukça da aşk adı altında aslında insanoğlunun aklından ya da bilinçaltından ya da imalarda neleri düşündüğünü anlatıyordu. Güldüğüm, eğlendiğim satırlar olduğu gibi abartıyorsun ama dediğim satırlarda oldu. Bazen de öyle bir şey okudum ki kesinlikle haklısın ya aynen öyle oluyor dediğim çok fazla satır da oldu. Açıkçası kitabı okurken insanların kendilerine ve karşılarındakilere itiraf edemediği ya da söylemekten çekindiği bir çok şeyin "aşk" adı altında farklı ya da daha süslü kelimelerle veya cümlelerle dile getirdiğini çok net bir şekilde gördüm. Bu yüzden hak verdiğim çok fazla satır oldu. Kitaba dair söylenecek çok fazla bir şey yok ama kesinlikle oldukça geniş bir bakış açısı kazandırdığı da değişmez bir gerçek bence. Deneyin bu kitabı derim. Ahh bir de kitabın sonunda Benjamin ile ilgili olan kısım doğruysa bravo valla dedirtti. Ben yapsam o seviyeye gelince bütün kadınlar benim diyen abazanın teki çıkar karşıma kesin. Bence sen şanslıymışsın ;)
Baskı: Aşk Peşinde Bir Yıl
https://illekitap.blogspot.com/2019/10/lori-nelson-spielman-ask-pesinde-bir-yl.html Uzun zamandır elimde olan bir kitaptı ve aşk kitabı olduğunu düşünerek okudum. Açıkçası ismine bakıldığında aşık olduğu kadının veya adamın uğruna yıllarını harcamış aşık bir insan bekliyordum. Ya da onun gibi bir şey... olmadı o türevde bir şey ama kesinlikle böyle bir kurgu beklemiyordum. Bu konuda yayınevine yadırgadım açıkçası çünkü kitabın orijinal adına bak, kurgusuna bak ve bir de adına bak. Bir kitaba bu kadar alakasız bir isim konulurdu. Kitabın ismine kesinlikle aldanmayın size bir aşk romanı sunmuyor. Tamam içerisinde aşk var ama ana tema aşk değil. Yazarın kurgusunu sevdim ve açıkçası annesine tapan bir insan olduğunu da düşünmedim değil çünkü annesini seven bir kız evlat olarak bu tür bir durumda ben kalsam sadece okurken bir sinirden ve öfkeden köpürürken Brett'in duyguları ve davranışları beni şaşırttı. Bu yüzden yazarın annesine taptığını düşünüyorum :) Kitabın durağanlığını falan es geçersek aslında kurgusu oldukça akıcı ve sonunun nereye gideceğini merak ediyorsunuz. Kitabın konusuna kısaca değinmek gerekirse; Bir kozmetik devinin tek kız varisi olan ve yengesi ile beraber şirkette çalışan Brett, annesi öldükten sonra şirketin başına geçeceğini sanmaktadır. Ancak annesinin vasiyeti açıklandıktan sonra ve şirketin başına yengesi geçerken iki ağabeyine oldukça tatmin edici miraslar kalırken Brett'in eline henüz 14 yaşındayken kendisinin yazdığı ölmeden önce yapılacaklar listesinin miras kaldığını ve listedeki her maddeyi yerine getirdikten sonra mirasını alacağını söylemesi Brett'in hayatına resmen bir tokat gibi çarpar. Brett'in hayatı tamamen değişir bundan sonra. Listedekileri yapmaya başladığında sevgilisinden ayrılan ve ardından sevgilisini en yakın arkadaşıyla basan Brett bir işsiz, beş parasız açıkta kaldığında hayata daha da sıkı tutunmaya başlar ve listenin maddelerinden biri olan öğretmenlik işini ciddiye alır. İşte bu durumda hayatı oldukça değişir. Kitabın Brett'in özel öğretmenliğe başlamasıyla açıldığını düşünüyorum. Daha bir ilgi çekici geldi. Dr. Garret Taylor ile sohbetleri, annesinin avukatı Brad ile arkadaşlığı ve ağabeyinin ayarladığı Herbett ile ilişkisi... her şey oldukça karmaşık ve tatminsiz hissettirirken Brett'in hayatındaki tek güzel şey öğrencileri, sığınma evindeki yeni küçük arkadaşı ve gerçek babası ile mükemmel ilişkisiydi. Herbett'ten ne zaman ayrılacak diye beklerken hep Brad'le beraber olacak dedim. Ama biliyorum spoiler olacak ama Dr. Taylor büyük sürpriz oldu çünkü beklemiyordum ve umudu kesmiştim. Küçük Austin okurken benim bile yüzümü gülümsetti diyebilirim. hamile kalmak, doğurmak büyük bir şey olabilir ama bir bebekle, kendi canından olmayan, kimsesiz sahipsiz bir bebekle bağ kurup ona anne olmak... işte gerçek annelik... Brett'in yaptığı bu şey çok güzeldi. Dr Taylor ise, daha ilk konuşmalarında ben ondan hoşlanmıştım neden onunla bu kadar geç karşılaştı Brett anlamadım. Bence ilk ona fırsat vermeliydi. Ağabeyi Joad'ın tavırlarına yeminle sinir oldum. Hep Brett'in bir şeyleri kendilerince haklı çıkarma çabası ve biraz da Polyannacılık yapmasına sinir oldum. Arkadaş ağabeyin sana sahip çıkması gerekirken resmen seni hep bir şeyler konusunda sürünmeni ister gibiydi. Mutlu olmanı pek istemiyor gibiydi. Her neyse bu kitap o son 50 hatta son 100 sayfa için bile kesinlikle okunurdu. Dediğim gibi pek ismine aldanıp da aşk romanı beklemeyin, çünkü değil. Bir kadının vazgeçtiği hayalleri yerine getirmesini konu alan aile ilişkilerine, arkadaşlıklara ve aşka değinen bir kitap. Yani bir yerde klasik çağdaş kadın edebiyatı dediğim türdeydi.
Baskı: Kışkırtıcı Cazibe (Georgian #4)
https://illekitap.blogspot.com/2019/10/sylvia-day-kskrtc-cazibe-georgian-4.html Bu kadının kitapları cidden hoşuma gidiyor. Çünkü historical romanslarda alışılagelmişin dışında kadın karakterleri oluyor. Dolayısıyla onları okumak da ayrı bir zevkli oluyor. Yazarın Georgian serisinin 4. kitabı Kışkırtıcı Cazibe ve diğer kitaplardan tanıdığımız Simon'ın hikayesini anlatıyor. Ama ne anlatıyor... okuduğunuzda bayılacaksınız. Serinin diğer kitapları gibi bu kitapta da hareket, gizem, ekşın kısmı vardı ve ben bu tür kurguları severim. Sırf aşk ya da sırf hareket değil bunların harmanlanmasını çok severim. Ama güçlü bir şekilde harmanlanmalı. Sylvia Day'da bunu muhteşem bir şekilde yerine getirmiş. Kısaca konusuna değinmek gerekirse; Simon Londra'daki bütün sorunları çözdükten sonra Lysette ile Paris'e doğru yola koyulurlar. Amacı Lysette'yi teslim edip kendi adamlarını kurtarmaktadır. Bu onun son görevi olacak ve sonrasında ajanlıktan sıyrılıp özgürlüğüne kavuşacaktır. Ancak hayat kimsenin planlarına göre akmadığı için Simon'ın planlarının hiçbiri yerine gelmiyor. Çünkü Eddington, Simon'a son bir görev veriyor ve yapmazsa bütün servetine el koyacağını dile getiriyor. Simon istemsizce yeni bir görevin içine girdiğinde bu görevin onu aşka götüreceğini tahmin etmiyordu. Simon, katıldığı baloda Lysette olduğunu sanarak Lynette köşeye sıkıştırdığında o kadının bütün hayatını değiştireceği ve asla sahip olamadığı ev, aile olgusu haline geleceğini düşünemiyordu. Lynette, iki yıl önce kaybettiği ikizinin yasını tutmaya devam ederken katıldığı baloda Simon'la karşılaşıp da ona ikizinin yani Lysette'in adını söylediğinde içinde ikizinin yaşadığına dair umutlar belirir ve bu umutları bir tek Simon sonuçlandıracağı için onun peşine düşer. Tabi Simon ile Lynette arasındaki cinsel çekim, arzu yerini vazgeçilemez bir aşka bırakırken Lysette ve Lynette arasındaki ilişki ve bütün bunların ardında hatta geçmişinde yatan sırlar bir bir ortaya dökülürken olaylar hiç de tahmin edilemez yerlere doğru gider. Lysette hatırlamadığı geçmişi kapısını çaldığında ve ailesiyle karşı karşıya geldiğinde olaylar zirve yaparak nefes kesici şekilde aktı gitti. Kitapta en sevdiğim şey, olay döngüsünün muhteşem bir güçle kurulması, uzunca bir süre olan intikamın yerlerine çok iyi oturtulmasıydı. Hareket, dövüş ya da olaylar sonlanırken yaşananlar nefes kesen bir kurguydu. Çok sevdim. Lynette'in alıştığımız Vikont kızlarından değil de güçlü, ne istediğini bilen ve istediği şey konusunda inatçılık ve kararla peşine düşen bir genç kadın olması süperdi. Kendi onurunu ve dedikoduları hiçe sayarak aşkın peşinden gitmesi müthişti. Philippe ve Marguerite'nin aşkları bence kitabın en büyük aşkıydı. 23 yıl sonra bile nefeslerini kesen, birbirlerine özlemle bakan bir aşk... Onların sonunun iyi olması ise bence kitabın en iyi sonlarından biri olmasını sağladı. Kitabın sonunda yer alan bazı olayları tahmin etmiştim ama yine de okumak süperdi. Ben bu seriyi cidden çok sevdim ve her bir kitabın bir öncekinden daha iyi olması yazarın diğer kitaplarına mutlaka okuyacağım anlamına geliyor. Umarım Pegasus yazarı bırakmaz ve diğer historical romanslarını da çıkarır çünkü okumaktan zevk alacağım yazarlardan biri.
Baskı: Seveceksin
https://illekitap.blogspot.com/2019/10/demir-cark-seveceksin.html Sevip sevemediğime karar veremediğim, tamamen nötr kaldığım bir kitap ile karşı karşıyayım. Demir Çark'ın ilk okuduğum kitabıydı Seveceksin ve kesinlikle konusu insan psikolojisi diyebilirim. Zaman zaman sıkıldığım ama sonunun da nereye gideceğini merak ettiğim bir kitap olduğunu söylemeliyim. Kitabın konusu kısaca; genç bir kız, Pelin, kaçırılıyor ve onun psikolojisi üzerine yapılan baskılar, korkutmalar sonucunda kaçıran adamın, Demir'in hem kendini tatmin etme modu hem de Pelin'in kendisine aşık olup olmayacağını deniyor. Pelin, BDSM adı altında bağlanıyor, korkutuluyor, canı acıtılıyor ve psikolojisi yerle bir ediliyor. Demir'in ise buradan elde ettiği şey Pelin'in koşulsuz bir şekilde tek odak noktasının kendisi olması oluyor. Psikolojik kısımlarda biraz kişisel gelişim havası olmasaydı belki kitabı bir tık daha sevebilirdim. Çünkü ben hiç sevmem kişisel gelişim kitapları okumayı ve Seveceksin'de psikolojiye dair anlatımlar falan beni sıktı. Kitap da zaten kişisel gelişim temasında kurgulaştırılmış gibiydi ya da tam tersi. Demir ile Pelin arasındaki kurgu hep öyle devam etseydi kitap bence olduğundan daha iyi olabilirdi diye düşünüyorum. Bir de herhangi bir olay yoktu. Durağandı... arada Pelin'in cezalandırılma sahneleri, fareler, soğuk oda, karanlık oda falan hareketliydi okumak ama genelde durağan bir kitaptı. Pelin'in son hamlesi, bence kitabın en şaşırtıcı noktasıydı. Gerçi böyle bir atılım bekliyordum ama beklentim konusunda da tereddüt yaşıyordum çünkü çok fena sindirilmiş ve korkutulmuştu Pelin. Ancak o sonu okumak kitabın benim için en tatmin edici detayıydı. Yazarımız olur da bu yorumu okursa umarım bana alınmaz ama kitaba dair düşüncelerim bunlar. Ne yazık ki benim tarzım değildi. Aslında o insan psikolojisine dair olan kısımlarda detaya bu kadar girilmese, ona dair birkaç sayfalık bölümler olmasa ve tamamen Pelin ile Demir'in macerasındaki kurguya odaklı, biraz daha hareketli bir kitap olsaydı sevebileceğim bir hikayesi vardı. Ama ne yazık ki şu durumda sevdiğim ve sevmediğim yerleri olan bir kitap olarak rafımda yerini aldı. Ancak itiraf etmeliyim ki hayatımda okuduğum en değişik kitaplardan biriydi.
Baskı: Mühür Kıran (Gael Yazgıtları #1)
https://illekitap.blogspot.com/2019/09/bihter-saatci-muhur-kran-gael-yaztlar-1.html Türk yazarların neden fantastik yazmamakta direndiğini anlamıyorum. Bence gayet güzel bu türün hakkını veriyorlar. Türk yazarlardan fantastik okudukça bu fikrimin daha da arkasında durur hale geliyorum. :) Bihter Saatçi, Mühür Kıran kitabıyla fantastik dünyaların kapısını bize açarken aynı zamanda Türklerin de gayet güzel bir şekilde fantastik kurgular yazabileceğini gösterdi. Kurgu süperdi, akıcıydı, merak uyandırıyordu ve bir de seri olması bence daha güzel oldu çünkü bu tür kurgular seriyken daha güçlü okay döngüsüne sebep oluyor bunu sevdim. Andramlılar, Dokuzlar, tüneller, savaş sahnesi, dostluklar, arkadaşlıklar, aşk... her şey güzel kurgulanmıştı. Kitabı genel olarak beğenmemin yanında bazı şeyler eksik gibiydi. Tam olarak ne eksik geldi çözemedim, belki diyalogların azlığıydı eksik hissettiğim çözemedim açıkçası ama okurken bir şeyler eksik geldi. Aslında serinin ilk kitabı olduğu düşünülürse ondan da öyle gelmiş olabilir. Kitabın son 150 sayfasını çok sevdim, tam benlik heyecan vardı. Ve neden hep Draal dediklerini, ejderlerle nasıl bağlantı kurulacağını merakla beklerken beklentimi karşılayacak bir olay döngüsü okumak hoşuma gitti. Tünellerdeki olaylar ve savaş sahnesi çok güzel kurgulanmıştı. Hereketi severim kitaplarda ve bu kitap daha ilk sayfadan hareketli başladı. Ara ara durgun gitse de genel olarak her an olay patlak vermesi çok güzeldi. Tüm bu olay döngüsünde beni en çok üzen ve şaşırtan Teena oldu. Söylemezsem içimde kalırdı, o sonu hak etmedi umarım 2.kitapta ona göre bir durum olur yoksa mutlu sonu severim ve Kyte mutlu sonu hak ediyor. Gerçi bu tür kitaplarda mutlulukla beraber acı da olmalı. Yoksa çok klişe olur ve şimdilik kitap klişeden uzaktı. Anlatıcan çok şey var aslında ama spoiler olmasın diye susmak en iyisi. Ama söylemezsem içimde kalır Nolan iyi mi kötü mü çözemedim. Çözen bir açıklasın. Malda'nın yanında ama Andramlılara da yardım etti. Dostum tarafını seç diyesim geldi :) Neyse ben kitabı genel olarak sevdim. Güzel bir fantastik kurguydu. İkinci kitabı heyecanla beklemedeyim umarım uzun süre beklemeyiz. Merakla ne olacak bekliyorum çünkü. Fantastik severler mutlaka denesinler bu kitabı. Türk yazarlarda daha fazla bu türde yazsınlar :)
Baskı: Kürk Mantolu Madonna
https://illekitap.blogspot.com/2019/09/sabahattin-ali-kurk-mantolu-madonna.html Sabahattin Ali'nin okuduğum ikinci kitabı ve insanların bu kitaba neden ölüp bittiğini çok iyi anladım okuduğumda. Şimdiye kadar okuduğunuz aşk romanlarını bir kenara bırakın ve Kürk Mantolu Madonna'yı bir kenara bırakın. Bir terazi düşünün bütün romansları bir kefeye koyun, diğer kefeye tek başına bu kitabı koyun yine de bu kitap ağır basar. Öylesine mükemmeldi. Maria Puder ve Raif Efendi'nin muazzam, hayran olunası aşkı... saf, temiz, güçlü... okunmadan anlatılamaz bence bu aşk, bu yüzden okuduğunuz zaman anlayacaksınız. Hangi yaş aralığında okursanız okuyun kendinize bir şeyler çıkarabileceğiniz bir kitap. Karakter analizleri, düşünceler, davranışlar, sözler... Her şey o kadar mükemmel bir şekilde yazılmış ki, işte edebiyatımız bu dedirtiyor. Maria Puder ile Raif Efendi'nin arasındaki arkadaşlık, diyaloglar ve onların anlatımı o kadar samimi, içten, duyguları okura hissettiren şekilde kaleme alınmış ki her şey olması gerektiği gibi hissettiriyor. Sadece bazı yerler çok klişe geldi, Maria Puder'in sonu, Raif Efendi'nin sonu, arada bazı olaylar ama düşününce de ne klişe değil ki? Özellikle bu kitapta o kadar muntazam duruyor ki yadırgamıyorsunuz. Bu tür kitaplara dair çok fazla yorum yapmaya gerek yok diye düşünüyorum. Bazı kitapları anlatabilirsiniz ama bu tür kitapları anlatamazsınız. Okumanız ve anlamanız gerekir bu yüzden sizlere bu kitabı okumadan geçmeyin diyorum. Tavsiye etmek... bence bu kitap tavsiye edilemez. Çünkü bu kitabı okumak zorundasınız, ne yapın ne edin okuyun. Bazı kitaplar insanların hayatlarına küçük dokunuşlar yapar bu kitap kocaman bir dokunuş yapacak ve asla unutamayacaksınız. Bu kitabın bende iki farklı basımı var. Biri Koridor Yayınları basımı biri de Yapı Kredi Yayınları basımı. Bu yüzden her ikisinin kapağını da paylaşıyorum :) Ancak ben Koridor Yayınları'ndan okudum diye de not düşeyim :D
Baskı: Asi Yürek
https://illekitap.blogspot.com/2019/09/moira-young-asi-yurek-toz-diyar-2.html Son hız Toz Diyarı serisine devam ediyor ve serinin ikinci kitabı Asi Yürek yorumu ile karşınızdayım. İlk kitapta kaldığı yerden devam ediyor seri. İlk kitabın sonunda Saba, erkek kardeşini Tontonların elinden kurtarıyordu ve Jack, Fırtına Kuşağına giderken Saba, Emmi ve Lugh da kendi yollarını çizerek gidiyorlardı. Ancak olaylar pek de onların istediği gibi gitmiyor ve hayat planlara uymuyor ne yazık ki. ________________________________________ Jack, Molly'e Ike'nin öldüğünü söyleyeceği zaman Tontonların eline düşüyor, onlarla beraber çalışmaya başlıyor ve onların arasında yer alıyor. Saba öldürdüğü kişilerin ruhlarıyla savaşırken bir yandan da Jack'in yolunu gözlüyor. Lugh'un yaşadıkları ile baş etmeye çalışırken çok iyi tanıdığı kız kardeşi Saba'nın yeni kişiliğiyle çözmeye çabalıyor. Bütün bu olayların arasında yol onları planladıkları yöne değil de bir isyanın ortasında bırakıyor. Üstelik burada DeMalo'yu da çok sık görüyoruz. Özellikle kitabın sonunda oldukça boy gösteriyor. Yaşadıkları ve hayatta kalma savaşları ile değişen, olgunlaşan ve amaçları farklı yönlere giden Lugh ve Saba'nın iki kardeş olarak birbirleriyle iletişimleri, birbirlerini çözme çabaları ve geçmişlerinde sırları ikisinin zaman zaman aralarını açıyor. Jack'in yaşadıklarını ise... sadece tahmin ediyoruz. Neden Tontonların arasına dahil oldu, amacı neydi, hepsini kitabın sonunda okuyoruz ve Jack ile daha başka sırlarda ortaya dökülüyor. Maev, Bram, Cassie, Molly, Creed hepsi bence okunmakta zevk alınacak güçlü karakterlerdi. Özellikle Maev'in yaptıkları... çok iyiydi. Emmi her zamanki gibi hiçbir şey kaybetmeyen, kendi inandıklarıyla hareket eden bir karakterdi ve sanırım kitabın en sevilesi karakteri de o. Tommo, bu kitapta beni çok şüphelendirdi. Nedense içimden bir ses aralarındaki hain o olacak diyor. Saba'ya içten içe aşık olması ve onun Jack ile olma çabası Tommo'yu ihanet etmesine sürüklemesinden şüpheleniyorum. Ve kitabın asıl adamına gelelim. DeMalo... bu adam ilk kitapta çok gizemli ve ilgi çekici gelmişti bana ama bu kitapta onu tanımak, okumak muhteşemdi. Özellikle DeMalo'yu Saba'nın yanında okumak... adam resmen bütünüyle sadece bir erkek gibi göründü. Ayrıca amaçları, hedefleri çok güzel ama yöntemleri biraz olmamıştı. Yanlış yolla doğru yöne gidiyor. Kitabın en şaşırtıcı noktası Saba ile DeMalo arasında olanlardı. Okuyunca anlayacaksınız şimdi spoiler vermeyeyim ama okurken sürtüksün Saba dedim. Kitap yine şimdiki zamanda yazılmıştı bu seri hep bu türde bir anlatıma sahip sanırım. Okurken alışıyorum ve yadırgamıyorum diye düşünüyorum çünkü ilk kitap kadar rahatsız etmedi beni. İlk kitaptan daha iyiydi bence, genelde serilerde ilk kitaplar başlangıç olduğu için bir tık geride kalır diğer kitaplara göre bunda da öyleydi sanırım. Distopya türünü severlere tavsiye ederim :)
Baskı: Kan Kırmızı Yol
https://illekitap.blogspot.com/2019/09/moira-young-kan-krmz-yol-toz-diyar-1.html Çıktığından beri elimde olan ve heyecanla okumayı planladığım bir kitaptı Kan Kırmızı Yol. Basım tarihi 2015 olduğu düşünülürse 4 yıldır okunmayı bekliyor neden ertelemişim bilmiyorum ama geç olsun güç olmasın diyerek okudum ve seriyi peş peşe okumayı planlıyorum. Açıkçası aşırı derecede beklentiyle ve seveceğimi, tapacağımı düşünerek başladım kitaba ama öncelikle anlatımı beni hayattan soğuttu. Kötü olduğundan değil sadece şimdiki zamanla yazılmış kitapları sevmiyorum, beni yoruyor ve çok koparıyor kitaptan bu yüzden kitaba kendimi kaptıramadım. Kitabın kurgusu çok iyiydi, akıcıydı da ve ara ara durgun gibi görünse de aksiyon ve hareketli kısımları tam doruk noktasına çıkarıyordu kitabı ve o sayfaları okurken inanılmaz zevk aldığımı dile getirmeliyim. Kitabın kısaca konusundan bahsetmek gerekirse; Saba, babası, ikizi ve küçük kardeşi Emmi ile yaşadığı sıradan hayat birden tepetaklak olur. Kışın doğmuş olan Saba ve ikizi Lugh'ın geleceği ve hayatı büyük bir tehdit altındadır. Güneş Kralı olarak biline kral kış çocuğunu yaz ortasında kurban edip ömrünü uzatacağına inanarak Lugh kaçırır tabi ondan iki saat sonra doğmuş olan Saba'nın varlığından haberi bile olmadan. Saba da Lugh'a söz vererek onu bulmaya peşinden gider. Kitap bir noktada Saba'nın Lugh'u bulma yolundaki hayatını anlatıyor. Ama tabi klasik serüven hikayesi değil. Hiç sevmediği küçük kız kardeşi Emmi de onun peşinden yollara koyulduklarında Emmi'ye karşı duyguları değişiyor. Edindikleri arkadaşlıkları ile dostluğun ne olduğunu öğreniyor ve aşkı tadıyor. Yolculukları sırasında Saba ve Emmi tuzağa düşüp Ümitkent'te dövüşüne zorlanıyor. Emmi rehin olduğu için kardeşini hayatta tutabilmek için dövüşmek zorunda kalıyor. Orada ilk kez aşık olduğu Jack ile tanışıyor ve sıkı dostluklar ediniyor. Ümitkent'ten özgürlük şahinleri grubu sayesinde kaçmayı başarıyor ve Lugh'un peşine düşüyor tekrardan. Ama tehlikeler ve heyecanlar peşini bırakmıyor. Tam kitap duruldu dediğiniz zaman bir olay daha patlak veriyor. Aslında yazar cidden çok güzel bir dünya yaratmış ve anlatım dili şimdiki zaman olmasaymış muhteşem bir kitap diyebilirdim. Emmi ile Saba'nın diyalogları, birbirlerine tavırları, duygularını okumak çok güzeldi. Saba'nın büyümesi, olgunlaşması gerekiyordu ve Emmi'nin kıymetini bilmesi... Lugh'un kaçırılması ve bütün yaşadıkları onu tam da olması gereken kişiye dönüştürdü. Emmi'nin yaşına göre korkusuz olması, asiliği falan çok güzeldi. Jack... süper bir karakterdi. Saba ile olan diyaloglarında ve onunla olan tavırlarında bazen ikisinin de ergen tribinde olduklarını düşündüm ama farkına vardım ki zaten ergen olacak yaştalar :D Dövüş sahneleri, kaybedenlerin linç edilmesi, Ümitkent'ten kaçışları, cehennem solucanlardan kaçışları, Kral ile dövüşmeleri... her şey o kadar iyiydi ki en çok o sahneleri okurken heyecanlandım diyebilirim. Özellikle son sahnede Lugh'u kurtardıktan sonra olanlar süperdi. Kitapta en çok ilgimi çeken DeMalo oldu. Fazla gizemliydi ve öyle bir güce sahipken neden kralın sağ kolu rolündeydi anlamadım. Ancak altında çok büyük bir gizem yatıyor diye düşünüyorum. O gizemi çözmek için seriyi peş peşe okumayı da planlıyorum. Kitap çok güzeldi, cidden kurgusu, olay döngüsü, karakterler her şey çok iyiydi. Ancak anlatım dili tek eleştireceğim nokta çünkü en sevmediğim yazım tarzı diyebilirim. Eğer distopik,, bilim kurgu hikayeleri seviyorsanız bir deneyin derim.
Baskı: Ölümsüz Ölüm (Eve Dallas, #3)
https://illekitap.blogspot.com/2019/08/nora-roberts-gorkemli-olum-olum-serisi-3.html Ölüm Serisi'nin 3. kitabı da okundu bitti. Şunu söylemeliyim ki sanki her bir kitap bir öncekinden daha iyi ve her bir kitapta Roarke kendine okuru daha da aşık ediyor :) Her ay bir ya da iki tane okuyarak bu serinin yayınlanmış olan kitaplarını bitirmeyi amaçlıyorum ve bu ay sanırım bir tane okuyarak bırakacağım artık önümüzdeki ay daha fazla okurum inşallah. Roarke ve Eve'in hikayesi soluksuz bırakmaya devam ediyor. 2. kitabın sonunda Roarke, Eve'ye evlenme teklif etmişti ve şimdi evliliklerine sayılı zaman kala Eve'in hayatını etkileyecek bir cinayet davasına bakması gerekiyor. Çok yakın arkadaşı Mavis o cinayet davasının baş zanlısı. Eve hem Mavis'in suçsuzluğunu kanıtlama çalışıyor hem de evlilik hazırlıkları gerginliğini yaşıyor hem de hala işlenmeye devam eden cinayetlerin bağlantılarını kurmaya çalışıyor. Bütün bunların yanında hatırlamadığı geçmişi su yüzüne çıkmaya karar vermiş gibi Eve'in hayatını mahvetmeye çalışıyor. Eve'in bu sefer çok daha zor bir dava üzerinde çalıştığı değişmez bir gerçek çünkü sadece mantığıyla değil bu sefer duygularıyla da baş etmek zorunda kalıyor. Eve ve Roarke'ın aralarındaki iletişim ve birbirlerini anlamaları muhteşemdi. Özellikle Roarke'ın sevgisi, sevdiği kadını dört dörtlük tanıması, onun istediği şeyleri daha söylemeden bilebiliyor olması muhteşem. Bütün bunların yanında onun için yaptıkları ise... offf Roarke keşke senin gibi başkaları da olsa da onları da biz alsak dedirtiyor. Üstelik itiraf etmeliyim ki bazen sanki bütün ipler Eve'in elindeymiş gibi davranıp da aslında her şeyin kendi kontrolünde olduğu tavırları var ya... offf Roarke... resmen senden sonra bütün erkekler senin kalitesiz çakmanmış gibi geliyor. Eve'i anlatmaya gerek yok bence. Şimdiye kadar okuduğum en güçlü kadınlardan biri açıkçası. Mavis'in davası boyunca çabalaması, hem duygusal hem mantık olarak karmaşalarına rağmen ayakta kalıp ona olan güvenleri boşa çıkarmamaya çalışması muhteşemdi. Büyün bu cinayet ciddiyetinin yanında düğün hazırlıklarını okumak bence kitabın en eğlenceli kısımlarıydı tabi bir de Eve ile Roarke'ın iletişimi de var. Cinayet yine hiç tahmin edilemeyecek kişi tarafından işlendiği ortaya çıktığında bir kez daha anladım ki Nora Roberts okuyorsanız katili tahmin etmeye çalışmamalısınız. Kitabın polisiye kısmı çok güzeldi ve güçlü bir kurguyla cinayetlerle anlatılmış işlenmişti. Bunun yanında ise, romantizm ve aşk anlatılmaz yaşanır boyutundaydı. Bu kadın bence yazar olmanın hakkını çok iyi veriyor. Keşke şu seriyi Epsilon yayınlamaya devam etse demekten başka çaremiz yok ne yazık ki. Eğer bulabilirseniz mutlaka bu seriye el atın bulamazsanız da bence Epsilon'a yeni basımlar için baskı yapın derim ben.
Baskı: Reseph-Mahşerin Dört Atlısı #4
https://illekitap.blogspot.com/2019/08/larissa-ione-reseph-mahserin-dort-atls-4.html Vee Mahşerin Dört Atlısı serisinin yayınlanmış son kitabı Reseph'de bitti. Normalde bu ay okumayı planlamıyordum ama dayanamadım. Çünkü 3. kitap Thanatos öyle bir bitti ki okumamak mümkün değildi ve bende hemen okudum. İddia ediyorum ki 4 kitabın en iyisiydi Reseph. Serinin başından beri kötü, lanet olası bir pislik olarak okuduğumuz, kardeşlerini öldürmeye çalışan, sevdiklerine zarar vermeye çalışan biri olarak tanıdık ve bu kitapta mührü kırılmadan önceki Reseph'i gördük. O Reseph, Thanatos'un en başından beri kardeşinin mührünü tamir etmeye çalışmasının sebebini, Limos'un hep hatırladığı ve kıyamadığı kardeşini tanımamızı sağladı. Evet, mührü kırılmadan önceki Reseph muhteşem bir varlıkmış. Direk yoruma girdim ancak kısa bir özet geçeyim istiyorum size; Mahşerin Dört Atlısı serisinin 4. kitabı Reseph. 3. kitap Limos'un sonunda cehennemden Reaver sayesinde hafızası silinerek kaçırılmış ve ıssız bir yere gönderilmişti. Bu kitapta Jillian, karların arasında kalmış Reseph'i buluyor ve her ne kadar tedirgin olsa da adamı evine götürüp yaşamasına yardımcı oluyor. -Reseph'in ölümsüz olduğunu bilmiyor tabi ki- Reseph kendine geldiğinde adından başka bir şey hatırlamıyor. Bulanık bir şekilde iç güdüleri kimle nasıl savaşacağını, neyi nasıl kullanacağını bilse de geçmişini hatırlamıyor. Ancak Reseph'in kaçtığı ve bir yerlerde hayatta olduğu öğrenildiğinde cehennemdeki iblisler, Aiges ve kardeşleri peşine düşüyor. Bir sabah kardeşleri onun izini bulup, yanına geldiğinde bütün geçmişi su yüzüne çıkıyor. Salgın olarak değil Reseph olarak kardeşlerinin karşısında duruyor ve Salgın'ın yaptıklarını her şeyi ile hatırlayarak acı çekiyor. Kendine zarar veriyor. Onun izini bulan, ele geçirmeye çalışan ve daha ası Lucifer, Salgın'ı tekrardan ortaya çıkarmaya çalışıyor olması Reseph, Jillian hayatını büyük bir sınavdan geçirirken Ares, Limos, Thanatos tekrar kardeşlerine güvenmekle güvenmemek arasında bir karar vermek zorunda kalacaklardır. Bu kitap kesinlikle daha nefes kesiciydi. Diğer kitaplarda heyeca, aşk, erotizm, romantizm ve savaş vardı. Ancak bu kitapta tüm bunların yanında pişmanlık, acı, tereddüt, güvensizlik ve tekrar aile olabilme savaşı da vardı. Bu yüzden belki de serinin en iyi kitabıydı benim nazarımda. Reseph'in Salgın iken yaptığı tüm o kötülükleri, ailesine verdiği zararları hatırlayıp kendini affedememesi, kardeşlerinin ona bir şekilde yardım etme çabaları çok güzeldi. Ancak Ares, Limos ve Thanatos beraberken Reseph'e duydukları güvensizlikle kendi ailelerine yaklaştırmamaları ise... yürek burkucuydu. Kimse onları bu davranışlarından suçlayamazdı belki ama yine de Reseph açısından çok fenaydı. Jillian ile aralarındaki aşk süperdi. Bu seride en sevdiğim şeylerden biri de aşktan kaçmak, inkar etmek yerine kabullenmeleri ve savaşmalarıydı. Bu kitapta da vardı bu durum. Reseph'in Salgın iken yanında olan bütün iblisleri temizlemesi, sonunda Lilith ile karşılaşması ve sonucu beklemedik bir şeydi. Ama en beklenmedik şey ise Reaver'in hakkındaki gerçekti. Muhteşemdi. Hep bekledim Reaver'dan muhteşem bir atılım. İşte o atılımı bu kitapta gördük. Sebepsiz değilmiş bu dört atlıya bu kadar bağlı ve sadık olması, yardım etmesi. Harvester'in yaptığı son şey ve kendini feda eder tavrı... Satan'ın kızı olması... sürpriz detaylardı. Kitabın sonunda Lucifer ile olan yüzleşme ve hepsinin Reseph'e güvenmesi... bence kitabın en çarpıcı satırlarıydı. Keşke bu seriye devam etselerdi çünkü Reaver yine kitabın sonunda Harvester için bir şeyler yapmaya çabalayacak bunun sinyalini verdi ve o satırları okumayı isterdim ama ne yazık ki devamı yok. Ancak Reaver'ı kesinlikle okumayı planlıyorum ve muhtemelen orjinal dilden okuyacağım çünkü bu seri çok güzel ve bence okunmalı. Bu arada bu seri Mahşerin Dört Atlısı serisi ama aynı zamanda Demonica serisine de ait. Demonica serisinde ise bu dört kitap boyunca tanıdığımız karakterlerin hayatlarına da değiniyor. Muhtemelen Ares, Limos, Thanatos ve Reseph'i de okuyacağız bolca. Ben şahsen o serilere de el atmayı planlıyorum. Ben bu seriyi çok beğendim, cidden heba olan serilerden biri daha oldu ne yazık ki. Ama yine de okuyun, seveceksiniz.
Baskı: Vampir
https://illekitap.blogspot.com/2019/08/john-william-polidori-vampir.html Karanlık Kitaplık'tan beklediğim türde bir kitap olduğunu söylemeliyim. Melezler kitabının fiyaskosundan sonra bu kitabı cidden sevdim. Beklentimi karşıladı ve aradığım buydu dedim. Hem kapağının güzelliğine hem de kurgunun iyiliğine vuruldum diyebilirim. John William Polidori, Villa Diodati buluşmalarından birinde oluşturulan bir hikayeydi Vampir. Ancak bu hikaye daha sonra Lord Byron adıyla basılıyor. Hikaye de sonrasında başlıyor zaten. Vampir kurgusu nerede başlayacak diyorsunuz ancak öyle bir noktada başlıyor ve sonunda öyle bir detay veriyor ki tam tadında bırakıyor kitabı. Bence çok da güzel bir hikayeydi. Akıcıydı, kitabın hangi ara bittiğini anlamıyordunuz. Günümüz vampir hikayelerindeki gibi aşk meşk değildi kurgusu, tabi ki öyle bir beklentiniz varsa okumayın boşuna. Ayrıca korku diye düşünüp de beklentiye girmeyin bence korku değildi. Gizem vardı fazlasıyla belki aralarda gizemin verdiği ürperme olabilir ama daha fazlası yok. O yüzden korku diyerek okumayın beklentinizi karşılamaz. Ayrıca Gotik Edebiyatında da yer alan bir hikaye olduğunu da dile getirmeliyim. Bu tür kitaplara çok fazla detay verilerek yorum yazılmaz ancak şunu söylemeliyim ki beklediğimden daha iyi çıktı.