
Puanlar ve değerlendirmeler
Bu okurun kitap puanları ve yazılı değerlendirmeleri.
Baskı: Ay Düğümü
https://illekitap.blogspot.com/2020/03/gamze-celik-ay-dugumu-piramit-1.html Fantastik bir kitap yorumuyla karşınızdayım. Bu sefer yabancı değil aksine Türk yazar yine. Ben Türk yazarların oldukça güzel fantastik yazdıklarına inanıyorum. Okuduğum her yazar da bunu kanıtlar nitelikte kitaplar okuyorum her an. Bence sizler de denemeli, onlara şans vermelisiniz. Ay Düğümü çıktığından beri ilgimi çeken bir kitaptı. En başında Mısır, mitler, arkeolojik çalışmalar vs olması zaten radarıma takılma sebebi oldu çünkü bu detaylar benim en sevdiğim konulardır. Kitabın da bunları konu alıyor olması zaten okuma sebebimdi. Ama kitap beklediğimden çok çok daha iyi çıktı. Gamze Çelik, yayınlanan ilk kitabı olmasına rağmen kurgusunu çok profesyonelce almış kaleme. Havada kalan, yarım kalan, olmasa olurdu ya da burası böyle olması gerekirdi diyebileceğim hiçbir detay yoktu. Akıcıydı, merak uyandırıcıydı, sürükleyiciydi ve daha da önemlisi okumaya başlandığında kitabı elinizden bırakamıyordunuz. Kitabın kısaca konusuna değinmen gerekirse, bir arkeolog olan Ayliz, ekibiyle araştırmaya gittiği piramide gece araştırmak için girdiğinde bir şekilde ilerlediği koridorda bulmaması gereken bir koridorda bir odaya girer ve o oda hayatını değiştirdi. Oda bir şekilde başka bir dünyaya açıldı. Bilmediği, yabancı olduğu bir dünyaya. Mısır'ın başka bir yüzüne... Orada Kraliçe Neftis'in yönetiminde olan bir Mısır'ın dünyasında, büyücülerin, yöneticilerin, kara büyülerle uğraşan kişilerin arasında neye uğradığını şaşıran Ayliz'in en büyük şansı Aytun ile karşılaşması oldu. Aytun her ne kadar başta Ayliz'in düşmanları tarafından gönderildiğini düşünse de gerçekler ortaya çıkıp da Ayliz'in hikayesine inandığında onu kendi dünyasına göndermek için bir yol aramaya başlar. Ancak bu çok da olay değildir çünkü Ayliz'in asıl ait olduğu dünyaya gelmiştir. Ayliz ile ilgili gerçekler, bilinmeyenler ve sırlar yavaş yavaş ortaya çıkarken hayati tehlikesi de boyut değiştirir. Çünkü Ayliz'in sahip olduğu gerçek güç ve soyu Kraliçe Neftis ve yandaşları için büyük bir risk olmaktadır. Bütün bunların yanında da Ayliz ile Aytun arasında filizlenmeye başlayan aşk da oldukça büyük bir sınavdan geçmekte ve aşk için büyük fedakarlıklar yapmak zorunda kalacaklardır. Ayliz'in piramide girmesi, oradaki detaylar, dünyasının değişmesi ve sonrasında yaşananlar çok güzel kurgulanmıştı. Her şey olması gerektiği gibi ve çok profesyonel bir şekilde bağlanmıştı. Ayliz'in bütün bu olaylar karşısındaki duruşu, tavırları ve kararları en hoşuma giden şeylerdi. Güçlü karakteri ve pes etmeyen tavırları bir kadın karakterde olmasını istediğim ve okumaktan memnun olacağım şeylerdi. Aytun ise... adamın en başından beri içinde bir cevher barındırdığını biliyordum ve bunun ortaya çıkmasını okumak muhteşemdi. Her şeyi bilen, kabullenen ve itiraf eden karakterini çok sevdim. Gücü, karakteri, muhteşemliği okunmaya değerdi. Sen ne mükemmel bir detaydın bu kitapta :D Ian ise... bence o da büyük bir olay yaratacak kitabın sonunda içimden bir his öyle diyor. Bu kitapta onu çok iyi tanıdık ve karakterini sevdik, en azından ben sevdim. Kitabın sonundaki olaylardan sonra açıkçası ben Ian'ın ikinci kitapta çok büyük şeylere adım atacak gibi hissediyorum nedense. Simge ise... ben bu kızı kendime çok benzettim. :D her ben çok mükemmelim demesi benim iş arkadaşlarıma ego yaptığım zamanları anımsattı. Çok sevdim bu kızı... Ayliz hep Simge'ye kız kardeşim gibi oldun diyordu valla okurken ben de öyle hissettim :D kitabın en güzel detaylarından birisin sen ve bence Menes ile büyük mutluluk seni bekliyor kuzum karamsar olma ;) Kararkterleri bu kadar detaylı inceledikten sonra bari geneline de yorum yapayım :D Öncelikle Aytun'un Ayliz'in bilekliğine dair yorumları cidden beklenmedik bir şeydi. Okurken ben o kapıyı açmasıyla ilgili bir detaydır diye bekledim ama bambaşka bir şey çıktı. Ve bütün bu olay döngüsünde Murat'ın nasıl bir çıkarı var merak etmemek mümkün değil. Adamın büyücü olduğu bir gerçek ama amacı neydi, neden böyle bir şey yaptı merak ediyorum. Sanırım ikinci kitapta bu sorularım cevabını bulacak. Ayliz'in içindeki büyücü yeteneği, ensesindeki dövme, soyu hakkındaki gerçekler... her şey o kadar iyiydi ki bütün o olay döngüsünde olması gereken şey buydu dedirtti. Ian ile tanışmaları ve Ian'ın ona kapılması... okurken hep Aytun'a inat mı yapıyor acaba diye düşündüm hep ama öyle de olabilir bir aşk üçgeni olsun istemem çünkü Ian ile Aytun kuzenler sonuçta ama ikilinin arasını düzeltecek detaybda sanırım Ayliz'in olması gereken yere ulaşmasını sağlamaya çalışmaları olacak. Ruhlar Bölgesi, hastane, Ruhsuz Kemikler... bütün o detaylar muhteşemdi. Aytun'un mumyalama yapması, Neftis'in uyuması, yapılan kutlamalar, yaşanan hayatlar hepsi muhteşem kurgulanmıştı. Nigralar hakkındaki detaylar bile muhteşemdi. Bir de Tanrılar hakkındaki bilgiler mi demeliyim hikayeler mi demeliyim bilemiyorum ama o detaylar çok, çok güzeldi. Kitabın en nefes kesen yerlerinden biri de Sophia'nın yapıtğı, Yüce Rahip'in gerçekleri öğrendikten sonraki tavırları.. soluksuz okudum diyebilirim. Her kitapta olduğu gibi bunda da aşk olmazsa olmazdı zaten. İçimizdeki romantik severleri tatmin edecek kadar aşk vardı kitapta. Ayliz ve Aytun arasında... çok tatlılardı. Aytun'un bütün bu kaba, ters, güçlü tavırlarının yanında içindeki o aşık, sevecen ve sahiplenici erkeği okumak çok iyi geldi. Bütün bu olayların arasındaki en güzel şeydi Ayliz ile Aytun arasındaki aşk bence. Tek umut veren, umut vaadeden... Kitabın sonu ise... keşke ikinci kitap çıkmış olsa da hemen okusaydık diyeceğimiz cinstendi. Çünkü Neftis'in uyanmasını engellediler ama Aytun'un hayatı Ruhsuz Kemikler yüzünden riske girdi, Ian'ın yardım çabaları nasıl sonlandı. Rahip gerçekten öldü mü? Nigralar ne yaptı? Sophia, Ayliz'in peşini bıraktı mı? Her şeyden önemlisi Aytun, Ayliz'i kendi dünyasına geri gönderirken aşkının yaşaması için yaptığı fedakarlığı sonucunda ne olacağı... Büyük meraklarla ikinci kitabı beklemeye başladım. Umarım çok beklemeden çıkar çünkü cidden çok sevdiğim kitapların devamını hemen okumayı isterim. Fantastik severlere bu kitabı tavsiye ederim. Eğer ki dünyalar arası geçişleri, mitleri, Mısır tarihine ilgi duyuyorsanız asla kaçırmayın derim. Her bir kelimesiyle sizi tatmin edecek bir kurgu. Ayrıca söylemeden geçemeyeceğim, kitabın kapağı efsane olmuş. Bayılım. İç tasarımı da öyle... mükemmeldi tam da kurguya yakışan bir tasarım.
Baskı: İhanet Çarkları
https://illekitap.blogspot.com/2020/03/busra-toraman-ihanet-carklar-amazon.html Amazon Efsaneleri serisinin ikinci kitabı İhanet Çarkları'nın yorumuyla karşınızdayım. Bu seriyi çok severek takip ettiğimi fark etmişsinizdir. İlk kitabı çok çok sevmiştim keza bu kitabı da öyle çok sevdim. Yine heyecan dorukta okudum ve her satırından keyif aldım. Derken kitap öyle bir bitti ki hani üçüncü kitap moduna girdim :D Öncelikle belki çok iddialı olacak ama bence Büşra Toraman, ülkemizin en iyi fantastik kurgu yazarlarından biri. Cidden güçlü kalemi, muhteşem bir hayal gücü var. Kitaplarını okurken hem olaylar merakını uyandırıyor hem de karakterler seni eğlendiriyor. Gerçi diğer serisini okumadım ama onunda bunun kadar iyi olduğuna eminim. Bu seriden sonra ona da sıra gelecek. Kitabın kısaca konusuna değinmek gerekirse; İlk kitabın sonunda Gregg ve Aleka bir savaşın ortasında düşman olarak karşılaşmışlardı. Kitap oradan devam ediyor. Aleka, Koperlere rehin düşüyor ve onların elinde esir olarak tutulurken Amazonların kraliçesiyle bir anlaşma imzalanmasında önemli bir rol oynamak üzere. Tabi planlar hiç de umdukları gibi gitmiyor çünkü Aleka, esir olarak tutulduğu yerde Koperler, saldırıya uğruyorlar ve olaylar tepetaklak oluyor. Çünkü Amazonlar kendi içlerinde isyandalar, kraliçeyi tahttan devirmek yerine başkasını seçmek istiyorlar. Durum böyle olunca Koperler ve Amazonlar Kraliçesi anlaşma yapıp isyanı durdurmak istiyor ve bu isyanı durdurmak için en büyük adımı ve yardımı yapabilecek olan ikili Aleka ve Gregg… Bizim muhteşem çiftimiz sahalarda tekrardan. Kedi köpek gibiler ama çooook tatlılar. Aleka'nın esir düşmesinde hep bir sebep aradım ve bütün o işkencelere ve baskılara rağmen konuşmamışken Gregg'e konuşması okurken sırıtmama neden oldu. Ne kadar inkar ederse etsin Aleka, kızım aşıksın sen Gregg'e :D Gregg'in Aleka'yı korumak için çırpınışları, onun artık çıkışlarını ve asi, vahşi tavırlarını dikkate almaması muhteşemdi. Her ikisinin arasındaki sohbetlerde çok eğlendiğimi ve en favori sahnelerimin o satırlar olduğunu itiraf etmeliyim. Kitapta her şeye rağmen en sevdiğim şeylerden biri küçük, minik, sevimli panter... yavru panter... o ufaklığı okurken alıp kucağıma sevesim geldi hep :D Gregg'in annesi ile ilgili gizem çözülürken aslında altında çok daha büyük bir gizemin yattığını öğreniyoruz. Gregg'in neden bu kadar değerli olduğunu ve zarar verilemez olduğunu öğreniyoruz. Bu da sanırım onun geçmişini anlamamıza bir tık daha yardımcı oluyor. Rald ve Niobe'nin geçmişlerine de dokunuşlar vardı ve ben o satırları çok sevdim. Keşke dedim, daha fazla onların hikayesini okuyabilseydik. Ya da bir novella çıkarıp onları mı yazılsaydı diye düşünmedim değil. Bir de Vasyl hakkındaki gerçekler, Faythe'in yaşadıkları.. çok güzel kurgulanmıştı. Hatta Delbin'i bu sefer sahalarda görmek muhteşemdi. Bence Vasyl suçlu değil ya da birilerini koruyor ya da çok çok geçerli bir nedeni var ama onu üçüncü kitapta öğreneceğiz sanırım. Kitabın sonu tam bir vurgundu! Kelimenin tam anlamıyla nefes kesici ve beklenmedikti. Yazar bence bunu çok iyi yapıyor çünkü hiç beklenmedik anda resmen bombayı patlatıyor ve kitabı bitiriyor. Kitap boyunca adını bolca duyduğumuz Doryalar ile tanıştık ama ne tanışma! Bu sefer olaya başka kişilerde dahil oldu. Hem de Gregg'in kız kardeşi Tess ve iş arkadaşı Kyle. Ortalık fena karıştı! Üçüncü kitap elimde olaydı başlamıştım şimdi o derece merak uyandırıcı bir sondu! Fantastik severlerin mutlaka denemesi gereken bir seri. Ben çok beğendim. Türk yazarlarındaki cevherler beni hep memnun etmiştir. Takipte olduğum yazarlardan biri oldu kendileri :D
Baskı: Evlilik Dersi (Effingtons, #3)
https://illekitap.blogspot.com/2020/03/victoria-alexander-evlilik-dersi.html Her ay düzenli olarak en az bir tane historical romans okuyan ben bu ay Evlilik Dersi'ni okudum. Effingtons Serisinin 3. kitabıydı ve bence serinin diğer iki kitabına göre bir tık aşağıda kaldı. Detaylı yorumumda nedenlerine gireceğim ama öncelikle demek istediğim daha iyi olabilirdi. Öncelikle yazarın okuduğum üçüncü kitabıydı, aynı zamanda serinin de üçüncü kitabıydı. Yazarın okumaya bu kitaplarla başlamış olmam benim için daha iyi oldu sanırım çünkü Epsilon'dan yayınlanan serisi bundan çok daha iyiymiş. O seri de var tabi ki okuyacağım :D Kitabın kısaca konusuna değinmek gerekirse; Marianne, kız kardeşleriyle beraber bir sezonu yaşamak için Londra'ya geldiklerinde müstakbel Roxborough Dükü Thomas Effington'un yanında kalmak zorunda kalır. Thomas bütün sezon boyunca onlara refakat edecek ve uygun kişilerle evlenmesini sağlayacaktır. Ancak Marianne, evlilik değil macera düşkünü olduğu için evliliğe sıcak yaklaşmamaktadır. Thomas ise onu evlendirebilmek için çaba harcamaktadır. Aralarındaki evlilikle ilgili atışmaların arasında gelişen olaylar sonucunda birbirlerine duydukları tutkuyu artık açıkça dışa vuran Marianne ve Thomas birlikte oldukları geceden sonra Thomas'ın evlenme isteğiyle Marianne'in başı derde girer. Çünkü genç kadın evlilik değil macera istemektedir. Üstelik Thomas'ın kendisi ile sadece onuru için evlenmek istemesi de olayı iyice çıkmaca sürüklemektedir. Bir yanda macera peşinde kocan Marianne diğer yanda evlenmek isteyen Thomas... bu çekişmeyi kimin kazanacağı ise kitapta gizli. Kitabın akıcı ve okurken sıkmayacak şekilde kurgulanmasını sevdim. Bir de diğerlerinin aksine kadın karakterin bu kadar ne istediğini bilen biri olmasını da çok sevdiğimi söylemeliyim. Hem cesur, hem güzel, hem maceraperest hem de ne istediğini bilen... böyle kadın karakterleri okumayı seviyorum. Yazar da tam benim istediğimi bana vermişti. Thomas ise... adamım öküz müsün sen? Vallaha bak... kızı evlendirmek için resmen pazarladın be... ama sonra belanı çok güzel buldun :D Marianne seni iyi süründürdü bence. Sırf bu yüzden bil Marianne'i sevebilirim. :D Şaka bir yana Thomas'ın tek eşekliği Marianne'i evlendirmek için yaptıklarıydı sonrasında onu kendisi ile evlenmeye ikna etme çabaları çok sevimliydi. Özellikle arının soktuğu kısımda çok eğlendiğimi itiraf etmeliyim. Okuyan bilir o sahneyi :D Bir de düello ve soygunu planladığı kısımlar vardı. Ahh Thomas ah... kız maceraperest ve sen onu maceranın içine atıp korkup sana gelmesini bekliyorsun ama atladığın şey zehir gibi çalışıyor kızın kafası :D Pennigton ve Berkley'i çok sevdim. Hatta meşhur leoparı bile :D dürüst bir şekilde Thomas'ın hatalarını söylemeleri çok iyiydi. Kitap genel anlamda güzeldi. Okurken sıkılmadım, eğlendiğim yerler de oldukça oldu ama bir şeyler hep eksik geldi nedense... aşkı mı yeterli bulmadım yoksa başka bir şey miydi bilemiyorum ama ne yazık ki eksik olan bir şey var hissi hep oldu içimde. Okuyanlar lütfen bu konuda yorum yapsınlar onlar ne düşündüler merak ediyorum. Historical romans severlere tavsiye ederim. Severek okursunuz, ama yine de çok mükemmel bir kitap beklemeyin. Güzel bir historical romans diye düşünerek okuyun o zaman seversiniz. Serinin diğer kitaplarından da bir tık aşağıda olduğunu itiraf etmeliyim tekrardan.
Baskı: Soğuk - Mücevher ( Soğuk Serisi #2 )
https://illekitap.blogspot.com/2020/03/askn-nur-karatas-soguk-mucevher-soguk-2.html Soğuk Serisi'nin ikinci kitabını da okudum. Uzun zamandır kısa zamanda okuyup bitirdiğim kitaplar olmamıştı, şu sıralar öyle kitaplar okuyorum. Soğuk Serisi de onlardan biri oldu. Yazarın kaleminin akıcı, yormadığını söylemiştim. Bu kitapta da öyleydi, akıcıydı ve yormadan su gibi akıp gidiyordu kitap. Sadece ilk kitaba nazaran koskoca Nicolay'ı aşk böceği görmek biraz eğreti geldi ama neyse :) Kitabın kısaca konusuna değinmek gerekirse; Nikolay, bir şekilde Zaina'nın amcasının yerini bulup onu ailesinin yanına götürür. Her ne kadar geri gelmeyeceğini bilemese de Zaina'yı ailesinin yanına götürür ama korkuları gerçekleşmez ve Zaina geri Nikolay'a döner üstelik evlenme teklifini kabul ederek döner. Nikolay her şeyin yolunda gittiğini düşündüğü bir anda Nikolay'ın geçmişi ilişkilerini rahat bırakmaz ve Zaina'yı tehlikenin içerisine atar üstelik Zaina artık tek başına değildir. Karnında büyümekte olan küçük bir bebeği vardır. Zaina en büyük sınavını vermektedir. Bebek istemeyen Nikolay ile bebeği arasında seçim yapmak zorundadır. Bir de Nikolay'ın Zaina'yı koruyamama korkuları yüzünden onu kendinden uzaklaştırırken. Aşkları büyük bir sınavdan geçerken, Nikolay ve Zaina'nın nasıl davrandıklarını ve nasıl ayakta kaldıklarını okuyoruz. Bence 2. kitaba gerek kalmadan da seri tek kitapla bitirilebilinirdi. Okurken sık sık bunu düşünmeden edemedim. Çünkü ikinci bir kitap için yeterli olay yoktu. Nikolay'ın aşk böceği hallerini okumasak da olurdu çünkü dediğim gibi biraz öyle bir adam için eğreti durdu. Tama Tayland'da yaşanan erken balayı muhabbeti güzeldi, bizler gibi romantik severler için hoştu ama o detaylar olmasa da olurdu. Bir de Zaina ile Nikolay ayrıldıkları dönemde bazı bölümleri Nikolay'ın tarafından okuduk sanki o hatırlıyormuş gibi o anları. İlk kitabın bazı bölümlerini tekrar etmiş gibiydi. Bir olmasa da olurdu detayı daha bence... Kitabın en sevdiğim yerleri başları Zaina'nın ailesiyle yaşananlar ve kitabın sonlarına doğru Zaina'nın kaçırılması ve sonrasıydı. Kitaba dair çok fazla bir şey söylemeyeceğim dediğim gibi bütün olaylar 500 sayfalık bir kitapta da çözülebilinirdi bence. Ancak yazar böyle uygun görmüş yapacak bir şey yok. Benim nazarımda ortalamanın bir tık altındaydı ne yazık ki. Seriyi okumayı planlayanlar için diyebileceğim tek şey ilk kitap 5 üzerinden 3 ise bu 2,5 tu.
Baskı: Soğuk - Kar Tanesi ( Soğuk Serisi #1 )
https://illekitap.blogspot.com/2020/03/askn-nur-karatas-soguk-kar-tanesi-soguk.html Aşkın Nur Karataş'ın uzun zamandır elimde olan kitabına başladım. Dediğim gibi Türk yazarları eritmek adına onlara ağırlık veriyorum şu sıralar, bu yüzden de bu seriye el attım. Serinin ilk kitabıyla karşınızdayım. Öncelikle yazarın kalemi, yormayan, sıkmayan ve akıcıydı. Okurken yorulmadım ki yoğun iş günlerinin ardından iyi gitti. Kitabın konusuna kısaca değinmek gerekirse; ailesini kaybetmiş Zaina, amcasının yardımıyla ülkesindeki savaştan kaçarken Rus adamların eline düşer. Orada kadın ticaretiyle uğraşan bir adamın elinden kaçarken daha da beteri olan ve Rusya'nın belki de en kötü adamı olan Nikolay Sokolov'un radarına takılır. Her ne kadar Nikolay, Zaina için bir kaçış noktası olsa da onu elinde tutan ve serbest bırakmayan Nikolay için durum başkadır. Nikolay ve Zaina arasındaki yakınlaşma, aralarındaki cinsel çekim ve sonucunda karşı koyamamalar ikili arasında filizlenmeye başlayan aşkı da iyice körükler. Ancak çok büyük bir sorun vardı ki o da Nikolay'ın kimliği... Rusya'nın ileri gelen kötü adamlarından biri olması ikilinin aşkını nasıl etkileyecek onu okuyoruz. Öncelikle kitapta en sevdiğim şey tüm acımasızlığıyla yazılmasıydı. Yani demek istediğim Zaina, yengesi ve kuzeniyle beraber ülkeden kaçarken Rıslara denk geldiğinde ve Zaina'nın o adamların elinde kalması, yaşadığı muamele ve tecavüze uğraması... her ne kadar aşk romanı olsa da savaşın acımasız tarafını yazması hoşuma gitti. Bazen okurların bu kısımları da görmesi gerekiyor. Bunların yanında Zaina'nın bütün bunları ve bu travmayı çok çabuk unutması da... olmamıştı bence. Yani düşününce tecavüze uğramış bir kadın her ne kadar hayatını kurtarmış da olsa aşık da olsa bu kadar kolay bir erkeğin dokunuşuna evet diyemez... en azından ben öyle düşünüyorum. Bir de Zaina'nın durmadan Nikolay'ın seks kulübündeki kadınlardan bahsederken kullandığı argo kelimeler - şuan buraya yazamadım - fazla gibiydi. Şey gibi hissettim bak ben bunu söyleyebiliyorum, bak yine söyleyeceğim falan... yani bir kere söyledin tamam sonuçta kulübe gelen ya da orada çalışan kadınların ne olduğu biliniyor durmadan dile getirmek... olmamıştı. Nikolay'ı sevdim. Adam olduğu şeyi inkar etmemesi ve duruşunu sevdim. İçindeki iyi kısmı Zaina ile yaşatması da çok güzeldi. Ama bütün bu hayatında hiçbir kadına dokunmamış olması, bakir olması... bilemiyorum olmamış gibiydi. Yani seks kulübü işleten bir mafya adamından daha fazlası beklenirdi bence. Ama yazarın beklentiyi böylesine farklılıkla yazması da değişik geldi, sevdim. Okuru şaşırtan bir detay olmuş. Üstelik yazarın kaleminde oldukça cesur olduğunu da düşündüm çünkü +18 sahneleri vardı ve genelde Türk yazarlar yazmayı pek tercih etmez bu tür detayları... O yüzden cesur kalemini takdir ettim. Zaina'ın ilk kez kar görmesi, Nikolay'ın ona tepkisi, aralarındaki diyaloglar, kaçış çabaları hoşuma gitti. Hatta Nikolay'ın gönderdiği notlara ise bayıldım. Nikolay ile Zaina arasındaki yaş farkını çok bulduğumu itiraf etmeliyim ama o yaş farkını unutarak okuduğumu da söylemeliyim. Böylece aralarındaki ilişkiyi daha normal düşünebildim. Diğer türlü biraz fazla geldi. Kitapta olmamış diyebileceğim yerler gibi olmuş, güzel, bunu sevdim dediğim yerlerde vardı. Zaman zaman okurken yabancı bir yazarın yazdığını da düşündüm çünkü hem yabancı isimler olması hem de cinsellik detaylarındaki cesur kalemi öyle hissettirdi. Çok uzatmayacağım, ikinci kitaba başlayacağım şimdi. Ortalama bir kitap olduğunu düşünmeme rağmen güzeldi, sevdim. Aşırı beklenti olmazsa okurken siz de seversiniz.
Baskı: Şahzade
https://illekitap.blogspot.com/2020/03/arzu-khayal-sahzade.html Bu aya bir Türk yazarın kitabını okuyarak başladım. Elimde o kadar çok Türk yazar var ki sanırım onları azaltmak adına bu ay da birkaç tane fazladan okuyacağım. Onlarda biri olan Arzu Khayal'ın kitabı Şahzade'yle başladım aya. Yazarın yayınlanmış iki kitabı var ülkemizde ve ben ilk olarak Şahzade'yle başladım. Sarhan ve Ömür'ün öyküsüyle. Genel olarak bakıldığında akıcı ve sonunun nereye gideceğini merak ettiren bir kurgusu vardı. Bazen gereksiz gördüğüm şeyler olsa da kitabı sıkılmadan okuduğumu söylemeliyim. Detaylı yorumuma başlamadan önce kitabın konusundan bahsetmek istiyorum. Ömür yaşadığı talihsiz olay yüzünden ailesi eski kafalığıyla dışarıya attığı genç bir kızdır. Bir gün ailesini özellikle annesini uzaktan görmek için kovulduğu mahalleye gittiğinde üzerindeki kıyafetlerden yüzünden yanlış anlaşılmaya mahal vererek Sarhan'ın adamları tarafından kaçırılan Ömür'ün hayatı kökünden değişir. Farkına varmadan Sarhan'ın hayatına sızan Ömür genç adama kalbini kaptırsa da hayatın onlar için hiç kolay olmayacağını yaşayarak öğrenir. Sarhan ise, gizli görevlere çıkan bordo bereli bir asker olması ise Ömür ile olan ilişkisinde oldukça zor anlar yaşatmaktadır. Sevdiği insanları her seferinde kaybeden Sarhan her ne kadar Ömür'den uzak dursa da içten içe ona duyduğu çekim, ilgi, özlem ve hasretle genç kadını yanında ve hayatında istemektedir. Ancak bazı şeyler hiç de kolay elde edilmemektedir. Özellikle Sarhan için... Genç adam zor da olsa kabullendiği aşkını, mutlu ve sevgi dolu bir yuvayı çok zor da olsa elde edebilecek mi onu okuyoruz. Özellile değinmek istediğim şey, kitabın başlarında okurken kim nedir ne yapıyordur nasıl o safhaya gelinmiştir çok havada kaldığını düşündüm. Çünkü hep oradan oraya atlıyormuş hissi uyandırıyordu. Ancak sonralarda olaylar daha oturaklı ilerlemeye başladı. Ondan sonra okumak daha kolaylaştı. Bir de kitabın geneli Ömür tarafından anlatılırken diğer tarafta neler olduğunu görmek için arada anlatım geçişi yapıldı. Bu tür kitaplar genel anlatımda daha başarılı olduğunu düşünüyorum keşke bu kitabı da öyle yazılsaydı ya da hiç anlatım geçişi yapılmadan Ömür tarafından anlatılsaydı diye düşündüm. Çünkü kitapta kopukluk yapıyordu bence. Kitapta en hoşuma giden şey, karaketerlerin arasındaki ilişkiydi. Arkadaşlık ve aile ilişkisi çok iyiydi. Bu tür detayları kitaplarda hep severim. Ancak Ömür'ün hemen abicim rolleri, Sarhan'ın babasına olan tepkisi falan.. bazen aşırı bulduğum yerlerde vardı. Sarhan'ın görevleri falan güzeldi ama kitabın sonunda kaçırıldıkları kısım çok havada kalmış gibiydi yani daha detay olsaydı bence o kısım kitabın en vurucu yeri olabilirdi. Bir de Sarhan'ın öldüğü zannedildiği kısım... Ömür'ün zaman zaman çok çocukça bulduğum tavırları oldu, gereksiz tripleri, küskünlükleri... yani Sarhan'ın asker olduğunu biliyorsun bazen bazı şeyleri yaşamak zorundasındır ve bunun önüne kimse geçemez ve Sarhan'ın kendi elinde olmayan sebeplerden dolayı adama trip atması... gereksizdi... Kitaplarda askerlerin yaşamlarına değinmesi çok hoşuma gitti. Neden bilmiyorum ama benim de bu tür kurguları okumaya zaafım var sanışım. Sevdim o tür bir karakter olmasını... Elhan, Mert ve Emre'yi çok sevdim. Lalin'e ise bayıldım. Aşkım baba, aşkım dayı... yerim seni Lalin dedim. Kitabın son bölümü çok güzeldi. Bayıldım bu kitaba yakışan bir sondu bence. Ama en çok merak ettiğim de Berivan'ın yani Sarhan'ın küçük kız kardeşinin Emre'ye olan aşkı... onu okumayı cidden çok istiyorum. Normalde kitap ortalamaydı benim nazarımda ama nedense değişik bir şekilde yazarın diğer kitabını da okuma isteği var içimde. Sanırım onu da okuyacağım. Çünkü yazarın yormayan kalemini sevdim. Çok çok büyük beklentiler içerisine girmezseniz bence severek okuyabilirsiniz. Özellikle yorgun ve yoğun geçen günlerde çok iyi gittiğini söylemeliyim.
Baskı: Los Angeles Şekeri
https://illekitap.blogspot.com/2020/02/lauren-conrad-los-angeles-sekeri-l.html Çok heveslenerek aldığım, özellikle kapak tasarımlarına bayıldığım bir kitap hatta seriydi. Çünkü üç kitaptan oluşan bir seri ve ben serinin bütün kitaplarını aldığım için genelleme yapıyorum. Serinin bütün kitapların kapakları çok iyi, en çok da kapakları dikkatimi çektiği için seriyi aldığımı itiraf etmeliyim ama ne yazık ki hayal kırıklığı olduğunu söylemeliyim. Öncelikle yazarın akıcı ama hiç de merak uyandırmayan bir kurguyu kaleme aldığını söylemeliyim. Kitabın son 100 sayfası kalana kadar okudum ama ne yazık ki sonunda ben ne okuyorum ya diyerek kitabı yarım bıraktım. Açıkçası bana bir günlük okuyormuşum gibi hissettirdi. Hiç olay yok, bir konu yok, bir aksiyon yok hiçbir şey yok bu da beni açıkçası sıktı. Kitabın kısaca konusunu anlatmak gerekirse; Jane ve en yakın arkadaşı Scarlet, Los Angeles'a yeni taşınmışlar ve hayatlarına orada bir yön vermeye başlamışlardır. Bir akşam eğlenmeye gittikleri kulüpte ünlü bir yapımcı ile karşılaşırlar ve reality şov programının baş kahramanları olurlar. Bu reality şovun çekimlerini, hayatlarını anlatıyor. Gereksiz televizyon programları var ya saçma, amaçsız olanlar işte onlardan birini okuyurmuşum gibi hissettim. Çok fazla konuşmaya gerek yok bence, sadece size tavsiye edebileceğim bir kitap değil. Sizin tercihiniz okuyup okumamak ama vaktinizi boşuna harcamayın derim.
Baskı: Kızgın Tavada Aşk
https://illekitap.blogspot.com/2020/02/seda-meydan-kzgn-tavada-ask.html Seda Meydan'ın ilk okuduğum kitabıydı Kızgın Tavada Aşk, tamda beklediğim gibiydi ama kurgusu hayal ettiğimden daha farklı çıktı itiraf etmeliyim. Bu beklentimi karşılamadı değil karşıladı çünkü tam da şuan ihtiyacım olanı verdi bana. Romantik, sevimli, sevgi pıtırcığı iki aşık... Seda hanımın akıcı, eğlenceli, aşk dolu ve aile ilişkileri en azından kardeş ilişkisine değinen, romantik bir kalemi olduğunu söylemeliyim. En azından bu kitabında öyleydi çünkü diğer kitaplarını bilmediğim için bir şey diyemem. Kitabın kısaca konusuna değinmek gerekirse; Ali Beylioğlu babasının holdinginde işe başlamak ve onun kanatları altında olmak yerine kendisinin mutlu olacağı ve kendisine ait olacak bir hayatı başlatmış, hem kendi restoranını açmış hem de istediği ünde bir şef olmuştur. Ancak bir gün çok tesadüfi olarak tanıştığı Nehir'le tekrar yolları kesişince ona kendi restoranında iş teklif eder. Amacı çok etkilendiği ve çekim alanına girdiği Nehir'i iş arkadaşı yapıp kendi kurallarından biri olan çalışanlarıyla ilişkiye girmeme kuralıyla genç kızdan uzak durmaktır. Ama hem Nehir hem de Ali birbirlerine karşı olan çekime karşı gelemediler ve Nehir'in aile hayatındaki sorunlar sonucunda Nehir tek bir gecesini Ali'yle geçirmeye karar verir. Ancak kalpleri bir birlerinden uzak kalamadı bütün sorunlara rağmen birbirlerine ait geçirdikleri tek bir gece her ikisinin de hayatını kökünden değiştirdi. Bir birlerine olan duygularına yenik düşerek her şeye rağmen beraber kalabilmeyi istiyorlar ama bunu başarabilecekler mi okuyarak öğreneceksiniz. Ben öğrendim ve spoilerin dibini verip aşk kazanır diyerek yorumuma başlıyorum. Öncelikle kitabın Ali tarafından anlatıldığını söylemeliyim. Çok nadirdir erkek karakter tarafından anlatılan kitaplar ve bence yazar bunu çok iyi yazmış. Bu konuda kendisini tebrik ediyorum. Ali'nin ne istediğini bilen bir adam olması ve istediği şeyi elde edene kadar vazgeçmeyecek olması inanılmaz hoşuma gitti. Hep okuduğumuz klasik aşkı inkar etme aşamaları, kabullenememe, sonra acı çekme aşaması ve sonrasında kabullenip kadının peşine düşme aşamalarını unutun. Çünkü Ali, Nehir'e olan duygularını kabullendi, ne hissettiğini bilerek attı hep adımlarını. Nehir'de her ne kadar ailesiyle sorunlar yaşasa da duygularını hep açık yaşadı ve inkar etmedi. Direk cesurca kabullendi. Bu tür şeyleri genelde pek görmüyoruz romanslarda ve bunu görmek inanılmaz hoşuma gitti. Nazenin'in hep bir sürtüklük yapacağını biliyordum, Ali'ye olan ilgisinin normal olmadığını biliyordu ve sonunda patlak verdi. Ali'nin ben aşkın ne olduğunu biliyorum seninki aşk değil dediği kısımlar çok güzeldi. Dila ve Hakan'ın ilişkisi, Ada'nın tavırları çok güzeldi. Nehir'in kendini kanıtlama çabası, kendi ayakları üzerinde durma isteği en hoşuma giden kısımlardan biriydi çünkü bence de bir kadın erkeğe bağlı kalmadan ayakları üzerinde durabilmeli. Ali ve Nehir'in her kavgalarında birbirlerine tekrar dönmeleri ve başka kitaplarda çiftlerin trip atmalarına, ayrı kalmalarına sebep olacak olaylarda verdiği tavırlar ve aşklarını hep söylemeleri çok hoşuma gitti. Kitaba dair eleştireceğim kısım enişte kısmıydı. O kısım keşke daha detaylandırılsaydı, daha olaylı olsaydı çok daha hoşuma giderdi çünkü ben kitaplarda biraz vukuatı severim :) Enişte bir anda toz oldu ortalıktan falan ama bence o adamda olay çıkaracak potansiyel vardı. Genel olarak kitabı beğendim, dediğim gibi böyle hafif, yormayacak, entrikasız, kıskançlık krizlerinin yarattığı ayrılıklar olmadan, gereksiz gerilmeler olmadan okunacak bir kitaba ihtiyacım vardı ve bu kitap bana bunu verdi. Sizlere de tavsiye ederim. Bence bu kitabı deneyin tam bir romantik severleri memnun edecek bir kitaptı. Bir de kitapta Kenan adı geçti, onun aşkında falan... Sanırım o da Ken'an Diyarı kitabından. Onu da deneyeceğim ve yazarın kitaplarına sanırım el atacağım mutlaka :)
Baskı: Savaş Atı
https://illekitap.blogspot.com/2020/0... Her ne kadar ilk basımı 2010 olsa da benim elimde 26. baskısı, özel film afişi baskısı ve 2019 baskısı olarak şimdiye kadar okumamış olduğumdan dolayı kendimden utandım. Bu tür kitapları seven biri olarak şimdiye kadar bu kitabı okumuş olmamdan dolayı kendimi kınadım açıkçası. Kitap, akıcı, merak uyandırıcı bir şekilde anlatılmış olmasının yanında gerçek bir hikayeden alıntılanmış olması daha bir yüreklerde yer edinecek bir hikayeye ev sahipliği yapmış. Ayrıca bir insanın ağzından değil de bir atın ağzından anlatılmış olması bence kitabı türlerinden de ayırmış gibi oldu. Çünkü bir hayvanın duygularını okumanın ve böylesine güzel aktarılması çok süperdi. Öncelikle kitabın konusundan bahsetmek istiyorum; babasının bir anlık kararıyla küçük bir tayın çiftliğe gelmesiyle bütün hayatı o tay olan Albert, tayıyla beraber büyümeye başlar. Aradan geçen zamanlarda aralarındaki sevgi, bağlılık ve sadakat oluşan Albert ve atı Joey, hem çiftlik işleriyle uğraşırlarken hem de arta kalan zamanlarda birlikte zaman geçirmeye başlarlar. Ama aniden patlak veren savaş ve bu savaştan dolayı etkilenen Albert'ın babası çiftliği kurtarmak için paraya ihtiyaç duyar ve atı askerlere satar. Albert her ne kadar zorlansa da atının satılmasından etkilenir ve söz verir bir gün onu geri alacağına dair. Bu sırada Albert'ın en yakın arkadaşı atı, Joey, bir savaş atı olmanın zorluklarını yaşarken içinde Albert'e duyduğu özlemi de beslemektedir. Kitap boyunca aslında Joey'in yaşadığı savaş macerasını, yaşadıklarını okuyoruz. Okuduğumuz birçok savaş hikayelerini bir kenara bırakın ve bu kitabı ona göre değerlendirin. Hep savaş sonrasında insanların psikolojilerini ve yaşadıklarını okurken onlara eşlik eden hayvanların hiçbir zaman neler yaşadığını düşünmezdik. İşte bu kitap bunu anlatıyordu. Bir savaş atının hikayesi... mutlu, sevilerek yaşadığı çiftlikten, ailesinden, en yakın arkadaşından ayrılan bir atın hikayesiydi. Etkileyiciydi çünkü bütün o savaşın acımasızlığıyla insanların yaşadıklarının aynısını atların da yaşadığını okuduk. Bütün o acımasızlığın içinde hem süvarisini hayatta tutmaya hem de kendi hayatta kalmaya çalışan bir atın hikayesi... Çamura batmış, dikenli çitlere dolanmış bir atı savaşın ortasında iki düşman askerinin kurtarmaya çalışması... savaşı, düşmanlığı bir kenara bırakarak o hayvanı hayatta tutma çabaları... kesinlikle insanlığa dair en güzel hatırlatmalardan biriydi. Kitabın en etkileyici satırlarından biri de Joey ile Albert'ın bütün yaşananlara rağmen tekrar bir araya gelebilmesiydi. Bütün o inanılmazlığıyla tekrar buluşmaları süperdi. Ama hangisi daha süperdi siz karar verin. Atının peşinden askere yazılan bir gencin umudunu kaybetmeyip atını hep araması mı yoksa o atın yaşanılan her şeye rağmen o küçük sahibini sesinden tanıyarak kendini tanıtması mıydı? Sadakat belki de bir çok insanın yapamadığı bir şeyken bir hayvanın böylesine sadakatle bağlanması, sevmesi... Bazı hikayeler okunmalı, yaşanmalı ve aklınızın bir köşesinde onun hikayesi kalmalıdır ya bu kitapta öyle kitaplardandı. Okunmalı ve asla unutulmamalı... Şiddetle tavsiye ederim okuyun, hayvanların hayatımızdaki en büyük değerler olduğunu bir kez daha hatırlamış oluruz. Bu kitabın filmi de varmış, kısa zamanda izlemeyi planlıyorum. Eminim o da en az kitabı kadar etkileyicidir.
Baskı: Şeffaf Tuval
https://illekitap.blogspot.com/2020/02/funda-usta-seffaf-tuval.html Uzun zamandır elimde olan ve daha yeni okumaya fırsat bulduğum bir kitabın yorumuyla karşınızdayım. Kitabı aslında bana yazarı gönderdi, okuyup yorumlayayım diye ve bu yüzden daha ince eleyip sık dokuyarak bir yorum yazarım çünkü kendisi açık yüreklilikle yorumumu bekleyeceğini de dile getirmişti. Okurlarının eleştirilerinden olumlu sonuçlar çıkarıp kendini geliştirmeyi hedefleyen yazarlardan kendisi. Kitabın durgun ilerlemesine rağmen akıcı ve merak uyandırıcı olduğunu söylemeliyim. Aşk romanı olan kısımlarında bile bir hareketlilik gelecek ama ne gelecek merakıyla okutuyordu kendini. Ama dediğim gibi durgun giden ve zaman zaman monotonlaşması da okurken ara verme isteği uyandırıyordu. Kitabın türü aşk ile harmanlanmış cinayetli ama aslında tamamen psikolojik bir romanda denilebilir. Kitabın kısaca konusuna değinmek gerekirse; Deniz ilk görüşte aşık olduğu Tarık ile tek hayali mutlu bir hayat sürmekti. Ama Tarık'ın beraber yaşadığı kız arkadaşı olması ve ondan bir türlü ayrılamıyor olması zaman zaman Deniz ile Tarık arasındaki ilişkide sorun çıkarır hale getiriyordu. Ancak bir gün Deniz, Tarık'ın öldüğü haberini alır hem de kız arkadaşı tarafından öldürüldüğü düşünülmektedir. Deniz Tarık'ın yasını tutarken yaşama tutunmaya çalışır. Ama tabi biz Deniz'in hayata tutunmasını okumuyoruz. Bizim okuduğumuz şey daha başka şey... Deniz ve Tarık'ın nasıl tanıştıkları, neler yaşadıklarına kadar olan geçmişi okuyoruz. Bütün bu yaşananların Tarık'ın ölümünü nasıl hazırladığını da görüyoruz. Kitabı okumaya başladığım da hep cinayetin nasıl çözümleneceğini ve Deniz'in hayatta kalma çabasını okuyacağımı düşünmüştüm ama sonradan okudukça fark ettim ki olaylar bambaşka konuya çevriliyor. Kitabın en sevdiğim yanı klasik bir aşk hikayesi değil de cinayetle harmanlanmış psikolojik savaşların verildiği bir kitap olmasıydı. Kitaba dair detay vermek istiyorum ama korkuyorum kitap içeriğine gireceğim diye ama şunu söylemeliyim ki Deniz'in iç dünyasındaki fırtınalı hayat, Zuzu ile ilgili gerçekler hepsi güzel kurgulanmıştı. Kitaptaki sanata dair ve gezilen yerlere dair verilen detaylar çok güzeldi. Belli ki araştırılarak, altı dolu bir şekilde verilmiş detaylardı. Bütün bunların yanında ne yazık ki kitabı durağan gitmesi beni zaman zaman sıktığını söylemeliyim. Normalde 200 küsürlük bir kitabı tek günde bitirebiliyorum ama bu kitabı üç güne yaymak durumunda kaldım çünkü bir hareket yoktu. Sanki insanların günlük rutinlerini okuyormuşum gibi hissettim zaman zaman ve böyle zamanlarda okumayı bıraktım. Tek şikayetçi olacağım kısım burasıydı sanırım. Durgunluğu saymazsak kurgu çok çok iyiydi. Sonu çok güzel bağlanmış ve şaşırtıcı bir şekilde bitirilmişti. Ama dediğim gibi durgunluk kitabı dört dörtlük olmaktan bir tık geride bırakmıştı. O kısım nasıl yazılabilirdi başka diye düşündüğümde bir şeylerin eksik kaldığı hissiyatı oluşturuyor içimde ne yazık ki. Yazarın yanılmıyorsam ilk kitabı, diğer kitaplarında daha iyi olacağını düşünüyorum çünkü yetenek var bunu hissettiriyor kurgusuyla. Yolunuz açık olsun Funda Hanım. Umarım bu yorumum hevesinizi kırmak yerini kaleminizi geliştirmenize bir adım yardımcı olmuştur.
Baskı: Gölge - Doğa Ana
https://illekitap.blogspot.com/2020/02/oyku-odabas-golge-doga-ana-golge-serisi.html Türk yazarların fantastik öykülerde oldukça başarılı olduğunu hep söylüyorum ve söylemeye de devam edeceğim. Şimdiye kadar okuduğum Türk yazarlardan fantastik kurgular sonucunda aslında cesaret edip yazsalar aslında çok güzel dünyalar oluşturuklarını ve yabancı yazarlar kadar iyi olduklarını göreceklerini hep savunmaya devam edeceğim. İlk denemesi olmasına rağmen Öykü Odabaş'ta fantastik aşk yazan bir yazar olarak muhteşem bir kurgu oluşturduğu değişmez bir gerçek. Akıcı, sürükleyici, okuru sıkmayan, boğmayan ve su gibi akan güzel bir dünya yaratmış. Bu konuda kendisini tebrik ediyorum. Kitabı kurgusu, küçük yeğenine annelik yaparak hayatını idare etmeye çalışan River, üniversite asistan olarak çalışırken bir gece tanık olmaması gereken bir ava tanık olup başını belaya soktuğunda onun hayatını kurtaran Auron ile tanışması hayatını tepe taklak yaparak ciddi bir dönüşüme çevirir. Önce Auron'un nasıl bir canlı olduğunu çözmeye çalışırken onun ailesi ve gizemlerin altında olan onlarda sır ve dünya River'ın hayatını değiştirerek büyük bir karmaşanın içerisine sokar. River, tam Auron'ın anlattığı dünyaya alışmasıyla ve Auron'a karşı hissettiği duyguları kabullenmesiyle tam her şey yoluna girmişken çok daha büyük bir sır ortaya çıkarak geçmişin savaşını günümüze getirir. Artık aydınlık ve karanlığın savaşı başlamış ve Doğa Ana kendine yeni bir kişi seçmiştir. Kitabın bir seri olduğunu kitabı okuyup da son sözü okuyana kadar bilmiyordum ve açıkçası seri olasına sevinip bu kurguyu bir süre daha okuyacağıma sevinmekle serinin devamını merakla bekleyecek olmamdan dolayı üzülsem mi bilemedim. Evet kitap bir seri kitap tam olarak yarım kalmasa da savaşın başladığı imajını verirken teknik olarak mutlu bir şekilde bitiriyordu. Öncelikle River'ın yeğenine Tim'e annelik yapması, hayatını ona göre ayarlaması falan çok tatlıydı. Açıkçası Tim'i zaman zaman mıncırarak sevesim geldi. Auron'u ise, sevdim ama cidden sevdim. Ne istediğini bilmesi, sevdiğini kabullenmesi ve ne olursa olsun yanında olacağını söylemesi çok iyiydi. Genelde inkar seviyesi sonrasında kabulleneme ardından kabullenme aşamasına alışık olunca böyle direk baba yiğit davranıp kabullenmesi takdirimi kazandı. Auron'un ailesindeki kişilerin iletişimleri falan çok güzeldi. Alex'i itiraf ediyorum en başından sevdim ve sonunda gerçek kişiliğindeki gerçeklerden sonra neden sevdiğimi anladım ;) Kitaptaki gölgeler, isimsizler, vahşiler falan o kadar güzel kurgulanmıştı ki havada kalan bir şey yoktu ve her şey yerli yerine oturmuştu. Normalde fantastik kurgularda bu önemli bir şeydir çünkü sadece yazarın aklındaki kurguyu okuyoruz ve bir şeyler havada kalması ya da eksik olması kurguya adapte olmamızı engelliyor bu yönden yeterince güçlüydü. River'ın evinin bahçesinde oluşan değişimler falan resmen kurgunun gidişatının habercisiymiş. Arthur'lu olan sahneleri aslında abartı bulmakla olması gerekiyor arasında kaldığımı itiraf etmeliyim ama River'ın seçimi çok iyiydi. Kitabın bazı detaylarında kurguya espri katarcasına yazılmasını da çok sevdiğimi söylemeliyim. Hani River ve Auron'un duyguları konusundaki kısımlarda :) Kitabın sonunda ortaya çıkan Prens'ten şüphelenmekle şüphelenmemek arasında gidip geliyorum ama sanırım iç yüzünü bir sonraki kitapta göreceğim. Çok fazla uzatmadan yorumumu bitirirken kitabın mitolojik karakterlere değindiğini ve cidden çok güzel bir fantastik kurgu olduğunu söylemeliyim. Özellikle zaman zaman Jennifer Armentrout'un kurgularındaki gibi olduğunu düşündüm. Direk konuya giren, olayları gösteren, inkar etmeyen ve kabullenen karakterleri yazıyor biliyorsunuz ki ve bu kitapta da bunu hissetmek çok hoşuma gitti. Bence bir şans verip denemelisiniz. Ben sevdim fantastik aşk okumayı sevenlerin de seveceğini düşünüyorum.
Baskı: Mutlu Ölüm (Eve Dallas, #4)
https://illekitap.blogspot.com/2020/02/nora-roberts-mutlu-olum-olum-serisi-4.html Verdiğim son kararla her ay bir Eve Dallas kitabı okuyarak seriyi bitirmeyi planlıyorum. Hali hazırda 3 kitabını okumuştum ve şimdi bu ay sa 4. Kitabı Mutlu Ölüm okudun, bitti ve yorumuyla karşınızdayım. Nora Roberts'ın meşhur Ölüm Serisi hazır yeniden basılmaya başlanmışken kaçırmadan deneyin derim size. Çünkü seri -en azından okuduğum 4 kitabı- polisiye ve aşkın çok güzel iç içe geçtiği ileri teknolojilerin bulunduğu bir kurguya sahip. Aslında polisiye, bilim kurgu ve aşkın harmanlanmasıyla oluşan kurgular da diyebiliriz. Hep bir seri cinayet var ve dedektif Eve Dallas bu olayları çözmeye çalışırken ileri teknolojiler kullanılıyor ve Eve'in biricik aikı Roarke'de hep bu olay döngüsünün bir şekilde içinde oluyor. Sanırım alırı, ultra , mega zengin olması hep bir şekilde cinayet silsilesinde ucunun ona, yaptığı işe ya da şirketine dokunmasını sağlıyor. Ama hep masum bizim biricik Roarke'miz :) Mutlu Ölüm'ün konusu da Eve'in birbirinden farklı dört kişinin intiharlarını bir şekilde cinayet olduğuna inanmasıyla araştırmaya başlamasını anlatıyor. İntihar eden kişilerin yüzünde mutlu bir gülümseme var... kişiler hep çıplak bir şekilde ölü bulunuyor hatta öyle ki biri Eve'in gözleri önünde ölüyor. Eve bu ölümleri ve ardındaki sebepleri, nasıl olduğunu araştırırken hep bir şekilde yolunun ultra ileri teknolojiye çıkması onu iyice şüphelendiriyor. Ama olaylar ya da katil hiç de düşündüğü gibi kişiler çıkmıyor. Kitap serisinde ya da okuduğum dört kitabında en sevdiğim şey hep katilin en yakınındaki ya da hiç tahmin etmediği kişinin çıkması. Açıkçası kitabı okurken aklıma gelen kişinin katil olacağını düşünürken Eve'in şüphelisi aklımı karıştırdı ama tabi sonunda katil ilk tahminim çıktı. Kitabın en sevdiğim şeyi de o zaten. Sen biliyorsun katili ve ona göre okuyorsun ama Eve senin önüne öyle delillerle geliyor ki şüpheye düşüyorsun. Ama sonunda senin tahminin katil çıkıyor ve sonunda katil hep kaybediyor. Ah bir de her kitabın sonunda Eve iyi hırpalanıyor ve Roarke'ın bütün ilgisine sahip oluyor. Bu kısım kıskandığım kısım diye itiraf edebilirim. Roarke cidden aşık olunası bir adam. Zenginliğini, gezegen sahibi olmasını, şirketlerini, her şeyini bir kenara atın. Adamın karakteri, duruşu, duygularını açıkça dile getirmesi... her şeyiyle aşık olunası bir adam. Şu seriyi okuduğunuzda ne demek istediğimi anlayacaksınız. Eve kesinlikle kıskanılacak kadın çünkü Roarke gibi bir adama sahip. Ancak böyle söylendiğinde Eve Dallas'ın da böyle bir adamı hak etmediğini düşünmeyin. Eve de muhteşem bir kadın tam birbirlerine göreler. Eve'in duygular konusundaki çekingenliği, evliliği hakkındaki alışık olmadığı tutumlar hepsini okumak çok güzeldi. Evet Eve ve Roarke evliydi ve balayına gitmişlerdi. Kitapta öyle başlıyor zaten. İlk balayında cinayeti görüyor sonra geri döndüğünde devamı geliyor. Kitabın son sahnesi süperdi. Eve'in her şeyi ortaya dökeceği zaten bilinen bir gerçek o kısmı es geçiyorum ama Roarke için endişelenmesi, onun için çırpınması çok güzeldi. Ben bu çifti çok sevdim sadece bu çift için bile okunur bence bu seri. Eğer polisiye seviyorsanız mutlaka okuyun. Kuru kuru polisiye okuyamam aşk da olsun derseniz bu tam sizlik çünkü aşk da fazlasıyla var polisiye de var. Şiddetle tavsiye ediyorum. Okumadıysanız çok şey kaçırıyorsunuz.
Baskı: Kalbin Ateşi (Ateş Serisi-3)
https://illekitap.blogspot.com/2020/02/rita-hunter-kalbin-atesi-ates-dizisi-3.html Ateş Serisi'ni bitirmenin ve Stephan'ı da evlendirip mutlu mesut hayatına başlatmanın ardından rahatça nefes alarak sizlere Kalbin Ateşi kitabının yorumuyla geldim. Ateş Serisi'nin üçüncü ve son kitabı Kalbin Ateşi'de bitti. Ama bu seriyle beraber bende bittim. Resmen insanın o devirde yaşayası ve onlar gibi adamlara aşık olası geliyor :D Bu kitapta diğer kitaplar gibi, akıcı, sürükleyici, merak uyandırıcı, arkadaşlık ve aile ilişkilerine değinirken aşkı iliklerinize kadar hissettiren bir kurgusu vardı. Okurken eğlenceli sohbetlerin yanında karakterlerin ateşli dokunuşlarına kadar her şekilde tam olarak okuru tatmin edecek şekilde yazılmıştır. Burasını neden böyle yazmış diyebileceğini hiçbir detay yoktu. Özellikle kitabın bitişi bu serinin son kitabına yakışacak şekilde bir bitişti o kısmı ayrı bir sevdim. Hepsi evli, mutlu, aşk dolu, birbirlerinin dostluklarına sahip karakterler olarak hayatımızda yerlerini aldılar. Kitabın kısaca konusuna değinmek gerekirse; Davina, kız kardeşinin intikamını almak için Londra'ya gider. Oradaki amacı kız kardeşini kandırıp hamile bırakıp kalbini kıran Thomas Ramsey'i kendine aşık edip terk etmek ve onunda aşk acısıyla bırakıp hayatını alt üst etmekti. Ancak Thomas Ramsey, Abbey Kontu Stephan'ın kuzeni olması ve arkasındaki en büyük destekçisi ve koruyucusu olması Davina'nın planlarını alt üst eder. Davina, her ne kadar dirense de Stephan'a kapılmaktan kendini alamazken suçlu olarak itham ettiği Thomas'ın da aslında pek suçlu olmadığını keşfetmek her şeyi bozar. Stephan ise Davina'nın gizemli bir şekilde Thomas'ın hayatında olması ve saklamaya çalışmasına rağmen İskoç olduğunu gösteriyor olması ilgisini çekerken içinde ona doğru büyüyen çekim ve arzu Davina'yı unutmasını engeller. Tek çıkar yol kalır geriye, beraber olmaları, bir ilişki yaşamaları... Ancak her ikisinin de hesaba katmadıkları şey bu ilişki düşüncesinde kalplerini tutuşturan aşk... Ana karakterler Davina ve Stephan'a değinmeden önce söylemek istediğim şeyler var. Kitapta Adrian ve Isabel çifti ile Brendan ve Sophie çiftini görmek çok güzeldi. Özellikle onları evli mutlu ve çocuklu olarak görmek paha biçilemezdi. Baba Adrian ve Brendan çok tatlıydılar. Kate yine vardı ve olmazsa olmazdı zaten. Bayılıyorum bu kıza :D Ruhun Ateşi'ndeki gibi olaya dahil değillerdi ama yine de boy gösterdiler. Özellikle Brendan ve Adrian tam olması gerektiği zamanlarda kendilerini göstererek Stephan'a duygularını gözüne sokmayı başardılar. Bütün bir seri boyunca Stephan'ın diğerlerinin aşklarına gönderme yaparken kendisi fark edemeyip de anlamaması çok tatlıydı. Brendan'a "sence bu aşk mı" demesi...gülümsetti. Stephan'ın Davina'yı karlar üzerinde dans ederken izlediği kısımları hayalimde canlandırmak bile süperdi. Kendimi film sahnesi izliyormuşum gibi hissettim. Öyle güzel anlatılmıştı ki o kısımlar. Nadine'ın de Stephan'ın oyununa eşilik ederek, Stephan'ın davetine Davina'yı götürmesi bence en büyük atılım ve genç çiftimiz için en büyük adım olmuştu. Yoksa ikisi de daha çok birbirini beklerdi. O adım ikisinin tutkularını yaşamalarını ve aynı zamanda aşklarını fark etmek için yapılan bütün her şeye zemin hazırladı. Ama tabi Stephan'ın 'bir gün evlenmek zorunda kalsam bile seni bırakamam' demesi öküzlükten başka bir şey değildi. Hayır merak ediyorum bunu söylerken ne hedeflemiştin, 'Ah Stephan, evlensen de senin aşığın olmayı kabul ediyorum' falan denmesini mi... Stephan o lafı söylediğinde üstünde tepinesim geldi. Neyse ki Davina güçlü kadın da gerekeni yaptı. Stephan ve Davina'ın barışma sahneleri ve birbirlerine aşklarını söyleme sahneleri çok güzeldi. Stephan'ın yemek yaparken ki sınavı... gözümde canlandırırken bile çok eğlendim okumak da bir o kadar eğlenceliydi. Kitabın son bölümü... Stephan ve Davina, Adrian ve Isabel, Brendan ve Sophie... bütün çiftleri bir arada kendi mutlu dünyalarında ve birbirlerinin dostluğuna sahip bir şekilde okumak... bence bu seriye yakışan sondu. Başka bir son da olamazdı. Ben bu seriyi çok sevdim. Seride her ne kadar favori kitabım Ruhun Ateşi ile Brenden ve Sophie olsa da seri çok çok güzeldi. Historical severlere şiddetle tavsiye ederim bu seriyi.
Baskı: Ruhun Ateşi (Ateş Serisi-2 )
https://illekitap.blogspot.com/2020/02/rita-hunter-ruhun-atesi-ates-dizisi-2.html Rita Hunter'ın okuduğum ikinci kitabından sonra kalemini kesinlikle sevdiğimi düşünüyorum ve yazarın diğer kitaplarını da ivedilikle toplayacağım. Şuanda elimde okunmamış 2 kitabı daha var ki biri zaten bu serinin 3. kitabı ona hemen başlıyorum diğerini de bu ayki okuma listemin arasına almaya çalışacağım. Historical romans severlerin denemesi gereken bir yazar kesinlikle. Kendisi Türk olmasına rağmen oldukça iyi bir şekilde bu türü kaleme alıyor. Hiçbir yabancı yazardan farkı yok ki Türk olduğunu bilmesem kesinlikle yabancı yazar olduğunu düşünürdüm. Akıcı, merak uyandıcı, olaylı, aşk dolu bir kalemi var. Her şey o kadar dozundaki okurken bu olmamış demiyorsunuz. Tamam karakterlere kızıyorsunuz ediyorsunuz falan ama kitabı kapattığınızda her şey olması gerektiği gibi diyorsunuz. Hem zaten hangi kitapta karakterlere kızmıyoruz ki :) Kitabın kısaca konusuna değinmek gerekirse; Sophie daha küçük yaşlarda yanlarına gelen ve tüm ailesini kaybettiği için kendileriyle kalan ve onun her şeyine sahip olmayı hedefleyen Lilliana'dan intikam almanın yolunu sonunda bulmuştur. Her ne kadar onu hep affetse de Lilliana'nın, içindeki son bir fitili ateşleyen hamlesinden sonra ondan intikam almaya karar verir. Onun göz koyduğu adamı yani Brendan'ı baştan çıkarıp evlenmelerine mani olmaktır amacı. Ancak ne Lilliana kadar göz alıcı bir güzelliğe sahip olduğunu düşünür ne de onun kadar cüretkar olduğunu. Ama işler o noktaya gelir ki birden en büyük yandaşının Brendan'ın annesi olduğunu fark ettiğinde kendini bir skandalın içinde hem de Brendan ile beraber bulur. Mecburi olarak evlenmek zorunda kalmalarının ardından hayat asıl acımasız yüzünü Sophie'ye gösterir. Çünkü Brendan, çıkan skandalın Sophie'nin ve annesinin bir oyunu olduğunu düşünmektedir. Her ne kadar ona karşı bir çekim hissetse de bütün öfkesini Sophie'ye yöneltmiş onun canını acıtırcasına umursamaz, kayıtsız davranmaktadır. Bütün bunların yanında Sophie, Brendan'a aşık olduğunu inkar edemez ve bütün tavırları canını acıtırken genç adamın kalbini çalmanın peşindedir. Ama bu hiç de kolay olmayacaktır çünkü tam her şeyin yolunda gittiğini düşündüğü anda Lilliana tekrar boy gösterir ve her şeyi allak bullak eder. Ama tahmin etmediği şey ise, yaptığı son kötülük artık bardağı taşırmış ve Brendan ile Sophie'nin hayatını tehlikeye atmıştır. Bu durum her kitapta olduğu gibi Brendan'ın aşkını itirafı ve Sophie'nin de artık mutlu olma zamanının geldiğini gösterir. Mutlu sonu olan kitaplara bayılıyorum :) İçimdeki romantik kız bunu çok fena seviyor. Bu kitapta bana tam olarak istediğimi verdi. :) Öncelikle Lilliana'dan başlamak istiyorum çünkü bütün nefretimi kusup öyle yorumuma devam edeceğim. Allah, Sophie'ye peygamber sabrı vermiş ben olsaydım kafasına kürekle vurmuş, üstünde atımla tepinmiş, bütün parçalarını Archilis ve Hector'un önüne atmış onlara yem etmiştim. Arkadaş sen nasıl bir şeytan çıktın. İnsan bir minnet duyar dimi, bu insanlar beni yanlarına aldılar, bu kız benimle her şeyimi paylaştı diye. Ama yok kız nefret, kıskançlık, fesatlık için yaratılmış resmen, başka duygu verilmemiş... Öyle nefret edilesi bir karakter! Hatta dükü öğrenince - kitabı okuyunca öğreneceksiniz - işte hak ettiğini buldu dedim. Stephen, Adrian ve Isabel'i hatta küçük Kate'i bile görmek süperdi. Bu kitapta isimlerinin hatta birkaç sahnelerinin olmalarını bekliyordum ama bu kadar olaya dahil olacaklarını beklemiyordum. Çok hoşuma gitti. Özellikle aşık Adrian ve Isabel süperdi :) Kate'i de atlayamam ama... erkek aşığı özellikle yakışıklı erkek aşığı Kate :D Kadınların canına okuyan ama Adrian, Stephen ve Brendan'da pamuk şeker olan Kate :D Brendan güzel aşık oldu falan filan ama yenimle okurken ağzının orasına tava geçiresim geldi. Yani tamam haklısın, oyuna geldin, suçlu değildi ama hadi suçlu dedin kurban ettin Sophie'yi ona da tamam... ama arkadaş bu ne kayıtsızlıktır. Bir de kızın elinden en sevdiği şeyleri alması... Hem seni istemiyorum diyor hem de kıskançlıktan ölüyor! Yeminle o kudurmaları hak ettin adamım. Ama yine de seni seviyorum :) İçten içe kıskanmaların, endişelenmelerin, ona çekilmene direnmen... her şeyin çok güzeldi adam... ama en çok da o acemi, toy flörtöz tavırların :) Ahhh Brendan ahh… diye iç geçirmeme neden oldun. Ama senin de Sophie'nin canını acıtmak için yaptığın hamleler siniz bozucuydu. Onunla evlenmene ve Lilliana'nın amacını bilmene rağmen, o sürtükle takılman, Sophie'nin atını ona vermen, fazlasıyla yüz vermen… oralarda yanımda olaydın canına okumuştum. Ama dua edelim de Sophie'nin yanında daha güçlü müttefikler vardı ;) Sophie… kızım senin gerçekten çok saf olduğunu düşündüm. Hayır bu kadar gözü kara Lilliana'ya nasıl inanırsın. Onu nasıl her seferinde affedersin. Azıcık uyanık ol diyeceğim ama en uyanık olduğu zamanda bile işi beceremedi. Bakınız, çalışma odasında Brendan'ı öperken yakalanmaları... kime yakalandılar... Adrian ve Isabel'e… Aslında Adrian değil de Isabel çok isabetli bir karar oldu. Evlenmelerinde Isabel'in de payı büyük :D Sophie'nin kaçırılması, Brendan'ın olaya müdahale etmesi falan çok güzeldi. O sahneleri resmen nefesim kesilerek okudum. Bir de son bölüm... Kamelya kokulu kadın... Brendan'ın korkup da korkmamış davranması... gülerek okudum :D süperdi :D Genel olarak kitabı çok sevdim. Her bir kelimesini severek okudum, her bir satırından keyif aldım. Sizlere de tavsiye ederim mutlaka deneyin bu seriyi.
Baskı: Yazmira
2,5 stars https://illekitap.blogspot.com/2020/02/nevra-karatas-yazmira.html Resmen peş peşe Türk yazar okudum, ama elimdekileri bitirmek için sanırım şu sıralar üst üste okumam gerek :) Neyse ben okuduğum kitaba döneyim, ilk çıktığı zamanlarda aldığım Yazmira'nın konusunu merak etmiştim. Açıkçası kitabı okuduktan sonra beklentimi çok üstte tuttuğumu düşündüm. Çünkü ortalama bir kitaptı hiç de beklediğim kadar donanımlı değildi açıkçası. Nevra Karataş'ın okuduğum ilk kitabıydı ve yazarın sanırım ama benim ilk okuduğum kitabı Yazmira oldu dolayısıyla normalde kalemi nasıldır bilmediğim için direk Yazmira üzerinden konuşacağım. Bir konuda hakkını yiyemem akıcıydı kitap ama eksikleri de benim için oldukça fazlaydı. Okurken sıkılmadım da çok çerezlik bir kitap oldu benim için. Hani böyle canınız sıkkındır, biraz kafa dağıtmak istersiniz ya elinize bir kitap alırsınız sizi yormaz, öyle kendi kendine akar gider. Bir yandan birileri ile sohbet edip bir şeyler izleseniz de koptuğunuzu hissetmeden kaldığınız yerden devam edebileceğiniz bir kitap. Yani tam anlamıyla çerezlikti. Kitabın kısaca konusuna değinmek gerekirse; Yazmira, sebepsiz yere sinir krizleri geçiren ela gözlü erkeklerden ve bileklik, saat gibi şeylerle saldırganlaşan bir hastadır. Hastaneye Yazmira'yı tedavi etmesi ve aslında daha başka insanların da ikna etmesi sonucunda Deniz, doktor olarak giriş yapar. Tek hastası Yazmira olan Deniz'in hayatı genç kız ile değişir ve hiç tatmadığı duyguları tadarken, geçmişlerindeki sırların ve yaşanan trajedilerin hayatlarını tehdit ettiğini öğrenir. Bunların yanında hem hayatta kalmaya çalışırken hem de Yazmira'ya karşı olan duygularıyla baş etmek zorundadır. Böyle anlatıldığında kitabın konusu çok göz kamaştırıcı geliyor keza öyle de ama kitaptaki eksiklikler konuyu ne yazık ki çok ortalama seviyeye indirmiş. Öncelikle Yazmira'nın karakteristik olarak güçlü olmasını, duygularını saklamadan olduğu söylemesini çok sevdiğimi söylemeliyim. Hep derim ben güçlü kadın karakterleri severim ve Yazmira da öyle bir karakterdi. Deniz'in de aynı derecede güçlü karakter olduğunu düşünüyorum çünkü Yazmira'ya karşı olan duygularını kabullenmesi ve buna rağmen kararı ona bırakarak hareket etmesi çok güzeldi. Kitabın eksikleri ise en başta, koskoca hastanede hiç kimsenin Yazmira'nın travma sonrası yaşadığı sinir krizlerinin sebebini bulamaması bunu yalnızca Deniz'in bulabilmiş olması bana çok yetersiz geldi. Ne bileyim olmamış gibiydi. Açıkçası okurken hep daha fazlasını bekledim. Sebebini de öğrenince Deniz'in diğerlerinden ne ayırdı da o buldu diye düşündüm. Bunun haricinde, çok çabuk aşk moduna geçiş yaptılar. Arkadaş durun bir kız kendine gelsin, babasıyla sorunlarını çözsün ama yok hemen Yazmira, Deniz'e karşı bir şeyler hissetti. Deniz de Yazmira'ya... sonra bir baktım Yazmira, babasını affetmiş, barışmışlar. Amerika planları, sevgilimler, seni seviyorumlar falan... Her şey çok damdan düşer gibi oldu. Bir de Yazmira'nın yaşadıklarını kitabın sonunda okuyoruz. Neler olduğunu orada öğreniyoruz. Açıkçası kitabın en can alıcı noktasının böylesine sona atılması olmamıştı. Belki kitabın içerisinde ondan daha da derinlemesine bahsedilmesi, Yazmira'nın kabusu olmuşken böylesine çabuk unutulması... olmamışlık hissi uyandırdı. Dediğim gibi kitabın konusu, ana fikri güzel ama duyguların anlatımı çok yetersizdi. Yazmira'nın yaşadıklarını bir tek Deniz'in çözebilmiş olması falan çok havada kalan şeyler gibiydi. Yazmira'nın yaşadıklarının aslında babasının işinden kaynaklı olmasına rağmen her şey çok fazla güllük gülistanlıktı... Okurken birçok defa eksikliğini hissettiğim detaylar vardı. Bu yüzden diyorum okuyup geçeceğiniz çerezlik bir kitaptı diye. Üzgünüm ama ne yazık ki kitap benim için ortalamaydı.
Baskı: Yoksun
https://illekitap.blogspot.com/2020/01/m-lemariz-yoksun-hissiz-3.html Vee Hissiz Serisinin son kitabı Yoksun'da okundu. Öncelikle söylemeliyim ki her bir kitabını çok severek okuduğum bir seri oldu ve niye bunca zamandır okumamışım onu sorgulamama neden oldu. Okumadıysanız mutlaka okuyun derim ben. Yazarımızın okuduğum 4. kitabıydı. Bu serinin haricinde bir historical romansını okumuştum. Ve bu dört kitap sonucunda fark ettim ki ülkemizde gayet güzel, akıcı, sıkmayan, gereksiz tripler yazmayan, arkadaşlığa ve aile ilişkisine değinen kurguları konu alan yazarlarımız var. Onlardan birini tanımış olmak çok güzeldi. Yeni kitabı Zambak Baharı'nı da tez zamanda okuyacağım. Umarım diğer kitapları da yeni basım yapar onları da okurum. Şimdi Yoksun'un yorumuna değinmeden önce sizler için kısaca konusunu anlatayım. Diğer kitaplardan tanıdığımız Marcus Valerian ile Buzlar Kraliçesi Josephine Kensing'in hikayesini okuduk. Josephine'in yaşlı ve hasta eşi ölür ve onun cenaze töreninde üvey oğlunun tepkileri ile zor durumda kalan Josephine'e yardımcı olarak onu oradan kaçırır ve kendi çiftliğine götürür. Zaten Josephine ile Marcus arasındaki çekimi diğer iki kitaptan biliyordum ve burada da aralarındaki çekim ve arzu ardına saklanmış aşkta yavaş yavaş kendini gösterirken Josephine ile Marcus sadece duygu olmaksızın birlikte olma anlaşması yaparlar. Ancak birbirlerine hissettikleri duygular kendini gösterirken işin içine giren kıskançlıklar, zayıflıklar, skandallar güzel olan her bir anı bozar. Büyük bir sınava tabi tutulan Josephine ve Marcus'un aşkını okurken diğer yandan Alexander ve Adrian'ın da ailelerini ve arkadaşları için yaptıklarını okuyoruz. Özellikle Alexander ve Adrian'ı okumak çok güzeldi. Doyasıya güldüğüm ve eğlendiğim sohbetleri oldu ikilinin. Sadece onların ailelerini ve ilişkilerni de daha fazla okusaydık istedim. Marcus'un içindeki savaşlarına rağmen Josephine'in yanında yakaladığı huzuru ve mutluluğu okumak çok güzeldi. Josephine'e yaklaşımı, ona karşı olan hislerine tavrı, sahipleniciliği, kıskançlığı her şey çok güzel kurgulanmıştı. Aynı şey Josephine tarafından da geçerliydi. Hep tanıdığımız o Buzlar Kraliçesi tavrının altında yatan gerçek kadını okumak ve öyle bir sırhın arkasına saklanmasındaki sebepleri görmek ve onu anlamak tam da beklediğim şeydi. En güzeli de en zayıf olduğu anlarda Marcus'a tutunması ve Marcus'un da onun yanında olması süperdi. Keon ile Marcus arasındaki dalaşma ise kitabın en eğlenceli yanlarıydı bir de Alexander ile Adrian'ın Marcus'a duygularını kabullenmesi yönünde yaptığı söylevlerde öyleydi. Daniel ve Yağmur'un sonundaki atılımı... açıkçası beklemekle beklememek arasında kaldığım bir detaydı ve Daniel'in de mutlu olması kitaba ya da bu seriye yakışan son oldu. Kitabın son sayfalarını okurken hep olayları yaratan ve Alexander'ın ve Adrian'ın hayatını hedef alan olay döngüsünün üstünün kapatıldığını, geçiştirildiğini düşünmüştüm. İtiraf etmek gerekirse son 100 sayfayı okurken içimden de geçirdim eğer o kısmı sonlandırmazsa kitaptan bir puan kırarım diye ama yazarımız beni şaşırttı ve o konuyu da çok güzel bir manevrayla sonlandırdı. Hep Fane'den işkillenmiştim ve haklı çıktım. :) Ama şu koca kitabın en favori sahnesi de benim için kitabın son bölümü oldu. Evet evet son bölümü. Adriano ve Angel'ın konu aldığı o son bölüm. Alexander, dostum küçük meleğin artık başka bir adamın meleği dedim okurken. Ve Adrian'ın haklı çıkması da süperdi. Alexander ile Adrian birbirini hiçbir kan bağı olmamasına rağmen kardeş gibi görüyorlardı ama artık resmi olarak dünürler :) süperdi o kısım ya bayıldım. Neyse çok uzatmayayım yorumumu, ben bu seriyi beğendim, okumayanlara da tavsiye ederim mutlaka okuyun. Ancak sırayla okuyun çünkü olay bütünlüğü var seride her ne kadarda her kitap başka bir karakteri anlatıyor olsa da...
Baskı: Maske
https://illekitap.blogspot.com/2020/01/m-lemariz-maske-hissiz-2.html Birkaç gün önce röportajını yayınladığım yazarımız M. A. Lemariz'in kitap yorumuyla karşınızdayım. Hem kalemini sevdiğimi hem de bu serisini çok sevdiğimi söylemeliyim. Hissiz serisinin ikinci kitabı olan Maske, en az ilk kitap kadar güzeldi hatta bence daha da güzeldi. Sanırım ben Adrian'ı Alexander'dan daha çok sevdim ve içimden bir ses üçüncü kitap Yoksun'u hepsinden çok seveceğim yönünde :D Kitabın kısaca konusuna değinmek gerekirse; Adrian üç yıl önce tanıştığı ve etkisi altında kaldığı Jasmine ile oynadığı bir oyun karşılığında onu kaybetmiştir. Bunun vicdan azabını hep yaşasa da üç yıl sonra onu karşısında ve yanında küçük bir oğlanla görünce ne düşüneceğini şaşırmıştır. Her ne kadar üç yıl önce onu kendi elleriyle başka bir adama teslim etmiş olması ve başka bir adamdan çocuk sahibi olmuş olması onu rahatsız etse de Jasmine karşı olan duyguları onu hayatında istemesine engel olamamıştır. Dahası onun oğlunu sanki kendi oğluymuşçasına sevmesine de engel olamamıştır. Hayatları daha kolay olsun diye kendi evinde çalışmaya çağırdığı Jasmine'in varlığına her an daha fazla alışan Adrian ona evlenme teklifi ettiğinde onu mutlu ve asla sahip olamadığı aileye sahip olacağını düşünmüştü ama hiç de planladığı gibi gitmedi hayatı. Gerçekler ortaya çıkarken aslında küçük oğlanın aslımda kendi oğlu olduğunu ve Jasmine'nin başka bir adamla ilişkisinin hiç olmadığını öğrenir. Aklına hep kandırıldığı gelse de Jasmine'in ona aşık olacağını hiç düşünemez. Jasmine ise aşık olduğu adam tarafından böylesine hor görülüp, aşağılanmasına rağmen hem oğlunu kaybetmemek hem de belki bir şansları olur diye Adrian'la kalır. Geçmişlerinden gelen tehlike ise her an enselerindedir. Aile hayatlarındaki sorunlarla uğraşırken o kısmı hep unutan Adrian bazı şeyleri yavaş yavaş idrak etmeye başlarken kırdığı kadını, karısını, aşkını geri alabilecek mi? Pek Jasmine, Adrian'ı affedip de sevdiği adamla mutlu olabilecek mi? Öncelikle asıl karakterlere değinmeden demek istediklerim var. Alexander ile Heaven'ı burasa görmek çok güzeldi. Mutlu, aşk dolu halleri ve bir ebeveyn olarak görmek süperdi. Evet... evet... Heaven hamileydi ve Alexander da heyecanlı bir baba adayı. Onları öyle okumak hep yüzümde sırıtma oluşturdu. Marcus ve Josephine hikayesini en merak ettiğim karakterler. Çünkü Josephine buzlar kraliçesi görüntüsünün altında o kadar kırılgan bir kadım var ki onu okumak... Onu Marcus'la okumak süper olacak. Bu kitapta bir sahneleri vardı birbirlerine sarıldıkları resmen istediğim bu dedim. Ahh bir de Daniel ile Yağmur var. Bence kitabın en eğlenceli çiftiydi. Keşke onların da ayrı bir kitabı olsaydı da okuyabilseydik dedim. :) Adrian ve Jasmine'e gelirsek... kitap boyunca dediğim tek şey 'acaba birbirinizi bir dinleseniz mi?' oldu. Çünkü hep dinlemeden yargılama modundalardı. Arkadaş bir durun ya demek istedim. Özellikle Adrian'a. Üç yıl önce eşeklik yapan sensin neymiş efendim neden söylemedin, bana oyun oynadın falan filan. Dostum sen kendin kızı iddiaya öne sürdün kaybettin kız başkasıyka gidince mi suçlu oldun. Adam olaydın da izin vermeyeydin dedim. Valla dedim yani... Jasmine'in evlenme teklifini kabul etmesi, düğünleri falan güzeldi ama en heyecanlı sahnesi Adriano'nun kaçırılmasıydı. Kıyamam ya ben ona öylesine tatlı bir çocuktu ki resmen alıp içime sokasım geldi. En son böyle bir çocuğu Özge Erkin'in Kutsal'ında sevmiştim bir de Adriano oldu şimdi. Adrian'ın kıskançlıkları, sahipleniciliği, Jasmine'e olan aşkı çok güzeldi. Onu baba olarak görmek de süperdi. Bütün o alaycı gülüşlerinin altındaki adamı tanıdık resmen.Ama şu kitapta en güzeli de kitabın son bölümüydü. Yeminle hep merak ettiğim şeyi okudum. Hani kitaplarda karakterlerin mutlu sonunu okuruz ya sonrasını merak ederiz. Acaba nasıl bir babaydı, çocuğu evlendiğinde nasıl olur falan... işte kitabın sonunda bunu okuduk. Sanırım devamını Yoksun kitabının sonuna saklıyoruz. Ama şöyle söyleyeyim aradan 20 yıl geçmiştir ve Adriano artık bir yetişkindir ve Alexander'ın kızı da bir yetişkindir. İkisi arasında oluşan aşka dokunuşu okumak süperdi. Aslında pek dokunuş da sayılmaz baya dalış yaptılar. Ama eminim aşk kazandı :) Neyse çok uzatmayayım. Ben kitabı çok sevdim. Adrian zaten bir taneydi ki Adriano'yu da çok çok sevdim. Sizlere de tavsiye ederim deneyin bu seriyi.
Baskı: Her Kalp Kendi Şarkısını Söyler; Ve Yalnızca Diğer Yarımız O Sesi Duyar
https://illekitap.blogspot.com/2020/01/jan-philipp-sendker-her-kalp-kendi.html Kitabın Arkadya Yayınları'ndan çıkan baskısı ile karşınızdayım. Daha öncesinden Koridor Yayınları logosuyla çıkmıştı bu kitap, o zamanlar okumamıştım ama Arkadya logosuyla okumadan geçemedim. Çünkü yayınevinin çıkardığı kitapların türünü bildiğimden ve sevdiğimdan bu kitabı da okumalıydım. Öncelikle demezsem içimde kalır, kesinlikle bu basımın kapak tasarımı diğerinden çok daha güzel :) aşağıda yorumda sağ taraftaki resim diğer basımın kapak tasarımı :) Bu sefer Arkadya maceramız, bir kızın babasının geçmişine yaptığı yolculuğu... Yeni bir yer, yeni bir kültür, yeni bir inanç ve yaşam tarzlarıyla tanıştık bu kitapta. Kitabın konusuna gelirsek eğer, üniversite mezuniyetinin olduğu gününün ertesi günü babası ortadan kaybolan Julia, bir mektup bulur. Babasının Mi Mi adında bir kadına yazdığı mektuptur bu. İçinde babasının annesini aldattığına, başka kadınla başka bir hayatı olduğuna dair şüphelerini gidermek ve babasının gitme sebebini öğrenmen için mektuptaki adrese gider. Orada kendisini bekleyen U Ba adında bir yaşlı adam babası hakkında bir hikaye anlatacağını söyler. Babası Tin Win'in doğumundan itibaren başlayan hayatının hikayesini anlatırken, babasının aslında bir sır gibi sakladığı hayatının ilk 20 yılını yılını öğrenir. Ve gizemli kadın Mi Mi'yi de öğrenir. Babasının yaşadığı tüm karamsar, içine kapanık dünyasını aydınlatan, kalbini çalan genç kızı... ilk aşkını ve belki de tek aşkını... Toplumlardaki batıl inançları, onlara delicesine inanan ve onlara göre yaşayan insanları okumak aslında zaman zaman beni sinirlendirdi. Çünkü böylesine cehalet nasıl olabilir dedim. Düşünsenize size diyor ki adamın biri aralık ayında herhangi bir cumartesi doğan çocuk lanetlidir ve siz buna inanıyorsunuz. Olan her türlü olaydan o çocuğu sorumlu tutuyor ve onu geride tek başına bırakıp terk ediyorsunuz... Evet, böylesine cahilce batıl inançlı insanları asla anlayamayacağım sanırım. Tin Win'in başına gelen de tam olarak öyle bir şeydi. Annesi onu terk ettikten sonra gözleri görme yetisini kaybedip de keşişlerle eğitime başlar. Aslında görmek için gözlere ihtiyacı olmadığını öğrenirken kendini de oldukça iyi bir şekilde eğiten Tin Win, bir genç kızla tanışır. Mi Mi... Mi Mi'de yürüyememektedir ama onun ailesi Tin Win'in ki gibi onu terk etmek yerine ona destek olup yanında olmuştur. İkisi arasındaki arkadaşlık aşka dönüştüğünde ve tam mutluluğu yakaladıklarına inandıklarında Tin Win'in amcası ortaya çıkıyor ve onu alıp götürüyor. Aslında kitabı okurken hayatın Tin Win için ne kadar acımasız planları varmış onu gördük çünkü ne zaman mutlu olabileceği bir durum olsa hep onun mutluluğu elinden alınmış. Kitap bir hikaye anlatırken aynı zamanda alttan alttan mesajları çok güzel veriyordu. Tıpkı göremiyorsak da diğer duyularımızla çevremizi algılayabileceğimizi, yürüyemiyorsak da bu hayattan kopmayıp savaşabileceğimizi çok güzel bir şekilde okurun önüne koyuyor. Hayatın aslında gördüklerimizden ibaret olmadığını da okura gösteriyor. Okuduğum Arkadya kitapları arasında en değişik, en farklısıydı diyebilirim. Biraz ağır gidiyor, hareket, aksiyon, olaylar yok belki ama kurgu çok güzeldi. Resmen lanetli olduğuna inanılan bir çocuğun hayatına dokunmuştuk ve ben bunu okurken oldukça zevk aldım. Eğer ki böyle kitapları seviyorsanız deneyin derim, güzel, kalbe dokunan bir hikayesi var. Evet, sizi üzecek veya kızdıracak detaylar var ama bunun yanında Tin Win ve Mi Mi'nin hikayesinde yüzünüzü gülümsetecek çok fazla şey de var.
Baskı: Aşkın Ateşi (Ateş Serisi-1)
http://illekitap.blogspot.com/2020/01/rita-hunter-askn-atesi-ates-dizisi-1.html Rita Hunter'ın Ateş Dizisi'ne yeniden başladım. Aslında ilk kitabı okumuş ve ikinci ile üçüncü kitapları almış olup buna rağmen seriyi sonlandırmamıştım. Şimdi tekrardan başladım seriye ve ilk kitap ile Adrian ve Isabel arasındaki aşk tekrar okuyup, yaşayıp seriye öyle devam edeyim diyerek Aşkın Ateşi kitabını ikinci kez okudum. Rita Hunter, bir Türk yazar olmasına rağmen hiç de kültürü olmayan bir türü çok güzel kaleme alan yazarlarımızdan biri. Kitabı çok sevmemin yanında yazarın akıcı kalemini, duyguları ele alışını ve sonunun merak uyandırıcı kurgusundan keyif alarak okudum. Kitabın kısaca konusuna değinmek gerekirse; Isabella, çocukluk ve en yakın arkadaşı Freddy'nin sevdiği kızı Henfield Kontu Andrian ile nişanlandığını ve Freddy'nin intikam almak istediğini öğrendiğinde ona yardım eder. Kontun düzenlediği baloya yeni evli çift gibi katılan Freddy ve Isabella'nın amacı Freddy'nin kalbini kıran tek aşkı Vivian'dan intikam alarak kıskandırmaktı. Isabella'nın tavırları Adrian'ın ilgisini çekse de tek odağı haline gelen Vivian'dan gözlerini alamamaktadır çünkü onda eski eşinin biraz da olsa asilliğini görmektedir. Ancak Freddy ve Vivian bütün planları alt üst edip kaçtıklarında ve arkalarında Isabella ile Adrian'ı bıraktıklarında tek düşündükleri aşklarıyken arkasındaki bıraktıkları iki kişinin arasındaki olabileceklerini düşünmemiştir. Adrian yaşadığı terk edilişten sonra Isabella'yı evinde misafir olarak hapsettiğinde amacı Freddy'nin geri döneceğini ve hırsını çıkarabileceğini düşünüyordu ancak bilmediği şey onların gerçekten evli olmadıklarıydı. Bunu öğrendiğinde ise, tek niyeti karşısındaki genç kızdan oynadıkları oyun için intikam almak amacıyla eve hapsetmek, onu korkutmaktı ama planı işa yaramadı çünkü aralarındaki cinsel çekim ve duygusal yakınlaşmalar bütün dengeleri alt üst etti. Adrian, Isabella'ya karşı hislerinin sadece cinsel çekim olduğunu düşünerek ve ona sahip olduğunda yaşadıklarını ve hissettiklerini düşünerek evlenme teklifi ettiğinde ikinci kez dolu dizgin bir aşkı tadacağını düşünmemişti. Isabella ise Adrian'ı ilk gördüğünde kapılmasına rağmen aşkın böylesine yakıcı olabileceğini düşünmemişti. Isabella ile Adrian arasındaki diyaloglar, ilişki, kırıcı yakıcı ve kavurucu aşk... her şey çok güzel işlenmişti. Okurken o duyguları yaşıyormuşum gibi hissettim. Hatta Isabel, Elenour ile ilgili detayları öğrendiğinde, Adrian'ın tepkisini okuyunca ben bile kaş çattım, öküzsün Adrian dedim. Isabel'in her evden kaçışı ve yakalanması çok güzeldi. Ama son kaçışı... Adrian'ın aklını başına getirir dedim ama adam öküz anlamadı. Aslında anladı ama fazla gurur yaptı çünkü bence Isabel yerden göğe kadar haklıydı. Mutfak sahnesini çok sevdim. Bir atılım bekliyordum ama açıkçası böylesini beklemiyordum. Bir de en son Adrian, Elenor'un odasında Isabel'e yakalandığında... orada Isabel'in yaşadıkları ve sonrasındaki itiraflar... çooook güzeldi. Freddy ve Vivian'ın mutlu olması, sevdiklerine kavuşması süperdi. Her ne kadar Isabel'i yüzüstü bırakmış olsa da mutlu olmasını sevdim. Brendan ve Stephen ise... içimden bir ses kaderin onlara güzel bir oyunu var diyor çünkü Isabel gibi dolu dizgin sevecek birilerine ihtiyaçları var. Her ne kadar itaatkar bir eş isteselerde. Zaten kitabı bitirdiğimde içimde hemen 2. kitaba başlama isteği oldu ama ne yazık ki bu ayki listemde yer yok ama yaratmayı hedefliyorum. Okumazsam onları rahat edemem. Kitabın sonundaki bölüm... ahhh kitabın en eğlenceli bölümüydü. Süperdi ve bir an Adrian'a acıdım çünkü Isabel'den bir tane daha vardı hayatında ama küçük kızının ona olan tavrıno göründe şimdilik mutlu olsun ama o kız büyüyünce ben görüceğim seni Adrian diye geçirdim içimden. Keşke onu da okuyabilsek sevgili yazarım. Ben çok sevdim bu kitabı ve sizlere de tavsiye ederim. Eğer historical romans seviyorsanız kaçırmayın derim.
Baskı: Veda Caddesi Cevf
https://illekitap.blogspot.com/2020/01/sumeyye-demirkan-veda-caddesi-cevf.html Yıla Türk yazarlarla başladım öyle devam ediyorum hedefim bu yıl elimdeki bütün Türk yazarları okumak. Bu yüzden ağırlığı onlara vermeyi düşünüyorum. İkinci olarak okuduğum Türk yazar kitabım Sümeyye Demirkan'ın Veda Caddesi Cevf kitabıydı. Yanılmıyorsam yazarın yayınlanan ilk kitabı, hafif acemiliği hissedilse de güzeldi kitabı, yazdıkça daha iyi olacağını düşünüyorum. Kitaba dair detaylı yorumuma girmeden önce kapak tasarımı çok beğendiğimi söylemeliyim. Esrarengiz bir tasarımı ve oldukça ilgi çekici, hazırlayan arkadaşın emeğine sağlık. Kitabın kısaca konusuna değinmek gerekirse; Aymira kardeşinin eğitimine ve babasının içkisine ve evin ihtiyaçlarını karşılayabilmek için elinden geleni yapan henüz on dokuz yaşında bir kızdır. Bir akşam taksiye çıktığı bir an aniden taksiye binen ve başına silah dayayan adamın hayatını tepetaklak edeceğinden habersiz hayatın acımasız fırtasında ayakta durmaya çalışırken tanışıyor Kamer ile. Kamer başına silah dayadığı şoförün ne bir genç kız olduğunu ne de buz tutmuş kalbini ıstacağını düşünmemiştir. O anın üzerinden geçen zamanın ardından tesadüfen ya da Kamer'in hayatının kuralları yüzünden karşılaşan Aymira ile Kamer büyük bir tehlikenin odak noktası haline gelmiştir. Kamer'in acımasız hayatı ve anlaşmaları Aymira'nın hayatını ve ailesinin hayatını tehlikeye atmaması için bir anlaşma yaparlar. Aymira tamamen tehlike geçmene kadar Kamer ile kalacaktır. Bu da Aymira'nın her şeyi olan kardeşinden ve idare etmek zorunda olduğu babasından uzaklaşması anlamına gelmektedir. Mecburen kabul eden Aymira, kazara girdiği Veda Caddesi'nin tehlikeli yüzüyle karşılaşır. Kamer'in tehlikeli ve acımasız hayatının yanında yanında kalan Aytaç, Zeynep, Çetin ve Andaç ile aslında onun tehlikeli yanındaki korumacı kişiliği de görür. Bütün sert tavırlarıyla maskelemiş olduğu yaralı yanını görerek kalbi genç adama doğru uçmaya başlar. Aymira ise Kamer'in o kirli hayatında belki de ona iyi gelen tek şey olur. İçindeki sevilmeye muhtaç adamı severken kendisinin de sevmeyi öğrenmesini sağlar. Karakterlerin, özellikle Andaç, Zeynep ve Çetin üçlemesinin birbirleriyle olan iletişimini çok sevdim. Andaç ve Zeynep'in arasındaki aşkı her şeye rağmen gizli bir şekilde yaşamaları çok tatlıydı. Kamer ver Aymira'nın arasındaki ilişkisi de güzeldi ama yan karakterlerin tatlılığı onları bastırdı bence. Aytaç ise... bence bu kitaptaki en merak ettiğim gizemli kişilerden oldu. Keşke o da mutlu olabilseydi ama suskunluğunun ardındaki acı... insanın içini acıtıyor. Kamer'in ağzının pisliğini hiç sevmedim. Ben kitaplarda argo tabirleri sevmiyorum bir kez daha anladım bunu. Üzülerek söylüyorum ki o kısımlar olmasa daha memnun olurdum. Zaman zaman fazla mı dramatize diye düşünmedim değil, ama konunun gidişatı da göz önüne alındığında böyle olması da gerekiyor gibi geldi. Kitaba biraz daha hareket gerekiyordu bence, zaman zaman durgun gittiğini düşündüm. Mesela kitabın başlangıcı şahaneydi, arada da öyle hareketler vardı o kısımlarda çok güzeldi. Kitabın sonu ise, devamının geleceğini gösteriyor. Açıkçası Aymira'nın babasının onca şeyden sonra nasıl kızım diyebiliyor anlamıyorum. Ben olsam bir tane de ben vururdum diye düşündüm. Alper'e ... kızsam mı bilemiyorum. Kardeşimin o yaşlardaki halini hatırlıyorum da ne kadar delifişek olduğunu kesinlikle o durumda asla donup kalmazdı. Her ne kadar Aymira çoğa şeye kardeşi için katlansa da Alper son anda bence bir duruş sergilemeliydi. Kitabın devamı gelecektir, son iki kelime devam edecek oldu. Bu yüzden Aymira ve Kamer'in hikayesi henüz sonlanmadı ikinci kitapta neler olacağını veya kendi mutlu sonlarına ulaşıp ulaşamayacaklarını göreceğiz. Genç yetişkin okur kitlesine hitap ediyor diyebilirim ama çoğunlukla genç okurları sevebileceği bir kitap bence. Bir kez daha diyorum, kapak tasarımı süper :D
Baskı: Zincirlenmiş Kalpler
https://illekitap.blogspot.com/2020/01/busra-toraman-zincirlenmis-kalpler.html Amazon Efsanesi'nin ilk kitabı Zincirlenmiş Kalpler'in yorumuyla karşınızdayım. Hazır kitaplar yeni kapaklarıyla çıkmışken okuyayım dedim ve bunca zaman neden okumadım diye kendime kızdım. Büşra Toraman'ın çıkan birçok kitabı olmasına rağmen benim yeni tanıdığım Türk yazarlardan biri. Akıcı, merak uyandırıcı ve sürükleyici bir kalemi olduğunu hissettim. Diğer kitapları nasıldır bilmiyorum ama bu kitap fazlasıyla merak uyandırıcıydı. Türk yazarlardan böylesine güçlü fantastik kurgular okumak muhteşem bir şey. Aslında komple de fantastik değil günümüzü fantastik detaylarla taçlandırmış ve bambaşka dünyanın kapılarını açmış bize. Zincirlenmiş Kalpler kitabının kısaca konusuna değinmek gerekirse; FBI ajanı olan Gregg üniversite öğrencileri cinayetlerini araştırırken gizemli bir kadınla yani Aleka ile karşılaşır. Kadın bir amazon gibi giyinmiş olmasının yanında hızı, görüş mesafesi ve gücü Gregg'in amazonlar hakkındaki gerçeklik şüphesine düşmesine neden olurken cinayetlerin altında da sıradan bir seri katil olmadığını düşünmeye ve inanmaya başlamıştır. Bu cinayet döngüsü içerisinde hem katili yakalamaya hem de kendisi hakkındaki gerçekleri öğrenmeye çalışırken çok daha şaşırtıcı şeyler öğrenip daha büyük bir savaşın ortasına kalır. Geçmişini araştırmak için ve gerçekten insan değilde Koper olup olmadığını öğrenmek için Aleka ile onun vatanına giden Gregg hayatına dair bütün geçmişini etkileyecek gerçekleri öğrenir ve bu da devamında büyük bir savaşım kapısını açar. Gregg'in ajan olması ve cinayetleri çözerkenki tutumları kendimi sıkı bir polisiye okuyormuşum gibi hissettirdi. Her ne kadar cinayetlerin ardındaki sırlar bambaşka olsa da polisiye detayları ve Gregg'in tutumları çok iyiydi. Yazar kesinlikle iyi bir polisiye okuru ya da izleyici diye düşündüm. O detayları ve kurgunun o kısmını çok sevdim. Öğrencilerin cinayetleri ve o sıradaki kargaşa, gizem süper yazılmıştı. Hiç beklenmedik anda olan ölümler ve adli tıp detayları çok iyiydi. Aleka'nın amazon olması ve insanların arasına ilk defa karışması ile ilgili detaylar da çok iyiydi. Resmen gülümsetti o kısımlar. Teknolojiyi bilmemesi, bizim sevdiğimiz lezzetleri sevememesi ve bize normal ve rütin görünen birçok detayın ona yabancı olması... bunlara verdiği tepkiler çok iyi yazılmıştı. Her ne kadar amazonların erkeklerle ilişkilerinin olamayacağı gerçeği olsa da Aleka ve Gregg arasında bir şey olmasını bekledim. Aslında olurdu da Gregg'in geçmişindeki o sırlar olmasaydı. Aleka ve Gregg'in öpüşmeleri, öpüşme muhabbetleri sanırım en eğlenceli satırlardı. Yani Aleka'nın ciddiyetinin yanında Gregg'in muzırlığı çok güzeldi. Kitabı okurken Koperlerin de amazonlar gibi olacağını düşünmüştüm ama beni yanılttı. Gregg'in koperlere katılacağına dair hep bir şüphe vardı içimde va bu konuda da yanılmadım çünkü onların yaşam tarzı daha insancıldı en azından. Kitabı okurken fantastik olup olmayacağı konusunda çok tereddüt ettim ama denizkızlarını görünce direk dedim fantastik diye. Öyle güzel bir kurguydu ki fantastik olamaz gerçektir falan diye okuyordum hep. Denizkızları hoş bir detay oldu kitapta. Ahh bir de kitabın sonu... eğer okumaya niyetiniz varsa -ki bence olmalı- seriyi komple alıp okuyun çünkü öyle bir son var ki ilk kitapta damdan düşmüş gibi kalıyorsunuz ve hani ikinci kitap falan diyorsunuz. Mutlaka okuyun bence seversiniz. Büşra Toraman resmen günümüzü ve fantastik dünyayı muhteşem bir şekilde birleştirmiş ve içerisine aşkı ve polisiyeyi serpiştirmiş. Ben sevdim keşke 2. kitap elimde olsa da başlasam dedim. Tavsiye ederim okuyun.
Baskı: Zalim ve Güzel
https://illekitap.blogspot.com/2019/12/rosamund-hodge-zalim-ve-guzel.html Zalim ve Güzel kitabı çıktığından beri dikkatimi çeken bir kitaptı. Zaten çıktığı gibi de aldım kitabı, ama okuduğum yorumlardan sonra kitaba dair hayal kırıklığı yaşamıştım. Çünkü okuduğum yorumlardan sonra çok kötü bir kitap bekliyordum ama hiç de öyle olmadı. Ben sevdim kitabı :) Yazarın ülkemizde yayınlanan ilk kitabıydı, akıcı, merak uyandırıcı bir kurgusu vardı. Güzel ve Çirkin'in değişik bir versiyonuydu ve ben peri masallarının yetişkin versiyonlarına bayılıyorum bu yüzden kitabı da sevdim. Konusu, kurgunun akışını sevdim de. Kitabın kısaca konusuna değinmek gerekirse; Nyx babasının iblis lordu ile yağtığı pazarlık sonucunda iblis lordu ile evlenmek zorundadır. Yaşadığı Arkadya kasabasını kurtarmak için iblis lordunu öldürmesi gerekmektedir. Ancak evlendikten ve lordun şatosuna gittikten sonra gördükleri, yaşadıkları ve içerisinde bulunduğu gizemli ve tehlikeli şatoda göründüğünden, bildiklerinden daha fazlasının olduğunu öğrenir. Nyx, iblis lorduna aşık olurken bir yanda ailesi ve halkına karşı sorumluluğu bir yandan da aşkı için tercih yapmak zorunda kalır. Hangisini seçecek ve seçiminin sonucunun hayatını nasıl değiştireceğini bunu da yaşayacak görecektir. İblis Lordu İgnifex, geçmişin dair ve adına dair hiçbir şey hatırlamaz. Tek yaptığı insanlarla pazarlık yapmak. Bu pazarlıklar bir şekilde karşısındakine ağır bedel ödetmektedir. Nyx, İgnifex'i tanıdıkça aslında göründüğü gibi olmadığını görür. Adam geçmişini hatırlamasa da kim olduğunu bilmese de içinde kötülük barındırsa da aslında içten içe iyilik de beslemektedir. Nyx de çok temiz kalpli biri değildi. Bu yüzden tam da iblis lorduna ait olabilecek bir gelindi. Nyx'in şatodaki arayışı, İgnifex'in her şeye rağmen yardım etmesi, onu yok edecek kişi de olsa ona hep el uzatması çok güzeldi. Aralarındaki diyaloglar, korkuları, birbirlerine zaman zaman destek olmaları zaman zaman da ölümüne düşman olmaları.. her şey hoşuma gitti. Hatta Nyx'in devamlı seni öldüreceğim demesine karşın İgnifex'in verdiği cevaplar çok güzeldi :) Nyx'in kız kardeşinin sözüne güvenerek sevdiği adama ihanet etmesi aslında beni sinir eden tek detaydı. Yahu kızım sen nefret ediyordun kız kardeşinden neden onu dinlersin ki. Bir de gittin hayatında seni seven tek kişiye ihanet ettin. İgnifex ve Gölge arasında bir ilişki çıkacağını biliyordum ama böyle bağlantı olacağını düşünmemiştim. Evet bir şekilde bağlantılı diyordum da böylesini düşünmemiştim. Kitabın sonundaki kısımlar olmamış gibiydi. Kitaba dair tek eleştirim orası olur. Nyx'in her şeyi çözmesi iblis lordunu öldürmesi ve sonrasında olanları... ne bileyim o kısmı bu kurguya yakıştıramadım. Sanki yazar nasıl son yazacağına karar verememiş böyle bir son yazmış gibi geldi. Böyle bir kurguya zayıf bir sondu, acemice yazılmış bir sondu. Ama en azından Nyx sevdiği adama bir şekilde kavuştu. Kitabı genel anlamda sevdim, kurgusunu da sevdim akıcı olmasını da. Ancak dediğim gibi o son pek beklenti karşılayacak gibi değildi. Daha iyi, daha güçlü ve daha tatmin edici bir son olabilirdi. Yazarın diğer kitaplarını okumayı isterim umarım Pegasus çıkarır çünkü bu tür kitapları seviyorum :D Yine de fantastik severlere tavsiye ederim deneyin bir bence seversiniz :)
Baskı: En Karanlık Yıldız
http://illekitap.blogspot.com/2019/12/jennifer-l-armentrout-en-karanlk-yldz.html Lux Serisini özlemişim... Luxenleri de... Bu kitapta tam olarak bu özlemimi bastırdı açıkçası. Daemon'u da özlemişim ama bizim öküzün sadece adı geçti, arada bir boy gösterdi sonra geri çekildi sanırım karısı Katy'den uzak kalamadı yanına koştu :D Yine de Luxen'le insan ilişkilerini, hayatlarını okumak öyle güzel geldi ki... arada bir insan ihtiyaç duyuyor, en azından ben duyuyorum onu fark ettim :) Jennifer L. Armentrout okuduğum sayısız kitabından biri oldu En Karanlık Yıldız. Artık bu kadının kitabı çıktığında konusuna bakmadan alıyorum çünkü kadın cidden güzel yazıyor. Yormuyor, kurguları gereksiz detaylarla boğmuyor ve hep bir olay oluyor dolayısıyla da hikaye su gibi akıyor. Fantastik de ise... yarattığı dünyalar muhteşem. Mutlaka deneyin bu yazarı derim ;) En Karanlık Yıldız kitabı, Lux serisinden tanıdığımız bildiğimiz Luxen'leri konu alıyor yine. Yan serisi, devam serisi falan diye düşünebilirsiniz. Hatırlıyorsanız orada Daemon ve Katy büyük bir mücadelenin sonunda Kökenleri bulmuşlardı, çözmüşlerdi falan... Burada da Kökenler yine boy gösteriyor. Bir Köken olan Luc'un hikayesi bu kitap. Konusunu azıcık anlatmak gerekirse; Evie gitmemesi gereken bir kulübe gidiyor ve orada Luc ile karşılaşıyor. Luc'un insan olmadığını hemen fark etse de onun sıradan bir Luxen olmadığını da anlıyor. Luc bir Köken... Evie, Luc'a karşı içten içe bir çekim hissetse de bunun ne olduğunu çözemediğinden ondan uzak kalmakla yakın kalmak arasında bocalarken olaylar patlak veriyor. Evie'nin okulunda iki kız kaçırılıp öldürülmesi sonunda ve kızlarında Evie gibi sarışın olmaları Luc'u da Evie'yi de endişelendirirken Evie'nin geçmişine dair gizlenen, saklanan ve kimsenin bilmediği sırlar ortaya dökülürken Evie kimlik sorgulamasına girmeye başlar. Tam bu sırada cinayetleri işleyen kişinin bir Köken olduğu ve amacının Luc'un dikkatini çekmek olduğunu öğrendiklerinde olaylar tamamen boyut değiştiriyor. Bir yanda cinayet işleyen ve Luc'un peşinde olan Köken, bir tarafta da Evie'nin geçmişindeki sırlarla başa çıkma çabası tam bir karmaşa yaratırken Luc ve Evie'nin arası da bu karmaşadan nasibini alıyor. Origin Serisi'nin ilk kitabı olan En Karanlık Yıldız, ilk kitap, konuya giriş kitabı olmasına rağmen oldukça akıcı, sürükleyici ve olay döngüsü bakımından da merak uyandırıcıydı. Seri de üç kitap var ve yayınlanması beklenen 2 kitabımız daha var. Umarım DEX bizi çok beklemezde 2. kitabı yayınlar bu sırada da 3. kitap yurt dışında yayına çıkar. Evet, 3. kitap henüz yurt dışında da yayınlanmadı 2020 yılında yayınlanacak diye tarih vermişler. Ama beklemeye değer bu seri. Luc'un kendini bilir halleri, bazen egosu yüksek tavırları, bazen kafası karışık halleri çok güzeldi. Luc bana bütün o süper gücüne ve Köken oluşuna rağmen bazen bazı duruşlarıyla Daemon'u anımsattı. O haylaz halleri süperdi. Evie'nin açıkçası Katy gibi değildi. Katy bambaşkaydı evet ama Evie'de bir değişik çıktı. Güçlü bir karakter mi güçsüz bir karakter mi bilemedim. Ama olaylarla yüzleşmeden önce kaçış evresi yaşaması sonra yüzleşmeyi göz alması falan... bilemiyorum bazen okurken amma büyüttün dedim. Sonuçta sizin yaşamanız için her şeyi göze alan bir adam var ve siz ona trip atıyorsunuz ya da sizin hayatta kalmanızı, güvenliğinizi sağlamayı kendine görev bilmiş bir anne figürü var ve siz ona trip atıyorsunuz. Kızabilirsin senden sakladıkları için ama yine de affedilebilir yanları vardı. Amaçları senin iyiliğin içindi. Yan etkiler ise bu sırları oluşturdu. Evie'nin Arumla ve seri katil olmaya çalışan Köken'le savaşı güzeldi. Aferin kızıma dedim. Çünkü bizim süper yakışıklı ve güçlü Luxen erkeklerimize öyle savaşçı kızlar yakışır ama değil mi? Misal Katy :D Daemon'u kitapta görmek çok güzeldi. Keşke Katy'i de görseydik ama bir yerde Daemon'ın karısı diye geçti bu bile mutlu etti :D Evie'nin geçmişine dair olan sırlar cidden iyi kurguydu çünkü beklenmedik, sürpriz bir detaydı. Sevdim bunu! Okurken beni şaşırtan detayları da kurguları da severim. Ben kitabı çok sevdim, böyle bir fantastik aşk romanı çok iyi gitti. Bu yazarın kitaplarını sevmenin yanında özellikle fantastik serileri daha çok seviyorum çünkü cidden müthiş bir hayal dünyası ile kurguluyor hikayelerini. Sizlere de tavsiye ederim mutlaka deneyin :)
Baskı: Aşktan Kaçış - Asil Korsanlar Serisi #3
https://illekitap.blogspot.com/2019/12/jennifer-royce-asktan-kacs-asil.html Ve Asil Korsanlar Serisi'nin son kitabı Aşktan Kaçış da okundu ve bitti. Bir seriyi daha mutlu sonla bitirmenin mutluluğu ve huzuru ile yorumumu yazıyorum. Kendi kültürü olmamasına rağmen historical romansı çok güzel konu alan ve kurgulayan Jennifer Royce'un son yayınlanan kitabı Aşktan Kaçış, Asil Korsanlar serisinin 3. kitabıydı ve hep merak ettiğimiz Sean ve ele avuca sığmaz Beatrice'in kitabıydı. Ama resmen karakterlere yakışan bir kitap olmuştu. Kitabın kısaca konusuna değinmek gerekirse; biliyorsanız yani ikinci kitabı Aşka Tutsak'ı okuduysanız sonunda Beatrice'in Sean'ın gemisine bindiğine dair bir bölüm vardı. İşte bu kitapta tam olarak o şekilde başlıyor. Beatrice, Sean'ın gizemli konuşmasına kulak misafiri oluyor ve bunun üzerine merakı onu yönlendirerek Sean'ı takip ediyor. Sean'ın gemisine binerek genç adamın neyin peşinde olduğunu öğrenmeyi planlarken geminin hareket etmesi ve Beatrice'in gemide mahsur kalması bütün olay zincirini başlatan nokta oluyor. Tabi Sean, genç kadının gemideki varlığını öğrenince altta kalmıyor eline geçen her fırsatı değerlendirerek kadına çok çektiriyor. Beatrice'in Sean'ın özel uşağı olduğu satırlarda çok eğlendiğimi söylemeliyim. Tamam Sean'ın geçmişi biraz acı olsa da ve genç adamın bu acılarla baş etme çabasını okusak da Beatrice ile ilgili olan kısımlar başlı başına eğlenceliydi. Sean ve Dante'nin arasındaki arkadaşlık ve iletişim süperdi. Kütüphanede konuşmaları, kavga ederken birden medeni bir şekilde konuşma moduna girmeleri falan çok iyiydi. Arkadaşlık işte bu dedirtiyordu. Gerçi bunu Fahid ve Cabir'le de yapıyor olmaları aslında dördünün nasıl da birbirlerine can yoldaşları olduklarının göstergesi. Eksik olan aile bağlarını resmen birbirleriyle doldurmuşlar ve bunu okumaktan çok büyük bir haz aldım. Dean'ın son vuruşunu aslında tahmin ediyordum çünkü Sean'ı yaralamak için yapılması gereken tek şey onu en zayıf noktası ailesiyle vurmaktı ve Dean'de onu yaptı. İkizini kendisiyle vurarak intikamını aldı. Beatrice'ın ele avuca sığmaz tavırlarını çok sevdim. O zamanın kurallıyla sınırlanan bir genç kadının baş kaldırır hali cidden çok iyiydi ve ona da Sean gibi birinden başkası da olmazdı. Tamam aha Beatrice uslanacak Dante'ye verdiği sözü tutacak dediğim noktada kadın bir şey yaptı ve yine imzasını attı olaya. O son kumarhane olayında açıkçası Sean'a acıdım cidden. Sean'ın inlemesini kendi inlemem gibi hissettim. Genç adam kesinlikle büyük bir günahkar olduğunu düşünmekte haklı, Beatrice gibi bir yeraltı cadısı onun en büyük cezası :D Lord Remington'ın kitabı olması gerektiğini düşünüyorum çünkü o adamdan güzel hikaye çıkar gibi. Aslında Beatrice ve Sean olmasaydı kesinlikle Remington olsun derdim. Nedense genç adama kanım kaynadı ;) Sean'ın korsanlar tarafından esir alındığı noktada adaya yapılan baskın, arkadaşlarını bırakmama çabaları falan çok iyi yazılmıştı ama şöyle küçük bir savaş sahnesine de hayır demezdim açıkçası. Ama Beatrice'in en olmadık yerlerden çıkması resmen o dört erkeğe verilmiş bir ceza olduğunu düşünmeme neden oldu :D Cabir ve Zahra'nın da bir kitabı olması. Çok fazla bir istek gibi geldi şuan ama onların hikayesi fazla acı ve mutlu sonlarını daha fazla okumayı çok isterdim. Sanırım bu seride en çok mutluluğu hak eden çiftti. Çok çektiler ama neyse ki birbirlerini buldular. Ayy böylesine güzel serilerin sona ermesi çok üzücü. Okumaya doyamıyor insan. Umarım yazarın diğer kitaplarında bu karakterleri görürüz yoksa ben bu haylaz dörtlüyü çok özleyeceğim ve bir de yeraltı cadısını ;) Çok severek okuduğum ve her kitabı bir diğerinden daha güzel olan bir seri. Bu türü sevenler mutlaka okumalı.