Darkshadow
@Darkshadow

Puanlar ve değerlendirmeler

Bu okurun kitap puanları ve yazılı değerlendirmeleri.

Baskı: En Karanlık Gece (Karanlığın Efendileri Serisi, #1)

http://kitaphayvaniningunlugu.blogspot.com/2012/08/kitap-yorumu-en-karanlk-gece-gena.html Gena Showalter müthiş bir kitap yazmış! Hakikaten kurgu, karakterler muhteşemdi. Sonunun nasıl olacağını biliyorum derken aniden olayların gidişatına şaşırıp kalabiliyordunuz. İçinde Yunan Mitolojisi barındıran, yetişkinlere yönelik fantastik bir roman En Karanlık Gece. Karanlığın Efendileri, Tanrılar tarafından yaratılmıştır. Yüzyıllar önce dimOuniak isimli içinde en beter iblisleri barındıran kutuyu korumakla görevliyken kutunun açılmasını, böylece iblislerin serbest kalmasını sağladıkları için lanetlenmişlerdir. Her birinin içine iblislerden biri yerleştirilmiştir. Maddox'a Şiddet iblisi, Lucien'e Ölüm, Reyes'e Acı, Aeron'a Gazap, Torin'e Hastalık ve Paris'e Şehvet... Tanrıların gazabı bununla da kalmamış kutuyu korumak için görevlendirilen Pandora'yı öldürdüğü için Maddox'a bir lanet daha verilmiştir; her gece aynen Pandora'nın öldüğü biçimde ölüp, sabah yeniden hayata dönmek zorundadır. Altı kere bıçaklanarak ve acı içinde... Lords of the Underworld (Türkçe adıyla Karanlığın Efendileri) Budapeşte'de her şeyden uzakta bir kalede yaşamlarını sürdürürken onları öldürmek isteyen Avcıların kalelerine yaklaştığını fark ederler. Avcıların büyük ihtimalle yem olarak kullanılacak bir kadın gönderdikleri fikrine kapılırlar. Maddox, kadını bulmak ve gerekirse öldürmek için ormana gittiğinde kız, ona yanında kalması gerektiğini söyler. Kız, yani Ashlyn, çocukluğundan beri kafasının içinde sesler duyuyordur ama mecazi anlamda değil. Ancak Maddox'la karşılaştığında tüm sesler susmuştur. Zaten Budapeşte'ye sesleri susturabilecek paranormal bir yaratık aramaya gelen Ashlyn minnetle Maddox'a tutunur. Maddox dışındaki "Lordlar" da birbirinden farklı ve enteresandı. Özellikle Reyes'in hikayesini okumak için can atıyorum. Kendisine acı vermekten zevk alan Reyes, bakalım Danika'yla ne yapacak. Maddox'un içinde Şiddet iblisini Ashlyn için bastırmaya çalışması ve giderek kadına bağlanması çok hoştu. Ashlyn'in kitabın sonlarına doğru yaptığı fedakarlık ise akıllara durgunluk verir cinstendi.

Baskı: Eşleşme (Eşleşme, #1)

http://kitaphayvaniningunlugu.blogspot.com/2012/08/kitap-yorumu-matched-ally-condie.html Cassia'nın dünyasında her şeye Society (bir tür otorite kurumu) karar veriyor. Ne yiyeceğine, nerede çalışacağına, ne giyeceğine, kiminle evleneceğine; hattâ ne zaman öleceğine bile. Ally Condie'nin Matched üçlemesi genç yetişkin / distopya türünün en güzel örneklerinden biri. Öncelikle aksiyon bakımından - en azından ilk kitapta - zayıf olduğunu söylemeliyim. Fakat ben çok da aksiyon seven bir tip değilim. Daha çok kitabın verdiği mesaja ve işlediği duygulara odaklanırım. Matched, bu ikisini bana çok iyi yansıttığı için kitaba karşı negatif olmam imkânsız. Son zamanlarda kitaplarıma, pek çok okur gibi, en çok gece uyumadan önce vakit ayırır oldum. Bunu belirtmemin nedeni: Eğer bir kitabı uykuya dalana kadar düşünüyor ve uyanır uyanmaz devam etmek için elime alıyor isem o kitap beni etkilemiş demektir. Yani gerçekten iyi bir kitaptır o. Matched'da bu tür kitaplardan biriydi. Hattâ iki buçuk güne yakın bir zamanda bitirdim. (ki bunu her gün 6 bölümlük dizi izlerken yaptım.) Bitirir bitirmez ise daha fazla olmasını diledim. Cassia Reyes; on yedi yaşına yeni basmış, ailesiyle birlikte yaşayan, bir erkek kardeşi olan, toplumun sıradan üyelerinden biri. Her gün İkinci Okul dedikleri ve kendi yaşındakilerin gitmek zorunda olduğu okula gidiyor, bununla beraber geleceği için artı bir işte çalışmak ve Society'nin onun için sunacağı aktivitelerden birine katılmak zorunda. Sanırım bu kısımda Cassia'nın uymakla yükümlü olduğu düzeni biraz daha açmakta yarar var. Ally Condie'nin yarattığı distopik dünya gerçekten katı kurallar içeriyor. Başta da bahsettiğim gibi günlük hayatta dahi yapılan her şeye Society karar veriyor. İnsanlar bu kurallara uymak zorundalar, yoksa Aberration adı verilen, toplumun daha alt bir sınıfına düşürülüyorlar. Cassia, tüm bu kuralları ve dayatmaları normal karşılayacak kadar toplumun içinde büyümüş. Ama onun için Matching Banquet, yani eş seçimi için gençlerin katılmaları gereken tören, yaklaşıyor. Cassia, her genç kız gibi tören için oldukça heyecanlı. Ziyafet günü gelip çattığında dev ekranda Cassia'nın resminin yanında en yakın arkadaşı Xander'ınki beliriyor. Bu herkes için alışılmadık bir durum, çünkü Matching Banquet'te genelde eşler uzak eyaletlerden seçiliyor. Ziyafet sonunda, Cassia'ya içinde Matched, yani eşi, Xander'i daha iyi tanıması için bir mikrokart bulunan gümüş bir kutu veriliyor. Cassia, eve gidip mikrokarta bakmak için kutuyu açtığında ilk başta doğal bir şekilde Xander'ın yüzü beliriyor ekranda. Ama sonra ekran kararıyor ve bir başka yüz bir anlığını beliriyor: Ky Markham'ınki. Ky da, tıpkı Xander, gibi Cassia'nın çocukluk arkadaşı. Fakat o her zaman diğerlerinden farklı bir çocuk olmuş. Çünkü o bir Aberration. Teyzesi tarafından evlatlık edinilmiş Ky'ın geçmişi kitap boyunca yavaşça aydınlanıyor. Zeki, duygusal ve masumluğuyla Ky son derece etkileyici bir karakter. Kitapta en çok hoşuma giden kısımlardan biri şiirlerdi. Büyükbabasının Cassia'ya ölmeden önce gizlice verdiği, yok olmuş olması gereken, Dylan Thomas'ın "Do Not Go Gentle Into That Good Night"ı gerçekten müthiş bir eser. Ve bir de Ky'in geçmişiyle ilgili çizdiği resimler var. Onları da yazar sayesinde rahatlıkla zihninizde canlandırıyorsunuz. Cassia ve Ky arasında usulca büyüyen "yasak" aşk kitapta önemli bir yeri kaplıyor. Bu kısımlar beni hazırlıksız yakaladı. Ally Condie bu duyguyu okura yansıtmayı çok iyi başarmış. Kitapta bu ikili arasındaki ilişki git gide güçlenirken Cassia'nın değişimine de tanık oluyoruz. Eskiden her şeyi normal karşılayan ve baskıyı sorgusuz sualsiz kabul eden Cassia, Ky sayesinde otoriteye karşı koyulması gerektiğinin farkına varıyor. Her şeyin Society tarafından ayarlandığı bu dünyayla gerçek dünyayı ister istemez karşılaştırıyorsunuz. Elbette "ne kadar özgür olduğumuzun" ayırdına varıyorsunuz Matched sayesinde. Bence bu roman için oldukça büyük bir takdir sebebi. Kısaca, Matched beni hem etkileyen, hem düşündüren, hem de duygulandıran bir kitap oldu. Kitap, Tudem Yayınları tarafından ülkemizde yayınlanacak. Sanırım yakın bir zamanda çevirisinin bittiğine dair bir bildirim gelmişti. Raflarda yerini aldığında blogda bunu duyuracağıma emin olabilirsiniz. Finali Ky'ın Cassia'ya yazdığı mektupla yapmak istiyorum: “Cassia, I know which life is my real one now, no matter what happens. It’s the one with you. For some reason, knowing that even one person knows my story makes things different. Maybe it’s like the poem says. Maybe this is the way of not going gentle. I love you.”

Baskı: Insurgent

http://kitaphayvaniningunlugu.blogspot.com/2012/07/kitap-yorumu-insurgent-veronica-roth.html Divergent'in Türkçe yayın haklarını Artemis Yayınları'nın aldığını belirtmiştim. Birkaç gün önce yayınevi Divergent - yeni adıyla Uyumsuz - in kapak resmini de yayınladı. Bu da demek oluyor ki pek yakında Divergent'in Türkçe edisyonuna kavuşabileceğiz. Tabii isim seçimleri bana göre içeriğe pek uygun değil ama bu konuda ne de olsa biz okuyucuların lafı geçmiyor. Gelelim Insurgent'e. Aradan çok zaman geçmeden bunu da aradan çıkarayım diye düşünürken, kitap öyle bir yerde bitti ki ister istemez "keşke biraz daha bekleseydim" dedim. Bu kötü anlamda değil elbette. Kitap cidden çok güzeldi. Yine aksiyonu ve duygusallığı boldu. Veronica Roth, size istediğiniz her şeyi veriyor. "Come on, Insurgent," he says with a wink. "What?" I say. I take his arm and slide down the side of the truck. He opens the bag he was sitting with. It is full of blue clothes. He sorts through them, tossing garments to Christina and me. I get a bright blue T-shirt and a pair of blue jeans. "Insurgent," he says. "Noun. A person who acts in opposition to the established authority, who is not necessarily regarded as a belligerent." Lâkin açıkça söylemek gerekirse ilk kitabı daha çok beğenmiştim. Evet, Insurgent de tıpkı Divergent gibi kendini sıkmadan okutturuyor fakat ilk kitap olmasının etkisinden olsa gerek yine de onun önüne geçemiyor. Eh, bir de Tris'in yaptığı bir şey var ki canımı oldukça sıktı. Ne olduğunu söyleyip de spoiler vermemek için bu kısmı içime atıyorum. Divergent'te Erudite'in saldırısından sağ kurtulan kahramanlarımızı Insurgent'te Amity merkezine sığınmış bir şekilde buluyoruz. Tris ve Four, Peter ve Marcus ile beraber hayatta kalıp soluk alabilecekleri tek yer olarak gördükleri bu merkezde dinlenmeye çalışıyorlar. Ama ne yazık ki bela hiçbir zaman peşlerini bırakmıyor. Amity'în barışçı politikası onlara pek de uygun değil. Çünkü Tris ve diğer Amity'e sığınmış diğer Dauntless'ın tek isteği insanları Erudite 'den kurtarmak. Bunun için savaş gerektiği konusunda hepsi de hemfikirler. Bunun yanında bir de "factionless" yani hiçbir gruba dahil olamamış, ya da olmak istememiş, kişilerle de tanışıyoruz. İlk kitapta sadece bahsi geçen "factionless"ları Insurgent'te çok iyi bir şekilde tanıma fırsatı buluyoruz. Üstelik maziden birkaç arkadaş ve - Four'un annesi gibi - sürpriz birkaç kişiyle de bir araya geliyoruz. Kitapta yine neredeyse her "faction" yani grubu gezme fırsatı buluyoruz. Amity'den, Candor'a, oradan Abnegation'a kadar... Insurgent'te daha çok Tris'in kararlarının üzerinde durulmuş. Bir de geçmişin getirdikleri üzerine eklenince karakterimiz için her şeyin içinden çıkılmaz bir hal alması kaçınılmaz. "People, I have discovered, are layers and layers of secrets. You believe you know them, that you understand them, but their motives are always hidden from you, buried in their own hearts. You will never know them, but sometimes you decide to trust them." Kısacası, Insurgent Divergent'in geleneğini bozmuyor ve aksiyonu bol tutmayı yine başarıyor. Üç kitap olacağı belirtilen serinin son kitabında ne olacağı benim için çılgın bir merak konusu artık. Heyecanla beklediğimi belirtiyor ve "okunmaya değer" bir seri olduğunu bir kez daha belirtiyorum.

Baskı: Kılıçların Fırtınası (Buz ve Ateşin Şarkısı, #3, Kısım 2)

http://kitaphayvaniningunlugu.blogspo... Buz ve Ateşin Şarkısı serisinin üçüncü kitabı Kılıçların Fırtınası'nı da geride bırakmış bulunuyorum. Yazılarımı takip edenler her kitabını ayrı ayrı yorumladığım bu seriyi ne kadar çok sevdiğimi fark etmişlerdir. George R.R. Martin'in eşsiz bir üslubu var. Üstelik her kitapta sizi bir değil bir çok kez şaşırtmayı çok iyi biliyor. Son yıllarda okuduğum en iyi yazarlardan biri Martin. Lâkin serinin sıkı takipçilerinin de bol bol değindiği gibi en sevdiğiniz karakterin aniden diğer tarafı boylaması yüksek bir ihtimal. Elbette bu kadar çok karaktere sahip bir seride bu tür eksilmeler normal karşılanmalı; fakat benim gibi pek çok Buz ve Ateşin Şarkısı hayranı bu durumdan şikayetçi olmadan duramıyor. Yine de George R.R. Martin, bir sonraki kitapta, bu ölümleri bize unutturmayı başarabiliyor. Ölümlerin üzerinde durmamın sebebi bu kitapta beni çok şaşırtan ve üzen birkaç tanesini daha okumuş olmam. Kimler olduğunu söylemeyeceğim tabii ki. Ama henüz kitabı okumamış olanların kendilerini hazırlamaları açısından bunu belirtme gereği duydum. Beni öyle bir anda yakaladı ki şaşırmaktan öte, şoka girdim. Yazının bundan sonraki kısmı ilk iki kitabı okumamış - ya da diziyi izlememiş - olanlar için spoiler niteliği taşıyabilir. Kılıçların Fırtınası, dizide ikinci sezonun sona erdiği yerden, yani Ötekiler / Ak Yürüyenler'in ilerleyişinden başlıyor. Yedi Krallık'a ve yeni ve eski krallarına şöyle bir göz atacak olursak; Joffrey Baratheon, hâlâ Demir Taht'ta oturuyor. Stannis Baratheon, Ejderha Kayası'nda savaştan aldığı yaraları onarmaya çalışıyor. Genç Kurt Robb Stark, Nehirova'da savaş planları yapıyor. Balon Greyjoy kendisinin Kuzeyin Kralı olduğunu iddia ediyor. Ve Daenerys Targaryen üç ejderhasıyla beraber Yedi Krallık'ın diğer ucunu geçiyor. Bu kitapta yazar her zamanki gibi bir sürü karakterin görüş açısından olayları ele alıyor. Elbette yine yer ve zaman farklılıkları oluyor ama hiçbir şekilde hikayeden kopmuyorsunuz. Serinin bu üçüncü kitabında beni şaşırtan kısım, ikinci kitapta bol bol okuduğumuz Theon Greyjoy'un hiç arz-ı endâm etmemesiydi. Kendisinin ölüp ölmediğini bile bilmiyoruz. Bunun dışında Tyrion Lannister'in yine baş köşelerden birine oturduğunu görüyoruz. Ki kendisi en sevdiğim karakterlerden biridir. Kral Eli rozetini babasına kaptıran ve savaşı ağır yaralarla tamamlayan Tyrion için her şey eski berbat haline dönmüş durumda. Kızkardeşi Cersei, onun tüm adamlarını göndermiş, elinde ne varsa almış. Üstelik savaşın kazanılmasında büyük rol oynamasına rağmen insanlar onu hâlâ bir cüce, şimdi de yüzü yaralı bir cüce, olarak görmeye devam ediyorlar. Yine öne çıkan karakterlerden biri Sansa Stark'tı. Her kitapta Sansa'nın bölümlerine okuyoruz fakat bu seferkinde daha fazlaymış gibi geldi bana. Sansa, yaşadığı onca şeyden sonra şarkılar ve şövalyelere âşık o küçük kız değil, evet ama yine de içinde bir yerlerde saflık var. Ailesinin büyük kısmını kaybetmenin acısı yetmezmiş gibi eski nişanlısı Kral Joffrey'nin düğünü yaklaşıyor. Tabii bundan önce Sansa'yı çok daha büyük bir sürpriz bekliyor. Kitapta yine çok yer ayrılmış bir karakterdi Catelyn Stark. İki oğlunu kaybetmiş, kızlarından uzun süredir haber alamamış dul bir kadın olarak tek dayanağı oğlu Robb Stark. Ama Catelyn, onun için de tehlike çanları çaldığını çok iyi biliyor. Çünkü oğlu tıpkı babası Ned gibi gururlu bir adam ve Yedi Krallık'ta gurur hiçbir zaman takdir görmedi. Kitabın son kısmındaki Catelyn sahnesi son derece şaşırtıcı ve etkileyiciydi. Kılıçların Fırtınası'nda diğer iki kitapta hiç birebir anlatılmamış Jaime Lannister'a ait de pek çok bölüm vardı. Onu son olarak Tarthlı Brienne'la Kral Toprakları'na yolculuk ederken bırakmıştık. Bu yolculuk Jaime için tahmin edemeyeceği kadar çok şeyi değiştiriyor. Ve bu değişime kendisi de dâhil. Jaime Lannister'a sempati besleyebileceğim aklımın ucundan dâhi geçmezdi ama bir şekilde George R.R. Martin bunu da becerdi. Bana göre serinin en önemli karakterlerinden Jon Snow (Kar) ilerleyen kitaplarda ne kadar önemli olacağını bu kitapta iyice sergiledi. Gece Nöbetçileri'ni terk edip Yabanılların arasına karışmak zorunda kalan Jon sayesinde, Yabanılları iyice tanıma fırsatı buluyoruz. Sur'un ötesindeki yaşamı tahmin etmek zor. Gözünüzün önünde canlandırmak da öyle. Ve Daenerys Targaryen... Targaryen Hanesinin son ferdi, Ejderhaların Anası, Dar Deniz'in Khaleesi'si. Seride favori karakterlerim arasında baş köşeyi hiçbir zaman bırakmadı. İlk iki kitaba nazaran, Kılıçların Fırtınası'nda ona daha az yer ayrılmıştı ancak bu kısımlar bile yeterliydi. Dany, küçük yaşına ve çektiği sıkıntılara rağmen ne kadar büyük bir kraliçe olabileceğini her seferinde gösteriyor. Onu diyarın karşı tarafında buluyoruz yine, kendine bir ordu bulmaya çalışırken. Ve Özgür Şehirler'i tek tek dolaşmasını izliyoruz. Yalnız Dany'nin kehanetinde üç ihanet yazılıydı. Biri kanda, biri altında, biri aşkta. Kanda olanını yaşadı, şimdi geriye iki tane kaldı. Bunlardan biri Dany'e pusu kurmuş bekliyor. Her kitabına yavaş ama içercesine okuduğum Buz ve Ateşin Şarkısı için söylenecek çok şey var. Serinin hız kesmeden, heyecanı iyice tavan yaparak ilerlediğini görmek hem beni heyecanlandırıyor hem de üzüyor. Çünkü dördünce kitap A Feast for Crows hâlâ çeviride. Ve Martin altıncı kitabı yazmakla meşgul. Kendisine uzun ömürler diliyor ve 7 kitap olarak belirlediği seriyi tamamlamadan vefat ederse onu "Ötekiler alsın!" diyorum. Keyifli okumalar...

Uyumsuz (Uyumsuz, #1)
9/1008.07.2012

Baskı: Uyumsuz (Uyumsuz, #1)

http://kitaphayvaniningunlugu.blogspot.com/2012/07/kitap-yorumu-divergent-veronica-roth.html Yepyeni bir distopya dünyasına hoşgeldiniz! Veronica Roth'un yarattığı, Beatrice Prior'un anlatımıyla hayat bulan kitap Divergent'in yorumuna geldi sıra. Kitabı orijinal dilinde yaklaşık 3-4 günde okudum. Ve itiraf etmeliyim ki uykum gelip kapatmak zorunda kaldığımda bir dahaki sabah kalkar kalkmak yine kitaba gömülüyordum. Kitap, distopya, aksiyon severleri içine hapsetmeye son derece elverişli. Aynı zamanda 2011'in en çok konuşulan kitaplarından. Goodreads Choice Awards'ta 2011'in favori kitabı ve Young Adult Fantasy & Science Fiction dalında en iyi kitap seçildi. Yine ALA gibi pek çok önemli kitap ödülüne de layık görüldü. Şimdi merak edilen sorunun ne olduğunu biliyorum: Kitap gerçekten söylendiği kadar iyi mi? Cevabı yazının ilerleyen kısımlarında bulabilirsiniz. İlk önce konu hakkında spoiler vermemeye dikkat ederek kısa bir özet geçeyim: Bir dünya düşünün. Bu yeni dünyada toplum keskin sınıflara ayrılmış. Öyle sınıflar ki bir kez seçim yaptınız mı tüm hayatınız o sınıfın içinde devam etmek zorunda. Candor (dürüst), Abnegation (kendini düşünmeyen), Dauntless (cesur), Amity (barışçıl) ve Erudite (zeki). Her sınıfın (ya da grup demek daha mantıklı mı olur?) görüldüğü gibi kendine has bir özelliği var ve hepsi mesleklerini ve yaşamlarını bu grupların kurallarına göre şekillendirmek zorunda. Bu grupları biraz daha açacak olursak, Candor (İngilizce "doğruluk" gibi bir anlama sahip ama ben orijinal halini kullanmayı daha mantıklı buldum) grubundan bir kişi yalanı hayatından çıkarmak zorunda. Tüm ilkeleri "dürüstlük" üzerine kurulmuş. Yetenek testlerinde bile yalan makinelerini kullanmayı tercih ediyorlar. Abnegation, kendi dışında herkesi düşünen insanlardan oluşuyor. Bu insanlar sürekli gri giyiyorlar, basit şeyler yiyorlar, hattâ çok az aynaya bakıyorlar. Bu yüzden devletin yönetim gibi kademelerinde çalışıyorlar. Dauntless, daha çok koruma gibi görevlere bakıyor. Şehri her türlü tehlikeden korumakla görev alabiliyorlar. İsimleri de apaçık belli ediyor ki "cesaret" onlar için en önemli şey. Bu gruptakilerin genellikle dövme ve piercing yaptırması dikkat çekiyor. Amity ise kendisine barış ve uyumu ilke edinmiş. Daha çok tarımla uğraşıyorlar. Son olarak Erudite, toplumun tüm bilimsel ve kültürel ihtiyaçlarını bünyesinde barındırıyor. Devletteki tüm buluşların arkasında onların imzası var. Genellikle gözlük takmalarıyla biliniyorlar. Baş karakterimiz Beatrice Prior, Abnegation olarak doğmuş. Yani annesi ve babası bu gruptan. Kendisiyle yaşıt bir erkek kardeşi var. Abnegation kurallarını son derece benimsemiş olan Beatrice için seçim zamanı yaklaşıyor. Çünkü 16 yaşına gelen her genç, yetenek sınavları doğrultusunda, kendi grubunu seçmek zorunda. Beatrice ve erkek kardeşi Caleb için de durum aynen böyle. Kitapta yetenek sınavları detaylı bir şekilde anlatılmış ve bu kısım son derece heyecanlı. Bu yetenek sınavlarında Beatrice için bir sorun çıkıyor. Bir şekilde sınav sırasında kullanılan simülatörü değiştiriyor. Ve bunu sadece birkaç kişi yapabilir; bu kişilere de bir isim veriliyor: Divergent. Divergent'in ne olduğunu daha fazla anlatıp tadını kaçırmayacağım. Seçim Günü'nde Beatrice büyük bir ikilemden sonra doğduğu grup olan Abnegation'ı bırakıp Dauntless'ı seçiyor. Bundan sonraki kısımlarda Dauntless'ten biri olmak için yapılan eğitimlere ve Beatrice'in - yeni seçtiği adıyla Tris - atlattığı zorluklara tanık oluyoruz. Kitaptaki karakterler çok iyi yansıtılmıştı. Tris'in cesaretine, aynı zamanda özverisine hayran kalmamak elde değil. Güçlü kadın karakterleri her zaman sevmişimdir. Bunun yanında onun eğitmenlerinden Four (bu takma ismi, gerçek adını kitabın ilerleyen kısımlarında öğreniyoruz) hayranlıkla okuduğum karakterler arasında. Bu ikisi arasındaki yakınlaşmanın hemen 'şap' diye olmaması beni tatmin eden kısımlardandı. Aksiyonca bol ve kendine bağlamayı çok iyi bilen Divergent son zamanlarda okuduğum en heyecanlı kitaplardan biriydi. Açlık Oyunları'yla karşılaştırılmış ama türünün aynı olması dışında pek de benzeyen bir kısmı yok. Yalnızca, en az onun kadar başarılı bir çıkış romanı. Bir sonraki sayfasını tahmin etmenin imkansız olduğu, sürpriz ve aksiyonuyla okuyucuyu bol bol şaşırtan Divergent'i herkese kesinlikle öneririm. Ama unutmayın: Tek bir seçim sizi değiştirebilir! İkinci kitap Insurgent'i okumak için çok bekleyeceğimi sanmıyorum.

The Scorpio Races
9/1005.07.2012

Baskı: The Scorpio Races

http://kitaphayvaniningunlugu.blogspot.com/2012/07/kitap-yorumu-scorpio-races-maggie.html Uzun bir aradan sonra yeniden İngilizce olarak okuma şansına erebildiğim ilk kitap oldu The Scorpio Races. Yeni Reeder'ım sağ olsun. Ve tabii açılışı bu kitapla yapmış olmamda Maggie Stiefvater'ın en sevdiğim yazarlardan biri olmasının etkisi hayli büyük. Kitabı okumakla ilgili hiçbir zaman şüphem olmadı. Daha önceki bir yazımda da bahsettiğim gibi, atlar, mitoloji ve Maggie üçlemesi beni çeken güçlü mıknatıslardı. The Scorpio Races, Thirsby isimli bir adada geçiyor. Thirsby'de her yıl, Scorpio Races denilen at yarışları düzenleniyor. Bu yarış, ada için çok derinlere inen bir gelenek. Her yılın Aralık ayında capall uisce diye anılan mitolojik su atları karaya geliyorlar. Bu atlar çok vahşi yaratıklar. Etle besleniyorlar ve zapt edilmeleri oldukça zor. Çoğu zaman binicilerini öldürdükleri biliniyor. Bu yüzden yarışlar aynı zamanda kan ve ölümle anılıyor. Ada insanları bu atlarla ya da sahip oldukları capall uisce ile yarışa katılıyor. Bu son derece zorlu ve kanlı bir yarış. Kitabın baş karakterleri ise Sean Kendrick ve Puck Connoly. İşe onları tanıtarak başlamak istiyorum. Puck (gerçek adıyla Kate. Lakabı olan Puck'ı kullanmayı tercih ediyor) üç çocuklu bir ailenin ortanca çocuğu. Bir ağabeyi bir de erkek kardeşi var. Anlayacağınız gibi ailenin tek kızı, üstelik ebeveynlerini kaybetmiş bir ailenin tek kızı. Haliyle tüm sorumluluk ona yüklenmiş vaziyette. Neyse ki Puck oldukça güçlü bir kız. Zaten bu yazarın hayran olduğum özelliklerinden biri, kadın karakterleri her zaman hayata sımsıkı tutunabilen güçlü kişilikler oluyor. Puck da beni bu konuda tatmin etti. Ailesinin kaybından sonra kardeşi Finn'in ve yaşadıkları evin neredeyse tüm sorumluluğunu üstlenmiş. Tüm bu sorumluluğun altında, rahatlamasını ve her şeye daha sıkı tutunmasını sağlayan şey ise ona annesinden miras kalan dişi atı Dove. Her şey olağan rutininde devam ederken Puck'a göre katlanılamaz bir şey oluyor ve ağabeyi Gabe, kendi deyimiyle "sahip oldukları tek kuralı çiğniyor" ve onlara çalışmak için kasabadan ayrılacağını söylüyor. Puck için dönüm noktası bu oluyor. Gabe'in biraz daha kasabada kalması için, ayrıca ev sahipleri Benjamin Malvern onu evlerini tahliye edeceği konusunda tehdit ettikten sonra yarışlara katılma kararı alıyor. Elbette bu kendisi de dahil herkes için şok edici bir haber oluyor. Puck, gayet güzel at sürmesine karşın ebeveynlerini kaybetmesine sebep oldukları için capall uisceden haliyle ürküyor. Bu konuda pek çok badire atlattıktan sonra son kararı kendi atı Dove ile katılma yönünde. Sean Kendrick, kitaptaki hem en anlaşılmaz hem de tuhaf bir şekilde anlaşılır karakter. O da babasını Scorpio Races sırasında kaybetmiş; lâkin Puck'ın aksine o su atlarından korkmuyor. Hattâ yaşamasının en büyük etkenlerinden biri bu atlardan biri; kızıl aygır Corr. Sean, Corr'a kesinlikle derinden bağlı. Benjamin Malvern'in ahırlarında çalışıyor ve tek amacı bir gün Corr'u Malvern'den alabilmek. Benjamin Malvern, atını satmamakta son derece kararlı olsa da Sean onu bu konudaki ısrarıyla yarışları kazanması karşılığında Corr'u almaya ikna ediyor. “Why aren’t you going?” The question infuriates me. I demand, “Why is it that going away is the standard? Does anyone ask you why you stay, Sean Kendrick?” “They do.” “And why do you?” “The sky and the sand and the sea and Corr.” Pek konuşmayan ve vaktinin çoğunu çok iyi anlaştığı capall uisceyle geçiren Sean için beklenmedik şey Puck oluyor. Onu ilk kez Dove'un üstünde, tamamıyla vahşi ve kana susamış capall uisce tarafından sarılmış halde görüyor. Daha sonraları Puck'a yarış konusunda pek çok kereler yardım ediyor. Sean, bir de ne yazık ki sürekli karşısına çıkıp başına bela olan patronunun oğlu Mutt Malvern'le uğraşmak zorunda. Kitap, pek bilindik young-adult romanlarına benzemiyor. Kesinlikle çok farklı bir çizgide yer alıyor. Maggie Stiefvater, Shiver (Ürperti) serisinde tanıştığımız şiirsel üslubuyla yine güzel bir ziyafet çekiyor. Harika doğa betimlemeleri ve duyguların aktarımı ise benim gibileri kitabın içine hapsetmeye yetiyor. I say, "I will not be your weakness, Sean Kendrick." Now he looks at me. He says, very softly, "It's late for that, Puck" Dediğim gibi, bu türün tipik romanlarından sıkılanlar için The Scorpio Races muhteşem bir kaçış olmaya aday. İskandinav kökenli vahşi su atları capall uisceyle tanışmanızı içtenlikle öneririm. Eh, benim gibi atlara meraklıysanız zaten çoktan listeye eklemişsinizdir.

Baskı: Amerikan Tanrıları (Amerikan Tanrıları, #1)

http://kitaphayvaniningunlugu.blogspot.com/2012/06/kitap-yorumu-amerikan-tanrlar-neil.html Art arda Neil Gaiman'ı okumanın verdiği keyfi size kelimelerle anlatamam. Evet, 5 kitabını, seriymişçesine, birbiri ardına okudum. Ama öyle hızla değil. Sindire sindire. Kelimeleri içime çeke çeke. Öncelikle beni bu yazarı okumam için sürekli iteleyip, moral ve gaz veren birtanecik "türdeşim"e sonsuz teşekkür etmeliyim. Birlikte Cağaloğlu'ndaki İthaki Yayınları'nın dağıtım yerini bulduğumuz için de ayrı olarak mutluyum. Bu sayede tüm Neil kitaplarıma neredeyse yarı fiyatına sahip oldum. Neil Gaiman, gerçekten eşsiz bir yazar. Sırayla Mezarlık Kitabı, Yokyer, Koralin: Gizli Dünya ve Yıldız Tozu'nu okudum, ki hepsi birbirinden güzel kitaplardı. Ve yine türdeşimin tavsiyesi sayesinde bu sırayla okuduğum için Gaiman'ın ne kadar değişip aynı zamanda aynı kalabileceğini fark ettim. Ve yine bu sayede Amerikan Tanrıları'nı sona bırakıp finali muhteşem bir şekilde yaptım. Dediğim gibi, kitap hakkında söylenecek çok şey var. Öncelikle mitoloji delilerinin bile kafasını karıştıracak cinsten bir Tanrı kalabalığı olduğunu belirtmeliyim. İskandinav tanrılarından, Mısır tanrılarına, Haiti tanrılarına kadar sayamayacağım kadar çok mitoloji iç içe geçmişti. Bu çoğu zaman kafa karıştırıcı olsa da o kafa karışıklığını yaşamak bile ayrı bir keyif veriyor. Fakat kitapta kesinlikle bir anlaşılmazlık, sıkıntı söz konusu değil. Aksine heyecan ve merak unsurları her daim zirvede. Ana karakterimiz Gölge, bir hırsızlık vak'asına karışmasının ardından 3 sene hapis cezasına çarptırılmıştır ve cezası bitmek üzeredir. Tam nasıl eski yaşamına dönüp sıradan şeyler yapacağını düşlerken, cezaevi müdürü tarafından çağrılır. Gölge, sessiz sedasız çektiği cezasında kesinlikle bir kusur bulup süreyi uzatacaklarını düşünürken çok daha farklı bir haber alır: Karısı Laura ölmüştür. Bu haberle beraber Gölge'nin erken tahliyesine karar verilir. O ise ne yapacağını bilmez bir şekilde daha önce Laura'nın ayırttığı uçak biletleriyle kendi şehrine gitmek üzere uçağa biner. Ve uçakta hayatını alt üst edecek, adının Çarşamba olduğunu söyleyen, adamla tanışır. Kitapta Gölge vasıtasıyla Amerika'yı eyaletlerinden tutun küçük kasabalarına kadar dolaşıyoruz. Ve her gittiğimiz yerde farklı biriyle, daha doğrusu tanrıyla karşılaşıyoruz. Karakter çeşitliliği bol olan bu kitapta benim en çok ilgimi çeken İskandinav mitolojisinin ürünlerinden sabahı, akşamüzerini ve geceyi temsil eden, Zorya Utrennyaya, Zorya Vechernyaya ve Zorya Polunochnaya oldu. Amerikan Tanrıları'nın üzerinde çok zaman harcandığı ve emek sarf edildiği her satırında kendini belli ediyor. Gerçekten ince işlenmiş cümleler ve kendini müthiş bir şekilde gizlemiş hikayeler mevcut kitapta. Açıkça söylemek gerekirse, pek çok kişinin de belirttiği gibi Neil Gaiman'ın başyapıtı niteliğinde Amerikan Tanrıları. Diğer kitaplarından çok daha yetişkin işi ve tüm uzunluğuna rağmen son derece akılda kalıcı. Fantastikseverlerin, hatta sevmeyenlerin bile kesinlikle okuması gereken bir kitap! Neil Gaiman'ın hayal gücüne hayran kalmamak elde değil. Bana sadece: "Sen yaz, biz okuyalım." demek kalıyor. Keyifli okumalar.

Baskı: Benim İçin Öl (Revenants, #1)

Aslında artık young-adult türünde çok ilgimi çekmedikçe okumamaya çalışıyorum. Yazarlar kendilerini tekrarlıyorlar gibi geliyor, ben de başladığım seriler dışında ve çok çok merak etmedikçe uzak duruyorum. Ancak bu kitaptan uzak duramadım. İngilizce versiyonunu gördüğüm ilk günden beri ilgimi çekiyordu zaten, Türkçesi çıkınca da dayanamayıp aldım. Okuması rahat, içinizi sıkmayan bir kitaptı. Kolay kolay kitaplardan sıkılmam zaten ama bunda yine paranormal oğlan, normal kız meselesi olsa da sıkılmadım. Aslında bakılırsa yazar yeni türü güzel oluşturmuş. O kısmını oldukça sevdiğimi belirtmek isterim. Ama kitaba bayılmadım da. Orta karardı, Paris'te geçmesi ve biraz farklı olması nedeniyle diğerlerinden ayrılıyordu. Biraz da Fransa'ya ilgim olduğu için çekmişti zaten. Şehir çok güzel anlatılmıştı, gidip gördükten sonra bir daha okumak isterim. Esas kız Kate'in kitapkolikliği hoşuma giden kısımlardandı. Esas oğlan Vincent'e ayılıp bayıldığımı söyleyemem ama o da tatlıydı. Türdeşleri ve ailesi sayılan Jules, Ambrose, Charlotte gibi tipler kitaba renk katmıştı. Genel olarak çok şaşırtıcı değildi, sadece ben zombi çıkacaklar diye beklerken ona benzer ama daha farklı bir yaratık çıktılar. Evet 'revenant' yani 'geri dönen'. İsmin Fransızcadan bulunmuş olması güzel bir detay. Bu yeni türümüz insanların hayatlarını kurtarırken ölüp daha sonra tekrar canlanan bir cins. Ama sonsuza kadar yaşamaları için arada yeniden birileri için ölmeleri gerekiyor. Kitabın isminin nereden geldiğini de anlamışsınızdır herhalde. Kate ve Vincent'ın macerası bana biraz durağan gelse de konunun ileriki kitaplarda güzelleşebileceğini düşünüyorum. Yazar umarım böyle bir fikri ziyan etmez. Serinin kapaklarına ayrıca tutulduğumu belirtmeden de duramıyorum.

Tutku (Düşüş, #3)
5/1009.01.2012

Baskı: Tutku (Düşüş, #3)

Yine klasik bir Fallen notu verdim bu kitaba da. Gelelim eksilerine artılarına. Bir kere ikinci kitabından daha hızlı okudum. Belki okurken ki ruh halimden kaynaklı ama Passion'u daha çabuk bitirdim. Torment'in sonunda bir Duyurucu'nın içine girip geçmişe yolculuk yapmaya karar vermişti Luce, Passion da aynen öyle başlıyor. Luce'un giderek geçmişe, daha da geçmişe seyahat etmesi ve orada eski benlikleriyle -tabii aynı zamanda eski Daniel'lerle- karşılaşması geniş bir yer tutuyor. Fazlasıyla monoton olduğuna inandığım kızımız Luce bir şekilde eski benliklerinin içine girip onların hissettiklerini hissetmeyi öğreniyor. Bu arada unutmadan, bir Duyurucu'nın içinde tanıştığı yeni yol göstericisi Bill hikayeye birazcık da olsa renk katmış. Melankolik aşıklar iyi, güzel, hoş sayın Kate ama bana göre bu türde bir kitap eğlenceli unsurlarla beslenmeli aynı zamanda. Yazar bu açığı Bill'le kaparmak istemiş olsa da yine fazla öne çıkamıyor. Vee gelelim finale. Bu kitabı okurken sonlara doğru "Daha ne kadar geçmişe gidecek bu kız? İlk insan zamanına kadar yolu var." demiştim. Söylediğime benzer bir şekilde Luce, peşinde onu arayan Daniel'le bayağı bir geçmişe gitti. Kitabın sonu ise şaşırtıcılıktan uzaktı. (Spoiler vermemek için burayı biraz anlamsızlaştırıyorum)Birden ortaya çıkan kötü mü kötü düşmandan kahramanlarımız öyle hızlı kurtuldular ki ne oldu anlayamadım. O yüzden son kısımları hem çok tahmin edilebilir hem de aksiyon bakımından noksandı. Sevgili Lauren Kate'e son sözüm: Cam'e daha fazla yer vermelisin. İlk iki kitapta oradan buradan çıkartarak potansiyel kötü haline getirdin çocuğu. Ben o haliyle yine sevdim. Ama birden bu serideki her karakter gibi melonkolinin içine sokup nedenini de geçmişte yaşadığı -ve hiçbir duyguyu hissettirmeden anlattığın- hayalkırıklığına bağlayamazsın. 4. kitap Rapture'u sırf meraktan okuyacağımı bildiriyor ve umarım bu serinin 'gerçekten' son kitabı olur diyorum.

Baskı: Zehir Yiyenler ve Diğer Hikayeler

Holly Black'in tarzını seviyorum! Kısa hikayelerden bu kadar hoşlanacağımı hiç düşünmezdim. Holly Black'i Beyaz Kedi'de de sevmiştim ama bu küçük hikayeler onu çok daha iyi anlamamı ve kendimle bağdaştırmamı sağladı. Elinize aldığınız anda bitebilecek, masal anlatır gibi bir kitap. Bazı hikayeler gerçek anlamda karanlıktı. Bazıları ise gülümseyerek okuyacağınız derecede eğlenceli. Aslında hepsi hoşuma gitti ancak aralarında öne çıkanlar da oldu elbette. Soğuk Kasaba'daki En Soğuk Kız: Bir tür vampir hikayesiydi. Matilda'nın "kaybolmuşluğu" hissettirircesine yazılmıştı. Sevdiğim cinsten karanlık bir tarafı vardı. Talihin Dönüşü: En sevdiklerimden biriydi. Arka kapakta "şeytanla girilen bir yemek yeme yarışı" yazıyor. Hikaye başka türlü özetlenemezdi herhalde. Oldukça eğlenceli ve şaşırtıcıydı. Gece Pazarı: Perileri okumayı sevdiğimden tam olarak emin değildim. Bu antolojide Black, onlara bolca yer vermişti ve sayesinde tuhaf dünyalarından hoşlandığımı anladım. Bu hikayede onlardan biriydi. In Vodka Veritas: En eğlencelilerden biri. Baküs ayini nedir bilir misiniz? Peki bir lise balosunda yapılırsa nasıl olur? İçinde barındırdığı Latince cümlelerle beni kendine daha da bağladı. Kağıt Makası Keser: Kesinlikle favorilerimden biri. İçinden alıntıları araklayıp bir kenara not etmeden duramadım. Benim gibi kitap bağımlıları için okunması şart bir hikaye. Zehir Yiyenler: Okuyunca kapağın bu hikayeye ne kadar uygun olduğunu anladım. Tuhaftı, etkileyiciydi ve gerçekten karanlık bir öyküydü.

Baskı: Taht Oyunları (Buz ve Ateşin Şarkısı, #1)

Yurtdışında ve Türkiye'de bir sürü fana sahip ve yeni sezonda Cnbc-e'de de yayınlanmaya başlayacak olan popüler dizi Game of Thrones'ın kitabına geldi sıra. İlk baskısı 1996'da yayınlanan Buz ve Ateşin Şarkısı serisinin ilk kitabı Taht Oyunları'nı aslında Arkabahçe Yayınları iki cilt halinde basmıştı. Ama dizinin yayınlanmasından sonra doğal olarak seri iyice popülerlik kazandı ve bu kez Epsilon Yayınları kitabı yeniden tek cilt olarak ve kapağı değiştirilerek yayınladı. Arkabahçe baskısının çeviri hataları olduğu söylendiği için bu benim için iyi bir fırsat oldu tabii ve Epsilon'un baskısı çıkar çıkmaz Taht Oyunları elime geçti. 800 sayfalık kitap nasıl bitti diye merak ediyor çoğu kez insan. Aslında Taht Oyunları'nı normalden yavaş okudum ama sindire sindire okudum. Ana karakterler dışında o kadar çok hanedan ve yan karakter var ki kim kimdi diye bazen şöyle bir düşünmek zorunda kaldım. Ama bu değil ki kitap çok durağan. Aksine gayet heyecanlı, entrika ve sürprizlerle dolu epik-fantastik bir roman. İlahı bakış açısıyla yazılmış olmasına rağmen karakterler arasında bol bol geçiş yapılmış. George R.R. Martin'i dili ise hem edebi hem de akıcı bir nitelik taşıyor. Çevirisi de mükemmele yakın. Konuya giriş yapmak gerekirse; Lord Eddard (Ned) Stark Kışyarı'nın Lordu'dur. İki kızı, üç oğlu bir de piç oğlu vardır. (Piç; annesi Leydi olmayan gayrimeşru çocuklara verilen isim. Piçler babalarının soyadını alamıyorlar.) Kışyarı'na döndükleri bir günde Ned'in büyük oğlu Robb ve piçi Jon Kar annesi ölmüş altı ulu kurt yavrusu buluyorlar. Ulu kurtlar Starkların hanedan sembolleri olduğu için oldukça değerliler. Çocukların ısrarı üzerine Ned Stark kurtları çocukların himayesine vermeyi kabul ediyor. Bu arada eski ejderha kralı Targaryen'i devirdikten sonra tahta geçen Ned'in yakın arkadaşı Robert Baratheon da ani bir şekilde ziyaretlerine geliyor. Robert'in Ned'e Kral Eli olmayı teklif etmesinden ve Ned'in bunu kabul etmek zorunda kalmasından sonra Ned, küçük kızı Arya, büyük kızı Sansa ve bir sürü muhafız Kral Topraklarına doğru yolculuğa çıkıyorlar. Aslında onlarla gitmesi gereken ikinci veliaht Bran ise çatıdan düşüp bacaklarını kırdığı için Kışyarı'nda kalıyor. Targaryenlerin son varisleri Daenerys ve Viserys Targanyen ise tahtlarını geri alma peşindeler. Daha doğrusu Viserys bu arzusuna ulaşabilmek için kızkardeşini kullanıyor ve bir Dorthrak efendisi olan Khal Drogo'yla taç karşılığında evlendiriyor. Kitap boyunca gerçekten entrika dur durak bilmiyor. Ben ejderhaların anası Daenerys (Dany)Targanyen, Jon Kar, Robb Stark, Cüce Tyrion Lannister ve tabii ki Eddard Stark'ı çok sevdim. Birbirinden güçlü, hırslı karakterler sizi hikayeye bağlamaya yardımcı oluyor. Üstelik Martin gerçekten şaşırtacak şeyler yazıyor. Hiç beklemediğiniz anda hiç beklemediğiniz şeyler oluyor. Kısacası 800 küsür sayfalık kitap su gibi akıp gidiyor. Heyecanla takip edeceğim serilerin başında geliyor Buz ve Ateşin Şarkısı. Epik-fantaziye ara vermiş biri olarak yeniden bu türe merak sarmamı sağladı. Bana göre bu türü sevenlerin kaçırmaması gereken bir seri. Onlarca hanedan, binlerce karakter arasına kendinizi yerleştirebilirseniz içinden çıkmak istemeyeceğiniz bir keyif veriyor. İkinci kitabı Clash of Kings yılbaşından önce yayınlanılmayı bekliyormuş. Henüz izlemediğim ve artık merakla beklediğim dizisi Game of Thrones ise dediğim gibi yeni sezonda televizyonda.

Sıcak Bedenler
10/1004.09.2011

Baskı: Sıcak Bedenler

Bu kitabı okuduktan sonra nasıl zombilerden tiksinebilirim? "Ölüyüm, ama bu çok kötü değil. Alışmayı öğrendim. Kendimi doğru düzgün tanımadığım için üzgünüm, ama artık ismim yok. Benimkinin baş harfi “R” idi, ama artık sadece bunu hatırlıyorum. Komik, çünkü sağlığımda hep başka insanların isimlerini unuturdum. Arkadaşım “M”nin dediğine göre zombi olmanın ironik tarafı şu ki, her şey komik geliyor ama dudakların çürüyüp döküldüğü için gülümseyemiyorsun…" Aslında Sıcak Bedenler'i almayı aklımın ucundan bile geçirmemiştim. Sonra Maggie Stiefvater'ın yorumunu gördüm. Favori yazarlarımdan birinin böyle pozitif bir yorum yapması beni önemli derecede etkiledi ve birden kendimi elimde kitapla buldum. Ve iyiki de okumuşum diyorum. Zombilerin o bilindik "insan eti yiyen çürümüş yaratık" imajını mükemmel bir şekilde yıktı ve yazarın sevgiyi kıyamet sonrası aslında ürkütücü olabilecek bir hikayeye yerleştiriş biçimi beni kendine hayran bıraktı. Sevecen vampirlerden sonra dünyanın en tatlı zombisi R'yle de bir tanışın isterseniz. Isaac Marion'un Sıcak Bedenler'i Zombi R'nin bakış açısıyla anlatılıyor. Diğer zombilerle birlikte bir havaalanında yaşıyor R. Ve üstelik evi bir jet uçağı. Ne ismini ne de geçmişini hatırlıyor ve yaşamının oldukça boş olduğunu düşünüyor. Sürekli bunu sorgulamaktan da kendini alamıyor ama bu 'hastalık'tan bir kurtuluş yolu olduğuna inanmıyor. Amaçsızca ortalıkta gezinmeye ve acıktığında insan eti yemeye devam ediyor. İnsan eti konusunda yazarın detaylı anlatımı çoğu kişiyi rahatsız edebilir. Ama ben bunu yapış tarzına değil de arkasındaki neden ve duygulara odaklandığım için tiksinmedim. Mesela zombiler en çok beyin yemeyi seviyorlar çünkü böylece beynini yediklerini insanın geçmişine dair şeyleri kendilerininmiş gibi hissediyorlar. Zombi R de bundan bir nevi keyif alıyor. Yaşadığını ancak bu şekilde hissedebildiğini düşünüyor. Yine bir av sırasında Perry Kelvin adında genç bir adamı öldüren ve onun hayatını ve duygularını içinde hisseden R'yi sarsan bir şey oluyor. Genç adamın kızarkadaşı Julie'ye dair anıları onu beklenmedik bir şekilde etkiliyor ve ani bir kararla az önce onu öldürmeye kalkan kızı oradan, ölmekten kurtarmaya karar veriyor. Julie'yi havaalanına götürüyor. R'nin bu kurtarma eylemi ve insancıl tavırları Julie'yi şaşırtıyor tabii ki. Birkaç gün boyunca kızı evinde saklayan R, bir yandan da beyninin bir parçasını cebinde sakladığı Perry'nin anılarına gidip geliyor. Böylece Perry, Julie ve diğer Sağlar hakkında bilgi sahibi oluyor. İlk defa bir şeyler hissetmeye başladığını fark eden zombimiz yavaş yavaş Julie'ye aşık oluyor. Ve üstelik konuşmasının daha düzgün olması ve hissettiği duygular bu kızla birlikte bir şeylerin değiştiğini anlamasını sağlıyor. Julie'nin diğer Sağların bulunduğu Stadyum'a geri dönmesiyle R kendini yeniden bomboş hissediyor, zombi arkadaşı M'nin de kendisi gibi değiştiğini ona göstermesiyle R, Julie'ye yeniden ulaşmaya karar veriyor. Şiirsel bir anlatım, içinde barındırdığı harika şarkı sözleri ve tuhaf ama insanı etkileyen inandırıcı duygularıyla Sıcak Bedenler okunmayı hak ediyor. Zombileri yeniden canlandıran şeyin ne olduğunu ya da Sağların tükenmiş dünyada nasıl yeni bir hayat kurmaya çalıştıklarını kendiniz keşfedin. Bir yandan Perry'nin hissettikleriyle Sağların dünyası, diğer yandan da R'nin bakış açısıyla zombilerin dünyası bu kıyamet sonrası senaryosunda her şeyi derinden hissetmenize yardımcı oluyor. Zombileri sevmiyorum ya da tiksindirici buluyorum diyorsanız bir de Zombi R'yle tanışın. Şimdiye kadar karşılaştığım en iyi zombi hikayesi. Bu kitabı ilk başta internette yayınlamış yetenekli yazar Isaac Marion'a ve keşfedip yayınlanmasını sağlayanlara teşekkürler. Ve sizlere de keyifli okumalar.

Kara Melek
9/1004.09.2011

Baskı: Kara Melek

Vay canına diyorum. Uzun zamandır şöyle bol aksiyonlu aynı zamanda da aşk dolu bir kitap olsa da okusam diyordum. Kara Melek'i iyi ki gözüme kestirmişim. Drea/Andie harika bir karakter. Her şeye rağmen ayakta durabiliyor. Katilimiz ise ayrı bir olay zaten. Onu söylemeye gerek bile yok :) İkisinin arasındaki o bağı öyle derinden anlatmış ki yazar sabaha kadar elimden bırakamadım. Kitabın ortasında yaşanılan şeyin hikayeye bağlanışı harikaydı. İlk Linda Howard kitabımdı ve çok çok beğendim. Artık gözümü kırpmadan bu yazarı alabilirim.

Baskı: Yaratık Avcısı (Yaratık Avcısı, #1)

Yaratık Avcısı oldukça başarılı bir kitaptı. Hiç sıkılmadan okudum. Yazarı gayet yetenekli ve hayal dünyası için de ayrı bir tebriği hak ediyor. Yarattığı akla hayale sığmaz yaratıklar insanda gerçekmiş hissi uynadırıyor. Bir yandan da bu kadar detaya girebilmesi insanı ürkütüyor. Kitabın başlangıcında ölmüş bir adamın günlüğünü keşfeden bir adamla karşılaşıyoruz. Yaşamını kaybettikten sonra bulunduğu huzurevinde geriye sadece bir günlük bırakan Will Henry'nin yazdıklarına hiçkimse inanmıyor. Ve böylece yazar günlüğü bir de bizim zevkimize sunuyor. Günlüğe ve 1800'lü yıllara on iki yaşındaki Will Henry'le giriş yapıyoruz. Doktor Pellinore Waltrop'un asistanlığını yapan küçük çocuk ailesini bir yıl önce çıkan bir yangında kaybetmiş. Babasının da daha önce asistanlığını yaptığı Doktor tarafından kabul edilip hem evine hem de asistanlığına alınmış. Doktor Waltrop bildiğimiz doktorlardan değil elbet. O bir yaratıkbilimci. Diğer bir deyişle Yaratık Avcısı. İnsanların adlarını duymayı bir yana bırakın, varlıklarından haberdar dahi olmadığı korkunç yaratıkları araştırıp, bulup, gerekirse avlıyor. Onunki de babadan kalma bir meslek. Aileden kalan serveti ve babasının geride bıraktığı gizli saklılıklarla birlikte Doktor oldukça tuhaf bir insana dönüşmüş. Will Henry onu duygulardan yoksun olarak görüyor. Ve meslek aşkı her şeyin önünde geliyor. Malikanesinin mahzenini laboratuvar olarak kullanan Doktor, burada yaratıkları inceleyip, organlarını ve belki de yaratığın daha tuhaf parçalarını muhafaza ediyor. Birgün kapılarına gelen yaşlı bir mezar soyguncusunun getirdiği şeyle birlikte kitabın ilk yaratığıyla karşı karşıya geliyoruz. Yaşlı adamın getirdiği iki cesetten ilki genç bir kıza, diğeri de bir Anthropophagus'a ait. Anthropophaguslar kafası olmayan dev bir insanı andıran, ağızları karınlarında, gözleri ise omuzlarında bulunan ve insan etiyle beslenen tiksindirici yaratıklar. Genç kızın cesedine sarılı halde bulunmuş bu yaratık Doktoru çalışmaları için oldukça heyecanlandırıyor. Yaratığın her bir detayını anlatması hatta otopsisine bile geniş yer vermesi açısından kapakta da yazdığı gibi "mideniz çok hassassa okumayın." Eğer benim gibi normal bir mideye sahipseniz de o kadar da iğrenç gelmeyecektir. Dönelim konumuzuza; yaratıkların izini sürmeye başlayan Doktor ve Will Henry yaşlı mezar soyguncusu Erasmus Gray'le beraber mezarlığa gidiyor ve incelemelerine burada devam ediyorlar. Burada Gray'in yaratıklardan biri tarafından acımasızca öldürülmesiyle olaylar silsilesi hareket kazanıyor. Anthropophagusların doğal yaşam alanlarının aslında çok uzaklarda olması, Amerika'ya nasıl geldikleri konusunda hem bizim hem de Doktorun aklında soru işaretleri bırakıyor. Bir yandan da kasabada meydana gelen katliamla uğraşmaya çalışıyor yaratık avcısı ve asistanı. Kitap boyunca pek çok kez korkunç yaratıklarla karşı karşıya geliyor ve heyecanlı saheneler yaşıyorlar. Hem aksiyon, hem macera, hem polisiye, hem fantastik birazcık da gerilimin harmanlandığı bu hoş roman benim kalbim ve aklımda güzel bir yere oturdu. Tuhaf, küstah, ürkütücü diğer bir yaratık avcısı John Kearns'de hikayeye eklenince daha da sevilir hale geliyor. Bu arada kitabın sonunda yazar ikinci kitabın sinyallerini de veriyor. Birkaç baskı ve yazım hatası dışında baskısı gayet iyi ve kapak tasarımı bence yeterince başarılı. Rick Yancey'in yeni nesil yaratıkları kalıplaşmış diğer yaratıkları unutturacak türden. Ve eminim ki ileriki kitaplarda daha çok çeşit bizi bekliyor olacak. Okuyun ve onlarla tanışın.

Baskı: Ürperti (The Wolves of Mercy Falls, #1)

Ve işte aylardır beklediğim kitabı da sonunda bitirdim. Etkisinden çıkmaya çalışır bir halde yazıyorum bu yorumu. Kitabımız kurtadamları konu alıyor. Ama bu bildiğimiz türden kurtadamlar değil. Yazar, miti değiştirmiş bence oldukça anlamlı ve güzel olmuş. Ürperti'nin kurtları soğuk havalarda kurt formuna geçiyorlar. Sıcak olduğunda ise yeniden insana dönüşüyorlar. Ama belirli bir zaman sonra ölene kadar öyle kalmak üzere kurda dönüşüyorlar. Hikaye Mercy Falls isimli bir kasabada, Grace adlı küçük bir kızın kurtlar tarafından ısırılmasıyla başlıyor. Grace bu olaydan sonra dönüşmesi gerekirken kurtadama dönüşmüyor. Bu da kitap boyunca aklımızda bir soru işareti olarak kalıyor. Grace, 8 yaşında ısırılmasından 17 yaşına kadar ormandaki kurtları sessizce izliyor. Özellikle de sarı gözlü olanı... Sarı gözlü kurdumuz -asıl adıyla Sam- Grace'i o faciadan kurtaran kişi. Ve o da kıza karşı platonik bir aşk besliyor. Yıllar boyunca birbirlerini izleyip duruyorlar, ta ki kasabadaki kurtlar bir oğlanı öldürüp tehlikeli ilan edilene kadar. Aslında oğlanın -Jack- ölmediğini siz de tahmin etmişsinizdir. Ama kasaba halkı öyle sanıyor ve kızgın kalabalık edasıyla kurtları avlamaya başlıyorlar. Sam, vurulup kendini zorla Grace'in evinin önüne atıyor. Kızımız canından çok sevdiği kurdunu insan olarak görünce ilk olarak bir şaşırıyor tabii. Ama hemen onun gerçek olduğuna inanıyor ve Sam'in kalacak yeri olmadığı için onu kendi odasında saklıyor. Yani Grace Sam'in bir kurtadam olduğunu biliyor. Aslında kız çok fazla şey biliyor. Kurtları hissediyor ve temel özelliklerine de sahip. Sam ile Grace tüm zorluklara rağmen birlikte olmaya çalışıyorlar ve bunu uzun bir süre de başarıyorlar. Sam'in yeniden kurda dönüşmemesi için Grace onu sıcak tutmaya çok çaba harcıyor. Ve yeni kurt Jack yavaş yavaş kasabayı karıştırmaya başlıyor. Jack, kızkardeşi Isabel'e görünüp yaşadığını, dolayısıyla da doğaüstü bir şeyler döndüğünü belli ediyor. Bunun yanında Sam'in sürüsü de bir yandan gizli işler çeviriyor. Kitapta klasik bir konu var diyebilirsiniz. Ama konuya ve yapılan aptalca reklamlara kanmayın derim. Maggie Stiefvater oldukça yetenekli bir yazar. Kitap kışın en soğuk zamanlarında geçtiğinden o soğuğu içinizde hissediyor, doğa betimlemelerine hayran kalıyorsunuz. Duyguları anlatma biçimi de cabası... Üstelik Sam'in yazdığı şarkılar ve okuduğu şiirler de harika. Sırf bunlar için bile farklı ve okumaya değer bir kitap. Maggie'nin yeteneği bu kadarla da sınırlı değil, kitabın tanıtım fragmanı da insanı etkiliyor. Fragmannı ve arka planda çalan müziğin ve de bu hayran kaldığım kapak tasarımının arkasında Maggie Stiefvater'ın imzası var.

ÖncekiSayfa 2 / 2Sonraki