
Puanlar ve değerlendirmeler
Bu okurun kitap puanları ve yazılı değerlendirmeleri.
Baskı: Bakirenin Aşığı
Aslında Kraliçe’nin Soytarısı’nın devamı niteliğinde bir kitap olmuş. Kraliçe’nin Soytarısı’nda tanıtılan Robert Dudley ile karısı Amy Dudley bu kitapta başrollerdeler. Ama bir farkla Kraliçe’nin Soytarısı’nda Sir Robert Dudley’den hoşlanmış, yanlış bir ailede doğmuş ve yanlışlara evet dediği için başı derde girmiş bir olduğunu düşünmüştüm; karısı Amy Dudley’i ise kıskançlığı ve Hannah’a karşı düşmanca tavırları nedeniyle sevimsiz bulmuştum. Bakire’nin Aşığı kitabında iki karakter hakkındaki fikirlerim 180 derece değişti ve tam tersine döndü. Amy Dudley karakteri, kısıtlı aklı olan, kocası tarafından sevilmeyen ama ona çok aşık olan ve vefa ile kocasının yolunu beklemiş bir kadın olarak verilmiş. Bir insana aptallık yaptığı için kızardım, ama elde olsa kim aptal olmak isterdi diye düşünüyorum artık. Eminim kimse istemezdi. Bu kişinin elinde değil, kısıtlı yaratılmış kişilere kızmak yerine onlara acımak lazım ve daha akıllıların haline şükretmesi gerek diye düşünüyorum. Kitaptaki Amy karakterine çok acıdım. Kocası dahil herkes tarafından kullanılan zavallı kadın. Sir Robert Dudley karakteri ise, babası gibi kendini her şeyin üzerinde gören, her şeyi istediği hale getireceğine emin, ukala, kendini beğenmişin teki. O hapisteyken kendisini bekleyen karısına bir ev açmadan, onu oradan oraya misafirliğe gönderen bir adam. Kraliçe Elizabeth’in sevgilisi olduktan sonra hayali kurduğu İngiltere Kralı olmak için karısını boşamak isterken önce karısı ile beraber olup sonra senden boşanmak istiyorum diyecek kadar düşük bir adam.
Baskı: Alacakaranlık (Alacakaranlık, #1)
Benim için Alacakaranlık Vampili Aşk hikayesidir.
Baskı: Kraliçenin Soytarısı
Yazar bu kitabı “Kraliyet Saraylarındaki en dürüst kişiler aslında soytarılardır.” düşüncesinden yola çıkarak yazmış sanırım. Kitabın başkahramanı Hannah isimli İspanyol Yahudi’si yani Seferad bir genç kız ve olaylar onun ağzından naklediliyor. Annesi engizisyon tarafından yakılmış, babası ile kaçmak zorunda kalmışlar. Yakalanma korkusu içinde İngiltere’ye yerleşip, kendilerini iyi bir Protestan olarak gösterirlerken, Hannah’ın dükkanlarına gelen Robert Dudley ile John Dee’nin yanında bir melek görmesi üzerine Kral Edward’ın sarayına soytarı olarak alınıyor. Genç Kral Hannah ile konuştuğunda ondaki dürüstlüğü görüp saraya alıyor. Ama Hannah soytarı olmak istemeyince Robert Dudley’in babası şantaj ile kendi casusları yapıyor. Hannah ve babasının inançlarını gizlemek için inançlarına ters hareket etmek zorunda olmaları, Yahudilerin orta çağ Avrupa’sında gördüğü muamele anlatılıyor ve son çare olarak güvende yaşamak için Türklerin ülkesine kaçmaktan bahsediliyor. Avrupa tarihinde Yahudiler için en güvenli yerin Müslümanların yanı olması hep dikkatimi çekmiştir. Hannah bir çeşit kahindir, gaipten haberler vermektedir. Genel de Hannah gaipten haber verme yetisini kontrol edememektedir. Bu nedenle Hannah’a ayna kullanarak fal baktırırlar. Hannah’ın casus olarak Prenses Mary’nin yanına gönderilmesinden sonra genç Kral Edward’ın ölümü sonrasında Jane Grey’in Kraliçe ilan edilmesine karşı başlayan halk isyanı ile Prenses Mary’nin Kraliçeliğe yükselişi ve Hannah’ın onun soytarısı olması anlatılıyor. Kraliçe Mary tahtını gasp edip başkasını Kraliçe yapan Dudley ailesini cezalandırmasından sadece kulede tutulan ve akıbeti belirsiz olsa da Robert kurtulur. Hannah’ın saflığı ve onun aracılığı ile bir Protestan isyan başlatır. Bilindiği üzere, İngiltere başta Katolik’tir, Kral koyu Katolik bir İspanyol olan Argonlu Katherine ile evlidir. Katolik Kilisesine göre boşanma yoktur; Bunun için Anne Kral Boleyn ile evlenmek için Protestanlığa geçer. Argonlu Katherine’nin kızı olan Mary için Katolik inancı hem annesinin inancı ve çocukluğunda annesinin ona öğrettiği inançtır hem de Katolikliğe göre boşanma olmadığından yasal olarak Kral’ın tek meşru kızı o dur ve böylece taht onun hakkıdır. 8. Henry’nin ikinci karısından olan kızı Elizabeth ve üçüncü karısından olan oğlu Edward ise Protestan Anglikan inancını ısrarla savunmuşlardır, böylece annelerinin 8. Henry ile evliliklerini ve doğumlarının meşruiyetini savunmuşlardır. Bu arada İngiliz toplumu hükümdarların keyfe keder veya menfaat gözeten tutumları yüzünden durmadan mezhep nedeniyle çalkantı içindeydi. Bir Katolikler, bir Protestanlar işkence ve katliama uğramıştır. İngiliz halkı Prenses Mary’iyi Kraliyetin yasal varisini olarak görmesine rağmen bir İspanyol ile evlenmesine karşı çıkmışlar. Benim düşünceme göre İngilizler son derece milliyetçidirler. (sakın bu Milliyetçiliği militarist anlamda anlamayın, kendilerini farklı ve özellikli bir millet olarak gören bu farklılıklarını korumak isteyen bir anlayış ) bağımsızlıklarını kaybedip, İspanya İmparatorluğunun bir ili olmaya karşı çıkışlarına bayrak olarak Anglikan inancına sarılmaları inançtan çok milliyetçilik nedeniyle olmuş bence. Kitapta en ilgimi çeken nokta “Mary” karakterinin evriminin verilmiş olması. Halkın sevdiği ve sevgi dolu bir insan olan Mary’nin “Kanlı Mary”e dönüşmesi, kız kardeşi Elizabeth’den nefret etmesi ama yinede Elizabeth’i öldürtmek istemeyişi iyi anlatılmış. Bu konu hep ilgimi çekmiştir. Çünkü Elizabeth’i öldürtse mezhep kavgası sona erecekti, hem Elizabeth’in ona ihanet ettiğini ve babasının kızı olmayabileceğini düşünürken ve önüne geleni öldürtmek için emir verir Lonndra’yı darağaçları ile süslerken niye Elizabeth’i öldürtmedi acaba? 17 yaşında iken Elizbeth’e baktığı ve o yaştaki genç kızların bebek sevgisi ile ona bağlandığı için mi? :thinking Hannah karakteri ise çelişkilerle dolu, Lordu Robert’a aşık ama ondan yüz bulamıyor, nişanlısı Daniel ile ilişkisi çelişkiler içinde. Fransaya gidip nişanlısı ile evleniyor ama Daniel’in ailesi ile sorunlarını aşamayınca Daniel’in başka bir kadından çocuğu olmasını bahane ederek onu terk ediyor. Calais şehrinin Fransızlarca geri alınması üzerine aşamayınca Daniel’in oğlunun annesi ölürken çocuğu Hannah’ya verir. Hannah çocuk ile İngiltere’ye gidip, onu büyütüyor ve yıkılmış haldeki Kraliçe Mary’nin yanında kalıyor. Kocasını savaş esiri olmaktan kurtarıyor. Başta yapmak istemediği her şeyi sonradan yapmaya gönüllü hale geliyor. Nişanlısı Daniel karakteri de çok ilginç lafını esirgemeyen biri. Okumayanlara tavsiye ederim.
Baskı: Eldest - Bilgelerin Antlaşması (Kitap II)
Eragon'dan sonra yazarım büyüdüğünü düşüncelerinin daha olgunlaştığını hissediyor insan. Konu ile ilgili gelişmeler ve geçmiş aydınlanmaya başlıyor.
Baskı: Eragon - Ejderha Süvarileri'nin Mirası (Kitap I)
Yazarın bu kitabı 16-17 yaşında yazdığı düşünülünce kitap oldukça derli toplu. Sunum ilgi çekici olmuş. Okumayanlara tavsiye ederim.
Baskı: Cerrah (Rizzoli & Isles, #1)
Cerrah, Tess Gerritsen'in en iyi romanlarından biri bana kalırsa. Rizzoli&Isles serisi kitaplarını yazarın diğer kitaplarından genelde daha çok beğenirim. Ama Cerrah ve devamı Çırak'ın yeri bende ayrıdır.
Baskı: Çırak (Rizzoli & Isles, #2)
Çırak, Cerrah'tan sonra Tess Gerritsen'in en iyi romanlarından biri. Rizzoli%Isles serisi kitaplarını yazarın diğer kitaplarından genelde daha çok beğenirim. Ama Cerrah ve devamı Çırak'ın yeri bende ayrıdır.
Baskı: Latife Hanım
Latife Uşakkizade, zengin bir ailede doğmuş ve el bebek gül bebek yetişmiş, hayatta hiçbir konuda yokluk yaşamammış, onun için önemli olan bir şey için çaba sarf etmemiş, çocukluğu ve gençliği boyunca zorlukların ötesinde yaşamış. Zengin ve demokrat babası onu çölün içindeki bir vahada yaşatır gibi, Osmanlı devrinin kadına bakış açısı ile ezilmeden İzmir’de yaşatmış. Latife Hanım, akıllı ve yetenekli bir insanmış, ülkesinin hatta çağının ötesinde yetişmiş ve 20. Yüzyılın son çeyreğinde Batılı ülkeler de görülen çağdaş kadın tipinde bir karakter geliştirmiş. Bu onun hem en büyük kazancı, hem de felaketi olmuş bana kalırsa. Aile serveti sayesinde hayranı olduğu Mustafa Kemal Paşa ile tanışmak ve sahip olduğu yetenekler ve eğitimi sayesinde ona yakın olmak ve gözüne girmek, sonunda ise evlenmek şansını elde etmiş. Ocak 1923’de evlendiklerinde henüz Cumhuriyet bile ilan edilmemişti. Latife Hanım’ın kocasına mebus (milletvekili) olmak için baskı yaptığı kitapta uzun uzadıya anlatılıyor. Latife Hanım bu isteğine sebep olarak da, İngiltere’de 1918’de kadınlara seçme ve seçilme hakkı verilmesini göstermiş. İngiltere’de kadın hiçbir zaman çarşafa veya cumbaya hapsedilmemiştir, hatta tarihleri güçlü kraliçelerle doludur. Örnek: Adam öldürme konusunda fazla çekinmediğinden Kanlı Mary denilen I. Mary ile kız kardeşi I. Elizabeth -İngiltere’yi dünyanın en büyük deniz gücü yapan kişidir. İngiltere tarihinin gelmiş geçmiş en ihtişamlı zamanında hüküm süren Kraliçe Victoria vardır. Bu Kraliçelerin yetiştiği, hüküm sürdüğü ve 1870’lerden itibaren kadın hakları konusunda büyük direnişlerin olduğu bir İngiltere ile iki kadının şahitliğinin bir erkeğe eşit sayıldığı, kendisi de dahil kadınların çarşaf giydiği Cumhuriyet öncesi Türkiye’sin de illa ben kadın milletvekili olacağım demesini ve bu konudaki aşırı baskıcı tutumunu, gençliğine, toyluğuna ve Her iki ülkenin tarihlerini ve gerçeklerini tam algılayamamasına bağlıyorum. Latife hanımın evlendiğinde 22-23 yaşında olduğu düşünülürse çok şaşırtıcı değil bu yaklaşımı, çünkü gençler sabırsızdırlar, istedikleri şey hemen o anda olsun isterler, ayrıca her şeyi en iyi onların bildiğini, kimsenin bir şey bilmediğini düşünürler. Gençlerin bu aceleciliği iyi bir şeydir, bu acelecilik toplumsal gelişmeyi sağlar. Ama toplumları yaşlılar idare ettiğinden gelişim daha yavaş olur. Toplumsal değişimler bir günde olmaz, ama Türkiye Cumhuriyetinin 15 yılda geçirdiği metaformoz dünya tarihinde olmuş en hızlı siyasi, hukuksal ve toplusal gelişimdir ve eşi benzeri yoktur. Sovyet İhtilali sonrasında olan değişim bile bu kadar geniş kapsamlı değildir. Yinede toplumsal gelişim çocuğun yürümesi gibidir, önce tutunup kalkar, sonra duvarları tutarak yürür, dengesini sağlayınca birkaç adımla yürümeye başlar, yürümekte deneyim kazanınca koşmaya başlar. Latife Hanım ülkenin toplumsal değişimini yürümeden koşsun beklemiş. Gençler ailelerinin güvenli şemsiyesi altında ve yaşlı insanlardan daha eğitimli ve bilgili olmaları nedeniyle onları büsbütün cahil yerine koyarlar genelde. Doğru, yaşlılar daha az bilgili olabilirler ama yaşam okulundan mezun olmuşlardır, hayat deneyimleri vardır. Gençlerin ise hayat deneyimleri henüz çok azdır, ama bunun farkında olmayacak kadar iddialı, gururlu ve üzülenecek kadar saf ve masumdurlar. Her neslin gençleri diğer insanlardan ve hayattan darbe ala ala onlarda bu deneyime sahip olurlar zaman içinde. Aynı bizim gibi. Ne yazık ki kimse başkalarının deneyimlerinden faydalanamıyor, ancak yaşayarak öğreniyor. Latife hanım da aynı sonuca ulaşmış kitapta, çünkü yaşlılığında “ gençtim, deneyimsizdim, ne yapacağımı bilemedim” tarzı şeyler söylediğinden bahsediliyor. Mustafa Kemal Paşa’nın etrafındakiler saray protokolü bilmezlerdi ama hayatı ve entrika çevirmeyi bilirlerdi. Ayrıca, bırakın Latife Hanım’ın milletvekilli olmasını, yurt gezisinde yüzü açık resimleri gazetede çıktı diye “bu halk bunun için mi öldü, Mustafa Kemal Paşanın karısı soyundu dökündü” demişler. Bunu diyenlerin galiba gözünde tavukkarası varmış, Latife Hanım hep kapalıyken Fethi Okyar’ın karısının resimlerde kollarının çıplak olduğu belli, ama ona laf eden olmamış. Tüm gözler Mustafa Kemal Paşa’nın karısının üzerindeymiş anlaşıldığı kadarıyla. Ama ne yazık ki Latife Hanım bu halde bile kadınların durumunun vahametini, ülkenin gerçeğini algılayamamış. Latife Hanım, Çankaya’ya akşam yemeğine eşleri ile frak giymiş olarak gelmelerini istermiş. Ama o devirde kadınların durumu belli, memleketin hali belli, gelenlerin eğitim düzeyi belli, bu talep oldukça abes kaçıyor o şartlarda. Kadınlar çarşaflı ve kaçgöç varken kaç kadın gece elbisesi ile kocasının kolunda yemeğe gelir ! Sonra milletin yiyecek yemeği yokken frak diktirecek parayı nereden bulsun? Hatta o devirde Ankara’da frak diken tezi var mıydı acaba? Sonra yemeğe gelenlerin görgüsü bilgisi meselesi var. Bu konuyla ilgili olarak İsmet İnönü’nün şu sözünü aktarayım: “Ben ömrümde ilk kez Lozan görüşmelerine gittiğimde ayağıma potin (ayakkabı) giydim, çocukken çarık, askeriyeye girdikten sonra ise çizme giyerdim.” Dikkatinizi çekerim, İsmet Paşa Lozan’a gittiğinde 39 yaşındaydı. Latife Hanım, kocasını korumak ve az içki içmesini sağlamak için Avrupa saray protokolü uygulama çabasındaydı. Kocasını korumaya çalışması çok doğru bir hareketti ama o devre ve topluluğa uymayan yöntemler seçmiş. Eğer boşanmasalardı, Atatürk, eminim daha uzun yaşardı. Ayrıca, Latife’nin oldukça güçlü bir karakteri varmış ve bu karakter gençliğin pervazsızlığı ile çevrelenmiş, zenginlik ve üstünlük duygusu ile pekişmiş bir durumdaymış. Latife Hanım, kendinden zayıf karakter ve konumda biri ile evlenmezdi, evlense bile karakteri zayıf bir erkeği ezerdi. Latife Hanım ise dünyanın en büyük emperyalistlerine kafa tutmuş, onları yenmiş, güçlü ve muzaffer bir komutan ile evlenmişti. Kocası hem güçlüydü hem de yaşça büyüktü. Atatürk'ün kendinden 18 yaş küçük karısının kendini idareye kalkmasını hazmedemediği ortada. Daha yaşlı ya da daha Anadolu kafalı bir kadın kocasına doğrudan meydan okumaz dolaylı yollarla onu ikna ederdi. Hem koca kendi dediğinin olduğunu düşünerek mutlu olurdu, hem de kadın istediğini yaptırmış olurdu. Latife Hanım 20. Yüzyılın son çeyreğinde doğmalıymış. Sonra Latife Hanım’ın kocasına Kemal demesi o günler için fazla devrimci gelmiş insanlara. O zamanlarda kadınlar kocaları için sosyal statülerine göre Beyefendi, Bizim Bey, Efendi, Benim Adam, hatta Benim Herif derlermiş. Yaşlılarda hala vardır bu hitap tarzı. Kitapta oldukça ilginç gazete haberleri vardı. Mustafa Kemal Paşa ile Latife hanım’ın evlilik haberlerinden birine çok güldüm. Bir ABD gazetesi Mustafa Kemal Paşa’nın Osmanlı sülalesinden bir eş seçmediğini yazmış. Amerikan gazetesi Mustafa Kemal Paşa’yı Enver Paşa ile karıştırmış ve neler yapabileceğini kavrayamamış. Ayrıca yine bir ABD gazetesinde , Mustafa Kemal Paşa’nın kalp krizi geçirdiği ölümü halinde ülkeyi Latife Hanım’ın yönetebileceğini yazması hiç bir şey bilmediklerini yada gönüllerinden geçeni yazdıklarını düşündürüyor. O devirde bir kadına ülkemi bırakırlar? Sonra Latife Hanım’ın ülkeyi yöneteceği ama halife olamayacağını yazmasına önce şaşırdım sonra güldüm. Ne demezsiniz Atatürk halife olmak istermiş gibi ya da halifelik makamını Cumhuriyet içinde korumak istermiş gibi. Her zaman ki yabancı basın halleri. İpek Çalışların Latife Hanım kitabında hoşuma gitmeyen tek iki nokta oldu. Birincisi, İpek Çalışların defalarca belirttiğine göre Mustafa Kemal Paşa, Latife hanıma çok aşıkmış. Bana biraz fazla romantik bir yaklaşım gibi geldi. M. Kemal Paşa Latife Hanım'a aşık olabilir, olmaya da bilir. Bu çok önemli değil bana kalırsa. Aşk iki kişinin arasındadır. Atatürk, Latife ile evlendiğine göre onda bir şeyler bulmuş ve ondan hoşlanmış olmalı yoksa o devirde istediği kadınla evlenebilirdi. Ayrıca Mustafa Kemal, Latife’yi kafasındaki kadın tipine uygun bulmuş olmalı. Batılı, modern kafasındaki devrimler için Türk Kadınına örnek olacak, eğitimli bir kadın. Çünkü Latife Hanım ile boşandıktan sonra Atatürk devrimlerde Mevhibe Hanımı örnek göstermiştir. Mevhibe Hanım Atatürk’ün emriyle çok tutucu olmasına rağmen, başını açıp, saçını yaptırıp, balo verip, baloda dans etmiş ve ilk otomobil ehliyeti alan kadın olmuştur. Otomobilden korkmasına rağmen araba ile Ankara caddelerinde tur atmıştır. İkincisi ise, Kitap'ta Mustafa Kemal Paşa’nın sosyal devrimleri ve kadınlara verdiği haklar ile ilgili olarak Latife’nin onu zorladığı ve yönlendirdiğinin ısrarla altını çizilmiş. Eğer Mustafa Kemal Atatürk kadının düzeyinin yükseltilmesi meselesini gerçekten yapmak istemeseydi, 2,5 yıl kadar evli kaldığı ve babasının evine gönderdiği eski karısının zamanında dedikleriyle yapmazdı. Mustafa Kemal Atatürk kadının sosyal rolünün yükseltilmesi ve kadına eşitlik verilmesini istediği için yaptı, Latife Hanım yıllar önce ondan istediği için değil. Bence, bu teziyle İpek Çalışlar bu konuda Atatürk’ün dehasını azımsamış oluyor. Latife Hanım’ın bıraktığı ve kasada tutulan evrakların açıklanmasını istiyorum, neyse görelim bakalım. Milletin kafasında şüphe kalmasın. Ben Mustafa Kemal Atatürk’ü çok severim, onun bu ülke için yaptıklarını sonuna kadar desteklerim, ama insan olarak ona tapmam. Atatürk’ün put yapılmasına da karşıyım. Bir lideri put yapıp halkı ona taptırmaya çalışmak dünyadaki en tehlikeli iştir. Lenin ve Saddam Hüseyin’in dev heykellerinin nasıl yıkıldığını gördük. Putlar yıkılmak için vardır. Kabe’ deki putlar, Bizans’taki ikonlar gibi. Her insan özel hayatında hata yapabilir, boşanabilir bence, bizi ilgilendiren ülkesi ve o ülkenin insanları için ne yaptığı olmalıdır, onun özel hayatı ile siyasi askeri başarılarını karalamak değil. Latife Hanım’ın bıraktığı evraklar bir şeyi değiştirmez. Mustafa Kemal Atatürk'ün siyasi ve toplumsal olarak bu ülke için yaptıkları mükemmeldir. Mustafa Kemal ülkesinin nasıl olması gerektiğini kafasında planlamış ve onu uygulamış, hayata geçtiğini görmüştür. Ölümünün ardından 75 yıl geçmesine rağmen eseri olan Cumhuriyet yaşamaktadır. Türkiye Cumhuriyeti yaşadığı sürece Gazi Mustafa Kemal Atatürk’te yaşayacaktır, benim inancıma göre.
Baskı: Kadının Adı Yok
Üniversiteye giderken iki boş ders esnasında arkadaşımdan alıp okuyup geri verdiğim bir kitap. Kitabın mottosu kadınlar "Sakın evlenmeyin!" ve "Sakın Çocuk Doğurmayın!". Evlilik sizi bir erkeğin eline oyuncak eder, çocuk doğurmak sizi yaşlandırır ve çirkinleştirirdi. Evli olmadığı adama para veren zengin ve ünlü kadınları, evlilik dışı ilişkilerde senelerce dayak yiyip yine o adamdan vazgeçemeyen toplumsal statüsü yüksek, maddi gücü olan, eğitimli kadınları görünce kadının ilişkide aşağıda kalmasının evli olup olmamasına ya da sosyal statüsü ile alakalı olmadığın kadının ilişkideki tavrı ile birebir bağlantılı oluyorum. Çocuk doğurmanın insanı yaşlandırdığı savına gelirsek Uma Thurman 42 yaşında üçüncü kez anne oldu, Monica Bellucci ikinci çocuğunu 45 yaşında doğurdu, Yeşim Salkım ikinci çocuğunu 43 yaşında doğurdu. Victoria Beckham üç çocuk doğurdu,Victoria's Secret markasının 'Melek'lerinden Alessandra Ambrosio iki çocuk annesi olduğu halde kusursuz fiziğe sahip. Duygu Asena'nın saptamasına bakarsak bu kadınlar şişman, çirkin kadınlar olmalıydı. Rahmetli Duygu Asena kendi hayat düsturları üzerinden bu kitabı yazmış. Sizin kendinize saygınız varsa kocanızında size saygısı vardır. Zaten siz kendinize saygı duyuyorsanız, saygısız bir adam kocanız olarak kalamaz. Doktorların dediğine göre sağlıklı bir kadın hamile iken iyi beslendiği sürece fiziksel olarak kendisini yıpratmadan dört doğum yapabilir. Ayrıca kadınlar doğum yapmaz ise insan ırkı nasıl üreyecek meraktayım. Henüz mekanik-yapay rahim icat edilemedi. İnsanoğlunun soyu kuruyabilir bu görüşte çok kadın olursa.
Baskı: Cehennem (Robert Langdon, #4)
Kayıp Sembol'de hissetiğim gibi sonunda hayal kırıklığı yaşadım. Konusu itibarı ile ilginç bir konuyu anlatıyordu. Gerçek bilgilerde var hikayede ama Dan Brown'ın okuyucuyu ters köşe etme merakı yüzünden sonunda her şey tepetaklak olmuş gibi hissettim.
Baskı: İki Şehrin Hikayesi
İki Şehrin Hikayesi en sevdiğim eserlerden biridir. Hele başlangıç cümlesi beni en çok etkileyen cümledir. Herhalde bu cümle ile rekabet edecek tek cümle William Shakespeare'in Hamlet'in "Olmak ya da olmamak" olabilir diye düşünüyorum. Romandaki parlak ama istikrarsız sarhoş avukat Sydney Carton karakteri gibi aşkının mutluluğu için kendini feda eden bir erkek karakter edebiyat tarihinde sanırım yoktur. Ya da ben okumadım veya hatırlamıyorum. Böyle bir adam gerçek hayatta var olamaz. Charles Dickens'ın bir erkek olarak böyle bir karakter yaratması ise inanılmaz. Önünde şapka çıkarmak lazım. 18. yüzyıl Londra ve Paris'inin anlatıldığı kitapta. 1789 Fransız ihtilalindeki Jacobenlerin kan dökme merakını, ihtilal ortamında her zaman yapılan haksızlıkları çok iyi gözler önüne seriyor. Bu kitabı okumayanlara tavsiye ederim.
Baskı: Da Vinci Şifresi (Robert Langdon, #2)
Da Vinci Şifresi, okuduğum ilk Dan Brown romanıdır.Çok hoşuma gittiği için diğer kitapların okumuştum. Da Vinci Şifresi, kurgu olarak Dijital Kale, Melekler ve Şeytanlar, Kayıp Sembol ve Cehennem ile aynı şablona sahip. Harvard Üniversitesi'nden Simge Bilim Profesörü Robert Langdon, Pariste iş gezisindeyken, gece yarısı, Louvre Müzesinin yaşlı müdürünün ölü bulunduğu haberini alır. Langdon ve Müdürün torunu olan çok yetenekli Fransız kriptoloji uzmanı Sophie Neveu, cesedin etrafındaki izleri takip ederek bu garip esrar perdesini aralamaya çalışırlar. Büyük usta bu sırrı herkesin görebileceği bir yere, ünlü eser Mona Lisa tablosuna gizlemiştir. Çok ilgi çekici bilgilerle dolu. Bu kitabı okuyacaklara tavsiyem Tapınak Şovalyeleri ve Leonardo Da Vinci hakkında siraz araştırma yapmaları. Yoksa ne neydi diye çok şeyi anlamakta zorluk çekebilirler. Kitap Hristiyan dünyası için bir bomba olsa da Müslümanlar için çok anlaşılır bir yapıya sahip. Hz. Muhammed'in soyu bilindiği üzere en küçük kızı Hz. Fatma'nın oğulları Hz. Hasan ve Hz. Hüseyin'in torunları üzerinden devam ediyor.
Baskı: Açlık Oyunları (Açlık Oyunları, #1)
Antik Yunan mitolojisindeki Aegeus oğlu Theseus'un hikayesinden başlayarak kurguyu oluşturmuş Suzan Collins. Bence serinin en güzel ve akıcı kitabı. Okumayanlara tavsiye ederim. Theseus'un öyküsü: Girit kralı Minos'a yenilen Atinalılar, barış anlaşması gereğince dokuz yılda bir, Minotor adlı öküz başlı canavara yedi genç kız ve yedi genç erkeği kurban etmek zorundadır. Theseus, canavarla savaşmaya gönüllü olur. Babasına eğer muzaffer olursa dönüşte beyaz bir yelken açacağını söyler. Kral Minos'un kızı Ariadne, Theseus'a aşık olur ve Minotor'un içinde bulunduğu labirentten çıkabilmesi için ona bir ip yumağı verir. Theseus, Minotor'u öldürür ve Atinalı gençleri kurtararak ip yumağının yardımı ile labirentten çıkmayı başarır.
Baskı: Melekler ve Şeytanlar (Robert Langdon, #1)
Dan Brown'un en iyi üç kitabından biri. Kurgusu, olay akışı ve beklenmedik finali ile çok ilgi çekici insan elinden bırakamıyor. Papalık hakkında bir çok bilgide içeriyor. Okumayanlara tavsiye ederim.
Baskı: Aşk
Aşk Kitabında yazar hiç tarihsel gerçeklik ile ilgilenmemiş. Kendine has bir dünya kurmuş. Tarihsel gerçekliği tahrif etmiş ama kitabın arkasına bir uyarıda eklememiş. 1245'de geçen yıl yani 1244'de Selçuklu hükümdarı Cengiz Han'ın 100 elçisini öldürttü diyor. Cengiz adını Çinliler kullanırdı Türkler Temuçin derdi bu bir, ikincisi Cengiz Han 1225'de öldü adam mezarından mı elçiler gönderdi anlamadım. Bu olay tarihte Otrar Faciası olarak bilinen olaya benziyor ama o olay Harzemşahlar ile Cengiz Han arasındadır. Olayda şöyle olmuştur: Bir Moğol ticaret kervanının Harzemşah valisi İnalcık'ın emriyle yağmalanması ve hayatta kalanların hakaret amacıyla sakallarının yakılıp geri gönderilmesi yüzünden Moğollarla ilişkiler bozuldu ve moğol istilası başladı. Harzemşahlar tarih oldu. Bu olay tarihe Otrar Faciası olarak geçti. Kervanı yağmalatma sebebi, Moğol kervanındaki pahalı eşyalar ve değerli kervan mallarıydı; Bazı kaynaklara göre ise kervan Cengiz Han tarafından casusluk amacıyla gönderilmiş ve bundan kuşkulanan Otrar valisi ise kervandaki tüccarları öldürmüştür.
Baskı: Kahperengi
Kahverengi gözleri olan bir kadın ve bir erkeğin göz rengini tanımlamak için kullanılmış Kahperengi. Konu çok bildik ve tanıdık. Okuması çok kolay bir kitap iki akşamda bitti. Kenar mahallelerin kavgalı dövüşlü aile kavgalarından İstanbul'un zengin gençlerinin gece hayatına uzanıyor. Kitap uzun ve karmaşık değil. Kitabı okurken sinir oldum bu kitabın adı Kadının Haysiyeti Yok olmalıymış. Ben aşığım çok aşığım diye sünepe olan Narin'in durumu sadece genetik ve görerek öğrenme durumu... Fırat karakteri tek kelimeyle mahallenin köşebaşlarında duran adi mahalle delikanlılarından. Kitaptaki en güzel karakterler acısına merhem olan Narin'e sahip çıkan Deniz karakteri ile sarhoş bir zengin bebesi iken olayların ortasında kendini bulan ve toparlanan Atıf karakteri.
Baskı: İtalyan Gelin
Kitap Gioffre Borgia'nın karısı Napoli Kralı Alfonso II 'nin kızı Prenses Sancha'nın ağzından anlatılıyor ve tarihi bilgiler doğru. Hatta eksikleri var. Tarihi Roman sevenlere tavsiye ederim. Borgia dünyada yaşamış en ahlaksız ailelerden biridir. Papa VI. Alexander adını alan Rodrigo Borja aslen İspanyol olmasına rağmen İtalyan olan Borgia soy adını kullanmış. Rodrigo Bogia papaz olmasına rağmen sayısız metrese sahipti. Metreslerinden olan Giovanni (Juan) Borgia, Cesare Borgia, Lucrezia Borgia ve Gioffre Borgia'yı Papa VI. Alexander resmen çocukları olarak kabul etmiştir.Aile içi yaygın ensest ilişkileri ve Borgia'ların düşmanlarını arsenik ile zehirlemelerini gerçekçi ile de ünlüydüler.
Baskı: Adı: Aylin
600 yıllık Osmanlı Devletine olan bağlılık ile değişen ülke ve dünya düzeni arsında sıkışıp kalan Osmanlı aristokrasisinin ikilemini anlatıyor Veda romanı. Eski ve yenin karşı karşıya geldiği iki nesil.
Baskı: Sultanı Öldürmek
Kitabı genel olarak beğendim. Mekanlar, İstanbul'un Yöneticileri, Sikkeler hepsi güzeldi. Ama bir karaktere uyuz oldum:Leyla Barkın.Ne çar çar bi kadın bu kadın nasıl Topkapı müzesinin müdürü olmuş dedirtti bana. Ben İstanbul'u çok iyi bilmesem bile ondan iyi tahminde bulundum bir sonraki cinayet yeri hakkında. İstanbul'un önde gelen eserleri zaten gözümüzün önünde ne saçmalatmış Ahmet Ümit bu karakteri diye kendi kendime sordum.
Baskı: Bab-ı Esrar
Bence Şems-i Tebrizi cinayetini en iyi anlatan kitaptır bana kalırsa. Kitapta tarihsel gerçek korunmuş aynı zamanda.
Baskı: Dijital Kale
11 Eylül saldırlrarı sonrası tüm dünyada gerçekleştirilen dijital gözlemlemeyi 1998'de kitap haline getirerek Dan Brown önemli bir konuya parmak basmış. Dijital Kale formatını, Dan Brown Robert Langdon karakterinin başrolde yer aldığı Melekler ve Şeytanlar, Da Vinci Şifresi, Kayıp Sembol ve Cehennem kitaplarında da tekrarladı.
Baskı: Hayvan Çiftliği
Gerge Orwell'in yine geleceğe dair çok başarılı saptamalar yaptığı bir romanı. Komünizm'in geleceğine dair bir değerlendirmesi olan Hayvan Çiftliğini 1945'de yazmış olmasına rağmen, İhtilalci nesilden sonraki nesillerin ideallerden uzaklaşarak menfaatleri doğrultusuna nasıl saptıkları anlatılır. 1991'deki Sovyetler Birliği'nin çöküşünün nasıl ve nedenlerini en güzel anlatan romandır bana kalırsa.
Baskı: Bin Dokuz Yüz Seksen Dört (1984)
George Orwell'i tebrik etmek istiyorum. Ölümünden bir yıl önce 1949'da yazdığı 1984 romanında konuşulan, yapılan her şeyin devlet tarafından dinlendiği, bu nedenle insanların cezalandırıldığı bir Geleceğin Dünyasını anlatır. Gecikmeli olsa da bu gün yaşadığımız hayata çok benzeyen bir yapıdadır. Bu terörizm faaliyeti korkusu ile tüm telefonların, epostaların gözlendiği benzer bir dünyada yaşıyoruz. Hatta George Orwell'in romanda kullandığı "Big Brother" "Büyük Birader" kavramı günümüzde hazır olarak bulundu ve kullanılmaktadır. Roman çok uzun değil onun için okuması oldukça kolay. Geleceği oldukça iyi tahmin eden bir bilim kurgu.
Baskı: Gülün Adı
Araştırmacı rahip Baskerville'li William'ın adını ilk okuduğumda aklıma Sir Arthur Conan Doyle'un Baskervillerin Köpeği adlı romanı geldi. Kitabı okudukça Araştırmacı rahip Baskerwille'li William'ın bir Ortaçağ Sherlock Holmes'u olduğunu gördüm. Manastırdaki cinayetleri aynı Holmes vari bir şekilde çözümler. Gülün Adı ortaçağ atmosferini çok başarılı bir şekilde okuyucuya verir. Kitabı okurken kendinizi bir ortaçağ Manastır'ında hissediyorsunuz. Ayrıca kitapta Arap Bilim adamlarının ileride yapılan icatlara olan katkısı çok açık şeklide belirtilir. Gülün Adı için ağır içeriği olan, tarihsel gerçekliği koruyarak anlatan bir cinayet romanı demek çok da yanlış olmaz. Okumayan herkese tavsiye ederim.