Puanlar ve değerlendirmeler
Bu okurun kitap puanları ve yazılı değerlendirmeleri.
Baskı: The 100 (The Hundred #1)
The 100 serisini bilmeyen var mı, bilemiyorum ama dizisinden sonra kitabını okumaya karar verdiğim kitaplardan biri... İlk önce kitap hakkında fikrimi yazıp daha sonra dizi ile karşılaştırmasını ve farklılıklarına değineceğim. Bu yüzden bundan sonra yazılan çizilen şeylerin oyunbozan bilgi içerdiğini unutmayın. ;) Kitabımız Clarke'ın hapishane hayatı ve ardından gizli bir görevle, kendin gibi 100 suçlu çocukla beraber, Dünya'ya gönderilmesi ile başlıyor. Uzay Kolonisi hayatta kalmak için o kadar gaddar kurallar uygulamak zorunda kalıyor ki ahlak ve hayatta kalma arasındaki ince çizgiyi sorgulamaya iten bir durum olduğu kanısındayım. Yani olağan şartlarda ölüm verilmeyecek suçlara bile sırf oksijen tasarrufu olsun diye ölüm cezası veriliyor. Şahsen öyle bir hayat sürmekten ise Dünya'da bombalar altında can vermeyi tercih ederim. Zaten kimse beni kolay kolay uzayda yaşamaya gönderemez. Neyse. Kitap dili oldukça akışkan ve yazarın kafasındaki Dünya'yı bize sunuş şekli de oldukça takdire şayan. En ince ayrıntısına kadar insanın kafasında canlanmasını sağlayan güzel bir yazım tekniği var. Lakin her karakter POV'unda kişinin kolonideki yaşadığı dönemlerde bir sahne sunması ilk başlarda çok kafamı karıştırdı. Örneğin Glass, hapse düşmüş çocuklardan biri ama gemi kalkar iken kaçıyor ve sonra onun yaşadıklarını anlatıyor. Hapse düşüş sebebini anlatırken ben onu şimdiki zamanda yaşadığı şeyler falan sandım. Yani böyle kafa karışıklığı oldu ama editör de öyle karar vermiş olacak ki bunun önüne geçmek için geçmiş sahneleri farklı bir yazı tipinde ayarlamış ve uzun çizgiler ile geçmiş ve şimdiyi ayırmış. Şahsen zırt pırt geçmiş sahnelere gidilen bölümleri sevmiyorum, Labirent Serisinin yeni üçlemesindeki kitapta da buna değinmiştim. Sizi bilmem ama ben Glass ve Wells POV'larını çok sıkıcı buluyorum. Glass daha çok kolonide olanları anlatmak için eklenen bir karakter havası veriyor. Dizide sık sık koloni sahneleri görsek de dizide sadece Glass'ın sahneleri ile yetinmek zorundayız. Bu yüzden yönetimin neler yaptığı konusunda bihaberiz. Bu ikisi dışındaki yegane POV'lar da Bellamy ve Clarke. Sadece bu ikisi olsa razıyım. :D Kitabı yarım günde bitirdim. Bu derece akıcı işte. :) Gelelim dizi ve kitap arasındaki farklara. İlk olarak dizide Bellamy ve Clarke arasındaki çatışma kitapta yok ve dizinin aksine ilişkileri hızlı bir şekilde ilerliyor ve 2. kitapta bir nevi adı konmamış bir ilişkileri var. Bellamy'nin Şansölyeyi vurduğu sahne dizide gizli kapaklı olurken kitapta tüm çocukların gözü önünde oluyor ve 2. kitaba geçmeme rağmen hala durumu hakkında bilgi sahibi değiliz. Dizide Clarke'ın sadece annesi yaşarken ve babası az oksijen kaldığı haberini duyurmaya kalkarken yakalandığı için idam edilmişken kitapta bu çok başka bir sebeple meydana geliyor ve hem annesi hem babası ölüyor. Dizide babasını ihbar eden Wells gibi görünüp annesi çıksa da kitapta tüm suç Wells'in. Dizide Wells ve Clarke bir nevi yakın dost gibi olsa da kitapta eski sevgililer. Dizide yer alan Jasper, Finn ve Monty, Raven ve Marcus gibi karakterler kitapta yok. En azından şimdiye kadar görünmüyor. Marcus, dizide şansöyle yardımcısıyken kitapta bu iş çok başka bir karakterde ve kötü biri gibi görünüyor ama Clarke'ın ailesinin yargılanma sahnesi dışında kendisini göremedik. Dizideki baş belası kötü çocuk Murphy; kitapta Graham isimdeki çocuk yerine geçmiş. Genel fikrim neden böyle gereksiz karakter değişim ve eklemelere gidilmiş bilmiyorum. İlk kitap, dizinin ilk yılı için, nispeten, az hareket içerdiği için ufak değişiklikler ve eklemeleri olağan görüyorum ama bu şekilde pek hoşlaştığımı söyleyemem. Neyse. Bir de dizideki Clarke karakterinin geldiği noktayı hiç sevmedim. Kitapta daha iyi. Kitabı diziden daha çok sevdiğimi söyleyebilirim.
Baskı: Holokost Endüstrisi
Ramazan ayında başladım ama bir türlü bitiremedim. Bunun sebebi kitabın sıkıcı olması değil benim kitap okuma iştahımın bir süredir olmamasıydı. Arkadaşım yazar Meryem Seyda Parlak, bunun sebebini yaz bunalımına bağladı. Vallahi olabilir, her şey mümkün. :D 53 gün olmuş kitaba başlayalı. Offff :D Neyse. Kitaba bir başka kitabı okurken rastladım. Hangisi derseniz inanın hatırlamıyorum ama İslamofobi Endüstrisi kitabında iken olabilir. Az çok fark ediyoruz ki Dünya'da bir şeyler üzerinden kazan elde eden bir Endüstri var. Ve şahsi fikrim bunların hepsine Dünya Endüstrisi demek doğru olacaktır zira hepsi de aynı adamlar özünde. Neyse. Devam. Kitap, ağırlıkta Amerikan Yahudi Örgütlerinin, Nazi Holokostunda hayatını kaybetmiş ve işçi-köle olarak çalıştırılmış Yahudiler adına başta İsviçre olmak üzere çeşitli ülkelerden para tırtıklaması üzerine kurulmuş. Ve bunu yaparken de oldukça iğrenç ve çirkin yalan dolan ve saptırmalara başvurmaktan çekinmiyorlar. Adamlar güzelce paraları topluyor ama iş dağıtmaya gelince çoğu kişi avucunu yalıyor. Kısacası adamlar sözde Yahudi ve Yahudi mağdurlar için o paraları tazminat olarak alıyor(elbette bunu yaparken kendilerini tüm Dünya Yahudiliğinin temsilcisi ilan ediyorlar.) ama aslında Yahudileri sömürerek kazanç elde ediyorlar. Hali ile sözde Yahudi diyorum ama bu siyonistlere göre herhalde öldürülen ve işçi-köle olarak çalıştırılanlar gerçek Yahudi olmasa gerek ki bu kadar vicdan rahatlığı ile bu ve fazlasını yapıyorlar. Daha önce okuduğum Yahudiliğin Büyük Sırrı kitabında, bilhassa israil'de, Yahudilerin de kendi içlerinde bir çeşit kast düzenine benzer bir sınıflandırmaya gidildiğini öğrenmiştim. Biliyorsunuz ki Yahudiler, Yahudi doğmadığın sürece seni gerçek Yahudi kabul etmezler. Fakat bugün bunları ayıklamaya kalkarlar ise bir avuç kadar kalırlar. Hali ile varlıklarını reddetmeyip gerek askerlik gerekse holokostlarda kurbanlık koyun olarak kullanmak için yanlarında tutuyorlar. Yani başka türlü aklım almıyor kendine Yahudi deyip (bir de milliyetçi-dindar yahudi deyip) de Yahudileri böyle mağdur edip, sömürmelerini... Yazık be! İnsan ne çekerse kendi ailesinin içindekilerden çekermiş! Babam derdi; elalem canımızı yakar ama yakınımız canımızı alır.... Biliyorsunuz ki biz İslam alemi olarak da bu konuda çok can kaybettik ve maalesef kaybediyoruz. Allah (C. C.) yar ve yardımcımız olsun. Kitap hakkında genel görüşüme değinecek olursam; alıp okumanızı tavsiye ederim. Amerikalı Yahudilerin, ilk zamanlar İsrail'i hiç takmaması, Holokost'u bile ağzına almaması ama zaman içerisinde oluşan şartları değerlendirerek Holokost'u tam bir endüstri haline getirmesinin aşamalarını öğrenmek şaşılacak bir tarihsel-sosyolojik bir olay. Bu olay yarın başka her türlü olaya uyarlanarak da aynen kullanılabilir. Yeter ki şartlar oluşsun. Eh, ortada acı çeken bir kesim varken onu sömüren bir kesim elbet olacak. Sonuçta bu Dünya'da ölüm ve kandan beslenen bir güruhlar çetesi var.
Baskı: Kudüs'ün Gizemli Tarihi
Kudüs, kuşkusuz üç semavi din için vazgeçilmez bir şehirdir. Tarihten bu yana varlığını sürdüren bu kutsal şehir, üç din mensuplarınca da sahiplenilmiştir. Tarihi ismi 'Barış Şehri' olan Kudüs'ün isminin tersine barış, pek de yanına uğramamış desek abartmış olmayız. Hz. Davut ve oğlu Hz. Süleyman döneminde ilk altın çağını yaşayan ama sonrasında hep göz yaşı ve kan ile bulanan şehir ikinci altın çağını Müslümanların eline, bilhassa Osmanlı'nın hakimiyetinde, yaşayacaktır. Osmanlı'nın elinden çıktıktan sonra da Kudüs, yine kan ve göz yaşının merkezi haline gelecektir. Üç semavi dinin bu şehri bu kadar sevmesi ve sahiplenmesine rağmen Kudüs'ün adeta acının merkezi haline gelmesi ne kadar da trajik bir durumdur. Sanırsam bundaki temel sebep Hristiyan ve Yahudilerin kendileri dışında kimsenin bu şehre sahip olmasını istememesinden kaynaklı. Aksini iddia eden varsa tarihi yalanlayacak belgelerle çıksın karşımıza. Kudüs, Müslümanlar dışında kimin elinde oldu ise katliam ve zulüm uygulamıştır. Günümüzde de durum aynen bu şekildedir maalesef. Elbette bunun zulüm sahipleri tarafından meşrulaştırdıkları dini bir dayanakları da mevcut. Kudüs'ün Gizemli Tarihi kitabı, size bu ve daha fazlasını anlatacak ve Kudüs hakkında bilmediğiniz nice bilgiye sahip olacaksınız. Ayasofya'nın Gizli Tarihinden sonra Kudüs'ün Gizemli Tarihi, Pelin Çift ile Gündem Ötesi markasının 2. kitabıdır. DİPÇE: Sadık bir okuyucunuz ve yıllardır sizi takip eden biri olarak, Pelin Çift ve Gündem Ötesi'nden tüm okuyucular adına bir ricam olacak; kitapların fiyatları lütfen uygun olsun. Her kitapta fiyat biraz yükseliyor. :)
Baskı: Ötekiler
Çemberdeki Adem Kızı olarak yayınlanan hikaye, Tılsımın Ateşi ile devam ediyor. Peşin peşin söylemem gerekir ilk kitap ile ikinci kitabın ilk kısmı aynı. Yani iki kitap birleştirilmiş gibi görünüyor. Bu yüzden ilk kitabı almadan doğrudan bu kitabı alsanız da olur. Seri olan kitap, Reşha'nın tüm ailesini kaybedip hayata küsmesinden sonra yanlışlıkla öldürdüğü siyah kabile cinlerinden birinin akrabalarının intikam ateşi ile kıza saldırması ile başlıyor. Beyaz kabile cinlerinin sonraki lideri olan Sarika'nın yıllar evvel kıza cinlere özgü çemberini hediye etmesi sayesinde cinlerin saldırısından kurtulur. Reşha da böylece ister istemez cinler alemine çekilir çünkü Sarika, cinler için çok kutsal bir şeyi vermiştir ve bu ömründe sadece bir kere yapabileceği bir şeydir. Sarika, Reşha'yı korumak için kabilesine götürür. Fakat kıskanç kardeşinin ihaneti yüzünden beyaz ve siyah cin kabileleri savaş ile burun buruna gelir. Sarika'nın kardeşi Mişa da Reşha'ya korumasını sunacaktır. Ortada bir kehanet vardır ve ademkızı Reşha, bu kehanetin tam ortasındadır. Cinleri bilir duyarız ve ilgimizi çektiği de bir gerçektir. Cinlerin, insanların dünyasına müdahil olduğu hikaye, film çok olmuştur ama insanların, cinler alemine müdahil olduğu hikaye ve film hiç hatırlamam. Kitap, bize bunları sunmakta. Ha cinlerden falan korkuyorsanız orası başka ama siz yine de bir şans verin. :) Genel olarak kitabı beğendim, zaten ilkini de beğenmiştim. Konusu çok ilgi çekici ve benim de kafamdan böyle konu geçmişti zamanında. Sonu beklediğimiz gibi bitti ama ben belki bir umut diye düşünmeden geçmedim. Yazık yani... Mişa Mişa... :) Kim bu 3. çemberi verecek olan? Bunu yeni kitapta göreceğiz inşallah. Kitap baya fena bir şekilde bitti, nasıl toparlanacaklar bekliyoruz. :) Eleştirim de var elbet; konuşmalar biraz fazla uzun kaçıyor. Yani karakterler gereksiz uzunlukta konuşuyor. Yani 1,5 sayfa konuşan vardı. Bu bir kitap için iyi değil. Bize ders verecek ise bunu öyle bir kurgu ile yapmalı ki az ve öz konuşarak ve bize hissettirmeden yapmalı yoksa okuyucu sıkılır bu durumdan, hoşlanmaz. Bu tavsiyeyi ünlü bir yazardan aldım, siz yazarlarımıza da tavsiye ederim. :) Yeni kitapta görüşme dileği ile inşallah... Hayırlı Ramazanlar.
Baskı: Elfabe
Kitabı alalı bayağı olmuştu ama okumak şimdiye nasipmiş. Oldukça ayrıntılı ve uzmanlaşmak için zaman ayrılması gereken tecrübe işi bir ilim ama bir o kadar da ilgi çekici bir ilim. Eğer kendi kapasitenizi keşfetmek ve başkalarını daha iyi tanıyabilmek istiyorsanız(en azından bir fikriniz olmasını) öğrenmek gerekir. Tek başına öğrenilebilir mi emin değilim, bence bir üstat tarafından öğretilmesi daha kolay olur çünkü tek başına kağıt üzerinde edindiğimiz bilgileri uygulamaya dökmek-en azından benim için- biraz güç. Yine de kitap, içerik açısından çok verimli. Böyle şeyler ilginizi çekiyorsa tavsiye ederim.
Baskı: Tutsak /Gölge Varlıklar #3)
İkinci kitaptan hatırlayacağınız insan-cadı karışımı Petra, dokunduğu herkesi yaratığa dönüştüren bir lanetten mustaripti. Elbette Gölge Dünyasının hükumeti buna asla hoş görü göstermeyecektir, zira yüzyıllardır var olan bir kehanete göre Dokunuş Lanetine sahip birinin yarattığı yaratık, onların yok oluşuna neden olacaktır. Ve Petra da en son Serge'yi dönüştürmüş ve arkadaşlarının ölümüne izin vermeyi reddeden Nick ve Lucius da onu bir yere kapatmayı başarmıştır. Geriye bir tek Petra'yı idamdan kurtarmaları gerekiyordur ki bu işi de Nick halletmiştir. Nick'in Serge'yi umutsuzca kurtarması için çabalamasına tanık olurken Petra'ya karşı duygularının nasıl geliştiğine tanık olacağız. Bu Nick açısından kötüdür, zira kızın ölümü ile Serge eski haline dönebilecektir, ama bunu en başta bilse idi Petra'yı da asla kurtarmayacaktır. Bu yüzden Petra da bu sırrı koruyabildiği kadar koruyacak, hem hayatta kalıp hem de lanetten kurtulmak için, çekiciliğine kapıldığı Nick'e sıkı sıkı tutunacaktır. İkinci kitabın konusunu pek heyecanlı bulmamıştım ama bu son kitap hoşuma gitti. İlki kadar ilgi çekici bir konusu var. Kurgu güzel; dil akışkan. Genel olarak seriyi değerlendirmem gerekirse eğer 5 üzerinden 3 olan, ortalama bir kitap ama dediğim gibi idare eder, zaman geçirmek için iyi bir seri. Belki benden daha çok beğenirsiniz? :)
Baskı: Nefes ( Gölge Varlıklar Serisi #2 )
İlk kitap, Lucius ve Sara arasındaki ilişki ve olaylar yumağına odaklanmışken ikinci kitap, ilk kitabın kahramanlarını da içinde barındırarak Lissa ismindeki bir Sukkubus ve Rand isminde bir kurtadam'ın yaşadıklarını konu alıyor. LA'da git gide artan bir cinayetler yüzünden kurtadamlar ve vampirler arasında savaşın yaklaşmasından korkan Birlik, bu cinayetleri araştırması için eski tanıdıklarımız Doyle ve arkadaşına emir verirken vampirlerin ve Birliğin başı olan vampir de en yakınları olan Lucuis ve Nick'i yardım etmeleri için görevlendirmiştir bile. Ama diğer taraftan da kurtadam sürüsünün liderleri de aynı amaçla kendi adamı olan Rand'ı görevlendirir. Sorun şu ki iki taraf da birbirine güvenmemektedir. İşin içine bir de sukkubus olan Lissa dahil olunca ve bu kadın Nick'e ihanet etmiş, eski aşığı çıkınca durum karmaşıklaşmaya başlar. Dahası Nick ve Lucius'un en yakın dostları olan Serge hala kayıptır. İlk kitapla kıyasladığımda pek heyecanlı olmadığını söylemeliyim. Konusu ve kurgunun ilerleyişi çok sıradan geldi ama sıkıldığımı da iddia edemem ama fazlasını beklerdim. Bu açıdan biraz hayal kırıklığı diyebilirim. Yine de dil akışkanlığı vs. yerindeydi. Bu yüzden zaman geçirmek için hala iyi bir seri olduğunu düşünüyorum. Hatta bir sonraki kitabım için oldukça iyi bir ilham kaynağı olduğunu da söyleyebilirim. Konum aşağı yukarı belliydi de ayrıntılar vs. hala inşa halinde... :P Neyse, konuyu saptırmayalım. Üçüncü kitapta görüşmek üzere. :)
Baskı: Davet (Gölge Varlıklar, #1)
Vampirlerin, kurtadamların, şeytanların ve daha fazlasının olduğu Gölge Diyarlara açılan bu kitapta, Roma döneminde vampire dönüşmüş olan Lucius'un ve savcı Sara'nın yollarının kesişmesi ile birbirine duygusal ve fiziksel çekim hisseden bu ikilinin görevleri ve yapmak zorunda oldukları şey arasında kalmasını konu alıyor. Lucius, kızı gibi gördüğü Tasha'nın korunması için herkesi yok etmeye hazır iken Sara da derin inançla bağlı olduğu yasaların ve düzenin korunması için her şeyi yapabilecek biridir. Lakin Lucius ile tanışması ile bu değerlerinden ödün vermesi gerektiğini yoksa asla onunla beraber olamayacağını fark edince, ciddi bir ikilemde kalacaktır. Dahası gölge diyara adım atmış olmak ve Lucius'a yaklaşmak da hayatını tehlikeye atan bir unsurdur... Genel olarak kitabı beğendim, güzel saatler geçirten ve akışkanlığı yerinde olan bir kitap. Çeviriden kaynaklı bazı devrik cümlelere rast geldiğimi söylemem gerekir, bu ben gibi buna takıntılı olan biri için çok rahatsız edici bir etken olsa da kitabın akışkanlığını öyle çok da olumsuz etkilemediği için pek sıkıntı yaratmadı. Yine de gözden geçirilmesi ve düzeltilmesi gerekiyor. Vampir özelliklerinin biraz klişe kaçtığını, hatta bir çok özelliği(bilhassa kan değiş tokuşu ve bundan zevk almak gibi.) Bir Güneyli Vampir Serisinden(Trueblood) esinlenilmiş olduğunu söyleyebilirim. Sanırım yazar, serinin iyi bir hayranı. :) Gölge Varlıklar hakkında ilk kitapta çok fazla ayrıntılı bilgi edinmiyoruz ama bence ilgi çekici bir dünya olduğu görüşündeyim. Bu yaratıkların konu edindiği kitaplar, güzel bir kurgu ile her daim okuyucu için ilgi çekici olacaktır. Yazara kurgu ile ilgili bir eleştirim var. Lucius ve Sara arasındaki ilişki başlangıcını göremeyip sadece anılar ile geçmişe giderek gösterilmesi ve aralarında olan bitenin bir çırpıda olması ilgiyi düşüren bir etki bence. Ayrıca kitabın sonu beni pek şaşırtmadı da; işin arkasında kim olduğunu tahmin ettim(Bu da bunca yıllık okuyucu olmanın getirisi işte). :) Bu tarz konuları seviyor iseniz, size tavsiye edebileceğim güzel bir fantastik serisi olduğunu söyleyebilirim.
Baskı: Ruhumdaki Canavar (Monster in His Eyes, #2)
Gözlerindeki Canavar kitabından sonra serinin ikinci cildi ile karşınızdayız. Belki haberiniz olmamış olabilir çıktığından, doğrusu ben de kitapları takip eden biri olarak ilk kitaba göre tanıtımını çok sönük buldum. Neyse. Kitap, kaldığımız yerden devam ediyor. Bildiğiniz gibi ilk kitapta Ignazio, bizim kızın babasını öldürüyordu. Sebep? 20 yıl önce hamile karısını öldürüp, kendisini de öldürmeye kalktığı için intikam istiyor ama kaderin ironisine bakın ki aynı adam ve kadının kızlarına aşık oluyor. Maalesef bizim oğlanın eski kayınpederi, mafya babası olan Ray, kızın varlığından rahatsızdır ve ölmesini istiyordur ama Naz'ı karşısına almak istemediğinden ona bir zarar vermeye yanaşmayacaktır. Şimdilik. Bunun dışında Naz'ın da intikam planı bitmemiştir, sırada Karissa'nın annesi vardır. Sorun şu ki babası ile yaşananların etkisinden sonra yavaş yavaş ilişkileri toparlandıktan sonra Karissa, annesinin ölümü için ne tepki verir? Naz bunu yapabilecek midir? Dahası onu Ray'den koruyabilecek midir? İlk kitaptaki çevirisinden kaynaklı devrik cümle sorunu yok, su gibi akıp gitti. Bir günde bitti gene. Yazarın dili akışkan ve sıkmadan okutmasını biliyor. Bu sefer kitap Iganzio'nun ağzından anlatılmış, sevindim. Fakat elbette yine cinsel kitap furyasının bir devamı ama açıkçası bu sefer oldukça abartılı noktalar söz konusu yani okuyucuların fantazisine cevap vermek için hususi uğraştığı vs. belli. Bu da abartı ve yapay bir tat bırakıyor ağızda. 3. kitap çıkar mı bilmem, genelde seriler üçlü olur malum. Kitabın sonu tam bitmelik ama kasar ise 3. kitaplık bir konu da çıkartması zor olmayacaktır. Bu tarz kurguları sevenlere tavsiye ederim. Aslında Karissa tam nörolojik ve psiokolojik olarak incelenecek bir kız. :D
Baskı: Aşk ve Beyin
Konusu itibari ile oldukça ilgi çekici bir kitap, aslında hiç okumayı düşünmemiştim. Yani nörolojiye çok fazla ilgili bir kişi değildim ve hali ile aklıma böyle bir kitap okumak da gelmemişti. Güzel dostum Meryem Seyda yollayınca okumadan duramadım. İyi ki de okumuşum, ilginç bilgiler öğrendiğimi söylemeliyim. Aşk'ın beyin üzerindeki etkileri veya beynin kimyasallarının aşk üzerindeki etkisi okunmaya ve incelenmeye değer bir konu. Genel olarak bilim insanları, hormonların coşması ile 'aşk' olarak tabir ettiğimiz duyguların ortaya çıktığını ve 2-3 yıl sonra ise bunun sona erdiğini ve yerini 'sevgi'ye bıraktığını iddia ediyor. Yani aşk, kimyasal bir şeydir. Bana göre ise hisseden, algılayan RUHUMUZ olduğu için, bedenin ruha değil ruhun bedene etkisidir bu aşk-hormon ilişkisi. Yani şöyle düşünelim; aşık olmaya karar veren mekanizma ne? Neden o kişi? Benzer veya aynı özelliklere sahip milyonlarca insan dışarıda ve biz hemen hemen hepsini görüyor, tanıyoruz ama neden özellikle o kişi? Bağlantıyı ilk kuran hormonlarımız ise bunu nasıl yapıyor? Kurabilme becerisine sahip olduklarını da zannetmem. Bana göre bağlantıyı kuran 'ruh'... Ha kimi kişi için ruh diye de bir şey olmayabilir ama o zaman da sayısız soru cevapsız havada asılı kalacaktır. Neyse. Altını çizdiğim ilginç noktalardan birkaçını yazayım. Kokunun salgılandığı yerler yine cildin altındaki bezlerdir. Kadın çoğu kez aklını kullanıyorsa kokusunu salmaz, duygusu varsa salar. Erkek de cinsel dürtüsü ile bu eylemi yapar. Kadın cinsellik veya aşk istemiyorsa kokusunu denetleyebilir. Aşkta kaygıyı en iyi anlatanlar bayanlardır. Erkekler kaygı duydukları andan itibaren çoğu kez kavga etmeye eğilimlidir. Yanlış yorumlamalar, yalanlar varsa aşık olduğunu sanmak, kendini aldatmaktır. Klinik psikoloji araştırmalarında kadınların, sadece cinsel yakınlık kurmaya çalıştığı kişide bile cinsel özellikleri basan erkekler yerine ilişkilere daha eğilimli olduğu izlenimi veren erkekleri seçtiğini buldu. Maureen O'Sullivan'ın yaptığı araştırmalar kadınların sık olarak bakirelik, doğum denetimi, erkeğin performansı konusunda yalan söylediklerini ortaya koydu(sebebi ise bu erkeklerle uzun süre birliktelik istediklerinden).Erkeklerin ise kadın ile ilgili duygularda, iş hayatındaki para ve statü ile ilgili konularda yalan söyledikleri anlaşıldı. Romantikler, romantiklerle aşk yaşıyor. İhmal, baskıcı tutum, iletişim azlığı, karşıdaki kişiyi tanımamam, şiddet içeren sözler ve çatışma aşkı bitirir. Altını çizdiğim ve üstüne yıldız koyduğum bilgilerden birkaçıydı bunlar. Ben oldukça eğitici buldum, size de tavsiye ederim. :) DİPÇE: Bilhassa ilk sayfalarda bazı anlar yazarın ne demek istediğini anlamadığım noktalar oldu; cümle kurması ile ilgili bir aksaklıktan kaynaklıydı...
Baskı: Terör'ün ve Cihad'ın Retoriği
Caner Taslaman hocayı TV'de takip etmeye özen gösteririm. Herkesin anlayacağı bir dilden ve temeli sağlam konuştuğu için dinlerken zevk alırım. İlk defa onun bir kitabını okuyorum, muhtemelen de okumaya devam edeceğim, zira anlatım dilinden gayet memnun kaldım. Belki sosyolojik ve felsefi kavramlara aşinalığı olmayanlar için tek tük de olsa anlaşılmayan noktalar olabilir ama internetten kavramları araştırırlar tüm sorun ortadan kalkar(Ben bile şöyle bir baktım, unutmuşum bazı kavramları :D ). Genel olarak anlaşılmayacak, ağır dille yazılmış bir kitap değil, aksine herkesin anlayabileceği dille yazılı, rahat olun. İsterseniz önce kavram ile başlayalım ki kitapta Caner hocam, ne demek istemiş, ne anlatmış bir fikir oluşsun kafanızda. RETOİK; Dilin ikna edici biçimde; belli menfaatleri, özellikle de siyasi hedefleri gerçekleştirmek için kullanılması. Yani algı yönetimi yapıp, insanları kendi çıkarları doğrultusunda yönlendirme meselesi diye de açıklayabiliriz bu kavramı. Kitapta ise Terör ve Cihad kavramlarının bu amaçla nasıl ve ne sebeple kullanıldığı irdelenmiş ve bilhassa cihad kavramının bu amaçla kullanılmasının Kur'an-İslam temelinde aykırılığını ayetler eşliğinde anlatmış. Ağırlıkta cihad meselesi üzerinde durulmuş. Terör kavramının retorikleşmesini Coady'nin güzel bir şiiri ile özetlemek istiyorum. Bomba atmak kötüdür, Bombardıman ise iyidir, Lafın özü; terörün anlamı, İktidar tacını kimin giydiğine bağlıdır. Kur'anda, cihadın hangi temeller sebebinde meşru kabul edilebileceği; Kur'anda savaş ahlakının nasıl olduğuna dair güzel bir çalışma da yapılmış. Bu temelle yaklaşırsak ve bilinçli olur, cihad kavramını retorikleştirenlere karşı eleştirel olur isek İslam'ı ve cihadı bu amaçla kullananlara imkan vermemiş oluruz. Unutmayın ki kavramlar oldukça güçlü birer silahtır. Kavramlara yüklenen değerler ve bu değerlerin mutlak üstünlük haline getirilmesi ile bir çok şey meşrulaştırılabilmektedir. Gerek Cumhuriyet Türkiye'sinden gerekse günümüzde Fransa'sında 'laik' kavramı ile ilgili buna güzel bir örnek vardır. Laiklik kavramına yüklenen değerler ve bunun mutlak üstünlüğü ve korunması gerekliliği bunun için her türlü hak çiğnenmesinin veya yeri geldiğinde zulmün meşru olduğu yönünde bir çarpık mantığı doğurmaktadır. Kitabı herkese tavsiye ederim, muhakkak okunması ve okutulması gereken bilinçlendirici bir kitap. Okurken su gibi akıp gidiyor. :)
Baskı: Sömürü Ajanı İngiliz Misyonerleri
Yazarın, Belgelerle 2.Abdülhamid Dönemi kitabında yaptığım yorumda söz verdiğim gibi, bu kitabını da edindim. Kitabın ilk yarısı aslında sıkıcıydı. Aslında değerli bilgiler veriyordu ama zaman zaman öyle ağır bir Türkçe(Osmanlı Türkçesi) kullanılmış ki(doğrudan Latince alfabeye çeviride) anlamakta zorlandığım hatta hiç anlamadığım noktalar oldu. Fakat 2. yarısında daha ilgimi çeken bilgilere geçtik. Genel olarak kitabı yararlı ve aydınlatıcı buldum. İnsan, düşmanını tanımalı; ne de olsa o bizi çok iyi tanıyor, değil mi? Temel başlıkları sıralamak gerekirse eğer; 1-Misyonerler, ağırlıkta İngiliz merkezli Proteston mezhebi temelinde hareket etmekte ve Masonlarla da ilişkili bir örgüt.(Günümüzde İngilizler, Uzak-Doğuyu; Amerikalılar da Doğu topraklarında faaliyet göstermekte; ağırlık olarak.) 2-Ana gayeleri, İslam'ı yok ederek veya etkisini Müslümanlar üzerinde asgari ölçüye indirerek hem Müslümanlardan intikam almak hem de topraklarını sömürmek(bunları hep kendi kaynaklarından dillendirdiklerini söylemem gerek. kitapta göreceksiniz.) 3-Bunun için de Müslümanların zayıf ve güçlü yönlerini tespit edip, zayıf noktalarından saldırıp, güçlü yönlerini zayıflatmaya çalışıyorlar; savaş, iç savaş, ihtilaflar, mezhepçilik, milliyetçilik hatta dini devlet yönetiminden vb. alanlardan etkisini yok ederek İslam ülkelerini zayıf, pejmürde, fakir ve sürekli iç sorunlarla uğraşan gaflete düşmüş toplumlar haline getirmek için en az 100 yıldır fırıldaklar çeviriyorlar. Vallahi İblis'in askerleri gibi çalışıyorlar, sorsan her şey Mesih için(!) derler! 4-O kadar çok madde var ki hangisini yazacağımı şaşıyorum ama en dikkat çekici noktalardan biri Müslüman gençleri fuhuşa ve zinaya bulaştırmak için hristiyan (bir anıda da yahudi) fahişeleri kullanmış olmaları ve gene gerek bunlar gerekse dost kisvesi altında size yaklaşan misyonerlerin geleneksel İngiliz Samimiyetsiz Samimiyet Politikaları ile alkol başta olmak üzere tüm ahlaksızlıklara bulaştırmaları... Hatta gerekirse homoseksüel olun diye bile emir yağdırmışlardır ki kanıtları yukarıda ismini verdiğim casus misyonerin kitabında yer almakta(sayfa da verem 23.)... Kısaca sizi bizi İslam ile olan bağdan koparmak istiyorlar ki zayıf düşürüp sömürsünler, yok etsinler. Eh, İslam topraklarının günümüzdeki haline bakarsak ciddi oranda başarılı olduklarını görebiliriz. Ülkemizde bile Allah'ın indirdiği ile yönetilmeye karşı çıkanların olması, başarılı siyasetlerinin bir göstergesidir. Bunu da adı John, Christian olan adamlar değil, bunlar adına çalışan siyasiler yapmıştır, yapmaktadır. Bu ve fazlası kitapta gerek kendi ellerinden çıkma hatıralardan gerekse dönemin insanlarının bunlarla münsabette bulunmuş kişilerinin hatıratlarında mevcut. Uyanık olmak ve bilinçli bir şekilde hareket etmek için bu kitabı okumanızı tavsiye ederim. Bu adamlar zamanında çocuk yaşlarda İslam ülkelerine sokulmuş, zamanında tekkelere şimdi ise ilahiyat fakültelerine girip, Müslüman gibi davranıp(münafıklık) İslam'ı, dilinizi, kültürünüzü öğrenip sizlerle dostluk kuruyor ve sonunda gözlerine kestirdikleri; zayıf kişilikli, kibirli, her şeyi ben bilirim havasında gezinen bizim sözde aydınlanmış şahısları ağına düşürüyor ve kendi lehlerine çalıştırıyor; makam ve mevki vaat ederek. Sana bana bulaşmaz bunlar ama tespit edip gerektiğinde hareket etmek de bize düşüyor.
Baskı: Genç Patron
Elime güzel bir roman geçince, bir ya da iki günde(olağanüstü durumlarda 3 gün) onu bitirmeden edemiyorum. Bir an önce devamını merak ediyor, hali ile de sonuna bir anda geliyorum. Bazı kitaplar vardır ki kurgu, karakterlerin belli bir yaşam dönemini anlatır, mutlu son dediğimiz noktayı es geçer, bizim hayal gücümüze bırakır; biz de merak eder, %100 tatmin olmamış bir halde kapağı kapatırız. Alışık olduğumuz tarz budur ama bazı kitaplar da başrollerin tüm hayatını anlatır, A'dan Z'ye merak edeceğimiz hiçbir kapı bırakmaz. Başarılı kurgulandığı sürece her iki şekilde de romanlar tatmin edicidir ama 2. tarzı benimseyenler için okuyucu biraz daha şanslıdır, zira merak ettiğimiz hiçbir şey kalmaz. Genç Patron romanı da 2. tarza giriyor; son sayfayı çevirdiğimizde merakta kaldığımız, aklımızda takılı kalmış hiçbir soru olmuyor. Böyle olunca sanki karakterlerin yaşamlarını, doğdukları andan beri izlemişim gibi hissediyorum. :) Bu tür kitaplarda ilişkiler genelde aşırı korumacı hatta psikopat eğilimler gösteren erkek karakter ve asi kadın üzerine kurulur, bu ikisinin ilişkilerini izlemek okuyucu da bir noktadan sonra ruhsal olarak yorar ama neyse ki Bora ve Azra'nın oldukça dengeli bir ilişkisi vardı hatta imrenilecek bir ilişki bile demem mümkün(tamam, yaşama bakış felsefem yüzünden belli noktaların zamanından önce gerçekleşmesini onaylamıyorum. :D ). Herkes Bora gibi sadık ve aşık bir erkek ister, kim istemez? Biri çıksın da desin "istemem" diye de ağzının burnunun yerini değiştireyim. :D Genel olarak romanı oldukça beğendim, akıcı bir dil ve hoş bir kurgu ile yazılmış. Bora ve Azra'nın ilişkisi ilk başlarda heyecan verici, daha sonra ise çok şirindi. Bazı sahnelerde resmen karakterler ile bütünleştim, öyle ki Azra'nın kederli geçen bir kaç haftasında ben de onunla üzüldüm, gözlerim doldu... Okuyucu ve karakter arasındaki bağı her yazar kuramaz, tebrik ederim. :) Genel olarak mekan betimlemelerine çok önem verir, bunu görmez isem kitap için eksi puan veririm ama bu kitapta ilginçtir ki bunun eksikliğini hiç hissetmedim. Hatta çok sonradan farkına vardım. Yazar bunu nasıl başardı, emin değilim. Sanırım karakterin ağzından dinlemek bu etkiyi yarattı. Hali ile yazara bir artı puan daha... Yazarımızın yazdıkça geliştireceği, güzel bir kalemi var. Bu güzel kitap için kendisine teşekkür ederim, çok güzel bir 24 saat geçirdim(Cuma gecesi 9'da başladım, ertesi gece 10'a bitirdim kitabı yaniii ). :) Yalnız bir eleştirim var. Bir noktadan sonra Bora ve Azra'nın başına gelenler "Küçük Kadınlar" dizisine yaraşır seviyeye geliyordu. Diziyi izlediniz mi bilmem ama öksüz yetim kalan birkaç kız kardeşin başına gelenler konu ediliyordu. Dünyada'ki tüm aksaklıklar, olumsuzluklar bunları buluyordu. Yani demem o ki bir noktadan sonra Bora ve Azra'nın başlarına gelenler biraz abartılı oldu, uzatılmasa idi iyiydi. Tadında bırakılmalıydı bence. Bir de Azra'nın babası gibi sevdiği amcasına ne oldu? En son zehirlenmişti, sonra bir daha görmedim. Okurken gözümden mi kaçtı? Unutulmuş gibi geldi. Ayrıca editör pek iyi çalışmamış. Maalesef hemen hemen her elime aldığım kitapta bu sıkıntı var. Birileri Editör Kursu açsa da eğitse bunları. DİPÇE: Merve ve Çağlar'ın ilişkisini de merak etmedim, değil. Bence çok tatlı bir çift. :)
Baskı: Labirent: Ölüm Emri (Labirent, #0.5)
Labirent Üçlemesine yeni bir üçleme gelmiş. Aslında yeni üçlemeyi okumak aklımda yoktu ama arkadaşım Meryem Seyda göndermiş(aslında yeni üçlemeden dahi haberim yoktu, sonra fark ettim ama ilgilenmedim). Kitap, İsyan, Kayran ve Thomas'dan öncesine dayanıyor. Güneş patlamasını ve sonrasında hayatta kalmak için çabalayan Mark isminde bir çocuğun yaşadıklarını anlatıyor. Elbet kitabın sonunda bir şekilde Thomas ve Terasa'ya işi bağlıyorlar. O zamana kadar ise kitap daha çok kurtarma operasyonu üzerine kurulmuş. İlk üçlemenin heyecanına ve dehşetine sahip değil maalesef, sıkıldığım ve bir an önce bitmesini istediğim anlar oldu. Düşünün, 3 kitabı 1 haftada bitirdim ama bu kitabı 1 haftada ancak bitirdim. Kitabın tek iyi yanı, olan bitenleri; bağışıklık çocukları vs. ilk üçlemeye bağlama özelliği olması. İlk başta Mark ve arkadaşlarının patlama sonrası oluşturup yaşadıkları köyde maceraya başlanıyor. Sonra Işıl Virüsünün salınışı ile birlikte delilerin ortaya çıkması ve bağışıklık sağlamış bir çocuğu bulmaları(sonunda kim olduğunu göreceksiniz. :) ) ile devam edip, bitiyor. Mark'ın her uyumasında geçmişine dönüp, yaşadıklarını; patlamayı ve köye gelene kadar yaşadıklarını görüyoruz. Sizi bilmem ama ben zırt pırt geri dönüşleri sevmedim. Bir olay düzeni var, bir anda geçmişe atlayıp olanı biteni anlatıp sonra tekrar günümüze dönüyor. Tamam, dizi ve filmlerde güzel olabilir ama kitaplarda fazla sevmiyorum. Belki yazarın işleme şeklini de beğenmemiş olabilirim. Genel olarak çok heyecan verici bulmadığım, sıradan bir kitaptı. Yine de her şeyin nasıl başladığını öğrenmek adına okuyabilirsiniz.
Baskı: Ayasofya'nın Gizli Tarihi
Ayasofya... 1500 yıllık tarihi ile zamana meydan okurcasına ayakta kalmış ve insanlık tarihine şahitlik etmiş bir mabet. Kimine göre tarihi değeri var kimine göre ise dini ve hatta daha ulvi değerleri var. Kim için ne ifade ediyorsa olsun Ayasofya, herkesin ilgisini cezbeden ve sahip olmak istediği bir mücevher. Ayasofya deyince akılda sadece tarihi bir mabet olarak canlanması ona ve değerine haksızlık olur kanımca. Ayasofya, İstanbul'un sahipliğinin başat simgesidir ve ona sahip olan İstanbul'a sahip olmuştur demektir. Ve İstanbul'a sahip olan da cihana sahip olmuştur. Eh, en azından bu niyeti cümle aleme ilan etmiş; "Bekleyin, geliyorum!" demiştir. Ayasofya'nın Gizli Tarihi kitabı, bu mücevherin 1500 yılda yaşadığı olayları gözlerimizin önüne seriyor. Mabedin sakladığı sırlar, ona sahip olmak için canını dişine takanlar, değerini dahi bilememiş kişilerce kirletilmesi... Bu ve fazlasını kitapta bulmak mümkündür. Belki kimi kişi Ayasofya'nın bir mabetten daha fazlası olmasını garip ve manasız karşılayabilir. Onlar böyle düşünür çünkü hayata dair bir şey bilmiyordur. Her şeyden önce insanlar, simgelerle yaşar. Kullandığımız dil bile düşünme şeklimizin ve inancımızın simgeselleştirilmiş halde sese yansımasıdır. Simgeler değerlidir ve yeri geldiğinde insana umut da verir umutsuzluk da... Bu tamamen sizin o simgeye yüklediğiniz mana ile ilgilidir. Aysofya'nın insanlık için ne manaya geldiğini yukarıda değindim. Ha "bizden öncekiler de biz gibi mi düşünüyormuş ki?" derseniz eğer 1. Dünya Savaşında, İstanbul işgal edildiğince Ayasofya Camiisi ele geçirilmek istendi ve bizimkilerin karşılığında verdiği cevap ise "Dokunmayın, yoksa patlatırız! Ne size ne bize yar olmaz!" deyince işgalci güçleri hemen geri adım atmış ve camiye elini sürmemiştir. Artık siz düşünün Ayasofya'nın gerek İslam gerekse Hristiyan dünyası için ne denli derin manalar ifade ettiğini. Kitabı bitirince dedim ki "Zavallı Ayasofya, neler çekmişsin neler!" Öyle ya, Hristiyan mabedi olarak inşa edilen ve Hz. Süleyman'ın mabedini geçmeyi amaçlanan Ayasofya, ironiktir ama gene Hristiyanların elinden çekmiştir ne çekecekse. Hele ki asıl büyük zararı 4. Haçlı Seferi sırasında Tapınakçı ve Haçlıların soygun ve yağmasından çekmiştir. Hele ki Tapınakçılar için karargah olarak kullanılıp, içeride her türlü pisliğin yapılarak değerini kirletmeleri de hem İslam hem de Hristiyan dünyası için acıdır aslında. Bunu yapan komutanın mezar taşının da anı gibi orada olması çirkin bir şey. Fatih Sultan Mehmet'in ve 2. Selim'in Ayasofya Camiisine olan ilgi ve alakasını kitapta göreceğiz. Elbette Tapınakçıların neden allem edip gullem ederek haçlı seferlerinin İstanbul'u işgale çevirdiklerinin nedenlerini göreceğiz. Ayasofya bugün, ne bir camii ne de bir kilise olarak görev yapsa da değerinden bir şey kaybetmedi. Müslümanlar, yine camii olarak hizmet etmesini istese de Hristiyanlar, buna karşı çıkıp "hepimiz tepki veririz." diyerek aba altından sopa gösterebiliyorlar. Hal böyle iken soruyorum, boğazlar gibi bize ait olan bir mabette bile söz hakkımız yok iken, istediğimiz gibi değerlendiremiyor isek nasıl bize ait olduğunu söyleyebiliriz? O zaman şöyle soralım; İstanbul'un tamamen bize ait olduğunu nasıl iddia edebiliriz? Öyle ya, Ayasofya, fethin simgesidir. Unutmayın, ona sahip olan İstanbul'a hali ile tüm cihana hakim olur! Bu güzel kitap için, sayın Erhan Bey'e ve Pelin Hanım'a teşekkür ederiz. Nice kıymetli kitaplarla buluşmak üzere.
Baskı: Hankah: Balık Tapınağının Azizleri
Polisiye, gerilim, gizem, fantastik, macera... Adrenalin seven biriyseniz bu kitap tam da size göre! Hankah, kökleri yüzlerce yıl öncesine giden gizli bir rahmani örgüttür. Onun görevi, yeryüzünü nefsi çıkarları için yozlaştırıp, kana bulayanlara karşı mücadele etmektir. Kenan, bu örgütün yetiştirdiği elit bir kişi olarak, mücadelesini Kriminal Soruşturma Dairesi'nin başı olarak sürdürmektedir. Her şey, Nazım Aktuğ isminde birinin cinayeti ile başlayacak ve soruşturma; Kenan ve ekibini çok daha derin, gizemli bir savaşın içine sürükleyecektir. Bu savaşın iç yüzünü bilen Kenan için bir diğer uğraşı da ekibini olabildiğince gerçeklerden korumak olacaktır. Ne de olsa bazı şeyler gizli kalmalıdır. Kitap, oldukça doyurucu bir macerayı bizlere sunuyor. İki yıllık emek harcanmış ve her bir olay örgüsü ilmek ilmek işlenmiş. Karakterlerin her biri, kendine has yetenekleri ve kişilikleri ile özel. Birbirleri ile olan konuşmalarını çok sahici ve samimi buldum. İlişkileri yer yer öyle noktalara geldi ki sesli bir şekilde gülmeden edemedim. "Sol değil mi?" "Tabi sol! Böcek kusarak mı ölelim, Kürdan!" Kitaba hızlı bir giriş ile başlıyoruz. Sonra o hız bir süre düşse de her şeyin yavaş yavaş yerine oturmaya başladığı noktada tekrar yükseliyor ve tam gaz devam ederek bize kitabı sonuna kadar zevkle okutuyor. Öyle sahneler var ki kimi kişi için ürkütücü olabilir. Bazı sahneler de insanı şaşırtıp, "Neler oluyor yav? Basit bir cinayet nerelere uzandı!" dedirtiyor. Eh, hiçbir şey göründüğü gibi değildir, öyle değil mi? :) Hankah üyeleri kadar karşı taraftakiler de sıradan insanlar değil. Her kesimin kendine özel bağlantıları ve güçleri var. Örneğin; Hankah üyelerinden(bir sahnede göreceğimiz) Saltuk kardeş, sen ne ayaksın? O nasıl şerbetlenmeymiş öyle? dediğim kişiler var. Elbet böyle bir savaşın ortasında eğlenceli ve heyecanlı olduğu kadar üzücü sahneler de yok değil. İpucu vermek istemiyorum ama bir kişiye hususi üzüldüm. Son ana kadar acaba bu özel becerileri olanlar tarafından kurtarılabilir mi falan dedim ama, nafile. Şimdilik elveda kardeş, yine de ümidimi hala koruyorum. Böyle kitaplarda her şey olur, malum. Kitabın sonundaki bir başka karakterin vedası daha oldukça şüpheli ve bir anda olması falan da benim kafamı kurcaladı. Kitabın devamı olacağına şüphem yok, bu yüzden neler olacak edecek, göreceğiz. Kitabın dili genel olarak akışkan ve kurgu merak uyandırıcı. Bazı karakterlerin kimlerden esinlenildiğini, dikkatli bir kişi anlayabilir. :) Açıkçası yerli Dan Brown'lar ile karşı karşıyayız. Bu kitabın farkı ise metafizik öğelerin olmasıyla daha çarpıcı sahneleri barındırması. Tam filmi yapılacak bir kitap olduğunu tüm samimiyetimle söylemek isterim. Oldukça başarılı buldum. Okurken zevk aldım. İkinci kitabın yolda olduğunu umarım. Elbette kitapta bazı eksiler de yok değil. İmla ve dil bilgisi hataları ve yayınevinin baskı hataları kitabın akışkanlığını yer yer olumsuz etkilemiş. Bir sonraki baskıda(inşallah olacaktır.) telafi edilecek bir durum olduğu için kimse canını sıkmasın. :)
Baskı: Fıtrat Pedagojisi
2015 yılı boyunca almayı istediğim bir kitap. Nice zamandır aklımda iken kuzenim Esra'nın doğum günü vesilesi ile kitabı onun için aldım(yeni doğum yaptı da. :) ). Hali ile vermeden önce okumamazlık edemezdim. :) Kitabı elime aldığımda ne bekliyordum, emin değilim ama düşündüğüm eğitim kitapları gibi gelmedi. Sanırım böyle madde madde neler yapmam gerektiğini vs. anlatmasını bekliyordum. Bunun yerine ayetler atarak başlıklara ayırmış ve içeriği açıp, nasıl bir yön çizmemiz gerektiğini gerek Peygamber efendimizin sünneti ile gerekse yaşanmış başka hayatlar ile örneklendirmiş. Kur'an okuyanlarınız iyi bilir, okuruz ama çoğu zaman okuduğumuzun üzerinde düşünmeyiz ya da tam anlayamadığımızı fark etmeden, yüzeysel bakar geçeriz. Büyük hata. Kur'an okunmak, anlamak ve hayata tatbik etmek için vardır, duvara süs olsun, ölülerin arkasından okunsun diye değil. Kur'an sanıldığın aksine insanın leşi ile uğraşmaz, dirisi ile uğraşır; hitap alanı dirisidir. Bu yüzden bu kitap, ayetler üzerinde daha derinlemesine düşünmemiz gerektiği konusunda ders verici niteliğinde olmuş. Bütün olarak Kur'an'a baktığımızda da gerçekten de çocuklarımızı nasıl yetiştirmemiz gerektiği konusunda sayısız ayet olduğunu görüyoruz. Biz genelde sanıyoruz ki "Çocuklar için şöyle şöyle yapın, şunu yapmayın." tarzında doğrudan bir ayet var veya olmalı. Hayır, aksine çocuk dediğimiz insan yavrusu büyüdüğü zaman bir yetişkine dönüşecek ve hali ile yavru veya yetişkin her insan evladı ayetlerdeki yasak ve emirlerden sorumlu olacaktır. Hali ile ayetlerde bahsi geçen güzel hal ve davranışlara bakarak, çocuklarımızı bu doğrultuda yetiştirmemiz gerekmekte. Temeli sağlam atılmış bir çocuk, belli bir yaşa gelince kendi katını da sağlam temeller üzerine çıkmaya devam edecektir, inşallah. Yazar, ayetleri ve uygulanış biçimini bizlere verirken çoğu zaman yaptığımız hataları da yüzümüze çarpmış. Doğru sandığımız, atamızdan gördüğümüz hal ve hareketlerin yanlışlığını(hepsi olmasa da elbette) gözler önüne sererek alışagelmişin dışına çıkartmaya çalışmakta. İnşallah, ileride çocuğum olur ise Allah'ın istediği doğrultuda çocuklarımı yetiştirebilirim. Zira ileride ortaya çıkacak eserin muazzam olacağına şüphem yok, çok şükür. :) Yazarımıza bu değerli kitabı hazırladığı için can-ı gönülden teşekkür ederim. Ben de çocuğum olursa, onu nasıl İslam'i doğrultuda yetiştirebilirim? diye yıllarca kendime soruyordum. :)
Baskı: Yazarlık Okulu
Yazarlık yoluna adım atmak isteyenler için kesinlikle tavsiye edeceğim bir kitap. :)
Baskı: İslamofobi Endüstrisi
Kesinlikle okunmalı, tavsiye ederim! İslamofobi üzerine yazılmış çok başarılı 10 puanlık bir kitap.
Baskı: Bay Ruffles
"Hafif çocuksu, biraz da komik ama şirin ve hoş bir aşk hikayesi." Evet, kitabı en iyi bu cümle iyi tanımlayabilirim. Oyuncak bir ayının insana dönüşmesi ve insan olmayı öğrenmesi ve tüm bunları bir insana aşkı için yapması oldukça ilginç bir konu. İşin içinde oyuncak ayı olduğundan mıdır, başrol kızımızın çocuksu, büyümeyen ruhundan mıdır(tamam, o ruh bende de var; kabul) bilmem ama bu durum kitaba ister istemez hafif de olsa çocuksu hava veriyor. Bu durum kimi okuyucu için artı kimisi için eksi olabilir... Kitaplar, filmlere benzemez; görsellikleri olmadığı için korkutma, germe ve de güldürme vaatleri kolayca gerçeğe dönüşmez ama şu zamana kadar iki yazar beni güldürmeyi başarmıştır ve Mervenur Hanım da 3. kişi olmayı başardı, tebrikler. O ayıcığın tuvalet eğitimi nasıldı öyle ya! Koptum resmen. :D Yazarımızın dili ve kurgusunu; karakterin duygu ve düşüncelerini bize yansıtma şeklini başarılı buldum. Kitabı yarım günde bitirdim, zevkle okudum ve eğlendim. Kimi kitapta olan cinsellikle yoğrulmuş aşk hikayelerinden oldukça uzak, masum ve gerçek bir aşk hikayesi var karşımızda. Ayı kralcık da oldukça acımasız çıktı, çetin bir son sınava tabi tutuldular. İkinci kitabın çıkması çok zaman almaz, inşallah. Uzun lafın kısası, farklı ve güzel ama fantastik bir aşk hikayesi arıyorsanız, Bay Ruffles size göre! :) Bir de merak ettiğim bir kısım var; tuvalet eğitiminden sonra ayı krallığında tuvaletin olması mantık hatası değil mi? :)
Baskı: Belgelerle 2. Abdülhamid Dönemi
2. Abdülhamit Han ve dönemi hakkında en doğru bilginin adresi bana göre İhsan Süreyya Sırma'dır. Bir dönem Türkiye'sinde kötü insan; 'Kızıl Sultan' olarak bellenen bu padişahı, o dönem tüm kaynak ve arşivleri inceleyerek hiç de öyle bir insan olmadığını, aksine büyük haksızlıklar yapıldığını açık yüreklilikle ve cesaretle, azimle yıllarca kürsü kürsü gezip anlatan; kendi hocaları ile bile mücadele etmek zorunda olan bu zat; kesin delil ve belgelere dayalı konuştuğu için, gözümde tarihçiliği çok güvenilirdir. Bu yüzden en sonda yazacağım şeyi en başta yazmak isterim. Eğer bu dönemi en doğru kaynaktan okumak istiyorsanız, bu hocanın kitaplarını okuyun ve konferanslarına denk gelirseniz, gidin. Bu kitap, aşağıda verdiğim (haçlı seferleri hariç) kitapların kısa özetleri gibi olmuş. 33 yıllık saltanatı hızlı bir şekilde, ama yine belgeye sayalı, aktarmış. Ön sözünde yazdığı gibi zaten bu kitap, dergi vb. yerlerde yayınladığı makalelerin toplamından oluşmaktadır ve bu yüzden yer yer konuların tekrarını da göreceksiniz. Bir noktadan sonra bazı kısımlar tekrar göre göre sıkıcı olsa da kafama yazılması açısından iyi oldu. Kendisinin Sömürü Ajanı İngiliz Misyonerler kitabını da sipariş ettim. 2.Abdülhamit Dönemine ilgimin merakı, sadece haksızlığa uğramış bir padişah olmasından değil, onun döneminde meydana gelen olay ve oyunların; entrikaların ve hainliklerin günümüzde de aynı şekilde devam etmesidir. Bu yüzdendir ki günümüz farkındalığını kazanmak ve yarına doğru adımlar atabilmek için geçmişte yapılanları, atılan ilk adımları görmek, öğrenmek gerekmektedir. Bilinçli bireyler, bilinçli ve farkındalıkla aydınlanmış çocuklar yetiştireceklerdir. Belki biz bir şey yapamayız ama onlar yapacaktır, inşallah. Benim merakımı cezbeden konulardan biri de Jön Türkler olarak da bilinen, İttihak ve Terraki Perver fırkasının (partisinin) yaptığı ettiği şeyler. Zira günümüzde onun devamı olan bir parti ve zihniyet var. Yazarın, Jön Türklere özel bir kitap yazmasını isterim, bence büyük bir eksiklik. 2. Abdülhamit'in saltanatı hayatını okuduğumda, yalnız bir başına çok uğraşlar vermiş; kurtlar sofrasında ülkesinin hayatta tutmaya çalışan; yanlışları ve doğruları ile haksızlık edilmiş bir padişah görüyorum. Açıkçası oldukça üzüldüm kendisine. Kitabı herkese tavsiye ederim.