Sultanların Günlüğü
@Sultanların Günlüğü

Puanlar ve değerlendirmeler

Bu okurun kitap puanları ve yazılı değerlendirmeleri.

İskoç Kral ve Ben
10/1012.11.2022

Baskı: İskoç Kral ve Ben

Yayımlanan 2. romanım, genel tarzımın dışında romantik(fantastik ve tarihle de karışık) türde yazılmıştır.

Baskı: Lanetliler Kraliçesi (Vampir Günlükleri, #3)

Vampir Lestat kitabının son halkası. İlk kitap ise Vampirle Görüşme ki ben daha okumadım. Bunu da kaç sene sonra 2. el olarak bulup okudum çünkü yayınevi kapanmış. Millet 1. kitaptan başlar ben ortadan başlayıp, sonuncuyu okudum ve belki kafam eserse daha sonra 1. kitabı da okurum, Allah bilir artık. Kafadan söyleyeyim kitabın tanıtım yazısında "erotizm sınırlarında dolaşan bir şehvetle dopdolu" falan diyor ama kanmayın, yok öyle bir şey. Bunların(vampirlerin) yegane şehvet ve erotizm anlayışı kan ve öpücük ile sınırlı, ölü oldukları için Anne Rice'in vampirlerinde insanlar gibi malum işlev çalışmıyor. :D Önce öveyim sonra gömeyim romana. Anne Rice vampir edebiyatının en önemli ve ünlü yazarlarından biridir, öyle ki ünlü serisi filmlere bile çevrilmiştir; elbette kitaplardan biraz fazla farklı bir şekilde. Kitap boyunca tüm vampirlerin duygu, düşünce ve içinde bulundukları ruh hallerini gayet net ve güzel bir şekilde yansıtmayı başarmış. Okurken genelde zevk aldım ama elbet bazı kısımlar sıkmadı değil. O kısma sonra geleceğim. Bu kitapta sonunda Akasha ve Enkil'ın hikayelerini öğrenebiliyoruz, nasıl vampir oldular ve Akasha neyin peşinde vb. ne varsa en ince ayrıntısına kadar anlatılıyor, kafanızda soru işareti kalmaz. Yani kitap bittiğinde ciddi bir son olmuş diyebilirim. Tatmin olursunuz. Evet, övme kısmı buraya kadardı. Şimdi gömmeye geldi sıra. İlk kitabını okuduğum zaman varoluşçu felsefesi bıktı, gına getirdi demiştim ama beterin beteri varmış; bu sefer bu felsefenin yerine iyi-kötü; din-inanç olayına kafayı takmış yazar ve yazmış da yazmış ama öyle böyle yazma değil, böyle baygınlık geliyor artık, yeter ya! diyorsunuz. Çok uzatmış, bu kadın ayar bilmiyor, bir başladı mı sanki kendisi öğretmen biz de öğrenciyiz, bize ders anlatıyor gibi yazıyor. Haliyle bir şeyi "dikta" etme meselesinin canlı örneğini görüyoruz ki işinde usta bir yazar asla bu şekilde yapmaz bu iş; portakalda vitamin misali yapması gerekirken bu teyzemiz gözümüze sokmuş, görmek istemeseniz de görüyor; duymak istemeseniz de duyuyorsunuz. Hele ki Akasha ile girilen o "ikna" sahneleri... Aslında neredeyse tüm kitap boyunca bu konuşmalar ve tartışmalar var, kitap bunlardan ibaret desek yeridir. Vampir Lestat kitabında Jesse nerede? derken şimdi bu kızı niye eklemiş ki? diye soruyorum. Kitapta hiçbir etkili-etkisiz rolü yok, numunelik var kız. Filmde Jesse-Lestat aşkı falan yok burada, sıfır. Çok pis hayal kırıklığı. Ayrıca zırt pırt ağlayan bir Lestat var karşımızda, ne kadar itici ya. Amma da sulu gözmüş haberimiz yokmuş. Bir çok karakterin gözünden anlatılıyor hikaye, asoiaf serisinden buna alışkınım aslında ama öyle bir anlatmış ki zaman kavramını biraz yitirir gibi oluyorsunuz, kafa biraz karışabiliyor. Özetle bana göre pek de başarılı bir kitap denemez, yani yazarın imajına yakışan bir iş değil; yine de zaman geçirmek adına çok fazla sıkılmadan, bir hafta içerisinde okudum bitti. Bu olumsuzluklar yüzünden ilk kitabı yakın zamanda alma düşüncem yok. :)

Baskı: Gecenin Gölgesi (Ruhlar Üçlemesi, #2)

İki ayı geçkin zamandır yeni yorum hazırlamadım, biraz tembelliğin dibine düştüğümü itiraf ediyorum ama bu, kitap okumadığım manasına gelmiyor. Sadece yorumları yazmadığım manasına geliyor ama merak etmeyin, bu kitapla birlikte en az iki üç kitap yorumu daha gelecek arka arkaya inşallah. İlk kitabından sonra ikinci kitabı da güzel bir başlangıç yapmış diyebilirim. Yazar, her zamanki güzel anlatımı ve akıcılığı ile ilerlemiş. Bizimkiler 1. Elizabeth'in ihtiyarlık döneminin İngiltere'sine gidiyor ve kendisi dahil bir hükümdarla daha tanışma fırsatı buluyoruz ki kendisi kendini Macaristan İmparatoru olarak da anan kral Rudolf. Biri şu adama o dönem Macaristan'ın Osmanlı toprağı olduğunu hatırlatsın. :D Avrupa krallıklar tarihine pek vakıf değilim o yüzden yazar, o karakterleri vs. ne kadar iyi yansıtmış bilemem ama okurken kendimi o dönemlerde hissettiğim bir gerçek. Yer yer yazarın -ilk kitapta olduğu gibi- olaylara, tarihe Avrupa merkezci çarpık bakış açısıyla baktığını sezinlemeye devam ediyoruz aslında, bu bence serinin en büyük kusuru. Diğer yandan Matt'in tarihteki neredeyse tüm ünlü karanlık tiplerin ta kendisi olması da bilemiyorum; karaktere haddinden fazla harikalık katmak olmuyor mu acaba? Elbette bu kadar yaşlı ve gündemlere bu kadar ilgili bir vampirin her taşın altından çıkması çok şaşırtıcı olmasa gerek ama bilemiyorum, az biraz abartılmış gibime geliyor. Diğer yandan Matt'in babasıyla da tanışıyoruz elbette ve söylemem gerek, kendisine bayıldım. Keşke ölmüş olmasaymış diyorum ama bir umut, belki 3. kitapta hortlayacağı tutar, bunu da okuyunca göreceğim artık inşallah. Kitap boyunca sadece 1500'lerin Avrupa'sını görmüyoruz elbette birkaç kere kısa aralıklarla günümüze gelip, ailenin neler yaptığını da görüyoruz ama o kadar parça parça ki tam olarak ne işler karıştırıp, neler döndüğünü anlamakta biraz zorlanıyoruz. Hele ki ikili sonunda döndüklerinde yaşanmış olan bir olayın ardındaki kaybı anlamaktan zorlanmak elde değil. Diana'nın üvey vampir oğlanın bir insan manitası yapması ama ilk tanıştıkları an dışında hiçbir şey gösterilmeden oldu bittiye getirilmiş olması gibi şeyler hep 2. kitabın eksisi olarak kalıyor. İkili arasındaki gereksiz gerginlik kısımları da azıcık sıkmış olabilir. Diana ikinci kitapta güçlerine dair daha çok öğreniyor ve biraz daha hakimiyet kuruyor, ayrıca sonunda büyülü bir hayvanı da oluyor. Eh, vakti gelmişti yavrucum. Genel olarak beğendiğim, güzel vakit geçirdiğim bir kitap oldu. Üçüncü kitapla görüşmek dileği ile Allahaısmarladık.

Buz Ejderhası
10/1009.01.2019

Baskı: Buz Ejderhası

GRRM'in Buz ve Ateşin Şarkısı (Game Of Thrones) serisini bilmeyen varsa, fantastik tür sevenler için söylemem gerekir ki çok şey kaybetmiştir. Tolkien gibi Asoiaf da kesinlikle okunması gereken baş yapıtlardan biridir çünkü yazım tekniği ve kurgudaki deha insana şapka çıkartacak cinsten. Buz Ejderhası da GRRM'in asoiaf yok iken peydah ettiği bir çocuk masalı (gariptir ki Hobbit de Tolkien'in masalıydı.) ama bence yetişkinlerin dahi okuyabileceği türden bir masal, şahsen kısa olmasına rağmen gayet beğendim. Kitabın ciltli olması ve içeriğindeki çizimler de çok başarılı ve güzel, kütüphaneye eklenecek cinsten ama dediğim gibi oldukça kısa bir masal aslında, yarım saate biter. İnsan ister istemez keşfe biraz daha uzatsaymış diyor, tek eksi yanı bu bence. Çünkü yayınevleri kısalığı kapamak için çizim ve ciltleme ile albenili hale getirmiş ve yedirmiş de yani, yiyorsunuz. :D Kısacası akşam uyumadan önce çocuğunuza/yeğenlerinize okuyabileceğini bir masal diye düşünüyorum. Bir çok asoiaf okuyucusu (ben buna dahilim) bu kitabın GoT evreni ile bağlantılı olduğuna inanıyor. Buz Ejderhası ve Buz ve Ateşin Şarkısı evreni ile ilgili benzerliklere Game Of Throne Türkiye forumunda yayımladığım yazıyla değindim, okumak isterseniz tarayıcınızdan "Buz Ejderhası Kitabı ve ASOIAF" yazarak da ulaşabilirsiniz.

Bey ile Büyücü
8/1006.01.2019

Baskı: Bey ile Büyücü

Bey ve Büyücü deyince akla roman ismi gibi geliyor ama alakası yok. Osman Karatay hocanın okuduğum ikinci kitabı. Onu, yıllar önce okuduğum, Türklerin Kökeni isimli kitapla tanımıştım. İlk kitapta da yazdığım gibi sözelci biri olarak "dil bilimi" kesinlikle çok zayıf kaldığım bir alan, itiraf etmem gerekiyor ki okuduğum kitaptan öyle çok bir şey anlamadım, biraz utanıyorum ama gerçek bu. Bu dil bilimini (bilhassa Türkçe için) anlamamı kolaylaştıracak bir "giriş" kitabı vb. bir şey tavsiye edecek var ise seve seve dikkate alırım, çünkü temel bazı şeyleri bilmek gerekiyor besbelli ki. Yine de anladığım kadarını sizinle paylaşmama müsaade edin. Hocamız Meg-Mag ile konuya başlamış, Bey/Beg/Bag kelimeleri ile devam etmiş; benim romanlarımdan birinde de kullandığım "iye" gibi kelimeleri ve çok daha fazlasını işin içine katarak, bunların manaları, yeryüzündeki dillerde (İngilizce, Macarca, Cermen dilleri gibi ve elbette en başta Türkçe) karşılığını/temelini/ses benzeşmesine kadar değinmiş ki aslında çok ilginçtir ki gerçekten Dünya Dillerinde o kadar çok ortak kelime var ki... Bunların bazıları Türkçe'den diğer dillere geçme, bazıları ise en eski Türkçe'de kullanıyor gibi görünse bile Türkçe'den aktarma olmayabilecek şeyler... Sanırım bilim dünyasında, insanların zamanında kullandığı "tek dil" düşüncesi kuram olarak hakim (aslında bu dini metinlerde de geçer); zamanla bu tek dilden kavimlere ayrıldıkça diller üremeye başlamış... Haliyle bu temel ata dilden, çocuk/torun dillere kalan miras kelimeler hala yaşıyor ve temelde bir çoğunun düşünce yapısı/manası da aynı. Yani bir kelime zenginlik ve servet ile bağlantılı ile bu Türkçe'de de aynı bir başka dilde de aynı. Bu da zaten tek bir kaynaktan bu dillere dağıldığını gösteriyor. Yukarıda da dediğim gibi ya bu dil Türkçe ya da Türkçe, en eski yaşayan dillerin başında geldiği için üzerinde en çok hak talep edebilecek dil(hocanın tabiri ile). Aslında bu "dil" meselesi, insanlığın da zamanında tek bir kavim iken genişleyip, kültürlere ayrıldığına işaret eden güzel bir delil. Belki "ırkçılık" hastalığına bir çare için kullanılabilir. Milletler, kültürler, dinler hatta mezhepsel/ideolojiler arasındaki bu kin-nefret korkunç bir bölünme ve kan dökülmesine neden oluyor, maalesef. Allah yardımcımız olsun, ıslah etsin bizi ne diyelim. Elbette bu dil/kelime meseleleri ile ilgili kitapta yazılan çizilen şeylerin bir kısmı "düşünce" şeklinde ilerliyor, yani genel manada kitaba girmemiş bir nevi keşif niteliği taşıyabilecek, hocamızın "doğru olduğuna kanaat getirdiği" şeyler de var, kurduğu bağlantıları ve kanıtları okuyunca sizler de kendi kanaatinizi oluşturacaksınız zaten. Türkçe veya diğer diller üzerine "köken" çalışmaları hoşunuza gidiyor ise, okumanızda fayda var arkadaşlar. Bence dönemin insanlarının düşünce yapılarını okuyabilmek adına da güzel bir kitap. Unutmayın ki dil, bir milletin hayata bakış felsefesini ortaya koyan bir penceredir; onunla kültürünü, dini yapısını anlayabilirsiniz. Bence heyecan verici bir alan. :) Fakat kitap, benim gibi, dil bilimi konusunda temeli olmayanlar için biraz anlaması güç işte. :)

Baskı: Payitahtın Son Sahibi "Abdülhamid Han"

Talha hocanın "Abdülhamid" serisinin 2. ve son kitabı. İlki Bir Dehanın İzleri idi. Bildiğiniz üzere Talha hocanın sıkı bir takipçisiyim, neredeyse tüm kitaplarını alıyorum. Haliyle serimizin devamını kütüphaneye eklemez isem büyük eksiklik olurdu. Kitabın akıcılığı ve anlatımı bildiğimiz Talha Uğurluel; masalsı ve sıkmadan; bilinmeyen ayrıntılarla ve güzel resimlerle süslenmiş kitap, beğenimize sunulmuş. Kitaba giriş Abdülhamid Han'ın şehzadelik döneminde yaptığı Batı ve Mısır yolculukları ve gözlemleri ile başlıyor. Bu ziyaretler genç şehzadenin, Türkiye toprakları ile batı toprakları arasında mukayese etme ve ileride eksikleri tamamlama açısında girişimler için güzel bir mihenk taşı oluyor. Daha sonra Yıldız Sarayı'nın yapımı, yapım sebebi ve yapım şekline değinen bir bölüm karşımıza çıkıyor. Saray 4 ayrı müteahhit tarafından tasarlanır ve böylece sadece Abdülhamid Han'ın kendisi sarayın tüm şemasını, her bir ayrıntısına, gizliliğine vakıf kişi olur. Ailesinin başına gelenlerden sonra üst seviye önlemler alması gayet makul ve mantıklı elbette. Sonraki bölümlerde de kurdukları birliklerden sanatçılarla çalışmasına kadar bir çok farklı noktası konu edinilmiş. İlki kadar güzel ve değerli bir çalışma ama şahsen ilk kitabı daha ilgi çekici ve zengin içerikli bulmuştum; bir sürü cümleyi çizmiş iken ikincide çok fazla çizme gereği duymadım. Yine de genel olarak beğendiğim bir kitap oldu. Eğitim ve benzeri konulardaki bilgiler ayrıca ilgimi çekti. Tavsiye ederim(zaten ilkini okuduysanız ikincisini almamak olmaz.). (DİPÇE: Ben bu kitabı okuyup, yorum yaptıktan sonra "yayım" sırasına almıştım ve tam sırası geldiği sıralarda malum haberler gündeme düştü, açıkçası gerçekten hayal kırıklığına uğradım ve üzüldüm. Şimdilik beklemede kalmaya devam ediyorum, bakalım. )

Baskı: 1984

George Orwell'in kült romanı 1984'ü duymayan bir kitap kurdu yoktur sanırım? Okumadı ise okumasını da tavsiye ederim, zira "kültler" arasında olmasının bir sebebi var. George Orwell, eleştirel kalemini ağırlıkta "sosyalizm" üzerine indirmiş gibi görünse de onun yegane eleştirisi sosyalizm üzerinde değil, daha çok "düzen" üzerine ama bunu yaparken kendi döneminde ön plana çıkıp, tabiri caiz ise esip kavuran vitrin görüntüsü sosyalizm olduğu için ana temayı bunun üzerine yaptığını düşünüyorum. Elbette ki Hayvanlar Çiftliği kitabının sosyalizm eleştiri olduğunu bilmeyen yoktur ama bu kitabın teması İngiliz Sosyalizm'in demir yumruğu üzerine kurulmuş olmasına rağmen eleştirilen şey sosyalizmden çok daha fazlası. Şahsen, okurken ilk defa bir romanda cümlelerin altını çizdim. Genelde sadece tarih gibi roman dışı kitaplarda önemli kısımları çizme gereği duyarım ama 1984 benim için bir ilk oldu ve bu, boşa değil. Gerçekten de çok dikkat çekici noktalara değiniyor ve görmesini bilirseniz bugün dahi dünya devletlerinde temelde eleştirilen şeylerin devamlılığını daha gizli-saklı, daha az göze batar şekilde görmeniz mümkün. Elbette ki kitapta olan olaylar, yapılanlar çok daha mübalağalı anlatıldığı için gözüme giriyor. Güzel bir düzen eleştirisi olmasıyla beraber kitabın çok kasvetli bir havası olduğunu da söylemem gerekir. En azından benim için. Şahsen kitap boyunca "ben böyle bir hayat süremem, ölürüm daha iyi." deyip durdum ama gelin görün ki devlet, kolay kolay öldüren tipler de değiller, süründürmeyi tercih ediyorlar; kitap sonlarında göreceksiniz. Kısaca bir kerede birden fazla bölüm yerine bir iki bölüm okuyup, ara vermenizi tavsiye ederim. :D Üstadımızı tebrik ederiz, kitabın sonu hiç de umduğum gibi bitmiyor ama kabul etmem gerekir ki zaten kitabın konusu ve gidişatına uygun bir son olmuş, kafamdaki sonu beklemem en başta hataydı. :)

Baskı: Kutadgu Bilig'e Göre Türk Savaş Sanatı

Kitabı gördüğüm zaman almak istedim çünkü romanlarım için "Türk savaş taktikleri ve sanatı" gibi konuları öğrenmeye ihtiyacım var. Lakin kitap içeriği biraz umduğumdan farklı çıktı. İsminden de anlaşılacağı gibi Türklerin ünlü eseri Kutadgu Bilig'in içinden alınmış "savaş" konulu maddelerden derlenmiş bir kitap. Biz Türkler, tarih yapıyor ve sözlü olarak da tarihi meydana getiriyor olsak da iş "yazmaya" gelince coğrafya ve yaşam tarzımızın getirileri yüzünden, tarihi yazma meselesinde eksik kalmışız. Hal böyle olunca savaşçı bir millet olan ve bu konuda eline su dökülemez Türklerin savaş sanat ve taktikleri başta olmak üzere bir çok önemli konuda bilgi edinmekten yoksun ya da eksik kalıyoruz. Kitap, bu tarafı doldurmayı amaçlıyor desem bile özünde zaten kitap bir derleme, yukarıda bahsi geçen kitabı alanların bu kitabı almasına gerek yok ama sırf bu konuyu merak edenler, alabilirler. Kitap iki bölümden oluşuyor diyebilirim; ilk bölümü "Dünya'da ve Türklerde Savaş Tarihi" şeklinde kısa bir özet şeklinde ifade etmek doğru olur, aslında oldukça ilgi çekici olduğunu düşündüğüm bir bölüm. Daha önce savaşın ve şiddetin tarihi araştırmak hiç aklıma gelmemişti ve batının bu yöndeki bakış açısını da öğrenmek kayda değer diye düşünüyorum. İkinci kısım ise ana konumuz olan Türklerde Savaş Sanatının içeriğini konu alıyor. Yani 128 kitabın sadece 68 (bir kısmı ise kaynakça)sayfası bu kısıma ayrılmış. Kitaba genel olarak yorum yapmak gerekir ise okunduğunda kişinin bir şeyler öğrenmesine vesile olabilecek seviyede ama yetersiz bulduğum bir eser. Dediğim gibi umduğum şeyleri öğrenemedim ve sandığımdan daha az bilgi içeriyor. Keşke bir de 3. bölüm ekleyip Türklerde Savaş Taktiklerini anlatan bilgiler de verseydi. En azından bu şekilde daha tatmin edici olurdu. Yazarımıza ve yayınevine teşekkür ederiz.

Baskı: Cadıların Keşfi (Ruhlar Üçlemesi, #1)

Ruhlar Serisini, "Cadıların Keşfi" ismiyle yayınlanmaya başlayan dizisi ile tanıdım. İlk başta romanı alıp almama konusunda ciddi kuşkularım olduğunu belirtmem gerekir çünkü yorumlar (olumlu-olumsuz) başa baş gidiyordu. Genelde de yorumlara bakarak kitap almamaya özen göstersem de bu sefer, beni kararsızlığa itti. Sebep olarak roman için "romantik" ağırlıkta denmiş olması. Oysa ben cadılar vb. şeylerin olduğu fantastik ağırlıkta bir kitap okumak istiyordum ve dahası 50-60 kiralık bir kitap olduğu göz önüne alındığında insanı birkaç kez düşünmeye itiyor bu durum. Yine de diziyi izlemeye devam ederken dayanamadım ve 2. el olarak sipariş ettim(mümkün değil veremem o fiyatı.) ve okudum. Ben gibi yorumları okuyanlar için şunu söylemem gerekir ki iki şekilde yorum yapanlar da haklı. Romanın ilk kitabı(muhtemelen de diğer iki kitabı da) iki karakter arasındaki romantizm ağırlığında ilerliyor ama bu, fantastik hiçbir şey yok demek değil ama öyle aşırı bir hareket yok. Diğer yandan buna rağmen gayet akıcı ve sıkılmadan okuyacağınız bir üslup ile yazılmış, şahsen bilgisayar dahi açmadan romanı bitirmeye odaklı bir iki gün geçirdim. Sayfa sayısı göz önüne alındığında da gayet doyurucu bir roman sizi bekliyor. Romanın kurgusunu başarılı buldum, bilimsel-tarihsel temelli bir çok sohbet, bilgi ile harmanlanması... yani ayrıntılar da güzel işlendiği için zengin içerikli olduğunu düşündüğüm bir roman var karşımızda. Genel olarak çok beğendim ve ikincisinin de siparişini vereceğim inşallah. Yine de alıp almama konusunda kararsız iseniz eğer bu durumun tamamen sizin beklentileriniz ile ilgili olduğunu unutmayın. Eğer etrafta büyülerin, vampir saldırılarının vs. uçuştuğu fantastik macera kitabı arıyorsanız büyük ihtimal ile bu kitap size göre değil ama romantizm, tarih, bilim ve fantastikle harmanlanmış bir roman arıyorsanız kesinlikle size göre. Yalnız bazı uygunsuz olduğunu düşündüğüm noktalar yüzünden +18 bir seri olduğunu söyleyebilirim, hayır cinsellik değil. Bulamazsınız bu kitapta, diğerlerini bilmem elbet. Söylemem gerekir ki Diana'nın teyzelerinin evine bayıldım. Evde cadı ruhları yaşıyor ve kendi kendine kararlar veriyor. :D Yukarıda söylediğim gibi tarihsel bilgilerin de olduğu bir roman, karşımızda 1500 yaşında bir vampir olunca bu kaçınılmaz oluyor elbette ve ben de tarihe ilgili bir kişi olarak tarihsel bazı konulara ciddi bir muhalefet damarım kabardı okurken. Misal çiçek aşısını bilmem kimin bulduğu ile ilgili bir yorum yapılmış, elbette batılı birinin ismi söz konusu ama Lale Devri döneminde zaten Türkler, çiçek aşısını keşfetmiş ve uygulamaya koymuştu. Hatta buna kaynak olarak İngiliz bir sefirin karısının (oldukça da ünlü biridir) yazdıklarını gösterebiliyoruz. Kendi çocuğuna da yaptırmıştır ve bunu, İngiltere'ye götürmeye niyetlendiğini belirtmiştir. Diğer yandan Harvey'in kalp damar sistemini keşfettiği yazmış ama biz biliyoruz ki 1100'lerden kalma illustrasyonlar(ve 1400'lerden) mevcut ve orada kas, sinir ve kalp-damar sistemine kadar (hatta hamile bir kadının atardamar sistemine kadar) keşifler, çizimler mevcuttur. Kısacası batıdan çok önce Müslüman bilim insanları insan anatomisini çözmüş, bunu resmetmiş ve çalışmalar yapmıştır. Hatta göz anatomisi, nasıl gördüğümüze dair çalışmalar da buna dahildir ve elbette fazlası. Bunun için Fuat Sezgin'in TANINMAYAN BÜYÜK ÇAĞ kitabını okumanızı tavsiye ederim. Batılılar kendilerinden başka herkesi barbar görürken üstüne bütün keşifleri de kendilerinin yaptığına inanıyorlar, yazarımız da bu kafada... Gerçi onlara kızmamak gerek, biz kendi ecdadımıza sahip çıkmaz ise bizden çalarlar ve kendileri yapmış gibi kakalarlar. Diğer muhalefet ettiğim bilgi ise romanda bolca göreceğimiz Lazarus Şövalyeleri'nin "kendini koruyamayanları koruruz. Kudüs'te (ve birkaç yer daha sayarak) bunu yaptık." demeleri... Bu tarikat Haçlı dönemlerinde kurulmuş bir tarikattır. Hayır, bir de yeni Haçlı Dönemi kitabı okudum, kimi kimden kurtarmış bu arkadaşlar, merak ettim. Haçlı savaşları başladığı andan itibaren Yahudiler, Hristiyanlar, Müslümanlara kadar önüne geleni öldürmüş, yağma edip, çalıp çırpmış insanların bilhassa Kudüs'te Müslüman ve Yahudilere soykırım yapmış bu insan görünümlü yaratıkların, kimi kimden kurtardığını merak ettim, yazarımız bize bu konuda bilgi verirse seviniriz. Romandır, çok tepki vermeye gerek yok diyen olabilir ama özür dilerim de Nazileri romanda "iyilik meleği" gibi göstermeye benziyor bu, katledilen onca masuma hakaret, haksızlık, adaletsizlik olmaz mı? Doğu Hristiyanlarına bile zulüm ettikleri düşünürsek yalanın dik alasını romanda kurgu adı altında bize satmasın. :) İkinci kitap, 1500'lerde geçiyor; bakalım muhtemelen başka şeylere de muhalefet edeceğim. :D

Baskı: Sorularla Haçlı Seferleri

Daha önceki senelerde İhsan Sırrı Süreyya hocanın yazdığı Haçlı Seferleri kitabını okumuştum, genel olarak sekizinin de özeti niteliği taşıyan bir kitaptı. Elimdeki kitap ise bu kitabın çok daha geniş kapsamlı hali. Şahsen iki kitabı da tavsiye ederim ama ikisinden birini seçmeniz gerekiyor ise bu kitabı almanız daha faydalı olur, içerik kapsamı bakımından. Kitabın en hoşuma giden özelliği soru-cevap şeklinde ilerlemiş olması. Muhtemel olarak aklınıza gelebilecek soruları sormuşlar ve cevapları yine kendileri vermişler. Bu yönden oldukça tatmin edici ve derli toplu bir çalışma var karşımızda. Kitabın tekniğinden sonra gelelim içeriğine. İlk olarak haçlı seferlerinin ne olduğu, neye haçlı seferleri denildiğini açıklamış yazarlar. Daha sonra Haçlı Seferlerine sebep olan doğu-batı'nın sosyo-ekonomik durumunu açıklamış ki bu konuyu her haçlı seferi öncesi bize anlattığı için, özünde seferlerin ne amaçla yapıldığını gözler önüne seren bir nokta olmuştur. Tarihe ilgi duyan arkadaşlar bilir ki savaşlar, temelde görünen sebeplerden dolayı değil, görünmeyen sebeplerden dolayı çıkar. Buna en iyi örnek 1. Dünya Savaşının çıkışıdır; görünürde bir prensin suikasta gitmesi bahane edilmiş iken arka planda mesele çok başkaydı. Hatta günümüzde Amerika başta olmak üzere batı toplumlarının bugün Yakın Doğu'ya hala haçlı seferleri düzenlediğini bilen bilir ve bunun dün "din" ve "dindaşları kurtarma" maskesini kullanmış iken bugün "özgürlük" ve "demokrasi" kavramlarını kullanarak yapmaktadır. Bu yönden bu kitabın okunmasına önem veriyorum, çünkü bugün olanların temel sebeplerini ve yöntemlerine de ışık tutan cinste bir kitap. Biliyoruz ki tarih, tekerrürden ibarettir. Zaten tarih okurken en önce bu dikkatimi çekiyor, sürekli olaylar tekrar edip duruyor. Haliyle söyleyebilirim ki bugün yaşadığımız çağ; 100 yıl önce Abdülhamit Han'ı dönemiyle 1000 yıl önceki Haçlı Seferlerinin yaşandığı dönemin bir karması olmuş. Neredeyse birebir aynı ilerliyoruz, neredeyse... İnşallah önceden nasıl def ettiysek bugün de def ederiz. Devam. Kitap boyunca dönemin Türk-Arap devletlerinin siyasi durumları, birbirleriyle çekişmelerine de değinilmiş, elbette aynı şey batı devletleri için de yapılmış. Görüyoruz ki siyasi güç uğruna birbiriyle savaşan İslam alemi, haçlılar karşısında zayıf kalmış ama ne zaman bu çekişmeyi bir kenara bırakmış ve birleşmiş, batı alemi yenilgi üstüne yenilgi görmüş. Benzer şekilde batı devletlerinin kendi iç çekişmeleri de zaman zaman niyetlenen yeni saldırılara gem vurmuş hatta yapılan seferlerin başarısız olmasında da önemli bir etken olmuş, diğer yandan benim ilahi yardım dediğim; veba gibi doğal etkenler de var. :) Haçlı seferleri sırasında bu siyasi çekilmeler ve güç arzusu öyle bir noktaya gelmiş ki Müslüman bazı devlet adamları, kendi dindaş/soydaşına karşı Haçlılar ile işbirliğine dair girmiş. Bugün de var böyleleri, görüyoruz. Tersi şekilde haçlılar -çok görünmese de- da zaman zaman iş birliği yapmış kendi dindaşlarına karşı. Hatta bazen, artık uzun zamandır burada yaşayan, doğulu Latinlerin yeni haçlı seferleri istemediğine ve Müslüman komşularıyla barış içinde yaşamak istediklerine de tanık oluyoruz, bu uğurda desteklemedikleri haçlı seferleri de var ama bu "sevgi" sebebi ile değil elbette, barış ortamının getirdiği ekonomik rant yüzünden. Bunun dışında doğulu Latinler, Müslümanlarla o kadar içli dışlı hale gelmiş ki batılı dindaş/soydaşları tarafından "doğululaşmışlar" diyerek eleştirilmiştir. Haçlı Seferlerinin batıya olan kültürel ve teknolojik yeniliklerine da kısa bir özet geçmiş yazarlar. Misal; ayna, pusula, cam süslemeleri, pamuklu kumaşlar, ipek, estetik sehpalar, vazolar ve mutfakta kullanılan seramik kaplar, eşarp, minder, tuvalet kültürü(bu kısım bence çok yaygınlaşmış değil o dönem, malum daha düne kadar sokağa pisleyen, evlerdeki kaplarına yapıp bunları dışarı atan adamlardı.) hatta güvercin merakı, onları postalaşmak için kullanma bilgisini doğudan Müslümanlardan öğrenmişlerdir. Kağıt bile Müslümanlar aracılığıyla (öncesinde 700-800'lerde Çinle yapılan savaş sonrası esir edilen Çinlilerden öğrenilen ve kurulan kağıt fabrikaları sayesinde) öğrenilmiştir. Satranç oyunu keşfetmeleri yine bu döneme denk geliyor ve tespih kullanımı. Bunlar dışında hekimlerden öğrendikleri bitkiler, merhemler gibi şeyler sayesinde batı, zamanla kimya biliminin(daha doğrusu modern batı kimya demek daha doğru olabilir çünkü Cabir bin Hayyan'ın kimya alanında keşifleri vs. söz konusudur.) temellerini atmıştır. Ayrıca o dönem tahtadan şato, evler yapan batı, bu seferler aracılığı ile Müslümanlardan öğrendikleri taştan ev yapma vb. mimari bilgileri kendi ülkelerine taşımıştır. Bir çok bilimsel kitap çevirileri de (bu kitapta yazmıyor ama başka bir yerde okumuştum) bu dönemlerde taşınıyor batıya. Benim en ilgimi çeken noktalar arasında kültürel etkileşimler dışında Müslümanların hatta Doğu Roma'nın bu batılılara karşı yorumları dikkatimi çekmiştir; "barbar, cani, katil, yük taşımaktan başka işe yaramayan hayvanlar gibi bunlar da savaşmaktan başka bir işe yaramayan hayvanlar." şeklinde satır arası yorumlara denk geleceksiniz. Elbette hiçbiri haksız yorum değil, önüne geleni öldüren, bebeklere bile acımayıp mızraklara geçirip sallandıran, çalan çırpan, tecavüz eden bir güruha başka türlü bakılması pek mümkün değildir. Elbette 200 yıl içerisinde doğulu Latinlerin zamanla değişip, daha medeni hale geldikleri düşünülmüştür batılılara nazaran. Bir diğer dikkat çeken anlatım ise yamyamlıkları... Bunu diğer kitapta da okumuştum, bence korkunç bir şey. Bir insanın canavarlaşmasına örnektir. Okurken mideniz kalkabilir. Benim aklımda canlandı da nasıl yapar bir insan bunu bir başka insana? diye sordum. En sonunda onların hayvan bile olmadıklarını, canavar olduklarına kanaat getirdim. Sadece görüntü insana benziyordu. Üzücü. Genel olarak kitabı tatmin edici buldum ve kesinlikle herkesin okumasını tavsiye ediyorum. Nedense bu Haçlı Seferleri dönemine bir ilgim var, tam doymuş da sayılmam. :)

Hasta Toplumlar
10/1013.10.2018

Baskı: Hasta Toplumlar

Uzun zamandır bu kitabın reklamını görüyordum, alıp almamak arasında kararsız kalmış iken ileride alırım düşüncesi ile alışveriş listeme attım. Bir iki ay önce de biriken kitap puanlarım ile bedavaya getirdim, neden bilmem bu kısmıyla gurur duyuyorum. :D Öncelike söylemem lazım ki antropoloji terimlerine aşina değil iseniz ilk başta "Ne diyor bu?" dediğiniz anlar gelecektir, hatta aslında bu anlar sık sık gelecektir ama merak etmeyin, sandığınız kadar çok fazla terim kullanılmıyor, sadece iki üç terimi sık sık kullanıyor, onları da internetten öğrenebilirsiniz. Ağırlıkta adaptif ve maladaptif terimleri geçiyor ki bu da kabaca özetlemek gerekir ise çevre/şartlara doğal uyum/uyumsuzluk demek. Yani "kültürel" bir eylemin, x toplumu ne kadar doğa ve çevre ile uyumlu hale getirip getirmediği, zararı olup olmadığına yani o toplumu hayatta tutacak bir araç olup olmadığını açıklamak için kullanılan iki kavram. Zaten temelde de kitabın ana konusu tam da bu; gelenek göreneklerimizin birleşiminden meydana gelen kültürel araçlarımızın sandığımız kadar adaptif olup olmadığını tartışıyor yazar. Bilhassa tartıştığı mesele ilkel toplum olarak gördüğümüz, küçük, komünal toplulukların ne kadar ideal toplum olup olmadığını çeşitli örneklerle tartışmış. Bilen bilir, bilhassa Karl Marx'ın kuramıyla da ilişkili sayılan, küçük toplumların insanlık için ideal toplumlar olduğu, onların yaşamlarının büyük ve modern toplumlara nazaran çok daha adaptif, sorunsuz ve mutluluk verici olduğu iddia edilir. "Eskiden insanlar, küçük toplumlar halinde yaşar iken sorunları da en düşük seviyede idi, modern toplumların sorunlarını yaşamazlardı." şeklinde bir iddia... Bir dönem, hatta sanırım nispeten bugün de, bir çok antropolog tarafından yaygın olarak inanılmış, savunulmuş bir görüştür bu hatta ilkel toplumlar üzerine yapılan araştırmaların ana hedefi de hep bunu kanıtlamak adına olmuştur dersek de yanlış olmayacaktır. Maalesef hiçbir bilimsel veriye dayanmadan sadece "ön kabul" ile yola çıkılarak yapılan bilim de bilim insanlarının bilimi çarptırması ve doğal olarak gerçeklerden çok daha farklı bir manzara ile karşılaşmamıza yol açmıştır hatta hala açıyor. Bu sadece sosyal bilimler için değil fen ilimleri için de geçerli maalesef. Kimi sosyoloğun da eleştirdiği bir noktadır bu; bugün bilim insanları, orta çağ din adamlarına dönüşmüştür. Benim yıllardır savunduğum bir görüş. Konuyu dağıtmadan devam edelim. Robert B. Edgertan, önceden araştırılmış veyahut kendi araştırdığı ilkel toplumların maladaptif uygulamalarını gözler önüne seriyor, işin kötü yanı bu uygulamaların, yukarıda söylediğim bilim insanları(!) tarafından, sırf kendi ön kabullerini doğrulamak adına, adaptif kabul edip, o toplumun hayatta kalmasını ve devamlılığını sağlamasına yol açan bir kültürel araç olarak lanse etmesidir. Bir kadının, evlendiği gece kocası dahil en az 10 kişi tarafından ilişkiye girmesini zorlamak, nasıl bir adaptiflik örneği olabilir ki? Bu uygulamanın temel sebebi o kabilede kadınların kısırlık sorunu yaşaması ve o insanların, kadınların hamile kalması için spermle doldurulması inancına dayanıyor ama işin ironik yanı da kadınların kısır kalmasının temel sebebi tam da bu uygulama yüzünden. Yahut Hindistan'da kocası ölen bir kadının ölüme onunla beraber gitmesinin adaptif ne tür bir yanı olabilir? Yahut dullara uğursuz gözü ile bakılıp, evlenilmesinin yasaklanmasının? Yamyamlık ne tür bir hayatta kalma aracı haline gelebilir? Bunlar ve çok daha fazlası kitapta yer almakta ve sorgulanmakta. Siz de kitabı okuyunca göreceksiniz ki kültürel gelenekler her daim toplum hayrına hizmet etmemekte; belki bir dönem adaptif olmuş bir uygulamanın günümüzde maladaptif bir hale gelmiş olması dolayısı ile topluma zarar verdiğini anlayacaksınız. Ayrıca ilkel toplumlar ideal toplumlardır efsanesinin içi fos bir anlatım olduğunu da göreceksiniz çünkü modern toplumların yaşadığı sorunları onlar da yaşamaktadır hatta belki daha kötüsünü. Elbette katılmadığım noktaları da oldu, zaten her daim tavsiye ettiğim gibi kitap okurken her şeyi olduğu gibi içinize çekmeden, eleyerek yani eleştirerek özümsemeniz gerektiğini hatırlatmak isterim. Bu kitap bana gerçekten güzel şeyler kattı, size de katacağına inanıyorum. Sevgilerimle.

Endgame: Çağrı
6/1024.09.2018

Baskı: Endgame: Çağrı

Kitabın çıkışını hatırlıyorum, kitap sipariş ettiğimde reklam olsun diye böyle kitapçıklar falan basıp göndermişlerdi. İlk seferde ilgimi çekmiş olsalar da (bilhassa para ödülü) sonra ilgimi kaybettiğim için unuttum gitti. Sizin anlayacağınız baya bir tanıtım falan yapılmıştı. Ben de ancak kitaplar 10 liraya düşünce aldım, ilk ikisini maalesef, 3. kitabı da gözlüyorum bakalım. Sonda söyleyeceğim şeyi başta söyleyeyim ama bu seriye karşı ilginizi kaybetmesine neden olsun diye değil; genelde aşırı tanıtımı yapılan kitaplardan az biraz şüphelenmek gerekiyor çünkü yaratılan beklentiyi karşılamıyorlar. Bu yüzden sağda solda böyle çok pohpohlanan kitaplar görürseniz (Pi serisi gibi) hemen atlamayın, tecrübe konuşuyor. ☺️ Haliyle Endgame için de aynı şey geçerli, konu fikir olarak fena değil, doyurucu bir kitap olduğunu düşünüyorum ama öyle ahım şahım bir yanı olduğu kanaatinde de değilim. Hatta tecrübeli iki kişiden daha heyecan verici bir kurgu beklerdim, heyecan falan yaratmadı hiç, tek düzel geldi bana. Aksi halde kısa sürede bitirirdim ama bazen bir ya da iki gün okumadığım zamanlar bile oldu, bu yüzden 2. kitabı okumadan önce araya başka kitaplar alacağım, bilesiniz. Yani 2. kitap yorumu için beklemeniz gerekiyor. İpucu ve bulmaca fikri seriyi diğer emsallerinden ayıran bir artı, sayısal yönü güçlü olanlar çözebilir(gerçi çoktan süresi bitti ve duyduğuma göre biri çözmüş bile.). Bundan sonrası biraz spoiler içerir. Seride 12 kadim soyu temsil eden 13 ila 19 yaş arası çocuklar var. Bunların işi Endgame'i bitirmek ve tek olarak hayatta kalmak, üç anahtarı da bulmaları gerekiyor. Bu şekilde Dünya kıyameti yaşarken bu kişi ve onun temsil ettiği soy da hayatta kalan insan soyu arasına girecek ama kalan herkes ölecek. Buna karar verenler kim? "Tanrılar", "Gök İnsanlar" vs. denen uzaylı bir ırk. İşte sözde insan ırkını köle olarak yaratmış ve bildikleri her şeyi öğretmişler vs. vs. vs. Şimdi insanlığı köle olarak kullanmış uzaylı ırk, her ne hikmet ise insan olmanın değerlerini yitirdiği için kıyamete mahkum edilmiş(kölelik de çok insanı bir şey zaten.). Gerçi bu oyunun altından ben daha farklı bir şey bekliyorum, yani sanıldığı gibi öldür ve hayatta kal ve kurtul meselesinden ziyade insanlara "insanlığı" hatırlatma güdüsü de amaçlanıyor olabilir, en azından ben olsam böyle yapardım. İlk kitap Türkiye'de başlıyor Girit soyunun temsilcisi ile ve sonra diğerlerine geçiyoruz. Arkasından sonlara doğru yeniden Türkiye'de Göbekli Tepe'de görüyoruz bir çoğunu ve kitap İngiltere'de sona eriyor. Seride Mu, Giritli, Moğolların Donku mu nedir öyle bir soyu temsil eden bir çocuk, Mu, Amerikan yerlisini, Hintlileri, Keltleri, Sümerleri hatta Aksum krallığını temsil eden var ama ne hikmet ise en az 5 bin yıllık en eski soyların başında gelen Türk yok. Girit'i temsil eden de neden İstanbul'da yaşıyor ise onu anlamadım, diğer herkes kendi ülkesindeydi. Şahsen akıllarınca mesaj veriyordu bence, çok mu paranoyak oldum? :) Yani bu ayrıntılara da az uyuz olmadım, ondan baya gıcık bile kaptım. Şahsen kitapta gereksiz mi gereksiz, fazlalık mı fazlalık bir karakter de var; Christoper denen bebe. Yani kitap boyunca bir faydasını görmeyi, kurgu gidişatını değiştirecek bir şey yapmasını bekledim ama kitap sonunda kendini öldürtmekten başka bir işe yaramadı, hem de en ummadığı kişinin elinden. Bana göre yazarlar onu ekleyerek ciddi bir hata yapmışlar, yük olmuş; sıkıcı ve gereksizdi sahneleri. Hiçbir şey katmadı bize. Sevgilisi Sarah'ın kitap sonrasında ciddi bir karakter değişimi geçirmesi için var olması gerekiyordu ise bilemem ama öyle bir şey olacak ise kız için, bence daha farklı bir şekilde de yapabilirlerdi, bu kadar kambur olmasına gerek yoktu bebenin. Neyse yorum sonuna geldik. Genel olarak "fena değil, idare eder." diyeceğim bir kitap oldu. Okumadığınız için bir şey kaybetmezsiniz.

Baskı: Kur'an ve Kılıç "Türkler Nasıl Müslüman Oldu?"

Daha önce de bu konuda en az iki kitap okumuş olmama rağmen hala arzu ettiğim bilgileri bana sunan bir kitapla karşılaşamadım, bu biraz üzücü. Peki, ben nasıl bir şey arıyorum? Aslında basit, Türkleri İslam'a çeken etkileri ve bunun nasıl olduğunu... Selçukluların Şifresi kitabının ilk bölümünde bu dediğim kısma değiniliyor, haliyle o zamandan beri bu konuda bir çalışma arıyorum ama bir türlü bulamadım. Kitapları internetten aldığım için de içeriğini inceleme şansım olmuyor. Bu kitap ve diğer kitaplar genel olarak gerçekleşen tarihsel sürece değiniyorlar, o da önemli bir hikayenin yarısını teşkil ediyor ama ben diğer yarısını öğrenmek istiyorum artık. Neyse, buluruz inşallah. Kitaba dönersek... Daha önce okuduğum İslamiyet ve Türkler kitabının şöyle bir özeti niteliği taşıyor. Elbette ondan farklı kısımları da yok değil. Kitabın ilk sayfası Hz. Muhammed'in Hendek Savaşı dönemi sırasında bir Türk çadırında oturduğu rivayeti ile başlıyor. Elbette bunu okuyan da hemen o zaman Türkler onun yanındaymış veya benzeri bir şey düşünmesinler. Bu tamamen Türk ve Arapların ilk etkileşimlerine değinmek adına eklenmiş bir açılış bilgisi. "Bilgi eğer doğru ise..." diyor, yazar; "o zaman bu çadır büyük ihtimal ile Arap tüccarlar tarafından Orta Asya'da görülmüş, beğenilmiş ve Medine'ye kadar taşınmış olmalıdır." diyor. Belki tam tersi de olabilir ama biz Türkler çok sıcağı sevmediğimiz için o kadar uzağa taşınmak yahut ticaret için kolayca gitmeyiz gibime geliyor. Yalnız bir burada bir parantez açarak bir duyum aktarmak isterim; ne kadar doğru bir tarihsel bilgi bilmiyorum, heyecan verici olsa da bilgiye şüpheyle yaklaşması en doğru; bildiğiniz yahut çoğu kişinin bilmediği üzere Topkapı Sarayında sergilenen Hz. Osman'ın kılıcı üzerinde KAYI tamgası vardır. Bu kılıcın o dönem Mekke'de yaşayan Kayı boyuna mensup, birkaç nesildir orada yaşayan demirci bir Türk ailesi tarafından yapıldığı söylenir. Hatta bu ailenin Kabé'nin anahtar bekçiliğini yaptığı, fetih sonrası Müslüman olduğu, Hz. Ali'nin şehadeti sonrası kılıcın da alınıp Orta Asya'ya döndükleri ve silsile yoluyla Edepali'ye gelip, oradan da Osman Gazi'ye aktarıldığı hatta Osman ismi burada aldığını söyleyen de var. Bu kişi/ler tarihçi olmadıkları için bilgiye şüpheyle yakmaşmakta fayda var. Lakin gerçekten de Hz. Ali dönemi sonrası Emevi baskısı yüzünden bazı sahabelerin vs. Türk bölgelerine gittiğini Selçukluların Şifresi kitabında okumuştum. Zaten bu yüzden bahsettiğim türde bir kitap arıyorum çünkü Türk ve Arapların İslam anlayışı arasındaki ciddi farklılıkların altında yatan ana sebeplerden biri de Türklerin sahabe yahut sahabe öğrencileri tarafından İslam'ı öğrendikleri; Arapların da Emevi politikaları yüzünden bir nevi çatlama/kırılma yaşayan bir İslam anlayışı ile bugünlere geldiklerini yazıyordu(ilk bölüm). Konuya dönersek. Kitabın ilk bölümlerinde Türklerin sosyal yapısı üzerinde ve tarihe çıkışları üzerinde biraz durulmuş, İslam'ın tebliği ile başlayan süreçten sonrasında bazı paralel aktarımlar yapılmış ve Müslüman Araplar ile Türkler arasındaki ilk temaslara geçilmiş ve 10. y.y.'la kadar bahsettiğim kitabın özeti yazılmış. Benim en ilimi çeken kısım İtil Bulgar Türk Devleti idi; tarihteki ilk Müslüman Türk Devleti bunlardır, Karahanlılar değil. Onların yapısı hakkında bilgi verilmiş, onları ziyaret eden bir Müslüman Arap'ın izlenimlerine kısaca değinilmiş ki bazı hatalı uygulamaları görüp düzeltmiş ama komik bulduğum kısım İtil Bulgarları'nın Müslümanlaşmış olmasına rağmen kadın erkek birlikte aynı nehirde çıplak yıkanıyor olmasıydı; adam da baya şaşırmış bu duruma ve vazgeçirmek için uğraşsa da becerememiş, anlatamamış haram olduğunu. Aslında bu durum o dönem Müslüman olmayan Türkler için bile cidden anormal bir adet, ben bile şok olurdum görsem, o adam kim bilir nasıl olmuştur. :D Yalnız bu adete rağmen zina gibi bir uygulamanın da asla olmadığı izlenimini de aktarmıştır hatta zina edeni kol ve bacaklarından atlara bağlayıp öldürdüklerini de eklemiş. Doğru, bir çok Türk boyu töresinde zina/fuhuş gibi şeylerin cezası ölümdür ama bazılarında kırbaç cezası da vardır, Kur'anda emrettiği gibi. Lakin hangi uygulama daha ağırlıkta o dönem Türk dünyasında bilemiyorum, sanırım ölüm kısmı. Kitapta Karahanlıların Müslümanlaşma şekline de az biraz değinilmiş, bu kısmı hiçbir kitapta okumadığım için hoşuma gitti ve elbette ki ilgimi çekti ama baya işi abartıp mucizevi destan yazmış sonradan gelenler, abartmasak olmaz zaten. :) Genel olarak güzel, faydalı ve değişik bilgilerin de bulunduğu hoş bir özet kitap olmuş. Tavsiye ederim. (Belirtmek isterim ki kitap başlıklara ayrılmak yerine düz bir metin olarak kesiklik olmadan yazılmış ve sadece paragraf yanına küçük başlıklar düşülmüş. Alışık olduğum bir tarz değil ve hoşlandığımı söyleyemem.)

Baskı: Lydia (Katiller Çetesi, #7)

Fazla uzayan serileri -istisnalar hariç- çok sevmiyorum, bir şeyi tadında bırakmak gerektiğini düşünürüm; Katiller Çetesi de bitsin artık dediklerimden ama bu, her yeni kitapla birlikte heyecan ve tadın aşağıya indiği manasına gelmiyor, sadece artık bir "son" görmeyi beklememden kaynaklı. Lydia ile gerçekten her şey yeni başlamış gibi görünüyor, hiç aklımıza gelemeyen şoke edici bir bilgiyle - yahut biriyle demek daha doğru - karşılaşıyoruz. Bundan sonrası azcık spoilera girebilir... Bizimki kitaba kötü bir kazayla başlayıp tam da umduğu gibi arzu ettiği yere gidiyor ama hesapladığından farklı olarak bu sefer "eğitimci" konumuna yükseliyor, "köle" olarak görmüyoruz. Onu bu şekilde görmek bence güzel bir ironi de olmuş. Sonuçta bu kadın zamanında cinsel köle iken şimdi nefret ettiği o eğitmenler, efendiler gibi davranmak zorunda kaldığı için kendi içinde de biraz çatışma yaşıyor. Biraz diyorum ama biraz daha mı çatışma görseydik, bu kadar kolay kabullenme olmasa mıydı, diye düşünüyorum ama diğer yandan Izabel'in geldiği seviyeyi düşününce de sanırım malum seviyede bir çatışma olduğuna kanaate daha yakın gibiyim, yine de en zayıf noktası olduğu için belki bir tık daha? diye düşünmeden edemiyorum. Neyse, çok önemli bir ayrıntı değil, bu kısma okuyucudan ziyade roman yazan biri olarak yaklaştım sanırım. Devam edelim. Şu gizemli suikastçıların başını hala arıyoruz ve bizimkisi için bu köle pazarı gösterisi onun için güzel bir fırsat, eğer ortaya çıkarsa... Kara Kurt kitabında gördüğümüz iğrenç köle pazarının daha düşük seviyelisini burada da görüyoruz, gerçekten dünyada böyle şeylerin olması korkunç bir şey, keşke her şey ayyuka çıksa da millet ayaklanıp bir şey yapsa; duymak ile görmek çok farklı etkiler yaratıyor. Hatta ABD'deki pazara da şöyle bir üstü kapalı değiniliyor kitapta; en son seçimlerde gerçekleşen Pizza Gates vakasını bilen bilir herhalde, ister istemez akla bu geliyor kafadan. Tanıtım yazısındaki yorumların abartılı olduğunu söylesem de... Kitap heyecanlı mıydı? Eh işte, güzel miydi? Evet. Şaşırtan kısımlar oldu mu? "Huaaa" demesem de oldu. Kitap boyunca Fredirick ve Niklas'ın kızı korumak için kendilerince bir şeyler yapması vs. açıkçası Izabel açısından cidden bıktırıcı bir şey, artık rüşdünü ispat etmiş olduğunu düşündüğüm biri çünkü. Diğer yandan Victor ile Izabel'in ilişkisi kitap sonunda resmi olarak sona eriyor; Niklas ve Izabel için bir şans olur mu acaba? Şahsen bu ikisini daha çok yakıştırır oldum Kara Kurt kitabında. Hoş yeni kitapta hepsinin bir araya gelmesi baya zaman alacak bence, her biri ayrı ayrı başını belaya soktu da... Biz yeni kitabı daha bekleriz gibi, şu an tüm seri çevrilmiş durumda. O zaman ben başka kitap yorumlarına geçeyim. :) 4,5 verdim.

100 Yıllık Terane
10/1031.08.2018

Baskı: 100 Yıllık Terane

İhsan Sırrı Süreyya hocanın kitaplarını hatırlarsınız? Abdülhamid devriyle ilgili yazdığı bir çok kitabı okumuş ve yorumlamıştım. O yorumlarda da bahsetmiştim; onun dönemi ile şu an yaşadığımız dönemde çok benzer yaşanmışlıklar var diye. Taha ÜN de benim gibi iki dönem arasındaki paralellikleri fark etmiş ve bu konu üzerinde araştırma yaparak bu kitabı meydana getirmiş. Kitap, bilindik kitaplardan biraz farklı; 100 yıl önceki Osmanlı dönemi Türkiye ile 100 yıl sonraki Cumhuriyet dönemi Türkiye'yi konu alan gazete kupürleri arasındaki benzer/aynı başlıkların bir araya getirilerek görsel olarak bize sunmuş. Yani elimizde bir nevi gazete arşivlerinden oluşan bir kitap var. İçerik olarak da kitap siyaset ve tarih konusunu kapsıyor. Sayfaları çevirirken nası olur da bugün var olmayan gazeteler ile bugün var olan gazetelerin aynı konular hakkında, sanki 100 yıl önce sözleşmişler gibi, manşetler attıklarına insan şaşıyor. Aslında kitabın isminden de anlaşıldığı üzere "100 yıldır aynı terane" ile karşımıza gelip gelip duruyorlar. Maalesef toplumlar genel olarak resmin büyüğüne bakmak yerine küçük parçalarına bakıp, gözünü dışarıya dikmiyor ve doğal olarak eksik bir bakış açısı eksik-yanlış sonuca götürüyor. Aslında kitabı yorumlarken biraz da çekindim, çünkü toplum olarak baya kutuplaşmış bir haldeyiz ve insanların kimisi öyle politize olmuş ki sırf bir isim veya görsel üzerinden saldırıda bulunabiliyorlar. Kendi kalıp yargılarımızın öyle esiri olmuşuz ki karşı taraf ne diyor ve ne demek istiyor? sorusunu sormayı akıl etmeyi bırakın sormak dahi istemiyoruz, umurumuzda değil; çünkü tek doğru biziz. İnşallah siz de kitaba siyasi gözlüklerle bakmazsınız, çünkü bunun çok ötesinde olduğunu düşünüyorum. Sırf bir kitapevin'dedenk gelip sayfaları karıştırsanız bile görürsünüz zaten.

Aplikasyon
9/1010.08.2018

Baskı: Aplikasyon

Roman, günümüz insanının akıllı telefon ve uygulamalarına olan saplantısını güzel bir yolla eleştirel bir şekilde bize anlatmış. Tanıtımdan da göreceğiniz üzere LUX isminde bir telefon uygulaması, insan için en doğru kararları verdiği iddiası ile yıllardır insanların aldığı kararları elinden almış vaziyette. Yani insanlar özgürlüğünü, iradesini bile isteye bu aplikasyona vererek, artık karar almaz hale gelen mankurtlara dönüşmüşler ve bunun farkında dahi değiller. Çünkü kendi akıl ve hislerinden ziyade insan elinden çıkma bu yapay zekanın aldığı kararların daha akıllıca olduğunu, mutluluk getirdiğini, tehlikelerden koruduğuna inanmış; hayatlarını bu şekilde güzel yaşadıklarını düşünseler de aslında bir hayat yaşamıyorlar; ilham, olmak istedikleri kişiler olmaktan çıkıyorlar. Beca isimli karakterimiz size bunu gösterecek. Elbette yazarımız, insanların ileride düşme ihtimali olan bu saplantı ve bağımlılığı(nispeten günümüzde de zaten böyle bağımlılıklar var; sosyal medya bağımlılığı gibi.) güzelce dokundurarak anlatırken işin bir de kurgu olan(belki de o kadar kurgu olmayan?) kısmı var; gizli örgütler, ilahçılık oynayan insanlar... Bizim Rory geçmişindeki gizemi çözerken bu güçlerle de yüzleşmek zorunda kalacak. Kitapta 2. Snape vakası olan bir karakterimiz bile var, aslında aklıma gelmişti, olma ihtimali var demiştim ama yine de şu bu arasında kalmıştım. Dil akıcı, 24 saat içerisinde bitirebildim. Kurgu sürükleyici, sıkıldığım bir nokta olmadı. Sırf okunsun diye yazılmış bir kitap olmadığını göreceksiniz, varoluşsal düşüncelere sizi sürükleyecektir diye düşünüyorum. Bunu dedim diye ağır bir dil olduğunu düşünmeyin, öyle felsefenin dibini bulmayacaksınız, her yaştan insanın ders alabileceği seviyede tutulmuş diyebilirim. Kitabın liste fiyatı 40 lira, açıkçası çok fazla!!!! D&R'da 28 liraya satıyorlar internette ama kitapyurdu.com'da 24 lira. Ben bunu listeme eklediğimde fiyat olarak daha düşüktü diye hatırlıyorum, bu yüzden yeniden baktığımda şaşırdım. Kitabı, kitap dostum, yazar Meryem Seyda Parlak hediye gönderdi, kendisine buradan yeniden teşekkür ederim. Kendisiyle 2015 yılından beri süren bir arkadaşlığımız, kitap/mektup göndermeli muhabbetimiz var. :)

Yaratılış ve Evrim
10/1031.07.2018

Baskı: Yaratılış ve Evrim

Evrim meselesi başta Türkiye olmak üzere İslam ülkelerinde çokça tartışılan ve çoğu Müslüman tarafından karşı çıkılan, kabul edilmeyen bir konudur. Genelde bazı kesimler bunun sebebini 'cehalete' bağlar. Haklılar ama sandıkları sebeple değil. Bu kesim meselenin temelini "bilimsel yaklaşmamaya" bağlar hatta daha net olmak gerekirse "akıl ve bilim ikilisinden uzak kalınması" ile ama aslında (en azından Türkiye için konuşuyorum.) evrimin doğru öğretilmemesinden kaynaklı. Okullarda evrim, materyalist evrim kuramı ile sunulmakta ve evrim konusunda yegane açıklamanın, karşılığın bu olduğunu iddia edercesine hareket edilmekte, oysa değil. Evrim kuramı ile materyalist evrim kuramı aynı şey değildir. Son dönemlerde de okullardan 'evrimin' çıkartıldığı ve bunun yanlışlığını vurgulayan yine aynı kesim. Bilgi doğru mu bilmiyorum, okulla ilişiğimi keseli çok oldu ama zaten derslerde bu konuyu görmüş biri olarak evrim karşıtı biri haline gelmeme sebep olduğundan çok da hayrını gördüğümüzü söyleyemem. Sebep? Yukarıda söylediğim gibi; bize doğru şekilde öğretilmiyor. Eğer bir şey doğru öğretilmiyor ise öğrenmenin mantığı nedir? Doğru olan bilgiyi doğru şekilde nesillere aktarmaktır. Bu yüzden en kısa sürede en doğru şekilde müfredata eklenmeli. Sosyolojide de bir konu üzerine birden fazla tez, argüman, yaklaşım vardır. Açıkçası üniversitelerde hoşlanmadığım noktalardan biri de her üniversitenin belli bir ekolü; sanki %100 doğruymuş gibi takip etmesi ve diğer ekollere ya hiç değinmemesi yahut ucundan değinmesidir. Tek yönlü bakış açısıyla sunulan bir şeyin fayda vermeyeceği yahut kısıtlı fayda vereceği aşikardır. Tamamdır, konuyu çok uzatmadan kitaba geçiyorum. Mustafa Hoca muhakkak ki biyolog vs. değil, kendisi ilahiyatçı. Lakin kitabın girişinde de göreceğiniz gibi evrim konusunda onlarca kitap okumuş, yüzlerce belgesel/bilimsel sunum takip etmiş ve makale incelemiştir. Evrimin gerçekliğine kanaat getirmiş yahut tersine; kaç kişi bu kadar araştırma yapmıştır, bilemiyorum. Elbette ki bu onu uzman yapmaz ama en azından ne dediğini bilecek seviyeye getirir ki işin uzmanlarınca da kitap onay aldığı için bilimsel bilgiye aykırı bir bilgi içermediğini düşünebiliriz. Bu bilgileri de Kur'an bilgisiyle ve geçmişte yaşamış Müslüman bilim insanlarının çalışmalarıyla analiz edip, bize sunmuş. Kitap 4 bölümden oluşuyor: 1-Evrenin ve Dünya'nın Yaratılışı; en sevdiğin ve hayranlık duyduğum bölüm bu oldu aslında; evren, evren olmak; dünya dünya olmak için çok aşamadan geçmiş, bilhassa dünyamızın şimdiki yaşanabilir hale gelmek için çok cefa çekmesi gerekmiş. Her biri anlatılmış, ister istemez artık içinde yaşadığınız evren ve dünyaya bir farklı bakar oluyorsunuz. 2- Hz. Adem Çömlekten, Hz. Havva Kaburgadan mı Yaratıldı? sorusu üzerine uzun uzun argüman ve deliller sunarak bize işin -tabiri caiz ise- saçmalığını gayet güzelce gözlerimizin önüne sermiş. Elbette bu soruya cevap verirken ilk insanın nasıl var olduğunu, evrimin onun var oluşundaki etkenine dair oldukça geniş bir metin bizi bekliyor. Yani ilkinde evren ve dünyanın evrimi; ikincisinde ise insanın evrimini anlatıyor. Burada aslında insandan ziyade 'beşer' kavramını öğreniyoruz. Yani daha çok beşerin evrimini göreceğiz. 3- Beşer Nasıl İnsan Oldu? başlığında ise beşer evriminin başka bir aşaması olan ruh üfleme aşaması bize sunuluyor. Yani beşerin insana dönüşme süreci, şimdiki halimiz. 4- Evrim Teorisi ile son bölüme giriyoruz ve evrimin tarihsel süreci, türleri, yaklaşımları, nasıl ideoloji haline getirildiği gibi üzerine tartışılan konulara değiniliyor. Ben kitabı genel olarak net, açıklayıcı ve tatmin edici buldum. Size bilmem ama kökleri mitlere dayanan komik batıl yorumlamalar yerine; kökleri bilimsel açıklamalara dayanan yorumlamaları kabul etmeyi tercih ederim. Sonuçta daha gerçekçi ve akla mantığa yatkın. Muhakkak kitabı edinip okumanızı tavsiye ederim. İslam konusunda şüpheleri olan, ön yargıları olan arkadaşlara da tavsiye ediyorum.

Baskı: Hz. Peygamber ve Namaz

İsrafil Hocanın okuduğum ilk kitabı. Konusu; isminden de anlaşıldığı üzere Hz. Peygamber ve Namaz. Hz. Muhammed ilk zamanlar nasıl ve nerede namaz kılıyordu? Hz. Peygamberin namaz kılışı nasıldı? Müslümanlar olarak nasıl örnek almalıyız? Namaz ilk ne zaman ve nerede farz haline geldi? Namaz günümüzdeki şeklini ne zaman aldı? Namazların rekat sayısına kim karar verdi? ... gibi bir sürü soruya cevap niteliği taşıyor. Ayrıca sizi bilmem ama çok güzel namaz duaları da öğrendim. :) Kitabı okumak bende namaz konusuna biraz daha farklı bakmamı, öncesinden daha bilinçlenmemi sağladı, vesile olanlardan Allah razı olsun. Baştan sona namaz sürecini bu kitapta okuyabileceksiniz. Şahsen eksi olduğunu düşündüğüm bir nokta; çok sık tekrarlara gidilmiş olması, bazen de kısa aralıklarla. Belki çok sık tekrar, akılda kalıcılığı arttırır düşüncesi ile yapılmıştır, bilemiyorum ama bende baygınlık oluşturdu, gereksiz fazla geldi. Bunun dışında dili akıcılığı güzel, sıkmadan kendini okutuyor. Size de tavsiye ederim.

Türklerin Serüveni
10/1009.07.2018

Baskı: Türklerin Serüveni

Cansu Canan Özgen'in eliyle hazırlanan Türklerin Serüveni; alanında uzman tarihçilerin bir araya geldiği çerez niteliğinde bir kitap. Çerez Kitap diyorum çünkü birbirinden ilgi çekici konular, küçük çerezler halinde sunulmuş; doyurucu değil iştah açıcı. Zaten 248 sayfalık bir kitabın bütün konulara derinlemesine işlemesi düşünülemez. Bu yönüyle konusu geçen konulara ilgiyi arttırıcı ve yönlendirici olmuş, güzel bir artı. Ayrıca burada referans olarak verilmiş üç-dört kitabı da şimdiden okunacaklar listeme ekledim, inşallah. :) Benim en çok ilgimi çeken yazar ve bölümler şunlar oldu: Ahmet Taşağıl 'Kadim Türklerin Serüveni'; İlber Ortaylı 'Türkler Olmadan Tarih Olmaz' ve Emrah Safa Gürkan 'Osmanlı Devlet'inde İstihbarat ve Casusluk' Ahmet Hocanın bölümünde Moğollar; Cengiz Han ve Selahaddin Eyubi kısımları çok ilgi çekici idi; aslında klasik sorularımıza cevap veriyor; Bunlar Türk müdür? Moğol konusunda cidden çok zıt görüşler dile getiren tarihçiler var, haliyle kimi dinlesek kafamız karışıyor. Şahsen Ahmet Hocanın açıklamalarını kabul edeceğim, nitekim kendisi de alanında oldukça uzman ve etkin bir tarihçi. Selahaddin Eyubi meselesinde; yıllar evvel adını ilk duyduğum ve minyatürüne baktığım zaman "Bu adam Türk yav" demiştim. Tamam, belki bir minyatürden yola çıkarak böyle bir çıkarım yapmak fazla akıl işi değil, kabul ediyorum ama bir Arap yahut Kürt'ün çekik gözlü çizilmesine de pek akıl sır ermemişti o zamanlar. Sonrasında da Türk diyen birini duymuşsam da sık sık karşıma "Kürt Kürt" diye çıktı. Olabilir, bence sakıncası yoktu. Ben sadece hakikat nedir, ona takılmıştım ama bunca zaman Kürt mü Türk mü yahut melez mi gibisinden düşünüp durdum; çünkü kardeşlerinin isimlerinin Türkçe olması ve bahsettiğim minyatür kafamı kurcalıyordu; üstüne Selçuklu Atabeyi tarafından himaye edip, yetiştirilmesi de cabası... Bu kitapta da hocanın açıklaması aynen şu; " Selahaddin Eyubi'nin sadece bir dedesi Kürt'tür, geriye kalan bütün hepsi Türktür. Bunu dünyada en iyi araştıran benim hocam olan Prof. Dr. Ramazan Şeşen'dir. Eyyubiler kitabında gayet iyi anlatmıştır. Ailedeki isimlere baktığımızda Turnaşah, Börü, Tuğtekin gibi Türk isimleri görüyoruz. Yine de 'Türktür' diye kesin bir duvar da örmemek lazım. Hoca da Kürtleşen Arap gibi bir ifadeye yer veriyor. Sonrasında Türkleşen bir aile..." Bahsedilen kitabı da alıp okumak gerek aslında. Dedim ya iştah açısı çerez bir kitap bu. Sizlere de muhakkak tavsiye ederim. :) (Gerçi kimi bilgiye az buçuk şüphe ile yaklaşmış olsam da alanında uzmanların aktardıklarına genel olarak itimat ettiğimi söylemeliyim.)

Kod 5
6/1010.06.2018

Baskı: Kod 5

Polisiye çok ilgimi çeken türler arasında değil ama Sherlock Holmes gibi iyi yazılmış polisiye okumak her daim okuyucuya bir şey katar. Bu kitap polisiye türünün casusluk alt kategorisine dahil edilebilir. Maceramız Atatürk zamanında Maya Tepek ile başlıyor ve 2016 yılına kadar sürüyor. Oldukça uzun soluklu bir zaman diliminde geçiyor kurgu, KOD 5 ismi verilen bir maden türü hakkında bilgileri korumakla görevli Sır Taşıyıcılarının ve onları ele geçirmek isteyen istihbarat örgütlerinin savaşını okuyoruz. Kitap yarı kurgu yarı gerçek diyebilirim, bu açıdan genel kurguya büyük gerçekçilik kattığı bir gerçek. İçerik olarak kaliteli olduğunu düşünüyorum ve iyi bir konu/kurgu olmuş. Yine de böyle kurgularda beklenen heyecan kat sayısı ve gizemin üst seviyelere tırmanmasını bu romanda maalesef göremiyoruz. Kod 5'in ne olduğunu çok geçmeden ne olduğunu anladım misal, gerçi bahsi geçen konuya azcık ilgisi olan biri hemen anlar, olağan. Sanırım yazarlarımız karmaşık olay kurgularını üretebilmekten hala çok uzaklar; Sherlock Holmes gibi bir roman niye çıkmasın ki bizden? Çıkabilir, çıkmış olabilir de... şahsen dediğim gibi polisiye çok sık okumadığım için bu konuda bilgisizim. Tavsiyesi olanlar var ise çekinmeden yazsınlar. :) Yazarımıza teşekkür ediyor ve nice güzel romanlar yazmasını diliyoruz.

Siyasetnâme
8/1008.05.2018

Baskı: Siyasetnâme

Nizamülmülk'ü ve onun asırları aşan ünlü eseri Siyasetname'yi duymayan yoktur herhalde? Bir süredir okumak aklımdaydı, geçen sene yaz ortası ya da sonlarına doğru almıştım ama okumak şimdiye kısmet oldu. Eser, Büyük Selçuklu Devleti'nin Melikşah döneminde, Sultan'ın isteği üzerine, kaleme alınmış. İçerik olarak genel olarak özetlemek gerekirsek Nizamülmülk, bir hükümdarın (dolayısı ile devlet adamlarının) nasıl olması gerektiğini, nasıl erdemler taşıması gerektiğini 51 fasıl(başlık) altında toplayarak bir bir anlatmış. İşin sadece üslubuna değil erdemlerine de değinmiş, anlayana. Fasılların her birinde ilk önce neyin nasıl yapılması gerektiğini, sebepleri ile anlatmış ve ardından bir yahut daha fazla hikayeler ile örneklendirerek pekiştirmiş. Bir şeyi anlatıp, öğretme usulünü takdir ettim; çünkü bazen ne kadar iyi anlatırsanız anlatın karşı taraf için sözler havada asılı kalabiliyor ama örneklendirdiğiniz zaman zemine ayak basıyor ve öğrenme işlemi gerçekleşmiş oluyor. Eserin bir diğer iyi yanı da o dönem yahut dönemin yakın zamanlarında zuhur etmiş tarihi olayları 'hikaye', 'örnek' kapsamında anlattığı için tarihsel bazı olayları da öğrenebiliyoruz. Elbette -her ne kadar o dönem konusunda uzmanlığım vs. olmasa da - anlattığı tarihi olayların hepsini kesin doğru aktarılmış gibi kabul etmemek taraftarıyım. Çünkü edindiğim izlenimlerden biri de bazı hikayelerin kulaktan gelen rivayetlerle aktarılmış olduğu... Misal Hz. Ömer'in bir rivayeti aktarılırken geçen Bağdat konusu, tarihsel açıdan sıkıntılı bir aktarım zira şehir Abbasi Devrinde kurulmuş ki kitap zaten buna dipçe olarak değinmiş. Gerçi benim açımdan Hz. Ömer'in olayı bile başlı başına uydurma bir hikaye. Sahabe ve peygamber hikayeleri aktarılırken böyle ciddi şüphe içeren hikayeler var yani. :) Haliyle kitabı bitirince Nizamülmülk hakkında şunu anladım; adam siyaset ilminin piri ama diğer konularda biraz afallıyor. Kitabı okuyan bayanlar, fasıllardan biri baya sinirinizi bozacak, demedi demeyin. O sözleri bugün çıkıp söylese idi büyük olasılıkla kendisini topa tutardık ama coğrafya ve dönemin zihin yapısı vs. düşünülür ise o dönem erkeklerin ağırlıkta bu tarz düşünceler barındırması olağan kaçıyor ama Nizamülmülk gibi bir adama da yakıştıramıyorum, hele bu düşünceleri desteklemek için -bugün sahte olduğu gün yüzüne çıkmış hadisler kullanarak peygamberi kullanması daha üzücü olmuş. Gerçi o adam bugün yetişse böyle düşüncelere sahip olmazdı o da var... Kimse kusursuz değil arkadaşlar, bunu bilelim böyle kabul edelim. Kusurlar kişinin uzmanlığına gölge düşürmez. Genel olarak faydalı bulduğum, siyasete az cık dahi ilgisi olan yahut ileride devlet kademelerinde görev almaya niyetli her insanın okuması gerektiğini düşündüğüm kitaplardan biri. Elbette orada yazan her şeyi bugün harfi harfine yerine getiremezsiniz, çünkü o dönem var olan bazı kurum/şahıs vb. şeyler bugün ya çok başka bir şeye dönüşmüş yahut varlığını sürdürmemekte ama orada anlatılmak istenilen şeyi anlayıp, mantığı çözebilirseniz günümüze yeniden yorumlayıp, uyarlamak zor olmaz. Erdem/ahlak kısmına değinme gereği duymuyorum, bu zaten evrensel bir olay. Tüm siyasetçiler bu kitabı alıp, okusa ve özümse bu ülke daha güzel bir hale gelir. Çünkü ister siyasetçi istersen sıradan halk ol, en önce ahlak, erdem lazım...

Baskı: Katiller Çetesi Victor #6

5. kitap sonunda Victor ve Izabel tatil kararı almıştı ama kitabın başında görüyoruz ki bu tatil hiç de tam olarak tatil amaçlı değilmiş. Zaten daha tatil yapma fırsatı bulamadan ikili başlarını belaya sokuyor. Şu ana kadar Izabel, Niklas ve Fredirick'in iç dünyasını, geçmişini ve pişmanlıklarını okuduğumuz seri Victor'un da araya katılması ile devam ediyor. Bu sefer Victor'un geçmiş günahları ve pişmanlıkları; iç çatışmalarına odaklı bir kitap var. Neyse ki aşk meselesi hala 2. planda ama yine de bu kitap, Izabel ile olan ilişkisini sarsacak ve tekrar sorgulamaya itecek şeylere gebe. Victor, geçmişten gelen düşmanları ile yüzleşin, Izabel de Victor'u daha iyi tanısın... Bu kitap ilk üçe giremez ama 4. sıradaki yerini alır. Kendisinden önceki iki kitaba göre nispeten daha az heyecanlıydı; Niklas'ın iç alemlerini görmeyi daha çok sevmiştim ama Fredirik'ten daha güzel olduğu da kesin. Bizim Victor'un Niklas ve Izabel ile ilgili bir planı da varmış, plan tutsa idi ben mutlu olurdum aslında. :D Ayrıca geçmişten gelen tek şey düşmanlar değil... Kitap sonunda daha önceki kitaplarda bahsi geçen Meksika görevi için bizim Izabel yola çıkıyor ve yanında da geçmişten gelen Victor ve Niklas'ın da tanıdığı 'ortak' kişi de var. Doğrusunu söylemek gerekir ise Izabel'in babası ile ilgili bir fikrim var ama bakalım, ancak 7. kitapta ortaya çıkacak. O da bir iki aya kadar geliyormuş, inşallah. Bu arada kitap fiyatı ile ilgili bir eleştirim var; bir önceki iki kitap 368 ve 400 sayfa ve 27,5 liraya satılıyor ama bu kitap 352 sayfa, 29,30'a çıkmış fiyat. Ephesus, serinin popülerliğini kullanıp okuyucunun cebini suistimal etmez ise seviniriz, sonra millet korsan okuyor diye yaygara koparıyor yayınevleri ve yazarlar!

Baskı: Katiller Çetesi Kara Kurt #5

Kara Kurt kitabı ile Izabel, Nora ve serinin Kara Kurt'u olan Niklas ile İtalya'da bir maceraya çıkıyoruz. Görünüşe göre Nora çok hızlı bir şekilde ekibe uyum sağladı... Niklas'ın Izabel konusunda korumacı tavrının 4. kitapta hissedilir olduğu ve 5. kitapta daha ayyuka çıktığını söylemem gerekir. Doğrusunu söylemek gerekirse ben bir romantik duygu sezinlendim hatta baya baya gördüm... Victor/Izabel hayranları kızmasın ama Izabel/Niklas'ı daha çok yakıştırır oldum. :P İtalya görevi bir hayli zorlu bir görev; müşterileri yıllar önce kaçırılan kızını bulmalarını ve onu kaçıran kişiyi ona getirmelerini talep etmektedir... Köle ticareti yapan oldukça gaddar, güçlü ve tehlikeli bir kadının başında olduğu bir aile örgütü var karşımızda... Izabel için eski yaralar hatırlanacak ve onun için oldukça önemli bir sınav olacak. Victor'un Niklas'ın sevdiği kadını öldürmesinin ortaya çıkmasından sonra Niklas'un bu görevden istifade edip ağabeyinden intikam almak uğruna Izabel'i kullanabileceğini düşünmüştüm ama pek de öyle olmadı, aslında bu da Niklas'ın ailesine hala ne kadar bağlı ve sadık olduğunu gösteren bir durum. Ayrıca Izabel'e verdiği değerin de bir göstergesi... Yine de ağabeyinin 'kumdan kalesine' tekme atmadan geri durmayacak, sonuçta Niklas bu, uslu duracağını kim söyledi? :) 4. kitaptan sonra en sevdiğim 2. kitap. Yani ilk üç sıralamada; 4-5-1 var... :) 7. kitap ile bu sıralamada değişiklik olabilir... Siz bu yorumu okuduğunuzda 6. kitabın yorumu da hazır olacak. Açıkçası son 3 kitabı 3 gün içerisinde bitirdim ama yorumu yazmak biraz daha vakit aldı. :)

Baskı: Katiller Çetesi Kötülük Tohumları #4

Hemen kafadan yazacağım; açık ara 6 seride en sevdiğim kitap, 4. kitap oldu. Oldukça hızlı bir giriş ile hikayemiz başlıyor; Nora denen kadın bizimkileri öyle bir sıkıştırıyor ve itiraflar alıyor ki Birlik içinde gerçekten ciddi yaralar, çatlaklar açılıyor; bilhassa Victor ve Niklas arasında. Bizim Izabel ise Nora'nın karşısında öyle bir sırrını açığa vuruyor ki son kitapta bu kısım açıklığa kavuşacak diye düşünüyorum(7. kitap yolda). Şahsen gece başladım, ertesi gün en geç öğleden sonra bitirdim, yani 24 saat olmadan kitabı bitirdim ve bir diğerine başladım. Oldukça sürükleyici, eğlenceli ve heyecanlıydı; uzun zamandır beni böyle esir alan kitap okumamışım, yazarı tebrik ederim. Açıkçası 2. ve 3. kitap beklentimin altında ve sıradan gelmişti, bu yüzden sırf seriyi bitirme adına kitapları okumaya devam etme kararı almıştım ama 4. kitap ile beklentilerimi yeniden yükseltmeyi başardı. İlk üç kitap karakterlerin iç dünyaları ve aşklarına odaklanmış iken 4. kitap ile artık Birlik/Örgüt vs. konularına giriyor, aşk 2. plana geçiyor... Yani kitap, isminin hakkını vermeye başlıyor. Bu şekilde yazmaya devam Bayan Redmerski! :)

ÖncekiSayfa 1 / 6Sonraki